bacak kıllarını almadan şort giyen erkek
ah bizim şu şekilciliklerimiz. mesela bence koltukaltı kılı alınmalı, o da hijyenden dolayı. kişi hijyenik bile olsa, ister istemez koku kaçınılmaz oluyor. fakat bacak kılının öyle bir derdi yok. kadında da erkekte de.. kadın da almak istemezse, bir şey diyemem, erkek de almazsa bir şey diyemem. alırsa da bir şey diyemem. illa bir şey demem gerekiyorsa: şekilciliğim bu noktada devreye giriyor, almasın, öyle iyidir.
devamını gör...
agora meyhanesi radyo yayını
yine her zamanki gibi biraz bilimsel, biraz lay lay lom takılmak istiyorsanız, bu akşam 20:00'de agora meyhanesi'ne bekliyoruz hepinizi.
günün konusunun anlam ve önemine istinaden;
günün konusunun anlam ve önemine istinaden;
devamını gör...
mesaj kutusunu kapatmak
hiç bir zaman yapmadığım ve yapmayacağım şeydir. herkese kapı açıktır.
devamını gör...
ölmedim ama hafif sürünüyorum (yazar)
moderatörlük görevi hayırlı olasıca yazar. işi hakkıyla yapacağını düşünüyor ve bundan sonrası için başarılar diliyorum. *
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şu an ihtiyacı olan şey
bencillikten arınmış, düşünmeyi öğrenmiş ve ahlaki temelleri oturmuş bir insanlıktır. bunların hepsi de düzgün bir eğitim öğretim ile olabilecek şeyler. yani eğitim sistemini düzeltmek şart*.
devamını gör...
yazarların psikolojik durumları
yazarların psikolojik durumlarını paylaştıkları başlıktır. üzmüştür ...
bu başlığa yazan veya yazmak isteyip yazmayan tüm yazarlara selam eder en yakın zamanda da neye ihtiyaçları varsa kavuşmalarını dilerim. *
" umut belki de gelecek sayfadadır. kapatma kitabı. "
bu başlığa yazan veya yazmak isteyip yazmayan tüm yazarlara selam eder en yakın zamanda da neye ihtiyaçları varsa kavuşmalarını dilerim. *
" umut belki de gelecek sayfadadır. kapatma kitabı. "
devamını gör...
annesini telefonuna annem diye kaydeden kadın
annesini seven kızdır.
devamını gör...
üzülmemiş gibi yapmak
kaldıramayacağım kadar ağır bir şey ise şok olmuş bir biçimde öylece dururum zaten.
şayet daha az önemli bir olay ise önce bir yutkunurum, saçlarımı kulaklarımın arkasına atarım, derin nefesler alarak olay mahallinden uzaklaşırım. eve gidince de oturur, canım çıkana kadar ağlarım.
şayet daha az önemli bir olay ise önce bir yutkunurum, saçlarımı kulaklarımın arkasına atarım, derin nefesler alarak olay mahallinden uzaklaşırım. eve gidince de oturur, canım çıkana kadar ağlarım.
devamını gör...
başlık nasıl kapatılır sorusu
çağ açıp çağ kapatan dedenin torunları başlık açıp başlık kapatamıyo.. çok yazık..
devamını gör...
bir erkeğin en savunmasız olduğu an
parasız olduğu andır.
devamını gör...
çaylaklar oy kullanamaz
çaylaklar tarafından favori oyunu alınca "neden artı da vermezsin bre adam?" şeklinde kızmama sebep olan uyarı. haksızlık ettiğim çaylak arkadaşlarımdan özür diliyorum.
oy kullanabilmeleri gerek bence, birçok sözlük oy kullanmalarına izin veriyor. kıyaslama yapmıyorum tabii ki, demek istediğim; bırakınız yapsınlar! oy önemli.
oy kullanabilmeleri gerek bence, birçok sözlük oy kullanmalarına izin veriyor. kıyaslama yapmıyorum tabii ki, demek istediğim; bırakınız yapsınlar! oy önemli.
devamını gör...
mortaks: yazının dört mevsimi
yalnızlık evi
saatine baktı. evet, vakit gelmişti. veda etmeye hazırlandı. çiçeklerini bir güzel sulamıştı, o yokken bir süre idare eder ve solmazlardı. en sevdiği çiçeği, yani orkidesini, aldı karşısına. konuştu onunla son kez. okşadı yapraklarını, sevdi mor çiçeklerini...
kalktı sonra mutfağa yöneldi. bütün bulaşıkları yıkamış ve hepsini yerleştirmişti. her gün olduğu gibi... buzdolabında bozulacak bir yiyecek bırakmamıştı. yalnız bir yemek dışında. asla gelmeyeceğini bilse de belki bu akşam 'o' gelirse aç kalmasın diye o'nun en sevdiği yemeği yapmıştı. patates kızartması bir insanın en sevdiği yemek olabilirdi pekâlâ.
salona geçti. televizyonda en sevdiği dizi yeni başlamıştı. oturdu, bir süre sakince izledi. sonra televizyonda onun adını duydu ansızın, gözleri doldu. 'hayır' dedi kendi kendine 'hayır, ağlamak yok artık.' cansız gözlerle izlemeye devam etti. artık o dizi bile onu güldüremiyordu. her gece olduğu gibi dün gece de yine doğru düzgün uyuyamamıştı. gözleri yavaş yavaş kapanırken aklında güzel bir düş vardı. yarım saat kadar sonra sıçrayarak uyandı. bir an nerede olduğunu hatırlayamadı. sonra anılar bir bir geri geldi ve sıyrıldı o düş bataklığından.
dışarıda çocukların seslerini duydu ve cama gitti. izledi onları. kendi çocukluğu aklına geldi. acı bir tebessüm etti. elini yanağına dayadı ve bir süre de onları seyretti. yakalamaca oynuyorlardı. sonra biri düştü ve ağlamaya başladı. bir diğeri hemen yanına koştu ve teselli etti. dizi yaralanmıştı. hep beraber alıp götürdüler onu. sokak eski sessizliğine bürünmüştü şimdi.
gözleri yeri buldu. bir karınca gördü. vakti boldu nasıl olsa. bu sefer de onu izlemeye başladı. 'yaşam mücadelesi budur' diye düşündü kendi kendine. çalışkan ve bir o kadar da güçlü karıncalar... küçükler belki ama yolları fazla uzun olsa da onlar hiç yılmadan giderlerdi yuvalarına. ama sanki bu karınca yolunu kaybetmişti yoksa niye onun evinde olacaktı ki. burada bir karınca yuvası yoktu bildiği kadarıyla. nitekim karınca da dört dönüp duruyordu. galiba gerçekten de yolunu kaybetmişti. öldürmek istemedi ama evinde de olamazdı. bir kağıdın üstüne aldı karıncayı ve dışarıya bıraktı. artık o karınca koskoca dünyada yalnızdı. tıpkı kendisi gibi. yolunu kaybetmiş, evini kaybetmişti. o karıncanın hislerini çok iyi anladı. ama karınca ondan daha mücadeleciydi. belki de evini bulurdu. ona iyi temennilerde bulundu.
