kanserli karısını boğup intihar eden yaşlı asker
zor bir durumdur. '' ben olsam şöyle yaparım, yaptıkları kesinlikle doğru değil'' gibi cümleler kullanmak hiç uygun değildir. onların neler yaşadığını, ne acılar çektiğini bilemiyoruz. bize, allah kalanlara sabır versin; ayrıca ölenlere ise günahlarını affetsin demek düşer.
devamını gör...
şarkılarda geçen etkileyici sözler
"güneş bile dedi ki kendine, doğmak anlamsız."
devamını gör...
kesinlikle pazardan alınması gereken kıyafet
eşofman takımı. pahalı markaların eşofmanları neden hep sentetik malzemeden üretilir arkadaş, anlayamadım gitti. pamuktan üretilmiş eşofman giymek istiyorum ben.
devamını gör...
sözlükteki kavgalardan uzak duran efendi yazarlar
savaşmak yerine sevişmeyi seçen zevk sahibi yazarlardır.
devamını gör...
çoklu zeka kuramı
1983 yılında howard gardner tarafından bireylerin sözel ve matematiksel zekaları dışında farklı zeka alanlarına da sahip olduklarının ortaya konulduğu zeka kuramı.
gardner, harvard üniversitesi'nde yaptığı çalışmalar doğrultusunda farklı öğrencilerin farklı zeka
alanlarında baskın olduklarını fark eder ve bu öğrencilere farklı şekillerde ulaşılması gerektiğini savunur. bu bağlamda her öğrencinin genel başarısının artmasının yanı sıra kendi alanında da daha büyük başarılara ulaştıkları gözlemlenir.
varolduğunu ileri sürdüğü zeka alanlarını ise şu şekilde belirlemiştir:
1. sözel dilsel zeka
2. mantıksal matematiksel zeka
3. müziksel ritmik zeka
4. görsel uzaysal zeka
5. bedensel kinestetik zeka
6. kişilerarası sosyal zeka
7. içsel zeka
8. doğa zekası
(bkz: gelişim psikolojisi)
gardner, harvard üniversitesi'nde yaptığı çalışmalar doğrultusunda farklı öğrencilerin farklı zeka
alanlarında baskın olduklarını fark eder ve bu öğrencilere farklı şekillerde ulaşılması gerektiğini savunur. bu bağlamda her öğrencinin genel başarısının artmasının yanı sıra kendi alanında da daha büyük başarılara ulaştıkları gözlemlenir.
varolduğunu ileri sürdüğü zeka alanlarını ise şu şekilde belirlemiştir:
1. sözel dilsel zeka
2. mantıksal matematiksel zeka
3. müziksel ritmik zeka
4. görsel uzaysal zeka
5. bedensel kinestetik zeka
6. kişilerarası sosyal zeka
7. içsel zeka
8. doğa zekası
(bkz: gelişim psikolojisi)
devamını gör...
jack sparrow
kaptan jack sparrow olarak düzeltilmesi gereken başlık.
devamını gör...
bir yıldır sosyalleşmeyen kişi
yalnız değilsin..hepimiz de aynı dert var..
devamını gör...
sevgiliyle yapılabilecek aktiviteler
yemek yapmak yaparken de birlikte şarap içmek. klişe değil bambaşka bir güzellik.
devamını gör...
ters psikoloji
#294936daha açık konuşmak gerekirse.
bir kişinin bir şeyi yapmasını istersiniz fakat kibarca sorsanız bile onu yapmayacağından neredeyse eminsinizdir. bu nedenle gerçekte yapmasını istediğiniz şeyin tam tersini ondan isteyerek veya ona yapmasını söyleyerek onu istediğinizi yapması için oyuna getirmeye çalışırsınız.
bir kişinin bir şeyi yapmasını istersiniz fakat kibarca sorsanız bile onu yapmayacağından neredeyse eminsinizdir. bu nedenle gerçekte yapmasını istediğiniz şeyin tam tersini ondan isteyerek veya ona yapmasını söyleyerek onu istediğinizi yapması için oyuna getirmeye çalışırsınız.
devamını gör...
favori atmayı bilmeyen yazarlar sürüsü
iadeyi ziyaret ediverin.. nolcak ki..
bende bu guruhtan dertliyim..
bende bu guruhtan dertliyim..
devamını gör...
haz duyulan küçük sapıklıklar
parmaklarımı birbirinin içinden geçirmek
eciş bücüş şekillere sokmak.
eciş bücüş şekillere sokmak.
devamını gör...
varoluşçuluk
egzistansiyalizm
var oluş özden önce gelir ilkesine dayanır. varoluşculuk akımında filozoflar dindar ateist ve deist olmak üzere kendi içlerinde ayrılırlar. bu durum bu akımı yorumlama da farklı sonuçlar ortaya çıkarır.
bu görüşe göre tüm değerler ve erdemler insan baz alınarak oluşturulmalıdır.
insan yer yüzüne fırlatılır ve insan yer yüzünde yalnızdır bu yüzdendir ki insan yabacılaşarak yaşar.
varoluşçulukta sorulan soru şudur?
insanın varoluşunun bir amacı var mıdır?
dinler bu soruya tanrı'ya sığınmak ve onun istediği şekilde yaşamak olduğunu belirtir.
varoluşçu filozoflar ise şöyle bakarlar; insanın varoluş amacını seçimleri belirler. bu felsefe sizi özgür kılar. fakat kararlarınızı yanlış vermeniz sizi korkulara sürükler. bunun en güzel örneği (bkz: dostoyevski)'nin suç ve ceza adlı kitabıdır. işlenilen cinayeti kendi için olması gerektiğine inanan ve sonrasında vicdanını tartan genci anlatmıştır. cinayeti işlemek özgür kararıydı peki ya sonrası verdiği karar'ın vicdan azabıydı... özgürlük vardır bizim için ama her yaptığımız işin sorumluluğunu üstlenmek de zorundayız.
dostoyevski'nin varoluş felsefesine katkıda bulunduğu doğrudur. dindar biri olduğunu belirteyim.
gelelim en önemli temsilcisine:
(bkz: jean paul sartre)
var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.
sartre varoluşçuluğu, insan önce varolur ortaya çıkar, sahnede görünür ve ancak ondan sonra kendisini tanımlar diye anlatır.
insan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. işte yine başta bahsettiğimiz özgürlük vurgusu.
bununla birlikte hümanizm'i işin içine katar. her türlü bulantı'ya karamsarlığa rağmen.
bulantı: dünyanın kendinde varlığı, insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. meşhur bulantı kitabında altını çizeceğimiz bir cümle.*
friedrich nietzsche'yi burada da yine görüyoruz. bir ateist görüşü olarak değerlendirebiliriz. varoluşçulukla ilgili en belirgin yazısı böyle buyurdu zerdüşt adlı kitabındadır.
evet, insanın kendini taşıması güçtür! bunun nedeni kendi omuzlarında birçok yabancı şey taşımasıdır. o, bir deve gibi çöker ve sırtına bolca yük yüklenir. hele güçlü dayanıklı ve saygılı olursa. o zaman pek çok yabancı sözler ve yabancı değerler yüklenir ve hayatı bir çöl olarak düşünür.
albert camus da “tanrıtanımaz varoluşçuluk” ekolüne mensuptur.
ona göre tanrı fikri insanı sadece tembelliğe ve kaderciliğe alıştırır. oysa insan dünyada sahip olduğu özü, varoluşa kendi seçimleriyle çevirebilir. kendi seçimin
toplum içindeki yalnızlığa, ötekileştirilmene neden olabilir.
her birini birbirinden ayıramıyorum.
buraya kadar gelip okuduysanız hele bir de sıktıysam affola.*
var oluş özden önce gelir ilkesine dayanır. varoluşculuk akımında filozoflar dindar ateist ve deist olmak üzere kendi içlerinde ayrılırlar. bu durum bu akımı yorumlama da farklı sonuçlar ortaya çıkarır.
bu görüşe göre tüm değerler ve erdemler insan baz alınarak oluşturulmalıdır.
insan yer yüzüne fırlatılır ve insan yer yüzünde yalnızdır bu yüzdendir ki insan yabacılaşarak yaşar.
varoluşçulukta sorulan soru şudur?
insanın varoluşunun bir amacı var mıdır?
dinler bu soruya tanrı'ya sığınmak ve onun istediği şekilde yaşamak olduğunu belirtir.
