yürümeyi sevmek
ankara’da ne zaman ilk kar yağsa yürürdüm. saatin kaç olduğu önemli değil. eğer ilk kar yağışına denk geldiysem aynı güzergahı takip ederek, bir sekiz çizerek yürüyüşü tamamlardım.
yürümek benim için düşünmekle eşdeğer bir eylem. ne zaman düşünecek bir şeylerim olsa yürürüm. sanırım bir elif şafak kitabında okumuştum ( kendisinden hiç hoşlanmasam da) insanlar bir şeyi hatırlamak istediklerinde yavaş, unutmak istediklerinde hızlı yürürler. bu benim için de geçerlidir.
henry david thoreau yürümeyi o kadar çok severmiş ki kilometreler süren yürüyüşleri esnasında yalnız kalmak ve sadece düşünmek istermiş. hatta bu konuyu anlatan yürümek isimli hacimsiz ama nefis bir kitap da yazmıştır.
aynı isimli bir kitap da güzel insan sevgi soysal’a aittir. sevgi soysal yürümek derken dönüp arkaya bakmamayı kast ediyor aslında. özellikle de ataerkil bir toplumda sırtında yüklerle dolaşmak zorunda bırakılan kadınların özgürce yürümesinden.
bir kitap da thomas bernhard yazmış bu konu hakkında ve aynı isimle. bernhard da yürümek ve düşünmek kavramlarını bir arada kullanarak, yürümeyi düşünme kavramının harekete geçiricisi olarak anlatmış.
werner herzog ise bambaşka bir şey yapmış. buzda yürüyüş isimli kitabında kar kış demeden kilometrelerce yürümüş ve bunun hikayesini anlatmış bize. çok hasta olan arkadaşının yanına yürüyerek giderse onun kurtulacağına inanmış büyük yönetmen.
yürümek yukarıda saydığım her şey demek benim için. yalnız kalmak, düşünmek, unutmak, hatırlamak, harekete geçmek, hayatta kalmak ve elbette edebiyat ve ankara.
yürüyorum o halde varım.
yürümek benim için düşünmekle eşdeğer bir eylem. ne zaman düşünecek bir şeylerim olsa yürürüm. sanırım bir elif şafak kitabında okumuştum ( kendisinden hiç hoşlanmasam da) insanlar bir şeyi hatırlamak istediklerinde yavaş, unutmak istediklerinde hızlı yürürler. bu benim için de geçerlidir.
henry david thoreau yürümeyi o kadar çok severmiş ki kilometreler süren yürüyüşleri esnasında yalnız kalmak ve sadece düşünmek istermiş. hatta bu konuyu anlatan yürümek isimli hacimsiz ama nefis bir kitap da yazmıştır.
aynı isimli bir kitap da güzel insan sevgi soysal’a aittir. sevgi soysal yürümek derken dönüp arkaya bakmamayı kast ediyor aslında. özellikle de ataerkil bir toplumda sırtında yüklerle dolaşmak zorunda bırakılan kadınların özgürce yürümesinden.
bir kitap da thomas bernhard yazmış bu konu hakkında ve aynı isimle. bernhard da yürümek ve düşünmek kavramlarını bir arada kullanarak, yürümeyi düşünme kavramının harekete geçiricisi olarak anlatmış.
werner herzog ise bambaşka bir şey yapmış. buzda yürüyüş isimli kitabında kar kış demeden kilometrelerce yürümüş ve bunun hikayesini anlatmış bize. çok hasta olan arkadaşının yanına yürüyerek giderse onun kurtulacağına inanmış büyük yönetmen.
yürümek yukarıda saydığım her şey demek benim için. yalnız kalmak, düşünmek, unutmak, hatırlamak, harekete geçmek, hayatta kalmak ve elbette edebiyat ve ankara.
yürüyorum o halde varım.
devamını gör...
sürekli akp'yi ve akp’lileri aşağılamaya çalışmak
şimdi kesinlikle öyle bir şartlanmam yok kendi adıma. uzun uzadıya yazıp çizerdim de ama üstteki arkadaşlar detaylarından bahsetmiş, bir de ben aynı seyleri tekrar etmek istemiyorum. sadece şuna kısaca değinmek istiyorum. akp kaç yılında iktidara geldi? 2002 yılında. 2002 yılından beri bu ülke başka iktidar gördü mü akp'den başka? görmedi. ülkenin şu anki durumunun hesabını akp'den değil de kimden soracağım? bu vasıfsız partiyi iktidara taşıyan akplileri değil de kimi suclayacağım? bana bunların cevabını verin öyle konuşalım.
devamını gör...
meme
erkeklerin küçüklüklerinde ve büyüklüklerinde sevdikleri tek ortak şey.
devamını gör...
dimple
türkçe'de ''gamze'' demektir.
aynı isimde sevdiğim bir şarkı da bulunmaktadır.
aynı isimde sevdiğim bir şarkı da bulunmaktadır.
devamını gör...
bakire olmayan kadınla evlenilir mi sorunsalı
abi yıl 2020, 2020 lan yıl. biriyle iki gün çıktı diye reddettiğim kız oldu diyen var. seviyorsan geçmişe sünger çekersin, geçmişe bakmazsın. kendimce, evlenilecek kızda aranacak son şeydir bakirelik.
devamını gör...
kadın sözlük yazarı hesapları yönetimin fake hesapları mı sorunsalı
hayır aslında hepimiz uzaylıyız* fakat kadın kılığına girip gözlem yapıyoruz. yakında deneylere başlayacağız. ilk deneklerimiz de salak saçma ayrıştırıcı başlıklar açanlar olacak.
devamını gör...
entelektüel sohbet
şunu okumuştum geçenlerde. başlığa cuk oturur kanaatindeyim. yeme de yanında yat.
geçtiğimiz günlerde entelektüel bir ortamın içinde buldum kendimi. purolar birbiri ardına yakılıyor, etiyopya menşeli kahveler höpürdetiliyor, zizek’ler, tarkovski’ler, badiou’lar havada uçuşuyordu.
bense sohbete bir şekilde dahil olmaya çalışıyordum. “off tarkovski çok çok iyi, badiou dev bir kedidir, zizek çağımızın cengiz hanı’dır” gibi yorumlarım arada kaynıyor, kimse bana yüz vermiyordu.
daha ilgi çekici şeyler söylemem gerektiğini fark ederek, uzun tiradına bir nefeslik puro arası veren hulusi bey’e döndüm ve sonradan bir miktar pişman olacağım o cümleyi kurdum: “tarkovski abartılmış bir balondur.”
masadaki bütün gözler bana çevrildi. amacıma ulaşmıştım, ancak bundan sonrası çok daha maharet gerektiriyordu. tarkovski hakkında hiçbir fikrim olmaması bir yana ne iş yaptığını da bilmiyordum. bir ressam mıydı? filozof? klasik müzik bestecisi? polonyalı diktatör?
ip üzerinde yürürcesine devam ettim: “tarkovski’nin insanı es geçtiğini düşünüyorum” dedim. “varoluşsal acılarımızı böyle hoyratça yok saymasını affedemem. kimse kusura bakmasın.”
o anda ağzımdan dökülen bu sözleri oldukça başarılı buldum. her türlü ihtimale ayak uydurabilecek oldukça genel bir o kadar iddialı ifadelerdi. sanat galerisi işleten cansu hanım gözlerini ayırarak bana baktı.
“bu çok cesur bir yorum. hiç bu açıdan bakmamıştım.”
hulusi bey kanımı donduracak bir cümleyle araya girdi.
“biraz açabilir misiniz?”
neyini açayım hulusi? nasıl açayım? aynı cümleyi tekrar bile edemezdim.
“tarkovski” dedim, gözlerimi her birinin üzerinde teker teker gezdirerek, “abartılmış bir balondur. dev bir fiyaskodur. erke dönergecidir. tarkovski verilip tutulmayan bir sözdür.”
artık masadakiler oturuş pozisyonlarını bana göre ayarlamış dikkatle ağzımın içine bakmaktaydılar. en azından tarkovski’nin ne iş yaptığını öğrenmem gerekiyordu. bunun için hulusi bey’e bir yem attım.
“hulusi bey, lütfen söyler misiniz” dedim, suratıma müstehzi bir gülüş yerleştirerek, “tarkovski’de sizi en çok etkileyen şey ne?”
güldü.
gülme ********, cevap ver.
“hangi birini sayayım?”
birini say işte. ipucu ver ahlaksız herif.
“en çok etkileyen diyorum?”
“hımmm… tam bir hakikat insanı olması, mesela.”
allah belanı versin hulusi, hiç yardımcı olmadın.
hulusi bey’in cevabına “geçiniz bunları efendim” manasında alaycı bir gülüşle burun kıvırarak cansu hanıma döndüm.
“bana tarkovski’nin insanlığa sunduğu tek bir tane eser gösterebilir misiniz?”
cansu hanım hakarete uğramış gibi yüzünü buruşturdu.
“şaka mı yapıyorsunuz? stalker tek başına yeterlidir kanımca.”
“ahhaaaa!” diye ölçüsüz bir şekilde masaya vurdum. masadakiler irkildi. “stalker ha? stalker? stalker mı dediniz cansu hanım, yanlış duymadım değil mi cansu hanım? stalker?”
ilk ipucu gelmişti. stalker. tamam da, bu neydi allahını seversen? klasik müzik parçası mı? polonya’yı ayağa kaldıracak ekonomik modelin ismi mi? kalbim sıkışmaya başlamıştı. alçak insanlar adam gibi bir tüyo vermemekte direniyordu, böyle gitmezdi. derin bir nefes alıp başımı iki yana sallayarak konuşmaya başladım.
“stalker paranoyak bir zihnin hezeyanıdır. gerçekçi değildir. insanın içinde duyumsadığı bütün nüveleri öldürebilecek bir zehirdir. tarkovski’nin en büyük hatası varoluşsal problemlerimize bir oyuncakmışçasına bakmasıdır. bir travmadır bu insaniyet için. tarkovski’ye baktığınızda gördüğünüz şey bir yanılsamadır, bizim kafamızdaki bir imgelem gerçek hayatta karşılığını bulmuyorsa orada derin bir kırılmadan söz edebiliriz. tarkovski’ye bir de bu açıdan bakmanızı öneririm. latince bir söz vardır, şimdi hatırlayamadım, bağışlayın. surum liptum, optimum gibi bir şey. durum aynen budur. at gözlüklerini çıkarıp eleştirel bir gözle baktığınızda tarkovski’nin bir balon olduğunu sizler de göreceksiniz. yıllar sonra bir yerlerde karşılaştığımızda bu akşam için bana teşekkür edeceğinize bahse girerim.”
arkama yaslandım ve sözlerimin etkisini görmek için yüzlerine baktım. hepsi büyülenmişti. hulusi bey sözlerimi kafasında sindirmeye çalışıyor gibiydi.
“bu çok etkileyiciydi genç adam,” dedi. “bunun üzerine düşüneceğim. seninle tanıştığıma gerçekten çok mutlu oldum.”
cansu hanım ve diğerleri de onu onaylarcasına başlarını salladılar. mütevazı bir ifadeyle boynumu hafifçe eğdim.
