ne yapıyorsunuz arkadaşlar siz? sözlük diye geldik, küçük* bir dünya kurdunuz içeride. sözlükte dizi ne demek? kafayı yemiş olmalısınız. ay çok heyecanlı be.
ben bu fikre çok fena düştüm şu an. tanıtım bile bu kadar iyiyse, diziyi tahmin edemiyorum. emeği geçen her kim varsa, gerçekten bravo.
devamını gör...

eymir'de görüştüğümüz gün, nikahıma alacağım gün olacaktır.
bugün ifşa etmeme gerek yok, büyük gün geldiğinde fotoğraf atacağız....
devamını gör...

zamanında bunu bile derdik. şimdi ise tundra sessizliği hakim.
devamını gör...

ingiltere üzerinden yayılan yeni bir coronavirüs varyantının çarpıcı miktarda mutasyona sahip olduğunu açıklandı. vui - 202012/01 adlı mutasyonu araştıran birleşik krallık covid-19 genomics uk konsorsiyumu (cog-uk) üyeleri, virüsün genetik yapısında meydana gelen 17 değişikliği ortaya çıkardıklarını söyledi. söz konusu yeni mutasyon yüzde 70 oranında daha çok bulaşıcı; fakat şu an için öldürücülük oranıyla ilgili yeterli kanıt yok.

birmingham üniversitesi mikrobiyoloji ve enfeksiyon enstitüsü'nde çalışan ve cog-uk üyesi olan profesör nick loman, meydana gelen değişikliklerin fazla olduğunu kabul ederek “meydana gelen değişiklik gerçekten çarpıcı. çoğu kovid aşısı, bağışıklık sisteminin virüsün başak proteinlerini tanıması ve gelecekte virüs bulaşmaya çalıştığında onlara saldırması için eğiterek çalışır. ancak başak proteinlerinin şekli mutasyonlar yoluyla değiştirilirse bunun az da olsa aşılar üzerinde etkisi olabilir.” ifadelerini kullandı.

haberin devamı
devamını gör...

''geç gelen adalet, adalet değildir'' sözüne vurgu yapan, kemal sunal ve savaş yurttaş'ın başrollerini paylaştığı 1987 yılında yayınlanan filmdir.

kemal sunal'ın birçok filmi güldürürken düşündürüp sistem eleştirisini içerisinde bulundurduğu için izlerken büyük keyif duydum fakat bundan 34-35 yıl öncesi ile şu anki yargı sisteminin trajikomik hali tüylerimi ürpertti doğrusu. o günden bu güne nasıl olur da yargı sisteminde neredeyse hiçbir şey değişmez? nasıl olur da hukuk sistemi yaşamı bu kadar zorlaştıran bir halde ilerlemeye devam eder? düşünmesi izleyiciye kalmış. düşünelim bakalım.

edit: filmi izlerken sinirlerinize hakim olamıyorsunuz onun da uyarısını yapayım. küçük bir olay için aylarca hatta yıllarca insanların nasıl yıprandığına şahitlik ediyorsunuz çünkü. bu ülkede adaleti aramak bile hem masraf, hem israf. zaman israfı. ah bir de bulunsa keşke.


dava aç ve sonra avukat tut, masraf. şahitleri getir- götür masraf. dava temyize gitsin sonrasında hakim değişsin, döngüyü tekrarla, masraf. hakim köye incelemeye gelsin, masraf. hadi parayı da geçtim, insanların bir umut içerisinde günlerinin, aylarının, yıllarının geçmesine ne demeli?



avukat: ''kolayı olur mu? hukuk işi kardeşim bu, her şeyin bir usulü var.''
devamını gör...

malum gündem halay gibi, ritmi kaçırınca bir daha tutturamıyorsun. bu yüzden dikkatimizden kaçan, unutulayazan bir sürü ülke sorunu var. sedat peker hadisesinden önce, ülkede çözülemeyen, skandal yaratan hangi sorunlar vardı? ben aklıma gelenleri sıralıyorum:

