zaman tüneli
yazarların içinde oldukları yaş ile ilgili fikirleri
genç sayılabilecek bir yaş ama bu yaşta olmak tuhaf hissettiriyor, yıllar nasıl böyle geçti anlayamadım.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
ege denizi
kendini "akdeniz insanı" zanneden bazı şizofren bozkır hayvanları, bu denize adalar denizi diyor. yürüttükleri kültürel soykırıma uygundur yaptıkları.
ezelden beri yaşadıklarını iddia ettikleri toprakların adı bile yunancadır. anatoli yani.
ege denizi, ege denizidir. kompleksli, korkak, pısırık, ezik, istilacı, işgalci, soykırımcı ve sömürgeci bozkır hayvanları ne derse desin.
işgal ettikleri topraklardan da çektir olup gidecekler sonunda.
ezelden beri yaşadıklarını iddia ettikleri toprakların adı bile yunancadır. anatoli yani.
ege denizi, ege denizidir. kompleksli, korkak, pısırık, ezik, istilacı, işgalci, soykırımcı ve sömürgeci bozkır hayvanları ne derse desin.
işgal ettikleri topraklardan da çektir olup gidecekler sonunda.
devamını gör...
ne istiyorsun sorusu
az insan, net niyet, bol huzur. yanına da ucuz şarap koyduk mu tamam.
devamını gör...
ne istiyorsun sorusu
uyku.
devamını gör...
simulakr
ilk duyduğumda kulağa havalı bir felsefe terimi gibi gelmişti. sanki entelektüel bir aksesuarmış da, sohbetlerde arada bir savurayım diye not almışım. ama biraz kazıyınca, insanın ayağının altındaki zemini usulca kaydıran, sessiz ama derin bir sarsıntı olduğunu fark ettim.
en sade haliyle şöyle diyebiliriz. simülakr, gerçeğin taklidi değil. taklidin, gerçeğin yerini tamamen alması.
önce bir kopya çıkıyor ortaya. sonra o kopya çoğalıyor, yayılıyor, her yere sızıyor. bir süre sonra o kadar sıradanlaşıyor ki insanlar aslını unutuyor. gerçeğin nasıl bir şey olduğunu bile hatırlayamıyorlar. kopya, yavaş yavaş “gerçek” diye kabul ediliyor zaten.
işin garip tarafı da burada. orijinalin kendisi bile sorgulanır hale geliyor. çünkü herkes kopyayla o kadar iç içe ki, bir noktadan sonra insan gerçekten durup şunu düşünüyor, aslı neye benziyordu?
jean baudrillard bu işi baya kurcalamıştı. ona göre artık birçok alanda “orijinal” diye bir şey kalmadı zaten. sadece simülasyonlar var. ortada sağlam bir gerçek de yok. onun gibi davranan, onun gibi görünen, onun gibi hissettiren katmanlar üst üste birikmiş durumda.

en bariz örneği sosyal medya sanırım.
herkes bir hayat “yaşıyor” gibi. kahve fincanlarının buğusu, uçak penceresinden çekilmiş gün batımları, kusursuz gülüşler, “dolu dolu” anlar… ama çoğu zaman o anın kendisi değil, o anın nasıl görüneceği önem kazanıyor. yaşanan şey değil, temsil edilen hali öne çıkıyor. insanlar hayatı yaşamaktan çok, hayatın görüntüsünü üretmeye başlıyor. işte tam orada devreye giriyor simülakr.
bir de işin başka bir boyutu var ki, asıl ürpertici olan o.
eskiden sahte olan kolayca anlaşılırdı. çakması belli olurdu. bir pürüzü, bir eksikliği, bir yapaylığı vardı. şimdi ise tam tersi. sahte olan bazen daha “gerçek” hissettiriyor. daha temiz, daha parlak, daha kusursuz. bu yüzden insan ona daha kolay inanıyor, daha kolay bağlanıyor.
oysa gerçek dediğin şey biraz pürüzlüdür. eksiktir, dağınıktır, bazen tutarsızdır, yorulur, kırılır, yeniden toparlanır. simülakr ise fazlasıyla düzgündür. fazla cilalı, fazla simetrik, fazla hazır. benim bu işte içime oturmayan kısım da burası. insan bir noktadan sonra ayırt edemez hale geliyor. gerçekten mi yaşıyorum, yoksa yaşadığımı sanacağım kusursuz bir simülasyon mu kuruyorum.
bazen gerçeğin kendisinden çok, onun daha kolay, daha az riskli, daha az yorucu versiyonunu tercih ediyoruz. çünkü simülasyon daha kontrollü. daha az acıtır, daha az utandırır, daha az yalnız hissettirir. ama o tercih bir süre sonra içimizde adı konmamış bir boşluk bırakıyor. derinlerde bir yerde, bir şeyler eksik kalıyor. hissediyoruz ama tam adını koyamıyoruz.
işte simülakr, biraz da o boşluğun adı gibi. güzel olanı, parlak olanı, hazır olanı seçiyoruz. ama zamanla o parlaklığın altında, gerçekten dokunabileceğimiz, tadabileceğimiz, acısını hissedebileceğimiz bir şeye özlem duyuyoruz. belki de asıl mesele bu. gerçeğin pürüzlerini, dağınıklığını, o “fazla insan” halini özlemek. çünkü ancak o zaman gerçekten yaşadığımızı hissedebiliyoruz.
en sade haliyle şöyle diyebiliriz. simülakr, gerçeğin taklidi değil. taklidin, gerçeğin yerini tamamen alması.
önce bir kopya çıkıyor ortaya. sonra o kopya çoğalıyor, yayılıyor, her yere sızıyor. bir süre sonra o kadar sıradanlaşıyor ki insanlar aslını unutuyor. gerçeğin nasıl bir şey olduğunu bile hatırlayamıyorlar. kopya, yavaş yavaş “gerçek” diye kabul ediliyor zaten.
işin garip tarafı da burada. orijinalin kendisi bile sorgulanır hale geliyor. çünkü herkes kopyayla o kadar iç içe ki, bir noktadan sonra insan gerçekten durup şunu düşünüyor, aslı neye benziyordu?
jean baudrillard bu işi baya kurcalamıştı. ona göre artık birçok alanda “orijinal” diye bir şey kalmadı zaten. sadece simülasyonlar var. ortada sağlam bir gerçek de yok. onun gibi davranan, onun gibi görünen, onun gibi hissettiren katmanlar üst üste birikmiş durumda.

en bariz örneği sosyal medya sanırım.
herkes bir hayat “yaşıyor” gibi. kahve fincanlarının buğusu, uçak penceresinden çekilmiş gün batımları, kusursuz gülüşler, “dolu dolu” anlar… ama çoğu zaman o anın kendisi değil, o anın nasıl görüneceği önem kazanıyor. yaşanan şey değil, temsil edilen hali öne çıkıyor. insanlar hayatı yaşamaktan çok, hayatın görüntüsünü üretmeye başlıyor. işte tam orada devreye giriyor simülakr.
bir de işin başka bir boyutu var ki, asıl ürpertici olan o.
eskiden sahte olan kolayca anlaşılırdı. çakması belli olurdu. bir pürüzü, bir eksikliği, bir yapaylığı vardı. şimdi ise tam tersi. sahte olan bazen daha “gerçek” hissettiriyor. daha temiz, daha parlak, daha kusursuz. bu yüzden insan ona daha kolay inanıyor, daha kolay bağlanıyor.
oysa gerçek dediğin şey biraz pürüzlüdür. eksiktir, dağınıktır, bazen tutarsızdır, yorulur, kırılır, yeniden toparlanır. simülakr ise fazlasıyla düzgündür. fazla cilalı, fazla simetrik, fazla hazır. benim bu işte içime oturmayan kısım da burası. insan bir noktadan sonra ayırt edemez hale geliyor. gerçekten mi yaşıyorum, yoksa yaşadığımı sanacağım kusursuz bir simülasyon mu kuruyorum.
bazen gerçeğin kendisinden çok, onun daha kolay, daha az riskli, daha az yorucu versiyonunu tercih ediyoruz. çünkü simülasyon daha kontrollü. daha az acıtır, daha az utandırır, daha az yalnız hissettirir. ama o tercih bir süre sonra içimizde adı konmamış bir boşluk bırakıyor. derinlerde bir yerde, bir şeyler eksik kalıyor. hissediyoruz ama tam adını koyamıyoruz.
işte simülakr, biraz da o boşluğun adı gibi. güzel olanı, parlak olanı, hazır olanı seçiyoruz. ama zamanla o parlaklığın altında, gerçekten dokunabileceğimiz, tadabileceğimiz, acısını hissedebileceğimiz bir şeye özlem duyuyoruz. belki de asıl mesele bu. gerçeğin pürüzlerini, dağınıklığını, o “fazla insan” halini özlemek. çünkü ancak o zaman gerçekten yaşadığımızı hissedebiliyoruz.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
rus ordusu
silah arkadaşını ölüme terk etmeye çalışırken onunla birlikte öldürülen askerleri var.
bunlara ordu denmez. bunlar asker olamaz. haydut, eşkiya, mafya, terörist demek daha yerinde. eskiye göre değişen bir şey de yok aslında. çarlık döneminde de, sovyet çağında ve sonrasında günümüze kadar böylelerdi. çizgilerini hiç bozmadılar.
minnoş yürekli ukraynalı drone operatörlerine denk gelmedikleri sürece avlanmaya devam edecekler.
bunlara ordu denmez. bunlar asker olamaz. haydut, eşkiya, mafya, terörist demek daha yerinde. eskiye göre değişen bir şey de yok aslında. çarlık döneminde de, sovyet çağında ve sonrasında günümüze kadar böylelerdi. çizgilerini hiç bozmadılar.
minnoş yürekli ukraynalı drone operatörlerine denk gelmedikleri sürece avlanmaya devam edecekler.
devamını gör...
drowning pool
bu şarkı harikadır
devamını gör...
godsmack - ı stand alone
abd yanlısı abd çok büyüktür kafasında olan abilerin iyi bir şarkısıdır.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
yeni keşfim. çince bir şarkıyı beğenebileceğimi hiç düşünmezdim ama cidden baya iyi, hadi iyi geceler.
devamını gör...
doomscrolling

gece yatmadan önce “iki dakika bakıp yatacağım” diye telefonu eline alıyorsun ya… işte o an başlıyor her şey. bir haber, bir video, bir yorum. sonra bir tane daha. parmak aşağı kayıyor, göz devam ediyor. aslında görmek istemediğin şeyleri izliyorsun ama bir türlü bırakamıyorsun.
işte buna doomscrolling deniyor. felaket, kavga, kriz… ne kadar ağır olursa o kadar çekiyor. sanki bir şey kaçırıyormuşsun gibi hissediyorsun. en tuhafı da şu, iyi hissettirmediğini biliyorsun aslında ama yine de devam ediyorsun. bir yerden sonra içerik falan kalmıyor zaten, sadece akış.
başlık değişiyor, video değişiyor ama sende kalan şey aynı. kaydırdıkça doluyorsun ama o “tamam artık” hissi hiç gelmiyor. kimse zorlamıyor seni, kendin yapıyorsun. alışkanlıktan mı, boşluktan mı, yoksa kontrol ediyormuş gibi hissetmekten mi, bir yerden sonra karışıyor zaten.
sonra bir bakıyorsun zihnin yorulmuş. öyle tek bir şey değil, üst üste binmiş bir ağırlık gibi. telefon hâlâ elinde ama kafan çoktan başka yere gitmiş.
devamını gör...
zeynep’im
aman bıktık bu zeyneplerden artık.
devamını gör...
zeynep’im
bir şanışer şarkısıdır. kendi bile unutmuştur muhtemelen. kimim ben diyişleri beni biraz huzursuz ediyor. ama dinlenilesi ve içe dönüş bileti olan bir şarkıdır..
sıcak pembe mutluluğum sanki hayâl ürünü
çocukluğum nerde peki, hangi ara büyüdüm?
sıcak pembe mutluluğum sanki hayâl ürünü
çocukluğum nerde peki, hangi ara büyüdüm?
devamını gör...
geceye bir şarkı sözü bırak
karanlık dünyama ışık olur musun
kaybettiğim saadeti bana bulur musun
kader defterime yazmıştım seni
silmek istesem de silemiyorum
dökülen yaprak gibi hazana döndüm
sensiz yaşamadım ki bin kere öldüm
öyle kara sevda ki atamıyorum
kaybettiğim saadeti bulamıyorum
sen şimdi uzaklarda anar mısın beni
ben ise sokaklarda sarhoş serseri
ben ise masalarda ayyaş serseri
devamını gör...
yine bana kalırım
bir sezgin alkan ve şanışer şarkısıdır.
fazlasıyla içselleştirdiğim ve beni biraz derinlere baktıran bir şarkı olduğundan mütevellit kendisini sürekli dinlemem. lâkin uzun yıllardır whatsapp durumuma eşlik eder. çünkü ne olursa olsun ben yine bana kalırım.
parmak uçlarımla bu bok dünyayı yenmek için yazdım..
yanımda sancılar,
yüzümde çizgiler
dayanamam yalanlarına dünya
yine bana kalırım..
içimde gölgeler
güzümü gönle ver
dayanamam yalanlarına dünya
yine bana kalırım..
fazlasıyla içselleştirdiğim ve beni biraz derinlere baktıran bir şarkı olduğundan mütevellit kendisini sürekli dinlemem. lâkin uzun yıllardır whatsapp durumuma eşlik eder. çünkü ne olursa olsun ben yine bana kalırım.
parmak uçlarımla bu bok dünyayı yenmek için yazdım..
yanımda sancılar,
yüzümde çizgiler
dayanamam yalanlarına dünya
yine bana kalırım..
içimde gölgeler
güzümü gönle ver
dayanamam yalanlarına dünya
yine bana kalırım..
devamını gör...
ne istiyorsun sorusu
bazen kızgınlıkla bazen sevgi dolu söylenir ama şu anda anlamsızca söyledim sadece.
devamını gör...
sırça fanusun içinden yazan insanlar
savaş çıksa bile sözlükte karı kız muhabbeti yapabileceği başlıklar açan yazarlardır.
devamını gör...
harama hile karıştırmamak
sek rakı içenlerin söylediği sözdür kendisi.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
bugünlerde ruhumda korkunç bir ur var..
devamını gör...