spagetti western
1960-80 yılları arasında amerikan kovboy filmlerine özenen bir grup italyan yönetmenin çabası sonucu ortaya çıkan film türü. spaghetti western filmler, amerikan western filmlerinin (kovboy filmleri) düşük bütçeli kopyaları idi, bu nedenle de spaghetti western (macaroni western, ıtalo western) diye adlandırıldı (isim, içinde aşağılama da barındırıyor). düşük bütçeli bu filmleri
italyan yönetmenler yönetiyor, filmlerde tanınmamış italyan oyuncular oynuyor ve set italya'da kuruluyordu. panoramik vahşi batı manzarası çekilmek istendiğinde ise set ispanya'ya taşınıyordu (zira ispanya'nın bazı bölgeleri vahşi batıya biraz olsun benziyordu). ilk spaghetti western'ler de bu nedenle ispanya'da çekilmeye başlandı.
başlarda amerikan western sineması çevrelerince alaya alınan bu tür zaman içinde kendi klasiklerini yaratmayı başardı, öyle ki günümüzde western filmlerinin en popülerlerinin büyük kısmını spaghetti western'ler oluşturuyor.
yıl 1964'ü gösterdiğinde spaghetti western, türü yaratacak olan yönetmeni yarattı: sergio leone.
amerikalı toy bir oyuncu olan clint eastwood ve yine henüz toy bir besteci olan ennio morricone ile spaghetti western'in ilk kültü olan ''a fistful of dollars'' filmine imza atan sergio leone, ardından devam filmi ''for a few dollars more'' ile ününü katlamış ve nihayet üçlemenin son filmi ''the good, the bad and the ugly'' filmi ile efsaneler arasında adını altın harflerle yazdırmayı başarmıştır. filmografisinde yer alan ''once upon a time in west'' ve ''once upon a time in america'' filmleri ile de ustalığını pekiştirmiştir. bu leone fırtınası sadece yönetmenin kendisini alıp başka diyarlara götürmekle kalmamış, clint eastwood ve ennio morricone isimlerinin de sinemaya damga vurmasını sağlamıştır.
spaghetti western filmler sinema endüstrisinde 70'lerin sonuna doğru yavaş yavaş yok olsa da yarattığı fırtına amerikan western'leri için bir süre daha itici güç olmuştur.
ekleme: çizgi roman karakteri olan zorro, ilk kez spaghetti western filmlerde kendine yer bulmuştur.
italyan yönetmenler yönetiyor, filmlerde tanınmamış italyan oyuncular oynuyor ve set italya'da kuruluyordu. panoramik vahşi batı manzarası çekilmek istendiğinde ise set ispanya'ya taşınıyordu (zira ispanya'nın bazı bölgeleri vahşi batıya biraz olsun benziyordu). ilk spaghetti western'ler de bu nedenle ispanya'da çekilmeye başlandı.
başlarda amerikan western sineması çevrelerince alaya alınan bu tür zaman içinde kendi klasiklerini yaratmayı başardı, öyle ki günümüzde western filmlerinin en popülerlerinin büyük kısmını spaghetti western'ler oluşturuyor.
yıl 1964'ü gösterdiğinde spaghetti western, türü yaratacak olan yönetmeni yarattı: sergio leone.
amerikalı toy bir oyuncu olan clint eastwood ve yine henüz toy bir besteci olan ennio morricone ile spaghetti western'in ilk kültü olan ''a fistful of dollars'' filmine imza atan sergio leone, ardından devam filmi ''for a few dollars more'' ile ününü katlamış ve nihayet üçlemenin son filmi ''the good, the bad and the ugly'' filmi ile efsaneler arasında adını altın harflerle yazdırmayı başarmıştır. filmografisinde yer alan ''once upon a time in west'' ve ''once upon a time in america'' filmleri ile de ustalığını pekiştirmiştir. bu leone fırtınası sadece yönetmenin kendisini alıp başka diyarlara götürmekle kalmamış, clint eastwood ve ennio morricone isimlerinin de sinemaya damga vurmasını sağlamıştır.
spaghetti western filmler sinema endüstrisinde 70'lerin sonuna doğru yavaş yavaş yok olsa da yarattığı fırtına amerikan western'leri için bir süre daha itici güç olmuştur.
ekleme: çizgi roman karakteri olan zorro, ilk kez spaghetti western filmlerde kendine yer bulmuştur.
devamını gör...
şarkı isimlerini 128 milyar dolar ile değiştiriyoruz
128 milyar dolar kurşunu & blow your mind
devamını gör...
doğu avrupa’da yolculuk
roman ve hikayeleri ile tanınan ve sevilen (ben sevdiğim için sevildiğini varsayıyorum) gabriel garcia marquez’in gezi güncesi.
adam hem gazeteci hem de edebiyatçı olmanın getirisiyle 1950’lerin doğu avrupa’sına yaptığı geziden edindiği izlenimleri edebi bir şekilde aktarmış. demir perde’yi aralamış, doğu berlin, varşova’ prag, moskova ve budapeşte’yi gezmiş. buralarda mümkün olduğunca halkın içine karışarak izlenimler edinmiş. mümkün olduğunca diyorum çünkü her şehirde bu mümkün olmamış.
biz şimdi istersek tarih kitaplarından ya da belgesellerden sosyalizmi uygulamaya çalışmış ülkeleri mümkün olduğunca tanıma ve anlama fırsatına sahibiz. fakat 50’lerin dünyasında, dünyanın diğer tarafı görünmez ama demirden bir perde ile kapalı olsa gerek. marquez bu perdenin arasından sıvışarak merak uyandıran dünyayı tanımaya çalışmış.
okumaya niyetlenen sosyalist arkadaşları şimdiden uyarayım. kitapta sosyalizm allanıp pullanmıyor. kapitalist arkadaşları da uyarayım, kapitalizm de çiçeklere sarılmıyor. yazar tarafsız da diyemem kendi adıma. buna okuyanlar karar verecektir.
sadece çok ufak bir spoiler vermeden edemeyeceğim. moskova’yı şöyle tanımlıyor, “dünyanın en büyük köyü”.
adam hem gazeteci hem de edebiyatçı olmanın getirisiyle 1950’lerin doğu avrupa’sına yaptığı geziden edindiği izlenimleri edebi bir şekilde aktarmış. demir perde’yi aralamış, doğu berlin, varşova’ prag, moskova ve budapeşte’yi gezmiş. buralarda mümkün olduğunca halkın içine karışarak izlenimler edinmiş. mümkün olduğunca diyorum çünkü her şehirde bu mümkün olmamış.
biz şimdi istersek tarih kitaplarından ya da belgesellerden sosyalizmi uygulamaya çalışmış ülkeleri mümkün olduğunca tanıma ve anlama fırsatına sahibiz. fakat 50’lerin dünyasında, dünyanın diğer tarafı görünmez ama demirden bir perde ile kapalı olsa gerek. marquez bu perdenin arasından sıvışarak merak uyandıran dünyayı tanımaya çalışmış.
okumaya niyetlenen sosyalist arkadaşları şimdiden uyarayım. kitapta sosyalizm allanıp pullanmıyor. kapitalist arkadaşları da uyarayım, kapitalizm de çiçeklere sarılmıyor. yazar tarafsız da diyemem kendi adıma. buna okuyanlar karar verecektir.
sadece çok ufak bir spoiler vermeden edemeyeceğim. moskova’yı şöyle tanımlıyor, “dünyanın en büyük köyü”.
devamını gör...
yeni nesil pek embesil
merhum gökhan semiz'in 30 yıl öncesinden o günün ve bugünün bir kısım gençlerine göndermelerini içeren şarkısı.
vitamin - 1993 üşüttük albümü b-2 şarkısı.
ayağında marka ayakkabı, kıçında blue-jean
her bir şeyden haberleri vallahi hepsi cin.
sürü halinde dolaşırlar, hamburger yerler,
daha çok küçük yaşları ama her yere girerler.
sene olmuş 2000* kafa milattan önce,
gelişme görülüyor dar kot giyince.
vitamin - 1993 üşüttük albümü b-2 şarkısı.
ayağında marka ayakkabı, kıçında blue-jean
her bir şeyden haberleri vallahi hepsi cin.
sürü halinde dolaşırlar, hamburger yerler,
daha çok küçük yaşları ama her yere girerler.
sene olmuş 2000* kafa milattan önce,
gelişme görülüyor dar kot giyince.
devamını gör...
quo fata ferunt
nickinin hakkını veren, az ama öz bir şekilde öğreten nadide yazarlarımızdan. dün keşfettiğim için biraz üzülsem de, bundan sonra yazacağı her tanımı çocuk heyecanı ile bekliyor olacağım. umarım daha sık yazar. keşfettiğim için gururluyum!
devamını gör...
füruğ ferruhzad
meşhur ''kuş ölür sen uçuşu hatırla'' dizesini henüz 18 yaşında söylemiş olan şair. ismet özel'in ''beni bir ses sahibi kıl'' dediği yere henüz o yaştavarmıştır. küçük yaşta evlenip boşandıktan sonra çocuğun velayetinin kanun gereği babada kalması sebebiyle çocuğunu bir daha görememiştir ve bu, tüm olumsuzlukların yanında hayatının ortasına çöreklenen melankolinin de önemli sebeplerinden biri olmuştur.
ruh hali hakkında fikir edinmek isteyenler yönetmenliğini kendisin yaptığı ''kara ev'' isimli belgeseli izleyebilirler. tebriz'deki bir cüzzamlılar evini konuk alır bu belgesel ve yanılmıyorsam burdan bir çocuğu da evlat edinmiştir.
iranlı büyük yönetmen abbas kıyarüstemi'nin meşhur ''rüzgar bizi sürükleyecek'' filmi, ismini füruğ'un aynı isimli bir şiirinden almıştır. yine füruğ'un bir kitabına da ismini veren ''yeryüzü ayetleri'' şiiri ise benim çok beğendiğim şiirlerden bir tanesidir.
bir trafik kazasında can verdiğinde henüz 33 yaşındadır ve bize bıraktığı o ses, o duruş, o melankoli ve diğer bütün eserleri bu kısa ömrüne sığdırmıştır. ruhu şad olsun
ruh hali hakkında fikir edinmek isteyenler yönetmenliğini kendisin yaptığı ''kara ev'' isimli belgeseli izleyebilirler. tebriz'deki bir cüzzamlılar evini konuk alır bu belgesel ve yanılmıyorsam burdan bir çocuğu da evlat edinmiştir.
iranlı büyük yönetmen abbas kıyarüstemi'nin meşhur ''rüzgar bizi sürükleyecek'' filmi, ismini füruğ'un aynı isimli bir şiirinden almıştır. yine füruğ'un bir kitabına da ismini veren ''yeryüzü ayetleri'' şiiri ise benim çok beğendiğim şiirlerden bir tanesidir.
bir trafik kazasında can verdiğinde henüz 33 yaşındadır ve bize bıraktığı o ses, o duruş, o melankoli ve diğer bütün eserleri bu kısa ömrüne sığdırmıştır. ruhu şad olsun
devamını gör...
nika ayaklanması
nerden başlasak...
vı. asır başlarında konstantinopolis,
ahlaksızlık, fuhuş, cinayetlerin uluorta yapıldığı bir yer... kumar oynanır ve servetler bir günde el değiştirirdi.
ayaklanmanın başlangıcı hipodrom idi... bu hipodromda yarışan kimseler, o gün yarışı kazandımıydı kraldan daha üst bir noktada olurdu...
bu yarışçılar elbiselerinin renklerine göre birbirinden ayrılırdı. kırmızı beyaz mavi ve yeşil...fanatikler başlangıçta dört renk şeklinde örgütlenmişti. ancak daha sonra beyazlar mavilere, kırmızılar da yeşillere katılınca ortada maviler ve yeşilller kalıyor efem...
bizans halkındaki holiganlık, güçlenerek çok çok ileri bir noktaya gitmiştir. hatta daha sonraları siyasi bir organizasyona evrilmiştir. hipodromun sağ tarafı mavilere sol tarafı yeşillere ayrılmıştı...
kendi içlerinde büyük bir taraftar klüpleri oluşturuyor, bu klüplerin başkanları bu klüplerdeki holiganlar aracılığı ile güçlü milis gruplarıda bünyesinde bulunduruyordu. iş çığrından çıkmıştı. bu adamlar birini ipten alacak, birini ipe gönderecek bir nüfuza sahiptiler. bu milisler istanbul'un güvenliğinin hem de istanbul'un güvensizliğinin sebebiydiler.
hipodrom holiganları , geceleri konstantinopolis sokaklarında dolaşır, adam soyar, hatta öldürürlerdi.maviler bunu yapınca yeşillerde kendilerini korumak için çeteler kurdular.
532 yılında bir pazar günü gene bir yarış var imparator 1.justinianos da bu yarışta hazır bulunuyor efem...1.justinianos'a yeşillerden büyük bir tepki var. sürekli haksızlığa uğradıklarını söylüyor ve bunu şikayet ediyorlar. 1.justinianos onlara susun!!! diye emredince hatta ve hatta mavileri desteklediğini açıkça ilan edince, yeşiller hipodromu terk ettiler.
hal böyle olunca imparator saraya döndü ve çağırın bana bu yeşillerin başkanını dedi.maviler yeşiller mandator diye şikeci olduğu iddia edilen bir kişinin aralarında tartışma çıkıyor. bu seferde mavilerde yeşillere hak veriyor.
iş daha fazla büyüyerek yeşiller mavilere, maviler yeşillere , sonra hepsi birden imparatora...
maviler ve yeşiller zamanla siyasal, sosyal ve dinsel nitelik almaya ve güçlenmeye başlayan maviler ve yeşiller nefret ettikleri 1.justinianos'a akrşı gelip isyan ettiler.
nika! nika! nika! diye solaganlarla yürüdükleri için nika isyanı olarak anılır bu iş...
bu isyanda bizansın dörtte birinin halk tarafından yakıldığı söyleniyor.
isyanın bastırılma hikayesi bana ikinci mahmut'un yeniçerileri öldürmek amacıyla topçulara topların yönünü şu noktaya çevirin demesini hatırlatıyor. aynı şekilde bakmışlar, olacak gibi değil, durmuyor, uslanmıyorlar.
komutan belisarius hipadroma geliyor. kapatın kapıları diyor. zaten bizansın dörttebiri yanmış, birde hipodrom yancak, çok mu? deyip veriyor ateşe...
bir rivayete göre 35 bin , bir rivayete göre 50 bin kişi ölüyor.
isyanı bastırmak için theodora'nın çok etkili olduğu yazılıp, çiziliyor efem..
vı. asır başlarında konstantinopolis,
ahlaksızlık, fuhuş, cinayetlerin uluorta yapıldığı bir yer... kumar oynanır ve servetler bir günde el değiştirirdi.
ayaklanmanın başlangıcı hipodrom idi... bu hipodromda yarışan kimseler, o gün yarışı kazandımıydı kraldan daha üst bir noktada olurdu...
bu yarışçılar elbiselerinin renklerine göre birbirinden ayrılırdı. kırmızı beyaz mavi ve yeşil...fanatikler başlangıçta dört renk şeklinde örgütlenmişti. ancak daha sonra beyazlar mavilere, kırmızılar da yeşillere katılınca ortada maviler ve yeşilller kalıyor efem...
bizans halkındaki holiganlık, güçlenerek çok çok ileri bir noktaya gitmiştir. hatta daha sonraları siyasi bir organizasyona evrilmiştir. hipodromun sağ tarafı mavilere sol tarafı yeşillere ayrılmıştı...
kendi içlerinde büyük bir taraftar klüpleri oluşturuyor, bu klüplerin başkanları bu klüplerdeki holiganlar aracılığı ile güçlü milis gruplarıda bünyesinde bulunduruyordu. iş çığrından çıkmıştı. bu adamlar birini ipten alacak, birini ipe gönderecek bir nüfuza sahiptiler. bu milisler istanbul'un güvenliğinin hem de istanbul'un güvensizliğinin sebebiydiler.
hipodrom holiganları , geceleri konstantinopolis sokaklarında dolaşır, adam soyar, hatta öldürürlerdi.maviler bunu yapınca yeşillerde kendilerini korumak için çeteler kurdular.
532 yılında bir pazar günü gene bir yarış var imparator 1.justinianos da bu yarışta hazır bulunuyor efem...1.justinianos'a yeşillerden büyük bir tepki var. sürekli haksızlığa uğradıklarını söylüyor ve bunu şikayet ediyorlar. 1.justinianos onlara susun!!! diye emredince hatta ve hatta mavileri desteklediğini açıkça ilan edince, yeşiller hipodromu terk ettiler.
hal böyle olunca imparator saraya döndü ve çağırın bana bu yeşillerin başkanını dedi.maviler yeşiller mandator diye şikeci olduğu iddia edilen bir kişinin aralarında tartışma çıkıyor. bu seferde mavilerde yeşillere hak veriyor.
iş daha fazla büyüyerek yeşiller mavilere, maviler yeşillere , sonra hepsi birden imparatora...
maviler ve yeşiller zamanla siyasal, sosyal ve dinsel nitelik almaya ve güçlenmeye başlayan maviler ve yeşiller nefret ettikleri 1.justinianos'a akrşı gelip isyan ettiler.
nika! nika! nika! diye solaganlarla yürüdükleri için nika isyanı olarak anılır bu iş...
bu isyanda bizansın dörtte birinin halk tarafından yakıldığı söyleniyor.
isyanın bastırılma hikayesi bana ikinci mahmut'un yeniçerileri öldürmek amacıyla topçulara topların yönünü şu noktaya çevirin demesini hatırlatıyor. aynı şekilde bakmışlar, olacak gibi değil, durmuyor, uslanmıyorlar.
komutan belisarius hipadroma geliyor. kapatın kapıları diyor. zaten bizansın dörttebiri yanmış, birde hipodrom yancak, çok mu? deyip veriyor ateşe...
bir rivayete göre 35 bin , bir rivayete göre 50 bin kişi ölüyor.
isyanı bastırmak için theodora'nın çok etkili olduğu yazılıp, çiziliyor efem..
devamını gör...
terkedildim
hürgeneraliye ukdesidir.
gani müjde’nin kahpe bizans da yaptığı absürd komedinin daha önceki örneği olan arabesk filminde çalan şarkıdır.

kahpe bizans’ta kahramanlık filmleri ile dalga geçerken arabesk filminde ise buram buram arabesk kokan şarkılı filmlerle kafa bulmuştur gani müjde ve erten eğilmez.

şarkının sözlerini aysel gürel yazarken bestesini atilla özdemiroğlu yapmıştır. klasik bir arabesk şarkıdan beklediğiniz her şey bu şarkının içinde bulunabilir.
şarkı önce ünlü bir şarkıcı olan müjde ar’ın sesinden çıkar karşımıza. müjde ar şarkıyı okur ve şener şen filmin içinde başına gelen binbir olaydan sonra hastane yatağında yatar ve yan yatakta yatmakta olan rasim öztekin’in çözdüğü bulmaca ile ilgili sorulara cevap verirken sadece bu şarkının sözlerini mırıldanır. delirtici bir an yaşamak herkes için ideal bir sahnedir bu.
müjde ar
rasim öztekin’i bir süre sonra çıldırtmaya başlayan terk edildim sözü izleyici üzerinde de aynı etkiyi yapar ve filmin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gün içinde ansızın aklınıza gelebilir.
şener şen
terk edildim, terk edildim, terk edildim...
gani müjde’nin kahpe bizans da yaptığı absürd komedinin daha önceki örneği olan arabesk filminde çalan şarkıdır.

kahpe bizans’ta kahramanlık filmleri ile dalga geçerken arabesk filminde ise buram buram arabesk kokan şarkılı filmlerle kafa bulmuştur gani müjde ve erten eğilmez.

şarkının sözlerini aysel gürel yazarken bestesini atilla özdemiroğlu yapmıştır. klasik bir arabesk şarkıdan beklediğiniz her şey bu şarkının içinde bulunabilir.
şarkı önce ünlü bir şarkıcı olan müjde ar’ın sesinden çıkar karşımıza. müjde ar şarkıyı okur ve şener şen filmin içinde başına gelen binbir olaydan sonra hastane yatağında yatar ve yan yatakta yatmakta olan rasim öztekin’in çözdüğü bulmaca ile ilgili sorulara cevap verirken sadece bu şarkının sözlerini mırıldanır. delirtici bir an yaşamak herkes için ideal bir sahnedir bu.
müjde ar
rasim öztekin’i bir süre sonra çıldırtmaya başlayan terk edildim sözü izleyici üzerinde de aynı etkiyi yapar ve filmin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gün içinde ansızın aklınıza gelebilir.
şener şen
terk edildim, terk edildim, terk edildim...
devamını gör...
normal sözlük'teki rüya gibi kadınlar
bakayım kimse beni kadın sanıp yazmış mi? çok şükür yazmamışlar. düzeliyorlar.
edit: abla, abi evde mi diyen olmuş? yok ebesinin ali sami.
edit: abla, abi evde mi diyen olmuş? yok ebesinin ali sami.
devamını gör...
ayık sözlük yazarları
yoo değiliz efenim ,yaz günü bir de tatil. alkol burnumuzdan akıyo artık
devamını gör...
abdullah harun
güney afrika cumhuriyeti'nin cape town şehrinde, 8 şubat 1924 tarihinde doğmuş, malay kökenli imam, apartheid karşıtı aktivisttir.
cape town'da başladığı islami eğitime mekke'de devam etmiş ve geri dönüp, imam olarak görev yaptığı camide ve müslümanlar arasında, 1950'lerde yükselen ırkçı yönetime karşı vaazlar, gösteriler, boykotlar düzenlemiştir.
cemaatin arasındaki muhbirler yüzünden takibe alınmış, özellikle yurtdışına gittiği zaman a.n.c üyeleriyle görüşmüş, mektuplarını taşımıştır.
28 mayıs 1969'da gözaltına alınmış, yurtdışında kimlerle görüştüğü sorgulanmış ama konuşmaması üzerine, nelson mandela'nın hapiste olduğu robben island'da hücreye atılmış ve günlük işkenceler artmıştır.
27 eylül 1969'da vefat etti. vücudunda 30'dan fazla kırık vardı. ırkçı yönetim merdivenlerden düşerek öldüğünü söyledi. cenazesi şehrin gördüğü en kalabalık cenaze oldu, onbinlerce kişi katıldı. bir hafta sonra cape town, st. paul katedralinde ırkçılık karşıtı beyazlar, siyahlar ve müslümanlar tarafından anma toplantısı yapıldı.
cape town'da başladığı islami eğitime mekke'de devam etmiş ve geri dönüp, imam olarak görev yaptığı camide ve müslümanlar arasında, 1950'lerde yükselen ırkçı yönetime karşı vaazlar, gösteriler, boykotlar düzenlemiştir.
cemaatin arasındaki muhbirler yüzünden takibe alınmış, özellikle yurtdışına gittiği zaman a.n.c üyeleriyle görüşmüş, mektuplarını taşımıştır.
28 mayıs 1969'da gözaltına alınmış, yurtdışında kimlerle görüştüğü sorgulanmış ama konuşmaması üzerine, nelson mandela'nın hapiste olduğu robben island'da hücreye atılmış ve günlük işkenceler artmıştır.
27 eylül 1969'da vefat etti. vücudunda 30'dan fazla kırık vardı. ırkçı yönetim merdivenlerden düşerek öldüğünü söyledi. cenazesi şehrin gördüğü en kalabalık cenaze oldu, onbinlerce kişi katıldı. bir hafta sonra cape town, st. paul katedralinde ırkçılık karşıtı beyazlar, siyahlar ve müslümanlar tarafından anma toplantısı yapıldı.
devamını gör...
extraordinary facts relating to the vision of colours
tam ismi extraordinary facts relating to the vision of colours: with observations olan john dalton eseri. yaptığı botanik çalışmalar ile kendi renk körlüğünü de özetlemektedir kitapta.
çiçeğe pembe dendiği zaman bunda bir sorun olmadığını söylerken, pembe yerine kırmızı kullanıldığı zaman bir şeylerin uygun olmadığını düşünmüştür. çünkü ona göre mavi, pembeye kırmızıdan daha yakın bir renktir. beyaz, sarı ve yeşilin onun için kolaca ayırt edilebilir renkler olduğunu söylerken iş diğer renklere geldiği zaman; mavi, mor, pembe ve ahududu gibi renklerin kendisine ayırt edilebilir gelmediğini, kendisine kalırsa hepsinin mavi olduğunu da yazmıştır.
sık sık insanlara ciddi bir şekilde bir çiçeğin pembe mi yoksa mavi mi olduğunu sorduğunu fakat çoğunlukla insanların bunu bir şaka olarak algıladığını da not düşmüştür. 1792 güzünde tesadüfen bir sardunya bitkisini mum ışığında gözlemleyene kadar görüşünde alışılmadık bir durum olduğuna ikna olmadığını söyler ve ekler; çiçek pembe idi ama gün ışığında gök mavisi gözüken çiçek nasıl oldu da mum ışığında hayret edilecek şekilde değişerek kırmızıya dönmüştü? mavinin zıttı olan renge. kendisi gibi gören kardeşi hariç tüm arkadaşları tek bir şeyde anlaşmıştı. dalton, rengin ışık ile değişmediğini; kendi görüşünün kalan herkesten farklı olduğunu böylece kabullenmişti.