- 128 milyar doların nerede olduğu
- dolarla maaş almayan berat albayrak'ın nerede olduğu
- atanamayan öğretmenler + atanamayıp intihar eden öğretmenler
- kafelerin ve barların hala kapalı oluşu + esnafa 'yapılıyormuş' gibi gösterilen ancak asla yapılmayan yardımlar
- hafta sonları hala içki alamadığımız gerçeği
- eski ticaret bakanı ruhsar pekcan'ın kendi bakanlığını dolandırması + araştırma önergesinin akp ve mhp oylarıyla reddedilmesi
- aile bakanı derya yanık'ın 23 nisan'da koltuğunu çocuk evinde kalan bir çocuğa devretmesi ve çocuğa 1 çikolatayı "ramazanmış" diye çok görmesi + kameraların önünde çocuğun yetiştirme yurdunda kaldığını söylemekten hicap duymaması + ülkenin kanayan yarası kadın şiddetini "tolere edilebilir" düzeyde görmesi
- boğaziçi üniversitesi protestolarının 138 küsür gündür devam etmesi ve melih bulu'nun hala istifa etmemesi
- istanbul sözleşmesinden bir gece yarısı kararıyla çıkılması ve beraberinde katlanarak artan kadın şiddeti ve cinayetleri

daha unutulan ne var? aklına gelen arkadaşlar yazsın lütfen. yazın ki, unutmayalım.
devamını gör...

ben her zamanki gibi erken gelirdim. bazı şeyleri seçemiyoruz arkdşlr.
devamını gör...

gelin misafirim olun, size çi börek ısmarlarım.
devamını gör...

başlıkta geçenin aksine mescid-i aksa inşa edilmemiştir. çünkü mescid-i aksa bir yapı değildir. 144 dönümlük bir bölgedir. kubbet’üs-sahra mescid-i aksa'nın içinde bulunan sarı kubbeli mabettir. emevi hükümdarı mervan'ın inşa ettirdiği yapı da budur. selahaddin eyyübi'nin kudüs'ü alıncaya kadar geçen sürede müslüman olmayanlar tarafından kullanılmış ve çeşitli değişiklikler yapmışlardır. selahaddin eyyübi ve kanuni sultan süleyman tarafından bakımı ve tamiratı yapılmıştır. (binanın dış yüzeyindeki çiniler kanuni zamanında yapılmıştır.)

ayetle ilgili olarak; bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu mescid-i harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız mescid-i aksâ’ya götüren allah eksikliklerden münezzehtir. o, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir. isra 17/1 ayette de görüldüğü üzere; mescid-i aksâ’nın çevresinin mübarek kılındığı bildirilmektedir. çünkü burada hz. muhammed’den hz. îsâ’ya kadar pek çok peygamber gelmiş geçmiş; çoğu burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. lahut; insanın ilâhî ve mânevî yönü anlamında bir tasavvuf terimidir. kılması ve mescid-i haram'dan mescid-i aksa'ya götürüldüğünden bahsediliyor. yani iki mekandan bahsediliyor. ayrıca hadis-i şerifte; peygamber muhammed ise mescid-i aksa hakkında şöyle demiştir: "yolculuk ancak şu üç mescid'den birine olur: benim şu mescidime (mescid-i nebevî), mescid-i haram'a ve mescid-i aksa'ya." (müslim, kitâbu'l-hacc, 15/415, 511, 512) bunun lahut olup olmadığına dair bir açıklamama gerek olduğunu sanmıyorum. 3 mescit ifadesi zaten geçiyor. (sırf inkar etmek için hadisi de kabul etmeyenler ortaya çıkacaktır.)

ayrıca dinci aksiyonerler, din kalpazanları ifadesini kullanarak, hakaret ederek ne amaçlanıyor anlamıyorum. muhafazakar islamcı, siyasal islamcı, bilmem o hakaretlerideki insanlar değil, sadece müslümanız. araştırıp okuduğunuzu sanıyorsunuz, müslümanların kendi kafasından uydurduğunu sanıyorsunuz ancak bunu yaftalarken siz aynısını yapıyorsunuz. yarım yamalak başlıkla, yarım yamalak ifadelerle, aksine nasıl bir bilgi varsa onu kullanma mücadelesi içindesiniz.
devamını gör...

ekmek, geri kalan her şey ateş pahası.
devamını gör...

duman'ın muhteşem güzellikteki şarkısıdır. şarkıda da söylediği gibi hangi oje yakışmaz ki kız sana deyip gidiyorum.
devamını gör...

kıbrıs rum kesimi'ne s-300 füzeleri yerleştirilmiş ve bu füzeler, türk savaş uçaklarına kilitleniyordu. tansu çiller de bunun üzerine o füzeler oradan ya gidecek, ya gidecek. gitmezse türk ordusu gerekeni yapacak. vurulması gerekiyorsa vurulacak diyerek meydan okuyor. akabinde rumlar paniğe kapılıyorlar ve füzeler kaldırılıyor.
devamını gör...

iç anadolu'da genellikle seslenmak, ünlemak, söylemek anlamında kullanılan bir sözdür. eskiler türkü söylemek yerine türkü çığırmak der mesela.
devamını gör...

martıdır. üstünde masmavi uçsuz bucaksız bir gökyüzü, altında masmavi derya deniz. işte özgürlük.
devamını gör...

bazı tatlar anlatılmaz yaşanır.
devamını gör...

kara mizahın en efsanesi. ali atay bu işi çok iyi biliyor. feyyaz yiğit ve doğu demirkolun oyunculuğu harika. amae espri anlayışı düşük olan insanların güleceğini sanmıyorum. bir zamanların klişesi “cem yılmaz çok iyi komedyen abi, herkes anlamaz...adam ince espri yapıyor” aynen bunun için de geçerli bence.
zaten filmi bir kere izledikten sonra replikleri falan ezberliyorsun. sonra günlük hayatında bir olay/mevzu oluyor, sen “şak” diye yapıştırıyorsun repliği.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
genelde sosyal medya bağımlısı ve/ya sevgilisi olan kişilerde görülen bağımlılık türüdür. yemekte dahi telefonu elinden düşürmezler. sürekli bir mesajlaşma, sürekli sosyal ağlar da gezme isteği vardır. gece yatarken dahi telefonunu dahi bırakmaz. bazen öyle abartılar ki telefon başında sabahlayabilir. şuna bakayım uyurum, buna bakayım uyurum, bir de şuna bakayım diye diye sabahlara kadar telefondan kopamazlar. uyuduklarında ya geceni yarısı olur ya sabaha az vakit kalmıştır ya da o gün hiç uyumamıştır, gün içinde uyurlar. hem genel olarak sağlığa zararlı hem de insanın düzenini bozuyor. olanların bir an önce kurtulması gerek bağımlılıktır.
devamını gör...

osmanlı'nın ilk daimi fransız elçisi seyyid ali efendi*'nin "fransızlardan düşmanlık beklenmemesi" minvalindeki önerisiyle, napoléon bonaparte'ın mısır'a asker çıkarttığı haberi aynı gün istanbul'a ulaşınca; dönemin padişahı üçüncü selim tarafından mektubunun kenarına atılan derkenar.

koskoca padişahın koskoca bir bürokrat hakkında ulu orta böyle bahsetmesi çok garibime gitmişti zamanında.*

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

aşkın yaşı olmaz ama abartmayalım lütfen.
devamını gör...

o gece hiç uyuyamadım. maçı kafamda oynuyor, türlü türlü skorlar eşliğinde kaldığım otel odasında bir ileri bir geri volta atıyordum. içtiğim daha doğrusu yediğim sigaranın haddi hesabı yoktu. brezilya'yı yenebilir miydik? mevcut şartlarda böyle bir ihtimal olasılık dahilinde değildi. futbol tanrıları ile konuşmak, onları bu konuda ikna etmek lazımdı. benim ise böyle bir işe ayıracak vaktim yoktu. beynim köstebek yuvasına dönmüş, açılan fikir dehlizleri içerisinde yolumu bulmaya çalışıyordum. labirent maymununa dönmüştüm. son sigarımı telaşla söndürdüm ve banyoya doğru yol aldım. buz gibi suyun altına girerek beynimi kemiren düşüncelerden kurtulmak niyetindeyim. duştan sonra biraz daha rahatladım. sakince elbiselerimin bulunduğu dolaba doğru ilerledim. bir anda kendimi boy aynasının önünde buluvermiştim. fötr şapkamı takmış, takım elbisemi giymiş, kravatımı bile doğru bağlamıştım. hay bin kunduz! bu bir işaret olabilir miydi? keşke diye geçirdim içimden. saate baktım ama maçın başlama saatine daha çok vardı. kendimi dışarı attım. rio de janeiro sokaklarında sabahın ilk saatleriyle birlikte şuursuzca gezmeye başladım. brezilyalılar her yere takımlarının fotoğraflarını asmıştı. şehirde sinir bozucu bir şampiyonluk havası vardı. benim gibi uruguay'a gönül vermiş insanlar için şehir, dante'nin ilahi komedyası gibi bir hale bürünmüştü. cesaretimi toplayıp bir tane gazete aldım. manşete bakmamla birlikte yine haleti ruhiyem kendisini londra köprüsünden aşağı doğru bıraktı. manşette ''kazan yada berabere kal!'' yazıyordu. işimiz gerçekten zordu. hitler manyağının ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda dünya futbol şampiyonlarından mahrum kalmıştık, futbola olan özlemimiz iyice artmıştı. ve biz bu heyecanı iliklerimize kadar yaşıyorduk. işin daha kötüsü bizimkilerin maçı mutlaka kazanması gerekiyordu ki bu durum nabzımızın atış hızını bir kaç kat arttırıyordu.

gençler bilmezler. o dönemlerde dünya kupası sistematiği farklı işliyordu. bu maç hasbelkader final maçı olmuştu. zira hem brezilya hem de bizim çocuklar puan olarak şanslarını son maça taşımış, bu yüzden maç bir anda dünya kupası finali haline dönüşmüştü. adamlar sırf bu şampiyona için ''maracana stadyumu''nu inşa etmişlerdi. stat mabet gibi bir şeydi. 200 bin kişiyi ağırlayabilecek bir kapasitesi vardı. stadın önüne geldiğimde farklı duygular içerisindeydim. gözlerimi stadın heybetinden ve büyüklüğünden alamıyordum. adamlar işimizi, kafada bitirmiş gibiydiler. eski roma kolezyumlarından birinin önündeymişim gibi gerginliğim iyice artmıştı. sanki bir yakınım hakkında damnatio ad bestias * cezası verilmiş ve ben infazı bekliyordum. bizi resmen aslanların önüne atmışlardı ve bu mücadeleden sağ salim çıkmamız imkansıza yakındı.

brezilyalı taraftarların tezahüratları ve samba dansları eşliğinde stada girdim. bakın tek tek saydım abartmıyorum; statta tamı tamına 199.854 kişi vardı. bunların toplasanız 100/150 tanesini bahtsız bedeviler olarak adlandırabileceğiniz şanlı uruguay'ımıza gönül vermiş insanlardı. perişan bir haldeydik. tezahüratlar, bağırışlar, samba ritimleri arasında bir sigara daha yaktım. elbette rengimi belli etmiyordum. bu kalabalık arasında kim vurduya gitmek niyetinde değildim. hakemin başlama düdüğüyle birlikte brezilya üzerimize kabus gibi çöktü. sağdan soldan yükleniyorlar, bizimkiler sürekli müdafaa yapmak zorunda kalıyorlardı. sarı/yeşil iblisler bizi kendi yarı alanımızdan çıkarmıyordu. ademir denen futbol cambazı bizimkilerle kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyordu. allah'tan maspoli günündeydi ve ilk 10 dakika içinde 3 tane yüzde yüzlük gol pozisyonunu engelledi de, alnımdan süzülen terleri ipek mendilim ile silme fırsatını buldum. sonrasında bir mucize oldu ve bizimkiler şut attı. o an, işte öyle bir bağırmak geldi ki içimden anlatamam. schiaffino'nun bu şutu, spartaküs'ün roma imparatorluğuna baş kaldırması ile eş değerdi benim için. ancak ender gelişen osasuna atakları bile bu kadar çabuk küllenmemiştir. hevesimiz kursağımızda kaldı. brezilya başladı yine samba yapmaya. al gülüm ver gülüm. taakk bir şut, yine maspoli devrede. maç ademir ile maspoli arasında geçmeye başlamıştı ve bu benim için hiç de iyiye işaret değildi. sigara yakıp söndürmekten bazı pozisyonları kaçırıyor, bu arada etrafımdakilere de renk vermemeye çalışıyordum. kuvvetle muhtemel brezilya gol atamadıkça stresten sigara yaktığımı düşünüyorlardı. oysa benim içimde ne fırtınalar kopuyordu. kimse durumun farkında değildi. bu haleti ruhiye içerisinde ilk yarıyı 0-0 bitirmenin verdiği rahatlama ile olduğum yerde çöktüm kaldım. bu şekilde bu maç nasıl bitecekti? ömür törpüsünün törpülenmiş hali gibi öyle boş gözlerle sahaya bakıyordum.

sonra biz yine diken üzerinde 66. dakikaya kadar geldik. sigaralardan ve nabız yükselmelerinden bahsetmeye bile gerek yok. işte o dakika, dünya bambaşka bir hale büründü. kaptanımız varela topu aldığı gibi sağ kanatta ghiggia'ya verdi. ghiggia nasıl oldu, nasıl yaptı anlamadığımız bir şekilde ceza alanına dalıverdi. onun topu schiaffino'nun önüne yuvarlamasıyla birlikte bizim aslan parçası topa öyle bir vurdu ki, dar açıdan o topun ağlarla buluşmasıyla birlikte dünya benim için o anda durdu. bağırmak istiyorum, bağıramıyorum. etrafımdaki brezilya'lılar şaşkına dönmüşler, kimi ellerini başının üzerine götürmüş, kimi ağlamaklı, kimi düşünceli gözlerle etrafındakileri süzüyor. işte o anda yaktım gerçek keyif sigaramı. zira olmayacak duaya amin demek üzereydik. tabi sonrasında brezilya yine freni boşalmış kamyon gibi üzerimize gelmeye başladı. ama bizim çocukların maçı kazanacaklarına dair inancı artmıştı. maspoli atlas'ın dünya'yı sırtında taşıdığı gibi takımı sırtında taşıyor ve brezilya'ya gol şansı vermiyordu. dakikalar 79'u gösterdiğinde, futbol tanrıları ikinci mucizelerini yer yüzüne gönderdiler. ghiggia yine bir fırsatını bulup ceza alanına girip cılız bir şut çıkardı, brezilya kalecisi barbosa fahiş bir hata ile resmen topu içeri aldı. işte o an dünyanın mucizevi bir yer olduğuna inanıveriyorsunuz. içim kıpır kıpır, havai fişekler eşliğinde tüm organlarım raks ediyor. lakin etrafımdaki yıkılmış, bitmiş ve tükenmiş brezilya taraftarını gördükçe kendimi tutmayı başarıyorum. maçın sonraki bölümleri çok stresli geçmedi. bir gol yedik ama o da bize nazar boncuğu oldu. o gün takriben 198.800 kişi gözyaşlarına hakim olamadı. kaptanımız valera, jules rimet kupasını havaya kaldırdığında cennet bizim için yeryüzüne inmiş gibiydi. her ne kadar göz yaşlarına boğulmuş olsa da bizim cennetimiz tertemiz ve pir-ü paktı.

o maçtan sonra brezilya kalecisi barbosa resmen istenmeyen adam ve vatan haini ilan edildi. yıllar sonra kendisi ile bir barda karşılaştık. yaşadıklarını ilk ağızdan dinleme fırsatı bulmuş oldum ama bu başka bir başlığın konusu. *

işte bizim aslan parçaları; sizler için ne söylesek az çocuklar!
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu hüzünlü ve boş bakışlar ise barbosa'nın bakışları. buna yorum dahi yapmak istemiyorum. o günlerden bana kalan tek keyifsiz an bu adamcağızın çektikleridir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim