zaman tüneli
chp kurultay davasında mutlak butlan kararı çıkması
olması gerekeni söyleyen insanları bir şekilde baktıran, tiksindiren ve nefret ettiren;
parti içinde sırf kendi ikballerini düşünüp önüne gelene akp trolü, kanzi, ırkçı, faşist diye hakaret eden;
en önemlisi de en baştan beri söylediğim "gençlerin emeği üzerinde tepinenler" başta olmak üzere; son yerel seçimlerde büyük bir refleks gösteren halkı yok sayan hain tayfası;
özellikle de kılıçdaroğlu'nun arkasından ana bacı sövenler;
izleyin bakalım ne kadar hızlı dönecekler?...
izleyin bakalım en gılıştarcı kim olacak?
gerçek emek verenlerin emekleri nasıl piç edilecek?
izleyin bakalım...
daha talimatlar gelmemiş belli ki.
talimatlar gelsin başlarlar aynı cümlelerle yıldırma harekatına.
bakın bakalım bu arada hangi fareler önce terk edecekler?...
onları çok gördük, ilk defa görecek olanlar şaşırmasın.
kendini bir halt görenler, önüne gelene hesap kesenler, arınma günleri organize edecek olanlar buyursunlar;
meydan sizindir.
atak mert korkusuz demokratları sizi...
parti içinde sırf kendi ikballerini düşünüp önüne gelene akp trolü, kanzi, ırkçı, faşist diye hakaret eden;
en önemlisi de en baştan beri söylediğim "gençlerin emeği üzerinde tepinenler" başta olmak üzere; son yerel seçimlerde büyük bir refleks gösteren halkı yok sayan hain tayfası;
özellikle de kılıçdaroğlu'nun arkasından ana bacı sövenler;
izleyin bakalım ne kadar hızlı dönecekler?...
izleyin bakalım en gılıştarcı kim olacak?
gerçek emek verenlerin emekleri nasıl piç edilecek?
izleyin bakalım...
daha talimatlar gelmemiş belli ki.
talimatlar gelsin başlarlar aynı cümlelerle yıldırma harekatına.
bakın bakalım bu arada hangi fareler önce terk edecekler?...
onları çok gördük, ilk defa görecek olanlar şaşırmasın.
kendini bir halt görenler, önüne gelene hesap kesenler, arınma günleri organize edecek olanlar buyursunlar;
meydan sizindir.
atak mert korkusuz demokratları sizi...
devamını gör...
kemal kılıçdaroğlu'nun erdoğan'ın adamı olduğu teorisi
evrim teorisinden daha gerçek bir teoridir
devamını gör...
kemal kılıçdaroğlu'nun erdoğan'ın adamı olduğu teorisi
2023 te açmışım başlığı, dedem işini çok güzel yapıyor. dünyada örneği yok.
devamını gör...
bir alıntı bırak
türkiye, kendi kendine sürekli sorunlar yaratan sonra da o sorunları çözmek yerine unutturmak için yeni ve daha büyük sorunlar yaratan bir ülkedir. ülkeler 4’e ayrılır: gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, arjantin ve türkiye.( mahfi eğilmez)
devamını gör...
çok sevip çok özlediği halde aramayan insan
arayamıyorum ben, bastılar engeli, öyle çok teferruata gerek yok. bi gerizekalı dese anlarım halbuki, vardır böyle zekiliklerim insanları sapyoseksüel detaylarla şaşırtır çaktırmadan ılgıt ılgıt endorfin efil efil serotonin salgılatırım.
özledim lan, pişman özlemesi hem, zehir zemberek acı!
