#türkiyedinsizleşiyor
türkiye çirkinleşmesin, vahşileşmesin, vicdansızlaşmasın yeter.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
bugün zevzekliğim tuttu valla istemeyen pastirmalicorek sus diye bela okuyabilirler bana. ama herkes çok güzel şarkılar seçmiş hepiniz mi kaliteli olursunuz insafsızlar.
devamını gör...
satın alındıktan sonra pişman olunan son şey
termos şeklinde bi su şişesi. çok küçük bi şey gibi gözükebilir ama su içemiyorum yeterince nerdeyse günde 1-2 bardak içiyorum ve kendimi alıştırmak motive etmek için şişe ya da kupa bardak falan alıyorum sürekli ve bu seferkini de aldıktan sonra gerçekten pişman oldum çünkü bu artık kaçıncı bilmiyorum*.
devamını gör...
yazarların en sevdiği 90’lar pop şarkısı
michael jackson - black or white, they don't care about us
sting - desert rose
ace of base - happy nation
sting - desert rose
ace of base - happy nation
devamını gör...
sevgiliye söylenen efsane laflar
....im gülsün dünyam gülsün..
devamını gör...
yazarların psikolojik durumunun 3 kelime ile özeti
nickim güzelce anlatıyor.
devamını gör...
amazon usulü
kadınlarda, iki bacak aynı yana gelecek biçimdeki ata binme usulü.
bu usule göre de kadınların ata binerken giydikleri özel olarak hazırlanmış ceket ve etekten oluşan amazon isimli kıyafeti olurmuş.
bu usule göre de kadınların ata binerken giydikleri özel olarak hazırlanmış ceket ve etekten oluşan amazon isimli kıyafeti olurmuş.
devamını gör...
şehirler arası otobüs yolculuğu yapmak
bana, "uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın" dizesini hatırlatan eylem.
o vedalaşmalar, bir parça daha sığsın diye fermuarı üzerine oturularak kapatïldığı belli valizler, sevgilisini uğurlayan genç kadın ya da adamlar, çocuğunu uğurlayan umutlu ve gururlu bakışlar... son sarılış, son öpüş, acele akan birkaç damla göz yaşı. otobüsün buğulu camından dışarıya, içeriye sallanan eller. otobüs hareket edinceye kadar, "bak, sen gidinceye kadar ben gitmiyorum." der gibi bekleyen yolcu yakınları.
ağlayan bebekler kaçınılmaz. ben çok severim bebek ağlamasını uzun yolculuklarda. uyuyan yolcular kıpırdanır, homurdanır bazısı ama bebek işte, yapacak bir şey yok. hiçbir şeye gösterilemeyen o anlayış, bu minik insanlara sunulur. sonra çay kahve servisleri. yarı dolu bardaklardan bir şeyler içerek geçen bir zaman olur. en az bir yolcunun muhakkak susmayan bir telefonu vardır. en az bir yolcu belli aralıklarla öksürür. bir kişiyi yolculuk tutar, cam kenarı bilet aldığını sanarak koridordan bilet almıştır, yerini değiştirmek ister usulca. genç bir yolcu vardır, kulaklığından taşan sesi birkaç yolcu muhakkak duyuyordur.
ihtiyaç molaları vardır, bir de daha uzun ihtiyaç molaları. ilkinde otobüsten iner, ben nerede neyden indim diye şöyle bir arkama bakarım. geceyse muhteşem bir ayazdır. kimsenin sigarasına davrandığı kadar hızlı tuvalete gitmediğine şaşarım bazen. sanki o sigara henüz merdivenleri inerken herkesin dudağına konar. oysa tuvalet öyle mi? ona koşarak giden çok az insan görürüm. süre bitti mi hızlıca yere atılıp siyah kunduralar altında ezilir o sigaralar. bir hışım ama, seninle işim bitti der gibi atılırlar beş dakika önce tutulan ellerden. yolculuğa devam edileceği anons edilir, çok az yolcu dışarıda kalmıştır zaten.
her yerden, renkten insan bir dikdörtgen kutu içine doluşmuş bir yerlere gideriz. bu kadar farklı insan belki ancak ulaşım sebebiyle bir araya gelebiliyordur, birbirine tahammül edebiliyordur.
