kürk mantolu madonna

sabahattin ali klasikleri arasında yerini almış kitap son üç yılda muazzam bir başarıya imza attı aslında gizlenmiş bir edebi akım oluşumu oluşunuda gün yüzüne çıkardı. yediden yetmişe herkesin ortak buluşma noktası haline gelen kitap okurlar arasında ortak paydaş ve fikir alışverişinde bulunduğunu bilmekteyiz kitabımızın konusu ise bir hanımefendi ve bir beyefendi arasındaki aşkı anlatıyor. okunması hususunda tamamen aşkın sade, yalın bir halini anlatan kitap tipik ama farklı klasik türk romanı özelliğinde muhteviyatında şu şekilde baş gösteriyor “tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.” diyordu
günlüğünde aslında yaşanmış bir hayat hikayesi olan bu kitap maria purder kürk mantolu madonna karakterinin sayfalara da ruh buluşunu gözlemliyoruz.
genç edebiyatın kuvvetli yönlerinin gizlendiği ülkemizde bu denli yaşanılmış masum bir hayatların gizlenmesi yıllar sonra karşımıza çıkması da üzüntü içinde karşılanması gereken bir olgudur. yazar sabahattin ali seven okuyucularının gözdesi haline gelen kitap magazinsel olarakta bir akıma sebep olmuştur. gözlük kullanan kişilerin farklı bir çerçeve ile kullanmayanların ise bende bu gözlükten almalıyım akımını beraberinde cüretkar bir eda ile sunmaktadır.
öğretmenler tarafından büyük ilgi gören kitap ise cafe, restoran, metro, gibi umuma açık alanda insanların ellerinde görünce ben dahi mutlu olma şerefine nail oluyorum.
kitap severlerin kütüphanesinde yerini almasını şiddetle tavsiye ediyorum. sabahattin ali’nin gereken önemi gördüğüne yürekten seviniyor okur arkadaşlara
sözlükdaşlara en masum aşklarının raif efendi gibi yalnızlığa yenilmemelerini umuyor iyi okumalar diliyor ve kitaptan alıntıyla sizlere keyifli okumalar dileklerimi sunuyorum ;
kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. kollarıyla bizi sarar. sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.
devamını gör...
babam ve oğlum
2005 yapımı çağan ırmak yönetmen ve senaristliğinde çekilen dram, aile filmi.
efsane oyuncu kadrosu bulunan film her konuda çok iddialı.
çetin tekindor, fikret kuşkan, hümeyra, tuba büyüküstün, şerif sezer, binnur kaya, yetkin dikinciler ve ege tanman'ı kadrosunda buluşturmuş.
filmin çoğunluğu ege'de bir çiftlikte geçiyor. sadık (fikret kuşkan) eğitimi için ailesinden ve memleketinden ayrılıp gazetecilik okumaya gider. babası hüseyin (benim için efsane ötesi oyuncu çetin tekindor) sadık'ın ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin başına geçmesini ister fakat işin rengi çok farklıdır. sadık sağ sol akımına kendini kaptırmış ve bu hüseyin'in kulağına gitmiştir. bunun sonucu onu evlatlıktan reddetmiş 'ne ölüme ne ölüsüne' algısıyla hayatına devam etmeye başlamıştır.
peki ya bu 'ne ölüme ne ölüsüne' lafı sanıldığı kadar sebat edilesi bir söz müdür? öyle insanlar girdi çıktı ki hayatımıza hatta bazıları ailemizden birileri bazen bizde kullandık bu sözü. peki ya o insanlardan birinin öleceğini öğrenseydik ne yapardık?
abim ve ablamlar (bir kısmı) yıllarca babamla hep didiştiler. bazen babamdan nefret ettiklerini bile düşündüm. 33 yıllık hayatım ki ben ailenin en küçüğüyüm hep onların küslükleriyle geçti. haliyle benimle de zaman zaman (çoğu zaman) küstüler. nedenini hala anlayamıyorum biliyor musunuz? yani bir insan sırf diğerinden farklı düşünüyor farklı olmak istiyor diye diğerleri neden bunu bir savaşa çeviriyor? neden kendi gibi düşünmeyene, hissetmeyene saygı duymuyor? hadi bunu geçtim neden bu durumu ömrünün hemen hemen yarısını ona küs olarak geçirmeye bir sebep olarak görebiliyor? bunu aklım hiç almadı almayacakta.
efendim işte konu üzeri abimle babam uzun yıllar küs kaldı. nedeni bazen ben bazen babamın abime yaptığı (çocukken ya da yetişkinlik çağlarında) baskılar vslerdi abim bunları hiç unutmadı babamdan hep nefretle bahsetti. bir gün bir telefon aldı uzun yıllardır konuşmadığı annesiydi arayan. (bir neden yok babasıyla konuşmadığı için annesiyle de konuşmamayı tercih etti. ) 'oğlum baban çok hasta durumu hiç iyi değil anlamadık ne olduğunu seni çağırıyor' dedi annem. abim hiç bir şey söylemeyip telefonu kapadı ve diğer iki babamla konuşmayan ablamlar dan birini aradı. 'babam gerçekten hasta olmasa arayıp bizi çağırmaz değil mi? gidelim mi antep' e? ' dedi ve yola koyuldular.
bir ay geçmedi babamı kanserden kaybettik. ilginçtir ki adam 2 senedir böbrek tedavisi görüyordu. meğer kansermiş ve doktor dahil kimsenin haberi yokmuş. böbrekleri de temizmiş buarada istanbul' a getirdiğimizde anladık. (burası türkiye diyerek geçiştirmeli miyim? evet en azından bu başlık için öyle yapmalıyım.)bu süreçte ben abimi çocuklar gibi ağlarkende gördüm. çığlıklar atarak duvara kafasını vururken de. o dahil bir çok aile ferdi derin bir vicdan azabıyla uğurladı babamı. yani ne ölüme ne ölüsüne olamadı.
bazı sözlerin anlamını söylerken değil yaşarken daha derin anlarız. işte hüseyin bey de bunu en derinlerine kadar yaşayacak bu filmde.
bu arada filmi ben çıktığı dönem sinemada izlemiştim. dershane grubuyla her hafta bir filme gidiyorduk. babam ve oğlum da onlardan biriydi işte. çok matrak bir grup olduğundan bırakın ağlamayı tam manasıyla duygulanamamıştım bile. bir iki kere boğazıma bir şeyler düğümlenmiş ama yanı başımdaki deli bozması arkadaşlarımın hareketleriyle basmıştım kahkahayı.
zor bir film ben izlersem şuan hele izlersem bir iki gün kendime gelemem bu yüzden bir daha hiç izlemedim. benim gibi insanlar için böyle filmler cehennem. neyse efendim filmden çok anı defteri gibi oldu ama idare edi verin.
iyi seyirler...
efsane oyuncu kadrosu bulunan film her konuda çok iddialı.
çetin tekindor, fikret kuşkan, hümeyra, tuba büyüküstün, şerif sezer, binnur kaya, yetkin dikinciler ve ege tanman'ı kadrosunda buluşturmuş.
filmin çoğunluğu ege'de bir çiftlikte geçiyor. sadık (fikret kuşkan) eğitimi için ailesinden ve memleketinden ayrılıp gazetecilik okumaya gider. babası hüseyin (benim için efsane ötesi oyuncu çetin tekindor) sadık'ın ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin başına geçmesini ister fakat işin rengi çok farklıdır. sadık sağ sol akımına kendini kaptırmış ve bu hüseyin'in kulağına gitmiştir. bunun sonucu onu evlatlıktan reddetmiş 'ne ölüme ne ölüsüne' algısıyla hayatına devam etmeye başlamıştır.
peki ya bu 'ne ölüme ne ölüsüne' lafı sanıldığı kadar sebat edilesi bir söz müdür? öyle insanlar girdi çıktı ki hayatımıza hatta bazıları ailemizden birileri bazen bizde kullandık bu sözü. peki ya o insanlardan birinin öleceğini öğrenseydik ne yapardık?
abim ve ablamlar (bir kısmı) yıllarca babamla hep didiştiler. bazen babamdan nefret ettiklerini bile düşündüm. 33 yıllık hayatım ki ben ailenin en küçüğüyüm hep onların küslükleriyle geçti. haliyle benimle de zaman zaman (çoğu zaman) küstüler. nedenini hala anlayamıyorum biliyor musunuz? yani bir insan sırf diğerinden farklı düşünüyor farklı olmak istiyor diye diğerleri neden bunu bir savaşa çeviriyor? neden kendi gibi düşünmeyene, hissetmeyene saygı duymuyor? hadi bunu geçtim neden bu durumu ömrünün hemen hemen yarısını ona küs olarak geçirmeye bir sebep olarak görebiliyor? bunu aklım hiç almadı almayacakta.
efendim işte konu üzeri abimle babam uzun yıllar küs kaldı. nedeni bazen ben bazen babamın abime yaptığı (çocukken ya da yetişkinlik çağlarında) baskılar vslerdi abim bunları hiç unutmadı babamdan hep nefretle bahsetti. bir gün bir telefon aldı uzun yıllardır konuşmadığı annesiydi arayan. (bir neden yok babasıyla konuşmadığı için annesiyle de konuşmamayı tercih etti. ) 'oğlum baban çok hasta durumu hiç iyi değil anlamadık ne olduğunu seni çağırıyor' dedi annem. abim hiç bir şey söylemeyip telefonu kapadı ve diğer iki babamla konuşmayan ablamlar dan birini aradı. 'babam gerçekten hasta olmasa arayıp bizi çağırmaz değil mi? gidelim mi antep' e? ' dedi ve yola koyuldular.
bir ay geçmedi babamı kanserden kaybettik. ilginçtir ki adam 2 senedir böbrek tedavisi görüyordu. meğer kansermiş ve doktor dahil kimsenin haberi yokmuş. böbrekleri de temizmiş buarada istanbul' a getirdiğimizde anladık. (burası türkiye diyerek geçiştirmeli miyim? evet en azından bu başlık için öyle yapmalıyım.)bu süreçte ben abimi çocuklar gibi ağlarkende gördüm. çığlıklar atarak duvara kafasını vururken de. o dahil bir çok aile ferdi derin bir vicdan azabıyla uğurladı babamı. yani ne ölüme ne ölüsüne olamadı.
bazı sözlerin anlamını söylerken değil yaşarken daha derin anlarız. işte hüseyin bey de bunu en derinlerine kadar yaşayacak bu filmde.
bu arada filmi ben çıktığı dönem sinemada izlemiştim. dershane grubuyla her hafta bir filme gidiyorduk. babam ve oğlum da onlardan biriydi işte. çok matrak bir grup olduğundan bırakın ağlamayı tam manasıyla duygulanamamıştım bile. bir iki kere boğazıma bir şeyler düğümlenmiş ama yanı başımdaki deli bozması arkadaşlarımın hareketleriyle basmıştım kahkahayı.
zor bir film ben izlersem şuan hele izlersem bir iki gün kendime gelemem bu yüzden bir daha hiç izlemedim. benim gibi insanlar için böyle filmler cehennem. neyse efendim filmden çok anı defteri gibi oldu ama idare edi verin.
iyi seyirler...
devamını gör...
sevilen yazarın profilinde gezinirken online listesinden yakalanmak
yakalanan kişiyi biraz dumura uğratır. bir miktar da yanakları al al eder. neyse ki sanal ortamdır ve yanaklar görünmez.
ne diyor bu diyenler için; online listesi içinde nickinizin yanında yuvarlak spiral zımbırtı var ya? heh o işte hangi başlıkta olduğunuzu gösteriyor. hadi bakalım.
ne diyor bu diyenler için; online listesi içinde nickinizin yanında yuvarlak spiral zımbırtı var ya? heh o işte hangi başlıkta olduğunuzu gösteriyor. hadi bakalım.
devamını gör...
başımıza düşen milli geliri kim yiyor sorunsalı
öncelikle şu yanlışı düzeltelim yıllık olarak hesaplanır ve 2020'de 7,715 bin dolar kişi başına düşen milli gelir.
devamını gör...
onur akın
"oy dilsizim
oy gülmezim
yağmur yüreklim" sözlerini okurken bile sesi aklınıza gelen güzel sanatçıdır.
oy gülmezim
yağmur yüreklim" sözlerini okurken bile sesi aklınıza gelen güzel sanatçıdır.
devamını gör...
tek cümleyle hayatı tanımla
tam hayatı anladım diyorum bana sürpriz yapıyor şerefsiz.
devamını gör...
okunması gereken kitaplar
reşat nuri güntekin - çalıkuşu
ferit edgü - hakkari'de bir mevsim
orhan pamuk - masumiyet müzesi
zülfü livaneli - son ada
nazım hikmet - 835 satır
harper lee - bülbülü öldürmek
ahmet ümit - istanbul hatırası
hasan ali toptaş - kuşlar yasına gider
paulo coelho - simyacı
halide edip adıvar -mor salkımlı ev
ferit edgü - hakkari'de bir mevsim
orhan pamuk - masumiyet müzesi
zülfü livaneli - son ada
nazım hikmet - 835 satır
harper lee - bülbülü öldürmek
ahmet ümit - istanbul hatırası
hasan ali toptaş - kuşlar yasına gider
paulo coelho - simyacı
halide edip adıvar -mor salkımlı ev
devamını gör...
kim phuc
napalm bombası 800 ila 1200 derece arası korkunç bir sıcaklık üretiyormuş. hemen ölenler biraz şanslı sayılıyor, çünkü ölmeyenler ağır yanıklar ile uğraşıyor, bu kız gene onlara göre hafif kurtarmış.
a.b.d ordusu vietkong gerillalarını bombalıyoruz diyerek köyleri, ormanları... napalm'la yakıp yıktılar. savaşta kaç vietnam'lı, laos'lu, yada kamboçya'lı öldürüldüğü bilinmiyor.
a.b.d ordusu vietkong gerillalarını bombalıyoruz diyerek köyleri, ormanları... napalm'la yakıp yıktılar. savaşta kaç vietnam'lı, laos'lu, yada kamboçya'lı öldürüldüğü bilinmiyor.
devamını gör...
üstel artış
bir niceliğin lineer yani doğrusal değil katlanarak artması durumlarında kullanılan terim.
en iyi örnekleri bakteri ve virüs popülasyonlarında görülür.
bir kap içerisine 100 adet bakteriyi, uygun koşullar ile bıraktığımızı düşünelim. eğer artış lineer olsaydı;
- ikinci saatin başında kapta 200,
- üçüncü saatin başında 300,
- dördüncü saatin başında 400 bakteri görmeyi beklerdik.
ancak bakteriler üstel artış gösterirler. bu nedenle;
- ikinci saatin başında kapta 200,
- üçüncü saatin başında 400,
- dördüncü saatin başında 800 bakteri görürüz.
virüslerde de durum benzerdir. tek bir virüs kendi dna molekülünü başka bir canlı hücreye kopyalatarak tek seferde 1'den fazla virüsün ortaya çıkmasına neden olur. bu nedenle virüs sayısı zamana bağlı olarak üstel biçimde artar.
yine aynı şekilde bir virüs türünün bir insandan ya da hayvandan başka insanlara ya da hayvanlara bulaşması da üstel şekilde gerçekleşir. bu nedenledir ki tek kişinin yüzlerce kişiye virüs bulaştırarak hastalık oranını bir anda katlaması mümkündür. bu tür durumlarda var olan hastalara eklenen hasta sayısı yerine artışın oranına bakmak gerekir.
örneğin hastalığın yayılma oranı günde %20 ise, hastalık taşıyan kişi sayısı 1000 olduğunda ertesi gün buna 200 kişi daha eklenecek, hasta sayısı 10000 olduğunda ertesi gün buna 2000 kişi daha eklenecek demektir. bu nedenle virütik hastalıklar çabuk yayılır ve önlem alınmaması, durumu daha da kötüleştirir.
en iyi örnekleri bakteri ve virüs popülasyonlarında görülür.
bir kap içerisine 100 adet bakteriyi, uygun koşullar ile bıraktığımızı düşünelim. eğer artış lineer olsaydı;
- ikinci saatin başında kapta 200,
- üçüncü saatin başında 300,
- dördüncü saatin başında 400 bakteri görmeyi beklerdik.
ancak bakteriler üstel artış gösterirler. bu nedenle;
- ikinci saatin başında kapta 200,
- üçüncü saatin başında 400,
- dördüncü saatin başında 800 bakteri görürüz.
virüslerde de durum benzerdir. tek bir virüs kendi dna molekülünü başka bir canlı hücreye kopyalatarak tek seferde 1'den fazla virüsün ortaya çıkmasına neden olur. bu nedenle virüs sayısı zamana bağlı olarak üstel biçimde artar.
yine aynı şekilde bir virüs türünün bir insandan ya da hayvandan başka insanlara ya da hayvanlara bulaşması da üstel şekilde gerçekleşir. bu nedenledir ki tek kişinin yüzlerce kişiye virüs bulaştırarak hastalık oranını bir anda katlaması mümkündür. bu tür durumlarda var olan hastalara eklenen hasta sayısı yerine artışın oranına bakmak gerekir.
örneğin hastalığın yayılma oranı günde %20 ise, hastalık taşıyan kişi sayısı 1000 olduğunda ertesi gün buna 200 kişi daha eklenecek, hasta sayısı 10000 olduğunda ertesi gün buna 2000 kişi daha eklenecek demektir. bu nedenle virütik hastalıklar çabuk yayılır ve önlem alınmaması, durumu daha da kötüleştirir.
devamını gör...
çocuklu boşanma vs çocuksuz boşanma
çocuğu olmayan ve boşanmayı deneyimlememiş insanların bilmedikleri konuda ahkam kestiği başlık.
devamını gör...
kırtasiyeye girince gelen her şeyi alma isteği
her şey o kadar güzeldir ki babanın bir kırtasiyeci olmasını istersin .
devamını gör...
bir erkeğin en itici olduğu an
herhangi birini ezdigi ya da kücümsedigi zaman.
devamını gör...
beni güzel hatırla
“beni güzel hatırla” adlı şiirin orhan veli kanık’a ait olduğu bilinir oysa şiirin yazarı okan savcı’dır.
beni güzel hatırla!
bunlar son satırlar...
farzet ki, bir rüzgârdım, esip geçtim hayatından
ya da bir yağmur sel oldum sokağında
sonra toprak çekti suyu...
kaybolup gittim, belki de bir rüya idim senin için.
uyandın ve ben bittim...
beni güzel hatırla!
çünkü; sevdim seni ben, herşeyini...
sana sırdaş oldum, dost oldum,
koynumda ağladın.
yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini,
beni üzdün, kınamadım.
alışıktım vefasızlığa, el oldun aldırmadım...
beni güzel hatırla!
sayfalarca mektup bıraktım sana.
şiirler yazdım her gece, çoğunu okutmadım.
sakladım günahını, sevabını içimde
sessizce gittim...
senden öncekiler gibi sen de anlamadın.
beni güzel hatırla!
sana unutulmaz geceler bıraktım
sana en yorgun sabahlar...
gülüşümü, gözlerimi, sonra sesimi bıraktım.
en güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka,
söylenmemiş "merhaba"lar sakladım her köşeye
vedalar bıraktım duraklarda.
ne ararsan bir sevdanın içinde
fazlasıyla bıraktım ardımda.
okan savcı
beni güzel hatırla!
bunlar son satırlar...
farzet ki, bir rüzgârdım, esip geçtim hayatından
ya da bir yağmur sel oldum sokağında
sonra toprak çekti suyu...
kaybolup gittim, belki de bir rüya idim senin için.
uyandın ve ben bittim...
beni güzel hatırla!
çünkü; sevdim seni ben, herşeyini...
sana sırdaş oldum, dost oldum,
koynumda ağladın.
yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini,
beni üzdün, kınamadım.
alışıktım vefasızlığa, el oldun aldırmadım...
beni güzel hatırla!
sayfalarca mektup bıraktım sana.
şiirler yazdım her gece, çoğunu okutmadım.
sakladım günahını, sevabını içimde
sessizce gittim...
senden öncekiler gibi sen de anlamadın.
beni güzel hatırla!
sana unutulmaz geceler bıraktım
sana en yorgun sabahlar...
gülüşümü, gözlerimi, sonra sesimi bıraktım.
en güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka,
söylenmemiş "merhaba"lar sakladım her köşeye
vedalar bıraktım duraklarda.
ne ararsan bir sevdanın içinde
fazlasıyla bıraktım ardımda.
okan savcı
devamını gör...
truman sendromu
jim carrey'nin başrolünde yer aldığı müthiş bir filmdir. zaten jim carrey çok bilge bir adamdır. bütün filmlerini izlemenizi tavsiye ederim. ace ventura hayvan dedektifi filmi de çok komiktir. gergedanın doğum sahnesi özellikle.
jim carrey eşini kanserden kaybettikten sonra filmlerde rol almamayı tercih etmiştir. gerçekten bilge bir adamdır. ödül konuşmalarını filan izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız.
jim carrey eşini kanserden kaybettikten sonra filmlerde rol almamayı tercih etmiştir. gerçekten bilge bir adamdır. ödül konuşmalarını filan izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız.
devamını gör...
insan ne için yaşar sorusu
böyle sorular sorarak yaşam kavramını olduğundan daha yüce bir konuma taşımaya çalışıyoruz gibi geliyor. daha doğrusu yaşamak üzerinde insanın bilfiil etkisi varmış gibi düşünüp insanı yüceltmeye çalışıyoruz.
yaşam, bir süreç. hatta bir araç. onu sonlandırma seçeneğimiz bulunması işlerliğinde büyük rol oynadığımız anlamı taşımıyor. ne yapıyoruz yaşamak için? ama yalnızca hayatta kalmak için ne yapıyoruz onu soruyorum. yemek yiyoruz, su içiyoruz... peki yaşamak için mi yiyoruz yoksa acıktığımız için mi? midemiz ve beynimiz zaten yaşamak için bize uyarılar gönderiyor. özellikle durup "bugün yemek yemeyi unutmamalıyım" diyor muyuz?
bence biz hiçbir şey için yaşamıyoruz. sürüp giden hayat içinde yaşamla doğrudan ilgili olmayan hedeflerimizin peşinde koşuyoruz.
yaşam, bir süreç. hatta bir araç. onu sonlandırma seçeneğimiz bulunması işlerliğinde büyük rol oynadığımız anlamı taşımıyor. ne yapıyoruz yaşamak için? ama yalnızca hayatta kalmak için ne yapıyoruz onu soruyorum. yemek yiyoruz, su içiyoruz... peki yaşamak için mi yiyoruz yoksa acıktığımız için mi? midemiz ve beynimiz zaten yaşamak için bize uyarılar gönderiyor. özellikle durup "bugün yemek yemeyi unutmamalıyım" diyor muyuz?
bence biz hiçbir şey için yaşamıyoruz. sürüp giden hayat içinde yaşamla doğrudan ilgili olmayan hedeflerimizin peşinde koşuyoruz.
devamını gör...
destek atmak
direnç veya destek bölgesinde olan hisse senedine işlem girilmesine denir.
devamını gör...



