sinemaya gidip, arka arkaya filmler izlemek. o kadar özledim ki. film izlemek değil mesele tabi. film izlemek için bir yerden baska bir yere gitmeyi, heyecanlanmayı, belki öncesinde bir kahve içmeyi, karanlıkta o koca ekranın içinde kaybolmayı, biten filmden sonra sokaklarda o filmle dolaşmayı vs. bu ritüeli çok özledim.
devamını gör...

tevrat telif atacağı için toplatılacaktır.
devamını gör...

benim annem cumartesi parçasıyla kalbime taht kurmuş, birden fazla arpejlerle müziğini sade tutmamış emekçi müzik grubudur. ha bu arada berfo ana selam olsun..
devamını gör...

kedi...
devamını gör...

hangi renkte hangi kıyafetleri giyeceğimiz bize kuşaklar boyunca dayatılan toplumsal cinsiyet normlarıdır diyeceğim ama çok itici bulduğum alman dayıdır. bu nedir allah aşkına ya?
devamını gör...

evet öldü diye yanıtlayacağım şiir.

açıkçası anlatmaya çalıştığı şey ne olursa olsun, bu tür şiirleri sevmiyorum. insanların aşırı hassas olduğu konuları nokta atışıyla bulup kanırtmak bana hoş gelmiyor. adı sanat da olsa...

aynı şekilde anneler günü, babalar günü gibi günler de bence hiç güzel değil. zaten canı acıyan insanların canını daha fazla acıtmaktan fazla bir işe yaradığını bugüne dek görmedim.

ilkokulda bilip bilmeden "anneniz/babanız ne iş yapıyor?" diye soran hocaların yaptığından çok da farklı değil. herkes her an özel duyguları ve bunların bağlı olduğu acılarıyla yüzleşmek zorunda değil.

neyse... bunlar kendi düşüncelerim olduğu için katılmayanlar olacaktır illa ki. onlara da saygı duyarım.
devamını gör...

şansını denemek*, zaman kazanmak, teyit etmek, konuşma esnasında verilmek istenen etkiyi arttırmak veyahut sorunun içeriği olan konuya giriş yapmak amacıyla da gerçekleştirilen eylem. soru sormanın özünde yalnızca bilinmeyene ulaşmak yoktur.
devamını gör...

özlenen işler.

metal bir barfiks vardı, belki 15-20 demirli. kızlar bebeklerle falan oynarken ben maymun gibi o barfikste bir o yana bir bu yana gider gelirdim hiç yorulmadan. o kadar abartmıştım ki en sonunda küçücük 2 elim de şimdiki 1 liralardan büyük ölçekte su toplamıştı. işte onu yapmak istiyorum yeniden.

közde patates yapıp yerdik. ıslak kumdan küçük bir tepecik oluşturur, içini oyardık. oyulan kısımda ateş yakardık. patatesi de tepenin üst kısmında açtığımız ufak deliğin üzerine koyar, pişmesini beklerdik. hiçbir şeyde yoktu o tat. onu da yapmak istiyorum yeniden.

maç yapardık yaz günlerinde. tabii ki ben yine erkek çocuk gibi baş köşedeydim. terden tozdan perişan olur, maç bitiminde soğuk gazoz ya da dondurma alır, bir kenara dizilir yer içerdik. şimdi hiçbir gazoz aynı tadı vermiyor. yine o maçlardan yapmak, yine toz toprak içinde gazoz içmek istiyorum.

en güzel şeyler hep kıymetini bilemediğimiz yaşlarda verilir bize.
devamını gör...

kişinin kendi iradesi ile yaşamını sonlandırma eylemidir.
bu konuda unutulmaması gereken ve bazen bir insanın hayatını kurtaracak püf noktaları vardır.
-intihardan bahseden bir insan intihar edebilir, çoğunlukla ilgi çekmek için yapıldığı düşünülse de gerçek çok farklıdır.
-intihar eden bireylerin birçoğunda ani ruh değişimleri, yani çok iyi iken çok kötü bir ruh haline bürünme veya çok kötüyken birden çok iyi bir ruh haline geçiş meydana gelebilir. bu intiharın habercisidir.
-ani ruh halleri değişimi, sigara ve alkol tüketiminin normal seyrinden fazla olması, sürekli sevgili değiştirme, yaptığı işleri ciddiye almama gibi durumlar sık sık görülür.
-bir kez intihar girişiminde bulunan, özellikle de erkeklerin, ikinci kez intihar etme ihtimali yüksektir. dikkate alınmalıdır.
-kadınlarda intihar girişimi, erkeklerde ise intihar eylemi gerçekleştirme oranı yüksektir.

çevrenizde yukarıda belirttiğim özelliklere sahip insanlar var ise en yakın zamanda psikolojik bir destek almasını sağlamalısınız. bir insanın hayatı sizin bir anlık dikkatinize bağlı olabilir.
devamını gör...

sorunun bayan demekten ileri olduğunu fark eden kişidir. sorun insanların zihinlerinde kadının daha aşağı ve hizmetçi gibi görülmesidir. sorun kadınların birey olarak görülmemesidir. kadın diyerek her şey düzelseydi sözlüklerden bayan kelimesi çıkartılıp, insanlara bunu dikte ederek halledilebilirdi. ama sorun bundan çok uzakta hatta bu çözümün son basamağı bile olabilir.

dilimizde eş anlamlı olan ve anlamları farklı olan yüzlerce kelime var, bu kelimeler de aynı anlamda kullanılmaya devam ediyor. bayan ve kadın da bu kelimelerden biri sadece.
devamını gör...

anna-vronski, dolli-stiva ve kiti-levin. üç farklı hayat, üç farklı portre, üç farklı ölüm.

şimdi yazacaklarım spoiler içermeyecek. ancak daha sonrasında spoiler ile birlikte açıklayacağım düşündüklerimi. ve belki biraz uzun bir yazı olacak, o yüzden bir eser de koyuyorum:

tolstoy gibi bir dehanın belki de en büyük eseridir bu kitap. savaş ve barış'ı andırdığı çok fazla yön vardır. örneğin, savaş ve barış'ta olduğu gibi bizlere "dışsal bir gücün dayattığı zorunluluk" anlayışını verir. dıştan bağımsız içsel bir mücadele bu romanda da görülür. açıkçası bazen düşünüyorum: böyle bir romana roman yakıştırması yapmak adaletli midir? çünkü bir sürü roman okuruz ve dönüp dolaşıp da üzerine pek düşünmeyiz bazıları üzerine. gerçi üzerine düşünmediğimiz, kendini açmayan bir roman da ne kadar romandır tartışma konusu. lakin tolstoy'un kalemi o denli güçlü ki insan kendi kendine soruyor: ne okudum ben şimdi? gerçekten okudum mu bir şey, yoksa bu okuduğumu sandığım şeyi aslında görüm mü ve gerçek bir hayattan kısa bir kesit miydi bu sadece?

"bir düzyazı türü olarak roman" da denebilir, "apaçık hayat" da. romanı okurken çok keskin olarak anlaşılan bir konu varsa da bu mutlaka "karşıtlıklar" olur. derin bir analoji üzerine kuruludur ve bunu anna-vronski ilişkisi ile kiti-levin ilişkisi üzerinde görürüz.

bu analojiye az sonra spoiler ile birlikte değineceğim. ondan önce hislerimi açıklamama izin verin lütfen.

açıkçası böylesine bir eseri insan gerçekten de sindirerek okumalıymış diye düşünüyorum. ve ben epey uzun sürede bitirdiğim için (bilinçli olarak) bundan memnunum. kendimi sıkmadım, ruhum beni ne zaman çekti o gerçek hayata; işte o zaman döndüm oraya. kitap beni sıkmadı. * lakin beni kendinden uzaklaştırdığı da oldu. çünkü hanımlar, baylar; bu kitap gerçek bir hayatı anlatıyor adeta size. ve korkmamak elde mi? size neyin ne olduğunu söylüyor. * belki bu yüzdendir, kitapta hiç üzücü bir şeyin anlatılmadığı yerde bile gözyaşlarıma hakim olamadım. gerçi tamamıyla anlaşıldığında şüphesiz bir trajedidir bu. ama bir kurtuluşun da öyküsüdür. bir dirilişin veyahut. aynı zamanda bir ölümün. şu an bile düşündükçe tüylerim diken diken olur. okundu ve bitti, evet. anısı ise halen aklımda, gerçek bir romanın bizlere yapması gerektiği gibi.

gelgelelim bu yazıda umduğum gibi de yazamayacağım. cesaret etmeye bile korkuyorum bu roman hakkında. anlamını sözcüklerimle öldürmeyeyim istiyorum. diğer yandan samimi bir dille anlatırsam, işte o zaman, anlam güçlenebilir.

kitapta aşk kelimesi pek geçmez. ancak o aşkı iliklerinize kadar da hissedersiniz. daha doğrusu buna aşk demeye siz de cesaret edemezsiniz ya; yalnızca düşünür ve başka kelime bulamadığınızı fark edersiniz. evet, gerçek hayat gibidir derken belki de bunu kastediyordum işte. kelimeler yetersizdir ve kelimeler gereksizdir. insan doğasının bizlere "bahşettiği" bir lanettir kelimeler. çünkü gözler ve yürek zaten konuşur. bizlerse onları duyarız. kelimelerse bunu bozar bir noktada ve duyumu engeller. işte tolstoy bunu biliyor olmalı şüphesiz. bizlere öylesine sesleniyor ki, dış dünyayla bağlantımızı koparmadan iç dünyaya olan ilişiğimizi gösteriyor.

yani yazar var, yazar var...


şimdi içerikle beraber kısaca bu analojiye değinmek istiyorum. şüphesiz yüce olana çağrıdır bu roman. bir yakarıştır da yüce olan için. vicdanın ve yüce gönüllülüğün öldüğünü bize gösterir, sahtekarlığın ise hiç olmadığı kadar zirvede olduğunu gösterdiği gibi. anna'nın çığlıklarını duyarız ölümüne kadar. tek istediğinin sevilmek olduğunu anlarız. ve vronski'ye aslında teslim edemediğini tamamen kendini. fakat bunun sebebi pek de vronski'yle alakalı olmasa gerek. anna, levin gibi ince bir ruha sahiptir. hayatın olağan akışına ayak uyduramayan ve ayak da uydurmaktan çekinen kimselerdir bunlar. bu yüzden de toplum tarafından "dışlanırlar". anna'nın aşkı alay konusu olur sosyetede. levin'in hayat hakkında düşünceleri de. örneğin, levin'in kiti'ye günlüğünü okutmasını göz önüne alalım. böyle bir davranış biçimi hangi insanda görülür?

diğer yandan vronski levin'in -kanımca- tam zıttıdır. levin için aşk ölümsüz ve yücedir, cinsellikle bağdaşır fakat sevgi ile ayaktadır. vronski içinse aşk daha çok şehvetle karışıktır. öyle ki anna'ya aşık olduğunu söyledikten sonra kendine, ona karşı soğuduğunu hisseder zaman zaman:


"vronski'nin ne söylemek istediğini birden anımsayamadı. son zamanlarda giderek sıklaşan anna'nın kıskançlık nöbetleri dehşet veriyordu ona. bu kıskançlığın nedeninin sevgi olduğunu bilmesine karşın, bu durum vronski'yi anna'ya karşı soğutuyordu. bunu gizlemeye çalışıyordu vronski. anna'nın sevgisinin onun için bir mutluluk olduğunu kaç kez söylemişti kendi kendine, işte şimdi anna, dünyada en önemli şeyi aşkı olan bir kadının sevebileceği gibi seviyordu onu. oysa o, anna'nın peşinden gitmek için moskova'dan ayrıldığı zamanki mutluluğundan çok uzaklardaydı. o zaman mutsuz sayıyordu kendini. önündeydi mutluluk. şimdiyse en tatlı mutluluğu geride bıraktığını hissediyordu. anna, ilk zamanlar gördüğü anna değildi. onda ruhsal yönden de, bedensel yönden de kötüye doğru bir değişme olmuştu. kalınlaşmıştı. yüzünde aktristten söz ederken olduğu gibi hain, yüzünü çirkinleştiren bir anlatım belirmişti. vronski, anna'ya, kopardığı solmuş bir çiçeğe, onda artık onu koparmasının nedeni olan güzelliğini görmeden bakan bir insan gibi bakıyordu. buna karşın vronski, eskiden aşkı daha güçlü olduğu zamanlar, çok isterse bu aşkı yüreğinden koparıp atabileceğini düşünürken şimdi anna'yı sevmediğini hissettiği şu anda, onunla arasındaki bağın koparılamayacak bir bağ olduğunu biliyordu." (sayfa 467)


levin ise daha çok şöyle düşünür:


"levin, şimdiye dek evlilik üzerine düşüncelerinin yaşamını nasıl düzenleyeceği üzerine kurduğu hayallerinin tümünün çocukça şeyler olduğunu; bunun, onun şimdiye dek anlamadığı, şimdi de, bunu yaşamasına karşın daha da az anladığı bir şey olduğuunu giderek daha iyi hissediyordu. göğsünden boğazına doğru bir şey yükseldi, yükseldi, tutamadığı gözyaşlarıyla doldu gözleri." (sayfa 581)

"kiti'nin bu söylediklerinde olağanüstü hiçbir şey yoktu görünüşte. ama o, bunu söylerken sesinin her kıvrımında, dudaklarının da, gözlerinin de, ellerinin de her hareketinde levin için sözle anlatılamayacak ne büyük anlam vardı! her şey vardı burada: özür dileme de, levin'e güven de, şefkat de -ince, ürkek bir şefkatti bu-, söz veriş de, umut da, sevgi de -bu sevgiye inanmamak elinde değildi levin'in, mutluluktan soluğu kesilecek gibi oluyordu-..." (sayfa 499)

"özgürlük mü? neye yarar özgürlük? sevmektir mutluluk. istemek, onun istediği şeyleri istemek, onun düşündüğü şeyleri düşünmektir mutluluk. özgürlüğün olmamasıdır yani!" (sayfa 570)



vronski zaten oldukça gösterişli bir adamdır. yakışıklı, zengin, mevkiili vs. vs. levin ise bütün bunlara yabancı bir romantiktir. yakışıklı ve paralıdır belki ama sosyete hayatına vronski kadar alışık değildir ve yabancı hisseder orada kendini. huzursuz hisseder ve çiftlik evine, kitaplarına ve laska'ya, çulluk avına döner. bir yandan da düşünmektedir hayat hakkında. tıpkı anna'nın o sıralar düşündüğü gibi. fakat levin'in düşünceleri doğrudan felsefidir ve hayatın anlamıyla alakalıdır. bu açıdan levin içe dönük bir doğaya sahiptir. anna'nın düşünceleri ise yaşamak ile alakalıdır ve yine kendini var etmekle alakalıdır. ikisinde de bir yaşama arzusu vardır ve bu dışsal olan ideale yöneliktir. diğer insanlardan farklılardır; diğerleri kendilerini herkesin kendisini kaptırdığı bir akıntıya kaptırmıştır. bunu levin ile köylülerin diyaloglarında görebiliriz. örneğin, çar'ın savaşa adam yollamasıyla alakalı bir konuşmada, sergey ivanvoviç idi yanılmıyorsam- şöyle bir şey sorar köylüye: "bu savaş hakkında ne düşünüyorsun?" köylü cevap verir: "imparatorumuz ne derse o iyidir."

bu bakımdan levin'in ve hatta sergey ivanoviç'in auraları anlaşılabilir.

şimdi düşünüyorum da... bu kadar fazla karakteri nasıl anlatmaya kalkışacağımı bilemedim. ayrı ayrı isimleriyle başlıklar açsam daha makul olur diye düşünmekteyim. bir sürü karakter var ve bu karakterlere az yer verilmişse de her biri konuşulmayı hak ediyor. örneğin mariya nikolayevna, lvov, katavasov, mihaylov vs. vs.

ama genel hatlarıyla söylenebilir ki bir devrin bittiği açıklanmaktadır bu kitapla birlikte. romantizmin sonu, hovardalığın başlangıcı. veya şöyle de denebilir (gerçi çok şey denebilir): "anlaşılmak"ın yenilgisi...

şuna da değinmek istiyorum: fru-fru'nun ölümü ile anna'nın ölümü oldukça paralellik gösteriyordu. anna'nın orada haykırışı aslında bir noktada kendi ölümünü doğurdu. nasılsa fru-fru'nun ölmeden ve düşmeden önce haykırdığı gibi. vronski dengeyi sağlayamamıştı fru-fru'nun üzerinde ve istemi dışında düşmüştü. fakat tam olarak da istemi dışında düşmemişti. nasılsa anna'yı istemeden ve aynı zamanda isteyerek öldürdüğü gibi. şüphesiz kendi hovardalığı da sebep oldu bunlara ve anna'yı anlayamadı. anna zaten anlaşılması oldukça zor bir kadındı. o yüzden de bu kadar yalnızdı bugüne kadar. (levin gibi)

neticede anna anlaşılamadı ve öldü, levin ise anlaşıldı ve yeniden doğdu. fakat bir noktada levin'in de neredeyse öldüğünü ve tanrı'ya inanmamasına rağmen tanrı'ya yakardığını gördük: çocuğunun doğumu. bu nokta levin için dehşet vericiydi, öyle ki kiti ölecek diye korkunç bir buhrana girmişti. ve gördük ki, çocuk doğunca, levin pek de memnun olmadı. çünkü oydu ona bunca acıyı veren.

pek açılmaya müsait şeyler söylediklerim, farkındayım. lakin şu konu anlaşılmalıdır: bu kitap kendisini sonsuza kadar açabilir. nasılsa kendi hayatlarımız sonsuza kadar açılabilecekse. nitekim bazı anlarda düşünüp düşünüp dururuz ama bir sonuca varamayız, çünkü sonsuz olasılık, senaryo vardır.

ayrıyeten dolli ve stiva'dan bahsetmek isterdim. onlar ise aslında bu başkaldırıdan uzak kimselerdir ki bunu özellikle stiva'nın aldatmalarında ve kadınlar hakkındaki düşüncelerinde, dolli'nin ise en sonlarda anna'ya giderkenki çapkınlık düşüncelerinde görürüz. bunlar sadece düşüncedir dolli için çünkü kendisi evlidir. anna gibi cesaret edemez yeni maceralara atılmaya. fakat içten içe istemektedir de.

sanırım bu kadar yazacağım. ileride eklemeler yapar, renklendiririm bu yazıyı. ve aklıma geldikçe doldurmaya özen göstereceğim. şüphesiz birkaç yıl sonra -şayet burada olursam- yine bir şeyler yazacağımdır. çünkü saatlerce konuşmaya değer bir konu. doğrudan hayatla ilişkili işte. biraz alıntıya yer vereyim öyleyse son olarak:



anna:

özgürlüğünün, sağlığına hızla kavuşmasının bu birinci döneminde anna bağışlanamayacak kadar mutlu, yaşam dolu olduğunu hissediyordu. kocasının mutsuzluğunun anısı zehirlemiyordu mutluluğunu. bir yandan, bu anı üzerinde düşünülemeyecek kadar korkunçtu; öte yandan, kocasının mutsuzluğu ona pişmanlık duyamayacağı kadar büyük bir mutluluk veriyordu. hastalanmasından sonra olan biten her şeyin anısı -kocasıyla barışması, bozuşmaları, vronski'nin yaralandığı haberi, onun eve gelmesi, boşanma hazırlıkları, kocasının evinden ayrılışı, oğluyla vedalaşması- bütün bunlar ona kâbus gibi geliyordu. kocasına yaptığı kötülük şimdi tiksintiyi uyandıran bir duygu uyandırıyordu içinde. boğulmak üzere olan bir insanın, ona sarılmış, onu dibe çeken bir insandan kendini kurtardığı anda duyabileceği duygunun aynıydı bu duygu. öteki adam boğulmuştur. elbbette iyi bir şey değildir bu. ama tek kurtuluşu o korkunç ayrıntıları düşünmemekti.




stepan arkadyeviç, aleksey aleksandroviç karenin'e anna'yla boşanmaları için konuşuyor:

"her gün senden gelecek yanıtı bekliyor. doğrusu, ölüm cezasına çarptırılmış bir insanı, boynunda bir ilmekle, belki öleceksin, belki bağışlanacaksın diye aylarca öyle bekletmeye benziyor bu."





levin ve doğası hakkında:

"ama korkunç olan bir şey var... sen evlendin, bilirsin bu duyguyu...bizim gibi yaşlıların, aşklarının değil de günahlarının geçmişiyle...ansızın tertemiz, masum bir yaratığa yaklaşmamızdır korkunç olan. iğrenç bir şey bu. insanın bu yüzden kendini ona layık görmesi olası değildir..."

"işlediğim sevaplara göre bağışlama beni, yüce yürekliliğinle bağışla... "




levin, aşırı uysallıklarıyla, çekingenlikleriyle can sıkan insanların çok kısa bi zaman sonra aşırı titizlikleriyle, huzursuzluklarıyla çekilmez olduklarını bilirdi. aynı durumun ağabeyinde de ortaya çıktığını hissediyordu. gerçekten de, nikolay'ın munisliği çok sürmedi. devrisi gün başladı huysuzluğa. sürekli çatıyordu kardeşine. onun en duyarlı yerlerine dokunuyordu.







aile yaşamında bir şey yapabilmesi için karı koca arasında ya kesin bir anlaşmazlık ya da sevgi dolu bir anlaşma olmalıdır. karı koca arasında ilişki belirsizse, anlaşmazlık da, sevgi dolu anlaşma da yoksa, bu durumda hiçbir şey yapılamaz.

birçok aile, sırf karı koca arasında tam bir anlaşmazlık ya da anlaşma olmadığı için ikisinin de çoktan bıktıkları yeri yıllarca değiştiremezler.



insan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.



ışıktan yoksun olmamak için gözlerini kapamaması yeter insanın.



sevgide az ya da çok diye bir şey yoktur.



eğer iyiliğin bir nedeni varsa, o artık iyili değildir; eğer iyiliğin bir sonucu, yani ödülü varsa yine iyilik değildir. demek ki iyilik, neden ve sonuç zincirinin dışındadır.



- ama eğitimin amacı da bu zaten: her şeyi zevk haline getirmek.
+ eh, eğer amaç buysa o zaman ben yabani kalmak isterim.

devamını gör...

''zaten türkçe bilmiyon mu neden türk dili okuyon, osmanlıca konuşabiliyor musun, arapça biliyor musun'' şeklinde sorular.
devamını gör...

''kendinize güvenmek başarıyı garanti etmez, ancak bunu yapmamak başarısızlığı garanti eder.''

burrhus frederic skinner'ın [#1784113] davranışların öğrenildiği görüşüne katılan fakat bir noktada ondan ayrılan psikolog. skinner'ın insanlardan ziyade hayvan konusuna vurgu yapmasını eleştirmiştir. sosyal bağlamın insan davranışı üzerindeki etkisini incelemiştir. skinner'ın pekiştirme-ceza görüşünün aksine davranışın gerçekleştiği bağlamın daha önemli olduğunu söylemiştir. tabii pekiştirmelerin ve cezaların bir davranışın ortaya çıkma/çıkmama olasılığını artırdığını bandura da savunur.

diğer insanların davranışlarını gözlemlemek öğrenmede etkilidir. evet bir pekiştirme vardır, gözlemleyerek dolaylı pekiştirme yoluyla öğreniriz.

bobo doll deneyi
deneyi detaylarıyla anlatmayacağım çünkü sonucuna odaklanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. bir yetişkinin hacıyatmaza agresif davranışlarda bulunduğunu gözlemleyen çocuklar benzer şekilde agresif davranışlar sergilemişlerdir.

araştırmalar, bir kişinin bir davranışı normal bağlamda bastırdığını veya engellediğini, bir modelin etkisi altında bu davranışı daha kolay gerçekleştirebileceğini göstermiştir. örneğin: uçuşunuz var ve 3 saatliğine ertelendi. içinden hayal kırıklığına uğrayan yolcular, bir yolcunun görevliye bağırmasıyla içindeki agresifliği göstermeye başlar. ülkemizde ne yazık ki sık rastladığımız bir başka örnek ise, bir kadına sırf giyinişinden ötürü saldırgan davranışlarda bulunan kişilerdir. ülkemizde yaygın olan bu davranış birçok kişi tarafından yapıldığı için, başka birisinin sergilemesi de kolaydır.
devamını gör...

ne kadar övülse az kalacak tatlı sıcacık mfö şarkısıdır.
devamını gör...

ekibi çok güzel sallardım ama telif falan yerim gerek yok karambole gelemem.*
yayında ve yapımda emeği geçecek ekip üyelerine şimdiden teşekkürler.
devamını gör...

sadece kadınlarla ilgili değil ki alıngan olmak.erkekler de alıngan olabilir. ben de zaman zaman alıngan olurum. cinsiyetle alakası olmayan durumdur.
devamını gör...

püü, bak gördün mü 3. şıktan elendik!

t: sıradan eylem. biz de altın kaplamalı değiliz. sıradan insanlarız işte...
devamını gör...

başlık beni 46 kez kaba etimden bıçakladı ambulans bekliyorum çok acilim erkeğim benim..
devamını gör...

pazar günü açıklandığı üzere 60 yaş üstü ve eşleri, immunsuprefis ilaç kullananlar ve down sendromlular risk gruplarına aşı sırası geldi denmesi üzerine hemen ertesi gün e-nabız aracılığı ile hem anne babama hem de kendime aşı randevusu aldım.

biontech'in uygulanmaya başlayacağı duyumu da dolaşıyordu o yüzden mantıken kapsamlı devlet hastaneleri ile eğitim araştırmalarda uygulanabilir olacağını düşünerek iki ayrı araştırma hastanesinden randevu oluşturdum(anne-baba'ya aynı hastane, kendime başka hastane ama ikiside eğitim araştırma).
sonra fark ettim ki randevu sayfasında sinovac olduğu yazıyordu.
bugün açıklandığı üzere aşı seçme olanağı olacak şeklinde söylemlere dayanarak 182'yi aradım ve değiştirip değiştiremeyeceğimi sordum. olur, dediler ve başka bir hastaneye değiştirildi randevularımız.
sonuç; ilk defa bir şeyi doğru söylediklerini söyleyebilirim ama henüz kanıtlayamam. tabi aşıyı olana kadar yine içimden acaba mı diyeceğim ama bilgilendirmek istedim ve aşıdan sonra editleyeceğim.
devamını gör...

akşamları serin oluyor. serin de değil aslında bildiğin soğuk. kışlıkları henüz çıkarmadım. hazır değilim. bir şeylere zor hazırlanırım hep. üstüme polar alıp öyle oturuyorum. eee telefonla oynarken, bir şeyler okurken, birine laf yetiştirmeye çalışırken mecbur kollarım polar battaniyenin içinden çıkıyor. kollarımı ısıran soğuk tüm vücudumu etkisi altına alıyor. tam da öyle bir akşamken anneme “keşke kollu battaniye olsa” dedim. annem de “dur, ben hırkanı ters giydireyim, o zaman kolların üşümez .” dedi ve hırkayı ters giydirdi. ısındım valla. sonra çıkarmaya üşendim. şimdi kalktım, ceviz ayıklıyorum. evin delisi olmak böyle bir şey. üstümde deli hırkası var resmen. abim görmemişti. ayağa kalkınca “bak, artık kollarım üşümüyor.” dedim ve olayı anlattım. kahkaha attı. diyeceklerim bu kadar. *
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim