zaman tüneli
normal sözlük ilk 11 kadrosu
devamını gör...
2 ekim 2026 belçika türkiye maçı
kovacan, de bruyne'ün o köşeye vuracağı 6-7 metredir belliyken (apo'ya bacak arası attı andan itibaren) bu golü yemek tam senlik iş.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
ben tam orada iki gece ve gün boyunca o dram senin, bu dram benim öylece koşuyordum. biraz olsun kafayı çekip rahatlamak için çantamın içinde gizlice bir şişe votka sokmuş, onu zıkkımlanıyordum. bir süre sonra sızmayı umuyordum, bir yandan da hayatın ne kadar boktan olduğuna dair düşüncelerle beraber müzik dinliyordum işte.
telefonum çaldı birden. telefonumun çalmasından hiçbir zaman hoşlanmazdım. ben onu sadece müzik dinlemek ya da oraya buraya bir şeyler yazmak için kullanıyordum. kimseyle konuşmaya hevesim yoktu. yine de açtım. teyzemin kızıydı arayan. numaramı bulup buluşturmuş bir yerden. annemgil sivas'a geliyor, git onları karşıla diyordu. aman dedim, kardeşimi zaten gömdük, daha neyine geliyorlar ki? olsun dedi, gelmek istediler, geliyorlar, karşılamaya git onları dedi. kimseye karşı koyacak gücüm yoktu, neredeyse iki gün boyunca zaten pamuk ipliğine bağlı olan benliğim de neredeyse beni terk etmek üzereydi. uzun süredir bir arada tutmak için çabaladığım ne varsa dağılıyordu. kaldı ki ben tembel bir insandım hep. o halde? tamam dedim, gidiyorum.
normalde cenazeden sonra silktir olup gidecektim bu sevimsiz şehirden. hatta iki gündür gitmeye çalışıyor bir türlü beceremiyordum. ilkinde yiğenim, ikincisinde kardeşimin ölümü, üçüncüsünde ise cenazeye gelen ve uzun zamandır görmediğim yurtta beraber kaldığım çipler engellemişti beni. neredeyse artık bu şehirden kurtulamayacağıma dair ikna olmuştum. çıkışı olmayan bir sokak gibiydi, kara delik gibiydi, her şeyi yutuyordu, başıma gelen felaketlerin hepsi burada bana uğramıştı, sevmiyordum ama kurtulamıyordum da. cehennem gibiydi ama soğuk bir cehennem.
neyse. ben cenaze akşamına otobüse binip, topuklayacaktım aslında ama bizim yurttaki çipler seneler sonra beni görmüşler ya, bırakmak istemiyorlardı. öyle olunca da çalıştıkları polisevinde bana bir oda ayarladılar, oradan mutfağına götürüp beni, bir güzel tıka başa doyurdular. içeri soktuğum votka, güzel, kabuslarla dolu bir uyku planı kurarken, kendimi yine sokakta buldum bir telefonla. çakırkeyiftim. sokağa çıkınca soğuktan ayılmaya başlarken, bir yandan da teyzelerime küfrede küfrede otogara doğru yürüyordum. mezarseviciydi onlar, kendilerine ait o tırt senaryolarındaki dramatik rolleri sergileyebilecekleri sahnenin hevesiydi o kaltakları taa bursa'lardan buralara sürükleyen. hayattayken kızın çok bir bokuna yaramış gibi ölüsüne koşacaklardı. ölünce herkesin değere bindiği tiksinç bir hayattı bu ve öyle kalacaktı.
otogara vardım. orada koltukların üzerine uzanmış, uyuyor gibi de, uyumuyor gibi de olan birini tanıdım hemen. saçlarının beyazları, kara gözleri, kara kaşları tam, bizim yurttaki mithat. 1.65 boyunda çelimsiz bir çocuktu. benden iki yaş küçüktü. öyle pek bir muhabbetimiz de yoktu, birkaç kere işte. daha çok simayen tanıyordum. yine de tanıyordum.
üstü başı perişan haldeydi. saçı sakalı birbirine girmiş, tırnakları uzamış, kir pas içindeydi. öyle olunca da sokaklara düştüğünü anladım hemen. öylece tepesinde ona bakıyordum. bir yandan da içimden hassittir çekiyordum. ne olmuş lan buna? ben içimden hassittir çeke çeke ona bakarken bir dakikaya yakın süre geçti. birden o da beni fark etti. doğruldu. bana doğru geldi ve yüzüme bir tokat aşk etti. sağlam yapıştırdı doğrusu. bütün otogar inledi. herkes bize bakıyor. rezil oldum bir nevi ama ben insanların hakkımda ne düşündüklerini pek tınlamadığım için hiçbir hamle yapmadım. o an o çelimsizi oracıkta... yapabilirdim yani ama zaten hayatın sillesini yemiş, ne dokunacağım ki? napıyorsun olum? manyak mısın? dedim sadece. konuşma tarzımdan herhalde, beni tanıdı. sımsıkı sarıldı bu sefer bana. tokatı tercih ederdim. çünkü ben fiziksel temasın her türlüsünden çok hoşlanmıyordum, tokat en azından daha kısa sürüyordu ama onun bu halde de itemezdim sonuçta. ben de ona sarıldım, onun kadar hevesli değildim elbette.
gel beraber yemek yiyelim diye onu lokantaya doğru götürdüm. hal ve hareketlerinden kafayı kırdığını anladım üstelik. şizofren olmuştu besbelli, babam gibi. babamla takıla takıla bende şizofreni uzmanı olmuştum bir nevi. şıp anlar olmuştum.
kendime bir çorba söyledim, o köfte ekmek istedi. karşısında ben yokmuşum gibi öylece konuşuyordu kendi kendine. başka birisiyle konuşuyordu. o da elbette kadın. beni mi aldattın falan diye sayıklıyordu, ağlamaklı oluyordu, derken gülmeye başlıyordu. o tırt derdi ile ne yapacağını, onu nereye koyacağını, nasıl baş edeceğini bir türlü kestiremiyordu.
sayıklamalarından anladığım kadarıyla; ile girdikten sonra evlenmiş, karısını çok sevmiş ve aldatılmış. kafayı bu yüzden kırması bende bir tiksinti uyandırmadı değil ama yapacak bir şey de yok. napalım yani? o zaten hep içine kapanık, hassas bir çocuktu. şu an karşımda sayıkladığı kadar, hayatı boyunca anca konuşmuştur, belki daha az. kız bulup, nasıl evlendi, o bile muamma. hayat böyle muammalarla doludur zaten.
bu kendisine bir cennet yaratmak üzere yola çıkmış ve sonunda hüsrana uğramanın yüküyle öylece ortalıkta dolaşan insanları hiç anlamamışımdır. bu çocuğun hezeyanı da evlenince mutlu olacağına dair sanrılarını besleyebilecek bir kız bulamamış olmasıydı. düşününce acıklı da bir yandan tabii. tam oraya vardığını düşünürken, hiçte öyle değilmiş. o halde kafayı neden kırmayalım ki? benim görüşüm de o yönde. ben sadece bu mutlu olma meselesine diğerleri kadar kafayı takmış değildim, o kadar. mesela onun hassasiyeti benimkinin yanında yine de cacık kalıyordu ne olursa olsun. ben nasıl bir cehennemin içine düştüğümü tam olarak tartabilecek hassasiyetteydim onun aksine. hiçbir zaman umut eden bir insan olmadım. umulacak hiçbir cacık yok işte. bu kadar basit.
yaratılışın temelinde sadece çürümeye doğru gıden bir ip boyunca ilerleyen yaratıkların olduğu sonsuzluğa uzanan bir sefalet var. daha ne olsun? ne kadar pırıltı saçmaya çalışsalar bile insanların gözlerinden saçtıkları sefaleti görmeden edemiyorum. sefalet her yandan taşıyor, ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar hiçbir örtü ona fayda etmiyor.
ona çay aldım ve beraber dışarı sigara içmeye çıktık. havadan paketlenmiş haldeki buzlar gibi hüzün yağıyordu üstüme. içim zaten buz gibiydi. eğer biraz daha soğuması mümkün olsaydı soğurdu tabii ki. ama mümkün değildi. hüzün benim içimi buza çeviriyordu diğerlerinin aksine. kaskatı kesiliyordum öylece.
sonra onu büfeye götürdüm ve iki paket sigara aldım ona. para verip, vermemek konusunda kararsızdım, çünkü parayı algılayıp, harcayabilecek kadar bile aklı kalmış gibi durmuyordu. yine de bi 600 lira verdim. daha fazlasını da yapmak isterdim ama sadece hasittir diyebiliyordum fazladan ama o da bir şey değildi zaten.
ona iyilik yapma derdinde değildim bir yandan da. zaten iki gündür bütün travmalarım tetiklenmiş bir biçimde, öylece içimdeki çığlıkların tufanıyla oradan oraya seyirtiyordum, o kadar. bilmem nereye? öylesine. onları susturma çabasında bile değildim. mithat hiç umurumda değildi doğrusu ama ona harcadığım para da umurumda değildi aynı şekilde. o halde? daha fazla hüzne gark olabilecek yerim kalmamıştı benim. benim taşıyabileceğim yük bu kadar. başka kapıya.
teyzelerimin otobüsü geldi. indi gudubet garılar. öylece diğer kız kardeşimin evine doğru seyirtmek üzere orada bıraktım mithat'ı. herkesin onu kaderine terk etmesi gibi. herkesin beni kaderime terk etmesi gibi. herkesin herkesi terk etmesi gibi.
telefonum çaldı birden. telefonumun çalmasından hiçbir zaman hoşlanmazdım. ben onu sadece müzik dinlemek ya da oraya buraya bir şeyler yazmak için kullanıyordum. kimseyle konuşmaya hevesim yoktu. yine de açtım. teyzemin kızıydı arayan. numaramı bulup buluşturmuş bir yerden. annemgil sivas'a geliyor, git onları karşıla diyordu. aman dedim, kardeşimi zaten gömdük, daha neyine geliyorlar ki? olsun dedi, gelmek istediler, geliyorlar, karşılamaya git onları dedi. kimseye karşı koyacak gücüm yoktu, neredeyse iki gün boyunca zaten pamuk ipliğine bağlı olan benliğim de neredeyse beni terk etmek üzereydi. uzun süredir bir arada tutmak için çabaladığım ne varsa dağılıyordu. kaldı ki ben tembel bir insandım hep. o halde? tamam dedim, gidiyorum.
normalde cenazeden sonra silktir olup gidecektim bu sevimsiz şehirden. hatta iki gündür gitmeye çalışıyor bir türlü beceremiyordum. ilkinde yiğenim, ikincisinde kardeşimin ölümü, üçüncüsünde ise cenazeye gelen ve uzun zamandır görmediğim yurtta beraber kaldığım çipler engellemişti beni. neredeyse artık bu şehirden kurtulamayacağıma dair ikna olmuştum. çıkışı olmayan bir sokak gibiydi, kara delik gibiydi, her şeyi yutuyordu, başıma gelen felaketlerin hepsi burada bana uğramıştı, sevmiyordum ama kurtulamıyordum da. cehennem gibiydi ama soğuk bir cehennem.
neyse. ben cenaze akşamına otobüse binip, topuklayacaktım aslında ama bizim yurttaki çipler seneler sonra beni görmüşler ya, bırakmak istemiyorlardı. öyle olunca da çalıştıkları polisevinde bana bir oda ayarladılar, oradan mutfağına götürüp beni, bir güzel tıka başa doyurdular. içeri soktuğum votka, güzel, kabuslarla dolu bir uyku planı kurarken, kendimi yine sokakta buldum bir telefonla. çakırkeyiftim. sokağa çıkınca soğuktan ayılmaya başlarken, bir yandan da teyzelerime küfrede küfrede otogara doğru yürüyordum. mezarseviciydi onlar, kendilerine ait o tırt senaryolarındaki dramatik rolleri sergileyebilecekleri sahnenin hevesiydi o kaltakları taa bursa'lardan buralara sürükleyen. hayattayken kızın çok bir bokuna yaramış gibi ölüsüne koşacaklardı. ölünce herkesin değere bindiği tiksinç bir hayattı bu ve öyle kalacaktı.
otogara vardım. orada koltukların üzerine uzanmış, uyuyor gibi de, uyumuyor gibi de olan birini tanıdım hemen. saçlarının beyazları, kara gözleri, kara kaşları tam, bizim yurttaki mithat. 1.65 boyunda çelimsiz bir çocuktu. benden iki yaş küçüktü. öyle pek bir muhabbetimiz de yoktu, birkaç kere işte. daha çok simayen tanıyordum. yine de tanıyordum.
üstü başı perişan haldeydi. saçı sakalı birbirine girmiş, tırnakları uzamış, kir pas içindeydi. öyle olunca da sokaklara düştüğünü anladım hemen. öylece tepesinde ona bakıyordum. bir yandan da içimden hassittir çekiyordum. ne olmuş lan buna? ben içimden hassittir çeke çeke ona bakarken bir dakikaya yakın süre geçti. birden o da beni fark etti. doğruldu. bana doğru geldi ve yüzüme bir tokat aşk etti. sağlam yapıştırdı doğrusu. bütün otogar inledi. herkes bize bakıyor. rezil oldum bir nevi ama ben insanların hakkımda ne düşündüklerini pek tınlamadığım için hiçbir hamle yapmadım. o an o çelimsizi oracıkta... yapabilirdim yani ama zaten hayatın sillesini yemiş, ne dokunacağım ki? napıyorsun olum? manyak mısın? dedim sadece. konuşma tarzımdan herhalde, beni tanıdı. sımsıkı sarıldı bu sefer bana. tokatı tercih ederdim. çünkü ben fiziksel temasın her türlüsünden çok hoşlanmıyordum, tokat en azından daha kısa sürüyordu ama onun bu halde de itemezdim sonuçta. ben de ona sarıldım, onun kadar hevesli değildim elbette.
gel beraber yemek yiyelim diye onu lokantaya doğru götürdüm. hal ve hareketlerinden kafayı kırdığını anladım üstelik. şizofren olmuştu besbelli, babam gibi. babamla takıla takıla bende şizofreni uzmanı olmuştum bir nevi. şıp anlar olmuştum.
kendime bir çorba söyledim, o köfte ekmek istedi. karşısında ben yokmuşum gibi öylece konuşuyordu kendi kendine. başka birisiyle konuşuyordu. o da elbette kadın. beni mi aldattın falan diye sayıklıyordu, ağlamaklı oluyordu, derken gülmeye başlıyordu. o tırt derdi ile ne yapacağını, onu nereye koyacağını, nasıl baş edeceğini bir türlü kestiremiyordu.
sayıklamalarından anladığım kadarıyla; ile girdikten sonra evlenmiş, karısını çok sevmiş ve aldatılmış. kafayı bu yüzden kırması bende bir tiksinti uyandırmadı değil ama yapacak bir şey de yok. napalım yani? o zaten hep içine kapanık, hassas bir çocuktu. şu an karşımda sayıkladığı kadar, hayatı boyunca anca konuşmuştur, belki daha az. kız bulup, nasıl evlendi, o bile muamma. hayat böyle muammalarla doludur zaten.
bu kendisine bir cennet yaratmak üzere yola çıkmış ve sonunda hüsrana uğramanın yüküyle öylece ortalıkta dolaşan insanları hiç anlamamışımdır. bu çocuğun hezeyanı da evlenince mutlu olacağına dair sanrılarını besleyebilecek bir kız bulamamış olmasıydı. düşününce acıklı da bir yandan tabii. tam oraya vardığını düşünürken, hiçte öyle değilmiş. o halde kafayı neden kırmayalım ki? benim görüşüm de o yönde. ben sadece bu mutlu olma meselesine diğerleri kadar kafayı takmış değildim, o kadar. mesela onun hassasiyeti benimkinin yanında yine de cacık kalıyordu ne olursa olsun. ben nasıl bir cehennemin içine düştüğümü tam olarak tartabilecek hassasiyetteydim onun aksine. hiçbir zaman umut eden bir insan olmadım. umulacak hiçbir cacık yok işte. bu kadar basit.
yaratılışın temelinde sadece çürümeye doğru gıden bir ip boyunca ilerleyen yaratıkların olduğu sonsuzluğa uzanan bir sefalet var. daha ne olsun? ne kadar pırıltı saçmaya çalışsalar bile insanların gözlerinden saçtıkları sefaleti görmeden edemiyorum. sefalet her yandan taşıyor, ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar hiçbir örtü ona fayda etmiyor.
ona çay aldım ve beraber dışarı sigara içmeye çıktık. havadan paketlenmiş haldeki buzlar gibi hüzün yağıyordu üstüme. içim zaten buz gibiydi. eğer biraz daha soğuması mümkün olsaydı soğurdu tabii ki. ama mümkün değildi. hüzün benim içimi buza çeviriyordu diğerlerinin aksine. kaskatı kesiliyordum öylece.
sonra onu büfeye götürdüm ve iki paket sigara aldım ona. para verip, vermemek konusunda kararsızdım, çünkü parayı algılayıp, harcayabilecek kadar bile aklı kalmış gibi durmuyordu. yine de bi 600 lira verdim. daha fazlasını da yapmak isterdim ama sadece hasittir diyebiliyordum fazladan ama o da bir şey değildi zaten.
ona iyilik yapma derdinde değildim bir yandan da. zaten iki gündür bütün travmalarım tetiklenmiş bir biçimde, öylece içimdeki çığlıkların tufanıyla oradan oraya seyirtiyordum, o kadar. bilmem nereye? öylesine. onları susturma çabasında bile değildim. mithat hiç umurumda değildi doğrusu ama ona harcadığım para da umurumda değildi aynı şekilde. o halde? daha fazla hüzne gark olabilecek yerim kalmamıştı benim. benim taşıyabileceğim yük bu kadar. başka kapıya.
teyzelerimin otobüsü geldi. indi gudubet garılar. öylece diğer kız kardeşimin evine doğru seyirtmek üzere orada bıraktım mithat'ı. herkesin onu kaderine terk etmesi gibi. herkesin beni kaderime terk etmesi gibi. herkesin herkesi terk etmesi gibi.
devamını gör...
aşerei mubeşşere
aşere-i mubeşşere hadisi zayıf isnatlı bir hadistir ve nehcul belağa -adamakıllı- okunmalıdır. kime radiyallahu anhüm diyeceğimize de bi-zehmet biz karar verelim!.
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
bir numaralı adaya oyumuzu verdik çok şükür.
yüklenin beyler. kezo seçelim kendisini.
yüklenin beyler. kezo seçelim kendisini.
devamını gör...
2 ekim 2026 belçika türkiye maçı
hoooooooooooooooooop şu 1. helal olsun aslanlarıma.
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
bugünde etiketlendik çok şükür. tişşikirlirrrr, 200 km’lik yolum var arabayla. beni dürtmen, bye.
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
ulen bu sözlüğün kezosunun ben olmadığımı hepiniz biliyorsunuz... ben pick me girl'üm... asıl kezo bana oy verdiriyor onun tarafında olmadığım için... uyanın ey halk..
devamını gör...
tufan gündüz
el an trt avazda program yapıyor muhterem, bu topraklarda en muhakkik türk milliyetçilerinin başında gelen bir akademisyendir. kafkas islam ordusunu konuşuyorlar kurban olduğumun kayserilisi!.
devamını gör...
kapı koluna verdiğim ibretlik ayar
haince bir saldırı gerçekleştirilmiş burada, resmen pusuda beklemiş şerefsiz, en savunmasız olduğunda anda saldırmış. uykulu bitkin ve susamış birine yapılan bu saldırıyı kınıyorum. benim tanıdığım kadarıyla kapı kolları namuslu ve şerefli olur, tutuğunda eli iyice kavrar bir kapıyı açar bir kapıyı kapatır. dosta güven düşmana korku verir. bazı kapı kollarının çeliği bozuk olabiliyor demek ki, belki başka sıkıntıları vardır bilemeyiz. geri dönüştürülmek istiyor da olabilir. ucuz atlatılmış bir hadise, dersini alıp aklını başına toplamıştır umarım..
devamını gör...
kadın yazarların daha aktif olması
kim kadın ki burada? herkes fake.
devamını gör...
normal sözlük ilk 11 kadrosu
top kim la.
devamını gör...
kadın yazarların daha aktif olması
hiç umurumda olmaz hayatıma devam ediyorum.
devamını gör...
firavun'un denizin yarıldığını gördüğü halde hz musa'yı takip etmeyi bırakmaması
kur'an'da musa'nın el bahr'ı infilak ettirdiği ve firavunun el yemm'e atıldığı bilgisi veriliyor. olay sandığınız gibi olmayabilir!
(bkz: musa'nın bahr'ı infilak ettirmesi)
(bkz: musa'nın bahr'ı infilak ettirmesi)
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
kim o bir kişi
e: aha iki oldular
abi geldiler abii
e: aha iki oldular
abi geldiler abii
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
ben tüm yazarlara oy verdim kimseyi hor görmek istemedim. kadınlar çiçektir, taçtır, ağaçtır, köktür, baldır, bacak..
devamını gör...
normal sözlük'ün en kezo kadını anketi
bana iki oy verenlerle tenhada denk gelmeyelim
ayyy gtüm siz sanki çok şeysiniz
ayyy gtüm siz sanki çok şeysiniz
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
devamını gör...

