zaman tüneli
devotus atheus (yazar)
n’apıyon?
devamını gör...
gece yürüyüşleri
#4072173 onların hızlı koşani da var.
gündüz vakti yürüyordum , köprü altında beklesiyorlar. arabanin biri 100 metre ilerde durdu. eteğini yukarı çekip ronaldo gibi kaslı bacaklarla bir koşuşu var .. *
umarım arabadakini silkmistir
gündüz vakti yürüyordum , köprü altında beklesiyorlar. arabanin biri 100 metre ilerde durdu. eteğini yukarı çekip ronaldo gibi kaslı bacaklarla bir koşuşu var .. *
umarım arabadakini silkmistir
devamını gör...
ankara
üfff şuan yürümek vardı kızılay’da. neys’ eve mahkum…
devamını gör...
sözlük yazarlarının öyküleri
çok da şey etme kral, azıcık relaks.
devamını gör...
sözlük yazarlarının öyküleri
yıldızlar kayarken beni yeryüzüne bırakmışlar, benim de öyküm bu arkadaşlar..
devamını gör...
özlenen sözlük yazarları
ben bu sözlükte bir tek eppur si muove ile yazmadıkları zamanlar emine pir zola ve gulmekicinyaratılmıs'ı özlerim. bana göre geri kalan herkes sıradan ve herkesin yeri doldurulabilir.
devamını gör...
sözlük yazarlarının öyküleri
3-
ceketimde saklı tenin
tina bazen geçtik diyordu, ben kiminle diyordum. bazen umutsuz olsaydı bile yaşanacaklar, “o başka biri” demesini de biliyordum çünkü. o uzundu enine, ben geniştim boyuna. o karayı severken ben beyazı değil griyi seviyordum. o da benim sevdiğim rengi seviyor muydu acaba ? sevmesindi. onu da kendisi bilirdi. valizini eline verip göndermeli miydim ki. karışmamadı o kadarına. onu da kendisi bilirdi......
akşamın alacakaranlığı, şehrin ıslak asfaltına bir mürekkep gibi yayılıyordu. kurşuni bulutlar, meydanın üzerindeki binaların tepesine adeta çökmüş; gün boyu atıştıran yağmur, kaldırımları ayna gibi parlatmıştı. otobüs duraklarındaki itiş kakış, birbirini ezmeye çalışanlar, korna sesleri ve evlerine bir an önce sığınmak isteyen insanların aceleci gölgeleri... şehir, kendi gürültüsüyle boğulan devasa bir aygıt gibi uğulduyordu.
işte bu curcunanın ortasında, caddenin sağına doğru kıvrılan o tenha sapağa saptı tina.
kalabalık arkasında eriyip gittikçe, adımları yavaşladı. sertleşen rüzgar yüzünü yalayıp geçerken, soğuğun keskinliğini gizlemek istercesine çenesini göğsüne doğru çekti. sesler inceldi, şehrin o metalik homurtusu yerini ritmik, karanlık bir uğultuya bıraktı. yolun bittiği yerde, kararan gökyüzüyle birleşen hırçın bir deniz duruyordu. tina, denizsiz şehirde dalgaların yıllardır dövdüğü o sivri kayalıkların en yüksek noktasına tırmandı ve bir heykel sessizliğiyle oturdu.
rüzgar burada bir kırbaç gibi şaklıyordu. tina’nın saçlarını tırpanlayıp yüzüne savururken, bulutlar da yükünü yeniden bıraktı. tane tane başlayan yağmur, kısa sürede şiddetlendi. tina, elbisesinin kumaşına kadar sızan, tenini donduran o ıslaklığı ancak dakikalar sonra kavrayabildi. başını yavaşça yukarı kaldırdı; damlaların yüzünü bir kamçı gibi dövmesine, kirpiklerinde birikip görüşünü bulanıklaştırmasına izin verdi.
işte tam o an, kayaların üzerindeki çakılların ezilme sesini duydu.
arkasından gelen adımları... dönüp bakmadı. bakışlarını, hırçınlaşan karanlık sularda tutmaya devam etti. adımlar, tam arkasında, bir nefes ötesinde aniden kesildi. birkaç saniye boyunca sadece ikimizin nefesi ve deniz olmayan şehirde, denizin gürültüsü duyuldu. yine o buğulu gözlerini süzerek “ağaçları mı seversin yoksa denizi mi” diye sordu. seninle her yer dedim arabesk bir eda ile.
