online kişi sayısının 300'ün altında kalması
valla benimden gözümden kaçmayandır. hadi online kişisini geçtim solda hep aynı başlıklar bir sirkülasyon sorunu aldı başını gidiyor. elimden geldiğince fikrimi süzüp işe yarar dedikçe her başlığa yazıyorum, seviyoruz bu ortamı sonuçta ama insan azcık da canlansın istemiyor değil.
devamını gör...
gerçek kesit efsanesi yenge sempatizanı semih
gerçek kesit "denge" bölümünde hepimizin bedduasını almış, haram süt emmiş yüz karası yeğen semih'tir. yengeci semih kod adıyla bilinir. dayısı bir başka gerçek kesit efsanesi olan sarı bıyık'ın "okumuş adamsın. bir hayrını görelim" diyerek semih'i yenge dolu eve musluk tamiri için göndermesiyle başlar hikaye. semih (muhtemelen gerçek kesit'in tek güzel kadın oyuncusu) avrupai yengeyi görünce neyi tamir edeceğini şaşırır ve ingiliz anahtarını harama bulandırır. yengesi hala semih'e ergen çocuk, aklı şeyinde olur böyle şeyler diye şefkatle yaklaşıp çay neyim ikram eder. çaya kaç şeker alırsın sorusu bile semih'e erotik etki yapar ve gözlerin çok güzel diye yukarıdan aşağıya güzellik sıralamasına başlar. hele ikili koltukta bir oturuşu var feminist ablalar görse üzerine mor boya atarlar.
semih yengeden sonra çok dağıtır. okuldan kaydını alıp eğitimine yengesinde devam eder. o sırada sebebini anlayamadığımız bir şekilde (yengesi kadar olmasa bile güzel sayılacak) bir kız semih'e aşıktır ve kahrolur bu aşktan. ama semih'in gözü isveç ekolünden gelen yengededir. semih artık "ya herro ya merro" der ve ölümcül saldırı için harekete geçer. kendisi, moda ikonu kotu ve yengesi kadar temiz beyaz çorabıyla çalar kapıyı. kapıyı yengesi açar. geldi t.p.ni s.k.i.im moduyla kapıyı açan yenge'ye semih ölümcül saldırısı yapıp onunla yatmak istediğini ve onun yengesi olmasının bir bahane olduğunu söyler "ya netflix izlemedin mi hiç" vari bir tepki verir. yenge bu saldırıyı da defeder. ama semih durdurak bilmez.
yüzünde gittikçe artan sivilceleri artık semih'in çiftleşme mevsimin geldiğini gösterir. bu ondan büyük bir huzursuzluk yaratır. ne kadar zor durumda olsa bile ona anlamsız şekilde aşık olan kıza yüz vermez. yengesini playboy dergisi mankeni olarak gören semih okul arkadaşını okul arkadaşı olarak görür ve onu istemez. bu şok eden tavrı herkesi şaşırtır. demek eski türkiye'de semih'in bile kriteri varmış diye istemsizce saygı duyar insan.
günlerden bir gün sarı bıyık dayı asrın hatasını yapar ve kasabın anahtarını kediye emanet eder. "yeğenim semih ben iş gezisine gidiyorum. güzel yengen sana emanet der" tabi o tarihlerde aşkı-memnu sadece kitap adı olduğu için sarı bıyık'ın aklına böyle şeyler gelmez. semih "allaah" diye nara atar ve dayısı daha gişeleri geçip otobana çıkmadan kendisi çoktan hedefleri doğrultusunda yola çıkar. yengesi ve yine güzel bir arkadaşı ( kahretsin dostum bu bölümde her kadın güzel. semih ne yapsın) oturuyordur. semih "oo yenge arkadaşın da iyiymiş. hayırdır aynı mankenlik ajansı mı?" diye takılır. yengesi libido yüklü bulut semih'e yavaş ol ulan ayı misali kızar. semih nihai hedefinin yengesi olduğunu yine söyler ve acı dolu veryansın cümlesini eder "yengem olurken bana mı sordun?"
