tek kelime ile kendini anlat
hayal kırıklığı
devamını gör...
yaşlı yazarlar
bir yere sığamadık be. nereye kayıt olsak hemen '' hadi dayı hadi '' sözleriyle karşılaşıyorum.
yahu gençler bizi neden beğenmiyorsunuz yahu ? ne kötülüğümüzü gördünüz ? *
yahu gençler bizi neden beğenmiyorsunuz yahu ? ne kötülüğümüzü gördünüz ? *
devamını gör...
evliliğin bir evetle başlayıp bir evetle bitmesi
iki evetle başlar, gelin ve damat evet der ve evlilik başlar.
biterken bir evet yok, hakim de evet demez.
mastor şunu bi anlat hele ne dedin burda?*
bu arada beyanlar eşit önemde, kadının beyanı meselesi ceza hukukunda önem kazanıyor.
biterken bir evet yok, hakim de evet demez.
mastor şunu bi anlat hele ne dedin burda?*
bu arada beyanlar eşit önemde, kadının beyanı meselesi ceza hukukunda önem kazanıyor.
devamını gör...
(tematik)
sevdan bir ateş
söz ve müziği murat çelik'e ait olan bir düş sokağı sakinleri şarkısıdır. 1993 yılında düş sokağı albümü ile piyasaya sürülmüştür.
senin alev gözlerin
eritse şu ruhumu
buz olur kesilirim
yanarken içim
sesin bir uçurum
çağırırsa beni
kuş olur uçarım
yanarken içim
sevdan bir ateş oldu bende
gönlüm bir deli
coştu sende
saçların rüzgarından
savururken gönlünü
sürgün olur göçerim
bu diyarlardan
kime dokunur ellerim
kimi görür gözlerim
ölüm çıkar karşıma
yine sen derim
sevdan bir ateş oldu bende
gönlüm bir deli
coştu sende
dinlemek için buradan tık
senin alev gözlerin
eritse şu ruhumu
buz olur kesilirim
yanarken içim
sesin bir uçurum
çağırırsa beni
kuş olur uçarım
yanarken içim
sevdan bir ateş oldu bende
gönlüm bir deli
coştu sende
saçların rüzgarından
savururken gönlünü
sürgün olur göçerim
bu diyarlardan
kime dokunur ellerim
kimi görür gözlerim
ölüm çıkar karşıma
yine sen derim
sevdan bir ateş oldu bende
gönlüm bir deli
coştu sende
dinlemek için buradan tık
devamını gör...
israil'in 3000 yıldır buradayız tweeti
hem insanların topraklarını işgal edip hem de "saldırı altındayız." diye mağdur edebiyatı yapan, çocuk katili terör devletinin attığı tweet.
devamını gör...
çocukken oynanan oyunlar
umarım karıncaları yalnızca biz dövüştürmüyorduk?
devamını gör...
oltamı attım bekliyorum
olta başlıkları zaten belli oluyor efendim. başlık sahibi yemli başlığı akışa bırakır ve bir balıkçı sabrıyla yeme balığın gelmesini bekler.
devamını gör...
yazarların olmak istedikleri dizi karakterleri
şu behzat ç. yi çok seviyorum. behzat ç. olmak isterdim. bana benziyor biraz huyları.
devamını gör...
köylüleri niçin öldürmeliyiz
şükrü erbaş’ın zamanında olay çıkaran şiiri. bu şiirden sonra o zamanki cumhurbaşkanı süleyman demirel şiire uzun bir eleştiri getirmek durumunda kalıyor. şiir şöyle;
“köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, kaba ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca yalan söylerler.
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler...
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştirmezler
evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
birgün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler.
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler!...
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin akrabalarından sözederler.
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
yollara tükürürler...
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar.
dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
zamanın derin ırmakları önünde...
köylüleri söyleyin nasil
nasil kurtaralim?”
“köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, kaba ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca yalan söylerler.
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler...
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştirmezler
evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
birgün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler.
