zaman tüneli
doktorluğun kutsal bir meslek olması
götünüzden kutsallık uydurmayın kardeşim. herkes ne kadar da meraklı bir şeyleri kutsallaştırıp onu yüceltmeye. her meslek kendi özelinde kutsaldır veya buradan yola çıkarak hiç bir meslek kutsal değildir. her meslekte işini layığıyla yapan kişiler vardır ancak bu durum ne onları ne de mesleği kutsal falan yapmaz. öğretmenler kutsalınız, doktorlar kutsalınız, avukatlar kutsalınız...sövmek yasaktı değil mi ?
devamını gör...
bir arkadaşımın başına gelmişti tarikatı
henüz “sikerler” diyemeyen insanların bol bol kurduğu söz öbeği. sikerler ulan hepsini ben yaptım diyeceksin.
devamını gör...
ispanya kraliyet ailesi
sanırım bir 20 seneye kadar “ispanya kraliçiyet ailesi”ne dönüşecek olan kurum.
“ispanya konsort kralı” unvanının 25-28 yaş arası bütün bekar avrupa monark ve burjuva erkeklerin rüyalarını süslediğini düşünüyorum zira küçük prenses ne kadar vasata yakınsa veliaht prenses de bir o kadar güzel.
“ispanya konsort kralı” unvanının 25-28 yaş arası bütün bekar avrupa monark ve burjuva erkeklerin rüyalarını süslediğini düşünüyorum zira küçük prenses ne kadar vasata yakınsa veliaht prenses de bir o kadar güzel.
devamını gör...
prens eugen
zannediyorum çok önemli bir antik dönem para koleksiyoneriydi bu..
devamını gör...
prens eugen
avusturya tarihinin en büyük mareşali, savoy hanedanındandır, italyan ve fransız asıllıdır, türk harplerinde en büyük zaferleri kazanması işe meşhurdur, arkasından ise mareşal laudon gelmiştir.
devamını gör...
franz joseph
1848'de 18 yaşında tahta geçen avusturya imparatoru 1916'ya kadar tahtta kalmıştır.
devamını gör...
sözlük yazarlarının fotoğrafları
beyler başlığı “itü makine fakültesi yıllığı” olarak değiştirelim diyorum.
evet diyenler?
evet diyenler?
devamını gör...
ahmed arif
bugün birine yazarsın, iki mavi tik düşer. cevap gelmez. oturur ekranı izlersin. acaba yoğun mu, acaba unuttu mu, acaba ben mi saçmaladım? diye beynini kemirirsin.
ahmed arif'in zamanında mavi tik yok.
onun yerine posta kutusu var.
ve inanılmaz bir sabır.
1956'nın bir akşamı.
ankara'nın ayazı öyle bir çökmüş ki, insanın cebindeki son sigarayı bile üşütüyor. kahvede bir masada ahmed arif oturuyor. önünde çay değil, bekleyiş var. cebinde para yok. kafasında memleket. yüreğinde ise tek kişilik bir izdiham: leyla.
şiir yazmıyor aslında. mektup yazıyor. şiir diye okuduklarımızın bir kısmı posta pulu yalarken çıkan şeyler.
mektubu bitiriyor.
sen ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol.
zarfı kapatıyor.
posta kutusuna atıyor.
ve yine bekliyor.
işte tam burada insanın içinden şöyle bir sitem yükseliyor:
yaaaa leyla abla, insan hiç mi biraz kıyamaz?
adam sana mektuplarda sevgili, dost, yoldaş, evlat, hatta neredeyse tanrıça muamelesi yapmış. seni hayatının merkezine koymuş.
sen ise ilişkiyi hep dostluk çizgisinde tutmuşsun.
tabii ki kimse kimseyi sevmek zorunda değil. aşk dilekçe değil ki onaylansın.
ama düşünmeden edemiyor insan.
bir tarafta hasretinden prangalar eskittim seviyesinde bir adam.
öbür tarafta arkadaş kalalım seviyesinde bir kadın.
kozmik dengesizlik resmen.
sonra yıllar geçiyor.
şiirler büyüyor.
efsane büyüyor.
mektuplar sararıyor.
ve insan şunu fark ediyor:
belki de ahmed arif'i ahmed arif yapan şey biraz da leylasıy'dı.
iyi ki var olmuşsun zalım leyla.
kim bilir...
sen olmasaydın, bildiğimiz ahmed arif yine ahmed arif olur muydu?
belki olurdu.
ama eksik olurdu.
biraz daha sessiz,
biraz daha az yaralı,
biraz daha az ahmed arif..........
yattığı yer incitmesin.
toprağı bol, hatırası daim olsun.
selam olsun büyük şaire.
selam olsun yarım kalmış sevdalara.
selam olsun ahmed arif'e..
ahmed arif'in zamanında mavi tik yok.
onun yerine posta kutusu var.
ve inanılmaz bir sabır.
1956'nın bir akşamı.
ankara'nın ayazı öyle bir çökmüş ki, insanın cebindeki son sigarayı bile üşütüyor. kahvede bir masada ahmed arif oturuyor. önünde çay değil, bekleyiş var. cebinde para yok. kafasında memleket. yüreğinde ise tek kişilik bir izdiham: leyla.
şiir yazmıyor aslında. mektup yazıyor. şiir diye okuduklarımızın bir kısmı posta pulu yalarken çıkan şeyler.
mektubu bitiriyor.
sen ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol.
zarfı kapatıyor.
posta kutusuna atıyor.
ve yine bekliyor.
işte tam burada insanın içinden şöyle bir sitem yükseliyor:
yaaaa leyla abla, insan hiç mi biraz kıyamaz?
adam sana mektuplarda sevgili, dost, yoldaş, evlat, hatta neredeyse tanrıça muamelesi yapmış. seni hayatının merkezine koymuş.
sen ise ilişkiyi hep dostluk çizgisinde tutmuşsun.
tabii ki kimse kimseyi sevmek zorunda değil. aşk dilekçe değil ki onaylansın.
ama düşünmeden edemiyor insan.
bir tarafta hasretinden prangalar eskittim seviyesinde bir adam.
öbür tarafta arkadaş kalalım seviyesinde bir kadın.
kozmik dengesizlik resmen.
sonra yıllar geçiyor.
şiirler büyüyor.
efsane büyüyor.
mektuplar sararıyor.
ve insan şunu fark ediyor:
belki de ahmed arif'i ahmed arif yapan şey biraz da leylasıy'dı.
iyi ki var olmuşsun zalım leyla.
kim bilir...
sen olmasaydın, bildiğimiz ahmed arif yine ahmed arif olur muydu?
belki olurdu.
ama eksik olurdu.
biraz daha sessiz,
biraz daha az yaralı,
biraz daha az ahmed arif..........
yattığı yer incitmesin.
toprağı bol, hatırası daim olsun.
selam olsun büyük şaire.
selam olsun yarım kalmış sevdalara.
selam olsun ahmed arif'e..
devamını gör...
diyelim ki o bunu okuyor
kocaman bir yanlış anlaşılmaymış, sen beni hayatında hiç istememişsin.
devamını gör...
sözlük yazarlarının fotoğrafları
nerede bu sozlugun güp güzel kadınları?
hep erkek hep erkek.
bir erkeğe kac erkek düşüyor bu sözlükte?
hep erkek hep erkek.
bir erkeğe kac erkek düşüyor bu sözlükte?
devamını gör...
eski reklamlar
(bkz: doğuştan fanatik)
devamını gör...
habsburg hanedanı
çeneden sabıkalı sülale.
devamını gör...
roger federer
roger federer, tenis dünyasının michael jackson'ı. gittiği her yerde seviliyor. federer, djokovic'in başaramadığı bir şeyi, wimbledon'da murray'i iki kez yendiğinde bile, seyirciler onu desteklemeye devam etti. federer bugün sırbistan'da bir maç oynasa, seyirciler yine onu desteklerdi.
devamını gör...
diyelim ki o bunu okuyor
benzer sokaklarda yürümedik ki acılarımızı paylaşalım.
devamını gör...
doktorluğun kutsal bir meslek olması
tabi ki öyle.
aksini düşüneni yurt dışına alalım, acilde 8 saat beklesin de ülkedeki doktorlarımıza kurban olsun.
tüm doktorlarımız canımız ama anestezi uzmanları ve yoğun bakım tarafı başka canımız.
