tarihte bugün
1915 - çanakkale boğazı'nda ağır hasar gören birleşik donanma'nın geri çekilmesi ile çanakkale deniz harekâtı sona erdi.
devamını gör...
kazıklı maria'ya şifacıların dava açması
aylar önce kendisi şifalı taş instagram sayfalarıyla dalga geçmiş, daha sonra da bir tane alıp denemiş ve bize yaşadıklarını anlatmıştı. dün kendisinin bu taşlarla alay ettiği için ifadeye çağırıldığını öğrendik.
dağdan, ordan burdan buldukları boklu taşlara bok denildiği için dava etmişler kazıklı maria'yı. asıl bu taşların yararsızlığını bile bile inananları, çoğunlukla orta halli eğitimsiz kadınları, dolandırabilmek için bu şekilde sayfalar açan inanılmaz fiyatlara taş satan sayfalara dolandırıcılıktan dava açılması gerekirken güzel ülkem yine şaşırtmıyor. zaten bu sayfaların da ismleri geçmemesine rağmen dava açmasının nedeni umut sattıkları kadınların gözlerinin açılmasını istememeleri. bu dolandırıcılık sistemine çomak sokulsun istemiyorlar.
ne diyeyim ki. şifalı taşlarla uğraşacak avukata, hakime, savcıya yazık. çok lazım sanki bunun hakkında tartışmak. ifade özgürlüğümüz bir taşa bok demeyi bile kaldıramıyor.
ınstagram'dan şifalı taş satın aldım
instagram'daki şifalı taş sayfalarını inceliyorum
dağdan, ordan burdan buldukları boklu taşlara bok denildiği için dava etmişler kazıklı maria'yı. asıl bu taşların yararsızlığını bile bile inananları, çoğunlukla orta halli eğitimsiz kadınları, dolandırabilmek için bu şekilde sayfalar açan inanılmaz fiyatlara taş satan sayfalara dolandırıcılıktan dava açılması gerekirken güzel ülkem yine şaşırtmıyor. zaten bu sayfaların da ismleri geçmemesine rağmen dava açmasının nedeni umut sattıkları kadınların gözlerinin açılmasını istememeleri. bu dolandırıcılık sistemine çomak sokulsun istemiyorlar.
ne diyeyim ki. şifalı taşlarla uğraşacak avukata, hakime, savcıya yazık. çok lazım sanki bunun hakkında tartışmak. ifade özgürlüğümüz bir taşa bok demeyi bile kaldıramıyor.
ınstagram'dan şifalı taş satın aldım
instagram'daki şifalı taş sayfalarını inceliyorum
devamını gör...
yenilen en kötü tatlı
damla sakızlı tüm tatlılar..
devamını gör...
meksika sınırından amerika'ya kaçmaya çalışan türkler
onurlu onursuz kavgasının hiçbir anlamı yok.
sınır dediğimiz şey bundan 50 ila 1000 sene arasında bir süre zarfı öncesinde çıkan savaşların sonuçlarından ibarettir.
kimsenin meşruluğu temelsiz bir toprak paylaşınına saygı duyma zorunluluğu yok. nitekim ülkeler de "benim sınırıma saygı duymalısın" demez, cebren ve müeyyide ile bunu tesis etmeye çalışır.
kimse bir sınırı, hak iddia eden devletin rızası olmadan geçti diye onursuz olmaz. kraldan çok kralcılık yapmayın.
gelelim bu olaya.
bakın türkiye cumhuriyeti gibi, ab ile içli dışlı ve yurt dışına kapıları açık bir memlekette, kalkıp para verip vasıfsız bir işçi olarak abdye yerleşmeye çalışmak aptallıktır.
bir diğer mesele, 15 bin dolar dediğimiz para, halihazırda 250 bin tlye yakın.
yani bir asgari ücretlinin 4 senelik kazancı. halen yurtta ufak çaplı bir iş kurmaya yetecek yahut bir kimseyi bir meslek edindirecek, 2 dil öğrendirecek bir sürede geçindirebilir bir para.
kaldı ki bu parayı biriktiren kişi belli ki temel ihtiyaçlarının "üzerine" bu parayı biriktiriyor.
kimse bu kişilerin çaresiz olduğunu iddia etmemeli. bunlar çaresiz falan değil.
kaldı ki bu denli çaresiz bir kimse, o parayı sonucunu alıp almayacağını bilmeden kesinlikle vermez. kalkıp meksikaya gidiyorsun, tanımadığın bir adama hayatında birarada gördüğün en büyük parayı, sonucu garanti olmaksızın veriyorsun.
bu parayı bu şekilde verebilen kişilerin yurtta temiz bir iş yaptığına inanmıyorum.
hatta ve hatta bu kişilerin abd'ye de temiz bir iş yapma amacıyla gittiğini/gitmeye çalıştığını düşünmüyorum.
aksi halde dahi yine bir "emeksiz yemek" çabasından ibaret. insan o parayı bozdurur bozdurur harcar o sürede japonca bile öğrenir, bir meslek sahibi olabilir. parayı biriktirdiği zamanı da katarsak o sürede çırak-kalfa-ustalık aşamasından geçip, kalifiye bir kimse olabilir. ama yok.
meksikaya gidelim, sınırdan kaçak geçelim, yakalanana kadar torbacılık, pezevenklik yapalım, yakalanınca iltica başvurusu yapalım, olmadı kanadaya kaçalım. ne ala memleket.
sınır dediğimiz şey bundan 50 ila 1000 sene arasında bir süre zarfı öncesinde çıkan savaşların sonuçlarından ibarettir.
kimsenin meşruluğu temelsiz bir toprak paylaşınına saygı duyma zorunluluğu yok. nitekim ülkeler de "benim sınırıma saygı duymalısın" demez, cebren ve müeyyide ile bunu tesis etmeye çalışır.
kimse bir sınırı, hak iddia eden devletin rızası olmadan geçti diye onursuz olmaz. kraldan çok kralcılık yapmayın.
gelelim bu olaya.
bakın türkiye cumhuriyeti gibi, ab ile içli dışlı ve yurt dışına kapıları açık bir memlekette, kalkıp para verip vasıfsız bir işçi olarak abdye yerleşmeye çalışmak aptallıktır.
bir diğer mesele, 15 bin dolar dediğimiz para, halihazırda 250 bin tlye yakın.
yani bir asgari ücretlinin 4 senelik kazancı. halen yurtta ufak çaplı bir iş kurmaya yetecek yahut bir kimseyi bir meslek edindirecek, 2 dil öğrendirecek bir sürede geçindirebilir bir para.
kaldı ki bu parayı biriktiren kişi belli ki temel ihtiyaçlarının "üzerine" bu parayı biriktiriyor.
kimse bu kişilerin çaresiz olduğunu iddia etmemeli. bunlar çaresiz falan değil.
kaldı ki bu denli çaresiz bir kimse, o parayı sonucunu alıp almayacağını bilmeden kesinlikle vermez. kalkıp meksikaya gidiyorsun, tanımadığın bir adama hayatında birarada gördüğün en büyük parayı, sonucu garanti olmaksızın veriyorsun.
bu parayı bu şekilde verebilen kişilerin yurtta temiz bir iş yaptığına inanmıyorum.
hatta ve hatta bu kişilerin abd'ye de temiz bir iş yapma amacıyla gittiğini/gitmeye çalıştığını düşünmüyorum.
aksi halde dahi yine bir "emeksiz yemek" çabasından ibaret. insan o parayı bozdurur bozdurur harcar o sürede japonca bile öğrenir, bir meslek sahibi olabilir. parayı biriktirdiği zamanı da katarsak o sürede çırak-kalfa-ustalık aşamasından geçip, kalifiye bir kimse olabilir. ama yok.
meksikaya gidelim, sınırdan kaçak geçelim, yakalanana kadar torbacılık, pezevenklik yapalım, yakalanınca iltica başvurusu yapalım, olmadı kanadaya kaçalım. ne ala memleket.
devamını gör...
kaliteli yaşam için ucuz öneriler
az ama öz yemek.
devamını gör...
hermann göring
1. dünya savaşı başladığında sadece bir teğmendi. küçüklüğünden beri (bunda babasının da eski bir asker olmasından dolayı) askeri bir kariyer oluşturma hayali vardı. çocukluğu plastik oyuncak askerlerle oynamakla geçmişti. arkadaşlarını da bu oyunlara davet ederdi. büyüdükçe farketti ki istediği kariyer kara kuvvetlerinde değildi, onun aşkı havadaydı ve her zaman onu isteyecekti.
bu yüzden, bunun için göstereceği emek boşa gitmemeliydi. çok uğraşması gerekse de bir şekilde hedefe varmalıydı. sürekli reddedildi ama pes etmedi. bir gün cephe savaşları devam ederken dizlerinde eklem romatizması sorunları başladı. hemen hastaneye kaldırıldı. amacına ulaşmak için gereken sebep sanki tanrı tarafından ona veriliyordu, bu bir mesaj mıydı? bu fırsatı değerlendirerek bir süre cepheden uzak kalan göring, bir dizi pilot eğitimine katılarak luftstreitkräfte'ye* dahil olmayı başardı. bu göring'in her şeyin başlangıcında attığı o ilk adımdı...

"1917 yılında göring"
bu yüzden, bunun için göstereceği emek boşa gitmemeliydi. çok uğraşması gerekse de bir şekilde hedefe varmalıydı. sürekli reddedildi ama pes etmedi. bir gün cephe savaşları devam ederken dizlerinde eklem romatizması sorunları başladı. hemen hastaneye kaldırıldı. amacına ulaşmak için gereken sebep sanki tanrı tarafından ona veriliyordu, bu bir mesaj mıydı? bu fırsatı değerlendirerek bir süre cepheden uzak kalan göring, bir dizi pilot eğitimine katılarak luftstreitkräfte'ye* dahil olmayı başardı. bu göring'in her şeyin başlangıcında attığı o ilk adımdı...

"1917 yılında göring"
devamını gör...
gece yatakta kendini yatarken görmek
ne selamı ne konuşması? ben olsam kendimi uyandırmaya kiyamaz, gider üstümü örter ve kafama minik bir öpücük kondurup ayak ucuma basa basa odadan ses yapmadan çıkardım.
devamını gör...
yürümeyi sevmek
ankara’da ne zaman ilk kar yağsa yürürdüm. saatin kaç olduğu önemli değil. eğer ilk kar yağışına denk geldiysem aynı güzergahı takip ederek, bir sekiz çizerek yürüyüşü tamamlardım.
yürümek benim için düşünmekle eşdeğer bir eylem. ne zaman düşünecek bir şeylerim olsa yürürüm. sanırım bir elif şafak kitabında okumuştum ( kendisinden hiç hoşlanmasam da) insanlar bir şeyi hatırlamak istediklerinde yavaş, unutmak istediklerinde hızlı yürürler. bu benim için de geçerlidir.
henry david thoreau yürümeyi o kadar çok severmiş ki kilometreler süren yürüyüşleri esnasında yalnız kalmak ve sadece düşünmek istermiş. hatta bu konuyu anlatan yürümek isimli hacimsiz ama nefis bir kitap da yazmıştır.
aynı isimli bir kitap da güzel insan sevgi soysal’a aittir. sevgi soysal yürümek derken dönüp arkaya bakmamayı kast ediyor aslında. özellikle de ataerkil bir toplumda sırtında yüklerle dolaşmak zorunda bırakılan kadınların özgürce yürümesinden.
bir kitap da thomas bernhard yazmış bu konu hakkında ve aynı isimle. bernhard da yürümek ve düşünmek kavramlarını bir arada kullanarak, yürümeyi düşünme kavramının harekete geçiricisi olarak anlatmış.
werner herzog ise bambaşka bir şey yapmış. buzda yürüyüş isimli kitabında kar kış demeden kilometrelerce yürümüş ve bunun hikayesini anlatmış bize. çok hasta olan arkadaşının yanına yürüyerek giderse onun kurtulacağına inanmış büyük yönetmen.
yürümek yukarıda saydığım her şey demek benim için. yalnız kalmak, düşünmek, unutmak, hatırlamak, harekete geçmek, hayatta kalmak ve elbette edebiyat ve ankara.
yürüyorum o halde varım.
yürümek benim için düşünmekle eşdeğer bir eylem. ne zaman düşünecek bir şeylerim olsa yürürüm. sanırım bir elif şafak kitabında okumuştum ( kendisinden hiç hoşlanmasam da) insanlar bir şeyi hatırlamak istediklerinde yavaş, unutmak istediklerinde hızlı yürürler. bu benim için de geçerlidir.
