çağımızın hastalığı
yalnızlıktır.
yalnızlık da ruhumuzun eksik hissetmesidir.
kimi zaman kalabalıkların içinde kimi zaman da ıssızlığın ortasında.
ama her dem bir parçamız eksik olduğu için yalnız hissederiz kanaatimce.
o son parçayı bulsam tamam olucam. neredesin?
yalnızlık da ruhumuzun eksik hissetmesidir.
kimi zaman kalabalıkların içinde kimi zaman da ıssızlığın ortasında.
ama her dem bir parçamız eksik olduğu için yalnız hissederiz kanaatimce.
o son parçayı bulsam tamam olucam. neredesin?
devamını gör...
senden çok var
biiiir... çok sıkıldım.*
devamını gör...
yağmura en çok yakışan şey
yürümek . evet bildiğin yürümek , böyle damlalar yüzüne hafifçe çarpacak, kafanın içinde bir müzik , burnunun hafif donması , saçından aşağıya akan su damlaları saatlerce yağmur altında yürümek.
devamını gör...
yaşadığın şehri 3 kelime ile anlat
kordon, boyoz, midye.
devamını gör...
ilişkinin yıprattığı kişi
sonrasinda bu sebepten ilişkiyi sonlandirmak istediginde suçlanacak olan kişidir. bu sadece kadin erkek ilişkileri için de geçerli degil bence. arkadaş, aile, akrabalar.. bize büyük yıkımlar getirecekse ya da zarar veriyosa, mutsuz ediyosa iletişimi kesmek ya da en aza indirmek en dogrusudur. zaten hayatin kendisi zorken bide beni yoran yıpratan insanlarla neden olayım ki yani.
devamını gör...
isa bu köye uğramadı
italyan yazar carlo levi tarafından yazılmış, bizzat kendisinin sürgünde iken tecrübe ettiği birtakım olaylar ekseninde geçen belgesel roman. orijinal ismi “cristo si è fermato a eboli” olan bu kitap sinemaya da uyarlanmıştır.
carlo levi italyan köylüsünün yoksulluğunu özellikle devletin umursamazlığı bağlamında işlemiştir. bana özellikle yaşar kemal kitaplarını anımsattıysa da dili o kadar iyi diyemem.
kitapta en beğendiğim kısım ise, baş karakterimizin evine gelen büyücü hizmetçi gulia’nın sayısız büyüsü içinden en iyisine ilişkin satırlar oldu:
[[alıntı]]
“giulia’nın dağlar, denizler aşırı etkisi denenmiş yaman bir büyüsü varmış: öyle sürükleyici bir büyüymüş ki bu, tutulan yerinde duramaz oluyor, her işi bırakıp aşkın ta uzaklardan gelen sesine doğru yola çıkıyormuş. bu büyü bir şiirdi sadece.”
[[/alıntı]]
büyücülük özelliği bu denli övülen bir karakterin en tesirli büyüsünün bir şiir olması bana şiirin başlı başına bir büyü olması ile ilintili geldi.*
o kadar sürükleyici olmadığı için kısa da olsa -bendeki milliyet baskısı 235 sayfa- hususi zaman ayrılması gereken bir kitap.
carlo levi italyan köylüsünün yoksulluğunu özellikle devletin umursamazlığı bağlamında işlemiştir. bana özellikle yaşar kemal kitaplarını anımsattıysa da dili o kadar iyi diyemem.
kitapta en beğendiğim kısım ise, baş karakterimizin evine gelen büyücü hizmetçi gulia’nın sayısız büyüsü içinden en iyisine ilişkin satırlar oldu:
[[alıntı]]
“giulia’nın dağlar, denizler aşırı etkisi denenmiş yaman bir büyüsü varmış: öyle sürükleyici bir büyüymüş ki bu, tutulan yerinde duramaz oluyor, her işi bırakıp aşkın ta uzaklardan gelen sesine doğru yola çıkıyormuş. bu büyü bir şiirdi sadece.”
[[/alıntı]]
büyücülük özelliği bu denli övülen bir karakterin en tesirli büyüsünün bir şiir olması bana şiirin başlı başına bir büyü olması ile ilintili geldi.*
o kadar sürükleyici olmadığı için kısa da olsa -bendeki milliyet baskısı 235 sayfa- hususi zaman ayrılması gereken bir kitap.
devamını gör...
hayattaki en büyük motivasyon kaynağı
kendi paranı kazanıp kendi paranı harcamaktır. kısacası kimseye muhtaç olmamaktır.
devamını gör...
kadınların birbirine köstek olduğu gerçeği
nasıl kadınlar var sizin çevrenizde ya da siz kadınları nasıl görmek istiyorsunuz böyle? üzüldüm sizin için.
devamını gör...
here comes the rain again
hypnogaja'nın bir şarkısıdır. melodisiyle, sözleriyle insanı üzer.
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion
ı want to walk in the open wind
ı want to talk like lovers do
ı want to dive into your ocean
ıs it raining with you
so baby talk to me
like lovers do
walk with me
like lovers do
talk to me
like lovers do
here comes the rain again
raining in my head like a tragedy
tearing me apart like a new emotion
oh
ı want to breathe in the open wind
ı want to kiss like lovers do
ı want to dive into your ocean
ıs it raining with you
so baby talk to me
like lovers do
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion
(here is comes again, here it comes again)
ı want to walk in the open wind
ı want to talk like lovers do
ı want dive into your ocean
ıs it raining with you
ooh here comes again
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion (ooh ooh yeah)
ı want to walk in the open wind
ı want to talk like lovers do
ı want to dive into your ocean
ıs it raining with you
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion
çok içten bağırdıktan sonra müzik girince insan ister istemez etkileniyor.
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion
ı want to walk in the open wind
ı want to talk like lovers do
ı want to dive into your ocean
ıs it raining with you
so baby talk to me
like lovers do
walk with me
like lovers do
talk to me
like lovers do
here comes the rain again
raining in my head like a tragedy
tearing me apart like a new emotion
oh
ı want to breathe in the open wind
ı want to kiss like lovers do
ı want to dive into your ocean
ıs it raining with you
so baby talk to me
like lovers do
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion
(here is comes again, here it comes again)
ı want to walk in the open wind
ı want to talk like lovers do
ı want dive into your ocean
ıs it raining with you
ooh here comes again
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion (ooh ooh yeah)
ı want to walk in the open wind
ı want to talk like lovers do
ı want to dive into your ocean
ıs it raining with you
here comes the rain again
falling on my head like a memory
falling on my head like a new emotion
çok içten bağırdıktan sonra müzik girince insan ister istemez etkileniyor.
devamını gör...
her şeyi unutmak
sil baştan başlamanızı,
hayatı sıfırlamanızı,
sil baştan sevmenizi,
gerektirir bazen...
hayatı sıfırlamanızı,
sil baştan sevmenizi,
gerektirir bazen...
devamını gör...
geberen rasim'in şişko kızı mısın
şimdi bu embesil herif, birde müslüman, kul hakkı yemez, allah'ın yarattığı canlı ile dalga geçmez , ondan daha zayıf ,daha güçsüz canlıya hakaret etmez , ezmeye çalışmaz , olmalı değilmi?
ama hepsi var ve bu embesil maalesef takdir görüyor , beğeniliyor.
rahmetli rasim öztekin kadar kafanıza taş düşsün, allah senin gibilerden insanlığı korusun.
ama hepsi var ve bu embesil maalesef takdir görüyor , beğeniliyor.
rahmetli rasim öztekin kadar kafanıza taş düşsün, allah senin gibilerden insanlığı korusun.
devamını gör...
onlarca ihtimal içinden en kötüsünün gerçekleşmesi
bu yüzden yılların karamsarı olarak "kendini en kötüsüne hazırla" stratejisiyle ilerliyorum. hiç değilse sürpriz olmuyor, dünyam başıma yıkılmıyor. o noktaya gelene kadar çoktan tüketmiş oluyorum. ayrıca beklediğim gibi sonuçlanmayınca da normalden daha fazla sevinmiş oluyorum. sonuna kadar melankoli!
devamını gör...