üstümdeki ağır, kuru ceketi çıkardım ve iliklerine kadar soğumuş o kırılgan omuzlara, bir zırh gibi bıraktım. yan yana, tek bir kelime etmeden bozkırın kalabalık kuru kentinde, denizin o karanlık yutuculuğunu izledik. zaman, yağmurun ritminde eridi. sonra sağ elimi uzattım, ceketimin üzerindeki omuzuna hafifçe dokundum.
"hadi."
sadece bu. arkamı döndüm ve gecenin yuttuğu patikadan şehre doğru yürümeye başladım.
tina hemen kalkmadı ama çok geçmeden arkamda onun da adımlarını hissettim. saçlarının ucundan, burnunun kıvrımından süzülen su damlaları ceketimin yakasını ıslatıyordu. iki eliyle ceketimin önünü göğsüne doğru kenetlemiş, bakışlarını yere çakmıştı. sadece bir adım önünde ritimle hareket eden ıslak botlarımı takip ediyordu.
karanlığın içinde, şehrin cılız ışıklarına doğru yürüyorduk; ben ön kılavuz, o arkamda saklanan bir gölge gibi... birbirimizin yüzüne bakmadan ama birbirimizin varlığıyla ısınarak.
gece, caddelerin ıslak parıltısını bir örtü gibi üzerimize çekerken adımlarımız aynı ritimle sokağı dövmeye devam ediyordu. arkamdan gelen topuk sesleri ve nefesinin o hafif, ıslak hışırtısı, aramızdaki mesafe ne olursa olsun beni sımsıkı sarıyordu. ceketimin içinde büzülmüş gövdesinden yayılan sıcaklığı, hemen arkamda taşıdığım gizli bir yangın gibi hissediyordum.
küçük bir sokak lambasının altından geçerken başını hafifçe kaldırdı. saçlarından süzülen damlalar boynundan aşağı, kıyafetinin ıslak kumaşına doğru kayarken gözlerimiz anlık bir ışık hüzmesinde kesişti. o bakışta, az önce deniz kıyısındaki o vahşi rüzgarın taşıdığı korku yoktu; aksine teninin derinliklerinden yükselen, arzuyla karışık ham bir yakınlık isteği vardı. yanımda yürürken kolu koluma her çarptığında, kumaşların arkasından sızan o sarsıcı sıcaklık, gecenin soğuğunu tek bir hamlede yakıp kül ediyordu.
nihayet demir kapının önüne vardığımızda, cebimden çıkardığım anahtarın metalik sesi aramızdaki o yükselen, konuşulmamış gerilimi daha da belirginleştirdi. kapıyı açıp içeri adım attığımızda, dışarıdaki yağmurun ve şehrin uğultusu bir anda kesildi.
koridorun loş ışığında bana doğru bir adım attı. üzerindeki ağır ceketimi omuzlarından yavaşça kaydırırken parmakları bileğime, ardından göğsüme değdi. bütün vücudu titriyordu ama bu sadece soğuktan değildi. nefesi dudaklarımın hemen kıyısında, ıslak ve kesik kesik dalgalanıyordu. saçlarından göğsüne akan bir damla suyu parmağımın ucuyla sildiğimde, gözlerini kapatıp derince fısıldadı. o an, teninin bende bıraktığı çekim, odaya yayılan o ıslak ten ve yağmur kokusu, aramızdaki tüm mesafeleri eritecek kadar yoğun, karşı konulmaz bir tutkuya dönüştü.
yine de acele etmedik. birbirimizin varlığıyla ısınmanın, aynı odada aynı havayı solumanın getirdiği o derin, sarhoş edici huzur ikimize de yetti.
sessizce, 5 katılı binanın 2. katında bulunan evimizin düşük lümenli aydınlatması ile açık mı kapalı mı olduğu belli olmayan loş odasına geçtik. yan yana duran ama aralarında birkaç karış mesafe olan o iki demir karyola, bu gece bizim sığınağımızdı. tina kendi yatağına sokuldu, yorganı çenesine kadar çekti. ıslanan saçları yastığa bir gece gibi dağılmıştı. ben de kendi yatağıma uzandım, yüzümü ona döndüm.
karanlığın içinde gözleri parıldıyordu. dudağında minnetle, tutkuyla ve sarsılmaz bir mutlulukla yoğrulmuş o hafif kavis belirdi.
