tarihi şahsiyetler yazar olsa açacağı başlıklar
başlık sahibi : timur.
başlık : deplasmanda beyazid'i tokat manyağı yapmam.
başlık : deplasmanda beyazid'i tokat manyağı yapmam.
devamını gör...
uludağ sözlük
senelerdir trollük yapıp, yönetim kadrosuyla ağır taşak geçmelere doyamadığım türkiye'nin en ezik sözlüğüdür. yazar kitlesinin alayı asosyal, ezik, cahil, kadın düşmanı, gay lardan oluşur. bide burada tanışıp sevgili olan 2 gün sonra ayrılıp birbirini ifşa eden escort kızlar ve pasif meriçler var. en son 6 ay önce yazıyordum. geçen ay 1 tane hesap açtım onunla ara sıra entry giriyorum fakat sözlüğü bıraktım sayılır. bu arada yukarıda yazmışlar bende belirteyim bu sözlüğün yönetim kadrosu bursalı sanayici ve bir kaç yazarın karısı olmuştur. özellikle bir kaç yazar hakkında girilen entryler 'polemik' nedeniyle silinir. ifade özgürlüğü yoktur, sözlüğün büyük bir kısmı linç kültüründen beslenir. başlıkların büyük bir kısmı moderasyon tarafından sansürlenir, sol frameye gelmesi engellenir. hatta kafalarına göre entry silip, başlıkları değiştiriyorlar. seçim zamanları fake hesaplarla akp reklamı yapıyorlar. geçmiş seneler içerisinde bir sürü rezaletin ve ifşa olayların yaşandığı iğrenç yerdir. kurucusu çapsız ve vizyonsuzdur. sözlükte doğruları yazan yazarları sevmezler. dikkat ederseniz yalaka olmayan, gerçekleri tokat gibi insanların önüne çarpanlar genelde eksi karmalı yazarlardır. ya neyse bu çöp sözlük için bu kadar yazı yazmam bile hata!!
devamını gör...
mutasyona uğrayan koronavirüsün gaziantep'te görüldüğü iddiası
yakında kebapla,isotla etkisiz hale getirilecek olan olaydır.fazla önemsenmemelidir,ki zaten önemsenmeyecektir
devamını gör...
kitap alıntıları
insan, yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor. duygu asena.
devamını gör...
sadece cahillerin kuracağı cümleler
-bu kadar kitabı ne yapacaksınız, çok toz olur..
-taşınırken bu kitaplığı atarsanız herhalde.
-çok okumayın, kafayı yersiniz.
-boşuna okuyorsun, dünyayı mı kurtaracaksın?
-kadın, erkekten çok okursa, sorun olur.
-antik kentlere niye giderler anlamıyorum, sadece taş yığınlarını mı görmeye gidiyorsunuz?
-ingilizceyi herkes biliyor, google translate var, tercümanlara gerek yok, ben de tercüme yaparım ne var ki? *
-taşınırken bu kitaplığı atarsanız herhalde.
-çok okumayın, kafayı yersiniz.
-boşuna okuyorsun, dünyayı mı kurtaracaksın?
-kadın, erkekten çok okursa, sorun olur.
-antik kentlere niye giderler anlamıyorum, sadece taş yığınlarını mı görmeye gidiyorsunuz?
-ingilizceyi herkes biliyor, google translate var, tercümanlara gerek yok, ben de tercüme yaparım ne var ki? *
devamını gör...
baba
koşulsuz şartsız seven, destekleyen kişidir. daha demin geldi "bu ara az uyuyorsun, bir sorun olduğunu görüyorum, konuşmak ister misin?" dedi. bi duygulandım. o da olmasa napardım.
devamını gör...
acil teslimat
new york'lu bisikletli bir kurye olan wilee ve o'nun ölüm kalım meselesine dönüşen son teslimatının konu edinildiği,aksiyonu bol, amerikan yapımı bir film.( 2012)
başrol oyuncuları joseph gordon-levitt, michael shannon ve jamie chung'dır. yönetmen koltuğunda ise aynı zamanda senaryoya da katkıları olan david koepp oturmaktadır.
wilee new york'un çılgın, hızlı, kural tanımaz ama inanılmaz yetenekli bisikletli kuryelerinden bir tanesidir. son işinde kendisine teslim edilen zarf bu sefer onu ve arkadaşlarını hayli zorlayacak ve peşlerine kirli bir polisi takacaktır. wilee manhattan 'ın kaotik yollarındaki bu son görevini zamanında ve tek parça olarak tamamlayabilecek midir? imdb :6.5
filmde en çok sevdiğim şey wilee 'nin bisikletini frensiz kullanması idi. küçükken ben de bir süre o şekilde bisiklet kullanmış ve kaza yapmaktan hatta bir kadına çarpmaktan kurtulamamıştım.diğer taraftan olası tehlike anında karar mekanizmasının işleyişi çok iyi ifade edilmişti.gerçekten bu tip durumlarda saniyelik kararlar hayat kurtarır. ve bu hem hızlı düşünme hem de tecrübe gerektirir.
çok beklenti içine girilmeden seyredilirse oldukça hareketli, özellikle bisikletseverlerin çok hoşuna gidecek bir yapım.*
premium rush
*
başrol oyuncuları joseph gordon-levitt, michael shannon ve jamie chung'dır. yönetmen koltuğunda ise aynı zamanda senaryoya da katkıları olan david koepp oturmaktadır.
wilee new york'un çılgın, hızlı, kural tanımaz ama inanılmaz yetenekli bisikletli kuryelerinden bir tanesidir. son işinde kendisine teslim edilen zarf bu sefer onu ve arkadaşlarını hayli zorlayacak ve peşlerine kirli bir polisi takacaktır. wilee manhattan 'ın kaotik yollarındaki bu son görevini zamanında ve tek parça olarak tamamlayabilecek midir? imdb :6.5
filmde en çok sevdiğim şey wilee 'nin bisikletini frensiz kullanması idi. küçükken ben de bir süre o şekilde bisiklet kullanmış ve kaza yapmaktan hatta bir kadına çarpmaktan kurtulamamıştım.diğer taraftan olası tehlike anında karar mekanizmasının işleyişi çok iyi ifade edilmişti.gerçekten bu tip durumlarda saniyelik kararlar hayat kurtarır. ve bu hem hızlı düşünme hem de tecrübe gerektirir.
çok beklenti içine girilmeden seyredilirse oldukça hareketli, özellikle bisikletseverlerin çok hoşuna gidecek bir yapım.*
premium rush
*
devamını gör...
bakan soylu'nun samsunspor başkan hakkında suç duyurusunda bulunması
bütün siyasilerin bir takıma sarılması, desteklemesi, para aktarması, para aklaması skandalı...... finansal fair play*
devamını gör...
ince ince yasemince
bana kısaca kak diyebilirsiniz diyen kakılmış, yumurtayı kabuğuyla yiyen itilmiş ve su diye votka içen sürahi hanımın oynadığı nostaljik komedi dizisi.
devamını gör...
malazan book of the fallen
aldığı aşırı övgüler nedeniyle radarıma girmiş fantastik roman serisi. yazarı steven erikson. 1999 senesinden günümüze kadar yazılmaya devam etmekte romanlar. türkçe çevirisi ise bu sene veya önümüzdeki sene içinde çıkar deniyor. haa alırsam hemen okumaya başlayabilir miyim? tabi ki de hayır. zira önümde bitmeyi bekleyen koskoca wheel of time serisi var daha.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın herkese, gönül isterdi ki her sabaha şöyle bir günaydın
ve şöyle bir şarkı ile başlayalım
ama yapabileceğimiz en iyi şey "günaayyyydınnn sööözlüüük" yazabilmek oluyor.
not: sabah kahvaltısı niyetine * radyo yayını niye yok. şöyle neşeli bir moderatörümüz yok mu sabahları bizi canlandırsın sohbeti ve playlistleri ile. benimki sadece basit bir istek.
ve şöyle bir şarkı ile başlayalım
ama yapabileceğimiz en iyi şey "günaayyyydınnn sööözlüüük" yazabilmek oluyor.
not: sabah kahvaltısı niyetine * radyo yayını niye yok. şöyle neşeli bir moderatörümüz yok mu sabahları bizi canlandırsın sohbeti ve playlistleri ile. benimki sadece basit bir istek.
devamını gör...
fatih kısaparmak
özellikle lise yıllarımda harçlık biriktirerek birçok kasetini satın aldığım sanatçıdır. türkü formundaki özgün besteleri ile 90'lı yıllarda haklı bir şöhret yakalamıştı. eşi haber spikeri şebnem hanım, ozan ve kaan isimli iki oğluyla örnek bir aile babasıdır.
- bu adam benim babam,
- bir kere sevdaya tutulmaya gör,
- güneşi biz uyandırdık,
- bekle küçüğüm,
- portakal çiçeği,
- haydi abbas,
- üzüm karası gözlerin vb.
onlarca daha güzel eseri dillere dolanmış sevdiğim takip ettiğim bir sanat adamdır.
- bu adam benim babam,
- bir kere sevdaya tutulmaya gör,
- güneşi biz uyandırdık,
- bekle küçüğüm,
- portakal çiçeği,
- haydi abbas,
- üzüm karası gözlerin vb.
onlarca daha güzel eseri dillere dolanmış sevdiğim takip ettiğim bir sanat adamdır.
devamını gör...
enberi
bir gök cisminin yörüngesi üzerinde dolanırken, ortak kütle merkezi etrafında dolandığı cisme en yakında olduğu nokta.
etrafında dolanılan cisim güneş ise ona en yakın olunan noktayı belirtmek için özel olarak perihel ya da günberi terimleri kullanılır.
söz konusu cisim dünya ise onun etrafında dolanırken ona en yakın olunan nokta için perige ya da yerberi terimleri kullanılır.
edit: süper ay, ay'ın perige noktasında olduğu zamanlarda gözlenir.
etrafında dolanılan cisim güneş ise ona en yakın olunan noktayı belirtmek için özel olarak perihel ya da günberi terimleri kullanılır.
söz konusu cisim dünya ise onun etrafında dolanırken ona en yakın olunan nokta için perige ya da yerberi terimleri kullanılır.
edit: süper ay, ay'ın perige noktasında olduğu zamanlarda gözlenir.
devamını gör...
kötü bir insan olmaya karar vermek
insanın mayasında yoksa ,ne yaparsa yapsın başaramayacağı bir gerçektir.
devamını gör...
kafa kafaya radyo yayını
uyuyakalmazsam muhakkak dinleyeceğim radyo yayınıdır.
bu arkadaşların kafası pek sağlam, dinlerken hem eğleniyor hem bir şeyler kapıyorum.
bu arkadaşların kafası pek sağlam, dinlerken hem eğleniyor hem bir şeyler kapıyorum.
devamını gör...
bir idam mahkumunun son günü
kafa sözlük kitap edebiyat kulübü ile birlikte okuyup, tartışmasını gerçekleştirdiğimiz ikinci eser.
fransız yazar victor hugo’nun, ilerleyen yıllarda eserlerinde sıkça karşılaşacağımız o “sefil” kelimesinin ilk kez kullandığı romanı olduğu söylenmektedir. 1800’lerin başında doğmuş olan victor hugo, o yıllar arasında devam etmekte olan “romantizm” akımından etkilenmekte ve bu kitabı da romantizm akımı çerçevesinde yazmaktadır. peki, nedir bu romantizm akımı? kısaca değinelim o hâlde. romantizm akımı, fransız ihtilali, eşitlik ve özgürlük ilkelerinden beslenmektedir. 18. yüzyılın sonlarında doğmuş ve 19. yüzyılın başlarında tüm avrupa’ya yayılmıştır. fransız ihtilali ile gündeme oturan bu akım, edebiyata da yansımıştır bağlı olarak. romantizm akımı, klasisizm akımına karşı çıkmakta olan bir felsefeye sahiptir.
kitabın adına baktığımızda, bir idam mahkûmunun son gününü okuyacağımızı düşünüyoruz normal olarak ancak bu düşünceye tezat olarak nefes alabileceği son 6 günü kalmış olan bir idam mahkûmunun düşüncelerini, umutlarını, acılarını, pişmanlıklarını, haykırışlarını, başkaldırışını okuyoruz. hugo, bu idam mahkûmunun hislerini, düşüncelerini öyle muazzam bir biçimde anlatmaktadır ki, sanki o mahkûm sizsiniz ya da olaylara tanıklık eden bir kimsesiniz. mahkûmun her hareketini, her düşüncesini zihninizde canlandırabiliyorsunuz. empati yapabilmenin gerçek örneklerinden sadece birisi bu eser.