özledim lan, pişman özlemesi hem, zehir zemberek acı!
devamını gör...
ana
bir annenin korkudan bilinçli bir mücadeleye uzanan dönüşümünü anlatırken aynı zamanda işçi sınıfının yaşadığı eşitsizlikleri ve dayanışma fikrini merkeze alan tarihî ve politik bir romandır. bugün hala okunmasının nedeni de, emek, adalet ve insanca yaşam gibi meselelerin güncelliğini korumasıdır.
maksim gorki’nin 1906’da yayımlanan bu romanı, çarlık rusyası dönemindeki işçi sınıfının yoksulluk, baskı ve sömürü altında yaşadığı hayatı anlatır. romanın merkezinde pelageya nilovna ile oğlu pavel vlasov vardır. pelageya, şiddet gören ve korkuyla yaşamayı öğrenmiş bir işçi eşiyken, oğlu pavel’in sosyalist fikirlerle tanışmasıyla yavaş yavaş değişmeye başlar.
başta oğlunun faaliyetlerinden korkan pelageya, zamanla pavel’in savunduğu düşünceleri anlamaya başlar ve işçi hareketinin bir parçası haline gelir. roman boyunca bildiriler taşır, devrimci çevrelerle ilişki kurar ve pasif bir karakterden politik bilinç kazanan bir figüre dönüşür.
eser, yalnızca bireysel bir dönüşüm hikayesi değil aynı zamanda işçi sınıfının dayanışmasını ve sınıf bilincini anlatan politik bir romandır. gorki özellikle fabrikalardaki ağır çalışma koşulları, düşük ücretler ve devlet baskısı gibi konuları doğrudan işler.
aslında gorki’nin kendisi de çocukluğunda aşırı yoksulluk yaşadı. fabrikalarda, gemilerde, fırınlarda çalıştı. yani romandaki işçi hayatı büyük ölçüde gözleme ve kişisel deneyime dayanıyor.
maksim gorki’nin 1906’da yayımlanan bu romanı, çarlık rusyası dönemindeki işçi sınıfının yoksulluk, baskı ve sömürü altında yaşadığı hayatı anlatır. romanın merkezinde pelageya nilovna ile oğlu pavel vlasov vardır. pelageya, şiddet gören ve korkuyla yaşamayı öğrenmiş bir işçi eşiyken, oğlu pavel’in sosyalist fikirlerle tanışmasıyla yavaş yavaş değişmeye başlar.
başta oğlunun faaliyetlerinden korkan pelageya, zamanla pavel’in savunduğu düşünceleri anlamaya başlar ve işçi hareketinin bir parçası haline gelir. roman boyunca bildiriler taşır, devrimci çevrelerle ilişki kurar ve pasif bir karakterden politik bilinç kazanan bir figüre dönüşür.
eser, yalnızca bireysel bir dönüşüm hikayesi değil aynı zamanda işçi sınıfının dayanışmasını ve sınıf bilincini anlatan politik bir romandır. gorki özellikle fabrikalardaki ağır çalışma koşulları, düşük ücretler ve devlet baskısı gibi konuları doğrudan işler.
aslında gorki’nin kendisi de çocukluğunda aşırı yoksulluk yaşadı. fabrikalarda, gemilerde, fırınlarda çalıştı. yani romandaki işçi hayatı büyük ölçüde gözleme ve kişisel deneyime dayanıyor.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
wpww. bunu söyleyince de kabahatli oluyoruz.
devamını gör...
organ bağışı
verek vermesine de farzet ki komalık oldun sallantıdasın sanki dümenden göğsüne iki bızzzzt yapsalar ayılacaksın ama doktorun biri oooo bunun böbrek ciğer iyiymiş çek fişi gitsin der gibi gelmiyor mu size de?
devamını gör...
şu an dinlenen şarkıdan bir cümle
some are like water, some are like the heat
some are a melody and some are the beat
sooner or later, they all will be gone
why don't they stay young?
forever young
i want to be forever young
do you really want to live forever?
forever and ever
forever young
dipnot: türkiye'de genç iseniz cevabı olumsuz olacaktır maalesef. *
some are a melody and some are the beat
sooner or later, they all will be gone
why don't they stay young?
forever young
i want to be forever young
do you really want to live forever?
forever and ever
forever young
dipnot: türkiye'de genç iseniz cevabı olumsuz olacaktır maalesef. *
devamını gör...
akın gürlek
akp'nin ve recep tayyip erdoğan'ın yargıdaki kolu, emir eri.
devamını gör...
chp kurultay davasında mutlak butlan kararı çıkması
akp ve recep tayyip erdoğan'ın yarattığı korku imparatorluğunda normal olandır.
