ne gariptir ki bakir olmayan adamlarin kisisel sorgulamasi bu konu...asil soru su bence, bakire hanim kizimiz seninle bir hayati neden paylassin?
devamını gör...

#735206 sen misin the “bad” dua eden? bildiğiniz kurudum. 8 oyun 5 yenilgi 3 galibiyetle havluyu ringin ortasına attım. katılan herkese teşekkürler. finale kalan 2 yazara başarılar diliyorum.

çok keyifli sohbetler oldu oyun sırasında. ve anladım ki sözlük dışında yazışmalar çok daha keyifli. sözlük bizi geriyor mu ne?
devamını gör...

bir necip fazıl kısakürek şiiridir.

keder, saçlarıma ak
yüzüme çizgi serdi.
ruhumu çırılçıplak
soyup çarmıha gerdi.

akarken bağrımda kan
beni seyretti hayran,
bir kadın oldu o an
kendini bana verdi.
devamını gör...

welcome to hell!
devamını gör...

'özgürlüğün şarkısı' olarak türkçeye çevrilen ve gerçeklere dayanan 2006 yapımı filmdir.başrolünde ioan gruffudd ve benedict cumberbatch yer almıştır. film genel olarak kölelik karşıtı ticaret yasasını ingiliz parlamentosunda william wilberforce ile yakın arkadaşı (ve o dönemde oldukça genç yaşta(28) ingiltere başbakanı olmuş fakat yine genç yaşta hastalık sebebiyle vefat eden )william pitt tarafından kabul ettirilmeye çalışılmasını anlatmaktadır.tarihi gerçeklere dayanması sebebiyle tarih-biyografi sevenlerin ilgiyle izleyeceğini düşünüyorum.
film ismini ise 'amazing grace' adındaki anonim bir iskoç ezgisinden almıştır.albert finney'nin canlandırdığı anglikan din adamı john newton tarafından bu ezgi üzerine sözler yazılarak bir protestan ilahisi haline getirilmiştir.amazing grace melodisi aslında oldukça meşhurdur.gayda ile çalınan versiyonu amerikan, ingiliz ve iskoç resmi törenlerinde sıkça icra edilir.insanda hem hüzün hem de coşku duygusunu aynı anda uyandırabilen eşine az rastlanır ezgilerdendir.
devamını gör...

hayat herşeye rağmen güzeldir. özgür ve sağlıklıysanız gerisi zamanla düzelir...
devamını gör...

didem madak - ah'lar ağacı
kesinlikle tavsiye ederim.
devamını gör...

hâlâ olayın nedenini anlamayanların olması sinirlerimi bozuyor. *

tanıyan tanıyor, bilen biliyor nasıl bir insan olduğumu. nasıl biri olmadığımı ise burada kanıtlamakla uğraşmayacağım. meja her zamanki meja. oyna, devam!
devamını gör...

2001 yılında akşam vakti kanal d tarafından yayınlanan dizi. dizinin ismi her ne kadar vahşi güzel olsa da biz onu milagros olarak söyledik hep.

ana karakterleri milagros(natalia oreiro) ve ivo di carlo (facundo arana) canlandırmıştır. arjantin menşeli dizi 80 ülkede yayınlanmıştır.

dizide evin mutfağında görev yapan kadının adı sokorro'dur.

aslında şarkıcı olan natalia oreiro'nun süper danslar ve cüretkar pozlar verdiği jenerik klibini ise her diziden önce hiç atlamadan izledik. buradan
devamını gör...

oğlumdan,
sınava giriyorum annecim sonunda kalp olanlı.
devamını gör...

biraz uzun oldu ama hadi bakalım...
cenaze

mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
devamını gör...

baba olanların babalar günü kutlu olsun.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hayat enerjimi sömüren tip. ekseriyetle, negatiflikten beslenerek yaşar. tabii ki hepimizin moralinin bozuk olduğu, olumsuz şeyler yaşadığımız, depresif olduğumuz dönemler olmuştur, olacaktır. fakat bunları yaşarken, bir noktada kendimizi toparlamak için çaba gösterir, amaan koy rahvan gitsin moduna geçebiliriz. ama o geçemez. geçmek istemez. teselli etmeye çalışırsın, çözüm üretmeye çalışırsın, mütemadiyen red eder. en sonunda, ne halin varsa gör dedirtir. ruh sağlığı açısından bir miktar mesafeli durmakta fayda var.
devamını gör...

(bkz: josé mauro de vasconcelos) ın efsane kitabı. her yaşta tekrar okunması gereken kitaplardan biri. çoğu kişi tarafından çocuk kitabı olarak bilinse de bence asla öyle değil. ben de ilk kez ortaokul yıllarımda okumuştum. ancak şimdilerde arada bir açar okurum. her okuduğumda yeni şeyler öğrenir yeni anlamlar çıkarırım. zeze.. üzümlü kekim. muhteşem kalbi olan canım zeze.
en basit tabirle zeze'nin hayal dünyasını anlatıyor kitap. zeze kim mi? çok çocuklu fakir bir ailenin, hem ailesinden hem diğer insanlardan herkesten şiddet gören minik çocuğu. yüreği kocaman zeze, hayal dünyası kocaman zeze. bana ve bir çok kimseye hayal kurmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu öğretmiştir zeze. kitabı okurken zeze'yle özdeşleşiyor, annesine anne babasına baba dayısına dayı ablasına abla diyesiniz geliyor. ailenin içine sizi çekiyor. zeze'yle beraber siz de yaşıyorsunuz bütün olayları. tabi ki akılda kalan bir çok şey vardır kitapta ama ben zeze'nin gördüğü şiddeti unutamıyorum. ve yaptığı şey onu (babasını) kalbiyle öldürmek. ve unutarak öldürmek.
zeze'nin bahçede bir ağacı vardır. bu ağacıyla konuşur. her gün başından geçenleri anlatır. ve ağacın da kendisiyle konuştuğunu düşünür. kitapta zeze'nin iç sesi gibi veriliyor bu ağacın konuşmaları. ve gerçekten bu ağaçla olan konuşmaları yürek parçalayacak cinsten. ne zaman okusam ağlamama engel olamıyorum.
güneşi uyandıralımdeli fişek serinin diğer kitapları onları da okumanızı isterim.
devamını gör...

(bkz: vay anam vay neler dönmüş serhat ya)
devamını gör...

belirli bir yükseklikten bir ilk hıza sahip olmaksızın bırakılan cismin, kütle çekim kuvveti dışında herhangi bir etkiye maruz kalmadan yaptığı hareket.
devamını gör...

sonu daha da güzel olacak gibi olan durum. yalnızlık allah'a mahsus.
devamını gör...

bosna hersek.
devamını gör...

yazarları + oy vermeye teşvik için yapılan ayarlamaya göre, bol bol oy verince puan tablosundaki sıralama değişiyor sanırım. yalnız bunun bir dezavantajı çıkıyor ortaya; okumadan oylamak. bence içeriği gerçekten iyi olan tanımları okuyup hakkıyla oylamak daha faydalı olur insanlar için. sırf puan kasacağım diye her şeyi oylama deliliğinden de kurtulmuş oluruz. eksi almak için kasıp trollük yapmanın yerini, puan kasmak için körlemesine oylamak almamalı diye düşünüyorum.

diyeceksiniz ki "iyi diyorsun da, o zaman oy vermeye nasıl teşvik edilir insanlar?" işte onu ben de bilmiyorum.
devamını gör...

erdoğan'a "sana hesap sormazsam namerdim" diyen, erdoğan hükümetinin iç işleri bakanı.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim