eniyisipencere yazar profili

eniyisipencere kapak fotoğrafı
eniyisipencere profil fotoğrafı
rozet
karma: 6056 tanım: 116 başlık: 27 takipçi: 116
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır. (Ece Ayhan)

son tanımları


çamasan

ilk baskısı 1972 senesinde yapılan, 1973'te sait faik hikâye armağanı kazanmış demirtaş ceyhun kitabı. (kitabın bendeki baskısının, dördüncü baskı, kapağında ödül yılı olarak 1972 yazsa da bu tarih muhtemelen yayınevince yanlış yazılmış olup ödülü yürüten darüşşafaka cemiyeti listesinde 1973 senesi verilmektedir.)

kitapta sultan kurban, çamasan, çamur, namlu ağam, velesbit, gebe ve bin yıllık öykü isimlerinde toplam yedi öykü bulunmaktadır. (bu öykülerden "namlu ağam", orhan kemal'e atfen yazılmıştır.)

çamasan, tümüyle toplumcu gerçekçi diye niteleyebileceğimiz bir eser. kitaptaki öykülerin ekseriyeti çukurova, adana çevresini, daha geniş ve daha doğru bir tarifle torosları ve onun insanlarını anlatmakta. demirtaş ceyhun elindeki bu coğrafi ve insani malzemeyi memleket romantizmine düşmeden, son derece gerçekçi bir biçimde ve kuvvetli bir gözlem gücüyle aktarmış. "çamasan"da kahramanına "tanrı, bir dağ olsa gerek bana kalırsa." diye söyleten yazar torosları, onun çetin şartlarını, bereketini, ağacını, çiçeğini, otunu, böceğini ayrıntılı bir şekilde tasvir etmekte, coğrafya ve insan arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. hem sadece bunlar işlenmez bu kitapta; osmanlı devleti'nin son dönemleri ve cumhuriyete geçiş aşamalarının topluma yansımaları, ekonomik ve sosyolojik değişimler, kültürel değişimler, nesiller arası ilişkiler, kadın-erkek ilişkileri, toroslar insanının büyükşehir hayatındaki vaziyetleri, daha pek çok mesele kendine yer bulur.

kitabın dili son derece akıcı bir dil, keyifli bir dil. yöresel ağız, yöresel sözcükler sıklıkla kullanılmış. hep bir konuşma havası hâkim. iç konuşmalar, diyaloglar ve tasvirler ile bir uyum, bir denge yakalanmış. bir çırpıda, hızlıca, bir solukta okunuyor. elbet torosların hırçınlığı, isyanı ile birlikte bolca argo, bolca küfür de mevcut. ancak bu kısımların da yüzeysel bir dikkat çekme çabası için değil, gözlemleri olduğu gibi aktarabilmek için olduğunu anlıyor okur. ayrıca kurgularda yalınlık ve vuruculuk göze çarpıyor.

yazının bu kısmında kitaptan ilgimi çeken birkaç kısım aktarmak istiyorum. kitabın bir yerinde "bizim oraların adamı, sırrına eremedi mi bir şeyin, hemen allah'tan alır öcünü." diyen yazar, bir yerde arabası çamura saplanıp çaresiz kalan bir kahramanına şunları söyletir ki ben bu kısımda hemencecik dede korkut hikâyelerini hatırlarım:


bre allah kardaşım, bre kara gözlü yiğit kardaşım, kurban olsun hanefi densizi sana, emi... hey koca göklerin allah'ı, dünyanın her bir derdini bir tamam ettin de başkacana işin gücün kalmadı mı bre? kalmadı da akşam akşam hanefi densizi kulunla mı eğlenirsin? hıı? hızır dediydik, cini uğursuzu mu gönderdin ne? olmadı, öyle mi, şimdi de yağmur göndereceksin ha? ne kötülüğümüzü gördün, tavuğuna kiş mi dedik be? gönder lan!.. gönder bre!.. hemi de öyle bir yağmur gönder ki, öyle bir rahmet ver ki nemiz var nemiz yok silsin süpürsün, emi... gönder, gözümüzün yaşına falan bakmasın da, arabamızı bile önüne katsın sürüklesin götürsün haliç denizine, emi... göndermeyenin hem de lan...


şimdi de demirtaş ceyhun'dan bir mutluluk tarifi:


mutluluk denilen şey ne ki? çınarın, söğüdün, akça kavağın, cevizin gölgesine uzanıvermek hiçbir şey düşünmeden.


son olarak kitabın ruhunu başarıyla yansıttığını düşündüğüm kapağını paylaşıyorum. ötesi, meraklısına.

görsel
devamını gör...

ölüme direnen şiirler

ilk baskısı 2000 yılında etki yayınları tarafından yapılmış ender sarıyatı kitabı. kitap; kısacık, yalnızca yirmi sekiz yıl ömür sürmüş ender sarıyatı'nın ölümünden yirmi dört sene sonra bir araya getirilmiş şiirlerinden oluşuyor.

sarıyatı, izmirli bir şair. hayatı türlü zorluklarla, maddi imkânsızlıklarla, hastalıklarla geçmiş ve daha baharında nihayete varmış. fakat bunca zorluk içinde bir yaşama sevinci, itiraz, delikanlıca bir isyan, sevda, nahiflik... ender sarıyatı'nın şiirlerini derleyen bu kitapta biz onun kuvvetle parlayan ve yorgunlukla sönüveren duygularının yansımalarını görüyoruz. onun şiiri açık, sade sayılabilecek bir şiir. fakat imgeyi tümden boşlamış da değil. kullandığı imgeler gösterişten ve zorlamadan uzak ancak derin bir sezgiyle oluşturulmuş imgeler. şiirinde (devrimciliğinin süratiyle birlikte) yer yer fütürizm akımının izleri var. ve elbette nâzım hikmet izleri. biçim ve özde kendine has yolları deneyen sarıyatı, hem bireysel hem toplumsal meseleleri kendi şiir potasında eritmeyi başarmış, dengeli diyebileceğimiz bir şiir oluşturmuş; gördüğü, yaşadığı yerleri, bilhassa izmir'i şiirine aktarmış. yani bu kısacık ömründe görebildiğini, bilebildiğini şiire dönüştürmüş. kitabın giriş kısmındaki yazısında ahmet bahçevan, ender sarıyatı'nın hayatı ile şiiri arasındaki ilişkiyi şöylece özetliyor:


ender sarıyatı, bence yaşadıklarını yazdı, yazdıklarını yaşadı, hem de soluk soluğa. işsizlik ve yoksulluk günlerinde (ki az değildir.) âdeta ekmeğine katık etmiştir şiiri. bu yönüyle de en namuslu şiir işçilerindendir.


kitapta bu şiirlerin haricinde (birinden demin bahsettiğim) iki kısa yazıyı ve "ender sarıyatı hakkında yazılanlar, mektuplarından alıntılar" başlıklı kısmı bulmak mümkün.

ender sarıyatı, unutulmuş bir şair, belki çoklukla görmezden gelinmiş. şiirleri kusursuz şiirler değildir elbette fakat inanırım ki ender sarıyatı, yirmi sekiz yıllık kısacık bir ömürde şiir için elinden geleni yapmıştır ve ortaya sıkı mısralar, sıkı şiirler de koymuştur. "ölüme direnen şiirler" işte bu unutulmayı dindirebilmek için basılmış bir kitap. ne kadar başarılıdır bu noktada, meçhul. fakat sanırım mühim olan, elden geleni yapmak.

şimdi bu kitaptan iki şiir; biri bitmiş, biri bitmemiş iki şiir paylaşayım:


güzde bir sürgün
kasım


bu güz neden böyle kalabalık
otobüsler neden
içime ağır bir ağrı gibi taşımakta akşamı

bir sürgüne ben birkaç martıyla yarın
bir müzik kadar çabuk ve neşesiz gideceğim
insanların heykel olduğu caddelerden geçerek
atılmış cılız çiçekleri yaşatmak adına
bir sürgüne yarın
nezaretinde birkaç emniyet amirinin
yaşamak adına

zengindi ev sahibim
aşureler ve paralar dağıtırdı
sadece kandillerde
laf olsun diye belki
ve herkes dinlerdi onu uzun uzun
sonra çay ikram ederdi birer bardak
sonra öğrendim
bir pavyonu varmış kızının
kocası hacıymış emekliymiş ölmüş

odam içki koktu diye
bana git dedi
odam ki
ben aşkım, kahrım ve umudumla süslemişim
kirasını açlığımla ödemişim
arkadaşlarımın dostuğunu
dostoyevski'yi ve nâzım'ın kahramanlığını
ve kesik bir bacağın istiklal madalyasını
duvarlarına nakış diye işlemişim

yarın da soğan ve ekmek yeriz
sen kederlenme
gelen bayramsa
bizim çocuğumuz da giyer yakası işlemeli gömlekler
gelecek ay alırız istediğin ayakkabıyı
basma entarinle daha güzelsin
sen daha güzelsin herkesten
nasırın ve örgülü saçlarınla

güz ve bir sabah ölüsü
kadifekale'den gene bir kahır vuruyor saçlarıma
gene işçiler yayan gidiyor, ellerinde
sefer tasları
umut diye sarıldıkları
sinema afişleri, kuponlar
ve zam konuşmaları, paraya değişilen
körpe bedenler
yağmur yağıyor
yürüyorum hiç bizim olmayan sabahla
sırtımda parkam
ona da gerek!..



...

aşkı ve sevgiyi unut
ve seyret gökyüzünü
kalabalık caddeler ve kirli bir güneş
gibi akşam

elimde, unutamadığım kasım kartpostalları
bozuk daktilom, bitiremediğim şiirler
güvercinler
ve de sen
kirli çamaşırlarım neler anlatırdı sana

ben yoksullar koğuşunun 13 nolu odasında
hüznün kuşattığı yüzümle
bitmeyen ders kitaplarım
ve resmimle
istemesen de seni sevebilirim

aşk bir karanfildi her bahar
ve sen geldin, karanfildin
yün çoraplarım
ve bir battaniyeyle geldin
ve
elinde, bir karanfil
oysa sen bir karanfildin
devamını gör...

iyi bir güneş

ece ayhan'a ait yedi öykünün bir araya getirildiği, 2018 yılında yapı kredi yayınları tarafından ilk baskısı yapılmış kitap.

bu yedi öykünün beş tanesi; "acıların dindirici tanrısı", "doğmamış olan bir adamın hikâyesi", "yaşama sevinci", "gül ağacından", "iyi bir güneş" öyküleri ece ayhan'ın sağlığında muhtelif dergilerde yayımlanmış öykülerdir. yayımlanma tarihleri 1956-1958 arasıdır. geriye kalan iki öykü, ece'nin sağlığında yayımlanmamış olup bir arkadaşının saklamış bulunduğu dosyadan çıkmıştır. isimleri büyük şehre giden adam ve dışarsı ve içersi'dir.

kitapta bulunan yedi öykü de kısa, yalın (hatta çoğunlukla fazla yalın) öyküler. dili alabildiğine sade. ece'nin şiirlerinin zorluğu, kapalılığı düşünüldüğünde öykülerdeki bu yalınlık insanı şaşırtıyor ilk başta. kitabın ön sözünde ahmet soysal bu konuya dair şöyle bir cümle kullanıyor: "bu duruluk/yalınlık yeteneği, ece ayhan'ın şiir yazısındaki karmaşıklığın aslında nasıl hiç keyfî ya da 'bedava' olmayıp ifadenin bir zorunluluğuna dayandığını göstermekte." elbette bu öyküler yalınlığının yanında bir zorluk da içeriyor. bu zorluk, öykülerin atmosferini, duygusunu kavramaktaki zorluk.

ece'nin bu yedi öyküsü, belki onun şiirleriyle kıyaslanabilecek seviyede değil ama buna rağmen gayet başarılı bulduğum öyküler. kitapta bu yedi öykünün dışında ahmet soysal'ın ön sözünü, tuğrul tayanç'ın son sözünü ve öykülerin basımını, daktiloya çekilişini gösterir belgeleri bulmak mümkün. bir solukta okunabilecek, alternatif pencereler açacak bir kitap. meraklısına tavsiye edilir.

kitaba ismini veren öyküden, "iyi bir güneş"ten bir kısım aktarayım:


bir taksi çevirdim. yorgundum. eve geldik. püsküllü bela'nın yanımda olduğunu düşünemiyordum. miss lu'nun kalan çiçeklerinin arasından geçtik. püsküllü bela kadınlığı üzerinde ışıkları yaktı. perdeleri çekti. soyunup yattık. beni çok seviyormuş. çıldırıyormuş benim için.
hadi, dedim. sonra yıkanıp yattık.
yakınımızdaki evlerden birinde sinsi sinsi gounod'nun bir kukla için marşı çalınıyordu. ancak duyabildim. yastığımın serin beyaz örtüsüne yerleştirdim kafamı. iyi bir güneş görmek istiyordum sabahleyin. iyi bir güneş. sevgili miss lu'nun çiçeklerini soldurmayan. miss lu için. iyi bir güneş.
devamını gör...

yazarların yazdığı hikayeler

bekleyişin içinden biçimsiz bir öykü, ismi "kafes":

kafesinde bir kuşum. ismim cricket, bir cennet papağanı. burada bir haftalığına misafirim. beni kara bir masada kâğıtlar çıkartan bir makinenin yanına koydular. duvarlar gri, mobilyalar siyah beyaz, etraf alabildiğine solgun. benim rengârenk, capcanlı tüylerim var. ama neye yarar?..

yerimden memnun olmadığımı söyleyemem yine de. kötü rüzgârdan korunaklıyım, hiç dokunmuyor bana. cümle ihtiyacım işte şuracıkta; acıkınca yemim, susayınca suyum, ağzım uzayınca kemireceğim taş, bir dilim ekmek kahvaltıda… fakat bu kısır saadetler, bu yeknesaklık ve ruhsuzlukta bir adam tanırım ki ne vakit yüzünü görsem yüreciğim kımıldar. sabahları kepenk açılıp da caddeyle birlikte içeriye girince gece boyu süren sessizliğim, kimsesizliğim silinip gider; sevdayla çırpınmaya, kafesin tellerine tırmanıp neşeyle şakımaya, kanatlarımı hızlı hızlı kırpıştırmaya başlarım. avuçlarına alır beni, öper, okşar, konuşur benimle. böyle bir kısacık sevişmenin ardından temizliğini, tertibini yoluna koyar, gündelik işlerine koyulur. bu işlerini yürütürken daima ciddiyet hâlindedir. hareketleri ölçülü, sözcükleri tane tane, sigarası ağırbaşlıdır. akşam olup el ayak çekilince kilitler kapısını, lambaları kısar, loş ışıkta şiirler, öyküler okur. bana okumaz ama, sevdiğine okur. geçen akşam oturdu da anlattı, bir resmini gösterdi kızın. cricket, dedi, ne güzel kız, öyle değil mi? sahiden güzeldi kız, çiçekli bir elbisesi vardı üzerinde, çingenelere benziyordu. kıskandım, içim burkuldu, bir şey diyecek oldum, söyleyemedim…

dün akşam şiir okumadı, hiç konuşmadı da. lambaları söndürüp uzun uzun sigara içti. biliyorum, korkuyor, adamakıllı korkuyor. kulakları uğulduyor, beyni bulanıyor, kirli kirli terliyor garibim korktuğunda. öyle kalabalık oluyor ki dükkânın içi…

dün akşam gelenler bugün yine geldiler. akşamüstü bir kamyon yanaştı kaldırıma. bıçkın şoförler açık kapıdan birer ikişer içeri doluşuyor, her biri bir köşeye kuruluyordu. kimi kız kaçırmıştı, kimi kumara düşmüştü, kimi mazot çalıyordu. içlerinde hiç iyi adam yoktu. sonra iyi bir adam geldi onların arkasından; uzun boylu, yakışıklı bir adam. saçlarını geri yatırmıştı; yüzü temiz, gömleği ütülüydü. “onu ben öldürdüm, ben vurdum onu!” diye sayıklıyordu. şoförler oralı olmadılar. kapının başında sıska bir kadınla dişleri dökülmüş bir adam duruyordu, onları da görmediler. kadın adamın şakağında kuruyan kanı mendiliyle temizliyor, yaranın etrafında parçalanmış deriyi çekiştire çekiştire düzeltiyordu. ağzında maltepe sigarası vardı. “dükkân bizim üstümüze kayıtlı, tek kuruş vermeyeceksin ona, aslan kocam benim!” diyordu kadın. adam yüzünde bönce bir ifadeyle gülümsüyordu. dört beş yaşlarında bir oğlan çocuğuyla gencecik bir kadın geldiler sonra. çocuk huzursuzlanıyor, “polisler niçin gelmiş ki teyzeciğim? anneannem nerede?” diye soruyordu. kadın ağlamasını tuttu, hıçkırığını tuttu, aldı çocuğu kucağına, bir sandalyeye oturdu. “yok bir şey evladım, anneannen uyuyakalmış, polisler uyansın diye bekliyorlar.” dedi. kırmızı bir kazak giymiş; dudaklarını, yanaklarını boyamıştı. bir bayram günüydü, sevgilisiyle buluşmaya gidiyordu. sonra sevgilisi geldi, dükkândan içeri girdi. kızıla çalan saçları, aynı renkte sakalları, bıyıkları vardı. çırılçıplak soyundu herkesin ortasında, bileklerini kesti, kanıyla “peşini bırakmayacağım!” yazdı duvarlara. polisler ona bir şey söylemediler. sonra elinde bıçağıyla başka bir adam geldi içeri. telaşsızdı, pis pis sırıtıyordu. çocuk adamı görünce teyzesinin kucağından korkuyla indi; kaçmaya, koşturmaya başladı. adam sakin sakin yürüyordu. polisler ona da bir şey söylemediler. çocuk nefes nefese koşarken bir kadın çıktı karşısına, yolunu kesti çocuğun, gözlerini dikti, hiddetle baktı, “sen hâlâ gitmedin mi?” diye bağırdı. çocuk cebinden bir otobüs bileti çıkardı, kadına gösterdi, “bu akşam gidiyorum.” dedi, koşmasına devam etti. kadın oturup akşam olmasını bekledi. sonra adam indi kamyondan, kaldırımdan ilerledi, merdivenlerde yükseldi. iri yarı bir adamdı, boylu bosluydu, cüsseliydi. hep ellerine bakıyordum adamın; elleri boş muydu, dolu muydu; beli sönük müydü, kabarık mıydı? kapıdan içeri girip masaya yöneldi, ellerini masanın üstüne koyup “sen açtın bu işleri başıma, beni sen bulaştırdın, hesabını vereceksin!” diye kükredi. ellerini yumruk yaptı, masayı yumrukladı, yumrukladı, ağız dolusu küfretti. bilen bilmeyen, duyan duymayan ayıpladı. ayıplayan dükkândan içeri girdi. sonra gevşedi, hüzünlendi, şoförlerden dert yakındı. şoförleri, hep şoförleri anlattı. şoförler onu duymadılar.

cadde boşalmış, dışarıda kimsecikler kalmamıştı. akşam olmuştu çoktan. kepenk ağır ağır, gıcırdaya gıcırdaya kapandı. dünya gürültüler arasında kayboldu, lambalar birer birer söndü. artık o da kafesteydi, ben de kafesteydim. bir türkü söyledim ona kuş dilinden, hüngür hüngür ağladı.

yarın da evime gideceğim.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

fikriye hanım... sevdanın kapılarından kovulup intihar eden fikriye hanım... bir şiir, ece ayhan, "fayton"...

bugün birisiyle konuşurken laf döndü dolaştı, ece ayhan'a geldi. zaten ben birisiyle konuşurken genellikle böyle olur. on üçümde tanımışım ece'yi, on üçümde sevmişim daha, bu yaşıma gelmişim de sevgimden hiçbir şey eksilmemiş. hep kalbimde, dilimde... neyse, ece'den konuşulunca "fayton" şiirinden bahsetmeden olmaz elbet. "fayton", atatürk'ün sevdasından intihar eden fikriye hanım'ı anlatır... buna dair birkaç kelam edildikten sonra güzel dilekler sunuldu, sohbet sonlandırıldı ve herkes kendi köşesine çekildi. lakin fikriye benimle kaldı, fikriye, "ablam"... ece, "fayton"da "ablam" diye bahseder fikriye hanım'dan. onunla yakınlık kurduğundan, onu gönlünün en derininden anladığından, bildiğinden, o sızıyı paylaştığından...

son günlerde toparlamaya çalıştığım, ince ince kurduğum bir neşe, yaşama sevinci var içimde. her şeye rağmen hayata tutunmak, işe yarar bir şeyler yapmak, içimdekileri gürültü patırtı çıkarmadan, somurtmadan, sessizce yaşamak... lakin bazen bir imge, bir şiir, bir mısra, bir renk, bir koku o özenle kurduğumuz şeyleri bir çırpıda yıkıveriyor. döndüm baktım kendime ve düşündüm ki insan aslında hiçbir şeyi halledebiliyor değil, hiçbir meselesini kökünden çözebiliyor değil. belki derinlere bir yerlere itmeyi başarıyor ancak silemiyor bütün izlerini.

fikriye'nin kapkara ve fakat alabildiğine zarif öyküsü, içimin derinliklerinde yankı buldu kendine bu akşam. onunla bir özdeşlik kurdum, yakınım bildim onu, sızısını bildim, sızısını içimdekine bitiştirdim. ve şimdi "ablam"ın dizlerine başımı koyup "incecik melankolisiyle" hüzünleneceğim. "çiçeksiz bir çiçekçi dükkânının önünde"...
devamını gör...

zima kavşağı

türkçeye özdemir ince çevirisiyle 1985 yılında kazandırılmış yevgeni yevtuşenko kitabı.

kitaba adını veren ve bu kitabın sonuna konmuş uzun şiir, yevtuşenko tarafından 1956 yılında yazılmış ve yayımlanmış. şairin doğduğu yer olan zima'ya dair gözlemlerini içeren, öyküleyici bir tarza sahip olan pek mühim bir şiir. "yaşlandıkça daha namuslu oluyoruz/bu da bir şey" mısralarıyla başlıyor... fakat elimdeki kitap, bu uzun şiirin dışında başka şeyler de içeriyor.

mesela kitabın hemen başında 1984 tarihli ve "onuncu köy" ismiyle bir yazı vardır ki şairin nâzım hikmet'e ve türkiye'ye dair gözlemlerini, izlenimlerini içerir. bu yazıda şöyle bir cümle kurar yevtuşenko: "ben türkiye konusunda inanılmaz şanslıydım çünkü hayatımda tanıdığım ilk türk nâzım hikmet'ti." girişteki bu okuması keyif veren yazıdan sonra şiirler başlar. "zima kavşağı"na kadar farklı farklı uzunluklarda, farklı temalarda fakat hepsi birbirinden kuvvetli şiirler. yevtuşenko bu şiirlerde hem hayatın bütün duygularıyla nabzını tutmuş hem çağının, edebiyat dünyasının meseleleriyle ilgilenmiş, onları tarife ve tasvire girişmiş. şairin yaşama karşı sapasağlam duruşunu düşündüğümde diyebilirim ki "zima kavşağı"nda bulunan şiirler doğrudan hayatın içinden, yaşayan şiirler.