yalnızlık
"yalnızlık insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder." der carl gustav jung. aslında burda farklı olmaktan doğan yalnızlıktan bahseder jung. aldoux huxley'in cesur yeni dünya adlı kitabındaki "eğer farklıysan yalnızlığa mahkûmsun" sözüyle oldukça paraleldir bu görüş. tam bu noktada düşünülmesi gereken soru şu: yalnızlık tercih mi zorunluluk mu? aslında ikisi de.
hala toplumda süregelen bir anlayışla yalnızlığı seven insanlar çekingen, asosyal ya da utangaç olarak nitelendirilmekte. tüm bunlara bağlı olabileceği gibi aslında bu durum bir tercih de olabilir. içe dönük insanlarda olduğu gibi. yukarıda sözünü de paylaştığım carl gustav jung tarafından ortaya atıldı içedönük-dışadönük tabiri. ona göre içedönük insanlar entelektüel fikirlerle ilgilenir ama bu dış dünyadan ziyade fikirlerden oluşan iç dünyaya yöneliktir. derin düşünür, sorgular ama gerçekleri kabul etmede zorlanır. kendisi ile baş başa kalabilmek dünyanın en tatlı şeyidir aslında onun için. o yüzden evde vakit geçirmekten, bir manzarayı oturup izlerken saatlerce düşünmekten sıkılmayıp aksine zevk alırlar. onlar için en güzel arkadas yine kendileridir. yalnızlık onlar için kutsaldır ve vazgeçilemez. işte bu noktada önemli olan bu durumu kabullenmek oluyor sanırım. kendimde yalnız kalma ihtiyacını görmeye başladıkça acaba bende mi bir sorun var diye çokça düşündüm. kalabalık arkadaş sohbetleri yerine odamın kapısını kapatıp kitaplarla baş başa kalma kalma fikri öyle güzeldi ki. tarkovski'nin çok beğendiğim bir sözü var "kendinizi, kendinizle zaman geçirmeyi yalnızlık saymayacağınız şekilde yetiştirin". sanırım bu söz benim için her şeyin özetiydi. insanların yalnız kalmaktan neden bu kadar çok korktuğunu hiç anlamadım sanırım. sonra fark ettim ki insanlar kendileri ile kalamıyor. çünkü kendilerini başkaları ile tamamlıyorlar. ama kendini sevemeyen başkalarını da gerçekten sevemez ki.
kendimizle vakit geçirmeyi sevmeyi, iç sesimizi dinlemeliyiz diye düşünüyorum. aslında aradığımız mutluluğu da o zaman bulacağız belki de. kendimizi dinlendiğimiz, hep bize uygun olmayan şeylerin peşinde olduğumuz için mutsuzuz belki de. bazen kitap sayfalarında kaybolmak, bazen filmle yolculuğa çıkmak, bir kadeh doldurup zamanda geriye akmak bazen kendimizi bulmak. kendimizle kalmaktan, içimizdeki sesle konuşmaktan korkmamalıyız. "yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez. kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü. " der schopenhauer. sizi bir şeylerden alıkoyan her şeyden kurtulmak. kendi benliğimizin istediğini bilebilmek. artık çağımız tekdüze insanlar yaratıyor. aynı şeyleri seven, aynı şeyleri yapan, aynı şeyleri eleştiren. işte böyle bir durumda farklılık hissetmek, normal durumu eleştirmek bir zaman sonra kişiyi yalnızlığa itecektir. ve yine anlaşılan bir nokta daha var ki o da aynı şeyleri yapan insanların da aslında kendini yalnız hissettiği. araştırmalar da yalnızlık hissetme oranının gittikçe arttığını gösteriyor.
yalnızlık edebiyat ve sanat dünyasında oldukça öne çıkarılır. hatta picasso büyük bir yalnızlık olmadan, ciddi bir eser verilemez der. yalnızlığın yaratıcılığı artırdığı da çokça kabul görülür. kendinle kalabilmek, dış dünyadan kendi içine dönebilmek güzel bir eser için etkili midir bu da üzerine düşünülmesi gereken bir nokta diye düşünüyorum.
