koyver danayı bulur anayı. bunlar kuzu ama aynı şey.
devamını gör...

blu tv ve fx ortak yapımı olarak yayınlanmış film tadında bir polisiye dizi.

dizinin tarihi bağlantılar içermesi ve bunu izleyiciye hissettirmesi de zaten başlı başına ilgi çekici olan konusunu daha bir şenlendiriyor. başrolde kenan imirzalıoğlu, melisa sözen, ahmet mümtaz taylan var. kenan imirzalıoğlu ezel'de çıtayı arş-ı alâ'ya yükselttikten sonra tabiki burdaki oyunculuğu tutuk gelebilir ancak yine de nevi şahsına münhasır. ahmet mümtaz taylan'ı da başarılı buldum ancak tabi kenan'la birlikte oynayınca insanın beklentisi yükselmiyor da değil. melisa sözen de iyi iş çıkarmış, hoş kadın.

diziyi izlerken bazı klişeler göze çarpmıyor değil. tecrübeli polis - genç polis, çılgın dik başlı polis - realist uslu polis ikilisi burda da var. istanbul teması, dini motifler ayarı biraz kaçtığından insan edebi roman okuyormuş hissine kapıyor veya senaryosunun edebi bir eserden esinlemiş olduğunu sanıyor daha doğru ifadeyle. ama tüm bunlar dizinin akıcılığının önüne geçmiyor. bir bölüm bitirirken ayılıp bayılmıyorsun yani. sürükleyicilik eh işte bir türk polisiyesi ne kadar sürükleyebilirse o kadar. etkileyici merak uyandırıcı sahneler bolca var ama bir günde zamanın farkında olmadan bitirilebilecek kadar değil. belkide yoğunluğundan kaynaklıdır bu durum bilmiyorum. ben biraz fazla polisiye meraklısı olduğum için iki günde bitirdim. zaten 8 bölüm.

finali kötü bulmadım ancak daha şaşırtıcı, daha vurucu olabilirdi. böyle bir dizide böyle bir final olunca bir şeylerin eksik kalmışlığı hissi de insanda uyanmıyor değil. bitirişi bu şekilde olmasa üstünden zaman geçmesine rağmen çok daha fazla anılabilirdi.

bir başyapıt değil ancak izleyeni kesinlikle pişman etmez. kısacası ortalama üstü bir türk polisiyesi.
devamını gör...

iki tane öğretmenden yola çıkarak nasıl genelleme yaptın diye sorarlar dikkat etmek lazım. genellemek bu kadar kolaysa zaten yazarın bahsettiği örneklerden daha fazla kazanan mühendis ve doktor herkesin etrafında vardır. sabahtan akşama kadar okulda çalış, üzerine gel hergün 3 saat özel ders ver ve bunu 20 gün boyunca sürdür aldığın 9000tl çok gelsin insanlara. bu insan ne zaman yaşasın ömrü çalışmakla geçiyor zaten. kimya örneği içinse 20 gün boyunca sabahtan akşama kadar tam kapasite özel ders verecek kadar çevre oluşturabilmek kolay zannediliyor sanırım. o ögretmenin kendi alanında ulaştığı başarıya denk doktor yazarın bahsettiği paralara güler geçer.
t: kahkaha attıran tespit.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
yapamadıklarımı sorsam, çözecek bir cengaver var mıdır?
devamını gör...

inanan bir arkadaşımla konuşurken sormuştum küçük yaşta bunları öğretmeselerde 13 15 yaşında gelip az buçuk kafası çalışınca anlatsalar ne olur diye. o zaman kimse inanmaz ki demişti. anlatacaklarım bu kadar.

ağaç yaşken eğilir.
devamını gör...

mozar'ın requiem'inin çok özel bir bölümü. sanki tüm duygular zirvede gibi.
kendisiyle ilgili şöyle bir tespitim var.
amadeus'u izledikten sonra lacrimosa > diğer her şey.
çünkü mozart'ın babasıyla ilgili olan o olmamışlık hissi ve bunun üzerine doğan ölümsüz eserin doğuşunu çok etkileyici anlatmıştı amadeus. buradan
devamını gör...