"iyi ki geldin," diye fısıldadı gecenin içine.
yine, yeniden, “iyi ki kaldın," dedim.
elimi yatağın kenarından aşağıya, iki karyolanın arasındaki o dar boşluğa doğru uzattım. o da soğuktan kurtulup ısınmış olan elini uzattı. parmaklarımız zeminden 10 santim yükseklikte birbirine dolaştı. farklı yataklardaydık ama ruhlarımız ve tenimizin bıraktığı o sıcak izler tek bir örtünün altındaydı. dışarıda yağmur cama vurmaya devam ederken, ikimiz de aynı odanın güvenli, tutkulu ve mutlu uykusuna yavaşça teslim olduk.
seni çok seviyorum tina...
ceketimde saklı tenin
tina bazen geçtik diyordu, ben kiminle diyordum. bazen umutsuz olsaydı bile yaşanacaklar, “o başka biri” demesini de biliyordum çünkü. o uzundu enine, ben geniştim boyuna. o karayı severken ben beyazı değil griyi seviyordum. o da benim sevdiğim rengi seviyor muydu acaba ? sevmesindi. onu da kendisi bilirdi. valizini eline verip göndermeli miydim ki. karışmamadı o kadarına. onu da kendisi bilirdi......
akşamın alacakaranlığı, şehrin ıslak asfaltına bir mürekkep gibi yayılıyordu. kurşuni bulutlar, meydanın üzerindeki binaların tepesine adeta çökmüş; gün boyu atıştıran yağmur, kaldırımları ayna gibi parlatmıştı. otobüs duraklarındaki itiş kakış, birbirini ezmeye çalışanlar, korna sesleri ve evlerine bir an önce sığınmak isteyen insanların aceleci gölgeleri... şehir, kendi gürültüsüyle boğulan devasa bir aygıt gibi uğulduyordu.
işte bu curcunanın ortasında, caddenin sağına doğru kıvrılan o tenha sapağa saptı tina.
kalabalık arkasında eriyip gittikçe, adımları yavaşladı. sertleşen rüzgar yüzünü yalayıp geçerken, soğuğun keskinliğini gizlemek istercesine çenesini göğsüne doğru çekti. sesler inceldi, şehrin o metalik homurtusu yerini ritmik, karanlık bir uğultuya bıraktı. yolun bittiği yerde, kararan gökyüzüyle birleşen hırçın bir deniz duruyordu. tina, denizsiz şehirde dalgaların yıllardır dövdüğü o sivri kayalıkların en yüksek noktasına tırmandı ve bir heykel sessizliğiyle oturdu.
rüzgar burada bir kırbaç gibi şaklıyordu. tina’nın saçlarını tırpanlayıp yüzüne savururken, bulutlar da yükünü yeniden bıraktı. tane tane başlayan yağmur, kısa sürede şiddetlendi. tina, elbisesinin kumaşına kadar sızan, tenini donduran o ıslaklığı ancak dakikalar sonra kavrayabildi. başını yavaşça yukarı kaldırdı; damlaların yüzünü bir kamçı gibi dövmesine, kirpiklerinde birikip görüşünü bulanıklaştırmasına izin verdi.
işte tam o an, kayaların üzerindeki çakılların ezilme sesini duydu.
arkasından gelen adımları... dönüp bakmadı. bakışlarını, hırçınlaşan karanlık sularda tutmaya devam etti. adımlar, tam arkasında, bir nefes ötesinde aniden kesildi. birkaç saniye boyunca sadece ikimizin nefesi ve deniz olmayan şehirde, denizin gürültüsü duyuldu. yine o buğulu gözlerini süzerek “ağaçları mı seversin yoksa denizi mi” diye sordu. seninle her yer dedim arabesk bir eda ile.
