moderasyon sisteminin eskiye dönmesi
daha uygun olmuş, karşımızda robot var sanıyorum resmen.
devamını gör...
ateizm eşiğindeki gençlere tavsiyeler
eşikten atlayın.
'inançlarınızı kalıplaştırmayın. şuna ya da buna inanmak ya da inanmamak zorundayım gibi. ben birçok şuna ya da buna aynı anda inanıyorum bazen de inanmıyorum. illa bir tercih mi yapmalıyım? *' şeklinde tavsiyede bulunup uzaklaştığım başlık.
'inançlarınızı kalıplaştırmayın. şuna ya da buna inanmak ya da inanmamak zorundayım gibi. ben birçok şuna ya da buna aynı anda inanıyorum bazen de inanmıyorum. illa bir tercih mi yapmalıyım? *' şeklinde tavsiyede bulunup uzaklaştığım başlık.
devamını gör...
flor
insan ve hayvanların kemik ve diş yapıları için gerekli ve önemli bir maddedir. diş macunlarında kullanılan flor dişe beyazlık kazandıran maddedir. içme sularına da zaman zaman flor takviyesi yapılır.
devamını gör...
mortaks: yazının dört mevsimi
aşkın üç rengi
bölüm 1
bir varmış bir yokmuş. zamanın birinde gökten üç elmanın düşmediği, muradına eremeyen sahte aşklarla dolu bir dünyada gerçek aşkı arayan, hikayemizin kahramanı olan, bir prens varmış. hadi, gelin bakalım neler gelmiş prensimizin başına.
bu dünya öyle bir dünyaymış ki, herkes güvensiz ve mutsuzmuş. maskeli yüzlerin istekleri bencil ve bireysel, sevinçleri ise sahteymiş. ama nefret, en keskin en yoğun haliyle var olmaya devam ediyormuş. prensimiz de sahte sevgi sözcükleri ile dolu bu dünyada gerçek aşkı yaşamak istiyormuş ve bu isteğinin verdiği şevkle arayışlarını sürdürüyormuş.
günlerden bir gün karşısına ona hissettiklerini yansıtabilecek ayna yürekli bir prenses çıkmış. birbirlerine baktıkları zaman sanki aynaya bakıyormuş gibi hissetmişler. öyle ki ikisi de cemal süreya'nın da dediği gibi: "elden düşme sevdalar değil benim istediğim. ya yüreğinin sahibi olmalıyım ya da hiçbir şeyin." diye düşünümüşler. ama birbirlerinin bu hislerinden ve düşüncelerinden habersizlermiş. yürekleri ne kadar uyumlu görünse de ağızdan, yürek kapısını çalan o sözler çıkmadıkça, o ilk adım atılmadıkça bu aşk dolu serüven başlayamıyormuş. nasıl tanıştıklarının bir önemi yokmuş. çünkü onlar için önemli olan yollarının kesişmiş olması, birbirlerini bulmuş olmalarıymış.
kısa sürede arkadaş olmuşlar. iyi anlaşıyorlarmış, şakalaşıyorlarmış, aralarında bir şeyler varmış ama onlar dostluk zannediyorlarmış. zaman geçtikçe daha da yakınlaşmışlar. birbirlerini koruyup kollamaya başlamışlar. içlerinde bir his varmış ama ikisi de susuyorlarmış. günden güne arkadaşlıkları farklı bir şekile bürünmeye başlamış. karşılıklı olarak hissettikleri duygular, diğer arkadaşlarına hissettiklerine benzemiyormuş. öyle ki bu duygular ağızlarını adeta mühürlüyormuş ve birbirlerine açılmalarına mani oluyormuş.
zaman iplikleri kader makarasına dolanmaya devam ediyorken ömürleri azalıyormuş fakat hissettikleri duygular çoğalıyormuş. buna rağmen kendilerinden bile saklıyorlarmış yüreklerinde yatan gizli gerçeği. onlar kirlenmiş dünyanın beyaz kalpli çocuklarıydı ve elbette onlara zarar vermek isteyenler çıkacaktı. bu iyi ve saf duyguları anlayamayan kıskanç ve yüzlerinde gülen maskeleri olan kötü insanlar, bu iki güzel yüreğe sahip sevdalıları ayırmaya çalışmışlar fakat onların kötülük akan kalplerinden gelen kıskançlık ile sarf ettikleri bu çabalar hep boşa çıkmış ve tüm bu olanlar birbirlerine açılamayan sevdalıların daha da kenetlenmesine neden olmuş.
kader makarasına sarılacak olan ipler azalırken, daha önce bu kadar yoğun bir duygu yaşamamış olduklarından olsa gerek bu hislerinin aşk olduğunu anlamaya başlamışlardı. sürekli arayışı içinde oldukları o duyguyu artık bulmuşlardı. buna rağmen korkuyorlardı, söyleyemiyorlardı.uzun süren bu sessizliğin ardından gecenin karanlık perdelerini yırtarak doğan güneş ile beraber prensimiz artık bu bilinmezliğe dayanamamış ve prensese gidip duygularını açmaya karar vermiş. güneş ışığını kendine yoldaş alarak prensesin kapısına gitmiş. kaybetme riskini göze alarak prenses için atan kalbi elinde, ya şimdi ya da hiçbir zaman diyerek, her şeyi anlatmış. prenses onun bu cesaretinden etkilenmiş olsa gerek o da duygularını açmış. bu konuşmadan ikisi de mutlu ayrılmışlar.
bu dostluğun aslında çoktan aşka evrilmiş olduğunu fark etmeleri uzun sürmemiş.
zaten onları her gören de çok yakıştıklarını söylemiyor muydu? hakları da vardı, çok yakışıyorlardı. fakat onlar birbirlerini bu kadar severken yazgılarına melekler bile üzülüyordu, kaderi değiştirmek istercesine tanrıya yalvarıyorlardı.
edit: merhaba artık bu başlık altında hikayeler yazmaya başlıyorum. bölümlere ayrılmış bu kısa hikayeleri her hafta paylaşmayı düşünüyorum. şimdilik ilk hikayenin ilk bölümü sizlerle umarım beğenmişsinizdir. bu arada bu hikaye @rurouni kenshin ile birlikte yazılmıştır. ikinci bölümde görüşmek üzere*.
bölüm 1
bir varmış bir yokmuş. zamanın birinde gökten üç elmanın düşmediği, muradına eremeyen sahte aşklarla dolu bir dünyada gerçek aşkı arayan, hikayemizin kahramanı olan, bir prens varmış. hadi, gelin bakalım neler gelmiş prensimizin başına.
bu dünya öyle bir dünyaymış ki, herkes güvensiz ve mutsuzmuş. maskeli yüzlerin istekleri bencil ve bireysel, sevinçleri ise sahteymiş. ama nefret, en keskin en yoğun haliyle var olmaya devam ediyormuş. prensimiz de sahte sevgi sözcükleri ile dolu bu dünyada gerçek aşkı yaşamak istiyormuş ve bu isteğinin verdiği şevkle arayışlarını sürdürüyormuş.
günlerden bir gün karşısına ona hissettiklerini yansıtabilecek ayna yürekli bir prenses çıkmış. birbirlerine baktıkları zaman sanki aynaya bakıyormuş gibi hissetmişler. öyle ki ikisi de cemal süreya'nın da dediği gibi: "elden düşme sevdalar değil benim istediğim. ya yüreğinin sahibi olmalıyım ya da hiçbir şeyin." diye düşünümüşler. ama birbirlerinin bu hislerinden ve düşüncelerinden habersizlermiş. yürekleri ne kadar uyumlu görünse de ağızdan, yürek kapısını çalan o sözler çıkmadıkça, o ilk adım atılmadıkça bu aşk dolu serüven başlayamıyormuş. nasıl tanıştıklarının bir önemi yokmuş. çünkü onlar için önemli olan yollarının kesişmiş olması, birbirlerini bulmuş olmalarıymış.
