sözlük bir aile olsa yazarların olacağı tipler
her şeyden şikayet eden,asık yüzlü,otuz yaş üstü bekar teyze*.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının uzmanlık alanları
tercüme, edebiyat, rock and roll ve görsel.
devamını gör...
humans are not from earth
insanların bu dünyadan gelmediklerini öne süren ellis silver kitabı.
güneşin gözlerimizi acıtması,
kürk benzeri yapılara sahip olmadığımız için güneşin zararlı ışınlarından bizzat korunamamamız,
yer çekimi yüzünden sırt ağrıları çekmemiz,
doğada başka hiçbir canlıda bulunmayan genler taşımamız,
doğaya diğer canlılara nazaran daha geç ayak uydurmamız, (kürk vb.)
dünya ekolojisinin bize uymaması ve bunun sonucunda geliştirdiğimiz hastalıklar, (astım, ateş vb.),
bu dünyaya ait değilmiş gibi hissetme, depresyon vb. ruh halleri, psikolojik problemler
insanların, kalan canlılardan daha erken -gelişmemiş- şekilde doğmaları
dini inanışların ve efsanelerin çoğunda insanın dünya dışı bir yerden dünyaya gönderilmesi
gibi farklı açılardan bu konuyu ele almaktadır. şahsi fikrim bazı düşüncelerin mantıklı gelebilecek kadar yaratıcı olması ama bazıları da absürt bir bilimsel espri gibi. o yüzden tam olarak değerlendiremedim kitap. ait olunan dünyada hastalıksız, besin zincirinin üstünde kalabilen, en güçlü, en çok korkulan, en iyi adapte olmuş ve hiçbir sorunu olmayan canlılar olmamızı bekliyor gibi.
güneşin zarar verdiği tek canlının insan olmaması, yaşadığı bölgeye adaptasyon sağlamış hayvanların bir kısmında kürk benzeri yapılar görülmesi, sırt ağrılarının dört ayak üzerinden iki ayak üzerine kalkmış omurganın vücut ağırlığını var olandan farklı bir yük olarak taşımasından kaynaklanması vb. bir sürü olay ile çürütülebilir bu varsayımlar.
en dikkat çeken ve doğruya yakın olan ''diğer canlılara nazaran gelişmemiş doğmak'' maddesini de sapiens kitabında yuval noah harari tarafından güzel bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. gelişen insan vücuduyla birlikte büyüyen kafa doğum esnasında anneyi de çocuğu da öldürmeye başladığından, erken doğumlar -tam gelişmemiş bebekler- hayatta kalarak popülasyondaki adaptasyonu sağlayarak sıklıklarını arttırmıştır kitapta yazılanlara göre. yani evet, doğar doğmaz ayaklanabilen zebra, at gibi hayvanların aksine insan daha gelişmemiş, yardıma muhtaç bir şekilde doğmaktadır fakat bunun da sebebi evrimsel gelişimdir.
bunlar dışında karbondioksite verdiğimiz tepki, aşırı popülasyon, rh - (negatif) kanın kaynağının bilinmemesi, aşırı etkili yaşlanmamız, cinsiyet problemlerimiz, kafatası şeklimiz gibi daha farklı fikirleri de vardır bu kitabın içinde. ilgilenen ya da böyle teorileri seven kişiler için okunmasını önerebileceğim kitaptır.
güneşin gözlerimizi acıtması,
kürk benzeri yapılara sahip olmadığımız için güneşin zararlı ışınlarından bizzat korunamamamız,
yer çekimi yüzünden sırt ağrıları çekmemiz,
doğada başka hiçbir canlıda bulunmayan genler taşımamız,
doğaya diğer canlılara nazaran daha geç ayak uydurmamız, (kürk vb.)
dünya ekolojisinin bize uymaması ve bunun sonucunda geliştirdiğimiz hastalıklar, (astım, ateş vb.),
bu dünyaya ait değilmiş gibi hissetme, depresyon vb. ruh halleri, psikolojik problemler
insanların, kalan canlılardan daha erken -gelişmemiş- şekilde doğmaları
dini inanışların ve efsanelerin çoğunda insanın dünya dışı bir yerden dünyaya gönderilmesi
gibi farklı açılardan bu konuyu ele almaktadır. şahsi fikrim bazı düşüncelerin mantıklı gelebilecek kadar yaratıcı olması ama bazıları da absürt bir bilimsel espri gibi. o yüzden tam olarak değerlendiremedim kitap. ait olunan dünyada hastalıksız, besin zincirinin üstünde kalabilen, en güçlü, en çok korkulan, en iyi adapte olmuş ve hiçbir sorunu olmayan canlılar olmamızı bekliyor gibi.
