tarihte bugün
victor hugo*, johnny cash* ve beren saat* doğdu.
hasan ali yücel* ve hasan hüseyin korkmazgil* hayatını kaybetti.
hocalı katliamı* yaşandı.
hasan ali yücel* ve hasan hüseyin korkmazgil* hayatını kaybetti.
hocalı katliamı* yaşandı.
devamını gör...
zartoşt
ne zaman pkk ve dhkp c başlığına entry girilirse hemen başlık altlarında ağlayıp savunmaya geçen şalvarlı keko. dikkat et devletin gücünü göreceksin yoksa!
devamını gör...
bilgi yarışması izlerken söylediğin cevabın doğru çıkması
başlığın uzun hali ise; ailece bilgi yarışması izlerken senin verdiğin yanıtın doğru çıkması, hafiften gururlanmana sebep olur. içten içe nasıl bildim ama dersin.
devamını gör...
bir şehri sevmemek için sebepler
sevdiklerimin olmaması. konya korçi var diye içinde, hatay'ı baharı cano olduğu için, bilecik anamın doğurmayı unuttuğum gardaşımının baba ocağı olduğu için güzel gözümde.
devamını gör...
normal sözlük'ün 30 yaş üstü yazar kaynaması
sözlüğün kalitesini artıran bir durumdur. keyfini çıkartın gençler.
devamını gör...
insanı tüketen şeyler
bazı duyguları gelişmemiş, kişiliği de oturmamış insancıklar..
ben tükeniyorum.
ben tükeniyorum.
devamını gör...
yabancı düşmanlığı
insanı insan olduğu için sevmeyenlerin yaptığı şeydir.
devamını gör...
başörtülü olmayanların başörtülü kadınların giyimini eleştirmesi
yıl olmuş 2021 hatta 2022 olmak üzere hala bu mevzuları tartışıyoruz. bırakalım isteyen istediğini giysin, istediğine inansın. başlıktaki durumun rahatsız edici olduğu gibi tam tersi durum da çok rahatsız edicidir. son olarak "bu insanlar bu konuyu ısıtıp ısıtıp ortaya sürerek ne yapmak, nereye varmak istemektedir????" deyip bahçeli çıkışımı yaparak gidiyorum.
devamını gör...
tüm yazarların profilinde kurucu yazması
günlerdir baskı yapıyoruz, yoldaş koltuğu birisine bırak diye. adam hepimize bırakmış.* en temizi.
kurucu olduğuma göre, store'dan istediğimi alabiliyor muyum, alamıyor muyum? gidip kavga edeyim bari, "buralar benim, ne demek istediğinizi alamazsınız" diyen kasa görevlisiyle.
kurucu olduğuma göre, store'dan istediğimi alabiliyor muyum, alamıyor muyum? gidip kavga edeyim bari, "buralar benim, ne demek istediğinizi alamazsınız" diyen kasa görevlisiyle.
devamını gör...
hakan günday
türk yazar.
kinyas ve kayra’yı lisede okusaydım daha farklı biri olurdum.
kinyas ve kayra’yı lisede okusaydım daha farklı biri olurdum.
devamını gör...
800 tanıma kitap kampanyasını sosyal yardım kampanyasına dönüştürelim
katılıyor ve destekliyorum. bu güzel düşüncesi için değerli yazar beyefendiye teşekkürlerimi sunuyorum.*
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
eşcinselim ve bu yüzden çok ciddi güven problemleri çekiyorum. ilk fark ettiğimde okuldaki arkadaşlarıma söylemiştim ve 2 hafta sonra en yakınlarım dediklerim tarafından tacizci diye suçlandım. güya hoşlandığım kızı lavabonun oraya çekip zorla öpmüşüm, ulan ben kızdan çekindiğimden doğru düzgün sohbet bile edemiyordum. neyse işte, (bkz: bu da böyle bir anımdır.)
devamını gör...
filozofların en sevilen sözleri
devamını gör...
sonra yapılacak tek şey var
ikinci dünya savaşı sonrası alman edebiyatını şekillendiren gruppe 47*'in temellerini de oluşturan trümmerliteratur veya başka bir deyişle yıkım edebiyatı'nın önemli temsilcilerinden alman şair wolfgang borchert'in yaşamı boyunca ardında yürüdüğü düşünceleri en belirgin biçimde aktardığı savaş karşıtı şiir. orijinal ismi dann gibt es nur eins olan şiir, yazarın das gesamtwerk isimli eserinin - ki eser dilimize ama fareler uyurlar geceleyin olarak çevrilmiştir- 318. sayfasında yer almaktadır. borchert savaş boyunca nazi karşıtı duruşunu ölüm riskine rağmen korumayı başarmış ve bu süreç onu nürnberg'de yargılanmaya ve az kalsın ölüm cezasına çarptırılmaya kadar götürse bile eserlerinde de sık sık nazi zulmüne ve savaşa karşı tepki göstermiştir ki gençlik zamanlarında isteği doğrultusunda, zorla alınmış olduğu nazi gençlik kollarından tüm tehlikelerine rağmen ayrılmayı seçmiş ve bu yüzden de etiketlenmiştir. daha sonra onu asılma tehlikesi ile yüz yüze bırakacak olan sürecin ilk düğümü de o zamanlar atılır. bütün bu olanlara rağmen borchert taraf değildir, ne nazilerin ne diğerlerinin. o ölümden yana olan her şeyden tiksinti duymuştur ki bundan ötürü sonra yapılacak tek şey var şiiri ise yalnızca nazi karşıtı bir duruş değil savaş karşıtı bir duruş da sergiler. rahman haydar çevirisi ile:
sen. makine başındaki adam ve atölyedeki. sana yarın su boruları ve vanalar yerine
çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
hayır de!...
sen. tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. sana yarın bomba doldurmanı ve keskin
nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. fabrika sahibi. sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. laboratuardaki araştırmacı. sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat
etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. odasındaki ozan. sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. hastası başındaki doktor. sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. kürsüdeki din adamı. sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. vapurdaki kaptan. sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. havaalanındaki pilot. sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. dikiş masası başındaki terzi. sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. cübbesi içindeki yargıç. sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. istasyondaki adam. sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. kentin varoşlarındaki adam. sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. normandiya'daki ana ve ukranya'daki, sen frisko ve londra'daki ana. sen hoangho ve missisippi' deki
ve hamburg ve kore ve oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden
yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
hayır deyin!... analar, hayır deyin!...
çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:
gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut
kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri
öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi
rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.
tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. çürümüş hangarların arkasında, büyük
çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.
çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.
güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda
donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.
enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.
mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak
ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş
bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak,
ufalanacak.
sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız
ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç
soruyu soracak : neden? bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar
arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek,
duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.
tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
hayır demezseniz!...
meraklısı için orijinal dilinde:
dann gibt es nur eins!
du. mann an der maschine und mann in der werkstatt. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst keine wasserrohre und keine kochtöpfe mehr machen - sondern stahlhelme und maschinengewehre. dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mädchen hinterm ladentisch und mädchen im büro. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst granaten füllen und zielfernrohre für scharfschützengewehre montieren, dann gibt es nur eins:
sag neın! du. besitzer der fabrik. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst
statt puder und kakao schießpulver verkaufen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. forscher im laboratorium. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst einen neuen tod erfinden gegen das alte leben, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. dichter in deiner stube. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst keine liebeslieder, du sollst haßlieder singen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. arzt am krankenbett. wenn sie dir morgen befehlen, du
sollst die männer kriegstauglich schreiben, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. pfarrer auf der kanzel. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst den mord segnen und den krieg heilig sprechen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. kapitän auf dem dampfer. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst keinen weizen mehr fahren - sondern kanonen und panzer, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. pilot auf dem flugfeld. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst bomben und phosphor über die städte tragen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. schneider auf deinem brett. wenn sie dir morgen befehlen,
du sollst uniformen zuschneiden, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. richter im talar. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst zum kriegsgericht gehen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mann auf dem bahnhof. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst das signal zur abfahrt geben für den munitionszug und für den truppentransport, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mann auf dem dorf und mann in der stadt. wenn sie morgen kommen und dir den gestellungsbefehl bringen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mutter in der normandie und mutter in der ukraine, du, mutter in frisko und london, du, am hoangho und am mississippi, du, mutter in neapel und hamburg und kairo und oslo - mütter in allen erdteilen, mütter in der welt, wenn sie morgen befehlen, ihr sollt kinder gebären, krankenschwestern für kriegslazarette und neue soldaten für neue schlachten, mütter in der welt, dann gibt es nur eins:
sagt neın! mütter, sagt neın!
denn wenn ihr nicht neın sagt, wenn ıhr nicht nein sagt, mütter, dann:
dann:
ın den lärmenden dampfdunstigen hafenstädten werden die großen schiffe stöhnend verstummen und wie titanische mammutkadaver wasserleichig träge gegen die toten vereinsamten kaimauern schwanken, algen-, tang- und muschelüberwest den früher so schimmernden dröhnenden leib, friedhöflich fischfaulig duftend, mürbe, siech, gestorben -
die straßenbahnen werden wie sinnlose glanzlose glasäugige käfige blöde verbeult und abgeblättert neben den verwirrten stahlskeletten der drähte und gleise liegen, hinter morschen dachdurchlöcherten schuppen, in verlorenen kraterzerrissenen straßen -
eine schlammgraue dickbreiige bleierne stille wird sich heranwälzen, gefräßig, wachsend, wird anwachsen in den schulen und universitäten und schauspielhäusern, auf sport- und kinderspielplätzen, grausig und gierig, unaufhaltsam - der sonnige saftige wein wird an den verfallenen hängen verfaulen, der reis wird in der verdorrten erde vertrocknen, die kartoffel wird auf den brachliegenden äckern erfrieren und die kühe werden ihre totsteifen beine wie umgekippte melkschemel in den himmel strecken -
in den ınstituten werden die genialen erfindungen der großen ärzte sauer werden, verrotten, pilzig verschimmeln -
in den küchen, kammern und kellern, in den kühlhäusern und speichern werden die letzten säcke mehl, die letzten gläser erdbeeren, kürbis und kirschsaft verkommen - das brot unter den umgestürzten tischen und auf zersplitterten tellern wird grün werden und die ausgelaufene butter wird stinken wie schmierseife, das korn auf den feldern wird neben verrosteten pflügen hingesunken sein wie ein erschlagenes heer und die qualmenden ziegelschornsteine, die essen und die schlote der stampfenden fabriken werden, vom ewigen gras zugedeckt, zerbröckeln — zerbröckeln — zerbröckeln —
dann wird der letzte mensch, mit zerfetzten gedärmen und verpesteter lunge, antwortlos und einsam unter der giftig glühenden sonne und unter wankenden gestirnen umherirren, einsam zwischen den unübersehbaren massengräbern und den kalten götzen der gigantischen betonklotzigen verödeten städte, der letzte mensch, dürr, wahnsinnig, lästernd, klagend - und seine furchtbare klage: warum? wird ungehört in der steppe verrinnen, durch die geborstenen ruinen wehen, versickern im schutt der kirchen, gegen hochbunker klatschen, in blutlachen fallen, ungehört, antwortlos, letzter tierschrei des letzten tieres mensch – all dieses wird eintreffen, morgen, morgen vielleicht, vielleicht heute nacht schon, vielleicht heute nacht, wenn – wenn – wenn ihr nicht neın sagt.
sen. makine başındaki adam ve atölyedeki. sana yarın su boruları ve vanalar yerine
çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
hayır de!...
sen. tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. sana yarın bomba doldurmanı ve keskin
nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. fabrika sahibi. sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. laboratuardaki araştırmacı. sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat
etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. odasındaki ozan. sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. hastası başındaki doktor. sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. kürsüdeki din adamı. sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. vapurdaki kaptan. sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. havaalanındaki pilot. sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. dikiş masası başındaki terzi. sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. cübbesi içindeki yargıç. sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. istasyondaki adam. sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. kentin varoşlarındaki adam. sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
hayır de!...
sen. normandiya'daki ana ve ukranya'daki, sen frisko ve londra'daki ana. sen hoangho ve missisippi' deki
ve hamburg ve kore ve oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden
yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
hayır deyin!... analar, hayır deyin!...
çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:
gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut
kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri
öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi
rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.
tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. çürümüş hangarların arkasında, büyük
çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.
çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.
güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda
donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.
enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.
mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak
ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş
bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak,
ufalanacak.
sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız
ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç
soruyu soracak : neden? bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar
arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek,
duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.
tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
hayır demezseniz!...
meraklısı için orijinal dilinde:
dann gibt es nur eins!
du. mann an der maschine und mann in der werkstatt. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst keine wasserrohre und keine kochtöpfe mehr machen - sondern stahlhelme und maschinengewehre. dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mädchen hinterm ladentisch und mädchen im büro. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst granaten füllen und zielfernrohre für scharfschützengewehre montieren, dann gibt es nur eins:
sag neın! du. besitzer der fabrik. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst
statt puder und kakao schießpulver verkaufen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. forscher im laboratorium. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst einen neuen tod erfinden gegen das alte leben, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. dichter in deiner stube. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst keine liebeslieder, du sollst haßlieder singen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. arzt am krankenbett. wenn sie dir morgen befehlen, du
sollst die männer kriegstauglich schreiben, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. pfarrer auf der kanzel. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst den mord segnen und den krieg heilig sprechen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. kapitän auf dem dampfer. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst keinen weizen mehr fahren - sondern kanonen und panzer, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. pilot auf dem flugfeld. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst bomben und phosphor über die städte tragen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. schneider auf deinem brett. wenn sie dir morgen befehlen,
du sollst uniformen zuschneiden, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. richter im talar. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst zum kriegsgericht gehen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mann auf dem bahnhof. wenn sie dir morgen befehlen, du sollst das signal zur abfahrt geben für den munitionszug und für den truppentransport, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mann auf dem dorf und mann in der stadt. wenn sie morgen kommen und dir den gestellungsbefehl bringen, dann gibt es nur eins:
sag neın!
du. mutter in der normandie und mutter in der ukraine, du, mutter in frisko und london, du, am hoangho und am mississippi, du, mutter in neapel und hamburg und kairo und oslo - mütter in allen erdteilen, mütter in der welt, wenn sie morgen befehlen, ihr sollt kinder gebären, krankenschwestern für kriegslazarette und neue soldaten für neue schlachten, mütter in der welt, dann gibt es nur eins:
sagt neın! mütter, sagt neın!
denn wenn ihr nicht neın sagt, wenn ıhr nicht nein sagt, mütter, dann:
dann:
ın den lärmenden dampfdunstigen hafenstädten werden die großen schiffe stöhnend verstummen und wie titanische mammutkadaver wasserleichig träge gegen die toten vereinsamten kaimauern schwanken, algen-, tang- und muschelüberwest den früher so schimmernden dröhnenden leib, friedhöflich fischfaulig duftend, mürbe, siech, gestorben -
die straßenbahnen werden wie sinnlose glanzlose glasäugige käfige blöde verbeult und abgeblättert neben den verwirrten stahlskeletten der drähte und gleise liegen, hinter morschen dachdurchlöcherten schuppen, in verlorenen kraterzerrissenen straßen -
eine schlammgraue dickbreiige bleierne stille wird sich heranwälzen, gefräßig, wachsend, wird anwachsen in den schulen und universitäten und schauspielhäusern, auf sport- und kinderspielplätzen, grausig und gierig, unaufhaltsam - der sonnige saftige wein wird an den verfallenen hängen verfaulen, der reis wird in der verdorrten erde vertrocknen, die kartoffel wird auf den brachliegenden äckern erfrieren und die kühe werden ihre totsteifen beine wie umgekippte melkschemel in den himmel strecken -
in den ınstituten werden die genialen erfindungen der großen ärzte sauer werden, verrotten, pilzig verschimmeln -
in den küchen, kammern und kellern, in den kühlhäusern und speichern werden die letzten säcke mehl, die letzten gläser erdbeeren, kürbis und kirschsaft verkommen - das brot unter den umgestürzten tischen und auf zersplitterten tellern wird grün werden und die ausgelaufene butter wird stinken wie schmierseife, das korn auf den feldern wird neben verrosteten pflügen hingesunken sein wie ein erschlagenes heer und die qualmenden ziegelschornsteine, die essen und die schlote der stampfenden fabriken werden, vom ewigen gras zugedeckt, zerbröckeln — zerbröckeln — zerbröckeln —
dann wird der letzte mensch, mit zerfetzten gedärmen und verpesteter lunge, antwortlos und einsam unter der giftig glühenden sonne und unter wankenden gestirnen umherirren, einsam zwischen den unübersehbaren massengräbern und den kalten götzen der gigantischen betonklotzigen verödeten städte, der letzte mensch, dürr, wahnsinnig, lästernd, klagend - und seine furchtbare klage: warum? wird ungehört in der steppe verrinnen, durch die geborstenen ruinen wehen, versickern im schutt der kirchen, gegen hochbunker klatschen, in blutlachen fallen, ungehört, antwortlos, letzter tierschrei des letzten tieres mensch – all dieses wird eintreffen, morgen, morgen vielleicht, vielleicht heute nacht schon, vielleicht heute nacht, wenn – wenn – wenn ihr nicht neın sagt.
devamını gör...
kavgasız gürültüsüz ilişkiyi bitirmek
seviyeli,düzgün ve psikolojik olarak fazla yıpranmamış insanların gerçekleştirebileceği türden bir eylem,ayrıca doğrusuda bu zaten.olmuyorsa zorlamayacaksın bu kadar basit.
devamını gör...
ayşegül aldinç
başlığının hâlâ açılmamış gördüğümde şaşırdığım 1957 doğumlu, türkiye'nin en güzel kadınlarından biri, şarkıcı, oyuncu.

bir sonraki kuşağın en güzeli için;
(bkz: sibel tüzün)

bir sonraki kuşağın en güzeli için;
(bkz: sibel tüzün)
devamını gör...
henry fuseli
sözlükte bahsedilmemiş olması şaşırtıcı olan sanatçı. bahsedelim o halde:
1741 doğumlu isviçreli ressam ve çoğunlukla sanat hakkında yazmış bir yazardır. zürich'de doğmuştur.
fuseli(gerçek soyadı füssli) entelektüel ve sanata odaklı bir çevrede yetiştirilmiştir ve başta teolojiye odaklanmıştır. çevresindeki politik karışıklık sebebiyle önce berlin'e kaçtı, ardından 1764'de londra'ya yerleşti. orada sir joshua reynolds ona ressam olmasını tavsiye etmiş ve bu konuda onu cesaretlendirmişti, büyük etkiye sahip oldu. sonuç olarak 1770'de roma'ya giderek eğitimine başladı, roma'da kaldığı sürede ağırlıklı olarak michelangelo ve klasik sanata odaklanmış, bunlar da onun en büyük ilham kaynakları olmuştur.
tabloları zamanının en dramatik ve orjinal çalışmaları olarak görülmekle birlikte, çizimlerinde sık sık doğaüstü öğelere yer vermiştir. çaresizce çalışmalarına yer vermek istemem sebebiyle kısa tutuyorum. bazılarını inceleyelim:
1- kabus (1781)
tablo inceleme linki
büyüleyici bir yağlı tablo. kolları aşağı sarkan, derin bir uykuda olan bir kadın var, gövdesinin üzerinde de çömelmiş maymunumsu ve şeytani bir incubus duruyor. tablo garip bir rüyadan bir sahne gibidir, kara sevdaya ve takıntılara adadığı erotik vurgular ile büyük başarıya imza atmıştır.
2- thor midgard yılanı'nı dövüyor (1790)
tablo inceleme linki
iskandinav mitolojisindeki en popüler hikayelerden birisi çizime dökülmüş: thor'un balığa çıkması. çıplak ve kaslı thor, oltasının ucuna jörmungandr'ı yakalamıştır ve hymir'in teknesinde durmaktadır. bu çalışması, bazı çevreler tarafından jörmungandr ancien régime olarak yorumlanmış ve fuseli'nin fransız devrimi'ni desteklediğinin bir göstergesi olarak görülmüştür. ressamın ingiliz kraliyet sanat akademisi'ne seçiliminin diploma çalışmasıdır.
1741 doğumlu isviçreli ressam ve çoğunlukla sanat hakkında yazmış bir yazardır. zürich'de doğmuştur.
fuseli(gerçek soyadı füssli) entelektüel ve sanata odaklı bir çevrede yetiştirilmiştir ve başta teolojiye odaklanmıştır. çevresindeki politik karışıklık sebebiyle önce berlin'e kaçtı, ardından 1764'de londra'ya yerleşti. orada sir joshua reynolds ona ressam olmasını tavsiye etmiş ve bu konuda onu cesaretlendirmişti, büyük etkiye sahip oldu. sonuç olarak 1770'de roma'ya giderek eğitimine başladı, roma'da kaldığı sürede ağırlıklı olarak michelangelo ve klasik sanata odaklanmış, bunlar da onun en büyük ilham kaynakları olmuştur.
tabloları zamanının en dramatik ve orjinal çalışmaları olarak görülmekle birlikte, çizimlerinde sık sık doğaüstü öğelere yer vermiştir. çaresizce çalışmalarına yer vermek istemem sebebiyle kısa tutuyorum. bazılarını inceleyelim:
1- kabus (1781)
tablo inceleme linki
büyüleyici bir yağlı tablo. kolları aşağı sarkan, derin bir uykuda olan bir kadın var, gövdesinin üzerinde de çömelmiş maymunumsu ve şeytani bir incubus duruyor. tablo garip bir rüyadan bir sahne gibidir, kara sevdaya ve takıntılara adadığı erotik vurgular ile büyük başarıya imza atmıştır.
2- thor midgard yılanı'nı dövüyor (1790)
tablo inceleme linki
iskandinav mitolojisindeki en popüler hikayelerden birisi çizime dökülmüş: thor'un balığa çıkması. çıplak ve kaslı thor, oltasının ucuna jörmungandr'ı yakalamıştır ve hymir'in teknesinde durmaktadır. bu çalışması, bazı çevreler tarafından jörmungandr ancien régime olarak yorumlanmış ve fuseli'nin fransız devrimi'ni desteklediğinin bir göstergesi olarak görülmüştür. ressamın ingiliz kraliyet sanat akademisi'ne seçiliminin diploma çalışmasıdır.
devamını gör...
american horror story
ikinci sezonu asylum ile zirveyi yapmış ondan sonraki sezon coven ile insanın hevesini kursağında bırakmış dizi. coven sezonunu çok gömmek istemiyorum aslında çünkü bazı sahneleri güldürmedi değil ama ilk iki sezonda yakaladığı o ivmeyi kaybetti yine de sonraki sezonlara şans vermek gerek diye düşünüyorum. o kadar asylum övdükten sonra bahsetmeden geçmek olmaz.
--! spoiler !--
çoğu insanın aksine ben hikayenin günümüzde ve 60'larda ayrı ayrı iki zamanı işlemesini sevdim. seri katil, uzaylılar, içine şeytan girmiş rahibeler, frankenstein çakması nazi doktor derken hikayeyi nereye bağlayacakları merak konusuydu ki ben kesin batıracaklar diyordum ama fena toparlamadılar.
sister jude (jessica lange) sezonu sırtlayan karakterlerden biriydi hatta sadece the name game şarkısı eşliğinde çekilen şu sahne bile coven sezonundan iyidir. sister jude sezonun başında sürünerek ölmesini dilediğiniz bir karakter olarak yola çıkıyor ama karakter gelişimi o kadar iyi aktarılıyorki ölüm sahnesinde insanın boğazı düğümleniyor. ben en son hayır şu an ölemezsin diye ağlıyordum izlerken.*
kit walker üzerinden küçük tatlı bir alex delarge göndermesi yapmaları pastanın üzerindeki çilek gibiydi. ben karakteri o kadar sevmedim bilemiyorum bir şeyler çiğ geldi. aşk üçgeni sokmasaydınız da olurmuş ifadesi ile izledim biraz ama yine de kilit bir karakter olduğu için çok gömmek istemiyorum. alma-kit-grace ekseninde ilerleyen süreç biraz sıkıcıydı. alma karakteri grace'in sırtına baltayı geçirdiğinde biraz bile şaşırmadı kimse muhtemelen.
lana winters ağzına bir tane geçirmek ile sıkıca sarılıp tebrik etmek arasında kaldığım bir karakter oldu. yine de serinin başında göremediğimiz hayatta kalma içgüdüsü sonradan yerine geliyor da karakteri boğup atmak istemiyoruz. johnny morgan'ı (oğlu) çekip vurduğu sahne net bir şekilde serinin en klas hareketini gördüğümüz sahne muhtemelen.
bir nazinin kendini içine şeytan girmiş bir rahibe ile canlı canlı yakması, anne frank göndermeleri vs. oldukça güzel anlaşılabilir ve basit detaylardı. yıllar önce izlediğim için net hatırlamıyorum ama bu sezon her aklıma geldiğinde gerilmekten ellerim uyuştuğu için yeri ayrıdır.
--! spoiler !--
--! spoiler !--
çoğu insanın aksine ben hikayenin günümüzde ve 60'larda ayrı ayrı iki zamanı işlemesini sevdim. seri katil, uzaylılar, içine şeytan girmiş rahibeler, frankenstein çakması nazi doktor derken hikayeyi nereye bağlayacakları merak konusuydu ki ben kesin batıracaklar diyordum ama fena toparlamadılar.
sister jude (jessica lange) sezonu sırtlayan karakterlerden biriydi hatta sadece the name game şarkısı eşliğinde çekilen şu sahne bile coven sezonundan iyidir. sister jude sezonun başında sürünerek ölmesini dilediğiniz bir karakter olarak yola çıkıyor ama karakter gelişimi o kadar iyi aktarılıyorki ölüm sahnesinde insanın boğazı düğümleniyor. ben en son hayır şu an ölemezsin diye ağlıyordum izlerken.*
kit walker üzerinden küçük tatlı bir alex delarge göndermesi yapmaları pastanın üzerindeki çilek gibiydi. ben karakteri o kadar sevmedim bilemiyorum bir şeyler çiğ geldi. aşk üçgeni sokmasaydınız da olurmuş ifadesi ile izledim biraz ama yine de kilit bir karakter olduğu için çok gömmek istemiyorum. alma-kit-grace ekseninde ilerleyen süreç biraz sıkıcıydı. alma karakteri grace'in sırtına baltayı geçirdiğinde biraz bile şaşırmadı kimse muhtemelen.
lana winters ağzına bir tane geçirmek ile sıkıca sarılıp tebrik etmek arasında kaldığım bir karakter oldu. yine de serinin başında göremediğimiz hayatta kalma içgüdüsü sonradan yerine geliyor da karakteri boğup atmak istemiyoruz. johnny morgan'ı (oğlu) çekip vurduğu sahne net bir şekilde serinin en klas hareketini gördüğümüz sahne muhtemelen.
bir nazinin kendini içine şeytan girmiş bir rahibe ile canlı canlı yakması, anne frank göndermeleri vs. oldukça güzel anlaşılabilir ve basit detaylardı. yıllar önce izlediğim için net hatırlamıyorum ama bu sezon her aklıma geldiğinde gerilmekten ellerim uyuştuğu için yeri ayrıdır.
--! spoiler !--
devamını gör...
the big bang theory
2007 yılından bu yana yayınlanmaya başlamış bir amerikan komedi dizisiydi. epey ödül töreninde ve birçok dalda aday gösterilen dizi yapımcılarıyla,senaristleriyle,konusuyla ve son olarak oyuncularıyla hatırı sayılır miktarda ödül de kazanmıştır.
dizi ekibinin başarısı aşikardır ancak karakterlerden sheldon lee cooper'ı canlandıran jim parsons'ın mükemmel oyunculuğu ile dizinin başarısına büyük katkısı göz ardı edilemez bir gerçektir.
dizi ekibinin başarısı aşikardır ancak karakterlerden sheldon lee cooper'ı canlandıran jim parsons'ın mükemmel oyunculuğu ile dizinin başarısına büyük katkısı göz ardı edilemez bir gerçektir.
devamını gör...
sigmund freud
evrendeki en büyük gösteri sen aklını keşfettiğin an başlar der üstad.
ruhunun derinliklerine in ve ilk önce kendini tanımayı öğren. bunu yaptıktan sonra bu hastalığa neden yakalandığını anlayacak ve belki de bir daha hastalanmayacaksın.
mutluluk kavramını sevmez freud, iç huzur kavramını benimser.
ruhunun derinliklerine in ve ilk önce kendini tanımayı öğren. bunu yaptıktan sonra bu hastalığa neden yakalandığını anlayacak ve belki de bir daha hastalanmayacaksın.
mutluluk kavramını sevmez freud, iç huzur kavramını benimser.
devamını gör...