normal sözlük
gördüğümüz kadarıyla anormal yazarların tutunamadığı, anormalliklere taviz verilmeyen, sükunu sonuna değin hissedebileceğimiz bir güzel sözlük.. hayal kırıklığı olmamasını temenni ederek nikah defterine imzamı atıyorum ve gönülden evet diyorum.
evet evet evet. bir ömür mutlu olmak ümidi ile sevgilim.
evet evet evet. bir ömür mutlu olmak ümidi ile sevgilim.
devamını gör...
geceye bir sanat eseri bırak
günün anlam ve önemine binaen bırakmak istediğim sanat eseri: mustafa kemal'in ilk portresi- ressam avusturyalı wilhelm victor krausz.

bu portre, 1916'da, anafartalar'da yapılmıştır. bilindiği gibi ı. dünya savaşı'nda almanlar, avusturyalılar, bulgarlar müttefiklerimiz idi, ve çanakkale cephesinde iki ressam bulunuyordu. bunlardan biri avusturyalı krausz'dı ve diğeri ünlü türk ressamı hayri çizel'dir.
ruşen eşref ünaydın'dan (eski milletvekili ve atatürk'ün genel sekreterliğini de yapmış olan merhum büyükelçimiz) öğrenildiğine göre ressam krausz, atatürk'ün fizik görünümünü oldukça ilginç bulmuş, kendisinden izin alarak cephede körüklü fotoğraf makinesiyle fotoğrafını çekmiş ve kendisini o dönemin serpuşlarından (başlıklarından) olan enveriyesi ile portrelemiştir.

bu portre, 1916'da, anafartalar'da yapılmıştır. bilindiği gibi ı. dünya savaşı'nda almanlar, avusturyalılar, bulgarlar müttefiklerimiz idi, ve çanakkale cephesinde iki ressam bulunuyordu. bunlardan biri avusturyalı krausz'dı ve diğeri ünlü türk ressamı hayri çizel'dir.
ruşen eşref ünaydın'dan (eski milletvekili ve atatürk'ün genel sekreterliğini de yapmış olan merhum büyükelçimiz) öğrenildiğine göre ressam krausz, atatürk'ün fizik görünümünü oldukça ilginç bulmuş, kendisinden izin alarak cephede körüklü fotoğraf makinesiyle fotoğrafını çekmiş ve kendisini o dönemin serpuşlarından (başlıklarından) olan enveriyesi ile portrelemiştir.
devamını gör...
ışıltı ağacı
-8-
-mektup-
kırılan bileğin tazı'nın değil de kendi bileği olmasını arzulayacak kadar, tüm gün koyun postlarıyla mücadele eden kestan'ın yükünü, tazı en azından patlayan çelik boruyu ve meşin yuvarlağı taşıyarak hafifletmişti. tazı, kan rengi ipek bir kumaşla sarılı silahı masanın üzerine bıraktıktan sonra, meşin yuvarlağı da yanına alarak kestan'ın evinden ayrıldı. tazı gittikten sonra kestan kendini yumuşacık, çiçek gibi kokan postların üzerine attı. şu an adada bunu en çok hak eden şüphesiz oydu.
kestan postların üzerinde bir süre yorgunluğunu attıktan sonra ayağa kalktı ve etrafa bakındı. postları parçalamak için bıçak gibi keskin, irice makasını aradı. bulamayınca, makası en son ever'a verdiğini hatırladı ve şansını keskin bir bıçakla denemek istedi. bıçağı postlardan birine sapladı ve postu kolayca deldiğini gördü. "ulu kurdun kama dişleri de postu böyle kolayca delebilir mi ki?" diye endişelendi. bir süre sonra, postları bıçakla istediği gibi parçalara ayıramayınca, makasa ihtiyacı olduğunu anladı ve harmy'ye uğramak için evden çıktı.
harmy'nin evine gelince, evde olmasını umarak, "hey! harmy!" diye ünledi kestan. ruhlara karışan ever'ın bahçesiyle komşusu harmy ilgileniyor, evinin anahtarını saklıyordu. kısa bir süre sonra harmy dışarı çıktı.
+merhaba kestan, diye karşılık verdi.
-harmy merhaba. makasımı en son ever'a bırakmıştım. şu an ihtiyacım var. beraber ever'ın evine bakabilir miyiz?
+kestan, istersen benim makasımı vereyim. işine yarar mı?
-sanmıyorum harmy. benim büyük bir makasa ihtiyacım var, diyerek kestan kararlılığını gösterdi.
+nasıl istersen. anahtarı alıp geliyorum, dedi harmy ve içeri girdi.
kestan ağır adımlarla ever'ın evine doğru yöneldi. hüzün kokan ağaçların ve asmaların arasından geçerek kapıya doğru ilerlerken, harmy elinde anahtarla arkadan kestan'a yetişti ve kapıyı açtı. kestan önce harmy'nin girmesini bekledi ve ondan sonra o da içeriye daldı. hatıraların üzerini ince bir toz tabakası kaplamıştı. tüm yaşanmışlıklar o ince tabakanın altına mühürlenmişti ve artık bundan sonra o tabakanın üzerinde zaman ağmayacaktı...
kestan etrafı süzerek ever'ı anarken, makası arama işini harmy üstlenmişti. içerideki sessizliği sadece harmy'nin "burada yok! şuraya da bakayım! şu odaya da gireyim!" cümleleri bozuyordu. kederli gözlerle etrafı süzen kestan'ın gözlerine mavi bir parşömen kutusu ilişti. gulu'nun evini ateşe verdikleri gece, gulu aceleyle ever'a uzatırken de görmüştü bu kutuyu.
kestan kutuya doğru yaklaştı ve arkasına bakarak harmy'yi kontrol etti. harmy diğer odada makası arıyordu. inanılmaz bir merak içinde kutuyu eline aldı ve ağır bir suçluluk duygusu altında kutunun kapağını açtı. muhtemelen gulu'nun ever'a yazdığı bir mektup kutunun içinde duruyordu. kestan kendisini inanılmaz bir irade mücadelesi içinde buldu. çok önemli bir bilgiye erişebilme ihtimaliyle kavruldu. "hayır! bunu yapamam! buna hakkım yok! affet beni ever!" diye mırıldanarak kutuyu geri kapattı ve yerine bıraktı.
o kadar çok hafiflemişti ki kestan, gökyüzüne doğru süzülebilirdi ve süzülmekteydi. harmy, "buldum!" diyerek kestan'ın irkilmesine sebep oldu ve onu gökyüzünden aşağıya yanına çekti. harmy elinde makasla yaklaştı ve kestan'ın alması için makası masanın üzerine koydu. kestan elini uzatarak makasını masanın üzerinden geri aldı. ada sakinleri bir başkasının kader ağlarını yanlışlıkla kesmemek için elden ele makas uzatmazlardı.
harmy kapıyı kilitlerken kestan ona teşekkürlerini sundu ve yanından ayrılarak evinin yolunu tuttu. aklında mektuba dair hiçbir düşünce yoktu ama eğer okusaydı... mektup, zamanın iç içe geçmiş sonsuz ağında onu nereye sürükler, hangi tuzağa çeker, ya da tuzaktan kurtarır bunu hiçbir zaman bilmeyecekti...
"sevgili ever,
umarım en azından bu mektubu sana ulaştırabilmem için fırsatım olur. havada asılı, gölge ellerin taşıdığı meşaleleri görebiliyorum. birkaç saat sonra benim için burada olacaklar. hissediyorum ki, ışık taşıyan meşaleler, üzerime sonsuz karanlığı örtecekler.
ever, elli yedi yıldır ömrümü kemirip tüketen, hayatımdan kayıp, benden çalınmış olan o bir haftayı, her şeyi hatırlıyorum. öğreneceklerin sende dayanılmaz bir keder yaratacak olsa da, her şeyi bilmelisin.
ne tesadüf ki, kahin'in huzura ermesiyle, iki gündür üzerimdeki büyü kalktı. monde'nin kaybolduğu gün, tüm ışıltı mantarlarının yendiğini gördüm ve günlerce ormanda monde'nin izini sürdüm, güney kayalıklarından denize açılan karanlık geçitlere kadar. ulaştığım beden bir çocuk değil, yeşil bir orman perisiydi ama o monde'nin ta kendisiydi. bu gerçeği onun gözlerinde gördüm ve onu gümüş bıçağımla yaraladım.
ışıltı tepesi'ne döndüğümde bastırılamaz bir arzuyla mantarların tadına baktım. ölü bedenime ulaşacaklarına, ızdıraba sürülmüş, ağacın ışıltısız günlerinde ne yaşadığını bilmeyen bir garibe ve yeşil peri bedenindeki kahin damgalı, ışık getiren monde'ye kavuştular.
gözlerimi açtığımdaki unutkanlığı, avuçlarımdaki mantarlardan bildim. düşündüm ki kökünü kazırsam hatırlayacağım. ama şimdi biliyorum ki kahin'in, sevgili monde'nin gidişiyle artık hürüm. bu acı gerçeklerle seni baş başa bıraktığım için beni affet. umarım bizim yaşadığımız kedere, tazı ve tero ortak olmazlar. onların gerçekleri bilip bilmeme kararı bundan sonra sana ait olacak.
elveda!
gulu"
-av-
sözleştikleri gibi tazı, sabah önce kestan'ın evine uğradı. ulu kurt gece de ulumasını eksik etmemişti. tepeyi terk etmeyecekti, belli olmuştu ama bugün tepeyi geri alma zamanı gelmişti. tazı'nın gerçekte kurtla kişisel bir hesabı yoktu, o hesap kestan'ındı. kurt, ağacı ateşe verme arzusu önünde sadece, ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
ağacı ateşe verirse tazı, üzerlerindeki lanetin dağılacağına inandırmıştı kendisini. tüm yaşananlardan bir şekilde ağaç ve ışıltı sorumlu olmalıydı. ışıltısını bir tek kendisinden esirgeyen ağaca içten içe kin beslemiyor da değildi. ışıltısızlık eğer bir lanetse, bu lanetin herkesin üzerine çökmesinde bir sakınca olmamalıydı. belki de her şey daha iyi bile olabilirdi. hayır, bu kesinlikle bencillik değildi! tazı'nın sabahtandır iç hesaplaşmaları daha da yoğunlaşmıştı.
kestan akşamdan postları ölçülerine göre parçalara ayırmıştı. kurdun dişlerini derilerine geçiremeyecek kalınlıkta, kollarını ve vücutlarını postlarla kat kat saracaklardı. tazı önden yem olarak kurdu üzerine çekecek ve kurt onu boğmadan, evolver'in verdiği silahla kestan'ın kurdu deşmesini bekleyecekti. peki intikam hazzıyla içi soğuyan kestan, tazı'nın ağacı ateşe vermesine, ışıltının sönmesine göz yumacak mıydı? ışıltıyı yok etmek mi bencillikti yoksa ışıltı uğruna lanete boyun eğmek mi?
iki kafadar tüm hazırlıklarını yaptıktan sonra heybelerini sırtlayarak yola koyuldular. onları yavaşlatmaması ve tepeye rahat çıkabilmek için, postları zirveye mümkün olan en yakın mesafede kuşanacaklardı. öyle de oldu. yamaç aşağı esen rüzgar, kurdun herhangi bir koku almasını geciktirecekti. zirveye yaklaşık iki yüz metre uzaklıkta, güvenli bir noktada dinlendikten sonra kestan tazı'nın kollarını ve vücudunu iyice sardı. uzaktan tazı'yı gören birisi onu rahatlıkla koç sanabilirdi.
kestan kendi kollarını ve vücudunu, silahı rahat kullanabilmek ve daha çevik hareket edebilmek için hafifçe sardı. önce tazı'nın sonra da kendi boynuna, demirden yapılmış dikenli boyunluk, kurtçalık taktı. kurt içgüdüsel olarak dişlerini tazı'nın önce boynuna geçirmek isteyecekti. silah eğer ateş almazsa diye, tabi ki yanlarına uzun çelik bir mızrak ve fazladan bıçak da almışlardı.
silahın mekanizmasına üstteki ince delikten önce patlayıcı kara toz döktüler ve kenevir bir fitil yerleştirdiler. uzun borudan içeriye büyükçe demir bir bilye attılar ve mekanizmaya oturmasını sağladılar. geriye sadece fitili ateşlemek kalmıştı. yanlarına aldıkları meşaleyi ateşe verdiler ve kazık gibi toprağa çaktılar. meşalenin yanına da çelik mızrağı sapladılar. kestan'ın elinde patlangaç, fitili ateşlemek için geride beklerken, tazı sol elinde bir bıçak, kurdu kışkırtmak için öne atıldı.
ağacın kolları altında gölgede uzanmış yatan beyaz canavar, aşağılardan gelen bağırtıları duyunca, dört ayak üzerine dikildi. tazı'yı dikkatlice izlemeye başladı. kulaklarını geriye doğru yatırarak, dişlerini ortaya çıkartıp, başını öne eğerek ve yere kapaklanarak tehditkar uyarılarda bulundu. sağa sola zıplayarak tehditkar uyarılarına devam etti. caydırıcılığının ısrarla sorgulanması üzerine, ileri atıldı ve tazı'ya doğru şimşek gibi koşmaya başladı.
"fitili ateşle kestan!" diye bir çığlık koptu ve kestan fitili ateşledi. üzerine ulu bir kurt koştururken tazı'nın neler hissettiğini tanrı bilir ya! sağ kolunu başının önünde siper yapmış, kolunun hemen altında yüzünün seviyesinde, elinde kurda dik bir şekilde doğrultulmuş bıçak, avını ya da avcısını beklerken, kestan geride pusuya yatmış, en uygun zamanlamayı ve pozisyonu kolluyordu.
ulu kurt iyice yaklaşınca, uçarak tazı'nın üzerine atladı. iri bir kurttan üç kat daha büyük ve ağır olan hayvan, tazı'yı bir çocuk gibi yere yıktı ve birlikte yuvarlandılar. bu sırada bıçak tazı'nın elinden kayıp gitmişti. kollarını yüzüne siper etmişken, kurt tazı'nın boğazını parçalamaya çalışıyordu. yedi - sekiz saniyelik zaman tazı için durmuş, neredeyse sonsuza uzamıştı. tazı'nın gözlerinin önünden o an neler aktığını tanrı bilir! derken tüm tepelerde yankılanan tiz bir patlama sesi duyuldu. uzaklardaki kuşlar bile göğe havalandı.
silahı elinden fırlattığı gibi, tazı'yla yumak olmuş kurda doğru koştu. kurdu yana iterek, tazı'nın üzerindeki ağırlığı kaldırdı. kestan kurdu deşmişti. kurdun karın bölgesi artık kızılcık gibiydi. akan tüm kan, tazı'nın üzerindeki koyun postunu da kızıla çevirmişti. kurtçalık ve post iş görmüş, evolver insanlığın görebileceği en ölümcül silahı tasarlamıştı. kestan tazı'ya gülümseyerek:
+dostum! iyi misin? hakladık o piçi!
tazı kestan'a herhangi bir şey demeden, kafa sallayarak ve gülümseyerek karşılık verdi. kestan bir şeylerin ters gittiğini hemen anlamıştı. tazı'nın boynundan kurtçalığı çıkardı. derin bir yara izi göremedi ve rahatladı. sonra, "tanrım! hayır!" diyerek etrafta bıçağı aradı. bıçağı buldu ve hızlıca tazı'nın üzerine sarılı postu çıkartmak için keten ipleri kesti. tazı'yı posttan kurtarınca korktuğu manzarayla karşı karşıya kaldı ve haykırdı: "hayır! lanet olsun! hayır!"
demir bilye kurdu delip geçmiş ve göğsünün altından girerek tazı'nın vücuduna saplanmıştı. vakit kaybetmeden kestan tazı'yı omuzladı ve ışıltı ağacına doğru uzadı. zirveye tırmanıp, ağaca vardığında, yavaşça tazı'yı omuzlarından yere indirdi ve mantarların arasına bıraktı. kıyafetini sıyırarak, hala kanayan yarasını açığa çıkardı. ağacın dallarına uzanarak birkaç tutam ışıltılı yaprak kopardı. yaprakları avuçlarında ufalayarak kırf etti ve tazı'nın yarasına bastı. kızılcık kan gökkuşağına büründü. tazı olup bitenleri sadece gözleriyle izlemekle yetindi.
kestan yıllar önce, ayağı kayıp da başını büyükçe bir taşın keskin ucuna vurduğunda, akan kanı durduramayınca, şansını kesik yere ışıltılı yaprak basarak denemişti. çok kısa süre içerisinde kanama durmuştu. muhtemelen bu pratik bilgiye sahip olan başka birisi yoktur ve de kestan kadar ışıltı tepesi'nde vakit geçiren... kısa süre içerisinde kanama durmuştu ama tazı çok fazla kan kaybetmişti ve vücudu iyice soğumuştu. üşüdü ve titredi. kestan kıyafetini çıkartıp tazı'nın üstüne örttü ve elini sıkıca kavradı.
etrafta, renkli polenlerin arasında ışıltı kelebekleri uçuşmaya başladı. sanki tüm polenleri kanatlarıyla yakalayıp, renklerine renk katmak isterler gibi uçuşuyorlardı. bir tanesi tazı'nın yüzünde ciddi bir yer kaplayan burnuna kondu. kanatlarını birkaç defa çırparak dinlendikten sonra, tazı'nın onu takip etmesini ister gibi tekrar havalandı. kestan'ın tuttuğu el buz kesildi. tazı'nın yüreğine iki düğüm işlendi, kanı kalbinde hapsoldu. kelebeği takip eden gözleri yavaşça kapandı...
devam edecek...
-mektup-
kırılan bileğin tazı'nın değil de kendi bileği olmasını arzulayacak kadar, tüm gün koyun postlarıyla mücadele eden kestan'ın yükünü, tazı en azından patlayan çelik boruyu ve meşin yuvarlağı taşıyarak hafifletmişti. tazı, kan rengi ipek bir kumaşla sarılı silahı masanın üzerine bıraktıktan sonra, meşin yuvarlağı da yanına alarak kestan'ın evinden ayrıldı. tazı gittikten sonra kestan kendini yumuşacık, çiçek gibi kokan postların üzerine attı. şu an adada bunu en çok hak eden şüphesiz oydu.
kestan postların üzerinde bir süre yorgunluğunu attıktan sonra ayağa kalktı ve etrafa bakındı. postları parçalamak için bıçak gibi keskin, irice makasını aradı. bulamayınca, makası en son ever'a verdiğini hatırladı ve şansını keskin bir bıçakla denemek istedi. bıçağı postlardan birine sapladı ve postu kolayca deldiğini gördü. "ulu kurdun kama dişleri de postu böyle kolayca delebilir mi ki?" diye endişelendi. bir süre sonra, postları bıçakla istediği gibi parçalara ayıramayınca, makasa ihtiyacı olduğunu anladı ve harmy'ye uğramak için evden çıktı.
harmy'nin evine gelince, evde olmasını umarak, "hey! harmy!" diye ünledi kestan. ruhlara karışan ever'ın bahçesiyle komşusu harmy ilgileniyor, evinin anahtarını saklıyordu. kısa bir süre sonra harmy dışarı çıktı.
+merhaba kestan, diye karşılık verdi.