hala toplumda süregelen bir anlayışla yalnızlığı seven insanlar çekingen, asosyal ya da utangaç olarak nitelendirilmekte. tüm bunlara bağlı olabileceği gibi aslında bu durum bir tercih de olabilir. içe dönük insanlarda olduğu gibi. yukarıda sözünü de paylaştığım carl gustav jung tarafından ortaya atıldı içedönük-dışadönük tabiri. ona göre içedönük insanlar entelektüel fikirlerle ilgilenir ama bu dış dünyadan ziyade fikirlerden oluşan iç dünyaya yöneliktir. derin düşünür, sorgular ama gerçekleri kabul etmede zorlanır. kendisi ile baş başa kalabilmek dünyanın en tatlı şeyidir aslında onun için. o yüzden evde vakit geçirmekten, bir manzarayı oturup izlerken saatlerce düşünmekten sıkılmayıp aksine zevk alırlar. onlar için en güzel arkadas yine kendileridir. yalnızlık onlar için kutsaldır ve vazgeçilemez. işte bu noktada önemli olan bu durumu kabullenmek oluyor sanırım. kendimde yalnız kalma ihtiyacını görmeye başladıkça acaba bende mi bir sorun var diye çokça düşündüm. kalabalık arkadaş sohbetleri yerine odamın kapısını kapatıp kitaplarla baş başa kalma kalma fikri öyle güzeldi ki. tarkovski'nin çok beğendiğim bir sözü var "kendinizi, kendinizle zaman geçirmeyi yalnızlık saymayacağınız şekilde yetiştirin". sanırım bu söz benim için her şeyin özetiydi. insanların yalnız kalmaktan neden bu kadar çok korktuğunu hiç anlamadım sanırım. sonra fark ettim ki insanlar kendileri ile kalamıyor. çünkü kendilerini başkaları ile tamamlıyorlar. ama kendini sevemeyen başkalarını da gerçekten sevemez ki.
kendimizle vakit geçirmeyi sevmeyi, iç sesimizi dinlemeliyiz diye düşünüyorum. aslında aradığımız mutluluğu da o zaman bulacağız belki de. kendimizi dinlendiğimiz, hep bize uygun olmayan şeylerin peşinde olduğumuz için mutsuzuz belki de. bazen kitap sayfalarında kaybolmak, bazen filmle yolculuğa çıkmak, bir kadeh doldurup zamanda geriye akmak bazen kendimizi bulmak. kendimizle kalmaktan, içimizdeki sesle konuşmaktan korkmamalıyız. "yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez. kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü. " der schopenhauer. sizi bir şeylerden alıkoyan her şeyden kurtulmak. kendi benliğimizin istediğini bilebilmek. artık çağımız tekdüze insanlar yaratıyor. aynı şeyleri seven, aynı şeyleri yapan, aynı şeyleri eleştiren. işte böyle bir durumda farklılık hissetmek, normal durumu eleştirmek bir zaman sonra kişiyi yalnızlığa itecektir. ve yine anlaşılan bir nokta daha var ki o da aynı şeyleri yapan insanların da aslında kendini yalnız hissettiği. araştırmalar da yalnızlık hissetme oranının gittikçe arttığını gösteriyor.
yalnızlık edebiyat ve sanat dünyasında oldukça öne çıkarılır. hatta picasso büyük bir yalnızlık olmadan, ciddi bir eser verilemez der. yalnızlığın yaratıcılığı artırdığı da çokça kabul görülür. kendinle kalabilmek, dış dünyadan kendi içine dönebilmek güzel bir eser için etkili midir bu da üzerine düşünülmesi gereken bir nokta diye düşünüyorum.
devamını gör...
how i met your mother
ilk defa cnbc-e diye bir kanal vardı eskiden orada izlemiştim, aynı zamanlımı tekrarımıydı bilmiyorum, zaten new york hep görmek istediğim hatta yaşamak istediğim bir yerdir, o apartmanlar, merdivenlerde takılmaları filan, ted in mimar olması zaten başlıca izleme sebebim, kendi evlerinde yaşamaları, o özgürlük.. 5 yaşımda başlayan evden ayrılma planlarımı körükleyen dizidir..
*altında bar değil ama kahve zinciri olan bir evde oturdum, tekrar izlersem sanırım new york a da yerleşirim :) gerçi şimdi oralar çok karışık ama olsun, totem yapıp başlıyorum bugün..
*altında bar değil ama kahve zinciri olan bir evde oturdum, tekrar izlersem sanırım new york a da yerleşirim :) gerçi şimdi oralar çok karışık ama olsun, totem yapıp başlıyorum bugün..
devamını gör...
the platform
yönetmenliğini galder gaztelu-urrutia'nın yaptığı ispanyol gerilim-korku karışımı 2019 yapımı bir filmdir. olaylar; her katında iki kişinin bulunduğu ve çok katlı bir hapishanede yaşanmaktadır. mahkumlar çoğunlukla kendi istekleri doğrultusunda burada kalmak isteyenlerden oluşmaktadır. gelen mahkumlara sevdikleri yemekler sorularak menüye eklenir, yanlarında en sevdikleri bir eşyayı getirmelerine de izin verilir. bu hapishanede bir ay içinde rastgale bir şekilde hem mahkumlar hem de katlar değişmektedir. katların ortasında boşluk olup bu boşluktan günde bir kez yemekler gelir, ama yemekler en üst kattan başlayarak aşağıya doğru iner. tahmin edeceğimiz gibi üst kattakiler istedikleri kadar yemeklerden yiyebiliyorken, aşağıya doğru "arta kalan" yemekler inmektedir. herkes kendine kadar yese bir sorun olmayacaktır fakat insanoğlu bunu düşünebilmekte midir??
....
başrol oyuncumuz goreng (iván massagué), sigarayı bırakmak ve buradan çıkınca sahip olacağı "diploma"nın hevesiyle başvurur ve sistemin nasıl çalıştığı hakkında en ufak fikri yoktur. "aldırma gönül aldırma" moduyla girdiği bu hapishaneden yata yata çıkamayacağını da acı bir şekilde anlayacaktır. oyuncumuz yanına; cervates’in donkişot romanını almıştır. şu garipsediğimiz, ıssız bir adaya düştüğümüzde yanımıza alacağımız şeylere, artık daha ciddi bakmam gerektiğini düşünmekteyim bu filmi izledikten sonra. başrolümüz, ilk uyandığı gün, oda arkadaşından ve sonraki günler kendi de yaşayarak sistemin nasıl çalıştığını öğrenmeye başlar. platformda zaman geçirdikçe ufaktan yusuf yusuflarla bezenmiş “ben olmuşum donkişot” modunda hissettim kendisini.
beyin yakan filmlerden birisidir zannımca. haksızlıklar ya da sınıf ayrımı konusu işlendiği iletilse de herkesin farklı yorumlaar çıkaracağı bir film. filmle ilgili yorumları hem filmi izlemeden önce, hem de izledikten sonra tekrar okudum. öneririm. henüz ikinci kez izleme cesaretinde bulunamadığım filmdir.
....
başrol oyuncumuz goreng (iván massagué), sigarayı bırakmak ve buradan çıkınca sahip olacağı "diploma"nın hevesiyle başvurur ve sistemin nasıl çalıştığı hakkında en ufak fikri yoktur. "aldırma gönül aldırma" moduyla girdiği bu hapishaneden yata yata çıkamayacağını da acı bir şekilde anlayacaktır. oyuncumuz yanına; cervates’in donkişot romanını almıştır. şu garipsediğimiz, ıssız bir adaya düştüğümüzde yanımıza alacağımız şeylere, artık daha ciddi bakmam gerektiğini düşünmekteyim bu filmi izledikten sonra. başrolümüz, ilk uyandığı gün, oda arkadaşından ve sonraki günler kendi de yaşayarak sistemin nasıl çalıştığını öğrenmeye başlar. platformda zaman geçirdikçe ufaktan yusuf yusuflarla bezenmiş “ben olmuşum donkişot” modunda hissettim kendisini.
beyin yakan filmlerden birisidir zannımca. haksızlıklar ya da sınıf ayrımı konusu işlendiği iletilse de herkesin farklı yorumlaar çıkaracağı bir film. filmle ilgili yorumları hem filmi izlemeden önce, hem de izledikten sonra tekrar okudum. öneririm. henüz ikinci kez izleme cesaretinde bulunamadığım filmdir.
devamını gör...
psikiyatrik problemlerin insanlara karizmatik gelmesi
benim sorunlarım var herkese böyleyim hani anlatabiliyo muyum, kontrol edemiyorum kızım kendimi.
devamını gör...
güne iyi başlatan şarkılar
/ biz bir ceviz ağacıyız, tüm parklarda! /
devamını gör...
ekim devrimi
yıl 1917’ye gelmiş, zaten kırılgan olan çarlık ekonomisi savaş ile birlikte perişan hale gelmişti. bu ekonomik sorunlar, en çok da halkın üzerinde yıkıcı bir etki bırakmıştı. hükümetin diktatörlük rejimine ve sefalete dayanamayan halk, 1917 tarihinin şubat ayında ikinci bir eylem ateşi yaktı.
artık çarlık eski otorite gücüne sahip olmadığı için halkı sakinleştiremedi ve kendine “bolşevik” diyen halkı yok etmeye kalkıştı. bunun üzerine olaylar eylemden çıkıp, iç savaş halini aldı. çarlık rejimi, ordusunu ve kazak birliklerini toplayarak halkın üzerine sürerek “yok et” emri verdi. ancak ordu mensupları emirlere itaat etmeyerek silahlarını çarlığa doğrulttu. isyanın baş edilemeyeceğine kanaat getiren, dönemin rusya lideri çar ıı. nikolas tahtı terk ederek, tahtı kardeşine devretti. olayların ve başına geleceklerin farkında olan mihail, tahtı sahiplenmeyi reddetti.
fırsattan istifade eden bolşevikler; köylü, işçi ve askerlerden oluşan alternatif bir iktidar ortaya attı. ancak herkesten önce davranan zengin kesim duma meclisi’ndeki yetkilerinden faydalanarak bir seçim yapmış ve prens lvov’u geçici hükümetin başına koymuşlardı. resmi olarak ülkeyi elinde tutan geçici lvov hükümeti zengin ve yüksek mertebe kesimi temsil ederken; bolşevik hükümeti, fakir, işçi, asker sınıfı temsil ediyordu. yani artık bu görkemli halkı temsil eden iki bölünmüş yetkili hükümet mevcuttu. bu kaos ortamında iki hükümet mensupları durmadan savaş halinde idi. çatışmaların sonucunda burjuva, diğer adıyla lvov hükümeti düşerek, resmi sovyetler hükümeti başa geçti.
artık çarlık eski otorite gücüne sahip olmadığı için halkı sakinleştiremedi ve kendine “bolşevik” diyen halkı yok etmeye kalkıştı. bunun üzerine olaylar eylemden çıkıp, iç savaş halini aldı. çarlık rejimi, ordusunu ve kazak birliklerini toplayarak halkın üzerine sürerek “yok et” emri verdi. ancak ordu mensupları emirlere itaat etmeyerek silahlarını çarlığa doğrulttu. isyanın baş edilemeyeceğine kanaat getiren, dönemin rusya lideri çar ıı. nikolas tahtı terk ederek, tahtı kardeşine devretti. olayların ve başına geleceklerin farkında olan mihail, tahtı sahiplenmeyi reddetti.
fırsattan istifade eden bolşevikler; köylü, işçi ve askerlerden oluşan alternatif bir iktidar ortaya attı. ancak herkesten önce davranan zengin kesim duma meclisi’ndeki yetkilerinden faydalanarak bir seçim yapmış ve prens lvov’u geçici hükümetin başına koymuşlardı. resmi olarak ülkeyi elinde tutan geçici lvov hükümeti zengin ve yüksek mertebe kesimi temsil ederken; bolşevik hükümeti, fakir, işçi, asker sınıfı temsil ediyordu. yani artık bu görkemli halkı temsil eden iki bölünmüş yetkili hükümet mevcuttu. bu kaos ortamında iki hükümet mensupları durmadan savaş halinde idi. çatışmaların sonucunda burjuva, diğer adıyla lvov hükümeti düşerek, resmi sovyetler hükümeti başa geçti.
devamını gör...