blok evren teorisi ile desteklenebilecek iddia.
devamını gör...

esasen var olmayan, var olsa da çarpıtılan tarihi olay, olgu, bilgi ya da konu. asparagastan, dedikodudan beslenir. amacı gerçeklerden konuşmak değil, herhangi bir ilgi çekicilik ya da çıkar amacı gözetildiğinden manipülasyon yapmaktır.

en popüler örnekleri mu kıtası, atlantis ya da "piramitleri uzaylıların inşa etmesi" gibi zırvalardır.

esasen gerçek bir tarihi iddiayla sözde tarih iddiasını ayırt etmek için eser miktarda beyin yeterlidir. örneğin karşınızdaki insan basbayağı yedi göbek soy ağacı çıkartılmış olan atatürk'ün yahudi olduğunu iddia edebiliyorsa, bilin ki sözde tarih faaliyeti icra ediyordur.* ya da mesela defalarca aksi kanıtlanmasına aldırmadan cengiz han'ın türk olduğunu savunuyorsa da öyle.
devamını gör...

çünkü o bir ktülü.*
bir yanı karadeniz'e nazır olan, ülkenin en güzel kampüsünde okumuş.
bu gün keşfettim kendisini.
tanımları kadar şiirleri de hoş.
hemen takibe aldım tabikine.
devamını gör...

- "intikam iyi bişey değil mathilda inan, unutmak daha iyi."

ve bir sting efsanesi;
shape of my heart
devamını gör...

burda da yokum. bugün yeterince üzüldüm. tabi ya çobanık diye bizi beğenmezler.
devamını gör...

kendine has eşyalarla dolu küçük bir evi vardı. annemler, küçükken bizi bir yerlere götürmek istemediğinde ona bırakırlardı. biz de yataklarda zıplayıp o küçük evin altını üstüne getirirdik. o evde çok güzel anılarımız vardı ama vefat ettikten sonra evi amcama kaldı. hemen karşı ev de bizimdi. akşamları ne zaman camdan baksam o küçük odasının ışığını görünce içimi bir huzur kaplardı, şimdi bazen yine ışığın yandığını görünce içim cız ediyor ahh ahh keşke yine babaannem orada olsa da sabah olunca onu görebileceğimi bilsem...
devamını gör...

trajikomik bir olaydır.
devamını gör...

kaderdir.

doğanın insan üzerinde daha fazla etkili olduğunu düşünürüm, tabi küreselleşen dünyada bu etki giderek azalsa da sıcak, ılıman ve soğuk iklim ülkeleri birbirinden oldukça farklıdır.

coğrafya; yediğiniz yiyecekten, giydiğiniz kıyafete, karakterinizden insanın düşünce biçimine kadar etkili olmaktadır.
devamını gör...

1950'lerde amerika rand* şirketinde çalışan olaf helmer ve norman dalkey tarafından ilk olarak askeri konulara ilişkin yorumlamalarda bulunmak amacıyla geliştirilmiştir.

tekniğin adı, tanrıların ölülerle kahinler aracılığı ile konuştuklarına ve gelecek konusunda rehberlik ettiklerine inanan eski yunanlıların, tamamı kadınlardan oluşan ve phtia denen kahinleriyle ünlü delphi antik kentinden gelmektedir.

belirsizliğin fazla olduğu politik ya da duygusal ortamlarda karar verilmesi gereken durumlar söz konusu ise veya kararların etkilenmesini sağlayacak güçlü grupların bulunması halinde, geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak, uzman görüşlerini belirlemek ve uzlaşma sağlamak üzere kullanılan nitel bir tahmin yöntemidir.