şiirlerin başarısının yanında çevirenin başarısını da konuşmak lazım elbet. bana kalırsa özdemir ince, türkçeye şiir tercümesi için çok mühim işlere imza atmış "zima kavşağı"nda. hepimiz çeviri şiirler okuyoruz, çoğu okuduğumuz şiir asıl büyüleyiciliğini kaybetmiş bir şekilde çıkıyor karşımıza. paul valery'nin dediğini hatırlamak lazım bu noktada: "şiir, çeviride kaybolan şeydir." fakat zima kavşağı türkçe hâliyle de alabildiğine şiir, alabildiğine akıcı, insanı yevtuşenko'nun şiirlerini türkçe yazdığına inandırabilecek kadar yetkin. bir italyan sözünü de hatırlamak gerek: "traduttore traditore. (çevirmen haindir.)" eğer şiiri şiir gibi çevirmek hainlik olacaksa özdemir ince bu ihanetin dilimizdeki en başarılı isimlerinden biridir.

ilk baskısına sahip olduğum bu kitaba dair bir görsel paylaşayım. bu arada kitabın ilk baskısını nadirkitap'ta hâlâ çok çok ucuza bulmak mümkün. hazır kitap bulunuyorken ve bu kadar uygunken meraklısının kaçırmamasını tavsiye ederim.

görsel

ve bir de şiir paylaşayım, yevtuşenko'nun kendini anlattığı bir şiir, kitabın da ilk şiiri, "öndeyiş":


nice değişik şeyler var kişiliğimde!
bunalırım yorgunluktan
ama işim yok yapacak.
kendi kendimin amacıyım
ama hiçbir amacım yok.
kum gibi akışkandır
ama ben peşinden giderim.
gözüm pektir sıkılgan olsam da,
hem iyiyim hem kötüyüm.
öylesine güçlüdür ki
her şeye duyduğum sevda
içime işler dünya ve bütün değişkenliğiyle aşılar beni.
kıskanç iniltileri ya da zafer uğultuları
duyarım doğu'dan ya da batı'dan.
biliyorum bana ne söyleyeceğinizi:
"ya birlik?" diye soracaksınız.
ah! daha iyidir birlik değişik şeyler varsa yapısında!
vazgeçemezsiniz benden, gözden çıkartamazsınız beni.
bakın, nasıl da taşıyorum!
saman yüklü
bir yük arabasıyım ben.
yaşayan bir okum, geçerim
sözlerin,
dalların,
güneşin,
çakılların arasından.
gözlerim saman dolu
dökülürler üstümden başımdan.

yaşasın
devinen
canlanan her şey,
yaşasın her zaman kazanan
oburluk.
sınırlar dikmişler karşıma!
akıl almaz bir şey
buenos aires ve new york'u hiç görmemiş olmam.
dolaşmak
isterim
londra'da
yanımda muhafız kıtası olmadan,
konuşmak isterim herkesle,
kafasını gözünü yara yara!
görmek isterim
sabah paris'ini,
bir çocuk gibi asılıp
çift katlı bir tramvaya!
ah! şiirim de
bana benzesin isterim:
benim gibi farklı, çoğul ve değişken,
nice acılara katlansam da uğruna.
ama, ne olursa olsun,
pençesindeyim sanatın
çoktan.
bu yüzden başkalarının yapıtında
ilk önce kendimi ararım.
yakın akrabalarımdır
yesenin'le
walt whitman.
bir şeyler bıraktılar bende
gaugin ve renkleri, moussorgsky ve şarkıları.
aynı keyfi alırım
kışın kayak kaymaktan
ve bütün geceler
dize peşinde koşmaktan.
severim suratına gülmeyi
düşmanlarımın
nasıl seversem teslim olmayı bir kadına.
çılgınca kitap okurum
ve odun taşırım.
hüzünlüyüm
ama ateşliyimdir aynı zamanda.

yalayıp yutarım soğuk karpuzu
ağustos ayında.
şarkı söylerim, içerim
ve ölüm gelmez aklıma
ve açıp kollarımı
sere serpe uyurum çayırlarda.
bir gün ölürsem eğer şu cânım görkemli dünyada
kendimi bunca diri duyumsamanın keyfinden öleceğim.
devamını gör...

istanbul (1874)

dilimize beynun akyavaş çevirisi ve türk tarih kurumu vasıtasıyla kazandırılmış edmondo de amicis kitabı.

eser, büyük italyan edibi amicis'in 1874 yılında, henüz yirmi sekiz yaşındayken yaptığı bir istanbul seyahatinin sahnelerini içeriyor. istanbul'a girişin büyülü, hülyalı anlatımının ardından yazar, kısa kısa ve okuru hiç yormayan bölümlerle gördüğü istanbul'u tarif etmeye başlıyor. bu tarif iki merkezli olarak, istanbul'un semtleri, önemli yapıları ve yazarın kendince bağımsız başlıklar açmayı münasip gördüğü konular üzerinden ilerliyor. mesela galata, pera, kasımpaşa, okmeydanı, sütlüce, üsküdar, çamlıca, boğaziçi, eyüp gibi semtleri; ayasofya, kapalıçarşı, dolmabahçe, topkapı sarayı, çırağan sarayı gibi yapıları; "kuşlar", "köpekler", "kıyafet", "ordu", "gece", "tiyatrolar", "dervişler", "mutfak", "türk kadınları" gibi konuları anlatıyor amicis.

kitapta amicis'in hem gençlik heyecanını hem keskin gözlemciliği ve üslubundaki pürüzsüzlüğünü görüyoruz. üzerinde çok şey yazılan, tarihin hemen hemen her döneminde rengârenk ve capcanlı olan istanbul'u şehrin zenginliğine yaraşır bir biçimde anlatabilmek, yazarın şahsında topladığı bu özellikler ile mümkündür ancak. belki amicis yer yer yanılmıştır, önceki okumalarının etkisinde kalmıştır, gözlemleri bazı bazı bulanmıştır ancak yine de kitap 1874 yılının istanbul'unun genel görünümünü, panoramasını kuvvetli bir biçimde yansıtıyor. içindeki birbirinden güzel çizimlerle de görsel bakımdan zenginleşen kitap, istanbul semtlerinde, sokaklarında amicis ile birlikte yürüdüğünü hissettiriyor okura.

ayrıca günümüz istanbul'u ile o dönem istanbul'unu karşılaştıracak olan okur bazı alanlardaki büyük değişimlerin, bazı noktalardaki hiç değişmez toplumsal yapıların farkına varacak, çoğunlukla bu benzerlikler ve farklılıklardan ötürü hayrete düşecektir. edebî zevk bakımından da (çevirinin kusursuzluğuyla birlikte) benzersiz bir lezzet tadacaktır. eniyisipencere, meraklısına tavsiye ediyor.

uzun ve geniş tasvirleri okura bırakarak bir alıntı yapalım kitaptan:


istanbul'un ne olduğunu birdenbire sorana kafamızdaki fırtınayı dindirebilmek için elimizi şakağımıza dayamadan cevap veremeyiz. istanbul bir babil'dir, bir dünyadır, âlemin yaratılmasından önceki karışıklıktır. güzel midir? harikuladedir. çirkin midir? korkunçtur! hoşa gider mi? sarhoş eder! orada kalır mısınız? kim bilir! başka bir yıldızda yaşayacağını kim söyleyebilir?
devamını gör...

şifalı otlar kitabı

ilk baskısı 1982 yılında yapılan ilhan berk kitabı. deneme türündedir.

piyasada aynı veya benzer isimlerle dolaşan ve basmakalıplıklarından ötürü önemsememekte haklı olduğumuz kitaplarla kesinlikle bir tutulmaması gerekir "şifalı otlar kitabı"nın. gerçi belki yine bitkiler ve onların iyi geldiği hastalıklar anlatılmıştır yer yer ama "şifalı otlar kitabı" bunun çok çok fazlasıdır esasen. içinde tarih vardır, mitoloji vardır, şiirler vardır, dolu dolu edebiyat vardır, ilhan berk'in derin entelektüel birikimi vardır... benim gözümde bu kitap, ilhan berk'in en az şiirleri kadar mühim, keyiflidir. ayrıca şairin doğa ile pek yakından ilişkisini anlamak noktasında da önemli bir anahtardır.

hangi bitkiler konuktur bu kitaba peki? kimler kimler yok ki? ayçiçeği, defne, fesleğen, lavanta çiçeği, maydanoz, gelincik, pelin, ısırgan otu, zakkum, kekik, incir, kuşyüreği, güzçiğdemi, sarmısak... ayrıca tarihî vesikalardan derlenmiş, pek ilgi çekici başlıklı yazılar, mesela "fatih çağı mutfak defterinde bitkiler", "ii. abdülhamit'in hazırlattığı şifalı otlar kitaplarından bazı örneklerdir". hangi ot hangi hastalığa iyi gelir, hangi rahatsızlığın reçetesi nedir, hepsi bu kitap içre.

kitabın sahip olmaktan büyük bir memnuniyet duyduğum ilk baskısına ait bir fotoğraf:

görsel

ve besmeleyle başlayan, "en iyi bilen tanrı'dır." cümlesiyle biten bu güzel kitaptan bir pasaj, "fesleğen"i anlatır:


-dokunma bana, dermiş mimoza, küserim!
dokunulan yapraklarında hemen öz suyu çekilir, büzülür kalırmış. bu böyledir ama fesleğenin mimozanın tam tersi olduğu da biliyor muydunuz? "bana dokunun." der sanki fesleğen. akdenizliler, egeliler fesleğenin bu huyunu bildikleri için de onu hiç yanlarından ayırmazlar. nerede görseler ellerini üzerinden gezdirmekten kendilerini alamazlar. böylece de onun mis gibi kokusuyla içlerini doldururlar.

pratik çiçekçilik yazarı lütfi arif kenber, fesleğenin bizanslı olduğunu söyler. bizanslılar onu çok severlermiş. pencerelerinden de hiç eksik etmezlermiş. yine kimi kaynaklar, konstantin'in o çok sevdiği çiçeklerden biri diye gösterirler fesleğeni. çok çok eski çağlardan beri bilindiği için de delilere, saralılara yedirirlermiş onu. delilerle saralıların onu sevip sevmediğini bilmiyoruz ama böyle bir yaygınlık kazandığı, sevildiği açıktır. açık olan başka bir şey de fesleğenin dışında hemen hemen bütün çiçeklerin dokunulmaktan hoşlanmadığıdır. o hâlde onu insana en yakın çiçek diye ilan edebiliriz. sonra da gülle birlikte şairlerin en çok elinden tutan odur. oktay rifat da bunu kaçırmamıştır:

şiir
fesleğen yeşile kesmiş pencerede
kokmak için yoldan gelene geçene

böyle çiçekler içinde insan dostu biricik çiçektir işte fesleğen. bunu da kimse yadsımaz.
devamını gör...

kırmızı kahverengi defter

ilk baskısı 1993 yılında telos yayıncılık tarafından yapılan nilgün marmara kitabı. kendisinin vefatından altı sene sonra.

kitabın isminin de minik bir hikâyesi var. şairin ölümünden sonra annesi perihan marmara, günseli inal'a içlerinde kırmızı ve kahverengi kaplı iki defter ve nilgün'e ait bir sürü notu içeren yazılarını teslim ediyor. kitap, bu defterlerin ve notların taranması, yayımlanabileceklerin seçilmesi ve bir arada sunulması ile karşımıza çıkıyor. önümüzdeki metin, anladığımız anlamda bir "günlük" olmaktan ziyade nilgün'ün notlarını içeren bir "defter" olma vasfı taşıyor. şair ece ayhan da kitabın isim babalarından biri. ki kitabın başında kendisinin de "üç kez, nilgün marmara!" başlıklı bir yazısı mevcut, onun en yakınlarından biri olaraktan.

kitabı özel yapan noktalardan biri, nilgün marmara'nın el yazılarını görebilme imkânına erişmemiz. elbet bu el yazıları nilgün'ün ruhuna uygun olaraktan karmaşık, çetin, dağınık, onun ruh hâlini anlama bakımından ipuçları verebilecek olduğunu düşündüğüm yazılar. ikinci olarak bu kısacık (yüz yirmi sayfalık) kitap, yine kısacık (yirmi dokuz sene) ömür sürmüş bu önemli şairin ruhuna, birikimlerine dair birçok şey koyuyor önümüze. mesela john berger okumuş nilgün marmara; vladimir nabokov, rainer maria rilke, oğuz atay, arthur rimbaud, franz kafka, iris murdoch, thomas mann, ingeborg bachmann, rene char okumuş, daha kimler kimler. tiyatrolardan (artaud, brecht), sinemalardan (tarkovski, bunuel) bahsetmiş. içinden gelen notlar tutmuş dağınıkça, mısralar çiziktirmiş. biz bütün kitap boyunca nilgün'ün düşünce, his dünyasına tanıklık ediyoruz, parça parça şeylerden, dağınık malzemelerden onu anlamaya çalışıyoruz. öyle inanıyorum ki mecburiyetlerden dolayı böylelikle basılmış olan bu kitap, başına oturulup derli toplu yazılsaydı bu kadar etkileyici, bu kadar yazarının ruhuyla, hayatıyla bütünleşen bir nitelikte olmazdı.

ayrıca söylemek gerekli ki nilgün marmara'ya ait ortalıkta dolaşan çoğu söz, çoğu mısra bu kitapta yazar. mesela "hayatın neresinden dönülse kârdır.", "doğmuş olmak bir referans mektubunu nereye ve kime götüreceğimizi bilememektir." sözleri, "benle benim aramdaki farkı görebiliyor musun?" sorusu, "azımsanmayacak kadar ölmüşüm/azımsanamayacak denli ölüyüm" mısraları, "kuşum ve ben" şiiri, "öyle güzelsin ki/kuş koysunlar yoluna" mısralarıyla bilinen şiir hep kırmızı kahverengi defter'dedir.

nilgün marmara'yı anlamak adına bu "mor" kitap tavsiye edilir.

bir de küçük alıntı yapalım:


herkes evinin önündeki çöpü süpürmelidir, içerdeki çölü dışardan sızmış olarak görüyorsa, beklesin, ağır ağır dışarı aksın kum tanecikleri, biriksin ve dışarının çölüne bitişsin, o zaman herkes yine evinin önündeki çölü süpürmeyi sürdürebilir...

kör baba meseli:
içimdeki anne ölmeden önce, içimdeki babanın bir gözü görürdü içimdeki çocukları, anne ölünce babanın diğer gözü de kapandı, her ikisi de kör iki gözleri içteki çocukluğu yadsıdı.

sonra sözcüklerin kumda bıraktığı izlerin içine yerleştim.
devamını gör...

