çağlar çorumlu
(bkz: eşofmanlı şevket hoca) karakterine can veren oyuncudur.
devamını gör...
genç nüfusun yüzde 68'inin türkiye'den gitmek istemesi
bence yüzde 68'den fazladır.
devamını gör...
meşrubat edebiyatı
kutu ayran ile yapılmayandır.
çalkalanan küçük ayran misali
yüreğim avuçlarındaydı.
homojendim artık belki,
ama eski ben değildim. *
çalkalanan küçük ayran misali
yüreğim avuçlarındaydı.
homojendim artık belki,
ama eski ben değildim. *
devamını gör...
salına salına sinsice
tarkan'ın ölürüm sana albümünden bir şarkı. ne albümmüş be, resmen tarkan efendinin millete dilli milli dalma isteğini dinlemişiz tüm albüm boyunca. neyse.
bu şarkıda da tarkan bir esmer güzelinin belindeki kemer, saçındaki toka falan olmak ister.
bu şarkıda da tarkan bir esmer güzelinin belindeki kemer, saçındaki toka falan olmak ister.
devamını gör...
hayatınızın mottosu olan sözler
herkes seni hayal kırıklığına uğratabilir.
devamını gör...
nana korobi ya oki
japonca bir söz. yedi kez düş, sekiz kez kalk anlamına gelir. ne olursa olsun hayata tutunmayı, savaşmayı ve yoluna devam edebilmeyi belirtmektedir.
devamını gör...
rte’nin en kötü ihtimalle türkiye'deyim beyanı
diğer ihtimalleri merak etim ben...
en kötüsü bin odalı saray yani, kötü ihtimale bak sen...
en kötüsü bin odalı saray yani, kötü ihtimale bak sen...
devamını gör...
marakeş'te sesler
körleşme romanıyla bilinen nobel ödüllü elias canetti'nin kitabıdır. sel yayıncılık tarafından yayımlanmıştır. kâmuran şipal çevirmiştir. oldukça yetkin bir çeviri, canetti'nin türkçe yazdığı gibi bir izlenime kapılıyorsunuz okurken. batılı bir entelektüel yazarın müslüman arap şehri marakeş'e(fas) olan yolculuğunun ürünü yazılardan oluşuyor. yer yer yazarın şaşkınlıklarını görüyorsunuz, merak duygusuyla etrafı keşfeden bir seyyahı andıran sorgulamalara şahit oluyorsunuz. deneme/anı demek daha doğru diye düşünüyorum. kitapta çok renkli tasvirler ve anlatılar var. müslüman doğu ülkelerinden âşina olduğumuz imgeler öne çıkıyor. dar sokaklar, develer, geniş pazarlar ve çarşılar, dilenciler vesaire. "körlerin yakarışı" başlıklı yazıda kendisini bir anda yüzlerce körün arasında bulduğunu anlatıyor. bu körlerin büyük çoğunluğu dilenci. canetti bütün dilencilerin allah adını verdiğini ifade eder; günde binlerce kez allah adını zikrederler. alışkanlık olmuş bir yakarış biçimidir bu. kafes arkasındaki kadından bahseder. akıl sağlığı yerinde olmayan denilen ve insanların normal karşıladığı bir kafes. peçeli kadınlar onunla hiç ilgilenmeden önünden geçip giderler. müslümanlar söz konusu olur da türbeler olmaz mı? paçavraları öpen insanlardan bahseder. evliyanın kutsallığının sindiği paçavralar. ne tuhaf inanç ama! çocuklar toplanır ve öperler paçavraları. öykü anlatıcılarını ve arzuhalcileri anlatır. sokaklardan bahseder. develerden bahseder. peçeli çarşaflı kadınlardan bahseder. nazara karşı korunmak için duvarlara çizilen resimleri anlatır. insanların samimiyetinden bahseder bazen. yahudi kökenli olan canetti yahudi mahallesine de gider. orayı gözlemler. bir eşeğin ızdırabını anlatır. bence oldukça objektif bir bakış açısı var. benim korkunç görgüsüzlükler diyeceğim şeyleri adam anlamaya ve yazıya dönüştürmeye çalışıyor. benim için kitabı okutan şey fas veya marakeş filan değil; canetti ve onun müthiş kalemi.
devamını gör...
cayuse
eskiden a.b.d'nin oregon eyaletinin kuzey doğusu ve washington eyaletinin güney doğusunda yaşayan, cayuse dili konuşan bir kızılderili kabilesidir.
birçok kızılderili kabilesi, aslında aynı dil ailesinin değişik boylarıdır. ama cayuse kabilesi istisnadır, çünkü konuştukları dil hiçbir kabile diline benzemiyor.
kendilerine liksiyu derler ama fransız'lar onlara cailloux demişler ve kelime döne dolaşa cayuse diye kaydedilmiş. beyazlarla ilk tanıştıkları sıralarda ele geçirdikleri atları yetiştirerek büyük sürüler sahibi olmuşlar ve etraftaki kabilelere karşı üstünlük sağlamışlardı.
beyazlar topraklarına geldiklerinde, ticaret yapmışlar iyi ilişkiler kurmuşlardı. ama bir misyoner grubunun ilgilendiği cayuse'ler salgın hastalıktan ölmeye başlayınca, misyonerlerin onları zehirlediğini düşündüler. misyoner binalarına saldırıp 13 kişiyi öldürüp, 54 kişiyide esir ettiler. olayın duyulması üzerine a.b.d ordusu ve sivil yerleşimciler cayuse'lere saldırmaya başladı. bu arada başka kabilelerde olaylarla ilgisi olmamasına rağmen saldırıya uğradı. sonunda cayuse'ler teslim oldu ama bu olayı bahane eden a.b.d hükümeti tarafından topraklarını satmaya zorlandılar.
1855'te, topraklarına el koyan ve rezervasyonda yaşamaya zorlayan antlaşmayı mecburen kabul ettiler. bugün oregon'da bulunan o rezervasyonda yaşıyorlar.
birçok kızılderili kabilesi, aslında aynı dil ailesinin değişik boylarıdır. ama cayuse kabilesi istisnadır, çünkü konuştukları dil hiçbir kabile diline benzemiyor.
kendilerine liksiyu derler ama fransız'lar onlara cailloux demişler ve kelime döne dolaşa cayuse diye kaydedilmiş. beyazlarla ilk tanıştıkları sıralarda ele geçirdikleri atları yetiştirerek büyük sürüler sahibi olmuşlar ve etraftaki kabilelere karşı üstünlük sağlamışlardı.
beyazlar topraklarına geldiklerinde, ticaret yapmışlar iyi ilişkiler kurmuşlardı. ama bir misyoner grubunun ilgilendiği cayuse'ler salgın hastalıktan ölmeye başlayınca, misyonerlerin onları zehirlediğini düşündüler. misyoner binalarına saldırıp 13 kişiyi öldürüp, 54 kişiyide esir ettiler. olayın duyulması üzerine a.b.d ordusu ve sivil yerleşimciler cayuse'lere saldırmaya başladı. bu arada başka kabilelerde olaylarla ilgisi olmamasına rağmen saldırıya uğradı. sonunda cayuse'ler teslim oldu ama bu olayı bahane eden a.b.d hükümeti tarafından topraklarını satmaya zorlandılar.
1855'te, topraklarına el koyan ve rezervasyonda yaşamaya zorlayan antlaşmayı mecburen kabul ettiler. bugün oregon'da bulunan o rezervasyonda yaşıyorlar.
devamını gör...
hayvan çiftliği
''bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir''
devamını gör...
yazar mahlaslarının öteki dünya versiyonu
araftakiyalnizdusakabin*))
devamını gör...
ölüm gibi bir şey olup ölünmeyen durumlar
20 yıldır beslediğin bir hayalin gerçekleşemeyeceğini idrak etmek.
devamını gör...
3 yıllık twitter esprisini komik bulup tanım olarak yazmak
iq seviyesinde deniz anası ile yarışmaktadır biraz kendini yorarsa eğer deniz anası zekasına ulaşabilecek zekaya sahip kişidir.
devamını gör...
tesadüf diye bir şey olmaması
tesadüf yoktur; tevafuk vardır!
ben de tesadüfe inanmayanlardanım.
ben de tesadüfe inanmayanlardanım.
devamını gör...
coronaya inanmayan insan
bilimden uzak olan insan tipidir.
genellikle her şeyi bildiklerini düşünürler.
genellikle her şeyi bildiklerini düşünürler.
devamını gör...
enis büyütücü (yazar)
değişik bir isim almış olan çaylak arkadaşımız. insanın ''harf alayım'' diyesi geliyor.
en kısa zamanda yazar olmasını dilerim.
en kısa zamanda yazar olmasını dilerim.
devamını gör...
bilim bir gün tanrının varlığını somut olarak ispatlarsa olabilecek şeyler
büyük g.. oluruz.
devamını gör...
cancağızım
bir ara canımın içi modaydı, şimdi onun yerini cancağızım modası aldı.
devamını gör...
ezilenler
içimi karartan bir dostoyevski kitabı daha. bu adamın hiç normal, akışkan bir kitabı yok.
yazı biraz sürprizbozan içerebilir ama o kadar da içermeyecektir gönül rahatlığı ile okuyabilirsiniz.
hikayemiz zamanının rusya’sında bir pastahane (ya da cafe)’de bilinmeyen yaşlı bir adamın ölümüyle başlıyor. bu ölüme paralel ilerleyen olay örgüsü bir yerde birleşiyor( sabrın sonu selamettir). sıkıcı bir şekilde başlayan kitap dönemin toplumsal kişilerinin üzerinden mesaj vermeye başladığı anda sıkıcılıktan çıkıyor. esas karakterler anlatıcı olan ( ki muhtemelen dostoyevski’nin kendisi bu) kişinin üzerinden anlatılıyor yani onların duyguları ve düşünceleri gözlemlenerek aktarılıyor okuyucuya. ben şöyle bir şey hissettim (bilmiyorum okuyan diğer kişiler paylaşır mı bu düşüncelerimi); olaylarda ve diyaloglarda biraz tiyatro abartılıcılığı var. yani sanki bir sahne kurulmuş ve o tiyatro sahnesini betimliyor yazar bizlere. mimiklerini, tepkilerini abartılı şekilde kullandırıp bize o duyguyu vermeye çalışıyor. bu da biraz zorlama gibi geliyor okuyucuya. konu üzerinden bir şeyler söylemek istemiyorum drama tadında bir olay mevcut. beni bir kitapta genel olarak edebi kısmı ilgilendirdiği için bunlara çok takılmadım.
genel olarak beğendiğim bir kitap diyebilirim. günümüz dünyasından artık sıyrılıyor bu klasikler. bu gözle de okumakta fayda var. döneminin çok iyisi olabilir ancak bir yüz yıl sonra o kadar da değerli olmayabiliyor.
yazı biraz sürprizbozan içerebilir ama o kadar da içermeyecektir gönül rahatlığı ile okuyabilirsiniz.
hikayemiz zamanının rusya’sında bir pastahane (ya da cafe)’de bilinmeyen yaşlı bir adamın ölümüyle başlıyor. bu ölüme paralel ilerleyen olay örgüsü bir yerde birleşiyor( sabrın sonu selamettir). sıkıcı bir şekilde başlayan kitap dönemin toplumsal kişilerinin üzerinden mesaj vermeye başladığı anda sıkıcılıktan çıkıyor. esas karakterler anlatıcı olan ( ki muhtemelen dostoyevski’nin kendisi bu) kişinin üzerinden anlatılıyor yani onların duyguları ve düşünceleri gözlemlenerek aktarılıyor okuyucuya. ben şöyle bir şey hissettim (bilmiyorum okuyan diğer kişiler paylaşır mı bu düşüncelerimi); olaylarda ve diyaloglarda biraz tiyatro abartılıcılığı var. yani sanki bir sahne kurulmuş ve o tiyatro sahnesini betimliyor yazar bizlere. mimiklerini, tepkilerini abartılı şekilde kullandırıp bize o duyguyu vermeye çalışıyor. bu da biraz zorlama gibi geliyor okuyucuya. konu üzerinden bir şeyler söylemek istemiyorum drama tadında bir olay mevcut. beni bir kitapta genel olarak edebi kısmı ilgilendirdiği için bunlara çok takılmadım.
genel olarak beğendiğim bir kitap diyebilirim. günümüz dünyasından artık sıyrılıyor bu klasikler. bu gözle de okumakta fayda var. döneminin çok iyisi olabilir ancak bir yüz yıl sonra o kadar da değerli olmayabiliyor.
devamını gör...
çocukken inanılmaz kıymetli olan şeyler
taso ve misket.
devamını gör...