“özür dilerim, şimdi gitmem gerekiyor. sizlere iyi akşamlar diliyorum” dedim ve kalktım.
eve geldiğimde ilk iş internetten tarkovski’yi aratmak oldu. yönetmenmiş. stalker da filminin ismiymiş.
oturup filmi seyrettim ve şu kanaate vardım: tarkovski abartılmış bir balondur.
geçtiğimiz günlerde entelektüel bir ortamın içinde buldum kendimi. purolar birbiri ardına yakılıyor, etiyopya menşeli kahveler höpürdetiliyor, zizek’ler, tarkovski’ler, badiou’lar havada uçuşuyordu.
bense sohbete bir şekilde dahil olmaya çalışıyordum. “off tarkovski çok çok iyi, badiou dev bir kedidir, zizek çağımızın cengiz hanı’dır” gibi yorumlarım arada kaynıyor, kimse bana yüz vermiyordu.
daha ilgi çekici şeyler söylemem gerektiğini fark ederek, uzun tiradına bir nefeslik puro arası veren hulusi bey’e döndüm ve sonradan bir miktar pişman olacağım o cümleyi kurdum: “tarkovski abartılmış bir balondur.”
masadaki bütün gözler bana çevrildi. amacıma ulaşmıştım, ancak bundan sonrası çok daha maharet gerektiriyordu. tarkovski hakkında hiçbir fikrim olmaması bir yana ne iş yaptığını da bilmiyordum. bir ressam mıydı? filozof? klasik müzik bestecisi? polonyalı diktatör?
ip üzerinde yürürcesine devam ettim: “tarkovski’nin insanı es geçtiğini düşünüyorum” dedim. “varoluşsal acılarımızı böyle hoyratça yok saymasını affedemem. kimse kusura bakmasın.”
o anda ağzımdan dökülen bu sözleri oldukça başarılı buldum. her türlü ihtimale ayak uydurabilecek oldukça genel bir o kadar iddialı ifadelerdi. sanat galerisi işleten cansu hanım gözlerini ayırarak bana baktı.
“bu çok cesur bir yorum. hiç bu açıdan bakmamıştım.”
hulusi bey kanımı donduracak bir cümleyle araya girdi.
“biraz açabilir misiniz?”
neyini açayım hulusi? nasıl açayım? aynı cümleyi tekrar bile edemezdim.
“tarkovski” dedim, gözlerimi her birinin üzerinde teker teker gezdirerek, “abartılmış bir balondur. dev bir fiyaskodur. erke dönergecidir. tarkovski verilip tutulmayan bir sözdür.”
artık masadakiler oturuş pozisyonlarını bana göre ayarlamış dikkatle ağzımın içine bakmaktaydılar. en azından tarkovski’nin ne iş yaptığını öğrenmem gerekiyordu. bunun için hulusi bey’e bir yem attım.
“hulusi bey, lütfen söyler misiniz” dedim, suratıma müstehzi bir gülüş yerleştirerek, “tarkovski’de sizi en çok etkileyen şey ne?”
güldü.
gülme ********, cevap ver.
“hangi birini sayayım?”
birini say işte. ipucu ver ahlaksız herif.
“en çok etkileyen diyorum?”
“hımmm… tam bir hakikat insanı olması, mesela.”
allah belanı versin hulusi, hiç yardımcı olmadın.
hulusi bey’in cevabına “geçiniz bunları efendim” manasında alaycı bir gülüşle burun kıvırarak cansu hanıma döndüm.
“bana tarkovski’nin insanlığa sunduğu tek bir tane eser gösterebilir misiniz?”
cansu hanım hakarete uğramış gibi yüzünü buruşturdu.
“şaka mı yapıyorsunuz? stalker tek başına yeterlidir kanımca.”
“ahhaaaa!” diye ölçüsüz bir şekilde masaya vurdum. masadakiler irkildi. “stalker ha? stalker? stalker mı dediniz cansu hanım, yanlış duymadım değil mi cansu hanım? stalker?”
ilk ipucu gelmişti. stalker. tamam da, bu neydi allahını seversen? klasik müzik parçası mı? polonya’yı ayağa kaldıracak ekonomik modelin ismi mi? kalbim sıkışmaya başlamıştı. alçak insanlar adam gibi bir tüyo vermemekte direniyordu, böyle gitmezdi. derin bir nefes alıp başımı iki yana sallayarak konuşmaya başladım.
“stalker paranoyak bir zihnin hezeyanıdır. gerçekçi değildir. insanın içinde duyumsadığı bütün nüveleri öldürebilecek bir zehirdir. tarkovski’nin en büyük hatası varoluşsal problemlerimize bir oyuncakmışçasına bakmasıdır. bir travmadır bu insaniyet için. tarkovski’ye baktığınızda gördüğünüz şey bir yanılsamadır, bizim kafamızdaki bir imgelem gerçek hayatta karşılığını bulmuyorsa orada derin bir kırılmadan söz edebiliriz. tarkovski’ye bir de bu açıdan bakmanızı öneririm. latince bir söz vardır, şimdi hatırlayamadım, bağışlayın. surum liptum, optimum gibi bir şey. durum aynen budur. at gözlüklerini çıkarıp eleştirel bir gözle baktığınızda tarkovski’nin bir balon olduğunu sizler de göreceksiniz. yıllar sonra bir yerlerde karşılaştığımızda bu akşam için bana teşekkür edeceğinize bahse girerim.”
arkama yaslandım ve sözlerimin etkisini görmek için yüzlerine baktım. hepsi büyülenmişti. hulusi bey sözlerimi kafasında sindirmeye çalışıyor gibiydi.
“bu çok etkileyiciydi genç adam,” dedi. “bunun üzerine düşüneceğim. seninle tanıştığıma gerçekten çok mutlu oldum.”
cansu hanım ve diğerleri de onu onaylarcasına başlarını salladılar. mütevazı bir ifadeyle boynumu hafifçe eğdim.
“özür dilerim, şimdi gitmem gerekiyor. sizlere iyi akşamlar diliyorum” dedim ve kalktım.
eve geldiğimde ilk iş internetten tarkovski’yi aratmak oldu. yönetmenmiş. stalker da filminin ismiymiş.
oturup filmi seyrettim ve şu kanaate vardım: tarkovski abartılmış bir balondur.
devamını gör...
apolitik olmak
yıllardır apolitik olduğumu zanneden ben başlık sayesinde ne olduğumu öğrendim: ikiyüzlü, tanımsız, mümkün olmayan bir adammışım. vay be helal olsun bana.
devamını gör...
normal sözlük hunidaşlar kulübü
sevgili hunidaşlar az zamanda çok kişiye huni taktık.
koldaş ve yönetiminin her türlü imkanı sağladığı sözlük kulüplerinden bile daha çok üyemiz oldu. o kulüpler ki her yerde, onların reklamları döndü. akışta koyu koyu görünüp herkesin ilgisini çekti. buna rağmen sevgili hunidaşlar o kulüpleri yerle bir ettik.
ancak elimizde pek fazla hunimiz kalmadı. bunun için iko belediyesine yaptığımız müracaatlar her seferinde iko tarafından elinin tersiyle itildi efendim. neymiş efendim size huni veremem. neden iko? efendim yandaş hükümeti bizleri tanımıyormuş. neymiş efendim kendisi belediyeye kayyum olarak atanmış istediği her şeyi yaparmış.
sevgili hunidaşlar her türlü zorluğa karşı büyüyoruz. yüce huni deliliğimizi başımızda eksik etmesin.
huni sorunumuzu en kısa sürede çözüp deliliğimize yeni delilikler katacağımızdan eminim.
yüce huni, hunilerimizi korusun.
koldaş ve yönetiminin her türlü imkanı sağladığı sözlük kulüplerinden bile daha çok üyemiz oldu. o kulüpler ki her yerde, onların reklamları döndü. akışta koyu koyu görünüp herkesin ilgisini çekti. buna rağmen sevgili hunidaşlar o kulüpleri yerle bir ettik.
ancak elimizde pek fazla hunimiz kalmadı. bunun için iko belediyesine yaptığımız müracaatlar her seferinde iko tarafından elinin tersiyle itildi efendim. neymiş efendim size huni veremem. neden iko? efendim yandaş hükümeti bizleri tanımıyormuş. neymiş efendim kendisi belediyeye kayyum olarak atanmış istediği her şeyi yaparmış.
sevgili hunidaşlar her türlü zorluğa karşı büyüyoruz. yüce huni deliliğimizi başımızda eksik etmesin.
huni sorunumuzu en kısa sürede çözüp deliliğimize yeni delilikler katacağımızdan eminim.
yüce huni, hunilerimizi korusun.
devamını gör...
öfke
yedi ölümcül günah'ın baphomet'e atfedilen altı numaralı günahı. ayrıca god of war 4 oynarken aktif etmezseniz eğer valkyrie denilen illeti öldüremeyeceğiniz hede. koskoca kratos, ghost of sparta gelenden geçenden dayak yedi ayıp denen bir şey var.
devamını gör...
naçizane
na-çiz-ane:
na: olumsuzluk eki
çiz: şey
âne: zarflaştırma, durumlaştırma.
örnek:
şah-ane: şah'a ait, şahınmış gibi.
naçizane: hiçbir şey olmayarak
sıfat kullanım örneği:
size naçiz bir tavsiyem var
zarf kullanım örneği:
bir tavsiye vereceğim, naçizane
na: olumsuzluk eki
çiz: şey
âne: zarflaştırma, durumlaştırma.
örnek:
şah-ane: şah'a ait, şahınmış gibi.
naçizane: hiçbir şey olmayarak
sıfat kullanım örneği:
size naçiz bir tavsiyem var
zarf kullanım örneği:
bir tavsiye vereceğim, naçizane
devamını gör...
suriyelileri istemeyen tipler
edit: başlığı açan lavuk maalesef kaçmış. din kardeşiyiz tabiki elimizden geleni yapacağız gibi bie şeyler zırvalıyordu. fitneyi sokup kaçamazsın arap yalaması seni.
benim. 40 milyar dolar harcandı bu adamlara. hiç bir ülke bu kadar mülteciyi ülkesine almaz. bu aleni bir demografik savaş hamlesidir. kontörsüz şekilde üreyen bu güruh yakın gelecekte ülkede söz sahibi olacak kadar nüfusa sahip olacaktır. karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi görmemek için cahil değil art niyetli olmak gerekir.
biz arap değiliz biz türküz ve hiç bir zaman araplardan bize hayır gelmemiştir. arap sevdalısı iseniz buyrun (bkz: yallah arabistana)
benim. 40 milyar dolar harcandı bu adamlara. hiç bir ülke bu kadar mülteciyi ülkesine almaz. bu aleni bir demografik savaş hamlesidir. kontörsüz şekilde üreyen bu güruh yakın gelecekte ülkede söz sahibi olacak kadar nüfusa sahip olacaktır. karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi görmemek için cahil değil art niyetli olmak gerekir.
biz arap değiliz biz türküz ve hiç bir zaman araplardan bize hayır gelmemiştir. arap sevdalısı iseniz buyrun (bkz: yallah arabistana)
devamını gör...
mata hari
aslen hollanda kökenli olup, birinci dünya savaşı sırasında dansözlük ve seks işçiliği aracılığıyla almanya lehine istihbarat toplayan meşhur kadın casus.
bilindiği gibi, istihbarat teşkilatlarının iki ana görevi bulunur: espiyonaj (haber alma) ve kontrespiyonaj (karşı haber alma). bu kavramlardan yola çıkarak türetilen sekspiyonaj ifadesi*, cinsel dürtüler aracılığıyla haber almayı ifade eder. önemli erkek ya da kadınlar, hoşlandıkları cinslerden seçilen* işveli cilveli yetiştirilmiş güzel ya da yakışıklı casuslar tarafından bir şekilde etkilenir ve bu yolla bilgi alınmaya çalışılır. bal tuzağı (honey trap) ya da bel altı istihbarat olarak da bilinir.
işte mata hari de, bu kavramın en bilindik icracılarından biridir.
asıl adı margaretha geertruida zelle'dir. mata hari ismi kendisine çok sonradan, fransızlar tarafından, sahne adı olarak takılacaktır. erken hayatında, bir subayın gazeteye verdiği ve evlenmek istediğini beyan ettiği ilanı görmesi üzerine o subayla evlenir ve bir kızı, bir de oğlu olur. bu evlilik sırasında, eşinin görevi icabı gittiği cava adası'nda yerel, egzotik dansları öğrenir. yaşadığı bir iki trajedi ve hayatının yolunda gitmemesi üzerine önce hollanda'ya geri döner, ardından da paris'e geçer. burada dansıyla ünlenmeye, herkesi kendine hayran bırakmaya başlar.
derken, tam da bu zamanlarda savaş başlar. mata hari şüpheli davranışlar sergiliyordur. gün geçtikçe fransız istihbaratının daha çok dikkatini çeker. çünkü almanlarla çok içli dışlıdır. zaman savaş zamanıdır, fransızlar tabiricaizse cadı avı gibi casus avına çıkmışlardır. entrikalar döner, kararlar verilir ve mata hari 15 ekim 1917 günü kurşuna dizilerek idam edilir.
hatta idamıyla ilgili bir de şehir efsanesi var:
söylenen o ki; kendisinin idamıyla görevlendirilmiş askerleri ölmeden önce selamlamış, onlara öpücükler yollamış, işveler yapmış. her ne hikmetse 12 kişilik manganın 8'i (hatta daha abartılı bir söylentiye göre 9 kişilik manganın 8'i) mata hari'yi ıskalamış. öyle güzel, öyle etkileyici bir kadınmış ki askerlerin tetiği çekmeye gönülleri razı gelmemiş.
şöyle bir hanımefendi kendisi:

duyan da barbara palvin sanar.* güzellik algısı tabii, bir şey diyemeyiz.*
ayrıca bizim de tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş bir dansöz casusumuz var: (bkz: emine adalet pee). hem de çok daha güzel, fıstık gibi. asın bayrakları!
---
bir tutankamonun laneti ukdesi idi.
bilindiği gibi, istihbarat teşkilatlarının iki ana görevi bulunur: espiyonaj (haber alma) ve kontrespiyonaj (karşı haber alma). bu kavramlardan yola çıkarak türetilen sekspiyonaj ifadesi*, cinsel dürtüler aracılığıyla haber almayı ifade eder. önemli erkek ya da kadınlar, hoşlandıkları cinslerden seçilen* işveli cilveli yetiştirilmiş güzel ya da yakışıklı casuslar tarafından bir şekilde etkilenir ve bu yolla bilgi alınmaya çalışılır. bal tuzağı (honey trap) ya da bel altı istihbarat olarak da bilinir.
işte mata hari de, bu kavramın en bilindik icracılarından biridir.
asıl adı margaretha geertruida zelle'dir. mata hari ismi kendisine çok sonradan, fransızlar tarafından, sahne adı olarak takılacaktır. erken hayatında, bir subayın gazeteye verdiği ve evlenmek istediğini beyan ettiği ilanı görmesi üzerine o subayla evlenir ve bir kızı, bir de oğlu olur. bu evlilik sırasında, eşinin görevi icabı gittiği cava adası'nda yerel, egzotik dansları öğrenir. yaşadığı bir iki trajedi ve hayatının yolunda gitmemesi üzerine önce hollanda'ya geri döner, ardından da paris'e geçer. burada dansıyla ünlenmeye, herkesi kendine hayran bırakmaya başlar.
derken, tam da bu zamanlarda savaş başlar. mata hari şüpheli davranışlar sergiliyordur. gün geçtikçe fransız istihbaratının daha çok dikkatini çeker. çünkü almanlarla çok içli dışlıdır. zaman savaş zamanıdır, fransızlar tabiricaizse cadı avı gibi casus avına çıkmışlardır. entrikalar döner, kararlar verilir ve mata hari 15 ekim 1917 günü kurşuna dizilerek idam edilir.
hatta idamıyla ilgili bir de şehir efsanesi var:
söylenen o ki; kendisinin idamıyla görevlendirilmiş askerleri ölmeden önce selamlamış, onlara öpücükler yollamış, işveler yapmış. her ne hikmetse 12 kişilik manganın 8'i (hatta daha abartılı bir söylentiye göre 9 kişilik manganın 8'i) mata hari'yi ıskalamış. öyle güzel, öyle etkileyici bir kadınmış ki askerlerin tetiği çekmeye gönülleri razı gelmemiş.
şöyle bir hanımefendi kendisi:

duyan da barbara palvin sanar.* güzellik algısı tabii, bir şey diyemeyiz.*
ayrıca bizim de tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş bir dansöz casusumuz var: (bkz: emine adalet pee). hem de çok daha güzel, fıstık gibi. asın bayrakları!
---
bir tutankamonun laneti ukdesi idi.
devamını gör...
mr cihazının korkutucu olması
bir gercektir. bunun birde kontrastli mr sekli vardir, verilen ilac gercekten iskencedir. damarlar yanar, bir yandan cihaz oter, her defasinda aklima cihaz aha simdi patlayacak diye senaryolar gelir. duzenli araliklarla mr cektirmeme ragmen alisamadim. hala aci verici ve cok korkutucu.
lisede mr cektirecegim zaman sutyenimin teli vardi. sutyenimi cikarmaya utandigim icin daha da utanacagim seyler yasamak zorunda kaldim. babamla gitmistik. babama soyledim baba camasirimin teli var diye. babamda gorevliye soyledi. gorevli de yanimiza geldi, dizimin mri cekilecegi icin elini gogsune koy kapat bisey olmaz dedi. velhasil girdik mra. ellerimi yapistirdim gogsume. bir ara makine ceker gibi oldu, zaten seslerden panik atak geciriyorum okuz gibi aglamistim. bu sefer cikardi mrdan git camasirini soy dedi * soyup geldim bastan cekildi. bir tel yuzunden 2 kez cektirdim mri. buda boyle rezilliktir.
lisede mr cektirecegim zaman sutyenimin teli vardi. sutyenimi cikarmaya utandigim icin daha da utanacagim seyler yasamak zorunda kaldim. babamla gitmistik. babama soyledim baba camasirimin teli var diye. babamda gorevliye soyledi. gorevli de yanimiza geldi, dizimin mri cekilecegi icin elini gogsune koy kapat bisey olmaz dedi. velhasil girdik mra. ellerimi yapistirdim gogsume. bir ara makine ceker gibi oldu, zaten seslerden panik atak geciriyorum okuz gibi aglamistim. bu sefer cikardi mrdan git camasirini soy dedi * soyup geldim bastan cekildi. bir tel yuzunden 2 kez cektirdim mri. buda boyle rezilliktir.
devamını gör...
sevgiliyi aldatmak
"aldatan kişinin cinsiyeti ne olursa olsun, medeni hali şerefsizdir." aziz nesin
devamını gör...
erzurum'da borcunu hoparlör ile isteyen vatandaş
erzurum'da bir vatandaş alacaklısından parasını alamayınca hoparlör ve megafonla dükkanının önünde bağırmış.
aramaya baktım ama alakalı başlık bulamadım.
aramaya baktım ama alakalı başlık bulamadım.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
günün güzel haberlerinden biri*. heyecandan ilk cümleyi yazıp kaydettim*. sevdiğim yazarlardan biri daha radyomuzda daha nolsun efenim. darısı benim başıma, derdim ama demiyorum çünkü sınavlarım var. hayırlı uğurlu olsun, pek fantastik çok güzel olacağına eminim*.
devamını gör...