sonra odasına gitti. yatağını bir güzel düzeltmiş, eşyalarını düzenlemişti. evde tek bir şey dışında her şey kusursuzdu: banyodaki musluk sürekli akıtıyordu. bir türlü yaptıramamıştı. ama artık bir önemi de kalmamıştı. kendisini sürekli rahatsız eden bu şıp sesleri bu sefer ona bir ninni gibi geldi. banyonun önüne çöktü, gözlerini kapattı ve dinledi. her bir damla ile ruhu temizlendi. zihni boşaldı. huzurlu hissetti. o su gibi akıp gittiğini hayal etti. sahi, bir su damlası olsaydı, kardeşleriyle beraber yüzseydi o zaman da yalnız hisseder miydi? yalnızlık tek başına olmak değildi de kalabalıklar içinde tek olmak mıydı? tek başına olmayı yalnızlık olarak görmüyordu. ona göre yalnızlık etrafında birçok insan olmasına rağmen yine de kendini oraya ait hissedememekti. kimsenin onu anlamamasıydı. arkadaşlarla gülüp eğlenmek kolaydı. zor olan onlara kendini anlatmaktı. o da çareyi dışarıda aramayı mantıksız buluyordu zaten. insan kendi kendini iyileştirmeliydi. çünkü kendisini en iyi o bilirdi. o zaman çözümü de içeride bulabilirdi. lakin çabaları hep boşa çıkmıştı. kendi içinde hallettiğini düşündüğü sorunlar sadece bir süreliğine yok olmuş gibi görünüp tam iyi olacakken yine ortaya çıkmışlardı. yavaş yavaş yukarı doğru çıktığını düşünse de her seferinde biraz daha dibe batıyordu. tutunacak o el kendi eli de değilse o zaman kimin eliydi? işte bu soru kafasında belki de binlerce kez yankılanmış ama cevapsız kalmış bir soruydu. tıpkı diğer birçok soru gibi. belki de sorular çözülmek için değil de düşünmek içindi...
tekrardan saatine baktı. vakit artık çok geçti. vedasını edemedi. aylardır her gün edemediği gibi. onu buraya bağlayan neydi? neden bir türlü gidemiyordu. neye veda etmeyi unutuyordu. oysaki o güzel sözlerle dolu mektubu bile hazırdı. masanın üstünde 3 sayfalık bir iç döküş duruyordu işte ama olmuyordu. ayağa kalktı başı önünde ve bakışları yerde...
arkasını dönmüştü ki bir ses duydu. adım sesleri... olduğu yerde mıhlanıp kaldı. zilin sesini duydu. başını yavaşça kaldırdı. bu sesler çok tanıdıktı. gerçek olabilir miydi bu? gelmiş olabilir miydi? yalnızlık evini yıkmaya mı gelmişti, yoksa onunla beraber yaşamaya mı? zil tekrar çaldı. bu sefer daha ısrarcı bir şekilde... birisi adını seslendi. bağırdı: "oradasın biliyorum, nolur aç kapıyı."
kapıya doğru dönmüştü şimdi. kalp atışları hızlanmıştı. hızla soluk alıp vermeye başladı. evet, gerçekten de oydu. fakat niye bu kadar geç kalmıştı? niye daha önce gelmemişti? ya bu sefer gerçekten yapsaydı, her gün yapamadığı şeyi. ya bu sefer gerçekten yapsaydı...
zil artık durmadan çalınıyor, bir yandan da kapı, kırılacak gibi delice yumruklanıyordu. bir an soluğu kesilmiş gibi hissetti. belki de aylardan beri ilk defa gerçekten nefes alıyordu. bilemedi. koştu ve kapıyı açtı. ikisi de kısa bir süre şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. o saniyelerde öyle şeyler düşündü ki. bütün o umutsuz anları. bütün o yalnızlıkları. bu dünyadaki tek oluşları... artık bitmişti. 'o' biraz daha gecikse çok geç olabilirdi belki. o kısa anda yalnızlığın bedenini terk ettiğini, en azından artık yalnızlığını paylaştığını, yalnızlık evinde çift kişi olduklarını hissetti. tek değildi. hayır, hayır hiçbir zaman tek değildi. bu yüzden veda edememişti bir türlü. çünkü aslında bunu istememişti. hep onu beklemişti. her gün aynı vedayı etmiş ama bir türlü gidememişti. şimdi anlıyordu. o, dünyaya veda etse de o'na veda edemezdi.
saniyeler sonra atıldılar ikisi de. sarıldılar birbirlerine. gözlerinden yaşlar akıyordu ikisinin de. zor olmuştu onlar için. uzun uzun sarıldılar. öpüştüler, koklaştılar. özleşmişlerdi. bundan sonra ne olur artık bir önemi yoktu. beraberlerdi. işte asıl önemli olan buydu. yaptığı yemek bu sefer boşa gitmemişti. bu sefer birisi de onunla birlikte yiyecekti ve o yemek bitecekti. baktı gözlerine, içinde kendini buldu. kaybettiği benliğini... "hoş geldin" dedi. "aç mısın? en sevdiğin yemeği yaptım. gel oturalım da hasret giderelim. konuşacak çok konu var." bunları söylerken gülümsüyordu. ama gözleri daha çok gülüyordu. 'o' da gülümsedi, elini tuttu ve mutfağa doğru yürümeye başladılar...
edit: herkese merhaba bayramınız güzel geçiyordur umarımm. bu aralar yazdığım kısa hikayeyi paylaşmak istedim. içinde benim hislerimi barındaran ve eminim sizin de kendinizden bir parça bulacağınız bu kısa hikayemi umarım beğenmişsinizdir. şimdilik yeni bir hikayede görüşene kadar kendinize çook iyi bakın efendim*.
saatine baktı. evet, vakit gelmişti. veda etmeye hazırlandı. çiçeklerini bir güzel sulamıştı, o yokken bir süre idare eder ve solmazlardı. en sevdiği çiçeği, yani orkidesini, aldı karşısına. konuştu onunla son kez. okşadı yapraklarını, sevdi mor çiçeklerini...
kalktı sonra mutfağa yöneldi. bütün bulaşıkları yıkamış ve hepsini yerleştirmişti. her gün olduğu gibi... buzdolabında bozulacak bir yiyecek bırakmamıştı. yalnız bir yemek dışında. asla gelmeyeceğini bilse de belki bu akşam 'o' gelirse aç kalmasın diye o'nun en sevdiği yemeği yapmıştı. patates kızartması bir insanın en sevdiği yemek olabilirdi pekâlâ.
salona geçti. televizyonda en sevdiği dizi yeni başlamıştı. oturdu, bir süre sakince izledi. sonra televizyonda onun adını duydu ansızın, gözleri doldu. 'hayır' dedi kendi kendine 'hayır, ağlamak yok artık.' cansız gözlerle izlemeye devam etti. artık o dizi bile onu güldüremiyordu. her gece olduğu gibi dün gece de yine doğru düzgün uyuyamamıştı. gözleri yavaş yavaş kapanırken aklında güzel bir düş vardı. yarım saat kadar sonra sıçrayarak uyandı. bir an nerede olduğunu hatırlayamadı. sonra anılar bir bir geri geldi ve sıyrıldı o düş bataklığından.
dışarıda çocukların seslerini duydu ve cama gitti. izledi onları. kendi çocukluğu aklına geldi. acı bir tebessüm etti. elini yanağına dayadı ve bir süre de onları seyretti. yakalamaca oynuyorlardı. sonra biri düştü ve ağlamaya başladı. bir diğeri hemen yanına koştu ve teselli etti. dizi yaralanmıştı. hep beraber alıp götürdüler onu. sokak eski sessizliğine bürünmüştü şimdi.
gözleri yeri buldu. bir karınca gördü. vakti boldu nasıl olsa. bu sefer de onu izlemeye başladı. 'yaşam mücadelesi budur' diye düşündü kendi kendine. çalışkan ve bir o kadar da güçlü karıncalar... küçükler belki ama yolları fazla uzun olsa da onlar hiç yılmadan giderlerdi yuvalarına. ama sanki bu karınca yolunu kaybetmişti yoksa niye onun evinde olacaktı ki. burada bir karınca yuvası yoktu bildiği kadarıyla. nitekim karınca da dört dönüp duruyordu. galiba gerçekten de yolunu kaybetmişti. öldürmek istemedi ama evinde de olamazdı. bir kağıdın üstüne aldı karıncayı ve dışarıya bıraktı. artık o karınca koskoca dünyada yalnızdı. tıpkı kendisi gibi. yolunu kaybetmiş, evini kaybetmişti. o karıncanın hislerini çok iyi anladı. ama karınca ondan daha mücadeleciydi. belki de evini bulurdu. ona iyi temennilerde bulundu.