henry david thoreau yürümeyi o kadar çok severmiş ki kilometreler süren yürüyüşleri esnasında yalnız kalmak ve sadece düşünmek istermiş. hatta bu konuyu anlatan yürümek isimli hacimsiz ama nefis bir kitap da yazmıştır.
aynı isimli bir kitap da güzel insan sevgi soysal’a aittir. sevgi soysal yürümek derken dönüp arkaya bakmamayı kast ediyor aslında. özellikle de ataerkil bir toplumda sırtında yüklerle dolaşmak zorunda bırakılan kadınların özgürce yürümesinden.
bir kitap da thomas bernhard yazmış bu konu hakkında ve aynı isimle. bernhard da yürümek ve düşünmek kavramlarını bir arada kullanarak, yürümeyi düşünme kavramının harekete geçiricisi olarak anlatmış.
werner herzog ise bambaşka bir şey yapmış. buzda yürüyüş isimli kitabında kar kış demeden kilometrelerce yürümüş ve bunun hikayesini anlatmış bize. çok hasta olan arkadaşının yanına yürüyerek giderse onun kurtulacağına inanmış büyük yönetmen.
yürümek yukarıda saydığım her şey demek benim için. yalnız kalmak, düşünmek, unutmak, hatırlamak, harekete geçmek, hayatta kalmak ve elbette edebiyat ve ankara.
yürüyorum o halde varım.
devamını gör...
nick rengi özgürlüğü gelsin
bence de gelsin.
yarın bir gün, renkli mahlas özelliği satın almak istersem, istediğim rengi alabilmeliyim. sonuçta o kadar karma puan harcayacağım, sadece bir renkle sınırlı olmamalı.
yarın bir gün, renkli mahlas özelliği satın almak istersem, istediğim rengi alabilmeliyim. sonuçta o kadar karma puan harcayacağım, sadece bir renkle sınırlı olmamalı.
devamını gör...
gün geçtikçe azalan şeyler
merkez bankası rezervleri.
devamını gör...
ruh maskesi
insanolunbiraz ukdesi.
maske kelimesinin bende çağrıştırdıklarını #1761666 nolu tanımımda değinmiştim. ruh maskesi tamlamasını okuyunca da aklıma ilk gelen; insanların kendi ruhlarını, ötekine ve kendisine tam olarak açmak istemeyişi, duvarlar örüşü oldu. o hâlde duygusuz dediğimiz insanlara "ruhuna maske takmış" diyebilir miyiz? ruh maskesi hepimizin sahip olup yerine göre takıp çıkardığı düşsel* bir olgu mudur?
baktığımızda biz yazarlar, mahlas maskesini takıp belki hiç olmadığımız biri gibi yazıyor belki de asıl olduğumuz kişinin fikirlerini yansıtabiliyoruz (bu daha olası duruyor, tabii diğer yazarların düşüncelerini önemsemeye başladığımızda işler değişmiyorsa). sonuçta maske bir yerde bir şeylerin; eksik, fazla, tuhaf... saklanması gerektiğini, onun rol icabı olduğunu anlatmıyor mu?
ruh maskesi de kendimizle veya ötekiyle oynanan bir saklambaç oyunu olabilir pekâlâ.
maske kelimesinin bende çağrıştırdıklarını #1761666 nolu tanımımda değinmiştim. ruh maskesi tamlamasını okuyunca da aklıma ilk gelen; insanların kendi ruhlarını, ötekine ve kendisine tam olarak açmak istemeyişi, duvarlar örüşü oldu. o hâlde duygusuz dediğimiz insanlara "ruhuna maske takmış" diyebilir miyiz? ruh maskesi hepimizin sahip olup yerine göre takıp çıkardığı düşsel* bir olgu mudur?
baktığımızda biz yazarlar, mahlas maskesini takıp belki hiç olmadığımız biri gibi yazıyor belki de asıl olduğumuz kişinin fikirlerini yansıtabiliyoruz (bu daha olası duruyor, tabii diğer yazarların düşüncelerini önemsemeye başladığımızda işler değişmiyorsa). sonuçta maske bir yerde bir şeylerin; eksik, fazla, tuhaf... saklanması gerektiğini, onun rol icabı olduğunu anlatmıyor mu?
ruh maskesi de kendimizle veya ötekiyle oynanan bir saklambaç oyunu olabilir pekâlâ.
devamını gör...
bal
ispanya, valencia’da neolitik dönemden kalan bir mağaranın duvarında (cuevas de la araha) mö 6000 yılına tarihlenen kaya resimlerinde, bir figürün elinde ip ve etrafı arılarla çevrili olacak şekilde bir kayaya tırmanışı tasvir edilir. bu bir bal arayıcısıdır.

antik mısırda ölülerin mumyalandıktan sonra kondukları lahitler balmumu ile mühürlenir, bal ile doldurulmuş küpler yemesi için ölünün mezarına yerleştirilirdi. antik mezarlara gömülü bal ve balmumlarından en eski olanı tutankamun’un mezarında bulunmuştu. 3500 yılı aşkın zamandır duran bal, bulunan en eski bal olarak kabul edilir.
mısırlıların hem bir vergilendirme aracı olarak kullandıkları hem de kutsal saydıkları balın kendi beslenmelerinde olduğu gibi kutsal hayvanlarının beslenmesinde de önemli bir yeri vardı.
tuz 825 papirüsü, mısırlıların güneş tanrısı ra‘nın dökülen gözyaşlarının yere düştüğünde nasıl arılara dönüştüğünü tasvir eder.

arıların dünyada ne zamandan beri var olduklarına dair tespiti, 100 milyon yıl öncesine ait bir kehribara gömülü olarak bulunan arı sayesinde yapılmıştı. myanmar’da bulunan orta kretase dönem fosili, polenli ilkel bir arının ilk kaydıdır. bugünden yaklaşık 10.000 yıl önce insanlar arılarla haşır neşir olmuş, bal kovanlarından bal toplamış ve arıcılık mesleğini icra eder olmuştu.

büyük iskender m.ö. 323 yılında öldüğünde bal dolu bir lahtin içine daldırılmış, babil’den makedonya’ya taşınırken cesedi bozulmadan bu uzun yolu kat edebilmesi için bal içinde muhafaza edilmişti.
antik yunan ve roma'da "tanrıların gıdası" olarak kabul edilen bal pisagor için uzun ve sağlıklı bir yaşam garantisiydi.
hitit mitolojisine göre kıtlığın baş gösterdiği zamanlarda tanrı telepinu'yu bir arı geri gelmeye ikna etmiş, o günden sonra bolluk ve bereket yaşanmıştı.
20 mayıs dünya arı günüdür.
kaynak
kaynak

antik mısırda ölülerin mumyalandıktan sonra kondukları lahitler balmumu ile mühürlenir, bal ile doldurulmuş küpler yemesi için ölünün mezarına yerleştirilirdi. antik mezarlara gömülü bal ve balmumlarından en eski olanı tutankamun’un mezarında bulunmuştu. 3500 yılı aşkın zamandır duran bal, bulunan en eski bal olarak kabul edilir.
mısırlıların hem bir vergilendirme aracı olarak kullandıkları hem de kutsal saydıkları balın kendi beslenmelerinde olduğu gibi kutsal hayvanlarının beslenmesinde de önemli bir yeri vardı.
tuz 825 papirüsü, mısırlıların güneş tanrısı ra‘nın dökülen gözyaşlarının yere düştüğünde nasıl arılara dönüştüğünü tasvir eder.

arıların dünyada ne zamandan beri var olduklarına dair tespiti, 100 milyon yıl öncesine ait bir kehribara gömülü olarak bulunan arı sayesinde yapılmıştı. myanmar’da bulunan orta kretase dönem fosili, polenli ilkel bir arının ilk kaydıdır. bugünden yaklaşık 10.000 yıl önce insanlar arılarla haşır neşir olmuş, bal kovanlarından bal toplamış ve arıcılık mesleğini icra eder olmuştu.

