kişisel ileti
tam alacakken hakkımda ne yazacağımı düşündüm, aklıma hiçbir şey gelmedi.
devamını gör...
notorious (1946)
alfred hitchcock'un 1946 yılı şaheseri olan başrollerde ise güzelliği ile zaten bir efsane olan ingrid bergman ve gary grant yer alıyor. film-noir yani kara film sevenler için kaçırılmayacak bir hazine. ingrid bergman'ı vamp kadın rolünde izlemek ise çok güzel oluyor.
filmin konusuna gelirsek eğer klasik bir casusluk filmi gibi dursada değildir aslında. babası eski bir nazi casusu olan alicia(ingrid bergman) poislerin baskısından kurtulmak için polislerle iş birliği yapar ve bir uyuşturucu ve kaçakçılık şebekesini yok etmek için brezilya’ya gönderilir. yanında görevlendirilen ajan devlin (gary grant) ile görev icabı gibi başlayıp sonrasında gerçeğe dönen bir yakınlaşma içerisine girerler. bu yakınlaşma ekseninde kirli oyunlar ve yasadışı durumlar ve bazı devlet adamlarınında işin içinde olması filmi bir noktadan alıp başka bir noktaya taşıyacaktır.
devlin ve alicia2nın tatlı kıskançlıkları atışmaları olsun bir nevi romantik komedi örneği gibi dursada film-noir tadını hiç bozmadan sırıtmadan devam etmesini sağlıyor.
alfred hitchcock'un usta kamera oyunları ve kattığı derinlik filmde olan yönetmen etkisini hissettiriyor. ingrid bergman'ın dans sahnesini izlerken güzelliği sayesinde gary grant'in gözleri kesin kamaşmıştır. filmin sonunda ise hitchcock'un klasik sonlarından birisini bekliyorsanız hiç beklemeyin.
filmin konusuna gelirsek eğer klasik bir casusluk filmi gibi dursada değildir aslında. babası eski bir nazi casusu olan alicia(ingrid bergman) poislerin baskısından kurtulmak için polislerle iş birliği yapar ve bir uyuşturucu ve kaçakçılık şebekesini yok etmek için brezilya’ya gönderilir. yanında görevlendirilen ajan devlin (gary grant) ile görev icabı gibi başlayıp sonrasında gerçeğe dönen bir yakınlaşma içerisine girerler. bu yakınlaşma ekseninde kirli oyunlar ve yasadışı durumlar ve bazı devlet adamlarınında işin içinde olması filmi bir noktadan alıp başka bir noktaya taşıyacaktır.
devlin ve alicia2nın tatlı kıskançlıkları atışmaları olsun bir nevi romantik komedi örneği gibi dursada film-noir tadını hiç bozmadan sırıtmadan devam etmesini sağlıyor.
alfred hitchcock'un usta kamera oyunları ve kattığı derinlik filmde olan yönetmen etkisini hissettiriyor. ingrid bergman'ın dans sahnesini izlerken güzelliği sayesinde gary grant'in gözleri kesin kamaşmıştır. filmin sonunda ise hitchcock'un klasik sonlarından birisini bekliyorsanız hiç beklemeyin.
devamını gör...
içinden yaprak sarması çıkan dondurma kutusu
bence hayal kırıklığı değil harika haberdir. yaprak sarmasına laf edilmemelidir. kırmızı çizgimizdir.
devamını gör...
çocukken alındığına en çok sevinilmiş şey
birinci sınıftayken şiir okuma yarışmasına katılıp birinci olmam sebebiyle bana verilmiş hediye çekiyle almış bulunduğum kocaman peluş hello kitty.
devamını gör...
alınganlık
dostoyevski’nin ünlü romanı “yeraltından notlar”ın kahramanı, kendini tanıtmaya “ben hasta bir adamım” diye başlar. yeraltı kahramanı, dönemin toplumsal yapısının yarattığı bir tiptir ama aynı zamanda yalnızlığı, kendi kabuğuna sıkışmışlığı, yıkıcılığı ve alınganlığıyla sınır durum (borderline) kişilik bozukluğu gösterir. içinde büyüyen sevgisiz boşluğu nefretle tıkamaya çalışır.
alınmak, “bir sözün, bir davranışın kendisine söylediğini veya yapıldığını sanarak incinmek, kırılmak” anlamına gelir. alınganlık ise “çabuk kırılmak, gücenmek” demektir. alınganlar, kendileriyle ilgili olmayan şeyleri, kendilerine mal eder, havadan nem kaparlar.
psikolojide “normal” ile “anormal” arasındaki fark genellikle niteliksel değil nicelikseldir. yani hastalıklı sayılanla norm dâhilinde kabul edilenin mekanizmaları aynıdır. dolayısıyla sağlıklı kabul edilebilecek bir (nevrotik) alınganlıktan söz edilebileceği gibi, ilişkileri bozan (sınır-düzey) alınganlıktan ve gerçeklikten kopuk (psikotik) alınganlıktan bahsedilebilir.
alınganlık, hafif şiddette bir kişilik özelliği, ağır düzeyde bir kişilik bozukluğu ve daha ağır şiddette bir dağılmayı işaret eder. bazen alıngan olmayan insanlar ruhsal bozukluk (örneğin depresyon) döneminde alınganlık gösterebilirler; yani yaşam olayları ve hastalıklar nedeniyle alınganlığın şiddetinde farklılıklar görülebilir.
alınganlık iki düzlemde ele alınabilir. ilki yüzeyde, kolayca görünen düzlemdir: alınganlık "özgüven eksikliğinden" kaynaklanır. kendine güvenemeyen biri, çevresinde olup bitenleri kendine yöneltebilir. zihinsel karmaşasından kaçmak için diğer insanların gerçekte yüksüz yaklaşımlarını kötü yönde yorumlar; yani nötr olanı negatif olarak algılarlar.
ikincisi, daha derinde ve ilkel olan düzlemdir: alınganlık kendimizi aşırı önemsemeyle ilgilidir. ağır/psikotik alınganlıkta nesne (kişi) seçiciliği de kalmaz: sanrı (hezeyan) tüm dünyayı kaplar: “herkes benim hakkımda konuşuyor, dedikodumu yapıyorlar, bana terbiyesizlik yaptı”, der psikotik özne. dolayısıyla daha derin bir önem ve değer sorununu yansıtır. bu değersizliğin en uç noktası megalomanidir. inkâr (ben değersiz değilim) ve karşıt tepki oluşturma (çok değerliyim) adı verilen savunmalara başvurulur.
psikozun en sık görülen şekli paranoid şizofreni’deki iki temel düşünce bozukluğu, alınganlık ve şüpheciliktir. alınganlıktan şüpheciliğe giden ilerleme düşünce bozukluğunun şiddetini yansıtır. paranoyada ilkel bir savunma mekanizması olarak yansıtma kullanılır. bir nevi hayali ihracattır yansıtma: psikotik özne içindeki “kötü”yü ihraç eder, başkasının zihnine ekerek büyütür sonra kendi üzerine geri döndürür. (örneğin, "bana büyük terbiyesizlik yaptı" gibi iddialara neden olur.)
özsaygı ve özgüveni etkileyen her durum (hastalık, yaşlılık, fazla eleştiriye maruz kalma, kayba neden olan yaşam olayları) da alınganlığın dozunu arttırabilir.
dönemsel alınganlıklar vicdanen rahatsız olduğumuz zamanlarda ortaya çıkar. kendimizi eleştirdiğimiz, suçladığımız zaman alıngan oluruz. kendi zihnimizde kurduğumuz mahkemede suçlu bulunduysak, cezayı başkalarının vicdanı aracılığıyla kesmeye çalışırız. insanların bakışlarını, sözlerini zihnimizdeki sanal mahkemede aleyhimizde delil olarak kullanırız. yasayı aştığımızın veya yanlış yaptığımızın duyulduğu/bilindiğiyle ilgili büyüsel bir düşünce esir alır bizi. alınganlık; suçluluk, utanç ve kaygıyla ilgilidir. olumsuz duyguların bir alaşımıdır. bu nedenle baş edilmesi güç bir durumdur ve ilişkileri yıpratır. özellikle eksik ya da hatalı olduğumuzu düşündüğümüz durumlarda alınganlığımız artar.
alınmak, “bir sözün, bir davranışın kendisine söylediğini veya yapıldığını sanarak incinmek, kırılmak” anlamına gelir. alınganlık ise “çabuk kırılmak, gücenmek” demektir. alınganlar, kendileriyle ilgili olmayan şeyleri, kendilerine mal eder, havadan nem kaparlar.
psikolojide “normal” ile “anormal” arasındaki fark genellikle niteliksel değil nicelikseldir. yani hastalıklı sayılanla norm dâhilinde kabul edilenin mekanizmaları aynıdır. dolayısıyla sağlıklı kabul edilebilecek bir (nevrotik) alınganlıktan söz edilebileceği gibi, ilişkileri bozan (sınır-düzey) alınganlıktan ve gerçeklikten kopuk (psikotik) alınganlıktan bahsedilebilir.
alınganlık, hafif şiddette bir kişilik özelliği, ağır düzeyde bir kişilik bozukluğu ve daha ağır şiddette bir dağılmayı işaret eder. bazen alıngan olmayan insanlar ruhsal bozukluk (örneğin depresyon) döneminde alınganlık gösterebilirler; yani yaşam olayları ve hastalıklar nedeniyle alınganlığın şiddetinde farklılıklar görülebilir.
alınganlık iki düzlemde ele alınabilir. ilki yüzeyde, kolayca görünen düzlemdir: alınganlık "özgüven eksikliğinden" kaynaklanır. kendine güvenemeyen biri, çevresinde olup bitenleri kendine yöneltebilir. zihinsel karmaşasından kaçmak için diğer insanların gerçekte yüksüz yaklaşımlarını kötü yönde yorumlar; yani nötr olanı negatif olarak algılarlar.
ikincisi, daha derinde ve ilkel olan düzlemdir: alınganlık kendimizi aşırı önemsemeyle ilgilidir. ağır/psikotik alınganlıkta nesne (kişi) seçiciliği de kalmaz: sanrı (hezeyan) tüm dünyayı kaplar: “herkes benim hakkımda konuşuyor, dedikodumu yapıyorlar, bana terbiyesizlik yaptı”, der psikotik özne. dolayısıyla daha derin bir önem ve değer sorununu yansıtır. bu değersizliğin en uç noktası megalomanidir. inkâr (ben değersiz değilim) ve karşıt tepki oluşturma (çok değerliyim) adı verilen savunmalara başvurulur.
psikozun en sık görülen şekli paranoid şizofreni’deki iki temel düşünce bozukluğu, alınganlık ve şüpheciliktir. alınganlıktan şüpheciliğe giden ilerleme düşünce bozukluğunun şiddetini yansıtır. paranoyada ilkel bir savunma mekanizması olarak yansıtma kullanılır. bir nevi hayali ihracattır yansıtma: psikotik özne içindeki “kötü”yü ihraç eder, başkasının zihnine ekerek büyütür sonra kendi üzerine geri döndürür. (örneğin, "bana büyük terbiyesizlik yaptı" gibi iddialara neden olur.)
özsaygı ve özgüveni etkileyen her durum (hastalık, yaşlılık, fazla eleştiriye maruz kalma, kayba neden olan yaşam olayları) da alınganlığın dozunu arttırabilir.
dönemsel alınganlıklar vicdanen rahatsız olduğumuz zamanlarda ortaya çıkar. kendimizi eleştirdiğimiz, suçladığımız zaman alıngan oluruz. kendi zihnimizde kurduğumuz mahkemede suçlu bulunduysak, cezayı başkalarının vicdanı aracılığıyla kesmeye çalışırız. insanların bakışlarını, sözlerini zihnimizdeki sanal mahkemede aleyhimizde delil olarak kullanırız. yasayı aştığımızın veya yanlış yaptığımızın duyulduğu/bilindiğiyle ilgili büyüsel bir düşünce esir alır bizi. alınganlık; suçluluk, utanç ve kaygıyla ilgilidir. olumsuz duyguların bir alaşımıdır. bu nedenle baş edilmesi güç bir durumdur ve ilişkileri yıpratır. özellikle eksik ya da hatalı olduğumuzu düşündüğümüz durumlarda alınganlığımız artar.
devamını gör...
tartışmaktan zevk almak
amaçsız olmayan, sırf kendini ispat etmek için konuşmayan insanlarla karşılıklı iletişim halindeyken duyulan zevktir.
devamını gör...
zaten herkes benle uğraşıyor kafasındaki insanlar
tamamına yakını benden uzak dursun.
devamını gör...
tyt
temel yıkık testidir.
devamını gör...
katma değer şaban
yönetmenliğini kartal tibet'in üstlendiği, başrollerinde kemal sunal, filiz ersürer, reha yurdakul, dinçer çekmez, eray özbal 'ın yer aldığı bir 1985 yapımı bir komedi filmi. kemal sunal'ın punkçı kılığında rol aldığı bol kahkahalı film, bir yandan da kültür yozlaşması eleştirisi yapıyor.
film, üzerine atılan bir iftiradan kurtulmak için almanya'da yaşayan oğlunu yanına çağıran bir adamın hikayesini ele almaktadır. kemal sunal, bu filminde de her zamanki rolünde olduğu gibi saf bir delikanlı rolünü sergiliyor. almanya'da farklı bir kültür edinen delikanlı türkiye'de garip giyimleri, saç şekli, gitarı ve aksesuarlarıyla herkesin ilgisini çeker ama kendisini havaalanında karşılayan ve hiç böyle beklemeyen babasının da epey bir tepkisini çeker. tam bu zamanda üzerinde bulunan alıcı bir cihaz sayesinde gayrımeşru işler çeviren bir çetenin konuşmalarına tanık olur. çeteyi dinlemeye devam eden saf kahraman, bu sırada ünlü bir şarkıcı olacak. her geçen gün çetenin karanlık işlerini daha çok öğrenen delikanlı, diskotekte tanıştığı ve yakınlaştığı kız arkadaşının da yardımıyla onları oyuna getirip adalete teslim edecektir.
film, üzerine atılan bir iftiradan kurtulmak için almanya'da yaşayan oğlunu yanına çağıran bir adamın hikayesini ele almaktadır. kemal sunal, bu filminde de her zamanki rolünde olduğu gibi saf bir delikanlı rolünü sergiliyor. almanya'da farklı bir kültür edinen delikanlı türkiye'de garip giyimleri, saç şekli, gitarı ve aksesuarlarıyla herkesin ilgisini çeker ama kendisini havaalanında karşılayan ve hiç böyle beklemeyen babasının da epey bir tepkisini çeker. tam bu zamanda üzerinde bulunan alıcı bir cihaz sayesinde gayrımeşru işler çeviren bir çetenin konuşmalarına tanık olur. çeteyi dinlemeye devam eden saf kahraman, bu sırada ünlü bir şarkıcı olacak. her geçen gün çetenin karanlık işlerini daha çok öğrenen delikanlı, diskotekte tanıştığı ve yakınlaştığı kız arkadaşının da yardımıyla onları oyuna getirip adalete teslim edecektir.
devamını gör...
kuş hatıraları
ibrahim sadri’nin adam gibi albümünden ve dün hayata gözlerini yuman( allah rahmet eylesin)değerli tiyatro sanatçımız rasim öztekin’in ölmeden yirmi dk önce arkadaşına gönderdiği son şiir.
“benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir hayat bilgisi fotoğrafı gibiydik.
yerli malı kullanan
yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili
kuru incir üzüm fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...
özlerdik.
memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nurettin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini
duvarlarımızın sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü kozhelvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...
top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalamızın elinden
yazlık sinemaya gider
sadri alışık vahi öz
belgin doruk cüneyt arkın seyreder
olimpos gazozlar içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
sıkı çocuklardık.
hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gözkırpan ve isimler takılan yıldızları vardı.
benim yıldızıma mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.
kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı.
bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan harmanı
belki bunun için çok sevdim.
yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlamdı.
bu şehrin yıldızları vardı.
saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önlerinde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.
ben fenerbahçeyi amcam vefayı tutardı.
konya tahıl ambarı mersin muz cennetiydi.
taksim\'den fatih\'e troleybus kalkar
şişhane\'de mutlak raydan çıkardı.
vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.
muammer karaca adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.
başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız
vardı.
geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta makarnaya alışmış da olsa
sarman adında bir kedimiz
ceperimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
bir araya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotağrafımız vardı.
bir sabah bütün iyi şeylerin
ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük.
sonra ayvansaray\'ın suları çekildiğini yazdı
gazeteler
süheyla hanımın raci beyin
melahat mehveş ablanın
niko\'nun ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense
ama yok ama yoklar.
ne harman sigarası kaldı geriye
ne olimpos gazozu
ne sadri alışık.
kalan bir tortuydu belki.
belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
herşey maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
hadi hepsi yalandı.
hadi hepsi hayaldi.
hadi hepsini ben uydurmuştum
ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
ya onlar?
onları siz de görmediniz mi?
sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
onlar da mı yalandı?“
şiir kaynak
“benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir hayat bilgisi fotoğrafı gibiydik.
yerli malı kullanan
yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili
kuru incir üzüm fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...
özlerdik.
memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nurettin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini
duvarlarımızın sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü kozhelvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...
top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalamızın elinden
yazlık sinemaya gider
sadri alışık vahi öz
belgin doruk cüneyt arkın seyreder
olimpos gazozlar içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
sıkı çocuklardık.
hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gözkırpan ve isimler takılan yıldızları vardı.
benim yıldızıma mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.
kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı.
bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan harmanı
belki bunun için çok sevdim.
yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlamdı.
bu şehrin yıldızları vardı.
saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önlerinde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.
ben fenerbahçeyi amcam vefayı tutardı.
konya tahıl ambarı mersin muz cennetiydi.
taksim\'den fatih\'e troleybus kalkar
şişhane\'de mutlak raydan çıkardı.
vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.
muammer karaca adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.
başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız
vardı.
geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta makarnaya alışmış da olsa
sarman adında bir kedimiz
ceperimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
bir araya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotağrafımız vardı.
bir sabah bütün iyi şeylerin
ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük.
sonra ayvansaray\'ın suları çekildiğini yazdı
gazeteler
süheyla hanımın raci beyin
melahat mehveş ablanın
niko\'nun ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense
ama yok ama yoklar.
ne harman sigarası kaldı geriye
ne olimpos gazozu
ne sadri alışık.
kalan bir tortuydu belki.
belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey.
herşey maltepe sigarasının
her arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişti belki de.
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
hadi hepsi yalandı.
hadi hepsi hayaldi.
hadi hepsini ben uydurmuştum
ama rüyalarımızın melekleri
ve sofralarımızın daim konukları kuşlar?
ya onlar?
onları siz de görmediniz mi?
sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
onlar da mı yalandı?“
şiir kaynak
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
değişmeyen tek şey değişimin kendisi zaten,
bırak nizanim de değişsin, hâl böyleyken
siz azıcık tek durun ki
"ne fenaymış bunlar" demesin uzaktan gören.
bırak nizanim de değişsin, hâl böyleyken
siz azıcık tek durun ki
"ne fenaymış bunlar" demesin uzaktan gören.
devamını gör...
people are strange
the doors'un güzel şarkılarındandır. solistleri efsane jim morrison gene bir gün depresyondayken grubun gitaristi
robby krieger'ın evine gider, içim sıkılıyor haydi dışarı çıkalım der ve gün batımını izlemek için los angeles yakınındaki bir kanyona giderler, morrison orada "if you're strange, people are strange" der ve şarkının sözlerini orada yazmaya başlar:
robby krieger'ın evine gider, içim sıkılıyor haydi dışarı çıkalım der ve gün batımını izlemek için los angeles yakınındaki bir kanyona giderler, morrison orada "if you're strange, people are strange" der ve şarkının sözlerini orada yazmaya başlar:
devamını gör...
didem madak
bir sabah haberinde ölümünü gördüğüm gün tanıştım, didem madak ile, ikinci annem ile. kalbim büyüyünce sokaklarda ağlayan biri oldu, rezillik yani didem anne!
devamını gör...
yaşanan şehrin en güzel yanı
ilkbaharda ve sonbaharda çok güzel oluyor. ağaçlar boyuyor resmen şehri. *
devamını gör...
ilk kimin aklına geldiği merak edilen şeyler
zeytin kurmak. ilk toplandığında o kadar acı oluyor ve acılığının geçmesi için o kadar çok su içinde beklemesi ve suyunun değiştirilmesi gerekiyor ki yenilebilir hale gelene kadar nasıl vazgeçmediklerini merak ediyorum doğrusu.
devamını gör...
erkek cinayetleri
sürekli kadın cinayetlerinden bahsedip, erkek cinayetlerine ve sorunlarına gözünü kapalı tutan çifte standart düşkünü iki yüzlülere hatırlatılması gerekendir.
şiddete "cinsiyet" odaklı yaklaşan dangalaklar yuzune bu ulke hep geri kalacak. ne hikmet ise medya denen maymun hiç bu haberleri baş sayfa haberi yapmaz ve hiçbir zaman tartışılmaz.
sadece birkaçını hatırlatalım yoksa sabaha kadar yaz bitmez.
sevgilisiyle kocasını öldüren kadın :
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
kocasını pompalı tufekle öldüren kadın :
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
aldatma tartışmasında kocasını öldürdü
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
uşak'ta kan donduran olay... uyuyan kocasını baltayla öldürdü
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
tartıştığı kocasını bıçakla öldürdü
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
şiddete "cinsiyet" odaklı yaklaşan dangalaklar yuzune bu ulke hep geri kalacak. ne hikmet ise medya denen maymun hiç bu haberleri baş sayfa haberi yapmaz ve hiçbir zaman tartışılmaz.
sadece birkaçını hatırlatalım yoksa sabaha kadar yaz bitmez.
sevgilisiyle kocasını öldüren kadın :
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
kocasını pompalı tufekle öldüren kadın :
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
aldatma tartışmasında kocasını öldürdü
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
uşak'ta kan donduran olay... uyuyan kocasını baltayla öldürdü
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
tartıştığı kocasını bıçakla öldürdü
www.hurriyet.com.tr/gundem/...
devamını gör...
mfö'nün en sevilen şarkısı
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz
sabretmeye, sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım.
sabretmeye, sevmeye, öğrenmeye.
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz
sabretmeye, sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım.
sabretmeye, sevmeye, öğrenmeye.
devamını gör...
hastane
hastaneleri,o vitamin kokusunu,ilaç içmeyi çok sever, parmağım kanasa hastaneye gidebilecek potansiyele sahibim*
devamını gör...
bir yılda 15 köydeki 200 çocuğa pasta ulaştıran insan

muş'un bulanık ilçesinde yaşayan yusuf bulakçı, kendi imkanlarıyla aldığı pastaları ayağındaki engeline rağmen 15 köydeki 200 çocuğa ikram edip, mutluluklarına ortak oldu.
ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıktaki söğütlü köyünde yaşayan 24 yaşındaki yusuf bulakçı, bir çocuğun hiç pasta yemediğini söylemesi üzerine, "pasta yemeyen çocuk kalmasın" sloganıyla köyleri gezerek çocuklara pasta dağıtmaya karar verdi.
devamı: www.trthaber.com/foto-galer...
devamını gör...