hakkında karar alınacak konunun akılcı bir yaklaşım ile farklı bakış açılarının değerlendirilmesi sonucu ortak bağlamda anlaşılmasına imkan verir. tıp, askeri konular ve eğitimin çeşitli alanlarında yaygın şekilde kullanılmıştır.
üç ana özelliğe sahiptir;
-katılımda anonimlik. bireylerden çok düşüncelerin öne çıkarılmasını sağlamak adına düşünce sahiplerinin gizli tutulması bu yöntemin başarısının anahtarı olarak görülmektedir.
-istatistiksel grup analizi. her bir anket sonucunda verilerin istatistiksel analizinin yapılması ve uzmanlarca bu istatistiksel verilerin anlamlarının iyi bilinmesi gerekmektedir.
-kontrollü geri bildirim. anketi yanıtlayan uzmanların genel eğilimleri bir sonraki anketle birlikte katılımcılara iletilmesidir.

yöntemin uygulanması için önce uzman bir grup seçilir. her uzmana kişisel görüşlerini, deneyimlerini veya önceki araştırmalarına dayanarak her konuda yorum yapmalarını sağlayan bir anket gönderilir. uzmanların doldurduğu anketler yorumları gruplayan ve başka bir anketin gerekli olup olmadığına ya da sonuçların yayınlanmaya hazır olup olmadığına karar veren moderatöre gönderilir. yeni bir anket yapılması gerekliliği sonucu çıktığında, uzmanların daha fazla yorum yapabilmeleri adına yetersiz görülen anket verilerinin tümü uzmanlara geri gönderilir. moderatörce bir fikir birliği sağlandığı kanaati kabul görene kadar bu anketler devam eder.

içerisinde bulunduğumuz pandemi döneminde bütün katılımcıları fiziksel bir toplantı ortamında bir araya getirmemesi, yorumların anonimliğinden ötürü her uzamanın özgür düşüncelerini sergileyebilmesi ve farklı yorumlar içeren sonuçların geri bildirimi ile zaman içerisinde bir fikir birliği oluşturulabilmesi adına bana göre geçerli bir yöntemdir.

sevdik, uygulamaktayız..
devamını gör...

salgılanması kolay olan hormonlardan biridir. aşık olma, orgazm olma, doğum sonrası ve öncesi dışında; iletişim kurma, masaj yaptırma, egzersiz yapma, hayal kurma, sarılma salınımını arttıran faktörlerdendir.
düşünün hafifçe kendi kolunuzu ovduğunuzda bile oksitosin salgılanmaya başlıyor.
devamını gör...

bu arkadaş sağ olsun geçenlerde beni kabuğumda ters döndürdü. uzun bir müddet sözlüğe girmemiştim, sözlüğe girdiğim anda yazdığı bir tanıma denk geldim. tanımı okudum, kimdir nedir diye düşünürken, diğer tanımlarına baktım ve tatam; tanımlarda ''efem!'' kalıbı kullanılıyordu. meğer bizim kuşçu olmuş yayladağ lokumu. mahlasını değiştirmiş. hayır iyi de okuyucuyumdur nasıl gözümden kaçtı bu yazar diye de hayıflandım resmen boş yere.

neyse işin latifesi bir yana, ben kendisinin açtığı başlıkları ve yazdığı tanımları okumayı seviyorum. güzel konular seçer. bazıları ilgi alanıma girer. onlarda da muhakkak bir kaç kelam eder öyle çıkarım başlıktan. okunası yazarlardandır. biraz kıskanç olduğu söyleniyor ama olsun.* kendisini okutuyor. kıskançlığına değil yazdıklarına odaklanalım derim ben. daim olsun.
devamını gör...

hiç işim olmayacak hareket. ağzıyla burnunun yerini değiştirir bir daha da suratını görmem. s..sin gitsin.
devamını gör...

biraz uzun oldu ama hadi bakalım...
cenaze

mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
devamını gör...

kardeşimle tarot kartları aldık, pratik olsun diye evde birbirimize soru sordurup kart açıyoruz. babam geldi yanımıza, kardeşim gel otur baba sana tarot bakıyım dedi tamam dedi babam.
kardeşim:
"evet baba sormak istediğin bir şey var mı?"
babam:
"var. bu tarot kartlarına kaç para verdiniz?"
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim