yaşanmamış olayları yaşanmış gibi anlatmak
çiçekler gibi şizofreni hastası olduğunuzun göstergesidir.
ama yaş aralığınız 2 ile 6 arasındaysa bu tanıyı kaldırıyoruz.
ama yaş aralığınız 2 ile 6 arasındaysa bu tanıyı kaldırıyoruz.
devamını gör...
internette sürekli ağaç fotoğrafı paylaşmamıza rağmen ağaçların bir kez olsun telif atmamış olması
az önce fark ettiğim gerçektir.
işten geldim, içeri girer girmez hemen duşa girdim. duştan çıktıktan sonra kendime hafif aperatif bir şeyler hazırladım, peynir, reçel gibi gece gece midemi üzmeyecek şeyler işte bilirsiniz.. sonra içeride oturmuşum pc'de takılıyorum. bir yandan illuminati deşifre videoları izleyip insanların halen daha bu küresel sermayenin bir kuklası olduğuna şaşırıp emperyalizmi kınıyorum, diğer yandan da kekik aromalı kızılcık çayımı içiyorum. sonra dedim kız arkadaşımın instagram hesabını stalklayalım bakalım neler paylaşmış, kimler takip ediyor. bir baktım hep çayır çimen fotoğrafı. sonra bir süre bakıştık.
esra:
ben:
esra:
ben:
esra: yhaa beni düşünüyorsun değil miii <3
ben: tabii ki bir tanem <3
aslında o anda hani boşluğa dalar kalırız ya hindiler gibi. öyle bakakalmıştım, kafamda da "alarko kombii gerçek kombi gerçek konforr" reklam sözü çalıyor anasını satim.
ben: tatlım?
esra: evet bebeyim
ben: hiç düşündün mü?
esra: neyi bebeyim?
ben: nasıl desem... hani biz doğa fotoğrafları çekiyoruz ya.
esra: evet??
ben: ağaçlara neden telif ücreti vermiyoruz? onlardan izinsiz fotoğraflarını çekip kullanıyoruz çünkü.
esra: hahah sen delirdin galiba
ben: hayır merak ediyorum. mesela benim blogum var ya biliyorsun. adsense hesabım da açık.
esra: ee?
ben: bu google'dan reklam alıp para kazandığım anlamına gelir.
o sırada youtube'tan bir video açıldı "saddam hüseyin ölmedi! duyunca şok olacaksınız, youtube silmeden mutlaka izleyin" videosunu açmışım birden oynatmaya başladı, kapattım.
ben: bu sebeple onların fotoğrafını sitemde paylaşıp gelir kazanıyorum etik midir?
esra: haha neden etik değilmiş?
ben: bak mesela geçenlerde bir karikatürist telif atıp atıp duruyordu. yarın bir gün hayvan hakları gibi ağaç haklarını da konuşursak?
esra: ne olur?
ben: o zaman zor duruma düşeriz. bir çam ağacı tarafından mahkemeye verilmek kim ister ki? üstelik bir fotoğraf karesinde binlerce ağaç çıkabiliyor. bu da binlerce dava anlamına gelir. uğraş uğraşabilirsen.
esra: tatlım tamam da kendin diyorsun bak herhangi bir hakları yok.
ben: bu olmayacağı anlamına gelmez ki.
esra: yaa tunçç! sus artık boş yaptın yet-her!
ben: ağaç haklarını savunmak suç mu oldu şimdi? sen twitter'da duyar yapıyorsun iyi, ben burada ağaç hakları kutsaldır deyince auuvv. ne auvv??
esra: bak geliyor terlik!
ben: bu maskenin altında etten fazlası var. bu maskenin altında bir fikir varr!! ve fikirlere terlik işlemez bayan!
o sırada terliğini bir fırlattı arkadaşlar. diş etime geldi ve bir parça kanadı. baya korktu saftirik, sonra opiyim geçsin dedi kapattık konuyu. kadınların hiç ayarı yok vesselam.
neyse bu konuyu ben yakında kafa gazetesinde yazacağım arkadaşlar. özel sayı olacak bir sonraki sayımız. hayvan hakları var da, ağaç hakları neden yok. bugün kimse kimse hakkında izin almadan konuşamıyorken, birbirinin fotoğrafını sapıklık olduğu için çekemiyorken ağaçlarda neden serbest oluyor? bu ikili standarta son vereceğim ben. yazımı okumanızı tavsiye ederim.
işten geldim, içeri girer girmez hemen duşa girdim. duştan çıktıktan sonra kendime hafif aperatif bir şeyler hazırladım, peynir, reçel gibi gece gece midemi üzmeyecek şeyler işte bilirsiniz.. sonra içeride oturmuşum pc'de takılıyorum. bir yandan illuminati deşifre videoları izleyip insanların halen daha bu küresel sermayenin bir kuklası olduğuna şaşırıp emperyalizmi kınıyorum, diğer yandan da kekik aromalı kızılcık çayımı içiyorum. sonra dedim kız arkadaşımın instagram hesabını stalklayalım bakalım neler paylaşmış, kimler takip ediyor. bir baktım hep çayır çimen fotoğrafı. sonra bir süre bakıştık.
esra:
ben:
esra:
ben:
esra: yhaa beni düşünüyorsun değil miii <3
ben: tabii ki bir tanem <3
aslında o anda hani boşluğa dalar kalırız ya hindiler gibi. öyle bakakalmıştım, kafamda da "alarko kombii gerçek kombi gerçek konforr" reklam sözü çalıyor anasını satim.
ben: tatlım?
esra: evet bebeyim
ben: hiç düşündün mü?
esra: neyi bebeyim?
ben: nasıl desem... hani biz doğa fotoğrafları çekiyoruz ya.
esra: evet??
ben: ağaçlara neden telif ücreti vermiyoruz? onlardan izinsiz fotoğraflarını çekip kullanıyoruz çünkü.
esra: hahah sen delirdin galiba
ben: hayır merak ediyorum. mesela benim blogum var ya biliyorsun. adsense hesabım da açık.
esra: ee?
ben: bu google'dan reklam alıp para kazandığım anlamına gelir.
o sırada youtube'tan bir video açıldı "saddam hüseyin ölmedi! duyunca şok olacaksınız, youtube silmeden mutlaka izleyin" videosunu açmışım birden oynatmaya başladı, kapattım.
ben: bu sebeple onların fotoğrafını sitemde paylaşıp gelir kazanıyorum etik midir?
esra: haha neden etik değilmiş?
ben: bak mesela geçenlerde bir karikatürist telif atıp atıp duruyordu. yarın bir gün hayvan hakları gibi ağaç haklarını da konuşursak?
esra: ne olur?
ben: o zaman zor duruma düşeriz. bir çam ağacı tarafından mahkemeye verilmek kim ister ki? üstelik bir fotoğraf karesinde binlerce ağaç çıkabiliyor. bu da binlerce dava anlamına gelir. uğraş uğraşabilirsen.
esra: tatlım tamam da kendin diyorsun bak herhangi bir hakları yok.
ben: bu olmayacağı anlamına gelmez ki.
esra: yaa tunçç! sus artık boş yaptın yet-her!
ben: ağaç haklarını savunmak suç mu oldu şimdi? sen twitter'da duyar yapıyorsun iyi, ben burada ağaç hakları kutsaldır deyince auuvv. ne auvv??
esra: bak geliyor terlik!
ben: bu maskenin altında etten fazlası var. bu maskenin altında bir fikir varr!! ve fikirlere terlik işlemez bayan!
o sırada terliğini bir fırlattı arkadaşlar. diş etime geldi ve bir parça kanadı. baya korktu saftirik, sonra opiyim geçsin dedi kapattık konuyu. kadınların hiç ayarı yok vesselam.
neyse bu konuyu ben yakında kafa gazetesinde yazacağım arkadaşlar. özel sayı olacak bir sonraki sayımız. hayvan hakları var da, ağaç hakları neden yok. bugün kimse kimse hakkında izin almadan konuşamıyorken, birbirinin fotoğrafını sapıklık olduğu için çekemiyorken ağaçlarda neden serbest oluyor? bu ikili standarta son vereceğim ben. yazımı okumanızı tavsiye ederim.
devamını gör...
öldürmeyip süründüren şeyler
şiddetli bir baş ağrısı bunlardan biridir.
devamını gör...
komşunun tuhaf davranışları
öncelikle merhaba, size komşunun tuhaf davranışlarından ziyade komşumla yaşadığım turşu ödüllü tuhaf bir olayı anlatmak istiyorum.
bundan üç yıl önce olması lazım, bir gün evde otururken kapıda bir kıpırdanma duydum ve sese çıktım. iri yarıca, gençten bir çocuk(ikimiz de öğrenciyiz o zamanlar) elinde eski bir kartla kapı açmaya çalışıyor. biraz seyrettim, baktım açamıyor yardımcı olayım ben açarım dedim, açtım da. keşke o an bunu başaramamış, tüm havamı söndürmüş olsaydım ama bilemezdim ki, nereden bileyim.
kapıyı açtık, sevimli sevimli teşekkür etti, rahatsız ettim kusura bakma dedi ve evine girdi. bu arada bu yaşananlar çalıştığım için hep akşam dokuz on saatlerinde yaşanıyor.
ertesi gün yine geldi, yine açtık kapıyı. ertesi gündü, bir gündü iki gündü derken iki haftayı aştı olay, rahatsız oluyorum ama kapıyı açtığımız kart bende duracak kadar da her iki taraf için benimsenen bir durum var ortada. alışınca da bi rahatlık aldı bizimkini. önceleri kız arkadaşını görmüyordum artık üç güne bir ikisini de karşımda görmeye başladım. biri kapımı çalıyor, diğeri ricada bulunuyor sonra onlar bir köşede kapıyı açmamı bekleyip ben eve girene kadar da sevimlilik yapıyordu. ( teşekkür ederiz, kusura bakma seni de rahatsız ediyoruz hep böyle, bir ihtiyacın olursa sakın çekinme sen de bize söyle. asabileşen gönlümü alma taktikleri)
bu arada bunu söylemeden geçemem artık bende de nasıl bir psikolojik rahatsızlık başladıysa "ya bu kez açamazsam" düşüncelerine kapılıp kendime yükleniyordum. her neyse... birkaç kez daha oflaya puflaya da olsa açtım kapıyı.( yok anlamıyor bir türlü ona ofladığımı, canını sıkıyorlar heralde cafede diyor. oğuz atay kadar anlaşılmamak nedir hissediyorum, ben de anlamıyor ne de olsa diye konuşmadan işimi yapıyorum)
bu sessizliğin beni "ben bu düzeni bozarım" evresine getirdiğinin farkında değil, anlamak da istemiyor olabilir bilmiyorum. tek bildiğim şey; artık rahat bir nefes almak istediğim.
bu karar kaçıncı güne tekabül ediyor pek bir önemi yok ama kırılma anı bu günden itibaren başlıyor. bir gün iş yerinde tüm mesaim boyunca "eve gideceksin ve o kapıyı mahalle yansa açmayacaksın sonra da hiç olmadığın kadar özgürsün" diyerek uzun zamandır arkasında durmadığım kendimin ellerinden tutmaya karar verdim. eve gidince en sevdiğim pijamalarımı giyip kapıyı açmayacağım anı beklemeye başladım. baş belası beni çok bekletmeden geldi, ufak ufak zile dokunuyor, aradaki ses boşluğunda ise evde miyim diye yokluyor. o zili çaldıkça ben en rahat olmam gereken kendi evimde kedi yürüyüşü yapıyorum. ağrıma gidiyor bu çaresiz halim. yine kendime kızıyorum "sen kendin başına bela ettin, şimdi kurtul!" neyse ben kendimle hesaplaşırken vazgeçip gitti sonunda. oh dedim oh, ya yeni bir kurban bulacak kendine ya da çilingire gidiyor. o kadar özgür o kadar çok huzurluydum ki gittiğinde, beni etkileyen ne varsa onlardan uzak durabilmenin değerini öpüp başıma koydum. tabi mutlu anlar çabuk biter benim için. aradan 20-25 dk ancak geçti, hem ev hem de iş arkadaşım olan melike'den bir mesaj geldi. "aşkım senin şu manyak var ya kapısını açtırıp duran seni sordu. evdedir çıkalı çok oldu dedim." şaşkın şaşkın ne kadar baktım mesaja bilmiyorum ama hemen üstünkörü bir plan yapıp işe koyuldum. bu aptal dostluğun nişanı olan kartla ufak bir not kıstırdım kapısına. "kusura bakma ama kabak tadı vermeye başladı bu yaptığın. kendine yeni bir uşak bul ya da çilingire gidebilirsin ama benim kapıma gelme bir daha"
hemen içeri girip pusuya yattım, sessizce yarım saat kadar bekledim. arkadaşıyla gelip kapıyı açtılar tabi notla kartı da aldılar eminim bundan.
aradan iki gün geçti ses seda çıkmadı hiç, kapı sesi de duymadım üçüncü gün kapımı çaldı açmadım. gece melike işten dönünce elinde orta boylarda bir kavanoza kurulmuş acı biber turşusuyla geldi. (yalnız turşu, biberine sarımsağına kullanılan sirkeye kadar organik. memleketten kapıp getirdiği, anne eli değdiği o kadar belli ki kavanozu bile evde yöresel rüzgarlar estirmeye yetiyor)
"kusura bakmasın ev arkadaşım memlekete giderken benim anahtarı da götürmüş dün gece geldi, artık anahtarım var sıkıntı yapmasın yani, turşuyu da şimdi getirebildim, kabul etsin rahatsız ettik o kadar" diye de tembihlemiş melike'yi. melike gülmekten yerde kıvranıyor ben iki gün daha bekleseydin bu kadar kendini hırpalamayacaktın diye hem gülüp hem yine kendime kızıyorum. aslında hala hatırladıkça gülüyorum kimdin, biz neydik... bu tuhaf komşum buralardaysa onu affettiğimi söylemek istiyorum.
bundan üç yıl önce olması lazım, bir gün evde otururken kapıda bir kıpırdanma duydum ve sese çıktım. iri yarıca, gençten bir çocuk(ikimiz de öğrenciyiz o zamanlar) elinde eski bir kartla kapı açmaya çalışıyor. biraz seyrettim, baktım açamıyor yardımcı olayım ben açarım dedim, açtım da. keşke o an bunu başaramamış, tüm havamı söndürmüş olsaydım ama bilemezdim ki, nereden bileyim.
kapıyı açtık, sevimli sevimli teşekkür etti, rahatsız ettim kusura bakma dedi ve evine girdi. bu arada bu yaşananlar çalıştığım için hep akşam dokuz on saatlerinde yaşanıyor.
ertesi gün yine geldi, yine açtık kapıyı. ertesi gündü, bir gündü iki gündü derken iki haftayı aştı olay, rahatsız oluyorum ama kapıyı açtığımız kart bende duracak kadar da her iki taraf için benimsenen bir durum var ortada. alışınca da bi rahatlık aldı bizimkini. önceleri kız arkadaşını görmüyordum artık üç güne bir ikisini de karşımda görmeye başladım. biri kapımı çalıyor, diğeri ricada bulunuyor sonra onlar bir köşede kapıyı açmamı bekleyip ben eve girene kadar da sevimlilik yapıyordu. ( teşekkür ederiz, kusura bakma seni de rahatsız ediyoruz hep böyle, bir ihtiyacın olursa sakın çekinme sen de bize söyle. asabileşen gönlümü alma taktikleri)
bu arada bunu söylemeden geçemem artık bende de nasıl bir psikolojik rahatsızlık başladıysa "ya bu kez açamazsam" düşüncelerine kapılıp kendime yükleniyordum. her neyse... birkaç kez daha oflaya puflaya da olsa açtım kapıyı.( yok anlamıyor bir türlü ona ofladığımı, canını sıkıyorlar heralde cafede diyor. oğuz atay kadar anlaşılmamak nedir hissediyorum, ben de anlamıyor ne de olsa diye konuşmadan işimi yapıyorum)
bu sessizliğin beni "ben bu düzeni bozarım" evresine getirdiğinin farkında değil, anlamak da istemiyor olabilir bilmiyorum. tek bildiğim şey; artık rahat bir nefes almak istediğim.
bu karar kaçıncı güne tekabül ediyor pek bir önemi yok ama kırılma anı bu günden itibaren başlıyor. bir gün iş yerinde tüm mesaim boyunca "eve gideceksin ve o kapıyı mahalle yansa açmayacaksın sonra da hiç olmadığın kadar özgürsün" diyerek uzun zamandır arkasında durmadığım kendimin ellerinden tutmaya karar verdim. eve gidince en sevdiğim pijamalarımı giyip kapıyı açmayacağım anı beklemeye başladım. baş belası beni çok bekletmeden geldi, ufak ufak zile dokunuyor, aradaki ses boşluğunda ise evde miyim diye yokluyor. o zili çaldıkça ben en rahat olmam gereken kendi evimde kedi yürüyüşü yapıyorum. ağrıma gidiyor bu çaresiz halim. yine kendime kızıyorum "sen kendin başına bela ettin, şimdi kurtul!" neyse ben kendimle hesaplaşırken vazgeçip gitti sonunda. oh dedim oh, ya yeni bir kurban bulacak kendine ya da çilingire gidiyor. o kadar özgür o kadar çok huzurluydum ki gittiğinde, beni etkileyen ne varsa onlardan uzak durabilmenin değerini öpüp başıma koydum. tabi mutlu anlar çabuk biter benim için. aradan 20-25 dk ancak geçti, hem ev hem de iş arkadaşım olan melike'den bir mesaj geldi. "aşkım senin şu manyak var ya kapısını açtırıp duran seni sordu. evdedir çıkalı çok oldu dedim." şaşkın şaşkın ne kadar baktım mesaja bilmiyorum ama hemen üstünkörü bir plan yapıp işe koyuldum. bu aptal dostluğun nişanı olan kartla ufak bir not kıstırdım kapısına. "kusura bakma ama kabak tadı vermeye başladı bu yaptığın. kendine yeni bir uşak bul ya da çilingire gidebilirsin ama benim kapıma gelme bir daha"
hemen içeri girip pusuya yattım, sessizce yarım saat kadar bekledim. arkadaşıyla gelip kapıyı açtılar tabi notla kartı da aldılar eminim bundan.
aradan iki gün geçti ses seda çıkmadı hiç, kapı sesi de duymadım üçüncü gün kapımı çaldı açmadım. gece melike işten dönünce elinde orta boylarda bir kavanoza kurulmuş acı biber turşusuyla geldi. (yalnız turşu, biberine sarımsağına kullanılan sirkeye kadar organik. memleketten kapıp getirdiği, anne eli değdiği o kadar belli ki kavanozu bile evde yöresel rüzgarlar estirmeye yetiyor)
"kusura bakmasın ev arkadaşım memlekete giderken benim anahtarı da götürmüş dün gece geldi, artık anahtarım var sıkıntı yapmasın yani, turşuyu da şimdi getirebildim, kabul etsin rahatsız ettik o kadar" diye de tembihlemiş melike'yi. melike gülmekten yerde kıvranıyor ben iki gün daha bekleseydin bu kadar kendini hırpalamayacaktın diye hem gülüp hem yine kendime kızıyorum. aslında hala hatırladıkça gülüyorum kimdin, biz neydik... bu tuhaf komşum buralardaysa onu affettiğimi söylemek istiyorum.
devamını gör...
bilim kurgu
mantığın bir yere kadar götürdükten sonra yerini hayal gücüne bırakmasıyla ortaya çıkan keşif.
devamını gör...
parfen rogojin
veya parfen rogozhin ayrıyeten: (bkz: rogojin), (bkz: budala), (bkz: prens mışkin), (bkz: nastasya filippovna), (bkz: aglaya ivanovna yepançin)
öfkeli, öfkeli olduğu kadar tutkulu. derin bir acı içinde. aşık. fakat birçoklarına göre şeytani, kötü ve belki akılsız bir aşık. dostoyevski'nin budalaromanından.
iyi denemez. fakat kanımca kötü de değil. her şeyin bir şey uğruna yapıldığı dünyada, sayısız telaşların arasında kendini kaybetmiş bir zavallı. aşkına duyduğu derin tutkudan dolayı aşkını da kendini de kaybetmiş bir isim. nastasya'ya olan aşkı o kadar kuvvetliydi ki nastasya'nın düğünden kaçıp kendisine gelmesini prens mışkin'den kaçmak olarak anlayabildi. "kurtar beni!" diye çığlık atıyor nastasya. "kurtar beni!"
rogojin ondan ayrılmak istemedi. her ne kadar romanın sonu yoruma açık olsa da. en sonunda prens ile bakıştılar. "onu sen mi?.." diye sorar prens mışkin. "onu ben..." diye cevaplar rogojin. ve ikisi de tek bir kelime etmez. aslında nastasya filippovna prens'ten kaçarak onun aglaya'ya olan aşkı karşısında saygı ve hatta sevgiyle eğilir. o kadar eğilir ki sonunda kendisini kaybeder. "kurtar beni!" ah, ne kadar da hüzünlü çınlıyor kulaklarımızda! değil werther ile lotte arasındaki aşk, hiçbir aşk bu kadar kuvvetli anlatılamazdı! "kurtar beni! hemen, şimdi, nereye istersen götür beni!" diye haykırır nastasya. rogojin artık biliyordur. nastasya bu aşkına dayanamayacaktır. nastasya kendisi için kaçmamıştır prens'ten! aslen prens için prens'ten kaçmıştır!
prens'i ölümden beter hale getiren kişidir rogojin nihayetinde. kendisini de öyle... ölümden beter haldedir.
ama kötü birisi değil kesinlikle. herkes gibi o da günahlarının ağırlığıyla yüzleşmeye çalışıyor. bizler gibi.
öfkeli, öfkeli olduğu kadar tutkulu. derin bir acı içinde. aşık. fakat birçoklarına göre şeytani, kötü ve belki akılsız bir aşık. dostoyevski'nin budalaromanından.
iyi denemez. fakat kanımca kötü de değil. her şeyin bir şey uğruna yapıldığı dünyada, sayısız telaşların arasında kendini kaybetmiş bir zavallı. aşkına duyduğu derin tutkudan dolayı aşkını da kendini de kaybetmiş bir isim. nastasya'ya olan aşkı o kadar kuvvetliydi ki nastasya'nın düğünden kaçıp kendisine gelmesini prens mışkin'den kaçmak olarak anlayabildi. "kurtar beni!" diye çığlık atıyor nastasya. "kurtar beni!"
rogojin ondan ayrılmak istemedi. her ne kadar romanın sonu yoruma açık olsa da. en sonunda prens ile bakıştılar. "onu sen mi?.." diye sorar prens mışkin. "onu ben..." diye cevaplar rogojin. ve ikisi de tek bir kelime etmez. aslında nastasya filippovna prens'ten kaçarak onun aglaya'ya olan aşkı karşısında saygı ve hatta sevgiyle eğilir. o kadar eğilir ki sonunda kendisini kaybeder. "kurtar beni!" ah, ne kadar da hüzünlü çınlıyor kulaklarımızda! değil werther ile lotte arasındaki aşk, hiçbir aşk bu kadar kuvvetli anlatılamazdı! "kurtar beni! hemen, şimdi, nereye istersen götür beni!" diye haykırır nastasya. rogojin artık biliyordur. nastasya bu aşkına dayanamayacaktır. nastasya kendisi için kaçmamıştır prens'ten! aslen prens için prens'ten kaçmıştır!
prens'i ölümden beter hale getiren kişidir rogojin nihayetinde. kendisini de öyle... ölümden beter haldedir.
ama kötü birisi değil kesinlikle. herkes gibi o da günahlarının ağırlığıyla yüzleşmeye çalışıyor. bizler gibi.
devamını gör...
kadın yazarların daha fazla oylanması ve takipçilerinin daha fazla olması
arkadaşlar başlığı açan benmişim fazla yüklenmeyin olur mu. *
devamını gör...
yazar uçar entry kalır
devamını gör...
28 nisan tam kapanma bayramı
evde şenliklerle kutlanmaya başlandı.önce cadılar bayramı gibi çılgın,ürkütücü ve gotik objelerimizi kapılarımızın bahçelerimizin önüne koyacağız sonra kendimize özgü danslarla bayramımızı taçlandıracağız.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
hayatimda ilk defa yaptığım bir kek kabardı.
kendimi masterchefte finale kalmış gibi hissediyorum şuan. somer chefin kafasına şaplak atıp. "başardım şefim" demek istiyorum.
neyse kekin pişmesi esnasında fırının başından ayrılmadım. sevgilisini hayranlıkla izleyen biri gibi elimi çeneme koyup kekin kabarmasini izledim. pişer pişmez de kabardığını görünce güne ithafen çocuklar gibi şen oldum.
bu yumurtalardan hangisi daha büyük? kabartma tozu pastayı ne kadar kabartır? krema nasıl böyle güzel kokar?
whis böyle kek yapmayı nerden öğrendi? *
kendimi masterchefte finale kalmış gibi hissediyorum şuan. somer chefin kafasına şaplak atıp. "başardım şefim" demek istiyorum.
neyse kekin pişmesi esnasında fırının başından ayrılmadım. sevgilisini hayranlıkla izleyen biri gibi elimi çeneme koyup kekin kabarmasini izledim. pişer pişmez de kabardığını görünce güne ithafen çocuklar gibi şen oldum.
bu yumurtalardan hangisi daha büyük? kabartma tozu pastayı ne kadar kabartır? krema nasıl böyle güzel kokar?
whis böyle kek yapmayı nerden öğrendi? *
devamını gör...
çocukken izlenen çizgi filmler
(bkz: jetgiller) çok severdim öyle bir evrende yaşamayı çok isterdim sözlük *
bunun yanında aklıma gelen diğer çizgifilmler şöyle : (bkz: scooby doo) (bkz: taş devri) (bkz: ninja turtles) (bkz: teletubbies)(bkz: susam sokağı) (bkz: muppet show)
bunun yanında aklıma gelen diğer çizgifilmler şöyle : (bkz: scooby doo) (bkz: taş devri) (bkz: ninja turtles) (bkz: teletubbies)(bkz: susam sokağı) (bkz: muppet show)
devamını gör...
hıçkırığı kesmenin yolları
tatlı bir yöntem belirtiyorum.
hıçkırığı olan kişiyi kandırdınız. örneğin, sana bir kalemimi vermiştim hatırladın mı, onu rica ediyorum alabilir miyim? gibi. o bunu düşünür, siz ciddiyetinizi koruyunuz. hatta inandırınız onu buna, bir süre sonra hıçkırığı geçer.
(minik çocuklara, yumurta mı çaldın? diye sorarlar, miniğimiz çok inkar eder ve fark edersiniz ki o hıçkırık geçmiş. :)
hıçkırığı olan kişiyi kandırdınız. örneğin, sana bir kalemimi vermiştim hatırladın mı, onu rica ediyorum alabilir miyim? gibi. o bunu düşünür, siz ciddiyetinizi koruyunuz. hatta inandırınız onu buna, bir süre sonra hıçkırığı geçer.
(minik çocuklara, yumurta mı çaldın? diye sorarlar, miniğimiz çok inkar eder ve fark edersiniz ki o hıçkırık geçmiş. :)
devamını gör...
pazar günü erken kalkmak için bir sebep
alışkanlık. gece kaçta yatarsam yatayım sabah erkenden kalkıyorum. sınav dönemi bile bu kadar düzenli uykum yoktu.*
devamını gör...
normal sözlük'ün diğer kafa platformlarıyla olan ilişkisi
çok gizli bir bilginin ifşasını yapmış olan yazar beyanı.
devamını gör...
iki cümlelik korku hikayesi yaz
evde tek başına saat gecenin bir yarısı. kapı deliğinden faltaşı gibi bakan bir gözle karşı karşıyasın.
kimsenin olmadığı bir yolda yürüyorsun. takip edildiğini farkettin ve yolun sonu çıkmaz sokak.
haberlere bir fotoğraf düşüyor: seri katil taksici. o an, o taksiciyle göz gözesin.
iki cümlede olsa korku hikayesi yazmak keyifliymiş. derken aaa o da ne? *
kimsenin olmadığı bir yolda yürüyorsun. takip edildiğini farkettin ve yolun sonu çıkmaz sokak.
haberlere bir fotoğraf düşüyor: seri katil taksici. o an, o taksiciyle göz gözesin.
iki cümlede olsa korku hikayesi yazmak keyifliymiş. derken aaa o da ne? *
devamını gör...
antonin artaud
"beni intihar ettiler" dediği van gogh kitabında, toplumun intihar üzerinde ki etkisine güzel bir yaklaşım sunar. psikyatriye eleştiri oklarını korkusuzca savurur. en önemlisiyse kendisiyle birlikte toplum tarafından dışlananların, deli diye yaftalananların, nasıl büyük dehalar olduğunu ortaya koyar. son olarak:
"ve bazen daha fazlası gerekmez bir dahiyi intihara sürüklemek için. kalbin, çıkmazı öyle feci bir şekilde hissettiği günler gelir ki, o, kafasının üstüne bir bambu darbesi yer sanki, o artık geçemeyeceği düşüncesi. çünkü doktor gachet'yle bir konuşma sonrasında değil mi ki van gogh, hiçbirşey yokmuş gibi, odasına girdi ve intihar etti. ben de bir tımarhanede dokuz yıl geçirdim ve hiç intihar takıntım olmadı, ama biliyorum ki sabahleyin, ziyaret saatinde, bir psikiyatr'ıa yaptığım her konuşma, bana ken dimi asmak isteğini verirdi, onu gırtlaklayamayacağımı hissettiğimden."
"ve bazen daha fazlası gerekmez bir dahiyi intihara sürüklemek için. kalbin, çıkmazı öyle feci bir şekilde hissettiği günler gelir ki, o, kafasının üstüne bir bambu darbesi yer sanki, o artık geçemeyeceği düşüncesi. çünkü doktor gachet'yle bir konuşma sonrasında değil mi ki van gogh, hiçbirşey yokmuş gibi, odasına girdi ve intihar etti. ben de bir tımarhanede dokuz yıl geçirdim ve hiç intihar takıntım olmadı, ama biliyorum ki sabahleyin, ziyaret saatinde, bir psikiyatr'ıa yaptığım her konuşma, bana ken dimi asmak isteğini verirdi, onu gırtlaklayamayacağımı hissettiğimden."
devamını gör...
pretoria'dan kaçış
inside out: escape from pretoria prison ismiyle tim jenkin'ın kitabından uyarlanan, yapımcılığı david barron, neal h. moritz, toru nakahara tarafından yapılan, senaristliği francis annan ve l.h. adams'ın kaleminden çıkan, senaristliğinde gösterdiği yeteneğiyle yönetmen koltuğunda da francis annan'ın kameralarından seyrimize sunulan, başrollerinde daniel radcliffe (şu bizim harry potter canım inside out: escape from pretoria prison ismiyle tim jenkin'ın kitabından uyarlanan, yapımcılığı david barron, neal h. moritz, toru nakahara tarafından yapılan, senaristliği francis annan ve l.h. adams'ın kaleminden düzenlenen, senaristliğinde gösterdiği yeteneğiyle yönetmen koltuğunda da francis annan'ın kameralarından seyrimize sunulan, başrollerde daniel radcliffe (şu bizim harry potter canııım yabancı değil (: ), daniel webber, ıan hart gibi isimlerin seyrimize sunulduğu, orijinal adıyla escape from pretoria olan, dilimize ise pretoria'dan kaçış ismiyle çevrilen, eylül 2020 tarihiyle ülkemizde vizyona giren biyografi ve gerilim türündeki filmdir.
biraz da filmin içeriğinden bahsedecek olursak sayın kafa sözlük yazarları şöylece spoiler (alıntı) vermeden birazcık dökelim bildiklerimizi.
1979 yılında gizli operasyonlarda görevlendirildiği sıralarda yakalanan ve tutuklanan tim jenkin (daniel radcliffe) ile stephen lee'nin (daniel webber) hikayesini işleyen film avustralya ve güney afrika'da geçmektedir. apartheid (bir zamanlar güney afrika'da uygulanan ve yasalar çıkartılarak yasallaştırılan ırksal ayrımı savunan düşünce sistemi) karşıtı eylemler yaparken yakalanan güney afrikalı iki genç tabi ki kitaba da filme de adını veren yüksek güvenlikli pretoria hapishanesi'nde 12 yıl hüküm yerler. jenkin ve lee tabi ki dururlar mı her hapse düşün gibi bu ikili ve arkadaşları da başlarlar kaçmayı düşünmeye ve kaçmak için planlar yapmaya. her hapishaneden kaçış filminde olduğu gibi tabi ki bu filmde de ustaca ve zekice planlar yapılır ve bu planlarda da bizim jenkin, harry potter filminde tüm kadınları kendine aşık ettiği ve bu filmde de yine tüm kadın yazarlarımızı kendine aşık edeceği kurguladığı zekice kaçış planında, kaçışta kullanacakları tüm kapıların anahtarlarını tahtadan yapar.
daha da fazlasına girmeden ve spoiler vermeden özetle filmimiz budur a dostlar.
hepinize izlemenizi tavsiye eder ve tavsiyeme de uyduğunuzu düşünerek şimdiden iyi seyirler dilerim. (:
kaynakça:
(link: https://www.beyazperde.com/filmler/film-256405/::source1)
source2
source apartheid
biraz da filmin içeriğinden bahsedecek olursak sayın kafa sözlük yazarları şöylece spoiler (alıntı) vermeden birazcık dökelim bildiklerimizi.
1979 yılında gizli operasyonlarda görevlendirildiği sıralarda yakalanan ve tutuklanan tim jenkin (daniel radcliffe) ile stephen lee'nin (daniel webber) hikayesini işleyen film avustralya ve güney afrika'da geçmektedir. apartheid (bir zamanlar güney afrika'da uygulanan ve yasalar çıkartılarak yasallaştırılan ırksal ayrımı savunan düşünce sistemi) karşıtı eylemler yaparken yakalanan güney afrikalı iki genç tabi ki kitaba da filme de adını veren yüksek güvenlikli pretoria hapishanesi'nde 12 yıl hüküm yerler. jenkin ve lee tabi ki dururlar mı her hapse düşün gibi bu ikili ve arkadaşları da başlarlar kaçmayı düşünmeye ve kaçmak için planlar yapmaya. her hapishaneden kaçış filminde olduğu gibi tabi ki bu filmde de ustaca ve zekice planlar yapılır ve bu planlarda da bizim jenkin, harry potter filminde tüm kadınları kendine aşık ettiği ve bu filmde de yine tüm kadın yazarlarımızı kendine aşık edeceği kurguladığı zekice kaçış planında, kaçışta kullanacakları tüm kapıların anahtarlarını tahtadan yapar.
daha da fazlasına girmeden ve spoiler vermeden özetle filmimiz budur a dostlar.
hepinize izlemenizi tavsiye eder ve tavsiyeme de uyduğunuzu düşünerek şimdiden iyi seyirler dilerim. (:
kaynakça:
(link: https://www.beyazperde.com/filmler/film-256405/::source1)
source2
source apartheid
devamını gör...
günün fıkrası
yönetmen steven spielberg barda otururken yanına oturan çinli' nin yüzüne tokatı yapıştırmış. tokatı yiyen çinli, spielberg*e niye tokat attığını sorunca spielberg :
pearl harbor'u siz bombaladınız demiş.
çinli de pearl harbor'u kendilerinin değil, japonlar'ın bombaladığını söyleyince spielberg :
ha japon, ha çinli, ha vietnamlı, ne fark eder, hepsi aynı değil mi? demiş
bir müddet sonra bu kez de çinli, spielberg'in yüzüne tokatı patlatmış. bu sefer tokatı yiyen spielberg, sebebini sorunca çinli de :
titanik'i sen batırdın demiş.
spielberg de, titanik'i kendisinin değil, aysberg'in batırdığını söyleyince bu sefer de çinli şöyle demiş:
ha aysberg, ha carlsberg, ha spielberg, ne fark eder, hepsi aynı değil mi?
pearl harbor'u siz bombaladınız demiş.
çinli de pearl harbor'u kendilerinin değil, japonlar'ın bombaladığını söyleyince spielberg :
ha japon, ha çinli, ha vietnamlı, ne fark eder, hepsi aynı değil mi? demiş
bir müddet sonra bu kez de çinli, spielberg'in yüzüne tokatı patlatmış. bu sefer tokatı yiyen spielberg, sebebini sorunca çinli de :
titanik'i sen batırdın demiş.
spielberg de, titanik'i kendisinin değil, aysberg'in batırdığını söyleyince bu sefer de çinli şöyle demiş:
ha aysberg, ha carlsberg, ha spielberg, ne fark eder, hepsi aynı değil mi?
devamını gör...
mini etek özgürlükse eşine giydirir misin sorunsalı
kocam istediği şeyi giymekte özgürdür. kılık kıyafetine karışacak kadar öküz değilim.
şaka maka türkiye gibi bir ülkede toplu taşıma araçlarını kullanacağım zaman ben de giymiyorum etek. tecavüze uğrarım mağdurken suçlu duruma düşerim. bunlar istemediğimiz şeyler.
şaka maka türkiye gibi bir ülkede toplu taşıma araçlarını kullanacağım zaman ben de giymiyorum etek. tecavüze uğrarım mağdurken suçlu duruma düşerim. bunlar istemediğimiz şeyler.
devamını gör...