çiçeğe pembe dendiği zaman bunda bir sorun olmadığını söylerken, pembe yerine kırmızı kullanıldığı zaman bir şeylerin uygun olmadığını düşünmüştür. çünkü ona göre mavi, pembeye kırmızıdan daha yakın bir renktir. beyaz, sarı ve yeşilin onun için kolaca ayırt edilebilir renkler olduğunu söylerken iş diğer renklere geldiği zaman; mavi, mor, pembe ve ahududu gibi renklerin kendisine ayırt edilebilir gelmediğini, kendisine kalırsa hepsinin mavi olduğunu da yazmıştır.
sık sık insanlara ciddi bir şekilde bir çiçeğin pembe mi yoksa mavi mi olduğunu sorduğunu fakat çoğunlukla insanların bunu bir şaka olarak algıladığını da not düşmüştür. 1792 güzünde tesadüfen bir sardunya bitkisini mum ışığında gözlemleyene kadar görüşünde alışılmadık bir durum olduğuna ikna olmadığını söyler ve ekler; çiçek pembe idi ama gün ışığında gök mavisi gözüken çiçek nasıl oldu da mum ışığında hayret edilecek şekilde değişerek kırmızıya dönmüştü? mavinin zıttı olan renge. kendisi gibi gören kardeşi hariç tüm arkadaşları tek bir şeyde anlaşmıştı. dalton, rengin ışık ile değişmediğini; kendi görüşünün kalan herkesten farklı olduğunu böylece kabullenmişti.
devamını gör...
40 gün aç ve susuz kalmayı deneyen rus youtuber'ın ölmesi
tuvalette gizlice atıştırmak aklına gelmemiş galiba.
devamını gör...
türk dizisi klişeleri
devamını gör...
iltifat mı hakaret mi olduğu belli olmayan cümleler
görmeyeli çok değişmissin cümlesidir. iyi bir değişim mi kötü bir değişim mi belli değildir.
devamını gör...
atatürk'ün en sevilen sözü
gençliğe hitabedir.
--- alıntı ---
ey türk gençliği! birinci vazifen, türk istiklâlini, türk cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. istikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.
bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. istiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
ey türk istikbalinin evlâdı! işte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
mustafa kemal atatürk
20 ekim 1927
--- alıntı ---
--- alıntı ---
ey türk gençliği! birinci vazifen, türk istiklâlini, türk cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. istikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.
bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. istiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
ey türk istikbalinin evlâdı! işte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
mustafa kemal atatürk
20 ekim 1927
--- alıntı ---
devamını gör...
hayır diyebilmek
insana güç veren, sınırlarını çizmesine yardımcı olan ancak hayata geçirilmesi çok zor olan eylemdir. aslında bunun altında yatan en büyük nedenlerden biri çatışmadan kaçınmaktır. hayır dediğimizde genelde bu konunun üstüne gidileceğini biliriz, o yüzden bu çatışma ile uğraşmamak adına bu eylemi gerçekleştirmekten kaçınırız. dolayısıyla bazen bahaneler bulup aslında hayır demek istemediğimizi ancak zorunda kaldığımızı ifade ederiz, bazen de hiçbir cevap vermeyerek bu eylemin pasif halini gerçekleştirmiş oluruz.
aslında çocukken bu eylem bizi* hiç zorlamaz. biri oyuncağımızı almaya kalktığında rahatça 'hayır, o benim!' diyebiliriz. ancak büyüdükçe bu yeteneğimizi kaybederiz.
hayır diyememek, doğrudan başkalarından onay alma ihtiyacıyla bağlantılıdır. bu ihtiyaç da çoğunlukla, sadece kendimiz olarak sevgiye erişemeyeceğimizi hissettiğimiz bir çocukluktan kaynaklanır. her nasılsa, en iyi niyetlerine rağmen, ebeveynlerimiz veya bakıcılarımız, sevgilerini "kazanmak" için uyum sağlamamız veya performans göstermemiz gerektiğini hissettirirler. sonuç olarak bu çocuk zamanla, sevilmek için başkalarının onayına ihtiyacı olduğuna inanır.
hayır diyememek psikolojik olarak anksiyete, stres, kötü ilişkiler, kendi kişiliğini oluşturamamak gibi sonuçlar doğurur. örneğin kendi hedeflerinizi tamamlamak yerine birilerinin isteklerini yerini getirmek anksiyeteye yol açar. bu istekleri yerine getirdikçe kendinize ayırdığınız zaman azalır, bu da stresi doğurur. ve hep başkalarının isteklerini karşılama olayı kendinizi değersiz ve kötü hissetmenize sebebiyet verir, bu duruma da depresyon eşlik eder.
sırf bunları bile göz önüne aldığımızda bu eylemin ne kadar gerekli ve yaşamsal olduğunu anlayabiliriz. tabii ki her zaman hayır demek gerektiği anlamını çıkarmamalıyız buradan, yardım etmek güzel bir şey. ama başkalarını kendi isteklerimizin önüne koymak bize düşündüğümüzden çok daha fazla zarar veriyor.
kaynak 1, 2
aslında çocukken bu eylem bizi* hiç zorlamaz. biri oyuncağımızı almaya kalktığında rahatça 'hayır, o benim!' diyebiliriz. ancak büyüdükçe bu yeteneğimizi kaybederiz.
hayır diyememek, doğrudan başkalarından onay alma ihtiyacıyla bağlantılıdır. bu ihtiyaç da çoğunlukla, sadece kendimiz olarak sevgiye erişemeyeceğimizi hissettiğimiz bir çocukluktan kaynaklanır. her nasılsa, en iyi niyetlerine rağmen, ebeveynlerimiz veya bakıcılarımız, sevgilerini "kazanmak" için uyum sağlamamız veya performans göstermemiz gerektiğini hissettirirler. sonuç olarak bu çocuk zamanla, sevilmek için başkalarının onayına ihtiyacı olduğuna inanır.
hayır diyememek psikolojik olarak anksiyete, stres, kötü ilişkiler, kendi kişiliğini oluşturamamak gibi sonuçlar doğurur. örneğin kendi hedeflerinizi tamamlamak yerine birilerinin isteklerini yerini getirmek anksiyeteye yol açar. bu istekleri yerine getirdikçe kendinize ayırdığınız zaman azalır, bu da stresi doğurur. ve hep başkalarının isteklerini karşılama olayı kendinizi değersiz ve kötü hissetmenize sebebiyet verir, bu duruma da depresyon eşlik eder.
sırf bunları bile göz önüne aldığımızda bu eylemin ne kadar gerekli ve yaşamsal olduğunu anlayabiliriz. tabii ki her zaman hayır demek gerektiği anlamını çıkarmamalıyız buradan, yardım etmek güzel bir şey. ama başkalarını kendi isteklerimizin önüne koymak bize düşündüğümüzden çok daha fazla zarar veriyor.
kaynak 1, 2
devamını gör...
ataerkil sisteme tapılmasının nedeni
affınıza sığınarak belki onlarca saat anlattığım, üzerine yüzlerce sayfa okuduğum ve mütemadiyen yazdığım bir konu olan patriyarka ve kapitalizm ilişkisi üzerine elimden geldiğince kısa tutarak bu başlığa bir izah getirmek istiyorum.
patriyarka esasen erkek egemenliği olarak tarifleyebileceğimiz bir toplumsal örgütlenme, toplumsal ve sosyal bir sistemdir. temeli kadın ve erkekler arasında erkek lehine mütemadi bir ayrımcılık ve eşitsizliğe dayanır.
patriyarkanın binlerce yıllık bir geçmişi vardır, açık ve geniş tarifiyle patriyarka, mülkiyetin/devletin/iş bölümünün/ailenin/dinlerin doğduğu ilk ana kadar gider. ve patriyarka o günden bugüne kendini yeniden üreten ve bütün hayatımızı saran bir sistemdir.
örneğin kadınların evrimimiz henüz sürerken bir takım fiziksel aktivitelerden alıkonulması ve bedenlerinin ufalması sonucu dahi patriyarkaya dayanır.
patriyarka; cinsiyet temelli ezme ezilme ilişkilerininin, kadın beden, emek ve kimliği üzerinde erkekler tarafından kuruldan tahakkümün ve cinsiyet temelli eşitsizliklerin ana kaynağı olarak bugüne kadar kendini taşımıştır.
ayrıca patriyarka toplumsal cinsiyet normları (bkz: cinsiyet belası), dinler ve kültürel hegemonyasını empoze eden televizyondan sanata, sanattan eğitime bütün hayatı kapsayan ikna ve zor mekanizmaları ve devletler eliyle (bkz: devlet ve devrim) kendini sürekli yeniden üretir.
işte bu kadim zorbalık, kapitalizmin doğuşuyla bu yeni üretim tarzına eklemlenir. ve artık patriyarkal kapitalizm dediğimiz sistem karşımıza çıkar.
peki ne demektir kapitalizmle patriyarkanın "evliliği"?
kapitalizm, kendi temel dürtüsü olan sermaye lehine olabilecek olan bütün sosyal sistemleri kendisine katma eğilimi gereği, patriyarkayı burjuvazinin lehine olabilecek bütün yönleriyle kendisine katmış ve desteklemiştir. ve bu pek çok yönüyle kapitalizmi kuvvetlendirmiştir. konuyla ilgili şuraya tatlı ve anlaşılır bir yazı bırakayım da tanımım azıcık kısalsın.*
velhasıl kelam patriyarkal kapitalizm ya da kapitalist patriyarka, bir sistemdir ve hayatımızın her yerindedir. konu bir "tapınılma" meselesinden daha çok, somut durumun somut sonuçlarının görünmesidir.
erkekler; egemen oldukları ve ev içi ücretsiz emek başta olmak üzere, kadın, beden ve emeği üzerindeki tahakkümleriyle avantajlı ve daha "konforlu" yaşamlara kavuştuları için, kapitalizm ise kadınların ücretli ve ücretsiz emekleri üzerindeki sömürü silsilesiyle daha çok kar ettiği ve artı değer üretebildigi için asla ataerkiden vazgeçmek istemezler. (bkz: ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni)
bundan mütevellit bu erkekliğe tapınma hali olağan ve tutarlı bir sonuçtur.
peki bu silsile eğitimle, adaletle ve yahutta patriyarkal kapitalizmi yeniden üreten kanalların revize edilmesiyle çözülebilir mi? açık olmak gerekirse bu revizyonlar elbette kadınları güçlendirecek ve patriyarkal kapitalizmin zorbalığının tazyikini biraz olsun kesecektir. ama kesin çözüm mutlaka toplumsal devrimde düğümlenmektedir. feminizmin nihayi zaferi olmaksızın patriyarkadan kurtulmak mümkün değildir.
ayrıyeten, kapitalizmin üretim ilişkileri tamamen dağıtılmadan, yani siyasal devrim gerçekleşmeden, patriyarkadan temelli kurtulmak da mümkün olmayacaltır.