(bkz: sözde demokrasi)
(bkz: sözde demokrasi)
devamını gör...
bursa uludağ üniversitesi
2 kere * bıraktığım okul.
nasıl yaptım ben de bilmiyorum
nasıl yaptım ben de bilmiyorum
devamını gör...
bursa uludağ üniversitesi
eğitim fakültesine 4 yılımı verdiğim üniversite.
biz aynı yatılı liseden 1 kız 4 erkek aynı fakülteyi kazanmıştık. liseden beri 4 yıldır sınıf arkadaşı olduğumuz için sosyalleşme kaygımız hiç olmadı. her yere yurtseven kardeşler modunda gidiyorduk. bir dönem hep beraber aynı evde de kaldık. ta ki kız conta yakana kadar.
bir gün kız çekti bizi kenara, ben dedi ayrılmak istiyorum, lan dördümüzün birden alt dudağı titredi, kimin bacısı niye?
lan meğer biz 4 avel kızın nasibini kısmetini engelliyomuşuz, nası bi g*tmüşüz meğer, düşündük taşındık kıza hak verdik tabi.
kız gitti, biz 4 yıkık bi boşluğa düştük, lan bizi çekip çeviren fatmaymış, ekmek arası ketçap yedik becerisizlikten, 3 dk uyuyayım 5 dk sonra kalkarım diye sabah derse yetişme telaşıyla kim kimin donunu giyiyor belli değil.
abi baktık böyle olmayacak dedik açılalım sosyalleşelim, ben gittim bi tane edirneli buldum pomak prensesim diye seviyorum, biri gitti kürt manita yaptı, biz 4 artvinli her akşam tırşik, sembusek, keledoş, hıllorik yiyoruz b1 seviyesinde kürtçemiz bile var, ahey ahey lilililili! bak bu dünyanın en komik şeyi karadeniz aksanıyla kürtçe konuşmak, bi ez bırçime deyişim var gül gül yerlere yatarsın. öbürü moğolistanlı bi kız buldu, kızın gözleri samet aybaba gibi düz çizgi, töbe bismillah kime bakıyor belli değil, evin içi d-8 zirvesi gibi herkes her daim bir takım ikili temaslarda bulunuyor.
halen daha gülerim, lan biz mahşerin 4 atlısı gibi geziyoz diye lgbt sanmışlar lan bizi, ondan mesafe koymuşlar, babandır tüplü, hofffff!
biz aynı yatılı liseden 1 kız 4 erkek aynı fakülteyi kazanmıştık. liseden beri 4 yıldır sınıf arkadaşı olduğumuz için sosyalleşme kaygımız hiç olmadı. her yere yurtseven kardeşler modunda gidiyorduk. bir dönem hep beraber aynı evde de kaldık. ta ki kız conta yakana kadar.
bir gün kız çekti bizi kenara, ben dedi ayrılmak istiyorum, lan dördümüzün birden alt dudağı titredi, kimin bacısı niye?
lan meğer biz 4 avel kızın nasibini kısmetini engelliyomuşuz, nası bi g*tmüşüz meğer, düşündük taşındık kıza hak verdik tabi.
kız gitti, biz 4 yıkık bi boşluğa düştük, lan bizi çekip çeviren fatmaymış, ekmek arası ketçap yedik becerisizlikten, 3 dk uyuyayım 5 dk sonra kalkarım diye sabah derse yetişme telaşıyla kim kimin donunu giyiyor belli değil.
abi baktık böyle olmayacak dedik açılalım sosyalleşelim, ben gittim bi tane edirneli buldum pomak prensesim diye seviyorum, biri gitti kürt manita yaptı, biz 4 artvinli her akşam tırşik, sembusek, keledoş, hıllorik yiyoruz b1 seviyesinde kürtçemiz bile var, ahey ahey lilililili! bak bu dünyanın en komik şeyi karadeniz aksanıyla kürtçe konuşmak, bi ez bırçime deyişim var gül gül yerlere yatarsın. öbürü moğolistanlı bi kız buldu, kızın gözleri samet aybaba gibi düz çizgi, töbe bismillah kime bakıyor belli değil, evin içi d-8 zirvesi gibi herkes her daim bir takım ikili temaslarda bulunuyor.
halen daha gülerim, lan biz mahşerin 4 atlısı gibi geziyoz diye lgbt sanmışlar lan bizi, ondan mesafe koymuşlar, babandır tüplü, hofffff!
devamını gör...
gulmekicinyaratilmis (yazar)
gençliğimdeki ben olsam üşenmem yazdıklarınız arasındaki tutarsızlıkları tek tek bulur sayardım. ama artık vakit bende hazan vakti. garip şekilde hoşuma gidiyor yazdıklarınızı okumak. inanmasam da entrylerinizi okumayı seviyorum. denk geldikçe uluda ve ekşide de yazdıklarınıza göz atıyorum. kendi şahsına münhasır ilginç bir kalemsiniz bence. kaleminiz daim olsun..
devamını gör...
şu an dinlenen şarkıdan bir cümle
gelip de geçme gönül kapımdan
yürek bu narda açar
deşip de gitme göğüs inine
içime sevda kaçar..
hiraizerduş/içime sevda kaçar
yürek bu narda açar
deşip de gitme göğüs inine
içime sevda kaçar..
hiraizerduş/içime sevda kaçar
devamını gör...
adalet ve kalkınma partisi
dünyada böyle bir teşkilatlanma yapısı yok...
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
yaz yeniden kendini hissettirmeye başlamış ve yıl dönümümüz de bu kadar yaklaşmışken elimdeki kahve bu hikâyeyi anlatmak için yeterince ılıdı sanıyorum.
bunları yazarken, onu ilk tanıdığım zamanki insandan çok farklı bir yerdeyim. ayaklarımı eşimin kucağına uzattım. kedimiz kucağımda mışıl mışıl uyuyor. camın ötesinde deniz, her zamanki gibi kendi hâlinde dalgalnıyor. ben ise onun mesaisinin bitmesini bekliyorum; birazdan monitörün başından kalkıp bize katılacak ve ben ona sarılıp uyuklamanın daima nasıl böyle eve dönmek gibi geldiğini merak ederken bulacağım kendimi. monitörden yüzüne vuran ışık, zaten güzel olan yüzünü nedense daha da güzel gösteriyor. bazen onu izlerken içimden çok tuhaf bir minnet yükseliyor. sadece ona değil belki. hayata, tanrılara, kime denk gelirse artık. ekrana gömülmüş hâlde neyi bu kadar dikkatle izlediğimi merak ettiğini hissedebiliyorum. ona bakmadan bile kaşlarının ilgiyle nasıl kavis aldığını, o güzel dudaklarının merakla büküldüğünü kafamda resmetmek zor değil. çok değil, birkaç dakika sonra dikkatimi çekmek için eğilip beni öpeceğine ya da ayak parmaklarımdan birini çekiştireceğine bahse girerim. gülmemek için kendimi zor tutuyorum işin doğrusu çünkü yalnızca ne denli büyüleyici göründüğünü düşünmek ve bunları yazmakla meşgulüm sadece.