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler!...
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin akrabalarından sözederler.
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
yollara tükürürler...
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar.
dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
zamanın derin ırmakları önünde...
köylüleri söyleyin nasil
nasil kurtaralim?”
devamını gör...
güne iyi başlatan şeyler
çay.
devamını gör...
uyumayan sözlük kitlesi
ara ara dahil olduğum gruptur.
gerçekten de gece çok daha zevkli oluyor.
gerçekten de gece çok daha zevkli oluyor.
devamını gör...
soraya'yı taşlamak
kocasının attığı iftira nedeniyle 1986 yılında taşlanarak öldürülen iranlı soraya'nın öyküsünü konu alan soraya'yı taşlamak filmi yaşanılanların sesini duyurmak için de bir mücadeleyi anlatıyor. şeriat kanunlarının hüküm sürdüğü ülkede, soraya'nın masum olduğuna kimse inanmaz ve recm cezasına çarptırılır.
devamını gör...
komşunun tuhaf davranışları
öncelikle merhaba, size komşunun tuhaf davranışlarından ziyade komşumla yaşadığım turşu ödüllü tuhaf bir olayı anlatmak istiyorum.
bundan üç yıl önce olması lazım, bir gün evde otururken kapıda bir kıpırdanma duydum ve sese çıktım. iri yarıca, gençten bir çocuk(ikimiz de öğrenciyiz o zamanlar) elinde eski bir kartla kapı açmaya çalışıyor. biraz seyrettim, baktım açamıyor yardımcı olayım ben açarım dedim, açtım da. keşke o an bunu başaramamış, tüm havamı söndürmüş olsaydım ama bilemezdim ki, nereden bileyim.
kapıyı açtık, sevimli sevimli teşekkür etti, rahatsız ettim kusura bakma dedi ve evine girdi. bu arada bu yaşananlar çalıştığım için hep akşam dokuz on saatlerinde yaşanıyor.
ertesi gün yine geldi, yine açtık kapıyı. ertesi gündü, bir gündü iki gündü derken iki haftayı aştı olay, rahatsız oluyorum ama kapıyı açtığımız kart bende duracak kadar da her iki taraf için benimsenen bir durum var ortada. alışınca da bi rahatlık aldı bizimkini. önceleri kız arkadaşını görmüyordum artık üç güne bir ikisini de karşımda görmeye başladım. biri kapımı çalıyor, diğeri ricada bulunuyor sonra onlar bir köşede kapıyı açmamı bekleyip ben eve girene kadar da sevimlilik yapıyordu. ( teşekkür ederiz, kusura bakma seni de rahatsız ediyoruz hep böyle, bir ihtiyacın olursa sakın çekinme sen de bize söyle. asabileşen gönlümü alma taktikleri)
bu arada bunu söylemeden geçemem artık bende de nasıl bir psikolojik rahatsızlık başladıysa "ya bu kez açamazsam" düşüncelerine kapılıp kendime yükleniyordum. her neyse... birkaç kez daha oflaya puflaya da olsa açtım kapıyı.( yok anlamıyor bir türlü ona ofladığımı, canını sıkıyorlar heralde cafede diyor. oğuz atay kadar anlaşılmamak nedir hissediyorum, ben de anlamıyor ne de olsa diye konuşmadan işimi yapıyorum)
bu sessizliğin beni "ben bu düzeni bozarım" evresine getirdiğinin farkında değil, anlamak da istemiyor olabilir bilmiyorum. tek bildiğim şey; artık rahat bir nefes almak istediğim.
bu karar kaçıncı güne tekabül ediyor pek bir önemi yok ama kırılma anı bu günden itibaren başlıyor. bir gün iş yerinde tüm mesaim boyunca "eve gideceksin ve o kapıyı mahalle yansa açmayacaksın sonra da hiç olmadığın kadar özgürsün" diyerek uzun zamandır arkasında durmadığım kendimin ellerinden tutmaya karar verdim. eve gidince en sevdiğim pijamalarımı giyip kapıyı açmayacağım anı beklemeye başladım. baş belası beni çok bekletmeden geldi, ufak ufak zile dokunuyor, aradaki ses boşluğunda ise evde miyim diye yokluyor. o zili çaldıkça ben en rahat olmam gereken kendi evimde kedi yürüyüşü yapıyorum. ağrıma gidiyor bu çaresiz halim. yine kendime kızıyorum "sen kendin başına bela ettin, şimdi kurtul!" neyse ben kendimle hesaplaşırken vazgeçip gitti sonunda. oh dedim oh, ya yeni bir kurban bulacak kendine ya da çilingire gidiyor. o kadar özgür o kadar çok huzurluydum ki gittiğinde, beni etkileyen ne varsa onlardan uzak durabilmenin değerini öpüp başıma koydum. tabi mutlu anlar çabuk biter benim için. aradan 20-25 dk ancak geçti, hem ev hem de iş arkadaşım olan melike'den bir mesaj geldi. "aşkım senin şu manyak var ya kapısını açtırıp duran seni sordu. evdedir çıkalı çok oldu dedim." şaşkın şaşkın ne kadar baktım mesaja bilmiyorum ama hemen üstünkörü bir plan yapıp işe koyuldum. bu aptal dostluğun nişanı olan kartla ufak bir not kıstırdım kapısına. "kusura bakma ama kabak tadı vermeye başladı bu yaptığın. kendine yeni bir uşak bul ya da çilingire gidebilirsin ama benim kapıma gelme bir daha"
hemen içeri girip pusuya yattım, sessizce yarım saat kadar bekledim. arkadaşıyla gelip kapıyı açtılar tabi notla kartı da aldılar eminim bundan.
aradan iki gün geçti ses seda çıkmadı hiç, kapı sesi de duymadım üçüncü gün kapımı çaldı açmadım. gece melike işten dönünce elinde orta boylarda bir kavanoza kurulmuş acı biber turşusuyla geldi. (yalnız turşu, biberine sarımsağına kullanılan sirkeye kadar organik. memleketten kapıp getirdiği, anne eli değdiği o kadar belli ki kavanozu bile evde yöresel rüzgarlar estirmeye yetiyor)
"kusura bakmasın ev arkadaşım memlekete giderken benim anahtarı da götürmüş dün gece geldi, artık anahtarım var sıkıntı yapmasın yani, turşuyu da şimdi getirebildim, kabul etsin rahatsız ettik o kadar" diye de tembihlemiş melike'yi. melike gülmekten yerde kıvranıyor ben iki gün daha bekleseydin bu kadar kendini hırpalamayacaktın diye hem gülüp hem yine kendime kızıyorum. aslında hala hatırladıkça gülüyorum kimdin, biz neydik... bu tuhaf komşum buralardaysa onu affettiğimi söylemek istiyorum.
bundan üç yıl önce olması lazım, bir gün evde otururken kapıda bir kıpırdanma duydum ve sese çıktım. iri yarıca, gençten bir çocuk(ikimiz de öğrenciyiz o zamanlar) elinde eski bir kartla kapı açmaya çalışıyor. biraz seyrettim, baktım açamıyor yardımcı olayım ben açarım dedim, açtım da. keşke o an bunu başaramamış, tüm havamı söndürmüş olsaydım ama bilemezdim ki, nereden bileyim.
kapıyı açtık, sevimli sevimli teşekkür etti, rahatsız ettim kusura bakma dedi ve evine girdi. bu arada bu yaşananlar çalıştığım için hep akşam dokuz on saatlerinde yaşanıyor.
ertesi gün yine geldi, yine açtık kapıyı. ertesi gündü, bir gündü iki gündü derken iki haftayı aştı olay, rahatsız oluyorum ama kapıyı açtığımız kart bende duracak kadar da her iki taraf için benimsenen bir durum var ortada. alışınca da bi rahatlık aldı bizimkini. önceleri kız arkadaşını görmüyordum artık üç güne bir ikisini de karşımda görmeye başladım. biri kapımı çalıyor, diğeri ricada bulunuyor sonra onlar bir köşede kapıyı açmamı bekleyip ben eve girene kadar da sevimlilik yapıyordu. ( teşekkür ederiz, kusura bakma seni de rahatsız ediyoruz hep böyle, bir ihtiyacın olursa sakın çekinme sen de bize söyle. asabileşen gönlümü alma taktikleri)
bu arada bunu söylemeden geçemem artık bende de nasıl bir psikolojik rahatsızlık başladıysa "ya bu kez açamazsam" düşüncelerine kapılıp kendime yükleniyordum. her neyse... birkaç kez daha oflaya puflaya da olsa açtım kapıyı.( yok anlamıyor bir türlü ona ofladığımı, canını sıkıyorlar heralde cafede diyor. oğuz atay kadar anlaşılmamak nedir hissediyorum, ben de anlamıyor ne de olsa diye konuşmadan işimi yapıyorum)
bu sessizliğin beni "ben bu düzeni bozarım" evresine getirdiğinin farkında değil, anlamak da istemiyor olabilir bilmiyorum. tek bildiğim şey; artık rahat bir nefes almak istediğim.
bu karar kaçıncı güne tekabül ediyor pek bir önemi yok ama kırılma anı bu günden itibaren başlıyor. bir gün iş yerinde tüm mesaim boyunca "eve gideceksin ve o kapıyı mahalle yansa açmayacaksın sonra da hiç olmadığın kadar özgürsün" diyerek uzun zamandır arkasında durmadığım kendimin ellerinden tutmaya karar verdim. eve gidince en sevdiğim pijamalarımı giyip kapıyı açmayacağım anı beklemeye başladım. baş belası beni çok bekletmeden geldi, ufak ufak zile dokunuyor, aradaki ses boşluğunda ise evde miyim diye yokluyor. o zili çaldıkça ben en rahat olmam gereken kendi evimde kedi yürüyüşü yapıyorum. ağrıma gidiyor bu çaresiz halim. yine kendime kızıyorum "sen kendin başına bela ettin, şimdi kurtul!" neyse ben kendimle hesaplaşırken vazgeçip gitti sonunda. oh dedim oh, ya yeni bir kurban bulacak kendine ya da çilingire gidiyor. o kadar özgür o kadar çok huzurluydum ki gittiğinde, beni etkileyen ne varsa onlardan uzak durabilmenin değerini öpüp başıma koydum. tabi mutlu anlar çabuk biter benim için. aradan 20-25 dk ancak geçti, hem ev hem de iş arkadaşım olan melike'den bir mesaj geldi. "aşkım senin şu manyak var ya kapısını açtırıp duran seni sordu. evdedir çıkalı çok oldu dedim." şaşkın şaşkın ne kadar baktım mesaja bilmiyorum ama hemen üstünkörü bir plan yapıp işe koyuldum. bu aptal dostluğun nişanı olan kartla ufak bir not kıstırdım kapısına. "kusura bakma ama kabak tadı vermeye başladı bu yaptığın. kendine yeni bir uşak bul ya da çilingire gidebilirsin ama benim kapıma gelme bir daha"
hemen içeri girip pusuya yattım, sessizce yarım saat kadar bekledim. arkadaşıyla gelip kapıyı açtılar tabi notla kartı da aldılar eminim bundan.
aradan iki gün geçti ses seda çıkmadı hiç, kapı sesi de duymadım üçüncü gün kapımı çaldı açmadım. gece melike işten dönünce elinde orta boylarda bir kavanoza kurulmuş acı biber turşusuyla geldi. (yalnız turşu, biberine sarımsağına kullanılan sirkeye kadar organik. memleketten kapıp getirdiği, anne eli değdiği o kadar belli ki kavanozu bile evde yöresel rüzgarlar estirmeye yetiyor)
"kusura bakmasın ev arkadaşım memlekete giderken benim anahtarı da götürmüş dün gece geldi, artık anahtarım var sıkıntı yapmasın yani, turşuyu da şimdi getirebildim, kabul etsin rahatsız ettik o kadar" diye de tembihlemiş melike'yi. melike gülmekten yerde kıvranıyor ben iki gün daha bekleseydin bu kadar kendini hırpalamayacaktın diye hem gülüp hem yine kendime kızıyorum. aslında hala hatırladıkça gülüyorum kimdin, biz neydik... bu tuhaf komşum buralardaysa onu affettiğimi söylemek istiyorum.
devamını gör...
yapay kornea implantı
gelecekte adını daha sık duyacağımız ve dünyada körlüğü kaldıracak dalgalanmanın başıdır. israil'de corneat vision firması tarafından her iki gözü de 10 yıldır kör olan bir hastaya yapay kornea implantı yapılıp hastanın görmesi sağlanmıştır. devrim niteliğindedir. yeni dünya düzeni gayet güzel. dindarlar olmasa yapay organlar da üretilip insanların organ nakli bekleyişini de tarihe gömer ama aşırı katolikçiler buna tamamen karşılar. çünkü organ üretmek demek tanrı misyonuna girmek gerek. bundan korkuyorlar.
www.cumhuriyet.com.tr/haber...
www.cumhuriyet.com.tr/haber...
devamını gör...
tiktok
ülkedeki zeka seviyesini düşüren uygulama.
devamını gör...
in god we trust
"yanlızca tanrıya güveniriz"den ziyade "tanrı'ya güveniriz" anlamına gelir.
ifadede "yanlızca" [doğrusu (bkz: yalnızca)] diye bir söz yoktur.
ifadede "yanlızca" [doğrusu (bkz: yalnızca)] diye bir söz yoktur.
devamını gör...
her konuda fikri olan insan
insan dediğimiz düşünen bir varlık olduğu için olağan bir durumdur.
"bence" diye başlayan cümlelerimizdir bizi fikir sahibi yapan. olumlu yada olumsuz, açık sözlü yada çekimser, saldırgan yada empatik... fikre sahip insana yapılan tanımlamalar değişir de, bu başlık değişmez. fikri olmayan insan mı olur yahu?
fikir sahibi olmayı bir şarta bağlamamak gerekli. muhakkak ki o ya da bu farketmeksizin fikir üretmek yaradılışımızda vardır. her fikir herkese uymayabilir; bir fikre katılmamak ise herkesin kendi hür iradesidir, saygı duyulur. bu da benim fikrimdir*.
"bence" diye başlayan cümlelerimizdir bizi fikir sahibi yapan. olumlu yada olumsuz, açık sözlü yada çekimser, saldırgan yada empatik... fikre sahip insana yapılan tanımlamalar değişir de, bu başlık değişmez. fikri olmayan insan mı olur yahu?
fikir sahibi olmayı bir şarta bağlamamak gerekli. muhakkak ki o ya da bu farketmeksizin fikir üretmek yaradılışımızda vardır. her fikir herkese uymayabilir; bir fikre katılmamak ise herkesin kendi hür iradesidir, saygı duyulur. bu da benim fikrimdir*.
devamını gör...
z raporu
yakın bir arkadaşımın, gece 00.00’dan sonra, halen dışarıdaysa karısına düzenli olarak verdiği rapordur aynı zamanda.
devamını gör...
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
bugunun cabucak bitmesi icin acil khk, elden ele hizlica.
alerjim tuttu dun gece, musluk gibi geziyorum fis fis. ne dogru duzgun nefes alabiliyorum ne de hapsirmadan an gecirebiliyorum.
uzun aradan sonra sirkette durum degerlendirme toplantisi vardi bugun.
ardimda ayi orkestrasi senfonik konser veriyorken zaten; bir saat olarak planlanan toplanti, dallama genel müdürumun keyfi icin bes bucuk (5,5) saat surdu. alinan kararlar, yapmam gereken secimler, konusulmasi gereken calisanlar derken pure kivaminda eve gelebildim.
apartmanin giris kapisindan rastgele iceri bakarken bir de ne goreyim? bir cift yesil goz bana bakiyor iceriden ve beni gorunce bana dogru gelmeye basladi.
butun yol boyunca l koltuga devrilip sizmayi hayal eden ben, apartmandan iceri giremedim. yorgunluktan geberiyorken, yarim saat* apartmanin onunde bekledim, birisi iceriden ciksin da kediyi apartmandan cikarsin diye. (bkz: kedi fobisi)
kedi cikmadi.
parmak ucumda basa basa eve geldim.
stresten bobreklerim sizliyor.
dur duraksız hapsiriyorum.
kedi cikmadigi icin yarin sabah evden cikamayacagim.
yikiklardayim.
hapsu.
alerjim tuttu dun gece, musluk gibi geziyorum fis fis. ne dogru duzgun nefes alabiliyorum ne de hapsirmadan an gecirebiliyorum.
uzun aradan sonra sirkette durum degerlendirme toplantisi vardi bugun.
ardimda ayi orkestrasi senfonik konser veriyorken zaten; bir saat olarak planlanan toplanti, dallama genel müdürumun keyfi icin bes bucuk (5,5) saat surdu. alinan kararlar, yapmam gereken secimler, konusulmasi gereken calisanlar derken pure kivaminda eve gelebildim.
apartmanin giris kapisindan rastgele iceri bakarken bir de ne goreyim? bir cift yesil goz bana bakiyor iceriden ve beni gorunce bana dogru gelmeye basladi.
butun yol boyunca l koltuga devrilip sizmayi hayal eden ben, apartmandan iceri giremedim. yorgunluktan geberiyorken, yarim saat* apartmanin onunde bekledim, birisi iceriden ciksin da kediyi apartmandan cikarsin diye. (bkz: kedi fobisi)
kedi cikmadi.
parmak ucumda basa basa eve geldim.
stresten bobreklerim sizliyor.
dur duraksız hapsiriyorum.
kedi cikmadigi icin yarin sabah evden cikamayacagim.
yikiklardayim.
hapsu.
devamını gör...
ateş pahası
ederinden fazla, çok pahalı şeyler için kullanılan bu deyimin çıkış hikayesi kanuni sultan süleyman döneminde gerçekleşmiştir.
kanuni sultan süleyman maiyetiyle halkalı civarında ava çıkmıştır. aniden başlayan yağmur, padişah ve yanındakileri ilk buldukları eve sığınmak zorunda bırakmıştır. evdeki ateşin yanında giysilerini kurutan padişah yanındakilere, "şu ateş bin altın eder" demiştir. ev sahibi, konukları tanımasa da önemli, zengin kişiler olduklarını anlamıştır. padişah ve yanındakiler geceyi orda geçirdikten sonra sabah ev sahibine borçlarının ne kadar olduğunu sormuşlar. ev sahibi de "binbir altın" cevabını vermiş. cevaba şaşıran misafirlerine, "konaklama bir altın ateş bin altın" cevabını vermiştir. "ateş pahası" deyimi de burda doğmuştur.
kanuni sultan süleyman maiyetiyle halkalı civarında ava çıkmıştır. aniden başlayan yağmur, padişah ve yanındakileri ilk buldukları eve sığınmak zorunda bırakmıştır. evdeki ateşin yanında giysilerini kurutan padişah yanındakilere, "şu ateş bin altın eder" demiştir. ev sahibi, konukları tanımasa da önemli, zengin kişiler olduklarını anlamıştır. padişah ve yanındakiler geceyi orda geçirdikten sonra sabah ev sahibine borçlarının ne kadar olduğunu sormuşlar. ev sahibi de "binbir altın" cevabını vermiş. cevaba şaşıran misafirlerine, "konaklama bir altın ateş bin altın" cevabını vermiştir. "ateş pahası" deyimi de burda doğmuştur.
devamını gör...