kısa sürede arkadaş olmuşlar. iyi anlaşıyorlarmış, şakalaşıyorlarmış, aralarında bir şeyler varmış ama onlar dostluk zannediyorlarmış. zaman geçtikçe daha da yakınlaşmışlar. birbirlerini koruyup kollamaya başlamışlar. içlerinde bir his varmış ama ikisi de susuyorlarmış. günden güne arkadaşlıkları farklı bir şekile bürünmeye başlamış. karşılıklı olarak hissettikleri duygular, diğer arkadaşlarına hissettiklerine benzemiyormuş. öyle ki bu duygular ağızlarını adeta mühürlüyormuş ve birbirlerine açılmalarına mani oluyormuş.
zaman iplikleri kader makarasına dolanmaya devam ediyorken ömürleri azalıyormuş fakat hissettikleri duygular çoğalıyormuş. buna rağmen kendilerinden bile saklıyorlarmış yüreklerinde yatan gizli gerçeği. onlar kirlenmiş dünyanın beyaz kalpli çocuklarıydı ve elbette onlara zarar vermek isteyenler çıkacaktı. bu iyi ve saf duyguları anlayamayan kıskanç ve yüzlerinde gülen maskeleri olan kötü insanlar, bu iki güzel yüreğe sahip sevdalıları ayırmaya çalışmışlar fakat onların kötülük akan kalplerinden gelen kıskançlık ile sarf ettikleri bu çabalar hep boşa çıkmış ve tüm bu olanlar birbirlerine açılamayan sevdalıların daha da kenetlenmesine neden olmuş.
kader makarasına sarılacak olan ipler azalırken, daha önce bu kadar yoğun bir duygu yaşamamış olduklarından olsa gerek bu hislerinin aşk olduğunu anlamaya başlamışlardı. sürekli arayışı içinde oldukları o duyguyu artık bulmuşlardı. buna rağmen korkuyorlardı, söyleyemiyorlardı.uzun süren bu sessizliğin ardından gecenin karanlık perdelerini yırtarak doğan güneş ile beraber prensimiz artık bu bilinmezliğe dayanamamış ve prensese gidip duygularını açmaya karar vermiş. güneş ışığını kendine yoldaş alarak prensesin kapısına gitmiş. kaybetme riskini göze alarak prenses için atan kalbi elinde, ya şimdi ya da hiçbir zaman diyerek, her şeyi anlatmış. prenses onun bu cesaretinden etkilenmiş olsa gerek o da duygularını açmış. bu konuşmadan ikisi de mutlu ayrılmışlar.
bu dostluğun aslında çoktan aşka evrilmiş olduğunu fark etmeleri uzun sürmemiş.
zaten onları her gören de çok yakıştıklarını söylemiyor muydu? hakları da vardı, çok yakışıyorlardı. fakat onlar birbirlerini bu kadar severken yazgılarına melekler bile üzülüyordu, kaderi değiştirmek istercesine tanrıya yalvarıyorlardı.
edit: merhaba artık bu başlık altında hikayeler yazmaya başlıyorum. bölümlere ayrılmış bu kısa hikayeleri her hafta paylaşmayı düşünüyorum. şimdilik ilk hikayenin ilk bölümü sizlerle umarım beğenmişsinizdir. bu arada bu hikaye @rurouni kenshin ile birlikte yazılmıştır. ikinci bölümde görüşmek üzere*.
devamını gör...
sevgiliye ihtiyaç duymayan insan
(bkz: oha bırakın bu başlığa yazıcam)
lafa, her bir exime teşekkür ederek başlıyorum. her biri, hayatımın sonuna kadar unutmayacağım deneyimler sunmuş, en dertlisini bile güzel anıyorum.
bence bir insan sevgiliye ihtiyaç duymamalı.
evet, duymamalı. sevgilinin getirdiği duygulara ihtiyacı olmamalı demiyorum, bir sevgiliye ihtiyaç duymamalı, neden, tartışalım.