çünkü patriyarka ve kapitalizm ilişkisi dışsal ve yahutta taktiksel değildir, stratejik, organik ve içseldir. (bkz: sosyalist feminizm)
velhasıl ataerkil sisteme tapılması, nesnel bir sonuçtur. ve patriyarkal kapitalizmin yarattığı insan ve üretim ilişkilerinin olağan bir sonucu olarak geniş perspektifte kavranmalıdır. ancak bu noktada kavramalarımız inşa edeceğimiz çözümlere hakiki dayanaklar oluşturabilecektir.
dip not: bu tanım boyunca tariflenen tahliller çoğunlukla sosyalist feminist perspektifle kaleme alınmıştır. niyetim başka feminizmlerin, tahlillerini yok saymak değildir.
patriyarka esasen erkek egemenliği olarak tarifleyebileceğimiz bir toplumsal örgütlenme, toplumsal ve sosyal bir sistemdir. temeli kadın ve erkekler arasında erkek lehine mütemadi bir ayrımcılık ve eşitsizliğe dayanır.
patriyarkanın binlerce yıllık bir geçmişi vardır, açık ve geniş tarifiyle patriyarka, mülkiyetin/devletin/iş bölümünün/ailenin/dinlerin doğduğu ilk ana kadar gider. ve patriyarka o günden bugüne kendini yeniden üreten ve bütün hayatımızı saran bir sistemdir.
örneğin kadınların evrimimiz henüz sürerken bir takım fiziksel aktivitelerden alıkonulması ve bedenlerinin ufalması sonucu dahi patriyarkaya dayanır.
patriyarka; cinsiyet temelli ezme ezilme ilişkilerininin, kadın beden, emek ve kimliği üzerinde erkekler tarafından kuruldan tahakkümün ve cinsiyet temelli eşitsizliklerin ana kaynağı olarak bugüne kadar kendini taşımıştır.
ayrıca patriyarka toplumsal cinsiyet normları (bkz: cinsiyet belası), dinler ve kültürel hegemonyasını empoze eden televizyondan sanata, sanattan eğitime bütün hayatı kapsayan ikna ve zor mekanizmaları ve devletler eliyle (bkz: devlet ve devrim) kendini sürekli yeniden üretir.
işte bu kadim zorbalık, kapitalizmin doğuşuyla bu yeni üretim tarzına eklemlenir. ve artık patriyarkal kapitalizm dediğimiz sistem karşımıza çıkar.
peki ne demektir kapitalizmle patriyarkanın "evliliği"?
kapitalizm, kendi temel dürtüsü olan sermaye lehine olabilecek olan bütün sosyal sistemleri kendisine katma eğilimi gereği, patriyarkayı burjuvazinin lehine olabilecek bütün yönleriyle kendisine katmış ve desteklemiştir. ve bu pek çok yönüyle kapitalizmi kuvvetlendirmiştir. konuyla ilgili şuraya tatlı ve anlaşılır bir yazı bırakayım da tanımım azıcık kısalsın.*
velhasıl kelam patriyarkal kapitalizm ya da kapitalist patriyarka, bir sistemdir ve hayatımızın her yerindedir. konu bir "tapınılma" meselesinden daha çok, somut durumun somut sonuçlarının görünmesidir.
erkekler; egemen oldukları ve ev içi ücretsiz emek başta olmak üzere, kadın, beden ve emeği üzerindeki tahakkümleriyle avantajlı ve daha "konforlu" yaşamlara kavuştuları için, kapitalizm ise kadınların ücretli ve ücretsiz emekleri üzerindeki sömürü silsilesiyle daha çok kar ettiği ve artı değer üretebildigi için asla ataerkiden vazgeçmek istemezler. (bkz: ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni)
bundan mütevellit bu erkekliğe tapınma hali olağan ve tutarlı bir sonuçtur.
peki bu silsile eğitimle, adaletle ve yahutta patriyarkal kapitalizmi yeniden üreten kanalların revize edilmesiyle çözülebilir mi? açık olmak gerekirse bu revizyonlar elbette kadınları güçlendirecek ve patriyarkal kapitalizmin zorbalığının tazyikini biraz olsun kesecektir. ama kesin çözüm mutlaka toplumsal devrimde düğümlenmektedir. feminizmin nihayi zaferi olmaksızın patriyarkadan kurtulmak mümkün değildir.
ayrıyeten, kapitalizmin üretim ilişkileri tamamen dağıtılmadan, yani siyasal devrim gerçekleşmeden, patriyarkadan temelli kurtulmak da mümkün olmayacaltır.
çünkü patriyarka ve kapitalizm ilişkisi dışsal ve yahutta taktiksel değildir, stratejik, organik ve içseldir. (bkz: sosyalist feminizm)
velhasıl ataerkil sisteme tapılması, nesnel bir sonuçtur. ve patriyarkal kapitalizmin yarattığı insan ve üretim ilişkilerinin olağan bir sonucu olarak geniş perspektifte kavranmalıdır. ancak bu noktada kavramalarımız inşa edeceğimiz çözümlere hakiki dayanaklar oluşturabilecektir.
dip not: bu tanım boyunca tariflenen tahliller çoğunlukla sosyalist feminist perspektifle kaleme alınmıştır. niyetim başka feminizmlerin, tahlillerini yok saymak değildir.
devamını gör...