akşam

henüz bitmemiş bir günün karmaşası içinde şöylece bir durup düşünme, seyretme, dinleme imkânlarına kavuşanlar için her zaman özel anlamları, çağrışımları olan, dokunduğu her şeye sirayet eden gün dilimi. öyle ki akşamüstü ve karanlığın ilk saatleri dahi akşamın sirayetinden ötürü bir yerinden akşam olmaktan kurtaramaz kendini, çizgilerini yitirir, onun renklerine ve hislerine bürünür, en nihayetinde müstakil bir varlık olmaklığını kaybeder. akşam işte böylece ak ve karanın kesif hâllerinin dışında kalan, fecir harici her şeyin sahibidir.

insanoğlu sabahın kendisine sorduğu sorularla yayılır dünyanın dört bucağına. sorulara yanıtlar arar, çabalar, didinir, kimi kez bir yerlere varır bu çabaların sonunda, kimisinde varamaz, elleri boş kalır. gündüzün konuşkan insanları ile gecenin konuşkan benliği arasında kızılca bir pencere açılır. "başkaları" ile "ben" arasında bir pencere. akşam; gündüzün ve gecenin tükenmezlik duygularının aksine, biteviyeliğin aksine dönüşümün, değişimin sahnelerini sunan akşam, kızılca bir pencereden dünyayı seyretmek vaktidir.

lakin hangi dünyayı, neyi seyretmeli bu vakitlerde? durgun göller üzerinde yüzen yaprakları mı, renkleri değişip değişip duran bulutları mı, sakince kıpraşan denizi mi, caddelerden akıp giden insanları mı? insan bu soruya nasıl cevap verirse versin, neyi seyrederse seyretsin gördüğü sanırım "içinde kendisinin de bulunduğu dünya" olacaktır.

ben bu vakitlerde camekânımdan caddeyi seyrederim çoğunlukla. caddeyle neredeyse hemzemin bir vaziyetteyimdir. yürüyenle yürür, duranla durur, somurtanla somurtur, gülenle gülerim, onlardan biri olurum. düşünürüm, kimdir yalnızca kendisi olabilen? peki ya çıkabilir miyim kendimden büsbütün? çıkamam elbet. kim kendinden çıkabilir ki hem?

işte bu tarifsiz şuurda sesler ayaklanır içimde birden. şarkılar, şarkılar. hepimizin içinden. yüreğimizin en derinlerinden dünyaya doğru büyüyen şarkılar. bu seslere, bu şarkılara kulak vermeli.

eniyisipencere, ezginin günlüğü dinliyor bu akşam, rüya dinliyor.
devamını gör...

geceye bir şiir bırak

sana koşuyorum bir vapurun içinden
ölmemek, delirmemek için...
yaşamak; bütün âdetlerden uzak
yaşamak...
hayır değil, değil sıcak
dudaklarının hatırası
değil saçlarının kokusu
hiçbiri değil.
dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
ben onsuz edemem.
eli elimin içinde olmalı,
gözlerine bakmalıyım,
sesini işitmeliyim.
beraber yemek yemeliyiz,
ara sıra gülmeliyiz.
yapamam, onsuz edemem.
bana su, bana ekmek, bana zehir,
bana tat, bana uyku
gibi gelen çirkin kızım
sensiz edemem!

(bkz: sait faik abasıyanık)
(bkz: o ve ben)
devamını gör...

yazarların şu an hissettiği duygu

birazdan ölecekmişim gibi, yüz yıl daha yaşayacakmışım gibi, hep birazdan ölecekmişim gibi hissederek yüz yıl daha yaşayacakmışım gibi hissediyorum.
devamını gör...

yazarların yazdığı hikayeler

kısacık, yalın ayak bir öykü, ismi "istasyon":

"o şimdi beni görmüyor. kıpırdayan trene el sallıyor çocukça bir sevinçle. diğer eliyle gözyaşlarını siliyor. istasyon cıvıl cıvıl, istasyon çığlık çığlığa. pencerelerden eller uzanıyor, pencerelere eller uzanıyor. sakin sakin artan bir mesafeyle birlikte his iplikleri esniyor, esniyor ve kopuyor nihayet. ne zaman koptuğunu, neresinden koptuğunu kimse bilmiyor. parmaklardan akan iplikler damar yollarından geri dönüyorlar hızlıca. istasyon fısıltılı. uzakta bir uğultu, gittikçe uzakta.

o yine görmüyor beni. arkasındayım, sağ omuzunun iki adım arkasında. trenin sindiği boşluğa bakıyor şimdi. renklerin, biçimlerin, seslerin sindiği boşluğa. soluğu telaşsız, gönlü dingin, huzurlu. bir vakit işte böyle. sonra yeni yeni sesler ulanıyor usul usul boşluğa. ses filizleri, fısıltılar, ayva tüyleri. sonra gayretle gürleşen, çoğalmayla, birbirinden kuvvet bularak. sözleşilmiş zamanların cesaretiyle. sonra bir tren daha, başkalarınca bir tren. gelenler ve gidenler, uğurlayanlar ve karşılayanlar, mahzunlar, heyecanlılar, tedirginler, kendinden eminler, şimdiden yüklüler, daha şimdiden yeğniyenler. sonra uğultu ve sonra yine boşluk.

sokuluyorum arkasından yaklaşıp, giriyorum koluna. işte şimdi görüyor beni, başını çeviriyor benden yana. yüzü apak ışıklı. hadi, diyor, sevgilim, gidelim artık. yarın yine geliriz.

yerden kaldırıyor bavulunu, benim elimde bir bavul, yürüyoruz evimize doğru."
devamını gör...

sevda dolu bir yaz

ilk yayımlanma yılı 1999 olan füruzan kitabı. ismi de pek güzel.

kitap iki bölümden oluşmakta, iki ayrı öykü ihtiva etmekte. birinci bölümde "sevda dolu bir yaz"ı, ikinci bölümde "şarkılar kitabı"nı görmekteyiz. "şarkılar kitabı" bölümü de kendi içinde "birinci yaz şarkıları" ve "ikinci yaz şarkıları" isimleriyle bölümlenmekte.

kitabın iki ana bölümünün farklı öyküleri, farklı coğrafyaları anlatmasına rağmen ikisinde de ortak olan bir noktadan bahsetmek gerekir. bu iki bölümde de anlatıcı bir kız çocuğudur. biz kitap boyunca hep bir kız çocuğunun gözünden izleriz olanı biteni, geçmişe ve şimdiye dair imgeleri hep onunla takip ederiz. bulunulan hayat şartları, aile ve hane içi dengeler, toplumsal yapı, zaman içi değişimler... fakat bu kız çocuğu etrafını daima dinleyen, gözleyen, ayrıntılara dikkat eden, açıkçası durup seyreden bir çocuktur. onu anlatıcı olarak özel yapan nokta, akıp giden hayatlar içinde, doğayı hep yanında tutarak, durup sakince çevresini dinlemesi, izlemesi, duyguların ve devinimlerin karmaşık dünyasında ögeleri ve bağlantıları çocukça bir ağırbaşlılıkla anlatabilmesi.

kitapta toplumun çeşitli kesimlerine, coğrafyalarına, sınıflarına, her yaştan insana, çeşit çeşit duyguya temas edilmekte. örneğin anadolu'da bir memur ailesinin hayatı, hayat düzeni gittikçe dağılan bir orta sınıf istanbul ailesinin hayatı, 6-7 eylül olayları neticesinde hayatları değişen bir rum ailesinin hayatı; amerikalı bir adamı seven, onunla amerika'ya yerleşen bir kadının hayatı, evliliğinden memnun olmayan bir subayın hayatı, fakirlikler ve zenginlikler, çocuklar, nineler, orta yaşında insanlar, hayaller, umutlar, kırgınlıklar, hevesler, kabullenmeler ve kabullenememeler, mahcubiyetler, daha nicesi.

sevda dolu bir yaz, füruzan'ın diğer kitapları gibi zor bir kitap. hem dil hem anlatım bakımından füruzan su gibi akıp giden bir kitap yazmak yerine okuru o detaylara, birbirinin içine girmiş duygusal yapılara dikkatle, yer yer durarak, duraksayarak bakmak, onlar üzerine düşünmek mecburiyetinde bırakan bir kitap ortaya çıkarmayı tercih etmiş. bana kalırsa kitabın anlattığı zor durumlar, zor duygular ancak böylesine bir üslupla başarılı olarak aktarılabilirdi. bu noktadan düşündüğümde kitabın biçim ve öz bakımından birbirini tamamladığını, özün biçimi füruzan'a belki de dayattığını, başka türlü olmasına imkân vermediğini söyleyebilirim. yine kullanılan sözcük kadrosu bakımından füruzan'ın zenginliğinin hakkını vermek gerekir.

bu özel kitaptan bir kısım:


o sabah kapı koluna zorlukla erişip kapılarını açtığımda odalarının perdeleri örtüktü.
alaca karanlıkta kalakalmıştım.
içeride limon kolonyasına karışmış annemin ter kokusuyla dolu bir ılıklık vardı.
babamın ayaklarını ilk kez çıplak görüyordum.
ayakları büyük, başparmakları uzundu.
anneminkiler bu kez alıştığımdan daha da küçük görünüyordu.
babam annemin boynuna dolamıştı kolunu.
gülkurusu rengi yorganın açıklığından ikisinin de yüz yüze, neredeyse dudak dudağa uyuduğunu görmüştüm.
gözlerim loşluğa alıştıkça perdelerin uçuşan meleklerle bezeli el örgüsünü, sızan ışıkta parlak bir kumaşla çevrelenmiş yaldızdan gül çelenkleri oygulu aynanın üstüne asılı babamla annemin evlilik fotoğraflarını seçmiştim.
soluklarındaki düzen derin bir uykuda olduklarını ayrımsatıyordu.
köşedeki çift kanadı da aynalı giyim dolabının önünde duran iskemleye babamın çarkçıbaşı kıyafeti özenle yerleştirilmişti.
şapkası sonraları hep göreceğim yerinde, konsolun mermerinde duruyordu.
annemin binbir şişeyle, ipek kumaşçıklarla, kesme zebercetten düğme kavanozuyla, birkaç değişik yelpazeyle, tokalar, firketeler, bağadan tuvalet aynası, fırça, tarak, tırnak takımıyla renkler cümbüşüyle dolu konsolunun üstüne sevinçle bakıyordum.
babama her sarıldığımda duyduğum ak sabun kokusunu aşıp öne geçen, koklamaya doyamadığım ıtırlı esinti demek ki bu odada siniyordu ona.
yatağa doğru bir iki adım atıp durakalmıştım.
bir erkekle bir kadının tek bir varlıkmış gibi aynı anda soluk alıp verişlerindeki düzen yeniden ürkütmüştü beni.
kaba tüylü halının üstünde kıpırtısızdım.
gözlerimi onlardan ayıramıyordum.
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

bugün dedem öldü.

haberi aldığımızda evimiz bayram havasındaydı daha. kalabalıktık, ailenin büyükleri, küçükleri bizim evde toplanmıştık. ben çalışıyor olsam da onlar güzel bir pazar gezintisini tasarlıyorlardı, bir yerlerde ailecek kahve içmek, belki sonrasında bir piknik. haberi verecek olan telefon çaldığı sırada tesadüfen eve gelmiş bulunuyordum, evde kalan bir eşyamı alıp geri dönecektim. fakat o haberle bütün ev bir kederle dalgalandı. kardeşler, babalarının ölüm haberi üzerine dağıldılar, bütün hepimiz o yakıcı gerçekliği idrak etmek mecburiyetiyle boğuştuk. telefonla bir yerlere haber verilmesi gerekiyordu, kimse kimseyle konuşacak durumda değildi, haber verdim insanlara, tek ve kararlı bir cümleyle. sonrasında hızlıca, apar topar toplandı kıyafetler, el yordamıyla çantalar hazırlandı, evden çıkıldı.

ben, hepsinin ardından burada kaldım. yapılacak sürüyle iş vardı çünkü, dünya işleri, dünyanın yükleri, mecburiyetler. insanlara bazı şeyler anlatılmıyor çünkü. dükkânıma gelip çayımı demledim, kapımdan içeri girenlere gülümsedim, onlarla sanki hiçbir şey olmamış gibi sohbet ettim, hayatın gerekliliklerini yerine getirmeye çalıştım. şimdi bu ölümle alakası olmayan insanlarla birlikte bugünü ve yarını ve sonraki günleri hayatta hiçbir şey değişmemiş gibi devam ettireceğim. bir bardak çayımı alacağım şimdi, bir sigara yakacağım ve bu küçük boşlukta dedemin büyük yokluğunu düşüneceğim.
devamını gör...

balkon

son vakitlerde benim için ayrı anlamlar kazanan ev bölümü; sığınağım, kuytum. hem içinde dünyanın ve hem dışında, coğrafyanın özel bir yerinde.

uzun ve yorucu yaz günlerinin ardından, dünyanın derdi tasasını, insanların yükünü bir kenara bırakabilme lüksüne eriştiğim gibi kendimi balkonuma atıveriyorum. balkonum eski tarz çıkma balkonlardan olduğundan üç tarafı açık, ferah bir balkon. üstümde sarı bir ışık, masamda kahvem yahut çayım, sigaram, o akşam okuyacağım kitap, yazmak istediğim akşamlar bir defter, bir kalem... başka şeye ne gerek?

günün bu vaktinde yine balkonumda buldum kendimi. hava dingin, cırcır böceklerinin aralıksız ve sevimli sesleri, uzak arabaların ve insanların sesleri, evlerden gelen bardak şakırdamaları, havlayan bir köpek... sesler, sesler, sesler... insan gündüzleri daha çok görmek üzre oturur balkonunda ama sanırım geceler dinlemek için mevcuttur. hem akıp giden geceyi hem kendi iç sesini. misal içimden bir öykü yazmak geçiyor şimdi, kırklareli'nde tanıştığım bir leyleğin öyküsü. önümde defterim, kalemim ve çayım, sigaram. içimde kıpır kıpır cümleler konuşuyor leyleğe dair.

ilhan berk "balkonlar/gözü evlerin" diyor. benim için kulakları hâlbuki. bütün bu sesler içinde kaleme, kâğıda sarılıyorum.
devamını gör...

yazarların yazdığı hikayeler

uzun bir süredir devamını yazmaya çabaladığım, bu şekliyle tamamlanmış olduğuna ancak bu akşam ikna olduğum bir öykü, kısa bir öykü. ismi mevcut değil. şöyledir:

"kocakarı soğukları martın ortasına tekabül eder. hızır ve kasım koca bir yılı, hamsin ve erbain bir mevsimi paylaşır. iz yerleri bellidir. gökten üç köz düşer, üç kıvılcım, üç böcek; önce hava, sonra su, sonra toprak uslanır. kırlangıç, kestanekarası, turnageçimi, filizkıran; ağaçlara su yürümesi, ağaçlardan su çekilmesi; haşeratın hareketlenmesi, gizlenmesi, leyleklerin gelişleri ve gidişleri; hepsi, hepsi bir takvim üzredir. insanoğlu mevsimsizdir; her yerden erken gider, her yerlere geç gelir. onun öyküsü, yalnız ona mahsus olan öyküsü, işte burada başlar.

başlamayan'a selam olsun!"
devamını gör...

sultan hamid düşerken

1947 tarihli nahid sırrı örik romanı. kitap daha sonrasında hem sadeleştirmeye uğramış hem "abdülhamit düşerken" ismiyle yeniden yayımlanmış fakat yakın dönemlerde oğlak yayınları tarafından tekrardan (ve iyi ki) asli dili ve ismiyle basılmıştır.

kitap konu olarak ikinci meşrutiyet'in ilanı, 31 mart vakası, ittihat ve terakki'nin yönetimde yükselmesi gibi tarihî olayları ele almaktadır. uzun yılların bürokratı mehmet şahabettin paşa'nın konağında, ailesinde, yaşantısında bu tarihî olayların yarattığı değişimler, romanın ana iskeletini oluşturmaktadır. yeni düzenle birlikte kudretini yitirmiş bir paşa ailesi, bilhassa kızı nimet yeni bir denge, oluşan yeni düzende kendilerine bir yer aramaktadırlar. siyasi ihtiraslar içinde olan nimet, bir ittihat ve terakki üyesi olan binbaşı şefik bey ile izdivaca varan bir ilişki içinde bulunur ve bu ihtirasları doğrultusunda hem kendisini hem ailesini ve eşini ince, keskin, tehlikeli yollara sokar.

nahid sırrı örik, kanımca türk tarihinin hem sosyal hem siyasi anlamda en hareketli, en hassas ve nazik dönemlerinden birini büyük bir başarıyla anlatmış. "sultan hamid düşerken"de bu hızlı ve karmaşık seyrin sahnelerini canlı bir şekilde görmek, anlamak mümkün. bu değişim sürecinin yapısını yazar tek bir cümlede özetleyiverir: "tarihin sesini yıllarca beklemek icap eder fakat her şey birkaç gün içinde olup bitebilir!"

dil bakımından değerlendirecek olursam söyleyebilirim ki nahid sırrı'nın dili (yazıldığı dönemi ve anlattığı tarih sayfalarını da düşünmek lazımdır bu noktada.) alışık olmayan okuyucu için ağır sayılabilecek bir dildir. fakat gayet olgun, sesini bulmuş, incelikleri olan da bir dildir. okurken biraz sözlük karıştırmak icap etse de okuyucunun bu çabası karşılığını bulacak ve okur bu anlatımda lezzete varacaktır. tasvirlerdeki sakinlik ve yerindelik, tespit ve tahlillerdeki ince görüşlülük, kitabın bütününe hâkimdir.

kitaptan (bana göre son derece enteresan ve güzel) bir kısımla bitireyim, nahid sırrı bir kediyi, "buldum"u anlatıyor:


ve baba ile kızın düşünceleri o derecede derin ve halli güç şeylere taalluk ediyordu ki kapı aralığından "buldum" süzülüp içeri girmeseydi odadaki sessizlik belki daha uzun dakikalar devam ederdi. "buldum", iki ay evvel genç uşakların köydeki dükkânlardan birinin kapısından sokulmaya çalışırken görüp beğenerek aldıkları ve karısı kediye meraklı olan kâhya hilmi efendi'ye takdim ettikleri, kül renginde ve yüzü fevkalade güzel bir kedi yavrusuydu. yalıya yerleştiği sırada paşa efendi'nin pek kıymetli pamuk'u vefat ederek paşa kediliği makamı münhal bulunduğu sırada vekâleten kâhya dairesinden gelmiş ve derhâl hoşa giderek asaleti icra edilmiş hayvancık dükkân kapılarında sürünen bir kedi yavrusu için tasavvur edilebilecek ikballerin en harikuladesine erişmişti. buldum kapıdan girdikten sonra kendinden emin, âdeta mağrur ilerledi. paşa'nın karyoladan çıkıp geçtiği sedire yandaki şiltelerden fırlayıp vararak en tabii bir arkadaşlık edası içinde, hatta onun dizine dayalı kolunu dürtüp çektirerek bu dizde kendine layık yerin azamisini temin edip yerleşti. ve o derece her şeyden habersiz, rahat ve emin bir hâli vardı ki paşa bu yalıda aynı vekar ve huzur içinde, aynı küçücük beyinle dolaşan bir başka mahluku, karısını hatırladı.
devamını gör...

iz bırakan kitap cümleleri

"o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak."

(bkz: sait faik abasıyanık)
(bkz: yılan uykusu)
devamını gör...

kitap

çokça tekrarlanan ve ne kadar tekrarlansa o kadar haklı olan bir sözün öznesi olan varlık, "insanın en iyi dostu".

bugün kütüphanemi düzelttim, derledim toparladım, sırası karışmış kitaplarımı yerlerine yerleştirdim. bu iş benim birkaç ayda bir uzun uzun zaman ayırarak ve büyük bir keyifle yaptığım bir iştir. tüm kütüphanemi indiririm, teker teker geri yerleştiririm hepsini. elbette yerleştirmeden önce tozlarını alırım, sağlarında sollarında yıpranmışlıklar varsa onları tamir ederim, bakarım onlara. ve her kitabı koymadan önce şöyle bir karıştırırım. zaten şenlik o vakit başlar. hatıralar dökülür ortalığa, geçmişim canlanır, özlenmiş dostlarla buluşulmuş gibi hissederim. kimi kitaplarımın arasından notlar çıkar, kimilerinde çiçekler kurutulmuştur; papatyalar, güller, sahlep çiçekleri, yapraklar; kimilerinde tarihler yazılıdır, neler neler. hemen her kitabımın böyle hatıraları vardır bende. bu hatıraların yanında kendi okuma serüvenimi de seyrediyorum bu kitaplarda, ömrümü seyrediyorum. tarih kitapları, felsefe kitapları, şiirler, öyküler, romanlar, destanlar... kaşgarlı mahmud da orada, yunus emre de; şeyh galib, nesimî, nevaî de. sonra sadece bunlar mı? goethe, dostoyevski, tolstoy, zola, sartre, wilde, beckett, joyce, nabokov, haldun taner, oğuz atay, sait faik, füruzan; dante ve shakespeare, rimbaud ve baudelaire, yevtuşenko ve prevert, necatigil ve fazıl hüsnü, ece ayhan ve ilhan berk, orhan veli, daha kimler kimler... alıyorum bir kitabı elime, okuduğum zamanları hatırlıyorum, kendime doğru bir yolculuğa çıkıyorum, kitapla ikimiz buluşuyoruz bir yerlerde, söyleşiyoruz, kimi eğleniyoruz kimi efkârlanıyoruz. bazı eski bir kitaplayım, doksan yaşında bir kitapla, bazı yeni yetme biriyleyim. kimisi okuna okuna yıpranmış, kimisi gıcır gıcır. kimisi de seksen yaşında ancak hiç okunmamış henüz, ben dahi fırsat bulup okumamışım, sayfaları ayrılmamış birbirinden. ne hüzün...

ne vakit kitaplarımla buluşsam, onlarla uzun uzadıya meşgul olsam fark ederim ki ben yalnızca bu kitapların arasında hissedebiliyorum o gölgesiz, lekesiz huzuru. ben, eniyisipencere olarak, bu dünyada başarısız bir insanım. ne para puldan, makam mevkiden anlarım doğru düzgün ne insan ilişkilerini beceririm ne de akan hayatın süratine yetişebilirim. etrafımda bir dünya döner durur, ben hayret ederim ona. lakin şu kitaplar yok mu, şu güzelim kitaplar; bir onlardan anlarım, bir onları bilirim. sokulurum onlara, konuşurum, anlatırım, dinlerim. işte o vakit benden mutlusu bulunmaz.

sizi bilmem ancak benim en iyi dostlarım kitaplar. bir tek onlardan razıyım.
devamını gör...
devamı...

Normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
portakal radyo & dergi renk modu sözlük kütüphanesi online yazarlar kulüpler yazarak kitap kazan yardım başlıkları puan tablosu sıkça sorulan sorular istatistikler iletişim