güneşin zarar verdiği tek canlının insan olmaması, yaşadığı bölgeye adaptasyon sağlamış hayvanların bir kısmında kürk benzeri yapılar görülmesi, sırt ağrılarının dört ayak üzerinden iki ayak üzerine kalkmış omurganın vücut ağırlığını var olandan farklı bir yük olarak taşımasından kaynaklanması vb. bir sürü olay ile çürütülebilir bu varsayımlar.
en dikkat çeken ve doğruya yakın olan ''diğer canlılara nazaran gelişmemiş doğmak'' maddesini de sapiens kitabında yuval noah harari tarafından güzel bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. gelişen insan vücuduyla birlikte büyüyen kafa doğum esnasında anneyi de çocuğu da öldürmeye başladığından, erken doğumlar -tam gelişmemiş bebekler- hayatta kalarak popülasyondaki adaptasyonu sağlayarak sıklıklarını arttırmıştır kitapta yazılanlara göre. yani evet, doğar doğmaz ayaklanabilen zebra, at gibi hayvanların aksine insan daha gelişmemiş, yardıma muhtaç bir şekilde doğmaktadır fakat bunun da sebebi evrimsel gelişimdir.
bunlar dışında karbondioksite verdiğimiz tepki, aşırı popülasyon, rh - (negatif) kanın kaynağının bilinmemesi, aşırı etkili yaşlanmamız, cinsiyet problemlerimiz, kafatası şeklimiz gibi daha farklı fikirleri de vardır bu kitabın içinde. ilgilenen ya da böyle teorileri seven kişiler için okunmasını önerebileceğim kitaptır.
devamını gör...
bir kedinin öğrenmesi gereken şeyler
'kuyruğun bedeninin bir o parçası ' ilk öğrenmesi gerekendir.
devamını gör...
derman sendedir
bir domestic hıyar ukdesidir.
derviş himmet eseridir. ben hasret gültekin’in sesiyle tanıdım bu türküyü ve sadece hasret’ten dinledim ve bundan sonra da her dinlediğimde sadece hasret’ten dinlerim.
temmuz ayı yaklaştığında bir huzursuzluk başlar içimde. aslında o huzursuzluk hep var ama bir yolunu bulup susturuyorum ama temmuz başında bir gün, tam tarih vermek gerekirse 2 temmuz günü huzursuz olurum. gözlerim dolu dolu olur.
çocukluğumda bir yer sofrasında, daha bir lokma çocukken televizyonda yakılan abilerimin ablalarımın haberini görmüştüm. eniştem oh olsun gominkslere dediğinde ise sofrayı devirip ağlaya ağlaya oturmuştum nar ağacının altında, üstün başım nar olmuştu.
yıllar sonra üniversitede bu türküyü dinleyince içimi bir heyecan kapladı. hem söyleyen gencin sesi hem de bağlamanın sesi içimde yangınlar çıkardı. o gün öğrendim ki bu türküyü söyleyen genç adam yıllar önce üstüme bulaşan nar kırmızısının müsebbibi imiş, yani onlardan biri.
o yüzden bu türkü beni her zaman çok etkiler. yangın korkusudur bu türkü benim için. ayağa kalkmam için bir çağrıdır. ağlayan nardır. temmuzsuz yıllara hasret’tir.
tam hali şöyledir eserin:
vakt-i seherde
açılıp perde
düştüğüm yerde
derman sendendir
düşmüşüm kaldır
minnetim oldur
ağlarım güldür
derman sendendir
benim bîçare
kaldım avare
yürek pür yare
derman sendendir
nefs-i zalimi
gözle halimi
sundum elimi
derman sendendir
derviş himmet'e
çare vuslata
derd ü firkate
derman sendendir
derviş himmet eseridir. ben hasret gültekin’in sesiyle tanıdım bu türküyü ve sadece hasret’ten dinledim ve bundan sonra da her dinlediğimde sadece hasret’ten dinlerim.
temmuz ayı yaklaştığında bir huzursuzluk başlar içimde. aslında o huzursuzluk hep var ama bir yolunu bulup susturuyorum ama temmuz başında bir gün, tam tarih vermek gerekirse 2 temmuz günü huzursuz olurum. gözlerim dolu dolu olur.
çocukluğumda bir yer sofrasında, daha bir lokma çocukken televizyonda yakılan abilerimin ablalarımın haberini görmüştüm. eniştem oh olsun gominkslere dediğinde ise sofrayı devirip ağlaya ağlaya oturmuştum nar ağacının altında, üstün başım nar olmuştu.
yıllar sonra üniversitede bu türküyü dinleyince içimi bir heyecan kapladı. hem söyleyen gencin sesi hem de bağlamanın sesi içimde yangınlar çıkardı. o gün öğrendim ki bu türküyü söyleyen genç adam yıllar önce üstüme bulaşan nar kırmızısının müsebbibi imiş, yani onlardan biri.
o yüzden bu türkü beni her zaman çok etkiler. yangın korkusudur bu türkü benim için. ayağa kalkmam için bir çağrıdır. ağlayan nardır. temmuzsuz yıllara hasret’tir.
tam hali şöyledir eserin:
vakt-i seherde
açılıp perde
düştüğüm yerde
derman sendendir
düşmüşüm kaldır
minnetim oldur
ağlarım güldür
derman sendendir
benim bîçare
kaldım avare
yürek pür yare
derman sendendir
nefs-i zalimi
gözle halimi
sundum elimi
derman sendendir
derviş himmet'e
çare vuslata
derd ü firkate
derman sendendir
devamını gör...
ananı da al git
11 şubat 2006 tarihinde mustafa kemal öncel adında bir çiftcinin “çiftçinin hali ne olacak, anamız ağladı” demesi üzerine sayın prezidıntımızın ''ananı da al git'' demesi ile vuku bulmuş olan hadise.
çiftçinin başına bela olmuşlar zamanında. kendisi şunları demiştir.
“benim hayatımı mahvettiler. o tartışmanın ardından ve tayyip erdoğan'ın bana hakaretlerinden sonra özür dilettirildim. özür dilettirildiğim halde başıma gelmeyen kalmadı.bir televizyon kanalında canlı yayına bağlandığında ‘onun anasının ellerinden öpüyorum' dediği halde başıma gelmeyen kalmadı, ekmeğimle oynadılar. işçiyi ve tüccarı bahçeme göndermediler.''
''başkasının işlediği bir suçtan mütevellit adli tıplara gönderildim. akıllı mı deli mi diye… düzmece raporlarla siyasi bir karar bağlamında deli raporları verildi, tımarhanelere atıldım. tımarhane sonrasında şizofren teşhisi konularak zorla taburcu ettiler. her mahkeme ayrı ayrı gönderince, hakkımda birkaç defa dava açtılar başkalarının işlediği suçlardan açılan davalar bunlar”
kendisi şöyle yakarmıştır. ''erdoğan her mersin'e geldiğine beni gözaltına alıyorlar. artık bu kadar olamaz. benim erdoğan ile tartıştığım günden önce bir tek sabıkam yoktu. ben müracaat da ettim, ‘benim sicilimi temizleyin' dedim. ancak, yetkililer hala uyuyor.''
çiftçinin başına bela olmuşlar zamanında. kendisi şunları demiştir.
“benim hayatımı mahvettiler. o tartışmanın ardından ve tayyip erdoğan'ın bana hakaretlerinden sonra özür dilettirildim. özür dilettirildiğim halde başıma gelmeyen kalmadı.bir televizyon kanalında canlı yayına bağlandığında ‘onun anasının ellerinden öpüyorum' dediği halde başıma gelmeyen kalmadı, ekmeğimle oynadılar. işçiyi ve tüccarı bahçeme göndermediler.''
''başkasının işlediği bir suçtan mütevellit adli tıplara gönderildim. akıllı mı deli mi diye… düzmece raporlarla siyasi bir karar bağlamında deli raporları verildi, tımarhanelere atıldım. tımarhane sonrasında şizofren teşhisi konularak zorla taburcu ettiler. her mahkeme ayrı ayrı gönderince, hakkımda birkaç defa dava açtılar başkalarının işlediği suçlardan açılan davalar bunlar”
kendisi şöyle yakarmıştır. ''erdoğan her mersin'e geldiğine beni gözaltına alıyorlar. artık bu kadar olamaz. benim erdoğan ile tartıştığım günden önce bir tek sabıkam yoktu. ben müracaat da ettim, ‘benim sicilimi temizleyin' dedim. ancak, yetkililer hala uyuyor.''
devamını gör...
porfiria (vampir) hastalığı
hastalık, ismini yunancada morumsu pigment anlamına gelen porphyra kelimesinden almıştır. bu da, atak sırasında hastaların idrar ve dışkılarının bu rengi almasıyla ilgilidir.

porfiria nadir bulunan ve dişlerde kararma yapan, tende kanlı kızarmalara yol açan bir hastalıktır. akli dengeyi yitirmeye yol açabilen hastalık dracula ismiyle de bilinir. vampir olmanın bütün özellikleri bu hastalığa sahip insanlarda bulunur. bulaşıcı olmayan ancak genetik mirasla aktarılabilen bir hastalıktır.
porfiria, bazı enzimlerin doğuştan ya da kazanılmış ;bozukluğu-eksikliği sonucunda gelişen bir hastalıktır. porfirinlerin yani kimyasal öncülerinin biriktiği yere göre akut (hepatik) porfiria ya da kutanöz (eritropoetik) porfiria olarak iki ana grupta incelenir.

akut porfiria, hastalığın özellikle sinir sistemi üzerine etki eden türüdür. karın ağrısı, bulantı-kusma, akut nöropati, kas zayıflığı, nöbet geçirme, halüsinasyon, depresyon, anksiyete ve paranoya gibi sinirsel bozukluklara neden olur.
eritropoetik porfiria ise özellikle deriyi etkiler ve ışık duyarlılığına sebep olur. bunun yanında ciltte ve diş etlerinde su dolu kabarcıklar, nekroz ve kaşıntıya da yol açar. özellikle eritropoetik porfiriada, yaygın olarak görülen hemolitik anemi, hastalarda kan içme isteği uyanmasına sebep olur.
devamını gör...
kadınların bakir erkek istememesi
hadi lan ordan dediğim saçmalık.
nur suresi 3. ayet
zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir, zina eden kadınla da ancak zinakâr veya müşrik bir erkek evlenir. bu müminlere haram kılınmıştır.
zina yapmış bir kadındır bunu isteyen. bakire kız istiyosanız bakir olacaksınız.
nur suresi 3. ayet
zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir, zina eden kadınla da ancak zinakâr veya müşrik bir erkek evlenir. bu müminlere haram kılınmıştır.
zina yapmış bir kadındır bunu isteyen. bakire kız istiyosanız bakir olacaksınız.
devamını gör...
dünyanın en güçlü dilleri
1. ingilizce
2. çince [mandarin]
3. fransızca
4. ispanyolca
5. arapça
6. rusça
7. almanca
8. japonca
9. portekizce
10. hintçe
...
18. türkçe
listedeki ilk 6 dil birleşmiş milletler'in resmi dilidir. dünyanın en büyük 10 finansal şehrinden 8'inde ingilizce’nin konuşuluyor. türkçe ise sıralama da 18. sıradadır.
dünyanın en zor dilleri
amerikalı araştırmacılara göre türkçe, rusçayla birlikte 'öğrenilmesi zor' diller grubunda yer alıyor. araştırma sonuçlarına göre 'öğrenilmesi en zor' diller ise arapça, çince, japonca ve korece.
a. türkçe en az 7.000 yıllık geçmişi ile dünyanın en eski dillerinden birisi,
b. 21 milyon kilometrekarelik bir alanda konuşulmasıyla dünyanın en geniş coğrafyasında konuşulan dili,
c. 500 binin üzerindeki sözcük varlığı ile dünyanın en zengin dillerinden birisi,
d. edebi varlığı, sanata ve mizaha elverişliliği ile dünyanın en fazla ürün veren dillerinden birisidir.
2. çince [mandarin]
3. fransızca
4. ispanyolca
5. arapça
6. rusça
7. almanca
8. japonca
9. portekizce
10. hintçe
...
18. türkçe
listedeki ilk 6 dil birleşmiş milletler'in resmi dilidir. dünyanın en büyük 10 finansal şehrinden 8'inde ingilizce’nin konuşuluyor. türkçe ise sıralama da 18. sıradadır.
dünyanın en zor dilleri
amerikalı araştırmacılara göre türkçe, rusçayla birlikte 'öğrenilmesi zor' diller grubunda yer alıyor. araştırma sonuçlarına göre 'öğrenilmesi en zor' diller ise arapça, çince, japonca ve korece.
a. türkçe en az 7.000 yıllık geçmişi ile dünyanın en eski dillerinden birisi,
b. 21 milyon kilometrekarelik bir alanda konuşulmasıyla dünyanın en geniş coğrafyasında konuşulan dili,
c. 500 binin üzerindeki sözcük varlığı ile dünyanın en zengin dillerinden birisi,
d. edebi varlığı, sanata ve mizaha elverişliliği ile dünyanın en fazla ürün veren dillerinden birisidir.
devamını gör...
dışarıdan soğuk görünen insan
benim bu insan. soğuk ülke* vatandaşlarına benzetildiğim için galiba. soluk benizliyim ben ve suratsız.
devamını gör...
4 mart 2021 bitlis'te askeri helikopter kazası
ateş düştüğü yeri yakar. allah ailelerine sabır versin.
devamını gör...
non legor non legar
alman filozof friedrich wilhelm nietzsche‘nin yine kendisi gibi alman bir filozof olan arthur schopenhauer’ın legor legar sözünü tersine çevirdiği halidir. non legor non legar, okumuyorum, okumayacağım anlamına gelir.
bu yazıda nietzsche bambaşka bir bağlamda kullanmış olsa da sözün benim üzerimdeki etkisi farklı oldu elbette.
bu, türkiye’de yaşayan insanların inatla söylediği bir cümle olarak yankılandı beynimde. ben hiç kitap okumadım ama iktidardakiler çok süper diyen bir kadın izlemiştim bir röportajda. bu röportajın gerçek ya da kurgu olması çok da mühim değil. çünkü sokaktaki adam tabirinin içini dolduran insanların çoğu böyle düşünüyor. temelde bir partiyi destekleme fikrine kökünden karşı olduğum için kimin kimi desteklediği ile ilgilenmiyorum, beni ilgilendiren kitap okuma kısmı.
sadece kitap da değil aslında, genel anlamıyla okumak. radikal şıkların sayımı isimli müthiş kitapta da bu okumuyorum ben isyanının sonraki aşamalarında neler olabileceği anlatılmıştı.
okumayan insanların sahip olmadıkları bilgiler üzerinden üzerimize savurdukları fikirlerin enkazı altında sesimi duyan var mı diye bağırmaktan bir hal olduk.
herkes biz hayatı kitaplardan öğrenmedik yaşayarak öğreniyoruz demek için birbiri ile yarışıyor da yaşayarak öğrendiği şeyler ona her konuda fikir beyan etme hakkını vermediğinin farkında bile değil.
ben yaşayarak öğrendim her şeyi, o yüzden dünya dönmüyor demek mantıklı mı?
ben yaşayarak öğrendim, öyle heykel olmaz, hemen yıkılması lazım demek akıllıca mı?
ben yaşayarak öğrendim, pi sayısı o kadar da sonsuz değil diyebilir mi insan?
bunlar sadece bana mı manasız geliyor diye düşünmeden edemiyorum bazen.
türkiye’nin küçük bir minyatürü olan sözlükte de benzer durumlara rastlıyorum çoğu zaman. çok da tartışmaya girmek isteyen bir insan değilim. yazarım, okurum yeter bana ama sürekli bir isyana denk geliyorum. bir tanımda şöyle bir cümle vardı: uzun yazmayın, okumuyoruz. temelde birkaç soru geliyor aklıma bu konuda?
1. siz tam olarak kimsiniz?
2. uzun tanımlarını sizi hedef aldığını neden düşündünüz?
3. siz okumuyorsunuz diye biz neden yazmayalım?
4. kendinizi bu kadar ciddiye almanızın nedeni nedir?
bir de bir başka grup var okumamakla kalmayıp isyanlar içinde kendini yerden yere atan. iki sözcükle anlatılan şeyleri uzun uzun yazmak yanlışmış onlara göre. fikirlerine saygı duyarım ama o fikri aptalca bulmama bir engel değildir bu. haydi bir deneme yapalım. uzun yazıları kısaltmak için:
1. raskolnikov rehinci kadını öldürdü ve sonra pişman oldu.
2. alice tavşanın peşine düştü, bir sürü şey yaşadı, geri döndü.
3. zebercet otel işletirken öldü gitti.
4. dante cehenneme, araf’a, cennete gitti.
oldu mu? olmadı. siz kısa yazsanız, biz uzun yazsak. okumak isteyen okusa, okumak istemeyen işine baksa daha güzel değil mi? yazdığı tanımlarda çocukluğundan beri konuştuğu dili bile doğru düzgün kullanmayan insanların iki cümle ile hayatın özünü açıklama çabalarını takdir ediyorum ama bize de karışmasanız mı acaba?
velhasılı; okumuyorum, okumayacağım isyanını haklı bulabilirim ama bu okumayın, okumayacaksınız isyanına dönerse o zaman uzun bir tanım yazmak zorunda kalırım böyle.
bu yazıda nietzsche bambaşka bir bağlamda kullanmış olsa da sözün benim üzerimdeki etkisi farklı oldu elbette.
bu, türkiye’de yaşayan insanların inatla söylediği bir cümle olarak yankılandı beynimde. ben hiç kitap okumadım ama iktidardakiler çok süper diyen bir kadın izlemiştim bir röportajda. bu röportajın gerçek ya da kurgu olması çok da mühim değil. çünkü sokaktaki adam tabirinin içini dolduran insanların çoğu böyle düşünüyor. temelde bir partiyi destekleme fikrine kökünden karşı olduğum için kimin kimi desteklediği ile ilgilenmiyorum, beni ilgilendiren kitap okuma kısmı.
sadece kitap da değil aslında, genel anlamıyla okumak. radikal şıkların sayımı isimli müthiş kitapta da bu okumuyorum ben isyanının sonraki aşamalarında neler olabileceği anlatılmıştı.
okumayan insanların sahip olmadıkları bilgiler üzerinden üzerimize savurdukları fikirlerin enkazı altında sesimi duyan var mı diye bağırmaktan bir hal olduk.
herkes biz hayatı kitaplardan öğrenmedik yaşayarak öğreniyoruz demek için birbiri ile yarışıyor da yaşayarak öğrendiği şeyler ona her konuda fikir beyan etme hakkını vermediğinin farkında bile değil.
ben yaşayarak öğrendim her şeyi, o yüzden dünya dönmüyor demek mantıklı mı?
ben yaşayarak öğrendim, öyle heykel olmaz, hemen yıkılması lazım demek akıllıca mı?
ben yaşayarak öğrendim, pi sayısı o kadar da sonsuz değil diyebilir mi insan?
bunlar sadece bana mı manasız geliyor diye düşünmeden edemiyorum bazen.
türkiye’nin küçük bir minyatürü olan sözlükte de benzer durumlara rastlıyorum çoğu zaman. çok da tartışmaya girmek isteyen bir insan değilim. yazarım, okurum yeter bana ama sürekli bir isyana denk geliyorum. bir tanımda şöyle bir cümle vardı: uzun yazmayın, okumuyoruz. temelde birkaç soru geliyor aklıma bu konuda?
1. siz tam olarak kimsiniz?
2. uzun tanımlarını sizi hedef aldığını neden düşündünüz?
3. siz okumuyorsunuz diye biz neden yazmayalım?
4. kendinizi bu kadar ciddiye almanızın nedeni nedir?
bir de bir başka grup var okumamakla kalmayıp isyanlar içinde kendini yerden yere atan. iki sözcükle anlatılan şeyleri uzun uzun yazmak yanlışmış onlara göre. fikirlerine saygı duyarım ama o fikri aptalca bulmama bir engel değildir bu. haydi bir deneme yapalım. uzun yazıları kısaltmak için:
1. raskolnikov rehinci kadını öldürdü ve sonra pişman oldu.
2. alice tavşanın peşine düştü, bir sürü şey yaşadı, geri döndü.
3. zebercet otel işletirken öldü gitti.
4. dante cehenneme, araf’a, cennete gitti.
oldu mu? olmadı. siz kısa yazsanız, biz uzun yazsak. okumak isteyen okusa, okumak istemeyen işine baksa daha güzel değil mi? yazdığı tanımlarda çocukluğundan beri konuştuğu dili bile doğru düzgün kullanmayan insanların iki cümle ile hayatın özünü açıklama çabalarını takdir ediyorum ama bize de karışmasanız mı acaba?
velhasılı; okumuyorum, okumayacağım isyanını haklı bulabilirim ama bu okumayın, okumayacaksınız isyanına dönerse o zaman uzun bir tanım yazmak zorunda kalırım böyle.
devamını gör...
güne bir alıntı bırak
friedrich nietzsche, iyinin ve kötünün ötesinde(oda yayınları, 6. baskı), dördüncü bölüm: aforizmalar ve perde arası(sf:67), 81 no'lu aforizma: denizde susuzluk çekerek ölmek korkunç bir şeydir. gerçeğimizi böyle tuzlamamız şart mı artık, susuzluğumuzu gidermesin diye?
devamını gör...
kemal kılıçdaroğlu
17 aralık 1948 yılında tunceli’nin nazımiye ilçesinde doğan siyasetçi, bürokrat ve cumhuriyet halk partisi genel başkanıdır. eğitimli bir adamdır kılıçdaroğlu, kibardır, halktan biridir. öyle göründüğü gibi değildir. bazı kitle her ne kadar kendisini eleştirse de bence adamın kendine has tarzı üslubu var. gazi üniversitesi iktisadi ve idari bilimler fakültesi‘nden mezun olmuştur ve sosyal sigortalar kurumunda belli bir süre genel müdür olarak görev yapmıştır. 2002 yılı genel seçimlerinde de istanbul’dan adaylığını koymuştur ve chp milletvekili olarak meclise girmiştir. ardından deniz baykal istifa edince de kendisi olağan kurultayında chp genel başkanı seçilmiştir.
kılıçdaroğlu’nun iki kızı ve bir tane de oğlu vardır, hatta oğlu diğer siyasetçilerin oğulları gibi askerliğini bedelli yapmamıştır. paşa gibi askerliğini yapıp gelmiştir. kılıçdaroğlu şahane şekilde de fransızca bilir, güzel konuşur fransızcayı yani. alevi bir ailenin 7 çocuğundan 4. olarak dünyaya gelmiştir. aynı zamanda babası tapu memuru imiş annesi de normal ev hanımı, öyle çocukken lüks yaşantısı olmamış ve halen bunu devam ettiriyor. bildiğim kadarıyla mal varlığını açıkladığı sırada 2 tane evi, bankada belli miktarda parası olduğunu belirtmiş.
kılıçdaroğlu’nu sever ya da sevmezsiniz o size kalmış ama kendisini sevmeme neden olan şey sıradan olması, genel başkanlığının arkasında sığınıp da öyle aşırı şekilde lüks yaşantısının olmamasıdır. kendisine siyaset hayatı boyunca çokça da saldırı düzenlendi fakat o her şeye rağmen yılmadı pes etmedi. adamda adeta ilginç bir sabır var ve üslubunu da bozmuyor. misal kendisine saldırı yapıldığı zaman bile alttan alarak üstünü kapatmaya çalışmıştır olayların fazla karıştırmamıştır işin aslını. yani ne bileyim değişik adam kılıçdaroğlu, alevi oluşu da kalitesine kalite katıyor bence. neyse, sevgiler saygılar olsun kendisine, her zaman destekçisiyiz kendisinin. fazla abartmadan kaçayım en iyisi.
kılıçdaroğlu’nun iki kızı ve bir tane de oğlu vardır, hatta oğlu diğer siyasetçilerin oğulları gibi askerliğini bedelli yapmamıştır. paşa gibi askerliğini yapıp gelmiştir. kılıçdaroğlu şahane şekilde de fransızca bilir, güzel konuşur fransızcayı yani. alevi bir ailenin 7 çocuğundan 4. olarak dünyaya gelmiştir. aynı zamanda babası tapu memuru imiş annesi de normal ev hanımı, öyle çocukken lüks yaşantısı olmamış ve halen bunu devam ettiriyor. bildiğim kadarıyla mal varlığını açıkladığı sırada 2 tane evi, bankada belli miktarda parası olduğunu belirtmiş.
kılıçdaroğlu’nu sever ya da sevmezsiniz o size kalmış ama kendisini sevmeme neden olan şey sıradan olması, genel başkanlığının arkasında sığınıp da öyle aşırı şekilde lüks yaşantısının olmamasıdır. kendisine siyaset hayatı boyunca çokça da saldırı düzenlendi fakat o her şeye rağmen yılmadı pes etmedi. adamda adeta ilginç bir sabır var ve üslubunu da bozmuyor. misal kendisine saldırı yapıldığı zaman bile alttan alarak üstünü kapatmaya çalışmıştır olayların fazla karıştırmamıştır işin aslını. yani ne bileyim değişik adam kılıçdaroğlu, alevi oluşu da kalitesine kalite katıyor bence. neyse, sevgiler saygılar olsun kendisine, her zaman destekçisiyiz kendisinin. fazla abartmadan kaçayım en iyisi.
devamını gör...
aurora (yazar)
yazılarını severek takip ettiğim bir yazar. oldukça bilgilendirici içerikleri var. kimdir bilmiyorum ama tanımadan sevdiğim bir kişi olmuştur. teşekkür ediyorum efendim. *
devamını gör...