büyük iskender m.ö. 323 yılında öldüğünde bal dolu bir lahtin içine daldırılmış, babil’den makedonya’ya taşınırken cesedi bozulmadan bu uzun yolu kat edebilmesi için bal içinde muhafaza edilmişti.
antik yunan ve roma'da "tanrıların gıdası" olarak kabul edilen bal pisagor için uzun ve sağlıklı bir yaşam garantisiydi.
hitit mitolojisine göre kıtlığın baş gösterdiği zamanlarda tanrı telepinu'yu bir arı geri gelmeye ikna etmiş, o günden sonra bolluk ve bereket yaşanmıştı.
20 mayıs dünya arı günüdür.
kaynak
kaynak
devamını gör...
ağlayacak kimsesi olmayan insan
bir insan.
başlık beni niye bu kadar sarstı ki şimdi?
ben oldum olası yalnız ağlarım. özellikle yalnız kalınca ağlarım. biriktirir biriktirir yalnızken ağlarım. birisinin yanında -en yakınlar dahil- ağlamamak için kırk takla atarım.
ve şimdi başlıkla fark ettim ki ağlamak için birisine ihtiyaç duyuyormuş insanlar.
benim ki mazoşistlik gibi hissettim. kendimi yıpratmak, acımı kendimle yaşamak, kendime duvar örmemi sağlıyormuş gibi hissettim.
mesela bugün kötü bir gün geçirdim. bitişi nirvana. şu an içime akıtıyorum göz yaşlarımı. odama gidip yatağa yatmayı bekliyorum ağlamak için.
yoruyorum sanırım kendimi böyle.
başlık beni niye bu kadar sarstı ki şimdi?
ben oldum olası yalnız ağlarım. özellikle yalnız kalınca ağlarım. biriktirir biriktirir yalnızken ağlarım. birisinin yanında -en yakınlar dahil- ağlamamak için kırk takla atarım.
ve şimdi başlıkla fark ettim ki ağlamak için birisine ihtiyaç duyuyormuş insanlar.
benim ki mazoşistlik gibi hissettim. kendimi yıpratmak, acımı kendimle yaşamak, kendime duvar örmemi sağlıyormuş gibi hissettim.
mesela bugün kötü bir gün geçirdim. bitişi nirvana. şu an içime akıtıyorum göz yaşlarımı. odama gidip yatağa yatmayı bekliyorum ağlamak için.
yoruyorum sanırım kendimi böyle.
devamını gör...
karacabey longozu
ülkede başka bir eşi olmayan doğal güzellik. görmediğim ama methini duyduğum inşallah ilk fırsatta görmek istediğim yer.
www.ntv.com.tr/galeri/seyah...
www.ntv.com.tr/galeri/seyah...
devamını gör...
forbidden planet
bilim kurgu filmleri açısından bakarsak insanlığın makûs talihini yendiğini filmdir. * insanoğlu bu filmin senaryosu ile birlikte bekle ve savun stratejisinden vazgeçmiş ve hücum borusunu çalarak, allah allah nidaları eşliğinde diğer gezegenlere hücum etmiştir. kurgu kitaplardaki cesaretin filmlere bulaşması biraz zaman alıyor sanırım. zaten uzaylıyı bekle bekle nereye kadar? gelecekler de, ben dostum, seni seviyorum diyecekler de, ölme eşeğim ölme. o yüzden irving block'un ve allen adler'in vizyonuna şapka çıkarmak lazım. en azından bu pısırık bekleyişe son verdikleri için kendilerini tebrik etmeliyiz. bu delikanlı tavır sayesinde neden olmasın sorusunu soran nevi şahsına münhasır abiler/ablalar, sonrasında ''star wars'' ve ''star trek'' gibi daha komplike işlere imza atarak çıtayı daha da yükseğe çıkarmışlardır. filmde geçen bazı saptamalar ise 1956 yılı için deyim yerindeyse bayağı bayağı ileri görüşlülük olarak değerlendirilebilir. yani filmi izlerken çekildiği tarihi unutmamak lazım. onu cebe atıp, zihne kazıyıp filmi öyle izlemek lazım. bilim kurgu dünyasına ilgisi olanların muhakkak izlemesi lazım diye düşünürüm zira her daim söylediğim gibi heybeyi eksik bırakmamak gerek. netice olarak bunların hepsi birbirinin tamamlayıcısı eserler/filmler. günümüz bilim kurgu eserlerinin geldiği noktayı anlamak için hepsini hunharca okuyup/izlemek gerek.
bu arada benim filmde en sevdiğim karakter robot zaafım olması vesilesi ile elbette robby. hem zeki hem de pek sevimli kerata. şuraya bir resmini iliştireyim.

kerata da hem r2-d2'deki saflık ve samimiyet, hem de dalekleri dövebilecek boy, pos ve endam var. daha ne olsun? neyse mevzuyu daha fazla dağıtmayayım. * aslında film yukarıda belirttiğim iki kült seri harici pek çok filme ilham olmuş diyebiliriz. orada da dr. morbius'un mevzusu önemli. filmi izlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. * ** bu arada konudan konuya atlamış olacağım ama eskinin bilim kurgu filmlerine ilgisi olanların berk çoker'in ''bilim kurgu sineması'' adlı kitabını edinmesinde fayda var gibi geliyor bana. okur okur izlersiniz. böylece hem gelişim sürecini görür hem farklı yapımları incelemiş olursunuz. oh mis. yalnız kitap 1970 yılına kadar bir arşivleme ve tarihi anlatıma sahip. sonrası da gelecekti, geldi mi bilmiyorum tabi. takip etmedim.
neyse amma lakırdı ettim. ister izleyin ister izlemeyin, bana ne? izleyin diyorum ama yine de siz bilirsiniz. bilmeseniz de olur. hadi ben gittim.
bu arada benim filmde en sevdiğim karakter robot zaafım olması vesilesi ile elbette robby. hem zeki hem de pek sevimli kerata. şuraya bir resmini iliştireyim.

kerata da hem r2-d2'deki saflık ve samimiyet, hem de dalekleri dövebilecek boy, pos ve endam var. daha ne olsun? neyse mevzuyu daha fazla dağıtmayayım. * aslında film yukarıda belirttiğim iki kült seri harici pek çok filme ilham olmuş diyebiliriz. orada da dr. morbius'un mevzusu önemli. filmi izlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. * ** bu arada konudan konuya atlamış olacağım ama eskinin bilim kurgu filmlerine ilgisi olanların berk çoker'in ''bilim kurgu sineması'' adlı kitabını edinmesinde fayda var gibi geliyor bana. okur okur izlersiniz. böylece hem gelişim sürecini görür hem farklı yapımları incelemiş olursunuz. oh mis. yalnız kitap 1970 yılına kadar bir arşivleme ve tarihi anlatıma sahip. sonrası da gelecekti, geldi mi bilmiyorum tabi. takip etmedim.
neyse amma lakırdı ettim. ister izleyin ister izlemeyin, bana ne? izleyin diyorum ama yine de siz bilirsiniz. bilmeseniz de olur. hadi ben gittim.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bazen çıktığın yol artık bir yere varsın istersin, çünkü çok olmuştur artık yola çıkalı ama bir türlü bitmez ya hani o yol.
önceleri şu köşeyi de döneyim dersin, umut edersin, yürüdükçe yürürsün.
bir bakarsın böyle böyle artık epey gitmişsin ve geri dönmek için de son çıkışı kaçıralı çok olmuş.
karabasan gibi hani, boğazın yırtılır da kimse imdadına koşmaz gibi çaresiz bir haykırışa dönüşür sonra attığın her adım.
kaybolmaya yüz tutmuş bir umut, titrek bir mum ışığı ile kalakalmışlığına ve o koskoca yolda tek başına olmana şaşırırsın.
bu kadar görünmez olduğuna inanamazsın. bu kadar yok olduğuna...
önceleri şu köşeyi de döneyim dersin, umut edersin, yürüdükçe yürürsün.
bir bakarsın böyle böyle artık epey gitmişsin ve geri dönmek için de son çıkışı kaçıralı çok olmuş.
karabasan gibi hani, boğazın yırtılır da kimse imdadına koşmaz gibi çaresiz bir haykırışa dönüşür sonra attığın her adım.
kaybolmaya yüz tutmuş bir umut, titrek bir mum ışığı ile kalakalmışlığına ve o koskoca yolda tek başına olmana şaşırırsın.
bu kadar görünmez olduğuna inanamazsın. bu kadar yok olduğuna...
devamını gör...
çok güzel sevdiği halde sevilmeyen insan
görüntüsünün bedelini ödüyordur belki de.
devamını gör...