acil bir işim olmadıkça ben şehirden şehire otobüslerle yolculuk etmeyi severim. o yolculuklarda en azından tabelalar, evler, sokaklar, yollar, ağaçlar görürüm. aynı aracı paylaştığım insanlarla sözlü olmasa da bir iletişimde olduğumu hissederim. uçakta kendimi yolculuk ediyormuş gibi hissetmiyorum.
o vedalaşmalar, bir parça daha sığsın diye fermuarı üzerine oturularak kapatïldığı belli valizler, sevgilisini uğurlayan genç kadın ya da adamlar, çocuğunu uğurlayan umutlu ve gururlu bakışlar... son sarılış, son öpüş, acele akan birkaç damla göz yaşı. otobüsün buğulu camından dışarıya, içeriye sallanan eller. otobüs hareket edinceye kadar, "bak, sen gidinceye kadar ben gitmiyorum." der gibi bekleyen yolcu yakınları.
ağlayan bebekler kaçınılmaz. ben çok severim bebek ağlamasını uzun yolculuklarda. uyuyan yolcular kıpırdanır, homurdanır bazısı ama bebek işte, yapacak bir şey yok. hiçbir şeye gösterilemeyen o anlayış, bu minik insanlara sunulur. sonra çay kahve servisleri. yarı dolu bardaklardan bir şeyler içerek geçen bir zaman olur. en az bir yolcunun muhakkak susmayan bir telefonu vardır. en az bir yolcu belli aralıklarla öksürür. bir kişiyi yolculuk tutar, cam kenarı bilet aldığını sanarak koridordan bilet almıştır, yerini değiştirmek ister usulca. genç bir yolcu vardır, kulaklığından taşan sesi birkaç yolcu muhakkak duyuyordur.
ihtiyaç molaları vardır, bir de daha uzun ihtiyaç molaları. ilkinde otobüsten iner, ben nerede neyden indim diye şöyle bir arkama bakarım. geceyse muhteşem bir ayazdır. kimsenin sigarasına davrandığı kadar hızlı tuvalete gitmediğine şaşarım bazen. sanki o sigara henüz merdivenleri inerken herkesin dudağına konar. oysa tuvalet öyle mi? ona koşarak giden çok az insan görürüm. süre bitti mi hızlıca yere atılıp siyah kunduralar altında ezilir o sigaralar. bir hışım ama, seninle işim bitti der gibi atılırlar beş dakika önce tutulan ellerden. yolculuğa devam edileceği anons edilir, çok az yolcu dışarıda kalmıştır zaten.
her yerden, renkten insan bir dikdörtgen kutu içine doluşmuş bir yerlere gideriz. bu kadar farklı insan belki ancak ulaşım sebebiyle bir araya gelebiliyordur, birbirine tahammül edebiliyordur.
acil bir işim olmadıkça ben şehirden şehire otobüslerle yolculuk etmeyi severim. o yolculuklarda en azından tabelalar, evler, sokaklar, yollar, ağaçlar görürüm. aynı aracı paylaştığım insanlarla sözlü olmasa da bir iletişimde olduğumu hissederim. uçakta kendimi yolculuk ediyormuş gibi hissetmiyorum.
devamını gör...
ailenin en küçük çocuğu
bizi köle olarak kullanan ergen bir velet kendileri.
devamını gör...
dile takılan şarkı sözleri
seni gidi fındık kıran yılanı deliğinden çıkaran....
devamını gör...
normal sözlük yönetiminin beni cehenneme yollaması
ramazan huşusu içinde açtığım "yoldaş bizi teravihe götür" başlığını kadim bir kötülük içinde "yoldaş'ın bizi pavyona götürmesi" başlığına yönlendirerek yaptığı zararlı faaliyet.
arkadaşım ne alakası var ya?
direkt zebani yollasaydınız evime?
tövbe tövbe ahahaahha
aha da ispatı ;

edit : geri aldılar ama yemez, hepsinin kaydı kuydu var, cimer, bimer, tjk, uluslararası körling federasyonu hepsine şikayet etçem sizi!!
arkadaşım ne alakası var ya?
direkt zebani yollasaydınız evime?
tövbe tövbe ahahaahha
aha da ispatı ;

edit : geri aldılar ama yemez, hepsinin kaydı kuydu var, cimer, bimer, tjk, uluslararası körling federasyonu hepsine şikayet etçem sizi!!
devamını gör...
eş cinsel sözlük yazarları
önemli ek o kadar önemli ki en üstte: eşcinsel kelimesini kullanırken lgbtq+ bütün bireyleri temsilen kullandım.
merhabalar efenim, ses veriniz lütfen.
zira koskoca sözlükte gay camiasını temsilen bulunmak bana mı düşüyor. bu beni aktivist yapar mı??
ek: tekrardan merhaba efendiler, bu başlık çok yanlış anlaşılmış. ben bu başlığı açarken "adı mehmet olan yazarlar" tarzında bir düşünce ile açmıştım, kesinlikle bi ayrıştırma düşüncesi ile açmadım. eşcinsel olmayanlar aşırı bozulmuş, aşağıda ağlamışlar hatta homofobi sayılabilecek yorumlar yapmışlar.
sadece goygoy olsun diye açtığım bir başlığa bu kadar içerlenmelerine şaşırdım. ve evet, eşcinsellik gayet normal bir şey ama toplum bunu hâlâ garipsiyor ve çoğunluğun içinde farklı olmamız bizi farklı yapıyor. birisi de "her yerde varız" demeyin, gözümüze sokmayın yazmış. bakma bizim olduğumuz yere, biz varız ve var olacağız, sesimizi çıkaracağız. gidip ağlayarak günlüğünüze yazınız.
merhabalar efenim, ses veriniz lütfen.
zira koskoca sözlükte gay camiasını temsilen bulunmak bana mı düşüyor. bu beni aktivist yapar mı??
ek: tekrardan merhaba efendiler, bu başlık çok yanlış anlaşılmış. ben bu başlığı açarken "adı mehmet olan yazarlar" tarzında bir düşünce ile açmıştım, kesinlikle bi ayrıştırma düşüncesi ile açmadım. eşcinsel olmayanlar aşırı bozulmuş, aşağıda ağlamışlar hatta homofobi sayılabilecek yorumlar yapmışlar.
sadece goygoy olsun diye açtığım bir başlığa bu kadar içerlenmelerine şaşırdım. ve evet, eşcinsellik gayet normal bir şey ama toplum bunu hâlâ garipsiyor ve çoğunluğun içinde farklı olmamız bizi farklı yapıyor. birisi de "her yerde varız" demeyin, gözümüze sokmayın yazmış. bakma bizim olduğumuz yere, biz varız ve var olacağız, sesimizi çıkaracağız. gidip ağlayarak günlüğünüze yazınız.
devamını gör...
az
''çünkü oğuz atay'ı da okudum, seni de tanıdım..''
az'ı 3 yıl önce okudum, hatta geçen yıl sunumunu da yaptım. sunum yapmadan önce düşündüm, sabahattin ali'nin bir kitabını sunmak isterdim fakat ne kadar sevsem de kendimde o yeterliliği göremedim çünkü kitabın hakkını verememekten korktum ve pek bilinmeyen fakat hak ettiği değeri görmesi gerektiğini düşündüğüm bir kitabı sunmak istedim. o kitap hakan günday'ın az'ıydı.
hakan günday'la tanışma kitabım bu kitap oldu. beni kendisine çeken ise kitabın arka kapağındaki, mektuptan alıntı olarak seçilen yazıydı:
''diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? haklısın. belki de çok az.. o zaman şöyle demeliyim: seni az tanıyorum, az.''
hayatta tanıdığımı sandığım fakat ismini bilmekten öteye gidemediğim ne çok insan vardı. öyle sosyal medyada bir kişinin fotoğraflarını görüp günümüz diliyle like atmakla olmuyordu ki tanımak. kendisini bana anlatmasıyla tanıyamazdım ki bir kişiyi, hatta itiraf edeyim, kendimi de tanıyamazdım. zaten tam manasıyla tanıyabildiğimi de hiç düşünmedim. işte beni bu düşüncelere sürüklediği için kitabı alıp hemen okumak istedim.
kitabın başında, yazarımızın yazmış olduğu kitabı nevzat çelik'e, nevzat çelik'in itirazın iki şartı adlı şiirinden alıntı yaparak ithaf ettiğini gördüm. meraklı benliğim elbet bunun da nedenini sorguladı ve araştırma yoluna gitti. öğrendim ki, hakan günday'ın ilk romanı kinyas ve kayra (kitap)'nın basılması gereken bir eser olduğunu söyleyen ilk kişi nevzat çelik olmuş, ve hakan günday, kendisinden yazı dünyasına dair çok şey öğrenmiş.

kitabı okurken iki ana karakterimizin isminin de derda olduğunu gördüm, sadece birinin sonundaki a harfinde şapka vardı. yaşları da aynıydı. 11 yaşında, biri kız diğeri erkek çocuğu olan, iki derda! fakat sadece ''iki çocuk'' demek çok basit kaçıyor, 11 yaşında iki çocuk demek çok kolay. çocuk deyince insanlar şöyle sanıyor; okula giden, arkadaşlarıyla oynayan, belki yeri gelince kavga eden, düşüp bacağını kanatınca ağlayan iki çocuk. ama hayır, bu çocuklar ''iki çocuk'' diyerek genellenemeyecek çocuklar. bu çocuklar 11 yaşına gelene kadar birçok zorluk çekip bir de yıllar geçtikçe yanlış karar vermek zorunda bırakılmış çocuklar. bu çocuklar, o zorlukların arasında oğuz atay'ın tutunamayanlar (kitap)'ı sayesinde belki de hayata tutunmaya çalışmış ve yolları kesişmiş çocuklar.
bundan sonrası, ayrıntılı incelemeye girecek, sıkılan olursa burada okumayı kesebilir (tabii buraya kadar okuduysa) ama meraklıları elbet olacaktır, öyleyse iyi okumalar.
kişiler:
derdâ: güneydoğu'da babasının annesini terk ettiği bir köy ortamında doğan çocuk. ayrıca, annesinin kendisine bakamadığı için başta yatılı okula gönderse de sonra 11 yaşında tarikat şeyhinin oğluna sattığı kız çocuğu. satmak kelimesi çok çirkin fakat bir annenin 11 yaşındaki kızını satması kadar değil.
saniye: derdâ'nın ''sözde'' annesi. 11 yaşındaki kızını birkaç havyan parası karşılığında satan kişi.
bezir: derdâ'nın tarikatçı kocası. derdâ'ya fiziksel ve cinsel şiddet uygulayan kişi.
derda: göz kanseri annesiyle, hapisteki babasının mezarlığın bitişiğine ördüğü evde yaşayan erkek çocuk. tüm dünyası mezarlık olan ve geçimini de mezar temizliğinden yapan çocuk ayrıca. ''çocuk dediğin ölümü öğrenince büyür... eğer ölümü öğrenince büyüyorsa, mezar temizleyip para kazanınca ne oluyordu?''
mekân:
yatırca: derdâ'nın doğup büyüyemediği yer. büyüyemediği diyorum çünkü annesinin zoruyla 11 yaşında bir tarikatçıyla evlendirilip londra'ya gönderiliyor.
londra
derdâ’nın londra’da yaşadığı apartman
rehabilitasyon merkezi
edirnekapı mezarlığı: kitabın ikinci karakteri derda'nın yaşadığı yer. ''mezarlıkta mı yaşıyor?'' diye sormayın. evet, mezarlıkta yaşıyor. derda'nın babası yoksul olduğundan, ''zaten mezarlığın duvarı var, çevresine 3 duvar daha örüp orada yaşayalım.'' diye düşünmüş.
kitabın konusundan bahsetmeyeceğim, iki çocuğun onlarca zorluktan geçip yollarının kesişmesi demek yeterli olacaktır çünkü ne desem tat kaçıran bir bilgi vermiş olacağım. bu kitap hayatınıza güzel şeyler katmayacak onu da belirteyim. kitabı elinizden bir an önce atmak isteyeceksiniz fakat asla yarım bırakamayacaksınız. elinizden atmak isteseniz de bir kere başladığınız taktirde atamazsınız. çünkü bu kitap size az değil, ''çok'' şey katacak.
az'ı 3 yıl önce okudum, hatta geçen yıl sunumunu da yaptım. sunum yapmadan önce düşündüm, sabahattin ali'nin bir kitabını sunmak isterdim fakat ne kadar sevsem de kendimde o yeterliliği göremedim çünkü kitabın hakkını verememekten korktum ve pek bilinmeyen fakat hak ettiği değeri görmesi gerektiğini düşündüğüm bir kitabı sunmak istedim. o kitap hakan günday'ın az'ıydı.
hakan günday'la tanışma kitabım bu kitap oldu. beni kendisine çeken ise kitabın arka kapağındaki, mektuptan alıntı olarak seçilen yazıydı:
''diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? haklısın. belki de çok az.. o zaman şöyle demeliyim: seni az tanıyorum, az.''
hayatta tanıdığımı sandığım fakat ismini bilmekten öteye gidemediğim ne çok insan vardı. öyle sosyal medyada bir kişinin fotoğraflarını görüp günümüz diliyle like atmakla olmuyordu ki tanımak. kendisini bana anlatmasıyla tanıyamazdım ki bir kişiyi, hatta itiraf edeyim, kendimi de tanıyamazdım. zaten tam manasıyla tanıyabildiğimi de hiç düşünmedim. işte beni bu düşüncelere sürüklediği için kitabı alıp hemen okumak istedim.
kitabın başında, yazarımızın yazmış olduğu kitabı nevzat çelik'e, nevzat çelik'in itirazın iki şartı adlı şiirinden alıntı yaparak ithaf ettiğini gördüm. meraklı benliğim elbet bunun da nedenini sorguladı ve araştırma yoluna gitti. öğrendim ki, hakan günday'ın ilk romanı kinyas ve kayra (kitap)'nın basılması gereken bir eser olduğunu söyleyen ilk kişi nevzat çelik olmuş, ve hakan günday, kendisinden yazı dünyasına dair çok şey öğrenmiş.

kitabı okurken iki ana karakterimizin isminin de derda olduğunu gördüm, sadece birinin sonundaki a harfinde şapka vardı. yaşları da aynıydı. 11 yaşında, biri kız diğeri erkek çocuğu olan, iki derda! fakat sadece ''iki çocuk'' demek çok basit kaçıyor, 11 yaşında iki çocuk demek çok kolay. çocuk deyince insanlar şöyle sanıyor; okula giden, arkadaşlarıyla oynayan, belki yeri gelince kavga eden, düşüp bacağını kanatınca ağlayan iki çocuk. ama hayır, bu çocuklar ''iki çocuk'' diyerek genellenemeyecek çocuklar. bu çocuklar 11 yaşına gelene kadar birçok zorluk çekip bir de yıllar geçtikçe yanlış karar vermek zorunda bırakılmış çocuklar. bu çocuklar, o zorlukların arasında oğuz atay'ın tutunamayanlar (kitap)'ı sayesinde belki de hayata tutunmaya çalışmış ve yolları kesişmiş çocuklar.
bundan sonrası, ayrıntılı incelemeye girecek, sıkılan olursa burada okumayı kesebilir (tabii buraya kadar okuduysa) ama meraklıları elbet olacaktır, öyleyse iyi okumalar.
kişiler:
derdâ: güneydoğu'da babasının annesini terk ettiği bir köy ortamında doğan çocuk. ayrıca, annesinin kendisine bakamadığı için başta yatılı okula gönderse de sonra 11 yaşında tarikat şeyhinin oğluna sattığı kız çocuğu. satmak kelimesi çok çirkin fakat bir annenin 11 yaşındaki kızını satması kadar değil.
saniye: derdâ'nın ''sözde'' annesi. 11 yaşındaki kızını birkaç havyan parası karşılığında satan kişi.
bezir: derdâ'nın tarikatçı kocası. derdâ'ya fiziksel ve cinsel şiddet uygulayan kişi.
derda: göz kanseri annesiyle, hapisteki babasının mezarlığın bitişiğine ördüğü evde yaşayan erkek çocuk. tüm dünyası mezarlık olan ve geçimini de mezar temizliğinden yapan çocuk ayrıca. ''çocuk dediğin ölümü öğrenince büyür... eğer ölümü öğrenince büyüyorsa, mezar temizleyip para kazanınca ne oluyordu?''
mekân:
yatırca: derdâ'nın doğup büyüyemediği yer. büyüyemediği diyorum çünkü annesinin zoruyla 11 yaşında bir tarikatçıyla evlendirilip londra'ya gönderiliyor.
londra
derdâ’nın londra’da yaşadığı apartman
rehabilitasyon merkezi
edirnekapı mezarlığı: kitabın ikinci karakteri derda'nın yaşadığı yer. ''mezarlıkta mı yaşıyor?'' diye sormayın. evet, mezarlıkta yaşıyor. derda'nın babası yoksul olduğundan, ''zaten mezarlığın duvarı var, çevresine 3 duvar daha örüp orada yaşayalım.'' diye düşünmüş.
kitabın konusundan bahsetmeyeceğim, iki çocuğun onlarca zorluktan geçip yollarının kesişmesi demek yeterli olacaktır çünkü ne desem tat kaçıran bir bilgi vermiş olacağım. bu kitap hayatınıza güzel şeyler katmayacak onu da belirteyim. kitabı elinizden bir an önce atmak isteyeceksiniz fakat asla yarım bırakamayacaksınız. elinizden atmak isteseniz de bir kere başladığınız taktirde atamazsınız. çünkü bu kitap size az değil, ''çok'' şey katacak.
devamını gör...
dünyada son 1 kağıt kalsa yazarların yazacakları şey
kağıt neyden yapılır ağaçtan. son 1 kağıt kalmışsa demek ki ya ağaçalar tükenmiş ya da çok az kalmıştır. e haliyle oksijen de azalmıştır canımın derdine düşerim ne yazması la*
devamını gör...
yazarların havuz ve denize giriş stili
bu şekil.
devamını gör...
cahil kesimin aşırı anlam yüklediği şeyler
evin reisi muhabbeti.
devamını gör...
kadın mizahı
devamını gör...
her şeye hallederiz diyen tip
benimdir efenim. güven verdiğimden midir bilmem boş geldiğini düşünmüyorum. kod adımı hızır derler. *
devamını gör...
din adamları gerçeği bilim adamlarından önce görmüşlerdi
fizik bilmeyenlerin ateist olarak kalacağı başlığında benzer iddiayı savunan yazara karşı cevap aynıdır.
fizik ve astronomi bilimlerinde uzmanlar arasında dine inanmayanların sayısının artması üzerine 60'larda abd hükümeti nasa başta olmak üzere resmen bilimle ilgili kurumlarda din propogandası yapmış ve dine inanan bilim adamlarını desteklemiştir. #605818">#605818
robert jastrow'un dinle ilişkisi hep biraz karışık olmuştur. bir zamanlar kendini agnostik olarak niteleyen jastrow bir anda dini bulmuş ve yaratılış teorisini savunmaya başlamıştır. verdiği son röportajda ise din ve bilim ayrılmaz gediğinden vazgeçip din ve bilim alanları farklıdır demiştir.
jastrow bilimsel anlamda yaratılış teorisini ispatlamı bir bilim adamı değildir. sadece kendi kişisel inancını bilimsel görüşüne yansıtmıştır ki bir bilim adamı için bu hatadır.
din adamları gerçeği bilim adamlarından önce gördüyse yüzyıllardır niye hala kendi bokumuzda çırpınıyoruz sorusunu akla getiren başlıktır. çocuklar gibi gördüm ama söylemem tribi mi yapmaktalar?
din inancın, bilimse aklın ve kanıtların izinde gider. yaratılış teorisi adı üstünde teoridir ve ispatlanmamıştır. kalkıp kendi içinde bile çelişkili amerikalı bir bilim adamı söyledi diye bu gerçeğin görülmesi, teorinin kanıtlanması anlamına gelmez.
buradan
think tankde verdiği cevaplar buradan
fizik ve astronomi bilimlerinde uzmanlar arasında dine inanmayanların sayısının artması üzerine 60'larda abd hükümeti nasa başta olmak üzere resmen bilimle ilgili kurumlarda din propogandası yapmış ve dine inanan bilim adamlarını desteklemiştir. #605818">#605818
robert jastrow'un dinle ilişkisi hep biraz karışık olmuştur. bir zamanlar kendini agnostik olarak niteleyen jastrow bir anda dini bulmuş ve yaratılış teorisini savunmaya başlamıştır. verdiği son röportajda ise din ve bilim ayrılmaz gediğinden vazgeçip din ve bilim alanları farklıdır demiştir.
jastrow bilimsel anlamda yaratılış teorisini ispatlamı bir bilim adamı değildir. sadece kendi kişisel inancını bilimsel görüşüne yansıtmıştır ki bir bilim adamı için bu hatadır.
din adamları gerçeği bilim adamlarından önce gördüyse yüzyıllardır niye hala kendi bokumuzda çırpınıyoruz sorusunu akla getiren başlıktır. çocuklar gibi gördüm ama söylemem tribi mi yapmaktalar?
din inancın, bilimse aklın ve kanıtların izinde gider. yaratılış teorisi adı üstünde teoridir ve ispatlanmamıştır. kalkıp kendi içinde bile çelişkili amerikalı bir bilim adamı söyledi diye bu gerçeğin görülmesi, teorinin kanıtlanması anlamına gelmez.
buradan
think tankde verdiği cevaplar buradan
devamını gör...