1- insan artık kendi kendine yetebilen bir canlı.
direkt olarak elenen arkadaşlar, "ama o işi yapamıyoruz" arkadaşları. benim bahsettiğim, artık topluluk içerisinde yaşama zorunluluğumuz olması ve çeşitli teçhizatlarla, bir insanın sadece 1000 yıl öncesinin aksine * doğada sorunsuzca yaşayabilir olması. ütü yapmak, yemek yapmak, bunları yapamayan varsa çarpı sağ üstte.
2- bizi en çok sevecek kişi, kendimiz olmalıyız
itirazı olan var mı? varsa; *
3- herkes değişir
ve inanamayacağınız şekilde. bir gün sizinle 5 liraya karın doyurabilen ve mutlu olan kadın/erkek, sadece 2 yıl sonra aldığı dairelerle hava atabilir. beraber büyümek derseniz, o riski almak istemeyen arkadaşlarımız var.
4- kendine güven
yaşlılık var, elden ayaktan düşeriz, yarın yanımda bir yarenim olsun falanlar.
ben elden düşene kadar, bana destek olamayacak maddi birikimi yapmamışsam eğer, o kadar sene çarçur ettiklerimin cezasını çekiyor olmalıyım. evet, mümkün sistem, ekonomi ve diğer değerler buna imkan vermiyor. ancak sadece 4. adımla ilgili, karşı tarafın sizden önce göçmeyeceğini kim garanti edebilir?
5- aşk
dediğimiz şey, kimyasal bir tepkime değil mi? *
hangimiz ilk aşkını unutamadı?
hangimiz "ben hiç ikinci kez aşık olamadım" diyebiliyor?
demek ki biri vazgeçilmez "sevgili" olsaydı, ikinci, üçüncüler olmazdı.
ben oyumu sevgiliye ihtiyaç duymayan insanlar tarafına atıyorum. burası güzel bu arada, arada bir denk gelip eğleniyoruz.
lafa, her bir exime teşekkür ederek başlıyorum. her biri, hayatımın sonuna kadar unutmayacağım deneyimler sunmuş, en dertlisini bile güzel anıyorum.
bence bir insan sevgiliye ihtiyaç duymamalı.
evet, duymamalı. sevgilinin getirdiği duygulara ihtiyacı olmamalı demiyorum, bir sevgiliye ihtiyaç duymamalı, neden, tartışalım.
1- insan artık kendi kendine yetebilen bir canlı.
direkt olarak elenen arkadaşlar, "ama o işi yapamıyoruz" arkadaşları. benim bahsettiğim, artık topluluk içerisinde yaşama zorunluluğumuz olması ve çeşitli teçhizatlarla, bir insanın sadece 1000 yıl öncesinin aksine * doğada sorunsuzca yaşayabilir olması. ütü yapmak, yemek yapmak, bunları yapamayan varsa çarpı sağ üstte.
2- bizi en çok sevecek kişi, kendimiz olmalıyız
itirazı olan var mı? varsa; *
3- herkes değişir
ve inanamayacağınız şekilde. bir gün sizinle 5 liraya karın doyurabilen ve mutlu olan kadın/erkek, sadece 2 yıl sonra aldığı dairelerle hava atabilir. beraber büyümek derseniz, o riski almak istemeyen arkadaşlarımız var.
4- kendine güven
yaşlılık var, elden ayaktan düşeriz, yarın yanımda bir yarenim olsun falanlar.
ben elden düşene kadar, bana destek olamayacak maddi birikimi yapmamışsam eğer, o kadar sene çarçur ettiklerimin cezasını çekiyor olmalıyım. evet, mümkün sistem, ekonomi ve diğer değerler buna imkan vermiyor. ancak sadece 4. adımla ilgili, karşı tarafın sizden önce göçmeyeceğini kim garanti edebilir?
5- aşk
dediğimiz şey, kimyasal bir tepkime değil mi? *
hangimiz ilk aşkını unutamadı?
hangimiz "ben hiç ikinci kez aşık olamadım" diyebiliyor?
demek ki biri vazgeçilmez "sevgili" olsaydı, ikinci, üçüncüler olmazdı.
ben oyumu sevgiliye ihtiyaç duymayan insanlar tarafına atıyorum. burası güzel bu arada, arada bir denk gelip eğleniyoruz.
devamını gör...
güne bir söz bırak
belki de biraz geç rastladım sana
ama her şey geç gelmiyor mu zaten yurdumuza?
cemal süreya
ama her şey geç gelmiyor mu zaten yurdumuza?
cemal süreya
devamını gör...
akhisar
sen aydınlatırsın geceyi (film) isimli filmin çekildiği manisa ilçesidir. yönetmen onur ünlü, "akhisar öyle berbat bir yer ki her sokakta ayrı intihar etmek, her elektrik direğine yeniden kendini asmak istiyorsun." söyleminde bulunmuş.
devamını gör...
kadıköy reks sineması
yeni nesil onu kadıköy rexx sineması olarak biliyor ama biz onu hep gerçek adı reks olarak bildik, rexx adı 2000 li yıllarda matah bir admış gibi kondu, zaten o adın konması ile birikte bu zamana gelinmesinin sinyalleri verilmeye başlandı.
ne zaman ki avmler açılmaya başladı, başta kadıköy olmak üzere müstakil sinemalar iş yapmamaya başladı. kadıköy' ün en güzel iki sineması olan süreyya ve reks bir süre buna direndi, çünkü adları ve sadık izleyicileri vardı, önce süreyya kapandı, sonradan doğru bir kararla opera binası yapıldı. reks ne olacak bilmiyorum. duydum ki şimdi yıkılacakmış, o bence tarih oldu artık. bu saatten sonra ondan bir şey olmaz gibime geliyor.
reks sineması zamanında kadıköy'ün süreyya sineması ile birlikte en güzel sinemasıydı. iyi film olduğu zaman mutlaka ya süreyya sinemasında ya da reks sinemasında seyretmeyi tercih ederdik. çünkü her ikislde büyüktü, ferahtı ve ses sistemi o zamana göre diğerlerinden çok çok iyiydi. ayrıca her iki sinemada bir buluşma noktasıydı, o zamanlar cep telefonu yoktu, şu saatte reks' in önünde buluşalım derdik. en son ne zaman orada film seyretmeye gittim hatırlamıyorum ama seyrettiğimi hatırladığım son film titanic. onu da balkondan seyretmiştim demek ki 1997-98 falan olmalı. hem süreyya sinemasında hem de reks sinemasında balkondan film seyretmek o zamanlar prestij göstergesiydi bizim için. şu filmi ben balkondan seyrettim orada dediniz mi, karşıdakinin vay be dediğini duyar gibi olurdunuz. ama her zaman o balkonları açmazlardı, ne zaman alt kat tamamen dolar o zaman balkonlara bilet satışı olurdu.
reks sineması bir zamanlar istanbul film festivaline ev sahipliği yapan salonlardandır, hatta ilk başlarda anadolu yakasında festival filmlerini gösteren tek sinema salonu oydu diye hatırlıyorum. diğer tüm festival salonları taksimdeki salonlar olurdu, biz de karşının taksisi olduğumuz için hep kadıköy reks' i tercih ederdik.