kesin kan akacaktır ama akan kan kimin olacaktır diye merak ederken olan olur. sapıklığı her mecraya taşıyan semih telefon sapıklığına da başlamıştır artık. ve bir gün son defa kapıya dayanır ve yengesinin düğmelerine saldırır. sonuç yenge hapse, semih kara toprağa, dayı iş gezisine, semih'e aşık olan kız kpss kursuna.
semih yengeden sonra çok dağıtır. okuldan kaydını alıp eğitimine yengesinde devam eder. o sırada sebebini anlayamadığımız bir şekilde (yengesi kadar olmasa bile güzel sayılacak) bir kız semih'e aşıktır ve kahrolur bu aşktan. ama semih'in gözü isveç ekolünden gelen yengededir. semih artık "ya herro ya merro" der ve ölümcül saldırı için harekete geçer. kendisi, moda ikonu kotu ve yengesi kadar temiz beyaz çorabıyla çalar kapıyı. kapıyı yengesi açar. geldi t.p.ni s.k.i.im moduyla kapıyı açan yenge'ye semih ölümcül saldırısı yapıp onunla yatmak istediğini ve onun yengesi olmasının bir bahane olduğunu söyler "ya netflix izlemedin mi hiç" vari bir tepki verir. yenge bu saldırıyı da defeder. ama semih durdurak bilmez.
yüzünde gittikçe artan sivilceleri artık semih'in çiftleşme mevsimin geldiğini gösterir. bu ondan büyük bir huzursuzluk yaratır. ne kadar zor durumda olsa bile ona anlamsız şekilde aşık olan kıza yüz vermez. yengesini playboy dergisi mankeni olarak gören semih okul arkadaşını okul arkadaşı olarak görür ve onu istemez. bu şok eden tavrı herkesi şaşırtır. demek eski türkiye'de semih'in bile kriteri varmış diye istemsizce saygı duyar insan.
günlerden bir gün sarı bıyık dayı asrın hatasını yapar ve kasabın anahtarını kediye emanet eder. "yeğenim semih ben iş gezisine gidiyorum. güzel yengen sana emanet der" tabi o tarihlerde aşkı-memnu sadece kitap adı olduğu için sarı bıyık'ın aklına böyle şeyler gelmez. semih "allaah" diye nara atar ve dayısı daha gişeleri geçip otobana çıkmadan kendisi çoktan hedefleri doğrultusunda yola çıkar. yengesi ve yine güzel bir arkadaşı ( kahretsin dostum bu bölümde her kadın güzel. semih ne yapsın) oturuyordur. semih "oo yenge arkadaşın da iyiymiş. hayırdır aynı mankenlik ajansı mı?" diye takılır. yengesi libido yüklü bulut semih'e yavaş ol ulan ayı misali kızar. semih nihai hedefinin yengesi olduğunu yine söyler ve acı dolu veryansın cümlesini eder "yengem olurken bana mı sordun?"
kesin kan akacaktır ama akan kan kimin olacaktır diye merak ederken olan olur. sapıklığı her mecraya taşıyan semih telefon sapıklığına da başlamıştır artık. ve bir gün son defa kapıya dayanır ve yengesinin düğmelerine saldırır. sonuç yenge hapse, semih kara toprağa, dayı iş gezisine, semih'e aşık olan kız kpss kursuna.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının en yaşlı özelliği
sohbet esnasında latife, hiss-i kable-l vukü, mutabık gibi kelimeleri kullandığımda, karşı tarafta yaşlı hissi uyandırıyor. her ne kadar 30+ olsam da, henüz yaşlanmadım ya hu.
devamını gör...
geceye çocukluktan kalan bir ukde bırak
uçurtma uçuramamak.
devamını gör...
türkçülük
türkçülük dediğimiz düşünce/ideoloji iki ayrı kola ayrılıyor;
1- ziya gökalp türkçülüğü
2- hüseyin nihal atsız türkçülüğü.
ziya gökalp türkçülüğü, türk olmasa bile kendini türk gören her insanın benimseyebileceği ve türk kimliği altında tanımlandığını savunan bir düşüncedir. ulu önder mustafa kemal atatürk, ziya gökalp’i kendisinin fikir babası olduğunu belirtmiştir ve en büyük kanıtı ise “ne mutlu türk’üm diyene!” sözüdür.
hüseyin nihal atsız’ın türkçülüğü ise ırkçılık üzerine kurulmuş kafatasçı bir düşüncedir. birleştiricilikten çok ötekileştirmeye dayalıdır. atsız’ın çevresinde yeni tanıştığı insanlarla konuşmadan önce kafatası ölçümü yaptığı birçok kişi tarafından biliniyor. atsız’ın, oğlu yağmur atsız’a yazdığı vasiyetinde tek tek etnik ırkları sayıp neredeyse tüm birleşmiş milletleri düşman ilan etmiştir.
1- ziya gökalp türkçülüğü
2- hüseyin nihal atsız türkçülüğü.
ziya gökalp türkçülüğü, türk olmasa bile kendini türk gören her insanın benimseyebileceği ve türk kimliği altında tanımlandığını savunan bir düşüncedir. ulu önder mustafa kemal atatürk, ziya gökalp’i kendisinin fikir babası olduğunu belirtmiştir ve en büyük kanıtı ise “ne mutlu türk’üm diyene!” sözüdür.
hüseyin nihal atsız’ın türkçülüğü ise ırkçılık üzerine kurulmuş kafatasçı bir düşüncedir. birleştiricilikten çok ötekileştirmeye dayalıdır. atsız’ın çevresinde yeni tanıştığı insanlarla konuşmadan önce kafatası ölçümü yaptığı birçok kişi tarafından biliniyor. atsız’ın, oğlu yağmur atsız’a yazdığı vasiyetinde tek tek etnik ırkları sayıp neredeyse tüm birleşmiş milletleri düşman ilan etmiştir.
devamını gör...
şeyh
bazı bölgelerde haşa peygamber yerine konulan sözde hocalardır.
çoğunlukla insanların saf duygularını sömürürler.
çoğunlukla insanların saf duygularını sömürürler.
devamını gör...
birden fazla kitabı beraber okumak
zaman zaman bende farklı kitapları birlikte okuma ihtiyacı duyuyorum. her kitaba farklı duygularla ayrı pencereden bakmanın vermiş olduğu duyguyu çoğaltmak mutlu ediyor.
devamını gör...
tiktok fenomeninden pis fakirler açıklaması
keşke bende o mayodan olsaymış. bana senden daha çok yakışırdı. çünkü bende o göbekten ve bir karış bacaktan yok. *
devamını gör...
körlük
jose saramago' ya ait olan distopik kitap. pandemi başlangıcında, gerçekten körlükteki olayları yaşar mıyız diye sorgulamıştım. insanların ne kadar korkunç olabileceğinin de bir kanıtı niteliğinde körlük. görmek kitabı da körlüğün devamı niteliğinde. önerebileceğim mükemmel eserlerden biri.
devamını gör...
maus
orijinal dilinde: maus: a survivor's tale. bir art spiegelman çizgi romanı aynı zamanda pulitzer ödülü almış ilk ve tek çizgi roman.
kitap, art spiegelman'ın, yahudi bir polonyalı olan babasının ghettolardan auschwitz'e, oradan da amerika'ya kadar uzanan hikayesini baştan sona dinlemek ve bu hikayeyi bir grafik roman haline getirmek için vlodek'i (babası) ziyareti ile başlıyor. buradan sonra paralel iki hikaye akıyor kitapta: vlodek'in anıları ve art-vlodek ilişkisi. kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölümde (my faher bleeds history-babam tarih kanıyor) vlodek'in yaşadıkları ve düşünceleri daha ağır basarken ikinci bölümde (and here my troubles began-ve dertlerim burada başladı) bu denge artie yönüne kayıyor.
ilk elinize aldığınızda konusunun, artık defalarca işlenmesinden mütevellit, klişeleşmiş bir ''yahudiler melek, almanlar kaka'' sloganı etrafında şekillendiğini zannedebilirsiniz (ben de böyle bir beklentiyle açmıştım ilk sayfayı). fakat okudukça zihninizde şekillenen şey de öyle olmuyor.
peki kitap holocaust üzerinden duygu yüklemesi yapmıyorsa ne yapmayı amaçlamış olabilir ki? işte bu sorunun cevabını bence yazar vlodek'in ağzından şöyle veriyor:
--! spoiler !--
vlodek: evet, hayat hep hayatın tarafını tutar, kurbanlar da bir şekilde suçlanır. ama ne hayatta kalanlar en iyileriydi, ne de en iyiler öldü, tamamen tesadüf. aah ah. şimdi senin kitabından söz etmiyorum ama soykırım hakkında ne kadar kitap yayınlandı, bir bak. ne işe yaradı? insanlar değişmedi ki... belki de yeni ve daha büyük bir soykırım istiyorlar.her neyse, ölenler hikayenin kendilerine ait yüzünü hiç anlatamayacak, onun için artık hiç hikaye olmaması belki de daha iyi. evet, samuel beckett bir keresinde ''her kelime yalnızlık ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibidir'' demiş.
art: tezat bu ya, bunu da söylemiş işte.
--! spoiler !--
yazar kitapta 4. duvarı kendisi için defalarca yıkıyor, hatta bir bölümünde doğrudan kendisini (bir fare maskesiyle) bu kitabı çizerken gösteriyor ve birkaç monolog yazıyor:
vladek 1944 ilkbaharında, auscwitz'de tenekeci olarak çalışmaya başladı... ben de bu sayfaya 1987 şubat'ının sonunda başladım...
...
8 yıllık bir çalışmadan sonra, maus'un birinci bölümü eylül 1988'de yayımlandı. hem eleştiri, hem de ticaret alanında başarıyla...
kitapla ilgili şöyle bir detay daha var, hiçbir karakter insan olarak çizilmemiş: yahudiler fare, almanlar kedi, amerikanlılar köpek, polonyalılar domuz, fransızlar kurbağa, isveçliler geyik, çingeneler güve olarak tasvir edilmiş. bu seçimler elbette rastgele seçimler değiller. peki neden hayvanlar? bu sorunun cevabını kitabın ilk kısmının başlangıcında yazar bize hitler'in şu sözüyle veriyor: yahudiler bir ırk kuşkusuz,ama insan değiller. peki neden fare? bu seçimin de rastgele olmadığını kitabın ilk kısımlarında bir gazete kupüründe yazan şu yazıyla veriyor bize spiegelman: mikki fare şimdiye kadar yaratılmış en sefil kahraman… her bağımsız delikanlı ve her saygın gencin sahip olduğu sağlıklı duygular, hayvanlar dünyasının bu en büyük mikrop taşıyıcısının, bu pisliğe ve iğrençliğe bulanmış haşaratın en ideal hayvan tipi olamayacağını anlatır… yahudilerin insanlara kaba saldırısına son ! kahrolsun mikki fare! gamalı haç takın!
kitabın anlattığı/anlatmak istediği konusuna geri dönecek olursak burada söylenecek birkaç şey daha var diye düşünüyorum. kitabın üzerinde durduğu temel şey yahudi soykırımı perspektifinden yola çıkarak genel olarak ırkçılık. bunun ipuçları hem kitabın gidişatında hem de diyaloglarında çokça veriliyor. birkaç örnek:
--! spoiler !--
kitabın bir noktasında artie, karısı ve vlodek arabada gitmektedirler, arabayı süren françoise (artie'nin karısı) yoldan siyahi bir otostopçu almak ister. vlodek buna çok kızar, siyahi birinin hırsız olacağından asla arabaya almaması gerektiğinden bahseder. otostopçuyu alıp gitmek istediği yere bıraktıktan sonra şu diyalog yaşanır:
vlodek: şvartzer (bir tür aşağılama) arka koltuktaki yiyecekleri çalmasın diye gözümü ayıramadım.
françoise: ne! bu çok çirkin özellikle de sen, nasıl böyle ırkçı olabilirsin! siyahlardan tıpkı nazilerin yahudilerden söz ettikleri gibi bahsediyorsun!
vlodek: pöh! gerçekten bundan daha akıllı olduğunu sanırdım, françoise... yahudilerle şvartzerleri mukayese bile etmem!
françoise: genelleme yapıp siyahlar hırsızdır demeye nasıl cüret edersin? bu...
vlodek: kes artık, tamam mı? onları hiç tanımıyorsun... new york'a ilk geldiğimde bir çamaşır merkezinde çalışıyordum. daha önce bu zencileri hiç görmemiştim... ama her yerde şvartzer vardı, mallarımı bir saniyeliğine bile yere bıraksam, her şeyi yürütüyorlardı!
françoise: ama sen...
art: unut gitsin sevgilim... bu adam umutsuz vaka.
--! spoiler !--
kitapta benim için etkileyici olan bir başka nokta da anlatılmak/hissettirilmek istenen şeyin görsel bir anlatı yoluyla da okuyucuya ulaştırılmak istenmesi oldu. bu açıdan, okumak isteyenlere tavsiyem: görselleri mutlaka inceleyin, hepsinde olmasa da çoğunda hikayeye dair aydınlatıcı detaylar gizli.
daha fazlasını ve güzelini yazmak isterdim kitapla ilgili fakat burada yazılmışı var:)
(link: kahramanbaykus.com/nostalji...)
son olarak kitaptan birkaç alıntı:
--! spoiler !--
+hepimiz için buradan tek çıkış var... o da şu bacalardan geçiyor.
(abraham'ı bir daha hiç görmedim... sanırım bacadan çıkıp, gitti...)
--! spoiler !--
--! spoiler !--
+tanrım yalvarırım, tanrım lütfen bir iple, ayağıma uyan bir ayakkabı bulmama yardım et!
(ama tanrı buraya girmiyordu. kendi başımıza bırakılmıştık.)
--! spoiler !--
--! spoiler !--
vlodek: neden ağlıyorsun artie?
artie: b-ben düştüm arkadaşlarım da beni beklemeden g-gitti.
vlodek: arkadaş? arkadaşların mı? onları bir hafta boyunca aç, susuz bir odaya kapa da... işte o zaman bak bakalım... arkadaş neymiş?..
--! spoiler !--
kitap, art spiegelman'ın, yahudi bir polonyalı olan babasının ghettolardan auschwitz'e, oradan da amerika'ya kadar uzanan hikayesini baştan sona dinlemek ve bu hikayeyi bir grafik roman haline getirmek için vlodek'i (babası) ziyareti ile başlıyor. buradan sonra paralel iki hikaye akıyor kitapta: vlodek'in anıları ve art-vlodek ilişkisi. kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölümde (my faher bleeds history-babam tarih kanıyor) vlodek'in yaşadıkları ve düşünceleri daha ağır basarken ikinci bölümde (and here my troubles began-ve dertlerim burada başladı) bu denge artie yönüne kayıyor.
ilk elinize aldığınızda konusunun, artık defalarca işlenmesinden mütevellit, klişeleşmiş bir ''yahudiler melek, almanlar kaka'' sloganı etrafında şekillendiğini zannedebilirsiniz (ben de böyle bir beklentiyle açmıştım ilk sayfayı). fakat okudukça zihninizde şekillenen şey de öyle olmuyor.
peki kitap holocaust üzerinden duygu yüklemesi yapmıyorsa ne yapmayı amaçlamış olabilir ki? işte bu sorunun cevabını bence yazar vlodek'in ağzından şöyle veriyor:
--! spoiler !--
vlodek: evet, hayat hep hayatın tarafını tutar, kurbanlar da bir şekilde suçlanır. ama ne hayatta kalanlar en iyileriydi, ne de en iyiler öldü, tamamen tesadüf. aah ah. şimdi senin kitabından söz etmiyorum ama soykırım hakkında ne kadar kitap yayınlandı, bir bak. ne işe yaradı? insanlar değişmedi ki... belki de yeni ve daha büyük bir soykırım istiyorlar.her neyse, ölenler hikayenin kendilerine ait yüzünü hiç anlatamayacak, onun için artık hiç hikaye olmaması belki de daha iyi. evet, samuel beckett bir keresinde ''her kelime yalnızlık ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibidir'' demiş.
art: tezat bu ya, bunu da söylemiş işte.
--! spoiler !--
yazar kitapta 4. duvarı kendisi için defalarca yıkıyor, hatta bir bölümünde doğrudan kendisini (bir fare maskesiyle) bu kitabı çizerken gösteriyor ve birkaç monolog yazıyor:
vladek 1944 ilkbaharında, auscwitz'de tenekeci olarak çalışmaya başladı... ben de bu sayfaya 1987 şubat'ının sonunda başladım...
...
8 yıllık bir çalışmadan sonra, maus'un birinci bölümü eylül 1988'de yayımlandı. hem eleştiri, hem de ticaret alanında başarıyla...
kitapla ilgili şöyle bir detay daha var, hiçbir karakter insan olarak çizilmemiş: yahudiler fare, almanlar kedi, amerikanlılar köpek, polonyalılar domuz, fransızlar kurbağa, isveçliler geyik, çingeneler güve olarak tasvir edilmiş. bu seçimler elbette rastgele seçimler değiller. peki neden hayvanlar? bu sorunun cevabını kitabın ilk kısmının başlangıcında yazar bize hitler'in şu sözüyle veriyor: yahudiler bir ırk kuşkusuz,ama insan değiller. peki neden fare? bu seçimin de rastgele olmadığını kitabın ilk kısımlarında bir gazete kupüründe yazan şu yazıyla veriyor bize spiegelman: mikki fare şimdiye kadar yaratılmış en sefil kahraman… her bağımsız delikanlı ve her saygın gencin sahip olduğu sağlıklı duygular, hayvanlar dünyasının bu en büyük mikrop taşıyıcısının, bu pisliğe ve iğrençliğe bulanmış haşaratın en ideal hayvan tipi olamayacağını anlatır… yahudilerin insanlara kaba saldırısına son ! kahrolsun mikki fare! gamalı haç takın!
kitabın anlattığı/anlatmak istediği konusuna geri dönecek olursak burada söylenecek birkaç şey daha var diye düşünüyorum. kitabın üzerinde durduğu temel şey yahudi soykırımı perspektifinden yola çıkarak genel olarak ırkçılık. bunun ipuçları hem kitabın gidişatında hem de diyaloglarında çokça veriliyor. birkaç örnek:
--! spoiler !--
kitabın bir noktasında artie, karısı ve vlodek arabada gitmektedirler, arabayı süren françoise (artie'nin karısı) yoldan siyahi bir otostopçu almak ister. vlodek buna çok kızar, siyahi birinin hırsız olacağından asla arabaya almaması gerektiğinden bahseder. otostopçuyu alıp gitmek istediği yere bıraktıktan sonra şu diyalog yaşanır:
vlodek: şvartzer (bir tür aşağılama) arka koltuktaki yiyecekleri çalmasın diye gözümü ayıramadım.
françoise: ne! bu çok çirkin özellikle de sen, nasıl böyle ırkçı olabilirsin! siyahlardan tıpkı nazilerin yahudilerden söz ettikleri gibi bahsediyorsun!
vlodek: pöh! gerçekten bundan daha akıllı olduğunu sanırdım, françoise... yahudilerle şvartzerleri mukayese bile etmem!
françoise: genelleme yapıp siyahlar hırsızdır demeye nasıl cüret edersin? bu...
vlodek: kes artık, tamam mı? onları hiç tanımıyorsun... new york'a ilk geldiğimde bir çamaşır merkezinde çalışıyordum. daha önce bu zencileri hiç görmemiştim... ama her yerde şvartzer vardı, mallarımı bir saniyeliğine bile yere bıraksam, her şeyi yürütüyorlardı!
françoise: ama sen...
art: unut gitsin sevgilim... bu adam umutsuz vaka.
--! spoiler !--
kitapta benim için etkileyici olan bir başka nokta da anlatılmak/hissettirilmek istenen şeyin görsel bir anlatı yoluyla da okuyucuya ulaştırılmak istenmesi oldu. bu açıdan, okumak isteyenlere tavsiyem: görselleri mutlaka inceleyin, hepsinde olmasa da çoğunda hikayeye dair aydınlatıcı detaylar gizli.
daha fazlasını ve güzelini yazmak isterdim kitapla ilgili fakat burada yazılmışı var:)
(link: kahramanbaykus.com/nostalji...)
son olarak kitaptan birkaç alıntı:
--! spoiler !--
+hepimiz için buradan tek çıkış var... o da şu bacalardan geçiyor.
(abraham'ı bir daha hiç görmedim... sanırım bacadan çıkıp, gitti...)
--! spoiler !--
--! spoiler !--
+tanrım yalvarırım, tanrım lütfen bir iple, ayağıma uyan bir ayakkabı bulmama yardım et!
(ama tanrı buraya girmiyordu. kendi başımıza bırakılmıştık.)
--! spoiler !--
--! spoiler !--
vlodek: neden ağlıyorsun artie?
artie: b-ben düştüm arkadaşlarım da beni beklemeden g-gitti.
vlodek: arkadaş? arkadaşların mı? onları bir hafta boyunca aç, susuz bir odaya kapa da... işte o zaman bak bakalım... arkadaş neymiş?..
--! spoiler !--
devamını gör...
20 temmuz 2021 normal sözlük bayramlaşması
evin küçüğü olup koşturmaktan yeni buralara uğradım. tüm sözlüğün bayramını kutlarııım. büyüklerimin ellerinden öperim ve harçlık isterim korona falan dinleyemem yani. çikolataya da razı olabilirim belki. belki ama. küçük, minnoş diyordunuz ee hani? nerde benim pamuk şekerim, mendil arası harçlığım? nerdeee o eski bayramlar, aaah ah..
devamını gör...
yaprak sarma
yapımı zor, tüketimi kolaydır. bazı kişiler tarafında dolma olarak adlandırılmasını bir türlü anlayamıyorum.
devamını gör...
göz teması
her şeyi anlatır.söze gerek yoktur.gözler yalan söylemez.
devamını gör...
devrim arabaları
azmin, inancın, dayanışmanın, sabrın, başarının hüzünlü bir hikayesi.. türk sinemasının dram sayfasındaki en kaliteli yapıtlardan biri. ülkemizin en iyi filmlerinden biri. bizim kültürümüzü içeren ögeler olduğu için değil sadece, yapılan diğer filmlerle kıyaslayınca oldukça doyurucu yanları var filmin. tek bir araba üretiminin bile ne kadar zor koşullarda yapıldığını müthiş bir dille anlatan mükemmel yapıt. filmin her saniyesinin tam anlamıyla türk kültürünü yansıttığına şahit olmak mümkün. filmin ana temasının belirli anlarda duygusal sahnelerle harmanlanması, azim ve hırs, beklentiler, yapılan fedakarlıklar..
bana kalırsa bunun gibi daha birçok film çıkarılabilir gerçeklere sadık kalarak yeni gençlerin yakın geçmişteki büyüklerini tanıması açısından çok güzel bir örnek. dayandığı öykü açısından son derece güçlü bir film. yönetmeninin de bir söyleşide belirttiği gibi tüm ekip inanarak ve filmi benimseyerek oynamış. oyuncu seçimi ve oyunculuklar mükemmel. dönemin atmosferi çok iyi yansıtılmış. özellikle mühendislik eğitimi almış veya imalatın güçlüklerini bilen kişilerin keyifle izleyebilecekleri bir film çıkmış ortaya. çok kaliteli bir yapım, müzikleri, doğal insanları, sıkmayan senaryosu, orjinal dekorlar.. ve tarihsel bir olay olması daha bir çekici kılıyor filmi. türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz sözünü hakkıyla ispatlayan, insanı hem milli duygularla kabartan hem de bu duyguları çok ciddi bir şekilde eleştiren ve bazı ön yargıların tamamen yok olması için acaba çok mu geç kalındı diye düşündüren, muhteşem bir oyuncu kadrosuyla da tüm bunların hakkını başarıyla veren bir film. bu tür filmlerin çekilmesi için konu örneklendirmek gerekirse başta "köy enstitüleri"ni konu alan bir film çok büyük ses getirecektir, bunun yanında filmde de adı geçtiği gibi teyyare fabrikası ve atatürk filmlerine en güzel örnek olarak atatürk zamanı kurulan fabrikalar, demir yolları, eğitim kurumları sinemaya dökülebilir. inşallah diyelim beklemeye geçelim.. her türkün ve özellikle her türk gencinin, mutlaka izlemesi gerektiği, üzerine düşünmesi gerektiği bir yapıt.
devamını gör...
dil kılıçtan keskindir
konuşmalarına dikkat etmeyen, sert ve kırıcı konuşan kişiler, sözleriyle büyük zarara yol açabilir anlamındaki atasözü.
çevresindeki insanlarda kılıç yarasından daha derin yaralar açabilir, kalpler kırılabilir ve bundan sonra tamiri de malesef olmaz.
çevresindeki insanlarda kılıç yarasından daha derin yaralar açabilir, kalpler kırılabilir ve bundan sonra tamiri de malesef olmaz.
devamını gör...
cu chi tünelleri
vietnamlılar bu tüneller sayesinde amerikalıların tabiri caizse aklını almıştır. amerikalılar her haltı denemişler ama bir türlü sonuç alamamışlardır. tünellerin içine göz yaşartıcı bombalar, gaz bombaları, el bombalarından oluşan nezih (!) kokteyller yollamışlar ama yine de viet kong'ları sahaya çekememişlerdir. hal böyle olunca yetti gari bizde tünellere girelim madem diyerek kolları sıvamışlar, ''tünel fareleri'' adını verdikleri birlikler oluşturarak tünellerde arzı endam etmeyi amaçlamışlardır. lakin bu iş de tutmamıştır. çünkü tüneller vietnamlıların anatomisine uygun olarak kazılmıştır. amerikalı askerler girişlerde ve ilerleyişlerde bu yüzden çok zorlanmış ve bu sebeple çok sayıda ''tünel faresi'' kapandaki peyniri yutarak, hakkın rahmetine kavuşmuştur. artı tünellerin şeklini ve şemalını da tam olarak bilmedikleri için viet konglar tarafından kolayca püskürtülmüşlerdir. eee ne demişler her fare kendi tünelindeki peyniri yer.
ayrıca bu tünel faresi operasyonları esnasında da vietnamlılar ilginç taktikler uygulamışlar. misal ayakkabılarını araba lastiğinden yapmışlar abiler. böylece farelere daha sessiz yaklaşma imkanı bulup, kolayca kapana sıkıştırmışlar. artı şeytana da pabucunu ters giydirmişler resmen. bilinçli olarak ayakkabılarını ters giyip, askerlerini, tünellerde o şekilde ilerleterek amerikalıları iz sürme konusunda da tufaya getirmişler ve ters köşe yaparak başarılı sonuçlar almışlardır. eh arkalarından ho amca da ''ho ho ho'' diye gülerek, fareleri geldikleri yere doğru uğurlamıştır.
ayrıca bu tünel faresi operasyonları esnasında da vietnamlılar ilginç taktikler uygulamışlar. misal ayakkabılarını araba lastiğinden yapmışlar abiler. böylece farelere daha sessiz yaklaşma imkanı bulup, kolayca kapana sıkıştırmışlar. artı şeytana da pabucunu ters giydirmişler resmen. bilinçli olarak ayakkabılarını ters giyip, askerlerini, tünellerde o şekilde ilerleterek amerikalıları iz sürme konusunda da tufaya getirmişler ve ters köşe yaparak başarılı sonuçlar almışlardır. eh arkalarından ho amca da ''ho ho ho'' diye gülerek, fareleri geldikleri yere doğru uğurlamıştır.
devamını gör...
şarkılarla geçtim aranızdan radyo yayını
gökyüzünde ne çok yıldız var diyorum pinhani diyorsak. lisede iki güzel insanla çokça sevdiğimiz bir etkinliğimiz vardı. dershaneden çıktıktan sonra akşam 9-10 gibi bir iki tane bira alır, kaydırak tepesine kurulur ve yıldızları izlerken bu şarkıyı dinlerdik.
devamını gör...
frank schatzing
frank schätzing, en çok satan bilim kurgu romanı the swarm, türkçeye geçmiş hali "sürü" ile tanınan alman bir yazardır.
devamını gör...
avrupa denince akla gelen ilk 3 kelime
edirne, kırklareli, tekirdağ.
devamını gör...