öyle filmlerdeki gibi her önüne gelen doktor defibrilatör kullanmaz ya da cpr yapmaz, bilin bunları.
ölmüşe can veriyor ulan daha ne kadar kutsal olabilir?
tek hataları 1500-2000 yıl falan geç doğmaları, yoksa malum o dönemlerde ölüyü diriltme işine tapıyorlardı*
aksini düşüneni yurt dışına alalım, acilde 8 saat beklesin de ülkedeki doktorlarımıza kurban olsun.
tüm doktorlarımız canımız ama anestezi uzmanları ve yoğun bakım tarafı başka canımız.
öyle filmlerdeki gibi her önüne gelen doktor defibrilatör kullanmaz ya da cpr yapmaz, bilin bunları.
ölmüşe can veriyor ulan daha ne kadar kutsal olabilir?
tek hataları 1500-2000 yıl falan geç doğmaları, yoksa malum o dönemlerde ölüyü diriltme işine tapıyorlardı*
devamını gör...
eski reklamlar
cem yılmaz’ın galatasaray stadyumunda orta sahadan topa vurup her iki kaleye de gol attığı reklam geldi aklıma, türk telekom stadyumunun yeni açıldığı zaman yapılan reklamdı.
izlemek isteyenler için
izlemek isteyenler için
devamını gör...
abla terörü
sırf bir kere abla terörlüğü yapabilmek için abla olmayı çok isterdim.
bende ne yazık ki abi terörizmi mevcut.
hâlâ kendisiyle smackdown savaşları yapıyoruz, hâlâ o kazanıyor.
bende ne yazık ki abi terörizmi mevcut.
hâlâ kendisiyle smackdown savaşları yapıyoruz, hâlâ o kazanıyor.
devamını gör...
shutter island
" remember us for we too have lived, loved, and laughed... "
" biz de yaşamış, sevmiş ve gülmüştük,
bizi unutmayın... "
dennis lehane imzalı shutter island adlı eserden uyarlama 2009 abd yapımlı ve 2010 çıkışlı martin scorsese filmi; başrolde ise leonardo dicaprio, mark ruffalo, michelle williams, ben kingsley, emily mortimer gibi oyuncular rol almıştır.

izleyen pek çok kişinin hemfikir olduğu gibi, bazı açılardan karmaşık bir filmdi ve bu tanım da bu karmaşıklıktan nasibini alacaktır.
açıkçası bu filmi tam anlamıyla masaya yatırabilecek tek kişinin de martin scorsese, yani yönetmenin kendisi olduğunu düşünüyorum.
şimdi ise filme bir bakalım;
öncelikle filmle ilgili bütün taşlar benim için hâlâ yerine oturabilmiş değil, zirâ insanın algılarıyla oynayan bir film olduğu açıkça görülüyor.
olaylar 1954 yılında geçmekte iken, edward "teddy" daniels ve yeni ortağı chuck, shutter island'da yer alan ashecliffe hastanesi'nde kaybolan bir kadını bulmak üzere yola çıkarlar.
bu hastanede 3 blok vardır, a blok, burada erkek hastalar kalmaktadır, b blok, kadın hastalar buradadır, c blok, burada ise en tehlikeli hastalar yer almaktadır.
teddy okyanusun ortasında iken sudan rahatsız olmaya ve etkilenmeye başlar, su onun en korkunç travmasını sembolize eder.
iki federal, çocuklarını boğarak öldüren rachel adlı kadının izini sürmeye başlar, bu ıssız adaya ve akıl hastanesine varırlar, kadını bulabilecekler midir?
teddy ortağına hayatından bazı şeyleri anlatır, anlattığına göre karısı bir yangında yanarak değil de dumandan boğularak ölmüştür, dediğine göre hiç kızı yoktur...
teddy rüyalar görür, onun rüyaları oldukça kafa karıştırıcı ve etkileyici bir biçimde karşımıza çıkar, onun bilinçaltının derinliklerine inmemizi sağlayan en önemli şey rüyalarıdır.
filmimizin en önemli noktası bence insanın travmalarıyla yüzleşebilmesi gerektiği gerçeğidir, en büyük acıdan sonra insan inkâr evresine geçebiliyordu, tıpkı teddy karakterinde olduğu gibi...
teddy kendi zihni ve bilinçaltı tarafından kandırılıyor mudur yoksa gerçeklerin farkına mı varıyor, filme yönelik can alıcı sorulardan biri olabilir.
şimdi ise filmi psikolojik bağlamda inceleme vakti;
filmin en can alıcı noktası benim için şuydu,
insan bir travma yaşadığında zihni zamanla onu yanıltabiliyor, anılarını net hatırlayamıyor veya anıları hatırlamak istediği gibi hatırlayabiliyordu, gerçeğe inanmak zor olduğunda kendine yeni bir gerçek inşâ edebiliyordu, tıpkı teddy, edward, andrew gibi...
karısı dolores gerçekten hatırladığı gibi miydi, yangında mı ölmüştü yoksa bambaşka bir ölüm şekliyle mi hayata veda etmişti, teddy kendine dürüst olmayı öğrenebilecek midir?
teddy'nin bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
film üzerine kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
travma, gerçeklik, yüzleşme, anı ve hayal gibi kavramlar üzerine düşündüren, konusu son derece etkileyici, keza oyunculukların da etkili ve güçlü olduğu, bazı açılardan büyüleyici ve düşündürücü bir filmdi.
martin scorsese insan ruhunun derinliklerine ustaca inerken insanı etkiliyor, düşündürüyor ve biraz da sarsıyor.
leonardo dicaprio her filminde olduğu gibi bu filmde de iyi ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, karakterin ruhuna bürünüyor ve iz bırakıyor.
filmin atmosferi ve akıl hastanesindeki herkesin oyunculuğu kesinlikle iyi ve etkileyiciydi.
filmin benim için en öğretici yanını bir cümlede aktarmam gerekirse;
insan travma yaşadıktan veya çok büyük bir acıdan sonra bambaşka biri olabiliyordu.
teddy'nin karısı aslında yangında ölmemişti, çocuklarını gölde boğduğu için kocası teddy onu silahıyla vurarak öldürmüş ve akıl hastanesine yatırılmıştı, oradaki hiçbir hastaya yanıcı madde verilmez ve film boyunca teddy'nin sigaralarını hep başkalarının yakması bile en büyük ipuçlarından biriydi...
teddy'nin rüyasında karısına sarıldığı ve karısının ansızın küle döndüğü sahne bence filmin en etkileyici sahnelerindendi.

" biz de yaşamış, sevmiş ve gülmüştük,
bizi unutmayın... "
dennis lehane imzalı shutter island adlı eserden uyarlama 2009 abd yapımlı ve 2010 çıkışlı martin scorsese filmi; başrolde ise leonardo dicaprio, mark ruffalo, michelle williams, ben kingsley, emily mortimer gibi oyuncular rol almıştır.

izleyen pek çok kişinin hemfikir olduğu gibi, bazı açılardan karmaşık bir filmdi ve bu tanım da bu karmaşıklıktan nasibini alacaktır.
açıkçası bu filmi tam anlamıyla masaya yatırabilecek tek kişinin de martin scorsese, yani yönetmenin kendisi olduğunu düşünüyorum.