sonra odasına gitti. yatağını bir güzel düzeltmiş, eşyalarını düzenlemişti. evde tek bir şey dışında her şey kusursuzdu: banyodaki musluk sürekli akıtıyordu. bir türlü yaptıramamıştı. ama artık bir önemi de kalmamıştı. kendisini sürekli rahatsız eden bu şıp sesleri bu sefer ona bir ninni gibi geldi. banyonun önüne çöktü, gözlerini kapattı ve dinledi. her bir damla ile ruhu temizlendi. zihni boşaldı. huzurlu hissetti. o su gibi akıp gittiğini hayal etti. sahi, bir su damlası olsaydı, kardeşleriyle beraber yüzseydi o zaman da yalnız hisseder miydi? yalnızlık tek başına olmak değildi de kalabalıklar içinde tek olmak mıydı? tek başına olmayı yalnızlık olarak görmüyordu. ona göre yalnızlık etrafında birçok insan olmasına rağmen yine de kendini oraya ait hissedememekti. kimsenin onu anlamamasıydı. arkadaşlarla gülüp eğlenmek kolaydı. zor olan onlara kendini anlatmaktı. o da çareyi dışarıda aramayı mantıksız buluyordu zaten. insan kendi kendini iyileştirmeliydi. çünkü kendisini en iyi o bilirdi. o zaman çözümü de içeride bulabilirdi. lakin çabaları hep boşa çıkmıştı. kendi içinde hallettiğini düşündüğü sorunlar sadece bir süreliğine yok olmuş gibi görünüp tam iyi olacakken yine ortaya çıkmışlardı. yavaş yavaş yukarı doğru çıktığını düşünse de her seferinde biraz daha dibe batıyordu. tutunacak o el kendi eli de değilse o zaman kimin eliydi? işte bu soru kafasında belki de binlerce kez yankılanmış ama cevapsız kalmış bir soruydu. tıpkı diğer birçok soru gibi. belki de sorular çözülmek için değil de düşünmek içindi...
tekrardan saatine baktı. vakit artık çok geçti. vedasını edemedi. aylardır her gün edemediği gibi. onu buraya bağlayan neydi? neden bir türlü gidemiyordu. neye veda etmeyi unutuyordu. oysaki o güzel sözlerle dolu mektubu bile hazırdı. masanın üstünde 3 sayfalık bir iç döküş duruyordu işte ama olmuyordu. ayağa kalktı başı önünde ve bakışları yerde...
arkasını dönmüştü ki bir ses duydu. adım sesleri... olduğu yerde mıhlanıp kaldı. zilin sesini duydu. başını yavaşça kaldırdı. bu sesler çok tanıdıktı. gerçek olabilir miydi bu? gelmiş olabilir miydi? yalnızlık evini yıkmaya mı gelmişti, yoksa onunla beraber yaşamaya mı? zil tekrar çaldı. bu sefer daha ısrarcı bir şekilde... birisi adını seslendi. bağırdı: "oradasın biliyorum, nolur aç kapıyı."
kapıya doğru dönmüştü şimdi. kalp atışları hızlanmıştı. hızla soluk alıp vermeye başladı. evet, gerçekten de oydu. fakat niye bu kadar geç kalmıştı? niye daha önce gelmemişti? ya bu sefer gerçekten yapsaydı, her gün yapamadığı şeyi. ya bu sefer gerçekten yapsaydı...
zil artık durmadan çalınıyor, bir yandan da kapı, kırılacak gibi delice yumruklanıyordu. bir an soluğu kesilmiş gibi hissetti. belki de aylardan beri ilk defa gerçekten nefes alıyordu. bilemedi. koştu ve kapıyı açtı. ikisi de kısa bir süre şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. o saniyelerde öyle şeyler düşündü ki. bütün o umutsuz anları. bütün o yalnızlıkları. bu dünyadaki tek oluşları... artık bitmişti. 'o' biraz daha gecikse çok geç olabilirdi belki. o kısa anda yalnızlığın bedenini terk ettiğini, en azından artık yalnızlığını paylaştığını, yalnızlık evinde çift kişi olduklarını hissetti. tek değildi. hayır, hayır hiçbir zaman tek değildi. bu yüzden veda edememişti bir türlü. çünkü aslında bunu istememişti. hep onu beklemişti. her gün aynı vedayı etmiş ama bir türlü gidememişti. şimdi anlıyordu. o, dünyaya veda etse de o'na veda edemezdi.
saniyeler sonra atıldılar ikisi de. sarıldılar birbirlerine. gözlerinden yaşlar akıyordu ikisinin de. zor olmuştu onlar için. uzun uzun sarıldılar. öpüştüler, koklaştılar. özleşmişlerdi. bundan sonra ne olur artık bir önemi yoktu. beraberlerdi. işte asıl önemli olan buydu. yaptığı yemek bu sefer boşa gitmemişti. bu sefer birisi de onunla birlikte yiyecekti ve o yemek bitecekti. baktı gözlerine, içinde kendini buldu. kaybettiği benliğini... "hoş geldin" dedi. "aç mısın? en sevdiğin yemeği yaptım. gel oturalım da hasret giderelim. konuşacak çok konu var." bunları söylerken gülümsüyordu. ama gözleri daha çok gülüyordu. 'o' da gülümsedi, elini tuttu ve mutfağa doğru yürümeye başladılar...
edit: herkese merhaba bayramınız güzel geçiyordur umarımm. bu aralar yazdığım kısa hikayeyi paylaşmak istedim. içinde benim hislerimi barındaran ve eminim sizin de kendinizden bir parça bulacağınız bu kısa hikayemi umarım beğenmişsinizdir. şimdilik yeni bir hikayede görüşene kadar kendinize çook iyi bakın efendim*.
devamını gör...
agnostiklerin kolaya kaçtığının sanılması
genelde 3 büyük dinden birine mensup insanların söylediği boş şey. görüşüm ne atesitliğe ne deistliğe uyuyor kardeşim ne yapıyım seni memnun etmek için net bir şey mi söylemem lazım. zaten net bir şeyleri savunucak olsam neden agnostik olayım.
devamını gör...
fampiridin
multipl skleroz tedavisinde kullanılan voltaj bağımlı potasyum kanal blokörü ajandır.
hastanın yürüme ile ilgili sorunlarının giderilmesinde etkilidir.
hastanın yürüme ile ilgili sorunlarının giderilmesinde etkilidir.
devamını gör...
gogol’un dar paltosu
yazılarının altını doldurduğu, birikimli olduğu belli olan değerli yazarımızdır. yazdıklarına şöyle bir göz atayım dediğimde bile birikimi anlaşılıyor, yazarlık hayatında başarılar dilerim kendisine.
devamını gör...
çocukların sorduğu garip sorular
tipik ve klasik her çocuğun sorduğu soru anne/baba ben nasıl oldum? (bkz: seni leylekler getirdi yavrum)
devamını gör...
eti canga
dağınıklığı falan beni ilgilendirmeyen, fıstığının bolluğundan ve tadından ötürü sevdiğim çikolata.
tabii ki zamlardan o da nasibini almıştır ancak ara ara alır yerim.
tabii ki zamlardan o da nasibini almıştır ancak ara ara alır yerim.
devamını gör...
canan kaftancıoğlu
chp'nin moronların partisi olmaktan çıktığının ispatı gibi duran kadını kabullenemeyenler önder sav, deniz baykal gibi yaşlıları özlüyorlar.
size rağmen kadın dimdik duruyor ayakta.
çok seviyorum ben öyle kadınları çok.
bir chp'li olmamama rağmen...
size rağmen kadın dimdik duruyor ayakta.
çok seviyorum ben öyle kadınları çok.
bir chp'li olmamama rağmen...
devamını gör...
ezberlenen en saçma şey
hanımların dikkatine,
overlok makinesi ayağınıza geldi.
halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına;
overlok çekilir.
beş dakikada yapılır,
hemen teslim edilir.
overlok makinesi ayağınıza geldi.
halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına;
overlok çekilir.
beş dakikada yapılır,
hemen teslim edilir.
devamını gör...
gecelerin ötesi
türk sinemasında toplumsal gerçekçilik akımının en iyi örneği olan 1960 yapımı metin erksan şaheseri.
kısaca konusuna değinecek olursak;
ait oldukları alt sınıf topluluktan kurtulmak isteyen aynı mahallede yaşayan ve farklı beklentilere sahip 7 arkadaşın ortak arzuları olan paraya ulaşmak için çete kurup giriştikleri benzin istasyonu soygununu anlatan 27 mayıs öncesi dönemde ülkenin sosyo ekonomik durumuna ve amerikan rüyası yaklaşımına bir eleştiri niteliğindedir. hepsinin farklı beklentileri ve hayalleri olmasına rağmen sonu aynıdır. kısa yoldan zengin olmak isteyen gençler, meşhur olmak isteyen müzisyenler, ezilen işçi sınıfları, zengin koca avcıları yıllardır değişmeyen yaralar yani.
film günümüzde bile izlenildiğinde değişen bir şeyin olmadığı hatta daha kötüye gittiğimizi anlamanızı sağlayacaktı kadir savun, erol taş, suphi kaner , metin ersoy , suna selen, hayati hamzaoğlu gibi gerçekten mükemmel sanatçıların rol değil de gerçekten o hayatı yaşadığına inanırsınız.
filmin müziklerine gelince bir yeşilçam filminden beklentilerinizi 5000 katı ile çarpın işte odur. hele son sahne anlatmak ile bitmez benim için yeşilçam'ın en underrated filmidir burada bile bu başlığın bu zaman açılması bunun göstergesidir.
kadir savun oyunculuğu için bu film içinde ayrı bir parantez açmak gerekir.
ödülleri:
en iyi yardımcı erkek oyuncu (türk filmleri yarışması-1961)
en iyi senaryo (türk filmleri yarışması-1961)
kısaca konusuna değinecek olursak;
ait oldukları alt sınıf topluluktan kurtulmak isteyen aynı mahallede yaşayan ve farklı beklentilere sahip 7 arkadaşın ortak arzuları olan paraya ulaşmak için çete kurup giriştikleri benzin istasyonu soygununu anlatan 27 mayıs öncesi dönemde ülkenin sosyo ekonomik durumuna ve amerikan rüyası yaklaşımına bir eleştiri niteliğindedir. hepsinin farklı beklentileri ve hayalleri olmasına rağmen sonu aynıdır. kısa yoldan zengin olmak isteyen gençler, meşhur olmak isteyen müzisyenler, ezilen işçi sınıfları, zengin koca avcıları yıllardır değişmeyen yaralar yani.
film günümüzde bile izlenildiğinde değişen bir şeyin olmadığı hatta daha kötüye gittiğimizi anlamanızı sağlayacaktı kadir savun, erol taş, suphi kaner , metin ersoy , suna selen, hayati hamzaoğlu gibi gerçekten mükemmel sanatçıların rol değil de gerçekten o hayatı yaşadığına inanırsınız.
filmin müziklerine gelince bir yeşilçam filminden beklentilerinizi 5000 katı ile çarpın işte odur. hele son sahne anlatmak ile bitmez benim için yeşilçam'ın en underrated filmidir burada bile bu başlığın bu zaman açılması bunun göstergesidir.
kadir savun oyunculuğu için bu film içinde ayrı bir parantez açmak gerekir.
ödülleri:
en iyi yardımcı erkek oyuncu (türk filmleri yarışması-1961)
en iyi senaryo (türk filmleri yarışması-1961)
devamını gör...