öyle bir dönem düşünün ki, “idam” adeta zevkle izlenilmekte, bir törenmiş gibi kutlanılmakta. kitabın ön sözünü okuduğunuzda, o dönemin yaşantısı, fikirleri hakkında birçok bilgi ediniyorsunuz. victor hugo bu kitabı yazdığı yıllarda kendi ismiyle yayınlamıyor çünkü halkın bu kitabı okumaya, anlamaya hazır olmadığını düşünmektedir ve bu düşüncesinde haksız da değildir.
victor hugo’nun kitabı yazarken -üstüme vazife olmayarak- ne kadar zekice bir davranışta bulunduğunu belirtmek isterim. bu mahkûmun ne ismini, ne mesleğini, ne de suçunu bilmekteyiz. kitabı okurken yazarın, “objektif” bir açıdan empati yapmamızı, kendisini gerçekten anlamamızı düşündüğünü belirterek bu şekilde yazdığını düşünmekteyim. victor hugo’nun gerçekten ne kadar zeki bir insan, yazar olduğunun kanıtıdır bu da.
ayrıca idam cezasının fransa’da 1900’lerin sonlarına doğru kaldırılması da ayrı acıdır. kaç yüzyıllardır insanlar, filozoflar, şairler ve niceleri ölüm cezası karşıtlığını savunsalar dahi pek de uzak olmayan bir zamanda kazanmışlardır bu savaşı. ve ne yazık ki hâlâ bu ölüm cezası birçok ülkede devam etmektedir.
1700’lerin ortasında doğmuş ve yaşamış italyan hukukçu, filozof ve edebiyatçı olan cesare beccaria’nın izinden gitmektedir hugo. beccaria, aydınlanma çağının en önemli isimlerinden ve ölüm cezası karşıtlığının ilk savunucularından birisidir. yazarın, ön sözde beccaria’ya değindiğini zaten okuyacaksınız.
ek olarak değinmek istediğim bir diğer şey ise kitabın çevirisi. ben, volkan yalçıntoklu çevirisi ile okudum bu kitabı ve özellikle ön sözün çevirisinde, çevirmenin bilgi vermesi gereken birçok yer hakkında herhangi bir bilgiye değinmemiş olduğunu düşünmekteyim. fakat önemli değil, benim yaptığım gibi araştırabilirsiniz.
bu kitabı okurken aklıma takılan bir diğer düşünce ise, idam cezasını destekleyen insanların hâlâ var olması. belki çoğumuza mantıklı geliyordur bu ölüm cezası fakat bana gelmiyor, neden peki? din-inanç gibi ideolojiler nasıl çıkarlar için kullanılabiliyor ve insanlar tarafından çok farklı yönlere çekilebiliyorsa, idam da pekâlâ çok farklı yönlere çekilebilir, “para ve mevki” gibi birçok çıkar için kullanılabilir. masum bir insanın idam edilmesine sebep olduğunuzu düşünebiliyor musunuz? bir suçluyu ortadan kaldırarak, o bir suçu tamamıyla ortadan kaldıramayız.
fransa’da bir dönem kürek cezası almış olan suçlular tekrar hayatlarına kavuşturulduklarında “sarı kart” denilen bir karta sahipti, günümüzde bu kartı bir kimlik, sicil olarak düşünebilirsiniz. yani suçlular, cezasını çektikten sonra bu karta sahip oluyor ve bu kişinin zamanında hapis yatmış ve bir suçlu olduğu anlaşılmaktadır. bu yüzden bu suçlu çalışabilecek herhangi bir kapı bulamıyor kendisine, çünkü toplum tarafından ötekileştirilmekte ve fazlasıyla dışlanmaktadır. bir zamanlar suçlu olan bu kişi, şimdi karnını doyurabilecek bir ekmek dahi bulamamakta ve tekrardan suç işlemek durumunda kalmakta.
hugo, aslında burada suçluların topluma kazandırılmasını düşünmektedir. her suçlu topluma kazandırılabilir mi? bu tartışılır.
kitabı bitirmeme son 7 sayfam kala mola verdim. bir bardak suyumu doldurdum, elimi yüzümü yıkadım ve o son 7 sayfayı okumaya devam ettim. ben bu son sayfaları okurken, “o idam mahkûmu birkaç dakika sonrasında son nefesini verecek ve ben kitabı bitirdiğimde ölmüş olacak” düşüncesi beni o kadar etkiledi ki…
ve kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlayacak olursam kesinlikle okunulması, okutturulması gereken bir eser olduğu düşüncesindeyim. dönemin düşüncesine, işleyişine, mevkiden dolayı oluşan bir çok haksızlığa ve insanlarına büyük bir başkaldırı olarak kabul etmekteyim ben bu kitabı. aslında düşüncelerimin çoğunu başka yazar arkadaşlarımız da tanımlarında belirtmiş fakat benim de çorbada bir tuzum olsun istedim.*buraya kadar okuduysanız eğer teşekkür ederim.
kitapla, düşünmekle ve sorgulamakla kalmanız dileğiyle.
ön sözde yer alan, altını çizdiğim bazı satırlar:
“olayların kaynağını binlerce fersah ötede aramak ve caddenizi yıkayan bir suyun nil’den geldiğini varsaymak ilginç bir saplantı!”
“darağacının devrimlerin yok edemediği tek anıt olduğunu söylemiştik. gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparmak, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır, ölüm cezası ellerinden kolay bırakamadıkları bir bıçaktır.”
“çünkü toplumsal kriz esnasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğurusuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin siyasi giyotin sehpası olduğunu söylemek zorundayız.”
“intikam almak bireyseldir, cezalandırmak tanrı’nın işidir.”
“şu an ölüm cezası paris’in dışına çıkıyor. paris’ten dışarı çıkmanın uygarlığın da dışına çıkmak anlamına geldiğimi belirtelim.”
“tanrılar için üzülenlere: tanrı kalıyor, denebilir. krallar için üzülenlere: vatan kalıyor, denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.”
“insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”
-sayfa 7.
“geride bir anne, bir kadın ve bir çocuk bırakıyorum.”
-sayfa 13.
“birkaç saniye boyunca gözlerimi kapamadan, hiçbir şey düşünmeden ve hiçbir şey hatırlamadan bir yatakta olmanın keyfini çıkardım.”
-sayfa 25.
“yırtık pırtık giysilerimin altında bir rahip cübbesinin altındakinden daha güzel duygular vardı.”
-sayfa 43.
“ah! evet, merhamet! içim saldırgan duygularla doluydu.”
-sayfa 46.
“güzel çocukluğum! neşeli gençliğim! ucu kana bulanan yaldızlı kumaş. o zamanla şu an arasında bir başkasının benim kanımın oluşturduğu bir ırmak var.”
-sayfa 58.
“beynimin kıvrımlarını sarsan o çan sesini duyar gibiyim ve benim terk ettiğim, diğer insanların ise yollarına hâlâ devam ettikleri o dingin ve tekdüze hayatı ancak uzaktan ve bir uçurumun yarıklarının arasından görebiliyorum.”
-sayfa 60.
“ne yazık! dünyada sadece tek bir varlığı sevmek, onu bütün kalbiyle sevmek ve karşınızda durup size bakar, cevap verir, konuşurken, sizi tanımadığını fark etmek! sadece onun tesellisine ihtiyaç duymak ve bunu yapması gerektiğinden habersiz olan tek kişi olduğunu anlamak!”
-sayfa 67.
“bugün benim için gelenlerin birçoğu bir gün buraya kendisi için gelecek.”
-sayfa 69.
alıntıları yaptığım yayınevi: hasan ali yücel klasikler dizisi, türkiye iş bankası yayınları.
fransız yazar victor hugo’nun, ilerleyen yıllarda eserlerinde sıkça karşılaşacağımız o “sefil” kelimesinin ilk kez kullandığı romanı olduğu söylenmektedir. 1800’lerin başında doğmuş olan victor hugo, o yıllar arasında devam etmekte olan “romantizm” akımından etkilenmekte ve bu kitabı da romantizm akımı çerçevesinde yazmaktadır. peki, nedir bu romantizm akımı? kısaca değinelim o hâlde. romantizm akımı, fransız ihtilali, eşitlik ve özgürlük ilkelerinden beslenmektedir. 18. yüzyılın sonlarında doğmuş ve 19. yüzyılın başlarında tüm avrupa’ya yayılmıştır. fransız ihtilali ile gündeme oturan bu akım, edebiyata da yansımıştır bağlı olarak. romantizm akımı, klasisizm akımına karşı çıkmakta olan bir felsefeye sahiptir.
kitabın adına baktığımızda, bir idam mahkûmunun son gününü okuyacağımızı düşünüyoruz normal olarak ancak bu düşünceye tezat olarak nefes alabileceği son 6 günü kalmış olan bir idam mahkûmunun düşüncelerini, umutlarını, acılarını, pişmanlıklarını, haykırışlarını, başkaldırışını okuyoruz. hugo, bu idam mahkûmunun hislerini, düşüncelerini öyle muazzam bir biçimde anlatmaktadır ki, sanki o mahkûm sizsiniz ya da olaylara tanıklık eden bir kimsesiniz. mahkûmun her hareketini, her düşüncesini zihninizde canlandırabiliyorsunuz. empati yapabilmenin gerçek örneklerinden sadece birisi bu eser.
öyle bir dönem düşünün ki, “idam” adeta zevkle izlenilmekte, bir törenmiş gibi kutlanılmakta. kitabın ön sözünü okuduğunuzda, o dönemin yaşantısı, fikirleri hakkında birçok bilgi ediniyorsunuz. victor hugo bu kitabı yazdığı yıllarda kendi ismiyle yayınlamıyor çünkü halkın bu kitabı okumaya, anlamaya hazır olmadığını düşünmektedir ve bu düşüncesinde haksız da değildir.
victor hugo’nun kitabı yazarken -üstüme vazife olmayarak- ne kadar zekice bir davranışta bulunduğunu belirtmek isterim. bu mahkûmun ne ismini, ne mesleğini, ne de suçunu bilmekteyiz. kitabı okurken yazarın, “objektif” bir açıdan empati yapmamızı, kendisini gerçekten anlamamızı düşündüğünü belirterek bu şekilde yazdığını düşünmekteyim. victor hugo’nun gerçekten ne kadar zeki bir insan, yazar olduğunun kanıtıdır bu da.
ayrıca idam cezasının fransa’da 1900’lerin sonlarına doğru kaldırılması da ayrı acıdır. kaç yüzyıllardır insanlar, filozoflar, şairler ve niceleri ölüm cezası karşıtlığını savunsalar dahi pek de uzak olmayan bir zamanda kazanmışlardır bu savaşı. ve ne yazık ki hâlâ bu ölüm cezası birçok ülkede devam etmektedir.
1700’lerin ortasında doğmuş ve yaşamış italyan hukukçu, filozof ve edebiyatçı olan cesare beccaria’nın izinden gitmektedir hugo. beccaria, aydınlanma çağının en önemli isimlerinden ve ölüm cezası karşıtlığının ilk savunucularından birisidir. yazarın, ön sözde beccaria’ya değindiğini zaten okuyacaksınız.
ek olarak değinmek istediğim bir diğer şey ise kitabın çevirisi. ben, volkan yalçıntoklu çevirisi ile okudum bu kitabı ve özellikle ön sözün çevirisinde, çevirmenin bilgi vermesi gereken birçok yer hakkında herhangi bir bilgiye değinmemiş olduğunu düşünmekteyim. fakat önemli değil, benim yaptığım gibi araştırabilirsiniz.
bu kitabı okurken aklıma takılan bir diğer düşünce ise, idam cezasını destekleyen insanların hâlâ var olması. belki çoğumuza mantıklı geliyordur bu ölüm cezası fakat bana gelmiyor, neden peki? din-inanç gibi ideolojiler nasıl çıkarlar için kullanılabiliyor ve insanlar tarafından çok farklı yönlere çekilebiliyorsa, idam da pekâlâ çok farklı yönlere çekilebilir, “para ve mevki” gibi birçok çıkar için kullanılabilir. masum bir insanın idam edilmesine sebep olduğunuzu düşünebiliyor musunuz? bir suçluyu ortadan kaldırarak, o bir suçu tamamıyla ortadan kaldıramayız.
fransa’da bir dönem kürek cezası almış olan suçlular tekrar hayatlarına kavuşturulduklarında “sarı kart” denilen bir karta sahipti, günümüzde bu kartı bir kimlik, sicil olarak düşünebilirsiniz. yani suçlular, cezasını çektikten sonra bu karta sahip oluyor ve bu kişinin zamanında hapis yatmış ve bir suçlu olduğu anlaşılmaktadır. bu yüzden bu suçlu çalışabilecek herhangi bir kapı bulamıyor kendisine, çünkü toplum tarafından ötekileştirilmekte ve fazlasıyla dışlanmaktadır. bir zamanlar suçlu olan bu kişi, şimdi karnını doyurabilecek bir ekmek dahi bulamamakta ve tekrardan suç işlemek durumunda kalmakta.
hugo, aslında burada suçluların topluma kazandırılmasını düşünmektedir. her suçlu topluma kazandırılabilir mi? bu tartışılır.
kitabı bitirmeme son 7 sayfam kala mola verdim. bir bardak suyumu doldurdum, elimi yüzümü yıkadım ve o son 7 sayfayı okumaya devam ettim. ben bu son sayfaları okurken, “o idam mahkûmu birkaç dakika sonrasında son nefesini verecek ve ben kitabı bitirdiğimde ölmüş olacak” düşüncesi beni o kadar etkiledi ki…
ve kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlayacak olursam kesinlikle okunulması, okutturulması gereken bir eser olduğu düşüncesindeyim. dönemin düşüncesine, işleyişine, mevkiden dolayı oluşan bir çok haksızlığa ve insanlarına büyük bir başkaldırı olarak kabul etmekteyim ben bu kitabı. aslında düşüncelerimin çoğunu başka yazar arkadaşlarımız da tanımlarında belirtmiş fakat benim de çorbada bir tuzum olsun istedim.*buraya kadar okuduysanız eğer teşekkür ederim.
kitapla, düşünmekle ve sorgulamakla kalmanız dileğiyle.
ön sözde yer alan, altını çizdiğim bazı satırlar:
“olayların kaynağını binlerce fersah ötede aramak ve caddenizi yıkayan bir suyun nil’den geldiğini varsaymak ilginç bir saplantı!”
“darağacının devrimlerin yok edemediği tek anıt olduğunu söylemiştik. gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparmak, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır, ölüm cezası ellerinden kolay bırakamadıkları bir bıçaktır.”
“çünkü toplumsal kriz esnasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğurusuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin siyasi giyotin sehpası olduğunu söylemek zorundayız.”
“intikam almak bireyseldir, cezalandırmak tanrı’nın işidir.”
“şu an ölüm cezası paris’in dışına çıkıyor. paris’ten dışarı çıkmanın uygarlığın da dışına çıkmak anlamına geldiğimi belirtelim.”
“tanrılar için üzülenlere: tanrı kalıyor, denebilir. krallar için üzülenlere: vatan kalıyor, denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.”
“insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”
-sayfa 7.
“geride bir anne, bir kadın ve bir çocuk bırakıyorum.”
-sayfa 13.
“birkaç saniye boyunca gözlerimi kapamadan, hiçbir şey düşünmeden ve hiçbir şey hatırlamadan bir yatakta olmanın keyfini çıkardım.”
-sayfa 25.
“yırtık pırtık giysilerimin altında bir rahip cübbesinin altındakinden daha güzel duygular vardı.”
-sayfa 43.
“ah! evet, merhamet! içim saldırgan duygularla doluydu.”
-sayfa 46.
“güzel çocukluğum! neşeli gençliğim! ucu kana bulanan yaldızlı kumaş. o zamanla şu an arasında bir başkasının benim kanımın oluşturduğu bir ırmak var.”
-sayfa 58.
“beynimin kıvrımlarını sarsan o çan sesini duyar gibiyim ve benim terk ettiğim, diğer insanların ise yollarına hâlâ devam ettikleri o dingin ve tekdüze hayatı ancak uzaktan ve bir uçurumun yarıklarının arasından görebiliyorum.”
-sayfa 60.
“ne yazık! dünyada sadece tek bir varlığı sevmek, onu bütün kalbiyle sevmek ve karşınızda durup size bakar, cevap verir, konuşurken, sizi tanımadığını fark etmek! sadece onun tesellisine ihtiyaç duymak ve bunu yapması gerektiğinden habersiz olan tek kişi olduğunu anlamak!”
-sayfa 67.
“bugün benim için gelenlerin birçoğu bir gün buraya kendisi için gelecek.”
-sayfa 69.
alıntıları yaptığım yayınevi: hasan ali yücel klasikler dizisi, türkiye iş bankası yayınları.
devamını gör...
tanrıya söylenmek istenen tek kelime
al yanına.
devamını gör...
kendine bir not bırak
(bkz: olumsuzluklara rağmen hayattan keyif alanlar)
böyle insanlar var, senin neyin eksik?
keyfine bak.
böyle insanlar var, senin neyin eksik?
keyfine bak.
devamını gör...
ulaşılan en yüksek kilo ile şu anki kilo farkı
anne olan kadınlar için +-30 kilo bile olabilecek farktır. ben +- 13 kilo ile bunu deneyimledim.
devamını gör...
sahanda yumurta
sunny side up yani sahanda yumurta.*
devamını gör...