solcular
devamını gör...
toraman
hüseyin rahmi gürpınar romanı.
kitabın kaleme alındığı tarih, hicri 1335. hangi ayda yazıldığını bilmediğimden, 1915-16 yılı olmalı, ben de doğrudan bu yazımını okudum, yani orijinal metin.
yaşı 58'e gelmiş, şuayip iyi para kazanmaktadır. bütün hayatı, tek düze geçmiş, sürekli çeşitli burhanlar yaşayan bir kadınla evlenmiş, hayatını da bu şekilde idame etmektedir. eşi hasna hanım kitabın başında, komşusu adile hanımla girdiği diyalogla ya da mahalle dedikodusuyla, eğitimini ve kültürünü göstermektedir. hemen belirtmek gerekiyor ki hasna hanımın komşusu adile hanımla olan diyaloğunda ilginç bir detay var. iki kadının da kullandığı dil neredeyse günümüz turkcesidir ve bi dil de neredeyse yabancı hiçbir kelime yok. hüseyin rahmi'nin ağdalı ve ağır dili gözönüne alınınca bu detay hemen göze çarpıyor. iki de çocukları var, aziz-toraman- ve sabıre.
tum hayatını tek düze yaşayan şuayip bey, hayatını bir dramaya çeviren hasna hanımın yaşlanmasıyla bir buhran içindedir. dönemin istanbul'unu gözönüne alınca, şuayip beyin kazandığı paraların namı kısa sürede belli başlı çevrelere ulaşır. neredeyse her romanında seks işçisini konu alan hüseyin rahmi, yine yaşını almış, eski bir fahiseyi suayip'in bürosuna yerleştirir. kadın şuayip beyin, körlenmis cinsel arzusunu diriltemeyince, henüz 16,17 yaşında olan kızını devreye sokar. elbette kız dillere destan bir guzeliktedir ve bir süre sonra, şuayip beyi ayartır. lakin, kız bir metres olarak değil, evlilik şartıyla adamla birlikte olur. kız annesini ifşa ederek, annesinin kendisini yaşlı bir adama satmaya çalıştığını, eğer kendisine sahip çıkarsa onunla evleneceğini dile getirir. bunların hepsi bir tuzak olduğunu söylemeye gerek yok.
binnaz, annesinin kimden olduğu belli olmayan, umumihane'de büyümüş biridir. suayip'e anlattığı gibi ne eline erkek eli değmemistir ne de uzak sakın bir yaşam yaşama peşindedir. burada söyle bir sorun var, suayip'in evlenmek istediği ya da evlendiği binnaz, suayip'in oğlunun eski sevgilisidir. tabii bu gerçek, evlilik olduktan sonra ortaya çıkıyor. ve suayip'in oğlu ile binnaz, durumu kimseye belli etmeden birlikte olmaya devam ediyorlar.
yıl 1916, 58 yaşında bir adam, 48 yaşında eşi ve iki çocuk. 58 yaşında adam, genç bir kadınla evliliğe kalkıyor ve burada ciddi bir tuzağa düşürülüyor, çünkü kız kendisini tanıttığı gibi değil. ne geçmişi, ne de kafasında kurduğu dünya. 58 yaşında torunu yaşında bir kızla evleniyor ve kız çocuğunun eski sevgilisi çıkıyor. birbirlerini tekrar görür görmez - çünkü binnaz'ın annesi çulsuz aziz'le görüştürmek istemiyor, evet aziz çulsuz çünkü şuayip bey kazandığı paralardan kimseye bahsetmiyor- kollarına atılıp, kaldıkları yerden devam ediyorlar. bir nevi aziz, üvey annesiyle birlikte oluyor. yazıldığı dönem itibariyle romanın son derece cesur olduğunu belirtmek gerekiyor.
yazar, ilişki ağını kurduktan sonra karakterleri tek tek analize girisiyor. kim haklıydı? eşi yaşlanan, şuayip mi? kocasını başka kadına kaptıran hasna hanım mı? yoksa oğlu aziz mi? ya da babası dahi belki olmayan binnaz mı? roman kaybedenler klubu gibi. herkes haklı, herkes haksız.