üstümdeki ağır, kuru ceketi çıkardım ve iliklerine kadar soğumuş o kırılgan omuzlara, bir zırh gibi bıraktım. yan yana, tek bir kelime etmeden bozkırın kalabalık kuru kentinde, denizin o karanlık yutuculuğunu izledik. zaman, yağmurun ritminde eridi. sonra sağ elimi uzattım, ceketimin üzerindeki omuzuna hafifçe dokundum.
"hadi."
sadece bu. arkamı döndüm ve gecenin yuttuğu patikadan şehre doğru yürümeye başladım.
tina hemen kalkmadı ama çok geçmeden arkamda onun da adımlarını hissettim. saçlarının ucundan, burnunun kıvrımından süzülen su damlaları ceketimin yakasını ıslatıyordu. iki eliyle ceketimin önünü göğsüne doğru kenetlemiş, bakışlarını yere çakmıştı. sadece bir adım önünde ritimle hareket eden ıslak botlarımı takip ediyordu.
karanlığın içinde, şehrin cılız ışıklarına doğru yürüyorduk; ben ön kılavuz, o arkamda saklanan bir gölge gibi... birbirimizin yüzüne bakmadan ama birbirimizin varlığıyla ısınarak.
gece, caddelerin ıslak parıltısını bir örtü gibi üzerimize çekerken adımlarımız aynı ritimle sokağı dövmeye devam ediyordu. arkamdan gelen topuk sesleri ve nefesinin o hafif, ıslak hışırtısı, aramızdaki mesafe ne olursa olsun beni sımsıkı sarıyordu. ceketimin içinde büzülmüş gövdesinden yayılan sıcaklığı, hemen arkamda taşıdığım gizli bir yangın gibi hissediyordum.
küçük bir sokak lambasının altından geçerken başını hafifçe kaldırdı. saçlarından süzülen damlalar boynundan aşağı, kıyafetinin ıslak kumaşına doğru kayarken gözlerimiz anlık bir ışık hüzmesinde kesişti. o bakışta, az önce deniz kıyısındaki o vahşi rüzgarın taşıdığı korku yoktu; aksine teninin derinliklerinden yükselen, arzuyla karışık ham bir yakınlık isteği vardı. yanımda yürürken kolu koluma her çarptığında, kumaşların arkasından sızan o sarsıcı sıcaklık, gecenin soğuğunu tek bir hamlede yakıp kül ediyordu.
nihayet demir kapının önüne vardığımızda, cebimden çıkardığım anahtarın metalik sesi aramızdaki o yükselen, konuşulmamış gerilimi daha da belirginleştirdi. kapıyı açıp içeri adım attığımızda, dışarıdaki yağmurun ve şehrin uğultusu bir anda kesildi.
koridorun loş ışığında bana doğru bir adım attı. üzerindeki ağır ceketimi omuzlarından yavaşça kaydırırken parmakları bileğime, ardından göğsüme değdi. bütün vücudu titriyordu ama bu sadece soğuktan değildi. nefesi dudaklarımın hemen kıyısında, ıslak ve kesik kesik dalgalanıyordu. saçlarından göğsüne akan bir damla suyu parmağımın ucuyla sildiğimde, gözlerini kapatıp derince fısıldadı. o an, teninin bende bıraktığı çekim, odaya yayılan o ıslak ten ve yağmur kokusu, aramızdaki tüm mesafeleri eritecek kadar yoğun, karşı konulmaz bir tutkuya dönüştü.
yine de acele etmedik. birbirimizin varlığıyla ısınmanın, aynı odada aynı havayı solumanın getirdiği o derin, sarhoş edici huzur ikimize de yetti.
sessizce, 5 katılı binanın 2. katında bulunan evimizin düşük lümenli aydınlatması ile açık mı kapalı mı olduğu belli olmayan loş odasına geçtik. yan yana duran ama aralarında birkaç karış mesafe olan o iki demir karyola, bu gece bizim sığınağımızdı. tina kendi yatağına sokuldu, yorganı çenesine kadar çekti. ıslanan saçları yastığa bir gece gibi dağılmıştı. ben de kendi yatağıma uzandım, yüzümü ona döndüm.
karanlığın içinde gözleri parıldıyordu. dudağında minnetle, tutkuyla ve sarsılmaz bir mutlulukla yoğrulmuş o hafif kavis belirdi.
"iyi ki geldin," diye fısıldadı gecenin içine.
yine, yeniden, “iyi ki kaldın," dedim.
elimi yatağın kenarından aşağıya, iki karyolanın arasındaki o dar boşluğa doğru uzattım. o da soğuktan kurtulup ısınmış olan elini uzattı. parmaklarımız zeminden 10 santim yükseklikte birbirine dolaştı. farklı yataklardaydık ama ruhlarımız ve tenimizin bıraktığı o sıcak izler tek bir örtünün altındaydı. dışarıda yağmur cama vurmaya devam ederken, ikimiz de aynı odanın güvenli, tutkulu ve mutlu uykusuna yavaşça teslim olduk.
seni çok seviyorum tina...
devamını gör...
gece yürüyüşleri
kim kime yürümüş
devamını gör...
gaye su akyol
ben dinlerim ve bayılırım.
kendine has bir tarzı var. seviyorum işte.
kendine has bir tarzı var. seviyorum işte.
devamını gör...
gece yürüyüşleri
#4072165
"kestaneyi cizdirmeye davetiyedir."
bir kere üst geçitten geçiyodum, tramessi kovalamıştı bıçak çekmişti. biliyosun topuklu oluyor onlarda* hızlı koşamıyolar zaten topuklayıp kaçmıştım. yaş 14 falan tabi o zaman, çok çok eski bir anım hehe...
"kestaneyi cizdirmeye davetiyedir."
bir kere üst geçitten geçiyodum, tramessi kovalamıştı bıçak çekmişti. biliyosun topuklu oluyor onlarda* hızlı koşamıyolar zaten topuklayıp kaçmıştım. yaş 14 falan tabi o zaman, çok çok eski bir anım hehe...
devamını gör...
good luck babe (yazar)
#4072171 rol çalma lan. sen bile bozamazsın moralimi. * salak küçük.
devamını gör...
çözülemeyen sudoku'nun sözlüğün final bossu olması
sudoku teyzemde kinaye sanatı yok kendisinin övüldüğünü sanacak merak etmeyin o yüzden rahatta kalın.
devamını gör...
çözülemeyen sudoku'nun sözlüğün final bossu olması
yemek önemli n’apim. bugün mesela eve dönerken bir tane papates kızartması eksik anne denildiğini duydum, geri dönüp kavga edecektim ki, buldular o pattisi. * toxic değilim, yemeğe düşkünüz ailecek.
neys’ yemek, yenmek, yermemek derken, birbimizi yediğimiz şu ortamı seviyorum. enteresan ve garip bi şekilde.
bu arada sana saramam, senin bile bilmediğin bir sırdan ötürü. ceylan, yerim seni. *
neys’ yemek, yenmek, yermemek derken, birbimizi yediğimiz şu ortamı seviyorum. enteresan ve garip bi şekilde.
bu arada sana saramam, senin bile bilmediğin bir sırdan ötürü. ceylan, yerim seni. *
devamını gör...
çözülemeyen sudoku'nun sözlüğün final bossu olması
#4072166
sudoku abla kaşınıyor bu bence..
sudoku abla kaşınıyor bu bence..
devamını gör...
mutluluğu kim satıyor sorunsalı
mutluluğun satılan bir şey olduğu düşüncesi, mutluluğu haz ile aynı şey olarak ele alanların yanılgısıdır. "parayla mutluluk satın alınmıyor diyenlere inanmayın, bugün bilmem ne aldım ve çok mutluyum" diye videolar paylaşan tüketim çılgını insanlar mutluluğu değil geçici hazzı satın almışlardır. ama hazzın da doyuma ulaşma sınırı yok. haz kırıntısı için sürünen zenginleri çok defa görüyoruz, onlar çok parası olduğu ve o parayı ne yapacaklarını bilmedikleri için değil, haz duyarak ruhlarını geçici bir süreliğine uyuşturma peşindedir. elbette bu daha büyük bir ızdıraba davetiye anlamına geliyor zira ulaşabildiği şey sıradanlaşmış ve kişi daha az hisseder hâle gelmiş oluyor.
ne anlattım ben de bilmiyorum. kısacası paranızla mutluluğu değil, sadece hazza olan toleransınızı artırırsınız. hazza doydukça da hissizleşir, daha büyük bir mutsuzluğun içine düşersiniz.
ne anlattım ben de bilmiyorum. kısacası paranızla mutluluğu değil, sadece hazza olan toleransınızı artırırsınız. hazza doydukça da hissizleşir, daha büyük bir mutsuzluğun içine düşersiniz.
devamını gör...
çözülemeyen sudoku'nun sözlüğün final bossu olması
evet, kendisinin sözlüğün final bossu olduğunu düşünüyorum.
birkaç gündür yedi düvele saldırıp yine de ölmeden, kafasına gram takmadan burada yazabiliyo... öyle büyük bir psikolojik üstünlük ki, bunu kelimelerle açıklayamam, size farklı bir yöntemle açıklamak istiyorum... kendisinden korkuyorum ben, onun kavga ettiği başlıklara bile tıklamaya çekiniyorum, yanlışlıkla olur da bana takarsa diye... hani o kadar karanlık psikoloji biliyorum, yok insanlarla şöyle konuşursam şöyle olur gibi şeyler söylüyorum diyorum ya, hiçbir manipülasyon yöntemi kendisinin üstünde işe yaramaz.
bir insanın bu kadar çok kişiyle kavga edip hiçbirinden psikolojik hasar almadan yoluna devam edebilmesi normal değil. artık kendisini bir yazar olarak değil, sözlüğün asla ölmeyen final bossu olarak görüyorum...
bence kendisinin dinlenme süresi yok... kavga ediyo, başka başlığa geçiyo, orada başka biriyle kavga ediyo, sonra üçüncü birbaşlıkta ilk kavgadaki kişiye cevap veriyo. aynı anda üç ayrı zaman diliminde yaşayan bir varlık gibi...
hatta 5 dakikalık bi yazmama süreci olduğu zaman başka bi kavga cephesi açtığını düşünüyorum.
bir gün sözlükte kimse kalmayacak, herkes hesabını kapatıp gidecek ama bu kadın hala bir başlıkta "katılmıyorum" diye entry girecek.
en korkutucu tarafı da kavga ettikten sonra hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi. kendisi aynı gün içerisinde yedi kişiyle tartışıp + bir ayrılık yaşayıp muhtemelen sözlükten çıkar çıkmaz hepsini kafasından atıp akşam yemeğinde ne yiyeceğini düşünebiliyo... ben burada birinin attığı "hmm" cevabını üç saat analiz ederken kendisi muhtemelen yedi ayrı cephede savaş verip arada markete uğruyo...
normal sözlükte insanın başına gelebilecek en kötü şeyin kendisiyle kavga etmek değil, kendisinin sizinle kavga etmeye karar vermesi olduğunu düşünüyorum...
birkaç gündür yedi düvele saldırıp yine de ölmeden, kafasına gram takmadan burada yazabiliyo... öyle büyük bir psikolojik üstünlük ki, bunu kelimelerle açıklayamam, size farklı bir yöntemle açıklamak istiyorum... kendisinden korkuyorum ben, onun kavga ettiği başlıklara bile tıklamaya çekiniyorum, yanlışlıkla olur da bana takarsa diye... hani o kadar karanlık psikoloji biliyorum, yok insanlarla şöyle konuşursam şöyle olur gibi şeyler söylüyorum diyorum ya, hiçbir manipülasyon yöntemi kendisinin üstünde işe yaramaz.
bir insanın bu kadar çok kişiyle kavga edip hiçbirinden psikolojik hasar almadan yoluna devam edebilmesi normal değil. artık kendisini bir yazar olarak değil, sözlüğün asla ölmeyen final bossu olarak görüyorum...