varoluşçu filozoflar ise şöyle bakarlar; insanın varoluş amacını seçimleri belirler. bu felsefe sizi özgür kılar. fakat kararlarınızı yanlış vermeniz sizi korkulara sürükler. bunun en güzel örneği (bkz: dostoyevski)'nin suç ve ceza adlı kitabıdır. işlenilen cinayeti kendi için olması gerektiğine inanan ve sonrasında vicdanını tartan genci anlatmıştır. cinayeti işlemek özgür kararıydı peki ya sonrası verdiği karar'ın vicdan azabıydı... özgürlük vardır bizim için ama her yaptığımız işin sorumluluğunu üstlenmek de zorundayız.
dostoyevski'nin varoluş felsefesine katkıda bulunduğu doğrudur. dindar biri olduğunu belirteyim.
gelelim en önemli temsilcisine:
(bkz: jean paul sartre)
var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.
sartre varoluşçuluğu, insan önce varolur ortaya çıkar, sahnede görünür ve ancak ondan sonra kendisini tanımlar diye anlatır.
insan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. işte yine başta bahsettiğimiz özgürlük vurgusu.
bununla birlikte hümanizm'i işin içine katar. her türlü bulantı'ya karamsarlığa rağmen.
bulantı: dünyanın kendinde varlığı, insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. meşhur bulantı kitabında altını çizeceğimiz bir cümle.*
friedrich nietzsche'yi burada da yine görüyoruz. bir ateist görüşü olarak değerlendirebiliriz. varoluşçulukla ilgili en belirgin yazısı böyle buyurdu zerdüşt adlı kitabındadır.
evet, insanın kendini taşıması güçtür! bunun nedeni kendi omuzlarında birçok yabancı şey taşımasıdır. o, bir deve gibi çöker ve sırtına bolca yük yüklenir. hele güçlü dayanıklı ve saygılı olursa. o zaman pek çok yabancı sözler ve yabancı değerler yüklenir ve hayatı bir çöl olarak düşünür.
albert camus da “tanrıtanımaz varoluşçuluk” ekolüne mensuptur.
ona göre tanrı fikri insanı sadece tembelliğe ve kaderciliğe alıştırır. oysa insan dünyada sahip olduğu özü, varoluşa kendi seçimleriyle çevirebilir. kendi seçimin
toplum içindeki yalnızlığa, ötekileştirilmene neden olabilir.
her birini birbirinden ayıramıyorum.
buraya kadar gelip okuduysanız hele bir de sıktıysam affola.*
devamını gör...
profil fotoğrafını değiştiren yazar
benim.
yılbaşı var diye kafama şapka taktım. yılbaşı geçince eski profilime döneceğim.
yılbaşı var diye kafama şapka taktım. yılbaşı geçince eski profilime döneceğim.
devamını gör...
akmar pasajı
kadıköyde bir pasaj. zamanında kaçak cd peşinde koştuğumuz, bu nedenle çoğu zaman mali polis baskınına maruz kalan pasaj, şimdi eski popülerliği va mıdır bilmem?
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
off okumayın böyle bir kafa dağınıklığı yok ön editi: şaka yapmıyorum. kendi yazdığım entrydeki düşünce akışını takip edemedim resmen tekrar okuyunca.
insan izlemeyi çok seviyorum. hiç tanımadığım insanları da hayatımdaki insanları da. aslında kendimi en çok eleştirdiğim özelliklerimden biri de tam olarak bu özelliğimle bağlantılı. insanları izliyor ve onların tavırlarına göre konumlanıyorum. karakterin yok mu senin kardeşim niye kaba göre şekil alıyorsun? di' mi ama? yaaaniii.
şaka şaka, bu kadar basit değil tabi ki. mübalağa sanatına saygımızdan hep. bir sürü başka parametre daha var ama demek istediğim şu; a kişisinin bana yaptığı şeyin birebir aynını b kişisi yaptığında aynı tepkiyi vermiyorum. iyi bir şey de olabilir bu kötü bir şey de. a kişisini de b kişisini de sevdiğimi düşünelim. ikisinin de cinsiyetinin aynı olduğunu, her ikisiyle de aramda benzer kanalda bir ilişki olduğunu varsayalım. yapılan şeyin de birebir aynı olması mümkün olmasa da büyük oranda benzerlik taşıdığını düşünelim. bambaşka tepkiler veriyorum... aklımda şu an hiç değilse 7-8 farklı örnek var. çok saçma değil mi?
hadi gelin düşünelim, evet saçma şeyler de düşünülür ve anlamlandırılmaya çalışılır, bence en yakınsak sonuç şu; konu ilk paragrafta bahsettiğim gibi insanları izlemeyi sevmemle direkt olarak ilişkili. insanlarla olan ilişkilerime onlara yüzde yüz güven duyarak başlıyorum mesela. çok büyük kazıklar yemiş, feleğin çemberinden falan geçmiş bir insan olmadığımdan galiba, kolay boşuyorum karıyı. insanlar benim güvenimi kazanmak için bir şey yapmak zorunda değiller bana sebep(ler) vermesinler kafi. illa benimle ilgili/ilişkili şeyler olmasına gerek de yok. benden bağımsız hayatlarındaki aksiyonlarını izleyerek de bulup çıkarabiliyorum o sebepleri. bu oldu mu da barem barem düşüyor onlara duyduğum güven. bu sadece güven özelinde böyle değil elbette. aslında özetin özeti şu, insanları söyledikleri ile değil, yaptıkları ile, yaptıkları da doğru değil, yaptıklarının benim dünyamdaki karşılıkları ile değerlendiriyorum. herkes, herkesin anladığı kadardır. senin kim olduğunun, kendini kim sandığının, kendini kim gibi gördüğünün inan bana hiçbir önemi yok. ben seni nasıl görüyorsam sen benim için o kadarsın. azı ya da çoğu da olamıyorsun. şimdi a kişisi zibilyon farklı konuda trilyon farklı kırılımla bana bir sürü data verdiği ve bir o kadarını da bambaşka sonuçlar doğuracak şekilde b kişisi verdiği için, (dediğim gibi; biri illa pozitifte diğeri nagatifte olmak zorunda değil bu işlemenin neticesinde, her ikisini de sevmeye devam ettiğim örneğinden devam ediyorum) yaptıkları birebir aynı şeylere, onların aksiyonlarına göre tavır alan bir insan olduğum için farklı tepkiler veriyorum.
çok gereksiz mi uzattım acaba ya? neyse. aslında başka bir şey anlatacaktım konuya girince çıkamadım. insanlarla kurduğumuz diyaloglar, birlikte geçirdiğimiz vakitler, aramızdaki duygular anlatmaya anlatılmıyor, yaşandığı gibi ve haliyle kalıyor ya; ana özel, biricik şekilde. beyninde bile anıları tekrar yaşayamıyorsun. sana yaşattığı duyguları anımsıyorsun başka başka hislerinle de harmanlanmış bir vaziyette "izliyorsun" falan. orası başka bir konu, girmeyelim. bağlayacağım yer şurasıydı, dönüp bakıyorum hayatıma, insanlarıma, artık benim olmayanlara da, her birinde başka bir senem görüyorum. bazı senemleri daha çok seviyorum, bazılarındansa daha az razıyım. aslında hiçbiri ben değilim. hiçbiri de onlar değil. benlik bu kadar akışkan, bu kadar dönüşken, bu kadar nesnellikten uzaksa, kalıpları, sınırları var gibi gözükse de aslında bu kadar geçirgense, neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunun ayırdına nasıl varacağız? hangisi benim kabulüm, hangisi değil? neyi nasıl tanımlayacağız arkadaşlar?
yaa. öyle işte. bunlar hep soru(n).
insan izlemeyi çok seviyorum. hiç tanımadığım insanları da hayatımdaki insanları da. aslında kendimi en çok eleştirdiğim özelliklerimden biri de tam olarak bu özelliğimle bağlantılı. insanları izliyor ve onların tavırlarına göre konumlanıyorum. karakterin yok mu senin kardeşim niye kaba göre şekil alıyorsun? di' mi ama? yaaaniii.
şaka şaka, bu kadar basit değil tabi ki. mübalağa sanatına saygımızdan hep. bir sürü başka parametre daha var ama demek istediğim şu; a kişisinin bana yaptığı şeyin birebir aynını b kişisi yaptığında aynı tepkiyi vermiyorum. iyi bir şey de olabilir bu kötü bir şey de. a kişisini de b kişisini de sevdiğimi düşünelim. ikisinin de cinsiyetinin aynı olduğunu, her ikisiyle de aramda benzer kanalda bir ilişki olduğunu varsayalım. yapılan şeyin de birebir aynı olması mümkün olmasa da büyük oranda benzerlik taşıdığını düşünelim. bambaşka tepkiler veriyorum... aklımda şu an hiç değilse 7-8 farklı örnek var. çok saçma değil mi?
hadi gelin düşünelim, evet saçma şeyler de düşünülür ve anlamlandırılmaya çalışılır, bence en yakınsak sonuç şu; konu ilk paragrafta bahsettiğim gibi insanları izlemeyi sevmemle direkt olarak ilişkili. insanlarla olan ilişkilerime onlara yüzde yüz güven duyarak başlıyorum mesela. çok büyük kazıklar yemiş, feleğin çemberinden falan geçmiş bir insan olmadığımdan galiba, kolay boşuyorum karıyı. insanlar benim güvenimi kazanmak için bir şey yapmak zorunda değiller bana sebep(ler) vermesinler kafi. illa benimle ilgili/ilişkili şeyler olmasına gerek de yok. benden bağımsız hayatlarındaki aksiyonlarını izleyerek de bulup çıkarabiliyorum o sebepleri. bu oldu mu da barem barem düşüyor onlara duyduğum güven. bu sadece güven özelinde böyle değil elbette. aslında özetin özeti şu, insanları söyledikleri ile değil, yaptıkları ile, yaptıkları da doğru değil, yaptıklarının benim dünyamdaki karşılıkları ile değerlendiriyorum. herkes, herkesin anladığı kadardır. senin kim olduğunun, kendini kim sandığının, kendini kim gibi gördüğünün inan bana hiçbir önemi yok. ben seni nasıl görüyorsam sen benim için o kadarsın. azı ya da çoğu da olamıyorsun. şimdi a kişisi zibilyon farklı konuda trilyon farklı kırılımla bana bir sürü data verdiği ve bir o kadarını da bambaşka sonuçlar doğuracak şekilde b kişisi verdiği için, (dediğim gibi; biri illa pozitifte diğeri nagatifte olmak zorunda değil bu işlemenin neticesinde, her ikisini de sevmeye devam ettiğim örneğinden devam ediyorum) yaptıkları birebir aynı şeylere, onların aksiyonlarına göre tavır alan bir insan olduğum için farklı tepkiler veriyorum.
çok gereksiz mi uzattım acaba ya? neyse. aslında başka bir şey anlatacaktım konuya girince çıkamadım. insanlarla kurduğumuz diyaloglar, birlikte geçirdiğimiz vakitler, aramızdaki duygular anlatmaya anlatılmıyor, yaşandığı gibi ve haliyle kalıyor ya; ana özel, biricik şekilde. beyninde bile anıları tekrar yaşayamıyorsun. sana yaşattığı duyguları anımsıyorsun başka başka hislerinle de harmanlanmış bir vaziyette "izliyorsun" falan. orası başka bir konu, girmeyelim. bağlayacağım yer şurasıydı, dönüp bakıyorum hayatıma, insanlarıma, artık benim olmayanlara da, her birinde başka bir senem görüyorum. bazı senemleri daha çok seviyorum, bazılarındansa daha az razıyım. aslında hiçbiri ben değilim. hiçbiri de onlar değil. benlik bu kadar akışkan, bu kadar dönüşken, bu kadar nesnellikten uzaksa, kalıpları, sınırları var gibi gözükse de aslında bu kadar geçirgense, neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunun ayırdına nasıl varacağız? hangisi benim kabulüm, hangisi değil? neyi nasıl tanımlayacağız arkadaşlar?
yaa. öyle işte. bunlar hep soru(n).
devamını gör...
küfür etkisi yaratan ama küfür olmayan sözler
peki
devamını gör...
sarılmak
sarılmak neden güzeldir bilir misin?
sağ tarafta kalp yoktur ve orası hep boştur,
sarılınca sağ tarafını onun kalbi doldurur..
aziz nesin
sağ tarafta kalp yoktur ve orası hep boştur,
sarılınca sağ tarafını onun kalbi doldurur..
aziz nesin
devamını gör...
dünyanın en kısa korku hikayesi
en sevdiğim yemeğin ortasında "anne kakam bitince popomu siler misin? " sorusunu duyma ihtimali.
devamını gör...

