kill bill
nakış gibi işlenmiş bir tarantino harikasıdır.tek bir kare,diyalog yoktur gereksiz ya da fazla olan.
devamını gör...
sembolizm
kısaca hem işareti yani imgeyi hem de bu imgenin potansiyellerinin kullanımıdır. bu sayede kurduğu iletişimle en basit görünen bir imgede bile birçok anlam barındıran çeşitli sembollerin kullanıma denir.
devamını gör...
28 mayıs 2013 taksim gezi parkı direnişi
üzerinden uzun zaman geçtikten sonra gerçek öneminin kavrancağını düşündüğüm yegane direniştir.
devamını gör...
haksızlık karşısında susmak
bir animi anlatayim. ortaokulun sonlarinda, sanirim 7 veya 8.sinifim, siniftan en yakin bir kiz arkadasim var. o da anne babasi yok, kendisi teyzesinde yasiyordu, ama iki tane ikiz abileri anne babadan kalma bir evde, ikisi beraber yasiyor diye anlatirdi. bir kere beni abilerinin evine davet etti, okuldan mi kactiydik, tam hatirlamiyorum ama eve daha erkendi, oyalaniyorduk iste. gittik evlerine, evin cok iyi bir tadilata ihtiyaci var oldugu cok goze batiyordu. duvar kagitlari yirtik yirtik, arkasindaki beton gorunuyordu. abileri 18 yaslarindaydi sanirim, evlerinde bir de bir kiz var, bizden bi 2-3 yas buyuk, zihinsel engelli gibi bir hali vardi. ev islerini yapiyordu, sonra da dilencilik yapmaya gitti. o gidince de abileri cok rahat bir sekilde kiza dun biri x kere tecavuz ettim, bir diger y kere diye ovunerek anlatiyorlardi. ıkiz abiler yarisiyormus meger, o kiz da sanirim kimsesiz, gidecek bir yeri de yok, zihinsel olarak da sorunlu olunca yardim istemek de aklina gelmiyordu sanirim.
o evden nasil ciktim, arkadasimdan nasil uzaklastim, hayal meyal hatirliyorum. dehset icinde, cok urperiyordum. en cok da “bana da bir seylerler yapmasin bunlar” diye urperiyordum ve hic o kiz icin polise ihbar etmek, yardim cagirmak aklima gelmemis. dusunenemisim. uzerinden belki en az 20 sene gecmis ama ben hala o gunu ve o “haksizliga”, o vahsete karsi sustuguma kendime kiziyorum. niye en azindan anneme babama anlatmadim, niye o kizcagiz icin hicbir sey yapmadim, hala aklim almiyor. ıcime gommustum ve unutmustum, ama hafizamin derinliklerinden bazen yuzeye cikar durur o olay, bir gun de yakama yapisicak diye de korkmuyor degilim.
o evden nasil ciktim, arkadasimdan nasil uzaklastim, hayal meyal hatirliyorum. dehset icinde, cok urperiyordum. en cok da “bana da bir seylerler yapmasin bunlar” diye urperiyordum ve hic o kiz icin polise ihbar etmek, yardim cagirmak aklima gelmemis. dusunenemisim. uzerinden belki en az 20 sene gecmis ama ben hala o gunu ve o “haksizliga”, o vahsete karsi sustuguma kendime kiziyorum. niye en azindan anneme babama anlatmadim, niye o kizcagiz icin hicbir sey yapmadim, hala aklim almiyor. ıcime gommustum ve unutmustum, ama hafizamin derinliklerinden bazen yuzeye cikar durur o olay, bir gun de yakama yapisicak diye de korkmuyor degilim.
devamını gör...
osmanlı döneminde olası normal sözlük başlıkları
(bkz: padişah'ın yayınladığı fermandaki imla hataları)
(bkz: çeşnicibaşı'nın keyfine diyecek olmaması)
(bkz: padişah karısı olmak)
(bkz: çeşnicibaşı'nın keyfine diyecek olmaması)
(bkz: padişah karısı olmak)
devamını gör...
sayfa
sayfa, yazılmış veya basılmış bir kağıt yaprağının iki yüzü.
aşka aşık iki kişiydik biz adam ve kadın. kimliksiz...
sevmek öyle güzeldi. sevilmek öyle güzeldi ki bu yüzden süsledik kelimelerimizi birbirmizle. aslında seviyorum dediğin ben değildim adam , sen sevmeyi seviyordun. sevilesi bir kadın lazımdı yüreğine. aşk, sevgi, his değil; şiirdi istediğin. kalemine ilham olacak biri. bu yüzden en imkansızını seçmiştin aşkın. imkansız oluşu daha bir perçinliyordu hislerini. hayal etmek yeni diyarlar keşfetmek kadar güzel geliyordu. heyecanlanıyordun. çocuksu bir tını yükleniyordu sözlerine, gözlerine bir gülüş oturuyordu.
ben piraye, tomris ya da fatma gibi adına şiirler yazılan bir kadın olmak istiyordum. sense onlardan birine, ulaşılmaz olana aşık olmak. ve paragraf paragraf yaşıyalım birbirimizi istiyorduk. hep olmak, sonsuzda olmak.
geriye bir şiir, birkaç da paragraf kaldı işte.bir nazım, bir nesir işte bizim bütünümüz. demek ki bir kitap olmazmış ya bizden bir sayfa olurmuş, bir tek sayfa.
aşka aşık iki kişiydik biz adam ve kadın. kimliksiz...
sevmek öyle güzeldi. sevilmek öyle güzeldi ki bu yüzden süsledik kelimelerimizi birbirmizle. aslında seviyorum dediğin ben değildim adam , sen sevmeyi seviyordun. sevilesi bir kadın lazımdı yüreğine. aşk, sevgi, his değil; şiirdi istediğin. kalemine ilham olacak biri. bu yüzden en imkansızını seçmiştin aşkın. imkansız oluşu daha bir perçinliyordu hislerini. hayal etmek yeni diyarlar keşfetmek kadar güzel geliyordu. heyecanlanıyordun. çocuksu bir tını yükleniyordu sözlerine, gözlerine bir gülüş oturuyordu.
ben piraye, tomris ya da fatma gibi adına şiirler yazılan bir kadın olmak istiyordum. sense onlardan birine, ulaşılmaz olana aşık olmak. ve paragraf paragraf yaşıyalım birbirimizi istiyorduk. hep olmak, sonsuzda olmak.
geriye bir şiir, birkaç da paragraf kaldı işte.bir nazım, bir nesir işte bizim bütünümüz. demek ki bir kitap olmazmış ya bizden bir sayfa olurmuş, bir tek sayfa.
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
trenden son anda atlamıştı. özgürlüğünü bu cesurca hamleye borçluydu. biraz daha geç atlasa köprüden aşağıdaki akan nehre uçacak belki de parçasını bile bulamayacaklardı. biraz daha erken yapayım dese inzibatların teftiş anına denk gelecek, yakayı ele verecekti. başarmıştı mustafa, kimselere yakalanmadan firar etmeyi becermişti.
cumhuriyetin ilk yılları. yokluk her yeri esareti altına almış. yıllarca süren savaş sonrası enkaz yerine dönmüş anadolu’da yaşama tutunmaya çalışan mağrur bir millet. elde avuçta ne varsa cepheye gönderen, kendinden önce vatanın istikbalini düşünen fedakar insanların yurdu. savaşlar bitmiş yepyeni filizlenen devletin tohumları atılmıştı. ama uzun seneler süren savaşın yarattığı tahribatın etkileri uzun yıllar atlatılamayacaktı. işte bu yıllarda mustafa ailesini geçindirmek için köyden sürekli şehre gelip gidiyor, orada hayvan pazarında koyun satıyordu. ekip biçtikleri anca kendi karınlarını doyurmaya yetiyordu.
yovanaki, anadolu’daki yunan azınlığın maceraperest bir ferdiydi. hikayesini ilginç kılan ise onun kaçak silah tüccarı olmasından mütevellitti. yovanaki anadolu’daki azınlık çetelerine yıllarca silah temini sağlamıştı. uzun zamandır aranıyordu ve sonunda karaman’da bir batakhanede enselendi. yargılanmak için karaman’dan konya’ya götürülecekti. zabitler ellerini kelepçeleyip trene bindirdiler. boncuk boncuk terliyordu yovanaki. asılması kesindi. zaten bu zamana kadar istim üstünde yaşamıştı sürekli ama hayatının bu kadar erken sonlanacak olması sebebiyle şimdi oturup çocuk gibi ağlamak istiyordu.
mustafa eniştesiyle görüşmek için karaman’a gelmişti. uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. hem bir hal hatır sormak hem de biraz borç istemeye gelmişti. hayvanların bir kısmı bu sene hastalıktan telef olmuştu. haliyle satıştan istediği kazancı elde edememişti. kışı çıkarabilmek, erzak yakacak temin edebilmek için biraz borca ihtiyacı vardı. bu sebeple eniştenin kapıyı çaldı, o da sağolsun ikiletmedi. bir yükü sırtından atmışcasına rahatlamış bir biçimde tren garına yollandı.
kompartımana girdiğinde elleri kelepçeli yunanı karşısında buldu. yanında iki zabit, ortalarına suçluyu almış karşısında oturuyorlardı. bir suçluyla aynı ortamı paylaşmak onu huzursuz etmişti. normalde suçlular bir yerden başka bir yere nakledilirken diğer insanlardan izole bir ortamda bulunurlar ama yovanaki’nin işi biraz aceleye gelmişti. yer olmadığından normal yolcular ile aynı kompartımanı paylaşıyordu. tren kalktı, karşılıklı yolculardan biri mutlu, huzurlu diğeri bedbaht, rahatsız bir ruh haliyle yolculuklarına başladılar. trenin kalkışından on beş dakika sonra zabitlerden biri hava alma bahanesiyle suçluyu arkadaşına emanet edip koridora çıktı. kapıya doğru yönelip bir sigara tellendirmeye başladı.
bu sırada diğer zabit inceden inceye mustafa’yı süzüyordu. sanki bir mevzu olsa uzun uzadıya konuşacak gibiydi ama üşeniyordu. yola çıkalı bir saat olmuştu ama diğer zabitten eser yoktu. paketi içse bitirirdi, nerede kiminle muhabbet ediyor diye hayıflandı suçlunun başını bekleyen. işin kötüsü tuvalet ihtiyacı hasıl olmuştu, zaten on beş dakikadır tutuyordu. elleri kelepçeli diyerek bir aklından geçirdi mahkumu yalnız bırakmayı. sonra tekrardan bakışları mustafa’nın üzerinde gezinmeye başladı. birader ben beş dakika hacet giderip gelene kadar bu yonana göz kulak olun mu diye sordu artık sonunda. dayanacak gücü kalmamıştı çünkü. içinden bir ses hayır mı desem başıma mesuliyet almasam diye bir ses geldi gitti mustafa’nın. neyse kısa sürer diyerek mahcup bir ifadeyle kabul etti.
zabit kompartımandan ayrılır ayrılmaz yovanaki girdi söze. nerelisin, kimlerdensin muhabbetinden sonra beni suçsuz yere asacaklar diye palavradan ağlamaya başladı. ben normalde aksi bir iş yapmadım, ortağım bana kazık attı, suç benim üstüme kaldı o kaçtı diyerek mustafa’nın kanına girmeye çalıştı. gel kardeş, sen bana yardım et, ben de sana yüklü yardım ederim kurtulunca dedi. şu an için ihtiyacı olmasa da – enişte sağolsun – zor günler ardı arkasına geliyordu. suçsuzluk durumuna inanır gibi oldu bir ara bizimkisi. bu zamanda ne hikayeler duyuyorlardı, yargısız infaz olmasın isterdi. zabit gelmeden trenden atlarız diyerek işlemeye devam ediyordu karşısındakini yovanaki. koridorda o sırada devriye gezen inzibatlardan biri aniden odaya daldı. her ikisi de dut yemiş bülbül gibi sustular aniden. neyse ki uzun durmadan diğer kompartımanlara göz ucuyla baka baka uzaklaştı inzibat. yovanaki son çare belindeki keseyi gösterdi göz ucuyla. bak buradaki altınları bölüşürüz. en son dayanamadı mustafa, sen benim başımı belaya mı sokacan birader durduk yere diyerek yakasından tutup silkeledi yunanı. sonunda heladan dönmeyi başaran zabit o anda kapıdan girdi. ikisini o halde görünce ne bu hal ne oluyor diyerek hiddetlendi. yovanaki direkt kıvrak bir biçimde söze girdi, bu herif beni kaçmaya ayartıyordu, karşılığında da altın kesemi istedi. mustafa neye uğradığını şaşırdı, nutku tutulmuştu. hayır, yok öyle bir durum demeye kalmadan zabitin sorgusu başladı. birader biz sana adam emanet ediyoruz ayırt diye mi diye öfkeli bir şekilde bağırdı. vatan haini misin sen kaçakçıyla bir oluyorsun.
mustafa ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi, ter bastı bir anda her yanını, soğuk soğuk terledi. bir anda suçsuzken suçlu duruma düşmüştü, hem de gerçek suçlunun sözüyle. aniden yerinden fırladı. kompartımandan çıkıp kapıya doğru koştu can havliyle ve bir hamleyle açıp aşağı atladı. bizim suçsuz suçlumuz mustafa başarmıştı, firar etmeyi becermişti.
cumhuriyetin ilk yılları. yokluk her yeri esareti altına almış. yıllarca süren savaş sonrası enkaz yerine dönmüş anadolu’da yaşama tutunmaya çalışan mağrur bir millet. elde avuçta ne varsa cepheye gönderen, kendinden önce vatanın istikbalini düşünen fedakar insanların yurdu. savaşlar bitmiş yepyeni filizlenen devletin tohumları atılmıştı. ama uzun seneler süren savaşın yarattığı tahribatın etkileri uzun yıllar atlatılamayacaktı. işte bu yıllarda mustafa ailesini geçindirmek için köyden sürekli şehre gelip gidiyor, orada hayvan pazarında koyun satıyordu. ekip biçtikleri anca kendi karınlarını doyurmaya yetiyordu.
yovanaki, anadolu’daki yunan azınlığın maceraperest bir ferdiydi. hikayesini ilginç kılan ise onun kaçak silah tüccarı olmasından mütevellitti. yovanaki anadolu’daki azınlık çetelerine yıllarca silah temini sağlamıştı. uzun zamandır aranıyordu ve sonunda karaman’da bir batakhanede enselendi. yargılanmak için karaman’dan konya’ya götürülecekti. zabitler ellerini kelepçeleyip trene bindirdiler. boncuk boncuk terliyordu yovanaki. asılması kesindi. zaten bu zamana kadar istim üstünde yaşamıştı sürekli ama hayatının bu kadar erken sonlanacak olması sebebiyle şimdi oturup çocuk gibi ağlamak istiyordu.
mustafa eniştesiyle görüşmek için karaman’a gelmişti. uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. hem bir hal hatır sormak hem de biraz borç istemeye gelmişti. hayvanların bir kısmı bu sene hastalıktan telef olmuştu. haliyle satıştan istediği kazancı elde edememişti. kışı çıkarabilmek, erzak yakacak temin edebilmek için biraz borca ihtiyacı vardı. bu sebeple eniştenin kapıyı çaldı, o da sağolsun ikiletmedi. bir yükü sırtından atmışcasına rahatlamış bir biçimde tren garına yollandı.
kompartımana girdiğinde elleri kelepçeli yunanı karşısında buldu. yanında iki zabit, ortalarına suçluyu almış karşısında oturuyorlardı. bir suçluyla aynı ortamı paylaşmak onu huzursuz etmişti. normalde suçlular bir yerden başka bir yere nakledilirken diğer insanlardan izole bir ortamda bulunurlar ama yovanaki’nin işi biraz aceleye gelmişti. yer olmadığından normal yolcular ile aynı kompartımanı paylaşıyordu. tren kalktı, karşılıklı yolculardan biri mutlu, huzurlu diğeri bedbaht, rahatsız bir ruh haliyle yolculuklarına başladılar. trenin kalkışından on beş dakika sonra zabitlerden biri hava alma bahanesiyle suçluyu arkadaşına emanet edip koridora çıktı. kapıya doğru yönelip bir sigara tellendirmeye başladı.
bu sırada diğer zabit inceden inceye mustafa’yı süzüyordu. sanki bir mevzu olsa uzun uzadıya konuşacak gibiydi ama üşeniyordu. yola çıkalı bir saat olmuştu ama diğer zabitten eser yoktu. paketi içse bitirirdi, nerede kiminle muhabbet ediyor diye hayıflandı suçlunun başını bekleyen. işin kötüsü tuvalet ihtiyacı hasıl olmuştu, zaten on beş dakikadır tutuyordu. elleri kelepçeli diyerek bir aklından geçirdi mahkumu yalnız bırakmayı. sonra tekrardan bakışları mustafa’nın üzerinde gezinmeye başladı. birader ben beş dakika hacet giderip gelene kadar bu yonana göz kulak olun mu diye sordu artık sonunda. dayanacak gücü kalmamıştı çünkü. içinden bir ses hayır mı desem başıma mesuliyet almasam diye bir ses geldi gitti mustafa’nın. neyse kısa sürer diyerek mahcup bir ifadeyle kabul etti.
zabit kompartımandan ayrılır ayrılmaz yovanaki girdi söze. nerelisin, kimlerdensin muhabbetinden sonra beni suçsuz yere asacaklar diye palavradan ağlamaya başladı. ben normalde aksi bir iş yapmadım, ortağım bana kazık attı, suç benim üstüme kaldı o kaçtı diyerek mustafa’nın kanına girmeye çalıştı. gel kardeş, sen bana yardım et, ben de sana yüklü yardım ederim kurtulunca dedi. şu an için ihtiyacı olmasa da – enişte sağolsun – zor günler ardı arkasına geliyordu. suçsuzluk durumuna inanır gibi oldu bir ara bizimkisi. bu zamanda ne hikayeler duyuyorlardı, yargısız infaz olmasın isterdi. zabit gelmeden trenden atlarız diyerek işlemeye devam ediyordu karşısındakini yovanaki. koridorda o sırada devriye gezen inzibatlardan biri aniden odaya daldı. her ikisi de dut yemiş bülbül gibi sustular aniden. neyse ki uzun durmadan diğer kompartımanlara göz ucuyla baka baka uzaklaştı inzibat. yovanaki son çare belindeki keseyi gösterdi göz ucuyla. bak buradaki altınları bölüşürüz. en son dayanamadı mustafa, sen benim başımı belaya mı sokacan birader durduk yere diyerek yakasından tutup silkeledi yunanı. sonunda heladan dönmeyi başaran zabit o anda kapıdan girdi. ikisini o halde görünce ne bu hal ne oluyor diyerek hiddetlendi. yovanaki direkt kıvrak bir biçimde söze girdi, bu herif beni kaçmaya ayartıyordu, karşılığında da altın kesemi istedi. mustafa neye uğradığını şaşırdı, nutku tutulmuştu. hayır, yok öyle bir durum demeye kalmadan zabitin sorgusu başladı. birader biz sana adam emanet ediyoruz ayırt diye mi diye öfkeli bir şekilde bağırdı. vatan haini misin sen kaçakçıyla bir oluyorsun.
mustafa ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi, ter bastı bir anda her yanını, soğuk soğuk terledi. bir anda suçsuzken suçlu duruma düşmüştü, hem de gerçek suçlunun sözüyle. aniden yerinden fırladı. kompartımandan çıkıp kapıya doğru koştu can havliyle ve bir hamleyle açıp aşağı atladı. bizim suçsuz suçlumuz mustafa başarmıştı, firar etmeyi becermişti.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çizimleri
bir kunduzun hayali ne olabilirki acep? uçmak aklınıza bile gelmez herhalde. işiniz gücünüz odun kemirmek olsun anam, çalışta çalış, çalışta çalış. nereye kadar? bende hayalperest bir kunduzum işte. uçmak nasıl birşey merak ediyorum.
dolayısıyla bu aralar ejderhalara acayip sarmış durumdayım.
buyurunuz efendim, çizdiğim diğer ejderha figürleri.



dolayısıyla bu aralar ejderhalara acayip sarmış durumdayım.
buyurunuz efendim, çizdiğim diğer ejderha figürleri.



devamını gör...
normal sözlük yazarlarının en büyük zaafları
kadı... öhm.. pardon..
"kadıların osmanlı adalet sistemine olumlu etkileri.."
"kadıların osmanlı adalet sistemine olumlu etkileri.."
devamını gör...
geceye psikolojik bir tespit bırak
çok severim 'cahile tevazu gösterme gerçek sanar' lafını. inanılmaz güzel bir tespittir. gerçekten de alçak gönüllülük gibi bir erdem herkesin algılayabileceği türden bir şey değil. cahil biriyle sohbet ederken (hayır cahil derken eğitimsiz demek istemiyorum, sahip olduğu erdemler bakımından cahil) alçak gönüllü davranmaya çalışmayın. tutup becerilerinizle bilginize ezin de demiyorum ama bilgi ve becerilerinizi göstermekten de sakınmayın.
devamını gör...
hdp’nin ermeni soykırımı tweeti
bu hdp nin ilk vukuatı değil yani dertlerinin düşünce özgürlüğü olmadığını gayet iyi anlayabiliyoruz. hdp politikası türk düşmanlığından ibaret. buna düşünce özgürlüğü diyenler ise her fırsatta türk milliyetçilerini faşist diye yaftalamaktan hiç geri durmuyor.
(bkz: türkiye türklerindir)
(bkz: türkiye türklerindir)
devamını gör...
asla yapamam dediğiniz meslekler
diş doktorluğu ve öğretmenlik sanırım.
en zor olduğunu düşündüğüm meslektir diş doktorluğu. doktorluk bile bir nevi daha kolay geliyor - tabi onun da zorlukları çok-ancak düşününce çalışma alanın zaten dar, insanların ağzının içine giriyorsun görebilmek için. hastanın paniği, bilinci açık, zorlayacak yapılardaki dişler birde doktorlar çoğunlukla kalabalık çalışıyorlar diye düşünüyorum özellikle ameliyatlarda vs. ama diş doktorlarında nedense bütün yük dişi yapan kişide gibi hissediyorum. bilemeyeceğim belki de çok çektim dış konularında, hâlâ da çekiyorum bu yüzden gözümde büyümüştür ama öyle. öğretmenlik içinse yapmak istemememin yanında asla " yapmamam gereken" bir meslektir kendileri. benim gibi tahammülü kalmamış, çocuklara çok ayılıp bayılmayan, en ufak şeyde sinire kesen insanların asla olmaması gerektiği meslektir. çocuklara sonsuz sevgi, merhamet gösterip onları özveriyle yetiştirebilecek insanların işidir bu meslek efendim. sadece ben dersimi anlatır çıkarım demeyle olmuyor. öğretmen aynı zamanda eğitmen olabilecekse yapmalıdır bu mesleği. kimsenin hayatı ile, geleceği ile oynamamalıdır para kazanmak için. başka mesleklerde severek yapıp çok paralar da kazanılabilir. ha kaderdir, hayattır, eğitim sistemidir, sınavdır; başa gelmişse de işte özveriyle uğraşılıp o öğrencilerinin hayatlarına güzel dokunuşlar bırakan kişi olunmaya çalışılmalıdır.
*şu hayatta yapmam dediğim ne varsa eşek gibi yaptım ancak yine de yapmasam iyi olur dediğim mesleklerdir. diş doktorluğu bir ara aklıma düşmüştü de bu zorlukları tekrar hatırlatmıştım kendime.
en zor olduğunu düşündüğüm meslektir diş doktorluğu. doktorluk bile bir nevi daha kolay geliyor - tabi onun da zorlukları çok-ancak düşününce çalışma alanın zaten dar, insanların ağzının içine giriyorsun görebilmek için. hastanın paniği, bilinci açık, zorlayacak yapılardaki dişler birde doktorlar çoğunlukla kalabalık çalışıyorlar diye düşünüyorum özellikle ameliyatlarda vs. ama diş doktorlarında nedense bütün yük dişi yapan kişide gibi hissediyorum. bilemeyeceğim belki de çok çektim dış konularında, hâlâ da çekiyorum bu yüzden gözümde büyümüştür ama öyle. öğretmenlik içinse yapmak istemememin yanında asla " yapmamam gereken" bir meslektir kendileri. benim gibi tahammülü kalmamış, çocuklara çok ayılıp bayılmayan, en ufak şeyde sinire kesen insanların asla olmaması gerektiği meslektir. çocuklara sonsuz sevgi, merhamet gösterip onları özveriyle yetiştirebilecek insanların işidir bu meslek efendim. sadece ben dersimi anlatır çıkarım demeyle olmuyor. öğretmen aynı zamanda eğitmen olabilecekse yapmalıdır bu mesleği. kimsenin hayatı ile, geleceği ile oynamamalıdır para kazanmak için. başka mesleklerde severek yapıp çok paralar da kazanılabilir. ha kaderdir, hayattır, eğitim sistemidir, sınavdır; başa gelmişse de işte özveriyle uğraşılıp o öğrencilerinin hayatlarına güzel dokunuşlar bırakan kişi olunmaya çalışılmalıdır.
*şu hayatta yapmam dediğim ne varsa eşek gibi yaptım ancak yine de yapmasam iyi olur dediğim mesleklerdir. diş doktorluğu bir ara aklıma düşmüştü de bu zorlukları tekrar hatırlatmıştım kendime.
devamını gör...
birden fazla kitabı beraber okumak
üç farklı dille gerçekleştirdiğim eylemdir. her hafta hepsinden birer kitap okuyarak her üç dilimi de eş zamanlı kullanmış oluyorum . günden güne artan beyin sinapslarımla gayet mutluyuz .
devamını gör...
saçma sapan iltifatlar
ayh kaşındaki faça ne kadar havalı. *
devamını gör...
sözlük radyosunun yayına başlaması
tam benim müzik listelerim gibi ilerliyor. aşure tadında, harika.
devamını gör...
kredi borcu ödeyen yazarlar
uzun süre ödemiş ve bitirmiş biri olarak allah kolaylık versin diyorum. kredi pişmanlıktır. çektiysenizde vaktinde ödeyin. avukata düşmeyin.
devamını gör...
günün sözü
senin almaya cesaret edemediğin riskleri alanlar, senin yaşamak istediğin hayatı yaşarlar. *
devamını gör...
hz. muhammed
islam dininin son peygamberi. hayatı ve yaşantısıyla bir örnek.
peygamberliğini ilan ettikten sonra çok çileler çekmiştir.
peygamberliğini ilan ettikten sonra çok çileler çekmiştir.
devamını gör...