-harmy merhaba. makasımı en son ever'a bırakmıştım. şu an ihtiyacım var. beraber ever'ın evine bakabilir miyiz?
+kestan, istersen benim makasımı vereyim. işine yarar mı?
-sanmıyorum harmy. benim büyük bir makasa ihtiyacım var, diyerek kestan kararlılığını gösterdi.
+nasıl istersen. anahtarı alıp geliyorum, dedi harmy ve içeri girdi.
kestan ağır adımlarla ever'ın evine doğru yöneldi. hüzün kokan ağaçların ve asmaların arasından geçerek kapıya doğru ilerlerken, harmy elinde anahtarla arkadan kestan'a yetişti ve kapıyı açtı. kestan önce harmy'nin girmesini bekledi ve ondan sonra o da içeriye daldı. hatıraların üzerini ince bir toz tabakası kaplamıştı. tüm yaşanmışlıklar o ince tabakanın altına mühürlenmişti ve artık bundan sonra o tabakanın üzerinde zaman ağmayacaktı...
kestan etrafı süzerek ever'ı anarken, makası arama işini harmy üstlenmişti. içerideki sessizliği sadece harmy'nin "burada yok! şuraya da bakayım! şu odaya da gireyim!" cümleleri bozuyordu. kederli gözlerle etrafı süzen kestan'ın gözlerine mavi bir parşömen kutusu ilişti. gulu'nun evini ateşe verdikleri gece, gulu aceleyle ever'a uzatırken de görmüştü bu kutuyu.
kestan kutuya doğru yaklaştı ve arkasına bakarak harmy'yi kontrol etti. harmy diğer odada makası arıyordu. inanılmaz bir merak içinde kutuyu eline aldı ve ağır bir suçluluk duygusu altında kutunun kapağını açtı. muhtemelen gulu'nun ever'a yazdığı bir mektup kutunun içinde duruyordu. kestan kendisini inanılmaz bir irade mücadelesi içinde buldu. çok önemli bir bilgiye erişebilme ihtimaliyle kavruldu. "hayır! bunu yapamam! buna hakkım yok! affet beni ever!" diye mırıldanarak kutuyu geri kapattı ve yerine bıraktı.
o kadar çok hafiflemişti ki kestan, gökyüzüne doğru süzülebilirdi ve süzülmekteydi. harmy, "buldum!" diyerek kestan'ın irkilmesine sebep oldu ve onu gökyüzünden aşağıya yanına çekti. harmy elinde makasla yaklaştı ve kestan'ın alması için makası masanın üzerine koydu. kestan elini uzatarak makasını masanın üzerinden geri aldı. ada sakinleri bir başkasının kader ağlarını yanlışlıkla kesmemek için elden ele makas uzatmazlardı.
harmy kapıyı kilitlerken kestan ona teşekkürlerini sundu ve yanından ayrılarak evinin yolunu tuttu. aklında mektuba dair hiçbir düşünce yoktu ama eğer okusaydı... mektup, zamanın iç içe geçmiş sonsuz ağında onu nereye sürükler, hangi tuzağa çeker, ya da tuzaktan kurtarır bunu hiçbir zaman bilmeyecekti...
"sevgili ever,
umarım en azından bu mektubu sana ulaştırabilmem için fırsatım olur. havada asılı, gölge ellerin taşıdığı meşaleleri görebiliyorum. birkaç saat sonra benim için burada olacaklar. hissediyorum ki, ışık taşıyan meşaleler, üzerime sonsuz karanlığı örtecekler.
ever, elli yedi yıldır ömrümü kemirip tüketen, hayatımdan kayıp, benden çalınmış olan o bir haftayı, her şeyi hatırlıyorum. öğreneceklerin sende dayanılmaz bir keder yaratacak olsa da, her şeyi bilmelisin.
ne tesadüf ki, kahin'in huzura ermesiyle, iki gündür üzerimdeki büyü kalktı. monde'nin kaybolduğu gün, tüm ışıltı mantarlarının yendiğini gördüm ve günlerce ormanda monde'nin izini sürdüm, güney kayalıklarından denize açılan karanlık geçitlere kadar. ulaştığım beden bir çocuk değil, yeşil bir orman perisiydi ama o monde'nin ta kendisiydi. bu gerçeği onun gözlerinde gördüm ve onu gümüş bıçağımla yaraladım.
ışıltı tepesi'ne döndüğümde bastırılamaz bir arzuyla mantarların tadına baktım. ölü bedenime ulaşacaklarına, ızdıraba sürülmüş, ağacın ışıltısız günlerinde ne yaşadığını bilmeyen bir garibe ve yeşil peri bedenindeki kahin damgalı, ışık getiren monde'ye kavuştular.
gözlerimi açtığımdaki unutkanlığı, avuçlarımdaki mantarlardan bildim. düşündüm ki kökünü kazırsam hatırlayacağım. ama şimdi biliyorum ki kahin'in, sevgili monde'nin gidişiyle artık hürüm. bu acı gerçeklerle seni baş başa bıraktığım için beni affet. umarım bizim yaşadığımız kedere, tazı ve tero ortak olmazlar. onların gerçekleri bilip bilmeme kararı bundan sonra sana ait olacak.
elveda!
gulu"
-av-
sözleştikleri gibi tazı, sabah önce kestan'ın evine uğradı. ulu kurt gece de ulumasını eksik etmemişti. tepeyi terk etmeyecekti, belli olmuştu ama bugün tepeyi geri alma zamanı gelmişti. tazı'nın gerçekte kurtla kişisel bir hesabı yoktu, o hesap kestan'ındı. kurt, ağacı ateşe verme arzusu önünde sadece, ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
ağacı ateşe verirse tazı, üzerlerindeki lanetin dağılacağına inandırmıştı kendisini. tüm yaşananlardan bir şekilde ağaç ve ışıltı sorumlu olmalıydı. ışıltısını bir tek kendisinden esirgeyen ağaca içten içe kin beslemiyor da değildi. ışıltısızlık eğer bir lanetse, bu lanetin herkesin üzerine çökmesinde bir sakınca olmamalıydı. belki de her şey daha iyi bile olabilirdi. hayır, bu kesinlikle bencillik değildi! tazı'nın sabahtandır iç hesaplaşmaları daha da yoğunlaşmıştı.
kestan akşamdan postları ölçülerine göre parçalara ayırmıştı. kurdun dişlerini derilerine geçiremeyecek kalınlıkta, kollarını ve vücutlarını postlarla kat kat saracaklardı. tazı önden yem olarak kurdu üzerine çekecek ve kurt onu boğmadan, evolver'in verdiği silahla kestan'ın kurdu deşmesini bekleyecekti. peki intikam hazzıyla içi soğuyan kestan, tazı'nın ağacı ateşe vermesine, ışıltının sönmesine göz yumacak mıydı? ışıltıyı yok etmek mi bencillikti yoksa ışıltı uğruna lanete boyun eğmek mi?
iki kafadar tüm hazırlıklarını yaptıktan sonra heybelerini sırtlayarak yola koyuldular. onları yavaşlatmaması ve tepeye rahat çıkabilmek için, postları zirveye mümkün olan en yakın mesafede kuşanacaklardı. öyle de oldu. yamaç aşağı esen rüzgar, kurdun herhangi bir koku almasını geciktirecekti. zirveye yaklaşık iki yüz metre uzaklıkta, güvenli bir noktada dinlendikten sonra kestan tazı'nın kollarını ve vücudunu iyice sardı. uzaktan tazı'yı gören birisi onu rahatlıkla koç sanabilirdi.
kestan kendi kollarını ve vücudunu, silahı rahat kullanabilmek ve daha çevik hareket edebilmek için hafifçe sardı. önce tazı'nın sonra da kendi boynuna, demirden yapılmış dikenli boyunluk, kurtçalık taktı. kurt içgüdüsel olarak dişlerini tazı'nın önce boynuna geçirmek isteyecekti. silah eğer ateş almazsa diye, tabi ki yanlarına uzun çelik bir mızrak ve fazladan bıçak da almışlardı.
silahın mekanizmasına üstteki ince delikten önce patlayıcı kara toz döktüler ve kenevir bir fitil yerleştirdiler. uzun borudan içeriye büyükçe demir bir bilye attılar ve mekanizmaya oturmasını sağladılar. geriye sadece fitili ateşlemek kalmıştı. yanlarına aldıkları meşaleyi ateşe verdiler ve kazık gibi toprağa çaktılar. meşalenin yanına da çelik mızrağı sapladılar. kestan'ın elinde patlangaç, fitili ateşlemek için geride beklerken, tazı sol elinde bir bıçak, kurdu kışkırtmak için öne atıldı.
ağacın kolları altında gölgede uzanmış yatan beyaz canavar, aşağılardan gelen bağırtıları duyunca, dört ayak üzerine dikildi. tazı'yı dikkatlice izlemeye başladı. kulaklarını geriye doğru yatırarak, dişlerini ortaya çıkartıp, başını öne eğerek ve yere kapaklanarak tehditkar uyarılarda bulundu. sağa sola zıplayarak tehditkar uyarılarına devam etti. caydırıcılığının ısrarla sorgulanması üzerine, ileri atıldı ve tazı'ya doğru şimşek gibi koşmaya başladı.
"fitili ateşle kestan!" diye bir çığlık koptu ve kestan fitili ateşledi. üzerine ulu bir kurt koştururken tazı'nın neler hissettiğini tanrı bilir ya! sağ kolunu başının önünde siper yapmış, kolunun hemen altında yüzünün seviyesinde, elinde kurda dik bir şekilde doğrultulmuş bıçak, avını ya da avcısını beklerken, kestan geride pusuya yatmış, en uygun zamanlamayı ve pozisyonu kolluyordu.
ulu kurt iyice yaklaşınca, uçarak tazı'nın üzerine atladı. iri bir kurttan üç kat daha büyük ve ağır olan hayvan, tazı'yı bir çocuk gibi yere yıktı ve birlikte yuvarlandılar. bu sırada bıçak tazı'nın elinden kayıp gitmişti. kollarını yüzüne siper etmişken, kurt tazı'nın boğazını parçalamaya çalışıyordu. yedi - sekiz saniyelik zaman tazı için durmuş, neredeyse sonsuza uzamıştı. tazı'nın gözlerinin önünden o an neler aktığını tanrı bilir! derken tüm tepelerde yankılanan tiz bir patlama sesi duyuldu. uzaklardaki kuşlar bile göğe havalandı.
silahı elinden fırlattığı gibi, tazı'yla yumak olmuş kurda doğru koştu. kurdu yana iterek, tazı'nın üzerindeki ağırlığı kaldırdı. kestan kurdu deşmişti. kurdun karın bölgesi artık kızılcık gibiydi. akan tüm kan, tazı'nın üzerindeki koyun postunu da kızıla çevirmişti. kurtçalık ve post iş görmüş, evolver insanlığın görebileceği en ölümcül silahı tasarlamıştı. kestan tazı'ya gülümseyerek:
+dostum! iyi misin? hakladık o piçi!
tazı kestan'a herhangi bir şey demeden, kafa sallayarak ve gülümseyerek karşılık verdi. kestan bir şeylerin ters gittiğini hemen anlamıştı. tazı'nın boynundan kurtçalığı çıkardı. derin bir yara izi göremedi ve rahatladı. sonra, "tanrım! hayır!" diyerek etrafta bıçağı aradı. bıçağı buldu ve hızlıca tazı'nın üzerine sarılı postu çıkartmak için keten ipleri kesti. tazı'yı posttan kurtarınca korktuğu manzarayla karşı karşıya kaldı ve haykırdı: "hayır! lanet olsun! hayır!"
demir bilye kurdu delip geçmiş ve göğsünün altından girerek tazı'nın vücuduna saplanmıştı. vakit kaybetmeden kestan tazı'yı omuzladı ve ışıltı ağacına doğru uzadı. zirveye tırmanıp, ağaca vardığında, yavaşça tazı'yı omuzlarından yere indirdi ve mantarların arasına bıraktı. kıyafetini sıyırarak, hala kanayan yarasını açığa çıkardı. ağacın dallarına uzanarak birkaç tutam ışıltılı yaprak kopardı. yaprakları avuçlarında ufalayarak kırf etti ve tazı'nın yarasına bastı. kızılcık kan gökkuşağına büründü. tazı olup bitenleri sadece gözleriyle izlemekle yetindi.
kestan yıllar önce, ayağı kayıp da başını büyükçe bir taşın keskin ucuna vurduğunda, akan kanı durduramayınca, şansını kesik yere ışıltılı yaprak basarak denemişti. çok kısa süre içerisinde kanama durmuştu. muhtemelen bu pratik bilgiye sahip olan başka birisi yoktur ve de kestan kadar ışıltı tepesi'nde vakit geçiren... kısa süre içerisinde kanama durmuştu ama tazı çok fazla kan kaybetmişti ve vücudu iyice soğumuştu. üşüdü ve titredi. kestan kıyafetini çıkartıp tazı'nın üstüne örttü ve elini sıkıca kavradı.
etrafta, renkli polenlerin arasında ışıltı kelebekleri uçuşmaya başladı. sanki tüm polenleri kanatlarıyla yakalayıp, renklerine renk katmak isterler gibi uçuşuyorlardı. bir tanesi tazı'nın yüzünde ciddi bir yer kaplayan burnuna kondu. kanatlarını birkaç defa çırparak dinlendikten sonra, tazı'nın onu takip etmesini ister gibi tekrar havalandı. kestan'ın tuttuğu el buz kesildi. tazı'nın yüreğine iki düğüm işlendi, kanı kalbinde hapsoldu. kelebeği takip eden gözleri yavaşça kapandı...
devam edecek...
devamını gör...
sözlük yazarlarının fotoğrafları
modlardan ricam bu gibi başlıkları ve bu tarz paylaşımları bir şekilde engellesin çünkü sözlük git gide insitgrama dönüyor. yakında hikaye de atar bu ilgi budalaları hiç şaşırmam. lan sözlük bura sözlük! bilgi alacan yorum yapacan bilgi verecen hatta gerekirse arada sohbet makara da olur ama kardeşim kendi fotoğrafını, gözünü, ağzını, burnunu niye paylaşırsın ki? moderasyon gereğini yapar umarım ortam iyice tanışma sitesine dönmeden.
devamını gör...
en kaliteli maden suyu markası
o bir klasik. elbette beypazarı.
devamını gör...
yaşanan şehrin en güzel yanı
"ege"'ye açılan güney ve güneybatı ucu olan coğrafi konumudur.
devamını gör...
merhaba ben alper kul sorularınızı cevaplıyorum
henüz ünlü olmamışken, karadeniz'de yapılan bir teknofest'de babanız ile beraber satmak üzere 1.000 adet köfte ekmek hazırladığınız ve gün sonunda yalnızca 13 adet köfte ekmek satabildiğiniz doğru mu?
not 1 : ekstazi sağlığa oldukça zararlıdır.
not 2 : ekstazi etkisi altında olan kişi, 48 saat kadar hiçbir şey yemez. *
not 1 : ekstazi sağlığa oldukça zararlıdır.
not 2 : ekstazi etkisi altında olan kişi, 48 saat kadar hiçbir şey yemez. *
devamını gör...
kediler konuşabilse ilk söyleyecekleri sözler
tepelere çıkıp bize attıkları bakışı tâbi ki,
hepinizden iğreniyorum.*
hepinizden iğreniyorum.*
devamını gör...
antalya denince akla gelenler
sonradan görme öküzler, dolandırıcı, güven vermeyen insanlar, nemli vıcık vıcık sıcak hava, trafik canavarı şoförler.
devamını gör...
ivanmilinski
böyle bir yazarı gözden kaçırdım sözlük, özür dilerim ..
olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan yazardır kendileri .
sizinle her ne kadar zıt düşünce de olsa da saygı ve sevgi çevresinde saatlerce muhabbet edebilir.
kibirli dünyamız da kibirsiz insanlardan bir tanesi ,
zor bulunur.
olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan yazardır kendileri .
sizinle her ne kadar zıt düşünce de olsa da saygı ve sevgi çevresinde saatlerce muhabbet edebilir.
kibirli dünyamız da kibirsiz insanlardan bir tanesi ,
zor bulunur.
devamını gör...
hayatınızın rengi
şüphesiz vantablack.
devamını gör...
hiçbir şey olmadıysa bile kesinlikle bir şeyler oldu
bir şey olmamışsa bile bir şeyin olabilmiş olacağını ifade eder. bir milletvekiline ait bir sözdür.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
devamını gör...
nudeseverlerin gözü yaşlı
nude akar yolunu bulur. halkımızı müsterih olmaya davet ediyorum.
devamını gör...
kafa filmler radyo yayını
esaretin bedeli'nde andy'nin mahkumlara dinlettiği klasik müzik çalıyor şuan. bu çok havalı dostum. biz mahkumlar unutulmaz bir an yaşıyoruz. teşekkürler coldboy.*
devamını gör...
normal sözlük'te kibar olun bilmediğiniz tanımadığınız kişiye sen dostum şeklinde hitap etmeyin
başlıkta söylediğim gibidir.
kiminle muhatap olsam ,
sen diyor , dostum diyor , kendince bir hitap şekli yaratıyor.
arkadaşlar, yeri geldiğinde her boku bildiğinizi iddia edip, mangalda kül bırakmıyorsunuz,
ancak henüz karşınızdaki kişiye nasıl hitap edileceğini bilmiyor veya bilmiyor gibi tavır takınıyorsunuz.
bire birde, ben özellikle 'siz' diye hitap etmeme rağmen, bana hala ' sen ' diyen adamı, bundan sonra kim olursa olsun, çok kötü bozarım.
bilginize...
edit : aşağıda hala bunun aksini savunan , kendince farklı bir duruş sergileme havasında olanlar var ,
bunun savunulacak bir tarafı yok , farklı olmak istiyorsanız 'sen ' yerine
' siz ' demeyi deneyiniz, birşey kaybetmez, tam tersine kazanırsınız.
kiminle muhatap olsam ,
sen diyor , dostum diyor , kendince bir hitap şekli yaratıyor.
arkadaşlar, yeri geldiğinde her boku bildiğinizi iddia edip, mangalda kül bırakmıyorsunuz,
ancak henüz karşınızdaki kişiye nasıl hitap edileceğini bilmiyor veya bilmiyor gibi tavır takınıyorsunuz.
bire birde, ben özellikle 'siz' diye hitap etmeme rağmen, bana hala ' sen ' diyen adamı, bundan sonra kim olursa olsun, çok kötü bozarım.
bilginize...
edit : aşağıda hala bunun aksini savunan , kendince farklı bir duruş sergileme havasında olanlar var ,
bunun savunulacak bir tarafı yok , farklı olmak istiyorsanız 'sen ' yerine
' siz ' demeyi deneyiniz, birşey kaybetmez, tam tersine kazanırsınız.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının okumakta olduğu kitaplar
(bkz: oblomov)
devamını gör...
yoldaş benjamin’e şiir tekerleme yazıyoruz kampanyası
ilk taşı yine günahsız olanınız şahsım atıyor.
memleketimiz kabataş
halk ister iş ve aş
moderatör yiyosa gel bana bulaş
önderimizdir benjamin yoldaş!
memleketimiz kabataş
halk ister iş ve aş
moderatör yiyosa gel bana bulaş
önderimizdir benjamin yoldaş!
devamını gör...