şimdi ise filme bir bakalım;
öncelikle filmle ilgili bütün taşlar benim için hâlâ yerine oturabilmiş değil, zirâ insanın algılarıyla oynayan bir film olduğu açıkça görülüyor.
olaylar 1954 yılında geçmekte iken, edward "teddy" daniels ve yeni ortağı chuck, shutter island'da yer alan ashecliffe hastanesi'nde kaybolan bir kadını bulmak üzere yola çıkarlar.
bu hastanede 3 blok vardır, a blok, burada erkek hastalar kalmaktadır, b blok, kadın hastalar buradadır, c blok, burada ise en tehlikeli hastalar yer almaktadır.
teddy okyanusun ortasında iken sudan rahatsız olmaya ve etkilenmeye başlar, su onun en korkunç travmasını sembolize eder.
iki federal, çocuklarını boğarak öldüren rachel adlı kadının izini sürmeye başlar, bu ıssız adaya ve akıl hastanesine varırlar, kadını bulabilecekler midir?
teddy ortağına hayatından bazı şeyleri anlatır, anlattığına göre karısı bir yangında yanarak değil de dumandan boğularak ölmüştür, dediğine göre hiç kızı yoktur...
teddy rüyalar görür, onun rüyaları oldukça kafa karıştırıcı ve etkileyici bir biçimde karşımıza çıkar, onun bilinçaltının derinliklerine inmemizi sağlayan en önemli şey rüyalarıdır.
filmimizin en önemli noktası bence insanın travmalarıyla yüzleşebilmesi gerektiği gerçeğidir, en büyük acıdan sonra insan inkâr evresine geçebiliyordu, tıpkı teddy karakterinde olduğu gibi...
teddy kendi zihni ve bilinçaltı tarafından kandırılıyor mudur yoksa gerçeklerin farkına mı varıyor, filme yönelik can alıcı sorulardan biri olabilir.
şimdi ise filmi psikolojik bağlamda inceleme vakti;
filmin en can alıcı noktası benim için şuydu,
insan bir travma yaşadığında zihni zamanla onu yanıltabiliyor, anılarını net hatırlayamıyor veya anıları hatırlamak istediği gibi hatırlayabiliyordu, gerçeğe inanmak zor olduğunda kendine yeni bir gerçek inşâ edebiliyordu, tıpkı teddy, edward, andrew gibi...
karısı dolores gerçekten hatırladığı gibi miydi, yangında mı ölmüştü yoksa bambaşka bir ölüm şekliyle mi hayata veda etmişti, teddy kendine dürüst olmayı öğrenebilecek midir?
teddy'nin bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
film üzerine kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
travma, gerçeklik, yüzleşme, anı ve hayal gibi kavramlar üzerine düşündüren, konusu son derece etkileyici, keza oyunculukların da etkili ve güçlü olduğu, bazı açılardan büyüleyici ve düşündürücü bir filmdi.
martin scorsese insan ruhunun derinliklerine ustaca inerken insanı etkiliyor, düşündürüyor ve biraz da sarsıyor.
leonardo dicaprio her filminde olduğu gibi bu filmde de iyi ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, karakterin ruhuna bürünüyor ve iz bırakıyor.
filmin atmosferi ve akıl hastanesindeki herkesin oyunculuğu kesinlikle iyi ve etkileyiciydi.
filmin benim için en öğretici yanını bir cümlede aktarmam gerekirse;
insan travma yaşadıktan veya çok büyük bir acıdan sonra bambaşka biri olabiliyordu.
teddy'nin karısı aslında yangında ölmemişti, çocuklarını gölde boğduğu için kocası teddy onu silahıyla vurarak öldürmüş ve akıl hastanesine yatırılmıştı, oradaki hiçbir hastaya yanıcı madde verilmez ve film boyunca teddy'nin sigaralarını hep başkalarının yakması bile en büyük ipuçlarından biriydi...
teddy'nin rüyasında karısına sarıldığı ve karısının ansızın küle döndüğü sahne bence filmin en etkileyici sahnelerindendi.

devamını gör...