bence kendisinin dinlenme süresi yok... kavga ediyo, başka başlığa geçiyo, orada başka biriyle kavga ediyo, sonra üçüncü birbaşlıkta ilk kavgadaki kişiye cevap veriyo. aynı anda üç ayrı zaman diliminde yaşayan bir varlık gibi...
hatta 5 dakikalık bi yazmama süreci olduğu zaman başka bi kavga cephesi açtığını düşünüyorum.
bir gün sözlükte kimse kalmayacak, herkes hesabını kapatıp gidecek ama bu kadın hala bir başlıkta "katılmıyorum" diye entry girecek.
en korkutucu tarafı da kavga ettikten sonra hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi. kendisi aynı gün içerisinde yedi kişiyle tartışıp + bir ayrılık yaşayıp muhtemelen sözlükten çıkar çıkmaz hepsini kafasından atıp akşam yemeğinde ne yiyeceğini düşünebiliyo... ben burada birinin attığı "hmm" cevabını üç saat analiz ederken kendisi muhtemelen yedi ayrı cephede savaş verip arada markete uğruyo...
normal sözlükte insanın başına gelebilecek en kötü şeyin kendisiyle kavga etmek değil, kendisinin sizinle kavga etmeye karar vermesi olduğunu düşünüyorum...
devamını gör...
gece yürüyüşleri
kestaneyi cizdirmeye davetiyedir.
şaka şaka.
arada bunu ben de yapardım. akla kötü şey gelmeyince başına da gelmiyor diye düşünüyorum.
şehrin gecesi ve gündüzü çok farklı oluyor. gündüz gördüğün sokaklarda geceleri farklı bir hayat olduğunu fark ediyorsun.
hiç görmediğin ayrıntıları görüyorsun, gündüzden arta kalanlar, sessizlik , saçma sarhoş tartışmaları, bir köşede sızmış evsizler, müşteri bekleyen kadın veya kadınımsılar.
farkındalığı da artırıyor. evet
şaka şaka.
arada bunu ben de yapardım. akla kötü şey gelmeyince başına da gelmiyor diye düşünüyorum.
şehrin gecesi ve gündüzü çok farklı oluyor. gündüz gördüğün sokaklarda geceleri farklı bir hayat olduğunu fark ediyorsun.
hiç görmediğin ayrıntıları görüyorsun, gündüzden arta kalanlar, sessizlik , saçma sarhoş tartışmaları, bir köşede sızmış evsizler, müşteri bekleyen kadın veya kadınımsılar.
farkındalığı da artırıyor. evet
devamını gör...
ücretsiz simit dağıtımında olan rezillik
ekonomiyle ne alakası var kardeşim? bu anadolu çomarı yağmacı bir türdür. beleş mezar bulsa girer. ölücüdür. fırsatçıdır. açgözlüdür. siyasetle alakası yok.
ölücülükten de mağduriyet hikayesi yazmazsın ama ya. ha. bir de anadolu çomarı hep mağdurdur, masumdur. kıyamam.
ölücülükten de mağduriyet hikayesi yazmazsın ama ya. ha. bir de anadolu çomarı hep mağdurdur, masumdur. kıyamam.
devamını gör...
özlenen sözlük yazarları
yalnız ömer'in yüzünü değiştirdiler...
onun adı aptal değil artık
silinmiş hesap 38180.
onun adı aptal değil artık
silinmiş hesap 38180.
devamını gör...
mutluluğu kim satıyor sorunsalı
şu geyik de baydı artık ama…
samatya’da bi abi var… dükkanı öğleden sonra 1 gibi açar, akşamüstü 4’te falan bulamazsın..kapatır s olur gider..bitane daha bi usta var..adam o kadar iyi yapıyor ki..o mesela dükkanı açmıyor bile..
samatya’da bi abi var… dükkanı öğleden sonra 1 gibi açar, akşamüstü 4’te falan bulamazsın..kapatır s olur gider..bitane daha bi usta var..adam o kadar iyi yapıyor ki..o mesela dükkanı açmıyor bile..
devamını gör...