zamanın kıyısında bir yerde, geçirdiğimiz tüm zamanları anımsıyorum bunları karalarken. zaman değişti, mevsimler değişti, hatta şehirler bile değişti ama biz bir şekilde hep aynı kaldık. iki iyi dostken yaptığımız her şey yalnızca bambaşka biçimler aldı ancak hiç değişmedi. kıyıda sabaha kadar oturduğumuz gecelerin yerini bazen karda kendimizi çocuk gibi yere atıp yuvarlandığımız günler; kamp ateşinin başında ısındığımız günlerin yerini evde battaniyelere sarılıp uyukladığımız film geceleri aldı. sokakta, kim ne düşünür diye zerre umursamadan ettiğimiz o spontane danslarımız yerini mutfakta aspiratör ışığının altında edilen danslara, elleriyle yaptığı güzel kağıttan çiçekler yerini her birini özenle sakladığım buketlere bıraktı. deniz kıyısında sıcak şarap ve pizza yediğimiz geceler, zamanla evde noel ağacı süslerken edilen sohbetlere dönüştü. birkaç kadeh şarap, yarım kalan süs kutuları, dallara asılacak şeyler konusunda yapılan gereksiz ciddi karar verme çabaları, çakırkeyif hâlde halıya uzanıp yaptığımız önemli konuşmalar; hayatın o küçük, sıradan ama insanın kalbine işleyen anları. günün sonunda değişen pek bir şey olmadı. hâlâ fırsat buldukça bir yerlere kaçıyoruz ilk günkü gibi. hâlâ sanki başka bir zamanın kaşifleriymiş gibi gizli yerler bulmayı seviyoruz. hâlâ bazen plansızca yola çıkıyor, kamp ateşinin başında ısınmak için birbirimizin sıcaklığına sığınıyoruz. hatta hâlâ bazen gidip böğürtlen topluyoruz ve sonra o böğürtlenlerden ateşin başında reçel yapıyoruz; müzik değişti ama biz hâlâ aynı dansın adımlarını tekrar ediyoruz. hâlâ birbirimize bakıp ilk zamanlardaki o heyecanı, birbirini derinden tanımanın verdiği mutlulukla takas ediyor, tüm bunların karşısında büyülenmiş hissediyoruz. hâlâ zaman zaman birbirimize yeniden âşık olmaya devam ediyor ve belki en önemlisi... hâlâ yaşıyoruz. gerçekten yaşıyoruz. bu cümleyi özellikle böyle kuruyorum çünkü hayatımın bir döneminde bunu söyleyebileceğimi düşünmezdim.
bir zamanlar aynaya baktığımda yaşayan birini değil, yaşanan tüm her şeyin sonunda, en sonunda, geriye kalmış bir enkaz görüyordum. şimdiyse bazen öylece sıradan bir anın ortasında dururken, özenle diktiğimiz her bir çiçeği keyifle sularken, bazen saçma bir filmi yarıda bırakıp gecenin bir yarısı birlikte yorucu bir yemek yapmaya çalışırken durup düşünüyorum. insan bazen hayata büyük cevaplarla dönmeyebilir yahu. her şey çok da dramatik olmak zorunda değildir. bazen kırık kalbiniz etrafa dağılmasın diye birinin sizi sıkıca sarması yeterlidir ve bir bakmışsınız, yeniden nefes alabiliyorsunuz.
bazı mutlulukları yaşarken fark edemiyor insanlar. bazen en sevdiğiniz insan, oldukça sıradan bir perşembe günü birkaç metre ötede oldukça sıradan bir şey yaparken fark ediyorsunuz mutluluğun bazen ne kadar gündelik olduğunu ve bunun ne kadar baş döndürücü olabileceğini. bir insanı yalnızca hayatın heyecan dolu kavislerinde inip çıkarken değil, koltukta uzanmış bitkin bir hâlde gününü anlatırken de aynı tutku, şefkat, merak ve heyecanla sevebileceğinizi, sevilebileceğinizi.
bu hikâyeyi neden anlattığımı sanırım şimdi daha iyi açıklayabiliyorum çünkü bir zamanlar böyle bir hayata sahip olabileceğime gerçekten inanmazdım. hayat beni de birçok insan gibi hırpaladı. kendimden şüphe ettiğim zamanlar oldu. sevildiğime inanmadığım zamanlar oldu. kırıldığım, yorulduğum, içimden sadece kaybolup gitmenin geldiği zamanlar oldu. muhtemelen bunu buraya kadar okuyan birçok insan için de bambaşka versiyonlarıyla benzer şeyler geçerlidir. detayları bilmiyorum elbette. kim sizi kırdı, kim sizi yarı yolda bıraktı, hangi cümle sizde iz bıraktı, neyi atlatmaya çalışıyorsunuz, bunları bilmiyorum ama şunu biliyorum: insan bazen bulunduğu yerin hayatın tamamı olduğunu sanabilir. en çok da mutsuzken. kalp kırıklıkları çok mutlak hissettiriyor çünkü. insan sevdiği biri tarafından incitildiğinde ya da hiç sevilmediğinde, bunun son olduğunu sanabiliyor. içine düştüğü kuyuyu kendine ev belleyebiliyor. oysa hayat tuhaf biçimde devam etmenin yolunu bulur. hep bulmuştur. bazen kendi başınıza, bazen biri size elini uzattığı için, bazen de hiç beklemediğiniz anda, hayatınıza birinin girip her şeyi sessizce, sabırla yeniden düzenlemesiyle ama bir şekilde. galiba insan gerçek sevgiyi bulduğunda fark ettiği bir şey bu; mesele kusursuz olmak değil asla da olmadı. kimse tamir edilmiş, eksiksiz, yara izi taşımayan hâliyle sevilmiyor zaten. bazen iki kusurlu, yorgun, biraz kırık insan bir araya geliyor ve buna rağmen hatta belki tam da bu yüzden gayet güzel bir hayat kurabiliyor.
bu hikâye de hep biraz böyleydi. acısıyla, tatlısıyla, bolca saçmalığıyla. bu iyi yazılmış bir roman ya da film sahnesi değil, o yüzden her zaman en iyi hâlimizde değildik, her zaman mutlu anılarımız olmadı, bazen uyuşmadığımız yerler oldu ve bazen ikimiz de mükemmel değildik ama sorun değildi. hayır, burası hiç mükemmel olmaya çalışmak zorunda kalmadığımız bir yerdi. evimiz bu kadar ağır ve insanı tüketen imkansız bir hedefin temelleri üzerine inşa edilmedi. mükemmel olmadığım zamanlarda bile beni sıkıca, sabırla sarmalayan sevgili eşime minnetarım.
sen olmasaydın, muhakkak iyileşebilirdim ama kırılmış parçalarımı bu kadar cömertçe sevemezdim. teşekkür ederim.
dünden beri sana güzel haberi vermenin en iyi yolunu arıyorum fakat henüz bulamadım. tüm o heyecanla isim seçtiğimiz, hayal ettiğimiz, merak içinde zamanının gelmesini umduğumuz şeyin, en iyi söylenme yolu nedir hâlâ bilmiyorum yine de sana her baktığımda ne kadar şahane bir baba olacağını biliyorum, bebeğim.
ailemizin giderek büyümesine, atlattığımız tüm zorluklara, birbirimize ev, sığınak, aile olduğumuz tüm anlara... sevgilerimle.
bunları yazarken, onu ilk tanıdığım zamanki insandan çok farklı bir yerdeyim. ayaklarımı eşimin kucağına uzattım. kedimiz kucağımda mışıl mışıl uyuyor. camın ötesinde deniz, her zamanki gibi kendi hâlinde dalgalnıyor. ben ise onun mesaisinin bitmesini bekliyorum; birazdan monitörün başından kalkıp bize katılacak ve ben ona sarılıp uyuklamanın daima nasıl böyle eve dönmek gibi geldiğini merak ederken bulacağım kendimi. monitörden yüzüne vuran ışık, zaten güzel olan yüzünü nedense daha da güzel gösteriyor. bazen onu izlerken içimden çok tuhaf bir minnet yükseliyor. sadece ona değil belki. hayata, tanrılara, kime denk gelirse artık. ekrana gömülmüş hâlde neyi bu kadar dikkatle izlediğimi merak ettiğini hissedebiliyorum. ona bakmadan bile kaşlarının ilgiyle nasıl kavis aldığını, o güzel dudaklarının merakla büküldüğünü kafamda resmetmek zor değil. çok değil, birkaç dakika sonra dikkatimi çekmek için eğilip beni öpeceğine ya da ayak parmaklarımdan birini çekiştireceğine bahse girerim. gülmemek için kendimi zor tutuyorum işin doğrusu çünkü yalnızca ne denli büyüleyici göründüğünü düşünmek ve bunları yazmakla meşgulüm sadece.
zamanın kıyısında bir yerde, geçirdiğimiz tüm zamanları anımsıyorum bunları karalarken. zaman değişti, mevsimler değişti, hatta şehirler bile değişti ama biz bir şekilde hep aynı kaldık. iki iyi dostken yaptığımız her şey yalnızca bambaşka biçimler aldı ancak hiç değişmedi. kıyıda sabaha kadar oturduğumuz gecelerin yerini bazen karda kendimizi çocuk gibi yere atıp yuvarlandığımız günler; kamp ateşinin başında ısındığımız günlerin yerini evde battaniyelere sarılıp uyukladığımız film geceleri aldı. sokakta, kim ne düşünür diye zerre umursamadan ettiğimiz o spontane danslarımız yerini mutfakta aspiratör ışığının altında edilen danslara, elleriyle yaptığı güzel kağıttan çiçekler yerini her birini özenle sakladığım buketlere bıraktı. deniz kıyısında sıcak şarap ve pizza yediğimiz geceler, zamanla evde noel ağacı süslerken edilen sohbetlere dönüştü. birkaç kadeh şarap, yarım kalan süs kutuları, dallara asılacak şeyler konusunda yapılan gereksiz ciddi karar verme çabaları, çakırkeyif hâlde halıya uzanıp yaptığımız önemli konuşmalar; hayatın o küçük, sıradan ama insanın kalbine işleyen anları. günün sonunda değişen pek bir şey olmadı. hâlâ fırsat buldukça bir yerlere kaçıyoruz ilk günkü gibi. hâlâ sanki başka bir zamanın kaşifleriymiş gibi gizli yerler bulmayı seviyoruz. hâlâ bazen plansızca yola çıkıyor, kamp ateşinin başında ısınmak için birbirimizin sıcaklığına sığınıyoruz. hatta hâlâ bazen gidip böğürtlen topluyoruz ve sonra o böğürtlenlerden ateşin başında reçel yapıyoruz; müzik değişti ama biz hâlâ aynı dansın adımlarını tekrar ediyoruz. hâlâ birbirimize bakıp ilk zamanlardaki o heyecanı, birbirini derinden tanımanın verdiği mutlulukla takas ediyor, tüm bunların karşısında büyülenmiş hissediyoruz. hâlâ zaman zaman birbirimize yeniden âşık olmaya devam ediyor ve belki en önemlisi... hâlâ yaşıyoruz. gerçekten yaşıyoruz. bu cümleyi özellikle böyle kuruyorum çünkü hayatımın bir döneminde bunu söyleyebileceğimi düşünmezdim.
bir zamanlar aynaya baktığımda yaşayan birini değil, yaşanan tüm her şeyin sonunda, en sonunda, geriye kalmış bir enkaz görüyordum. şimdiyse bazen öylece sıradan bir anın ortasında dururken, özenle diktiğimiz her bir çiçeği keyifle sularken, bazen saçma bir filmi yarıda bırakıp gecenin bir yarısı birlikte yorucu bir yemek yapmaya çalışırken durup düşünüyorum. insan bazen hayata büyük cevaplarla dönmeyebilir yahu. her şey çok da dramatik olmak zorunda değildir. bazen kırık kalbiniz etrafa dağılmasın diye birinin sizi sıkıca sarması yeterlidir ve bir bakmışsınız, yeniden nefes alabiliyorsunuz.
bazı mutlulukları yaşarken fark edemiyor insanlar. bazen en sevdiğiniz insan, oldukça sıradan bir perşembe günü birkaç metre ötede oldukça sıradan bir şey yaparken fark ediyorsunuz mutluluğun bazen ne kadar gündelik olduğunu ve bunun ne kadar baş döndürücü olabileceğini. bir insanı yalnızca hayatın heyecan dolu kavislerinde inip çıkarken değil, koltukta uzanmış bitkin bir hâlde gününü anlatırken de aynı tutku, şefkat, merak ve heyecanla sevebileceğinizi, sevilebileceğinizi.
bu hikâyeyi neden anlattığımı sanırım şimdi daha iyi açıklayabiliyorum çünkü bir zamanlar böyle bir hayata sahip olabileceğime gerçekten inanmazdım. hayat beni de birçok insan gibi hırpaladı. kendimden şüphe ettiğim zamanlar oldu. sevildiğime inanmadığım zamanlar oldu. kırıldığım, yorulduğum, içimden sadece kaybolup gitmenin geldiği zamanlar oldu. muhtemelen bunu buraya kadar okuyan birçok insan için de bambaşka versiyonlarıyla benzer şeyler geçerlidir. detayları bilmiyorum elbette. kim sizi kırdı, kim sizi yarı yolda bıraktı, hangi cümle sizde iz bıraktı, neyi atlatmaya çalışıyorsunuz, bunları bilmiyorum ama şunu biliyorum: insan bazen bulunduğu yerin hayatın tamamı olduğunu sanabilir. en çok da mutsuzken. kalp kırıklıkları çok mutlak hissettiriyor çünkü. insan sevdiği biri tarafından incitildiğinde ya da hiç sevilmediğinde, bunun son olduğunu sanabiliyor. içine düştüğü kuyuyu kendine ev belleyebiliyor. oysa hayat tuhaf biçimde devam etmenin yolunu bulur. hep bulmuştur. bazen kendi başınıza, bazen biri size elini uzattığı için, bazen de hiç beklemediğiniz anda, hayatınıza birinin girip her şeyi sessizce, sabırla yeniden düzenlemesiyle ama bir şekilde. galiba insan gerçek sevgiyi bulduğunda fark ettiği bir şey bu; mesele kusursuz olmak değil asla da olmadı. kimse tamir edilmiş, eksiksiz, yara izi taşımayan hâliyle sevilmiyor zaten. bazen iki kusurlu, yorgun, biraz kırık insan bir araya geliyor ve buna rağmen hatta belki tam da bu yüzden gayet güzel bir hayat kurabiliyor.
bu hikâye de hep biraz böyleydi. acısıyla, tatlısıyla, bolca saçmalığıyla. bu iyi yazılmış bir roman ya da film sahnesi değil, o yüzden her zaman en iyi hâlimizde değildik, her zaman mutlu anılarımız olmadı, bazen uyuşmadığımız yerler oldu ve bazen ikimiz de mükemmel değildik ama sorun değildi. hayır, burası hiç mükemmel olmaya çalışmak zorunda kalmadığımız bir yerdi. evimiz bu kadar ağır ve insanı tüketen imkansız bir hedefin temelleri üzerine inşa edilmedi. mükemmel olmadığım zamanlarda bile beni sıkıca, sabırla sarmalayan sevgili eşime minnetarım.
sen olmasaydın, muhakkak iyileşebilirdim ama kırılmış parçalarımı bu kadar cömertçe sevemezdim. teşekkür ederim.
dünden beri sana güzel haberi vermenin en iyi yolunu arıyorum fakat henüz bulamadım. tüm o heyecanla isim seçtiğimiz, hayal ettiğimiz, merak içinde zamanının gelmesini umduğumuz şeyin, en iyi söylenme yolu nedir hâlâ bilmiyorum yine de sana her baktığımda ne kadar şahane bir baba olacağını biliyorum, bebeğim.
ailemizin giderek büyümesine, atlattığımız tüm zorluklara, birbirimize ev, sığınak, aile olduğumuz tüm anlara... sevgilerimle.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
öfkeden kudurtacak hadiseleri acı bir kabullenişle karşılar olmuşum. nşa’da butlan meselesine kafayı takmam, delirmem lazımdı.
çok büyük umutlar besleyip aldatılmak fazla ağır geldi bana herhalde. vaktiyle kemalci olmayı hazmedemiyorum. ister sayın, ister sövün. o gün ekrem aday olsa ekremciydim, mansur aday olsa mansurcuydum. 14 mayıs’ta sandık başında sıra beklerken nabzımın 150’ye çıktığını bilirim ben. mevcut düzene duyduğum tiksintiyi hayal edebilirsiniz ama reaksiyon verecek takat kalmamış bende.
çok büyük umutlar besleyip aldatılmak fazla ağır geldi bana herhalde. vaktiyle kemalci olmayı hazmedemiyorum. ister sayın, ister sövün. o gün ekrem aday olsa ekremciydim, mansur aday olsa mansurcuydum. 14 mayıs’ta sandık başında sıra beklerken nabzımın 150’ye çıktığını bilirim ben. mevcut düzene duyduğum tiksintiyi hayal edebilirsiniz ama reaksiyon verecek takat kalmamış bende.
devamını gör...