dünyayı gezmek
yalnızca cesareti, imkânı, azmi ve enerjisi olan insanların yapabildiğini düşündüğüm bir çeşit avantür.jules verne'in '80 günde devrialem' indeki devri alem kısmı .
oldum olası iki şehir öteye gitmeye dahi mızmızlanmadan yanaşmayan biri olarak bunu başarabilenlere çok saygı duyar ve özenirim. işin ilginç tarafı, tüm imkânlar ve hususiyetlere sahip olsam dahi böyle bir geziye asla kalkışmam zannediyorum.çünkü dünyayı gezmek fikrini bir insan için çekici yapan şeyin yalnızca merak duygusu değil, bu duyguyu tatmin etmenin o insana verebileceği hoşnutluk duygusuna ulaşma arzusu olduğunu düşünürüm.ben ise bu arzuya, bir masa başında yaptığım özenli okumalarla ya da izlediğim videolarla ulaşırım çoğu kez. bazen, okuduğum bir romanda fransa'nın gettolarını oranın bir parçasıymışçasına yaşar,bazen londra çevresinin yağmur sonrası ıslak çimen kokusunu duyumsar, bazen de 150 sene öncesinin soğuk sisli petersburg'unu birebir tahayyül ederim.
ancak bir yeri bilmek, orayı hayal etmek değil; dokunmak, koklamak, görmektir.bunu çok iyi bilirim.bu sebepledir ki, eskiden gezgin hikaye anlatıcıları çokça itibar görür, yaşama ve geldikleri diyarlara dair sırlar ve gizli hakikatler bildikleri düşünülürdü. gerçekten de birbirinden habersiz binlerce yıl geçirmiş bu insanların gözünde öte diyarlar oldukça esrarengizdi.şimdi eskisi kadar gizemli olmadığını düşünüyoruz dünyanın.oysa bu sadece, teknolojinin ve uzak iletişim nimetinin bize verdiği küstah bir bilmişlik duygusundan başka bir şey değil.
dünyayı gezmeyi hiç bir zaman göze alamayacak olmam için iki sebep daha var ki, sanırım bunlardan kurtulmak için tek yol yine dünyayı gezmektir.
değişmeyi bekleyen bildiklerim.
kırılmayı bekleyen ön yargılarım.
oldum olası iki şehir öteye gitmeye dahi mızmızlanmadan yanaşmayan biri olarak bunu başarabilenlere çok saygı duyar ve özenirim. işin ilginç tarafı, tüm imkânlar ve hususiyetlere sahip olsam dahi böyle bir geziye asla kalkışmam zannediyorum.çünkü dünyayı gezmek fikrini bir insan için çekici yapan şeyin yalnızca merak duygusu değil, bu duyguyu tatmin etmenin o insana verebileceği hoşnutluk duygusuna ulaşma arzusu olduğunu düşünürüm.ben ise bu arzuya, bir masa başında yaptığım özenli okumalarla ya da izlediğim videolarla ulaşırım çoğu kez. bazen, okuduğum bir romanda fransa'nın gettolarını oranın bir parçasıymışçasına yaşar,bazen londra çevresinin yağmur sonrası ıslak çimen kokusunu duyumsar, bazen de 150 sene öncesinin soğuk sisli petersburg'unu birebir tahayyül ederim.
ancak bir yeri bilmek, orayı hayal etmek değil; dokunmak, koklamak, görmektir.bunu çok iyi bilirim.bu sebepledir ki, eskiden gezgin hikaye anlatıcıları çokça itibar görür, yaşama ve geldikleri diyarlara dair sırlar ve gizli hakikatler bildikleri düşünülürdü. gerçekten de birbirinden habersiz binlerce yıl geçirmiş bu insanların gözünde öte diyarlar oldukça esrarengizdi.şimdi eskisi kadar gizemli olmadığını düşünüyoruz dünyanın.oysa bu sadece, teknolojinin ve uzak iletişim nimetinin bize verdiği küstah bir bilmişlik duygusundan başka bir şey değil.
dünyayı gezmeyi hiç bir zaman göze alamayacak olmam için iki sebep daha var ki, sanırım bunlardan kurtulmak için tek yol yine dünyayı gezmektir.
değişmeyi bekleyen bildiklerim.
kırılmayı bekleyen ön yargılarım.
devamını gör...