dikkatimi çeken bir husus da şu, ya hüseyin rahmi'nin bu dönemde kafası karışık ya da roman üzerinden birilerine mesaj veriyor. çünkü tebessüm-i elem'de, evlilik hayatının nasıl olması gerektiği hususunda, vaaz veren yazar, bu romanında şuayip karakteri üzerinden evliliği yerden yere vuruyor. denilebilir ki, 58 yaşında evlenen bir adam için bu psikoloji normal değil mi? hayır değil çünkü şuayip 16,17 tadında evlendiği kız üzerinden değil, ilk eşi üzerinden de aynı eleştiriyi yapıyor. araştırmacılar, editörler hüseyin rahmi 'nın neden hiç evlenmedigine keşfetmeye çalışıyorlar. toraman romanında neden evlenmediğini açıkça ortaya koyuyor. burada dikkatimi başka bir husus celbetti, o da su; şuayip karakteri dilinden, doğanın bir kanunu olmadığını doğanın bir kaos barındırdığını evlilik betimlemesi üzerinden ifade ediyor. peki, diğer romanlarında "determinizmc felsefesi dediği şey üzerinden yeni kuşağı yerden yere vuran, hüseyin rahmi ne oluyor da, tek düze yaşayan yaşlı bir türk üzerinden bu defa da, aile kuramını hedef alıyor? bana göre yazar, içine girdiği yazar psikolojisini çok ama çok iyi analiz ederek, hem karakterin içine giriyor hem de zaman zaman karakterlerden bağımsız, nesnel bir tanım koyuyor ortaya. toraman romanı net bir şekilde, türk aile yapısının iki yüzlülüğünü hedef alıyor. ek olarak tüm dönem yazarları gibi, hüseyin rahmi'nin de kafası karışık. belki bu kafası karışıklığı olumsuz bir anlamda anlıyor olabilirsiniz fakat değil, çünkü hızla ama hızla bu insanların gözü önünde birçok şey, altüst oluyor. hatırlayın, avrupa'da darwin türlerin kökeni kitabını yayınlandığında, birçok kişi intihar ediyor, bunun anlamı nedir? insanların yüzyıllarca savunduğu, bağlı olduğu değerleri ellerinin altından çekip alıyorsun, bu kolay bir şeyden değil. dostoyevski'nin kafası çok mu net? ihtilal için, çarlık rejimine muhalefet eden dostoyevski, hayata gözlerini karamazov kardeşler adlı son eserinde ortodoks klisesine bağlılık ederek yumuyor. karamazov kardeşler de yazar başından sonuna kadar, açık bir şekilde ortodoks klisesinin propagandasını yapıyor.
romana dönelim, iki bukle vermek istiyorum. birini verdim aslında, suayip'in oğluyla olan konuşmasında evlilik kurumunu yerden yere vurması. ikincisi ise, binnaz'ın roman sonunda, şuayip kendisinden şüphe ederken isyan edip söyledikleri,
" ahmak adam, hiç bir şey bildiğin yok! her bir fenalık benim beynimde de vardır. kalbimde de. içimde de, dışımda da... anlıyor musun? habenneka? aynaya git de suratına bak! boyalı kukla! üzerine hıyanet edersem beni kim ayı playabilir? bile bile aldın pzevenk! bana adlan sanlan orospu servinaz'ın kızı binnaz derler. siz namuskarlığı aynalı, oyuncaklı, süslü tasması altında yaşayan insanlar... kendinize hoş gelen her fenalığı işler, fakat adını değiştirerek, kitaba uydurarak irtikap edersiniz. evet, bu dünya bütün sania ile kelime oyunuyla, bilerek aldatmak ve aldanmakla dönüyor. ihtiyar zevcenizin üzerine torununuz yerinde bir kızcağız aldığınız zaman vicdanınız size hiçbir itibda bulunmaz. bu genç kadın tabiattan hisse-i telezzüzünüzü istediği vakit meydana müthiş iki kelime çıkarırsınız: ırz ve namus... işte size manalarını zevkinize göre tefsir ettiğiniz iki lügat. "
tek kelime ile müthiş, müthiş. bu satırlar yazıldığında cumhuriyet'in henüz ilan edilmediğini akıldan çıkarmayın.
son olarak, hüseyin rahmi binnaz'ın da isyan ettirerek, dediğim gibi herkesin haklı, herkesin haksız olduğu bir son ile bizi basbasa bırakır.
kitabın kaleme alındığı tarih, hicri 1335. hangi ayda yazıldığını bilmediğimden, 1915-16 yılı olmalı, ben de doğrudan bu yazımını okudum, yani orijinal metin.
yaşı 58'e gelmiş, şuayip iyi para kazanmaktadır. bütün hayatı, tek düze geçmiş, sürekli çeşitli burhanlar yaşayan bir kadınla evlenmiş, hayatını da bu şekilde idame etmektedir. eşi hasna hanım kitabın başında, komşusu adile hanımla girdiği diyalogla ya da mahalle dedikodusuyla, eğitimini ve kültürünü göstermektedir. hemen belirtmek gerekiyor ki hasna hanımın komşusu adile hanımla olan diyaloğunda ilginç bir detay var. iki kadının da kullandığı dil neredeyse günümüz turkcesidir ve bi dil de neredeyse yabancı hiçbir kelime yok. hüseyin rahmi'nin ağdalı ve ağır dili gözönüne alınınca bu detay hemen göze çarpıyor. iki de çocukları var, aziz-toraman- ve sabıre.
tum hayatını tek düze yaşayan şuayip bey, hayatını bir dramaya çeviren hasna hanımın yaşlanmasıyla bir buhran içindedir. dönemin istanbul'unu gözönüne alınca, şuayip beyin kazandığı paraların namı kısa sürede belli başlı çevrelere ulaşır. neredeyse her romanında seks işçisini konu alan hüseyin rahmi, yine yaşını almış, eski bir fahiseyi suayip'in bürosuna yerleştirir. kadın şuayip beyin, körlenmis cinsel arzusunu diriltemeyince, henüz 16,17 yaşında olan kızını devreye sokar. elbette kız dillere destan bir guzeliktedir ve bir süre sonra, şuayip beyi ayartır. lakin, kız bir metres olarak değil, evlilik şartıyla adamla birlikte olur. kız annesini ifşa ederek, annesinin kendisini yaşlı bir adama satmaya çalıştığını, eğer kendisine sahip çıkarsa onunla evleneceğini dile getirir. bunların hepsi bir tuzak olduğunu söylemeye gerek yok.
binnaz, annesinin kimden olduğu belli olmayan, umumihane'de büyümüş biridir. suayip'e anlattığı gibi ne eline erkek eli değmemistir ne de uzak sakın bir yaşam yaşama peşindedir. burada söyle bir sorun var, suayip'in evlenmek istediği ya da evlendiği binnaz, suayip'in oğlunun eski sevgilisidir. tabii bu gerçek, evlilik olduktan sonra ortaya çıkıyor. ve suayip'in oğlu ile binnaz, durumu kimseye belli etmeden birlikte olmaya devam ediyorlar.
yıl 1916, 58 yaşında bir adam, 48 yaşında eşi ve iki çocuk. 58 yaşında adam, genç bir kadınla evliliğe kalkıyor ve burada ciddi bir tuzağa düşürülüyor, çünkü kız kendisini tanıttığı gibi değil. ne geçmişi, ne de kafasında kurduğu dünya. 58 yaşında torunu yaşında bir kızla evleniyor ve kız çocuğunun eski sevgilisi çıkıyor. birbirlerini tekrar görür görmez - çünkü binnaz'ın annesi çulsuz aziz'le görüştürmek istemiyor, evet aziz çulsuz çünkü şuayip bey kazandığı paralardan kimseye bahsetmiyor- kollarına atılıp, kaldıkları yerden devam ediyorlar. bir nevi aziz, üvey annesiyle birlikte oluyor. yazıldığı dönem itibariyle romanın son derece cesur olduğunu belirtmek gerekiyor.
yazar, ilişki ağını kurduktan sonra karakterleri tek tek analize girisiyor. kim haklıydı? eşi yaşlanan, şuayip mi? kocasını başka kadına kaptıran hasna hanım mı? yoksa oğlu aziz mi? ya da babası dahi belki olmayan binnaz mı? roman kaybedenler klubu gibi. herkes haklı, herkes haksız.
dikkatimi çeken bir husus da şu, ya hüseyin rahmi'nin bu dönemde kafası karışık ya da roman üzerinden birilerine mesaj veriyor. çünkü tebessüm-i elem'de, evlilik hayatının nasıl olması gerektiği hususunda, vaaz veren yazar, bu romanında şuayip karakteri üzerinden evliliği yerden yere vuruyor. denilebilir ki, 58 yaşında evlenen bir adam için bu psikoloji normal değil mi? hayır değil çünkü şuayip 16,17 tadında evlendiği kız üzerinden değil, ilk eşi üzerinden de aynı eleştiriyi yapıyor. araştırmacılar, editörler hüseyin rahmi 'nın neden hiç evlenmedigine keşfetmeye çalışıyorlar. toraman romanında neden evlenmediğini açıkça ortaya koyuyor. burada dikkatimi başka bir husus celbetti, o da su; şuayip karakteri dilinden, doğanın bir kanunu olmadığını doğanın bir kaos barındırdığını evlilik betimlemesi üzerinden ifade ediyor. peki, diğer romanlarında "determinizmc felsefesi dediği şey üzerinden yeni kuşağı yerden yere vuran, hüseyin rahmi ne oluyor da, tek düze yaşayan yaşlı bir türk üzerinden bu defa da, aile kuramını hedef alıyor? bana göre yazar, içine girdiği yazar psikolojisini çok ama çok iyi analiz ederek, hem karakterin içine giriyor hem de zaman zaman karakterlerden bağımsız, nesnel bir tanım koyuyor ortaya. toraman romanı net bir şekilde, türk aile yapısının iki yüzlülüğünü hedef alıyor. ek olarak tüm dönem yazarları gibi, hüseyin rahmi'nin de kafası karışık. belki bu kafası karışıklığı olumsuz bir anlamda anlıyor olabilirsiniz fakat değil, çünkü hızla ama hızla bu insanların gözü önünde birçok şey, altüst oluyor. hatırlayın, avrupa'da darwin türlerin kökeni kitabını yayınlandığında, birçok kişi intihar ediyor, bunun anlamı nedir? insanların yüzyıllarca savunduğu, bağlı olduğu değerleri ellerinin altından çekip alıyorsun, bu kolay bir şeyden değil. dostoyevski'nin kafası çok mu net? ihtilal için, çarlık rejimine muhalefet eden dostoyevski, hayata gözlerini karamazov kardeşler adlı son eserinde ortodoks klisesine bağlılık ederek yumuyor. karamazov kardeşler de yazar başından sonuna kadar, açık bir şekilde ortodoks klisesinin propagandasını yapıyor.
romana dönelim, iki bukle vermek istiyorum. birini verdim aslında, suayip'in oğluyla olan konuşmasında evlilik kurumunu yerden yere vurması. ikincisi ise, binnaz'ın roman sonunda, şuayip kendisinden şüphe ederken isyan edip söyledikleri,
" ahmak adam, hiç bir şey bildiğin yok! her bir fenalık benim beynimde de vardır. kalbimde de. içimde de, dışımda da... anlıyor musun? habenneka? aynaya git de suratına bak! boyalı kukla! üzerine hıyanet edersem beni kim ayı playabilir? bile bile aldın pzevenk! bana adlan sanlan orospu servinaz'ın kızı binnaz derler. siz namuskarlığı aynalı, oyuncaklı, süslü tasması altında yaşayan insanlar... kendinize hoş gelen her fenalığı işler, fakat adını değiştirerek, kitaba uydurarak irtikap edersiniz. evet, bu dünya bütün sania ile kelime oyunuyla, bilerek aldatmak ve aldanmakla dönüyor. ihtiyar zevcenizin üzerine torununuz yerinde bir kızcağız aldığınız zaman vicdanınız size hiçbir itibda bulunmaz. bu genç kadın tabiattan hisse-i telezzüzünüzü istediği vakit meydana müthiş iki kelime çıkarırsınız: ırz ve namus... işte size manalarını zevkinize göre tefsir ettiğiniz iki lügat. "
tek kelime ile müthiş, müthiş. bu satırlar yazıldığında cumhuriyet'in henüz ilan edilmediğini akıldan çıkarmayın.
son olarak, hüseyin rahmi binnaz'ın da isyan ettirerek, dediğim gibi herkesin haklı, herkesin haksız olduğu bir son ile bizi basbasa bırakır.
devamını gör...
mustafa kemal'e sevgi duymama özgürlüğü
yeni bir devlet kurulmamıştır, yönetim şekli değişmiştir. osmanlı’dan kalan toprakların düşmanlardan kurtarılabilen kısmında yaşıyoruz. türkiye cumhuriyeti devleti bir bakımdan osmanlı’nın devamıdır.
edit: bir kişi, başka birini sevmeye zorlanamaz. farklılıkları kabul etmeyi ve kişiler hakkında size anlatılanlarla yetinmemeyi öğrenmek gerek.
edit: bir kişi, başka birini sevmeye zorlanamaz. farklılıkları kabul etmeyi ve kişiler hakkında size anlatılanlarla yetinmemeyi öğrenmek gerek.
devamını gör...
geceye bir 90'lar şarkısı bırak
meriç-şebboy.
devamını gör...
https
bu kavram aynı http gibi bir protokoldür. açılımı “hyper text transfer protocol secure” olsa da dilimizde “güvenli metin aktarma protokolü” olarak biliniyor. temelde iki protokol de aynı işi yapsa da https’de güvenlik öne çıkar. http protokolüne ssl sertifikası eklenerek oluşur. kısacası internet sitelerinin metinlerle kurduğu bağlantının şifrelenmesidir.
devamını gör...
sehl-i mümteni
duyulduğu anda kolay icra edilebileceği, ona benzer bir sözün kolaylıkla söylenebileceği hissi uyandıran, buna rağmen benzerini getirmenin oldukça zor olduğu söz, mısra, söyleyiş anlamına gelen edebiyat terimi. (bkz: divan edebiyatı) ve (bkz: halk edebiyatı)nda sıklıkla karşılaşılır.
"kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım
nedir diye sorana bandım verdim özünü
gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü"
"kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım
nedir diye sorana bandım verdim özünü
gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü"
devamını gör...
kendimizi hafiflemiş hissetmemizi sağlayan şeyler
haksızlığa uğradıktan sonra haklılığınızı ispatlamak.
devamını gör...
farkındalığı yüksek bireylerin yalnızlaşması
şaşmaz gerçek. bilinçlendikçe tahammülsüzlük seviyesi de artıyor çünkü. bilinçlenen insan; olmasını istediklerinin olmayacağını anladıkça mutsuzlaşan insandır, realitesi artar ve etrafındaki sahteliklere katlanamayacağı için kabuğuna çekilmeyi tercih eder.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
hazır gelmişken, bende bir şeyler karalayayım. bir üstteki tanım aşk acısı onun üstü insanın hayattaki ve insanların arasındaki yerinin sorgulanması. ikincisine kendimi daha yakın hissettiğimden oradan dalıyorum mevzuya. çünkü çoğu zaman aynısını bende yaşıyorum. eğer varlığım olmasa ne olurdu? ne değiştirdim ki. hangi zincirin parçasıyım? bağımlı mıyım yoksa bağlı mı? aklımın iplerinden bir an önce kurtulmalıyım. onlara bağımlı yaşamak kendimi güvende hissettirirken ruhuma acı çektiriyor. insanları hiç tınlamıyorum bile. ben kendimi yormuşken bu kadar daha yorucu şeylerle uğraşamam. hadi çöz kendini be ha gayret derken bile inandırıcı gelmedi. absürt buldum yine kendimi. yine başladı dalgaya alma sürecim. belki de bu da camus'un ki gibi bir başkaldırma felsefesi.
devamını gör...
nilgün marmara
bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
hep böyle mi bu?
bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.
hep böyle mi bu?
bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.
devamını gör...
kendi kendine konuşanlar deli midir sorunsalı
değildir arkadaşım, ülkede kendinden başka seni anlayacak insan mı kaldı alüminyum!
devamını gör...
kızlık zarı
asıl namussuzluk bu zarı diktirip bir insanı kandırmaktır. adam bakire istiyorsa kendinizi diktirip yamalanmaktan utanmiyor musunuz? bakire istemeyen birini bulunuz kendinize. evlilik gorusmesinnde de belirtin bakire olmadığınızı. bazıları sormaya utanıyor. kıvrandırmayin insanları.
devamını gör...
hiçbir yere ait olamamak
son yıllarda yaşadığım sanrıdır. akrabalarıma, aileme, sendikalara, partilere, takımlara, gruplara vb. hiçbir şeye ait hissetmiyorum kendimi. herkesin beni sevdiği bir ortamda bile orada değilim sanki. mesela burada da böyleyim. yazıyorum, okuyorum, seviyorum ancak tam olarak aidiyet hissetmiyorum.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının en yaşlı özelliği
75 yaşındaki dedem bile benden geç uyuyordur. gece 11:30 oldu mu uyku hazırlıklarım başlar. ev ahalisi de sabahlar olmasın modunda.
devamını gör...
bile bile lades
kişinin olabilecek olanı öngörmesine rağmen o etki alanının dışına çıkmamayı tercih etmesi durumudur.
etki öyle güçlüdür ki kişi yaşayacakları uğruna sonuca en başından razıdır.
etki öyle güçlüdür ki kişi yaşayacakları uğruna sonuca en başından razıdır.
devamını gör...
covid-19 testimin pozitif çıkması
işim gereği bütün gün insanlarla iç içeyim. özellikle aşılardan sonra maske ve mesafe kuralını da hiçe saydığımız şu günlerde,bir çok arkadaşım korana olmasına rağmen '' ne kadar şanslıyım ben hala olmadım.'' derken,nihayet bende oldum.
nasıl anladım kısaca anlatayım. uzun süredir kuru öksürüğüm var. sigarayı biraz fazla içiyorum şu sıralar. o yüzden öksürükten hiç şüphelenmedim. ta ki tıraş olup yüzüme sürdüğüm losyonun kokusunu alamadığım ana kadar. inanmadım önce dolabı açtım kokan ne var?
elma sirkesi.
yok kokmuyor...
soğan, yok. o da kokmuyor.
bir kaç deneme daha, yok hiç biri kokmuyor...
doğru hastaneye....
sonuç pozitif...
sabahında sağlık bakanlığı tarafından aranarak ne yapmam gerektiği konusunda bilgilendirildim.
beklemekten başka yapacak bir şey yok.
bu güne kadar başıma gelen bir çok hadisede bile hayatta kalmayı başarabilmiş iken bakalım bir gramlık virüs bünyemde nasıl bir etki bırakacak.
nasıl anladım kısaca anlatayım. uzun süredir kuru öksürüğüm var. sigarayı biraz fazla içiyorum şu sıralar. o yüzden öksürükten hiç şüphelenmedim. ta ki tıraş olup yüzüme sürdüğüm losyonun kokusunu alamadığım ana kadar. inanmadım önce dolabı açtım kokan ne var?
elma sirkesi.
yok kokmuyor...
soğan, yok. o da kokmuyor.
bir kaç deneme daha, yok hiç biri kokmuyor...
doğru hastaneye....
sonuç pozitif...
sabahında sağlık bakanlığı tarafından aranarak ne yapmam gerektiği konusunda bilgilendirildim.
beklemekten başka yapacak bir şey yok.
bu güne kadar başıma gelen bir çok hadisede bile hayatta kalmayı başarabilmiş iken bakalım bir gramlık virüs bünyemde nasıl bir etki bırakacak.
devamını gör...
en sevilen eurovision şarkıları
helena paparizou - my number one
bir numaradır!
bir numaradır!
devamını gör...
yatmadan önce duş almak vs sabah duş almak
bu sıcaklarda ikisi de. hem sabah hem gece. gece uyurken terleniyor, gün boyu terleniyor. suya sabuna dokunun.
devamını gör...
yediğinin içtiğinin fotoğrafını çekip paylaşan insanlar
karşı çıkmadığım, zaman zaman da savunduğum hede. sebebi aslında basit, yemek fotoğrafı paylaşmanın görgüsüzlüğü hep "o yemeği yiyemeyen, aç insana kendisini kötü hissettirmeme" hassasiyetinden kaynaklanıyor. toplumda herkesin her yemeğe ulaşamıyor olduğu gerçeğini bu gerçeği olabildiğince gizleyerek, özünde aç ve yoksun olanın aslında o kadar aç yoksun olmadığına ikna çabası.
aç ve yoksun kişi mahrum kaldığı güzellikleri görmediğinden aslında konumunun ne kadar yoksun, sosyal hiyerarşide ne kadar geride olduğunun farkında olmuyor. çünkü etrafındaki herkes "abi biz de bi'şey yemiyoruz zaten merak etme" modunda stealth olarak takılıyor. gördüğü kadarı da onun bu eşitsizliğe sesini çıkarması için yeterli olmuyor, aç ve yoksulluğun sona ermesine de yaramıyor.
tam tersine herkes yemek fotoğrafı paylaşsa, herkesin sahip olduğu imkanlar herkes tarafından bilinse, hatta bunu yapmaya zorunlu olsalar, bunlardan mahrum olan insanların tepesi atar. "yeter lan yediğiniz içtiğiniz, hep güzel şeyler size niye bize yok? bizim suçumuz ne!?" diye sokaklara dökülürler.
biz bugüne kadar ''erdem ve ahlak'' kisvesi altında hep aslında göreceli olarak ayrıcalıklı kesime en az sıkıntı çıkaracak olan konforlu bir düzeneği sürdürüyoruz. anayasanda "sosyal devlet" diye geçiyorsun ama "aman ona toplumun ne kadar alt tabakasında olduğunu çok hissettirme" diyorsun. aman abi tadımız kaçmasın. sen yine portakallı pekin ördeğini ye ama bunu yaparken aç adama sistemin onu nasıl görmezden geldiğini hissettirme.
devlet burada bu temel eşitsizliği oluşturan ekonomik ve siyasi stratejilerin sahibi olarak sorumluluğu üstünden atmak için yine toplumu üstünüze sürecektir: "yemeğinin fotoğrafını paylaşıyorsan yemeğini de paylaş, iki fakiri de sen doyur" diyecektir. kendisi demez de topluma bunu dedirtir. oysa sen zaten o hesabı ödemek için harcadığın gelirinden de, üstüne hesabın kdv'sinden de sürekli olarak devletin topluca tutarlı ve iyi planlamayla doyurabileceği milyonlarca aç insanın parasını ödüyorsun. hepimiz ödüyoruz. sosyal devlette verginin temel amacı da budur, eşitsizliğin olumsuz etkilerini yok etmektir. halbuki bizde hükûmet, bu geliri seçimde varlığının devamlılığını sağlayacak unsurlara harcar. mesela duble yol yapar, köprü falan yapar. yemek vermez. verse de yeterince vermez.
seçmen de oyunu açları doyurmayı vaadedene değil de duble yol yapana verir. bu tercihiyle aslında kendi ahlakının sahteliğini de tescil eder. seçim sonrası da "aman abi olan var olmayan var bu yemek fotoğrafları olmuyor" der. aman diyim üçüncü boğaz köprüsünü, yeni havalimanını o adamın boğazından çaldıklarımızla yaptığımıza uyanır muyanır (!)
yemek fotoğraflarınızı paylaşın. en ağız sulandıracak instagram filtreleriyle, en lüks ışıklar altında, toplumun uçurumlarını en iyi veren kontrast ayarıyla.
aç ve yoksun kişi mahrum kaldığı güzellikleri görmediğinden aslında konumunun ne kadar yoksun, sosyal hiyerarşide ne kadar geride olduğunun farkında olmuyor. çünkü etrafındaki herkes "abi biz de bi'şey yemiyoruz zaten merak etme" modunda stealth olarak takılıyor. gördüğü kadarı da onun bu eşitsizliğe sesini çıkarması için yeterli olmuyor, aç ve yoksulluğun sona ermesine de yaramıyor.
tam tersine herkes yemek fotoğrafı paylaşsa, herkesin sahip olduğu imkanlar herkes tarafından bilinse, hatta bunu yapmaya zorunlu olsalar, bunlardan mahrum olan insanların tepesi atar. "yeter lan yediğiniz içtiğiniz, hep güzel şeyler size niye bize yok? bizim suçumuz ne!?" diye sokaklara dökülürler.
biz bugüne kadar ''erdem ve ahlak'' kisvesi altında hep aslında göreceli olarak ayrıcalıklı kesime en az sıkıntı çıkaracak olan konforlu bir düzeneği sürdürüyoruz. anayasanda "sosyal devlet" diye geçiyorsun ama "aman ona toplumun ne kadar alt tabakasında olduğunu çok hissettirme" diyorsun. aman abi tadımız kaçmasın. sen yine portakallı pekin ördeğini ye ama bunu yaparken aç adama sistemin onu nasıl görmezden geldiğini hissettirme.
devlet burada bu temel eşitsizliği oluşturan ekonomik ve siyasi stratejilerin sahibi olarak sorumluluğu üstünden atmak için yine toplumu üstünüze sürecektir: "yemeğinin fotoğrafını paylaşıyorsan yemeğini de paylaş, iki fakiri de sen doyur" diyecektir. kendisi demez de topluma bunu dedirtir. oysa sen zaten o hesabı ödemek için harcadığın gelirinden de, üstüne hesabın kdv'sinden de sürekli olarak devletin topluca tutarlı ve iyi planlamayla doyurabileceği milyonlarca aç insanın parasını ödüyorsun. hepimiz ödüyoruz. sosyal devlette verginin temel amacı da budur, eşitsizliğin olumsuz etkilerini yok etmektir. halbuki bizde hükûmet, bu geliri seçimde varlığının devamlılığını sağlayacak unsurlara harcar. mesela duble yol yapar, köprü falan yapar. yemek vermez. verse de yeterince vermez.
seçmen de oyunu açları doyurmayı vaadedene değil de duble yol yapana verir. bu tercihiyle aslında kendi ahlakının sahteliğini de tescil eder. seçim sonrası da "aman abi olan var olmayan var bu yemek fotoğrafları olmuyor" der. aman diyim üçüncü boğaz köprüsünü, yeni havalimanını o adamın boğazından çaldıklarımızla yaptığımıza uyanır muyanır (!)
yemek fotoğraflarınızı paylaşın. en ağız sulandıracak instagram filtreleriyle, en lüks ışıklar altında, toplumun uçurumlarını en iyi veren kontrast ayarıyla.
devamını gör...