şimdi yıkılacak, devir çok hızlı değişiyor, güzel anılarımızın olduğu her şey daha modern, daha yeni olacak diye birer birer ortadan kaldırılıyor.
ayrıca (bkz: kadıköy rexx sinemasının yıkılması)
ne zaman ki avmler açılmaya başladı, başta kadıköy olmak üzere müstakil sinemalar iş yapmamaya başladı. kadıköy' ün en güzel iki sineması olan süreyya ve reks bir süre buna direndi, çünkü adları ve sadık izleyicileri vardı, önce süreyya kapandı, sonradan doğru bir kararla opera binası yapıldı. reks ne olacak bilmiyorum. duydum ki şimdi yıkılacakmış, o bence tarih oldu artık. bu saatten sonra ondan bir şey olmaz gibime geliyor.
reks sineması zamanında kadıköy'ün süreyya sineması ile birlikte en güzel sinemasıydı. iyi film olduğu zaman mutlaka ya süreyya sinemasında ya da reks sinemasında seyretmeyi tercih ederdik. çünkü her ikislde büyüktü, ferahtı ve ses sistemi o zamana göre diğerlerinden çok çok iyiydi. ayrıca her iki sinemada bir buluşma noktasıydı, o zamanlar cep telefonu yoktu, şu saatte reks' in önünde buluşalım derdik. en son ne zaman orada film seyretmeye gittim hatırlamıyorum ama seyrettiğimi hatırladığım son film titanic. onu da balkondan seyretmiştim demek ki 1997-98 falan olmalı. hem süreyya sinemasında hem de reks sinemasında balkondan film seyretmek o zamanlar prestij göstergesiydi bizim için. şu filmi ben balkondan seyrettim orada dediniz mi, karşıdakinin vay be dediğini duyar gibi olurdunuz. ama her zaman o balkonları açmazlardı, ne zaman alt kat tamamen dolar o zaman balkonlara bilet satışı olurdu.
reks sineması bir zamanlar istanbul film festivaline ev sahipliği yapan salonlardandır, hatta ilk başlarda anadolu yakasında festival filmlerini gösteren tek sinema salonu oydu diye hatırlıyorum. diğer tüm festival salonları taksimdeki salonlar olurdu, biz de karşının taksisi olduğumuz için hep kadıköy reks' i tercih ederdik.
şimdi yıkılacak, devir çok hızlı değişiyor, güzel anılarımızın olduğu her şey daha modern, daha yeni olacak diye birer birer ortadan kaldırılıyor.
ayrıca (bkz: kadıköy rexx sinemasının yıkılması)
devamını gör...
geceye bir söz bırak
anneler kızlarını sadece onların istedigi gibi biri olursa sever ogullarını ise ne olursa olsun.. bu cumle saplandi kalbimizede bu gece...
devamını gör...
aynı evde yaşıyormuş gibi entryler
çıkın gidin evimden kira fatura vermiyor evimde yaşıyorsunuz.
devamını gör...
normal sözlük'ün 30 yaş üstü yazar kaynaması
bilinenin aksine 100 derecede kaynamıyoruz. (su gibi aziz olduğunuz için.) biz bizatihi az geçkin oluğumuzdan kaynama derecemizi bulabilmek için normali 5'le çarpıp 28 çıkartıp karaköküne alın. olmadı meyan kökü var bildin? yaa o ne menen bir şey arkadaş. soğuk içicen soğuk yoksa geçici bilinç kaybı yapıyor böyle başlıklar açar gibi oluyorsun. ama oluyorsun utancından açamıyorsun.
ben şimdi ne dedim? kime dedim? nasıl dedim? kafamda deli sorular. kolayca çözemiyorum. binlerce dansöz var. ölene kadar aşık olamazsın. bas gaza aşkım bas gaza. bitliste beş minare. ordunun dereler aksa yukarı aksa vermem seni ellere. eller eller eller.... (potporii kırdımsa bu sefer.) (idare edi verin bakırköy'e haber ettik gelip alıcıılarr. doğduğu yere geri gidücük.)
ben şimdi ne dedim? kime dedim? nasıl dedim? kafamda deli sorular. kolayca çözemiyorum. binlerce dansöz var. ölene kadar aşık olamazsın. bas gaza aşkım bas gaza. bitliste beş minare. ordunun dereler aksa yukarı aksa vermem seni ellere. eller eller eller.... (potporii kırdımsa bu sefer.) (idare edi verin bakırköy'e haber ettik gelip alıcıılarr. doğduğu yere geri gidücük.)
devamını gör...
akraba
nasıl becerdigimi bilmiyorum ama çekirdek ailem dışında hiçbir akraba ile ilişkim yok. mükemmel hissediyorum sanki ömrüm 10 yıl uzamış gibi.
devamını gör...
nefret
duyguların belki de en güçlüsü olan nefret insan doğası açısından ulaşılması en kolay duygudur. insan ve insan sağlığı üzerindeki etkisi o kadar derin ve anlaşılmazdır ki. bazen bir kibrit çöpü bile nefretin alevlenmesi için yeter de artar bile. böyle bir durumda bize düşen tek şey ise ondan olabildiğince uzağa kaçmak ya da ona teslim olmaktır. ondan olabildiğince uzağa kaçabilmek için yapmamız gereken tek şey belkide o an nefret kadar güçlü olan sevgi denen silaha sarılmaktır. çünkü nefret denen bu illete teslim olursak başta sağlığımız olmak üzere elimizde bulunan her şeyi kaybetme olasılığımız oldukça yüksektir. sağlık demişken bu sadece bedenen kaybedeceğimiz bir sağlık değil bilindiği üzere her şey kafada bizim düşüncelerimiz aracılığıyla şekillenmektedir ve bu süreçte öncelikle kaybedeceğimiz en önemli şey akıl sağlığımızdır. şöyle düşünebilirsiniz bu süreçte kaybedeceğimiz en önemli şey ailemiz, dostlarımız ve sevdiklerimizdir. ama öyle değil nefretle başlayan bir düşünce sistemi her şeyden önce sinsice bize akıl sağlığımızı kaybettirir ve akıl sağlığımız yerinde olmadıktan sonra ailemiz, dostlarımız ve sevdiklerimiz birer birer içimizde büyüttüğümüz nefrete kurban gider. onlar elimizden kayıp giderken nefret denen bu duygu bizleri öylesine esiri etmiştir ki umrumuzda bile olmaz üstüne içten içe onlara da nefret beslemeye başlarız. hani en önemli şey ailemiz, dostlarımız ve sevdiklerimizdi. bir kere nefret denen duyguya akıl sağlığımızı teslim etmişiz çevremizdekilerin ne önemi var ki onlar bizi terk ettikten sonra. ve sonuç olarak önemsizleştiler işte nefret duygusuna teslim edeceğimiz yeni bir şey çıktı. beni terk ettiler oysaki ben bir şey yapmadığım halde. böyle böyle kafamızın içinde kurdukça kurar bilendikçe bileniriz. artık nefret bizi sarıp sarmalamıştır bizi ta ki sevgiye teslim olana kadar nefretin can düşmanına.
devamını gör...
zamanla sevmek vs ilk görüşte aşk
zamanla sevmenin kredisi çok yüksek fakat zamanla sevmelerde de ilk görüşte etkilenmek gizlidir. *
devamını gör...
yazarların şu an dinledikleri şarkı
tanju okan- kaderim
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
korku tüneline girdik ürkme
elinden tutarım merak etme
cılız bir ses duyuldu sahibi nerede
hadi canım ip atla köşede.
elinden tutarım merak etme
cılız bir ses duyuldu sahibi nerede
hadi canım ip atla köşede.
devamını gör...
yastayım
cenk'in arka bahçesi ukdesidir.
sözleri ercan saatçi'ye aittir.
ercan saatçi "bu şaheseri hangi ruh haliyle yazdınız" sorusuna şu cevabı vermiştir;
"çay bardağında bir duble rakı aldım, sigaramı yaktım, bir çırpıda çıktı."
ayrıca eşi, bu şarkıdan pek hoşlanmazmış. şarkının bir hikayesi yokmuş. ercan saatçi tamamen yeteneğini konuşturmuş.
nasıl derin, insanın içine işleyen, dinledikçe gözlerinden yaş düşüren, his dolu, sanki yaşanmış bir hikayenin anlatıldığı şarkı.
dinledikçe gözlerinizden usul usul yaşlar dökülebilir. fazlasıyla dokunaklı. her ne kadar şarkıda anlatılanı yaşamamış olsanız bile, bir şekilde sizi de etkisi altına alabilir, kalbinize dokunabilir.
şarkıda sevda diye; şiirlere, filmlere, masallara konu olmuş bir kavramdan bahsediliyor. tabii sevda hiçbir zaman yalnız değildir. muhakkak ayrılık ve acı da dahildir sevdaya. belki de bu yüzdendir ki nice seneler daha bahsedilecek. kim bilir, belki sizler de düşersiniz bir gün sevdaya.
şarkıyı ilk olarak sefarad adlı grup seslendirmiştir. linkliyorum;
seneler sonra ferhat göçer yeniden seslendirmiştir. onu da linkliyorum;
bir de kibariye yorumu vardır, o da dinlenmeye değer. onu da linkleyeyim madem;
ayrıca şarkının orijinali consuelo luz'a ait olan los bilbilicos. o da linkli, aşağıda;
orijinalini bir de buradan dinleyin. bu daha iyi gibi
son olarak şu sözlerle bitiriyorum;
"sen varmışsın gibi, her gece ışığı kapatmadım,
gel gör ki, ben hâlâ yokluğuna alışamadım."
"şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
yastayım, hiç kimse bilmiyor..."
*
sözleri ercan saatçi'ye aittir.
ercan saatçi "bu şaheseri hangi ruh haliyle yazdınız" sorusuna şu cevabı vermiştir;
"çay bardağında bir duble rakı aldım, sigaramı yaktım, bir çırpıda çıktı."
ayrıca eşi, bu şarkıdan pek hoşlanmazmış. şarkının bir hikayesi yokmuş. ercan saatçi tamamen yeteneğini konuşturmuş.
nasıl derin, insanın içine işleyen, dinledikçe gözlerinden yaş düşüren, his dolu, sanki yaşanmış bir hikayenin anlatıldığı şarkı.
dinledikçe gözlerinizden usul usul yaşlar dökülebilir. fazlasıyla dokunaklı. her ne kadar şarkıda anlatılanı yaşamamış olsanız bile, bir şekilde sizi de etkisi altına alabilir, kalbinize dokunabilir.
şarkıda sevda diye; şiirlere, filmlere, masallara konu olmuş bir kavramdan bahsediliyor. tabii sevda hiçbir zaman yalnız değildir. muhakkak ayrılık ve acı da dahildir sevdaya. belki de bu yüzdendir ki nice seneler daha bahsedilecek. kim bilir, belki sizler de düşersiniz bir gün sevdaya.
şarkıyı ilk olarak sefarad adlı grup seslendirmiştir. linkliyorum;
seneler sonra ferhat göçer yeniden seslendirmiştir. onu da linkliyorum;
bir de kibariye yorumu vardır, o da dinlenmeye değer. onu da linkleyeyim madem;
ayrıca şarkının orijinali consuelo luz'a ait olan los bilbilicos. o da linkli, aşağıda;
orijinalini bir de buradan dinleyin. bu daha iyi gibi
son olarak şu sözlerle bitiriyorum;
"sen varmışsın gibi, her gece ışığı kapatmadım,
gel gör ki, ben hâlâ yokluğuna alışamadım."
"şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
yastayım, hiç kimse bilmiyor..."
*
devamını gör...
esnek çalışma saatleri
günümüz şartlarında esnek çalışma saati yok ki. kim ne derse desin emekçi insanın halini gerçekten görmek lazım.
devamını gör...
tavukların teyzesi
hakli yere olusturulmus soz obegidir. cumartesi gecesi erken mi yatilir? kahve esliginde kitabin icine kafa gomulur, bir film biter baska bir film izlenir. cok daha guzeli sozluge girilir mesela konudan konuya gecis yapilir, baslik acilir, yorum yazilir...
devamını gör...

