sözlük trollerine sempati duymak
ben de sözlüğe ilk geldiğimde ilk birkaç gün sinir olmuştum ama sonra gülmeye başlayınca kabullendim. evet trolleri seviyorum yapacak bir şey yok.
hadi şimdi bizi de linçleyin bari.
hadi şimdi bizi de linçleyin bari.
devamını gör...
güneş (yazar)
duygularını muhteşem bir üslupla anlatan, karalama defterindeki yazılarıyla yüreğimi ısıtan, ufkumu açan değerli yazar, sağ olsun, var olsun, iyi ki var. *
devamını gör...
reach (kısa film)
bir luke randall animasyonudur.

bize verilen yaşam süresi tarafımızdan bilinmese de belirli bir zaman dilimi ile sınırlıdır. ne daha erken ne de daha geç ulaşabiliriz o zaman diliminin sınır çizgisine. zaman üzerindeki herhangi bir denetim yetkimiz olmadığı için zaman söz konusu olduğunda bir hükmümüz de yoktur.
bize düşen zamanın kısa tarihine yapabileceğimiz kadar büyük bir katkı yapmak ve bu zaman dilimini anlamlı bir bütün haline getirdikten sonra ona noktanın koyulması için beklemektir.
o halde yapmamız gereken şey içinde hapsolduğumuz zamanı en doğru şekilde kullanmak ve bu kısıtlı zamanın tadını çıkarmaktır. sevdiğimiz şeyleri yapmakla başlayabiliriz işe; kitap okuyarak ya da yazarak, kendimizi bir spor dalına adayarak, insanlara, hayvanlara ya da yeryüzünde bulunan diğer bütün yaşam formlarına daha güzel bir dünya inşa etmek ve belki de kendimizi ornitolojiye vermek.
kısa filmimizde şarj ünitesine bağlı minik bir robot bekliyor bizi, ömrü şarj süresi ile doğru orantılı bir robot bu. ve sanırım amatör bir ornitolog ya da öyle olma hevesinde.
tam 9 ödül kazanmış, izlenmeye değer bir kısa animasyon.
reach

bize verilen yaşam süresi tarafımızdan bilinmese de belirli bir zaman dilimi ile sınırlıdır. ne daha erken ne de daha geç ulaşabiliriz o zaman diliminin sınır çizgisine. zaman üzerindeki herhangi bir denetim yetkimiz olmadığı için zaman söz konusu olduğunda bir hükmümüz de yoktur.
bize düşen zamanın kısa tarihine yapabileceğimiz kadar büyük bir katkı yapmak ve bu zaman dilimini anlamlı bir bütün haline getirdikten sonra ona noktanın koyulması için beklemektir.
o halde yapmamız gereken şey içinde hapsolduğumuz zamanı en doğru şekilde kullanmak ve bu kısıtlı zamanın tadını çıkarmaktır. sevdiğimiz şeyleri yapmakla başlayabiliriz işe; kitap okuyarak ya da yazarak, kendimizi bir spor dalına adayarak, insanlara, hayvanlara ya da yeryüzünde bulunan diğer bütün yaşam formlarına daha güzel bir dünya inşa etmek ve belki de kendimizi ornitolojiye vermek.
kısa filmimizde şarj ünitesine bağlı minik bir robot bekliyor bizi, ömrü şarj süresi ile doğru orantılı bir robot bu. ve sanırım amatör bir ornitolog ya da öyle olma hevesinde.
tam 9 ödül kazanmış, izlenmeye değer bir kısa animasyon.
reach
devamını gör...
la vie en rose
güllerin içinde hayat anlamına gelebilen şarkı, hayatımın şarkısı.. birçok kişi yorumlamıştır.
ama en güzeli edith piaf'ın yorumudur bence.
love me if you dare filminin tek soundtrackidir.
ama en güzeli edith piaf'ın yorumudur bence.
love me if you dare filminin tek soundtrackidir.
devamını gör...
mesleğinizi söyleyince aldığınız tepkiler
-aaa çok güzel
-başka bir dil,zor tabi
-hmmm neyse görüşürüz.
bakalım iş değiştirince neler olacak.
-başka bir dil,zor tabi
-hmmm neyse görüşürüz.
bakalım iş değiştirince neler olacak.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
kolay kolay hiçbir şeye şaşıran biri değilim ama ne kadar çok insanın bunalımda olduğunu görmek beni her gün bir kez daha şaşırtıyor. çok önemli bir itiraf değil, hatta belki itiraftan bile sayılmaz ama gerçekten şaşırıyorum bu kadarına.
biz ne dayanıklı nesilmişiz diyorum bazen. tabii ki bizim nesilde de var böyle insanlar ama yeni nesilde bu oran aşırı derecede yüksek. konuşacak kimseleri yok çoğunun. birilerinin kendilerini dinlemesi için canlarını verecek durumdalar. arkadaş ortamı herkeste olmak zorunda değil ama çoğu ailesinden de uzak. fiziksel olarak olmasa bile ruhen uzak. nasıl ilişkiler yaşar hale geldi insanlık aklım almıyor.
biz ne dayanıklı nesilmişiz diyorum bazen. tabii ki bizim nesilde de var böyle insanlar ama yeni nesilde bu oran aşırı derecede yüksek. konuşacak kimseleri yok çoğunun. birilerinin kendilerini dinlemesi için canlarını verecek durumdalar. arkadaş ortamı herkeste olmak zorunda değil ama çoğu ailesinden de uzak. fiziksel olarak olmasa bile ruhen uzak. nasıl ilişkiler yaşar hale geldi insanlık aklım almıyor.
devamını gör...
arabada bir şarkıya bağırarak eşlik etmek
dışarıya rahatsızlık verilmediği sürece yapılması oldukça normal ve güzel olan eylemdir.
aksi takdirde güzel olmaktan çıkar ve oldukça çirkinleşir.
aksi takdirde güzel olmaktan çıkar ve oldukça çirkinleşir.
devamını gör...
mutlu olunabilir mi sorunsalı
temelde belki de insanlık tarihi boyunca mutluluğun üç şekilde sağlanabileceği varsayılmıştır. ilki haz, ikincisi statü, üçüncüsüyse bilgelik yani erdem. *
fakat bütünsel olarak mutluluk kavramı bu üç kategori üzerinden mi değerlendirilmelidir? bugün üzerine düşündüm. 5 litrelik şişemden su içiyordum ve dışarıda yağan karı seyrediyordum. aylaklığım tuttu ve düşünmeye başladım. sanki bir şey ifade edecekmiş gibi. eh, insan acı çektikçe düşünesi; düşünesi geldikçe acı çekesi gelir. kim demiş bunu? ben dedim. kendi kendime aforizma üretip şarabımı yudumluyorum. sonra da gece yastığıma gömülüp ağlıyorum. şaka. *
elbette 21. yüzyılda mutluluk konusunu bu şekilde neredeyse tek bir boyuttan inceleyemeyiz. rönesansa kadar uzattığımızda bu antik zinciri, karşımıza yepyeni kavramlar çıkıyor: yalnızlık gibi. fakat yalnızlık kavramını da gelişen "fikir" dünyasında mutluluk kavramının bir somutlaması olarak görebiliriz. yani sanırım. neticede yalnız insan içten içe mutsuzdur. fakat mutsuz insan yalnız olmayabilir. bu mutluluk kavramı, mutluluktan ne beklediğimize göre değişir. şimdiki zamandaysa ne haz ne statü ne de erdem bizleri kurtarıyor. halen içten içe yalnızlık hissediyoruz. elbette bu yalnızlığı "kişisel gelişim çağı" lafzı altında nitelendirmeyi çok isterdim. lakin herkes için böyle değil bu konu... sıradanlık ve sıra dışılık söz konusu halen de. petersburg’da netleşen bu kavramı belki de halen iliklerimize kadar hissetme cüretinde bulunabiliyoruz. ama acının felsefesine girmeyeceğim. konumuza dönelim.
şimdi efendim, sıradanlık sıra dışılık mevzusu konu dışı kalır biraz ama hepimiz bir yandan farkındayız bazı insanların "basit" olarak adlandırılabileceğini. örneğin, herhangi bir adamı düşünün. gidip soruyorsun: sıradanlık ve sıra dışılık ile ilgili ne düşünüyorsunuz? o da pala bıyıklarının altından "nani?!" gibi bir tepki veriyor. tabii türkiye'deyiz, şaşırıyor. çünkü o ekmek derdinde bir dönerci. ne yapsın allasen senin felsefeni? eh, ihtiyaçlar hiyerarşisinde de felsefenin konumu belli. neticede felsefe için tembellik gerekir. sonra dönüp kendine dersin, "hmm, demek sıradanmış."
fakat elbette bu önerme kendi içinde hatalı. şartlar eş olmadığı sürece sıradanlık nitelemesi yapmak doğru olmaz. senin elindeki şartın yüzlerce misli başkasındadır örneğin ve türkiye'de bir üniversitede okuyacağına çoktan okulunu bitirmiş ve evinde yazıp çiziyordur. her neyse.
velev ki bu kişi dönerciyle konuşmasından sonra eve döndü. ve içten içe acıdı kendi yalnızlığına. neden? komik bir durum mu? bana kalırsa evet. ama aslında bu kişi haklı da. kişisel gelişim çağı adı altında nietzscheler, goetheler, shakespeareler yutmuş. bir nevi nihilizm limanına uğramış da oradan ayrılıp nietzsche'ye layık olmuş. fakat mutsuz.... hep schopenhauer okuduğu için. neyden bahsediyordum konu epey dağıldı ama işte bu kişi mutsuz. aynı zamanda yalnızlığını paylaşamadığı için de mutsuz.
bu kişi hazzı da statüyü de erdemi de kendince yaşıyor ve doyumu sağlıyor olsun. ki böyle insanlar var elbet. mesela ben. * fakat yine de bu tarz bir varoluşsal portre çizen kişi niçin içten içe bir bulantı içerisinde olsun? cevap az önce söylediğimiz bir kelimede yatıyor: yalnızlık.
artık yalnız olmama denen bir kategori de var. yani benim fikrim bu. dediğim gibi, yağan karı izlerken su içiyordum da düşündüm. şimdi bu yazdıklarım sadece düşüncelerimin birer yansıması... af buyurunuz. herhangi bir şeyi kanıtlama derdinde değilim. yeni bir şey söyleme derdinde de değilim. sadece, yalnızlık işte... anlatası geliyor insanın... swh
kişisel olarak gelişip ari insan formuna kavuşmuş insan artık yalnız. ötekileşiyor ve kendini içten içe bir mutlulukla paylaşmıyor. yapayalnız. çünkü toplum onu anlamıyor, o sokrates'in erdemine ulaştı, kirene okulu'ndan geçip hazza kavuştu, sofistlerle vakit geçirdi ve statünün bencil doğasını kavradı, belki bir retorik ustası oldu! "o halde sorun ne?" diye düşündü.
sorun, gerçek hazzın gerçek statünün ve gerçek erdemin yalnızlıkta gizli olup olmamasıyla alakalıydı belki de. logoterapiyle ilgilendi ve akıl danıştı psikanalistlere. artık acısını özümsüyordu, yaratıyordu da, şimdiyse aşık olmalı, sevmeliydi!
fakat yalnızlık böyle mi geçer gerçekte? yani insan böyle mi mutlu olur? tek başına kalmayarak? önemli olan yalnız kalmamak mıdır fiziksel olarak? hayır elbette. önemli olan içten içe paylaşılan derin bir hüzündür belki de! derin bir soğukluktur! buz gibi bir katmandan sızan ışık huzmesidir! işte böylece insan yalnızlıktan uzaklaşabilir. acısını paylaşır, en sonunda ortadan kaldırır. artık yalnız değildir.
artık mutludur. içten içe nefret ettiği bu sıradanlığın yüceltilmiş olduğu dünya, artık gözünde bir hiçtir. yastığına huzurla gömülür ve güler yüzle uykuya dalar. *
fakat insan doğası böyle midir gerçekten? bu kadar mı tragedyamız? dramaturjik anlatıma ne oldu? özünde insan doğasıdır belki de trajik olan. bu, insan aklıyla aşılamaz mı? akıl, doğaya karşı. akıl, tanrı'ya karşı vs. vs. insan kendi kurtuluşu için evrensel doğa yasalarına, kişisel çıkarına, belki tanrı'ya karşı çıkamaz mı? yalnızlığına karşı çıkamaz mı? cevabı muhtemelen içimizde taşıyoruz!..
herkes ister mutlu olmayı. fakat böyle bir zamanda, böyle bir çağda insanın daha fazla düşünmesi gerek üzerine. kurtuluş yolu nedir? var mıdır? gerekli midi? tabii bunu sıradanlık sıra dışılık bağlamında yapmalıdır. yoksa mutluluk insanı tatmin etmeyecektir. nihayetinde herkesin istediği şey mutluluktur. buna ulaşmanın farklı yollarını buluruz kendimizce. fakat derinden, yoğun bir ateşin parlamasına karşı koymayız. ateş her bir yanımızı sarar. hep olduğu gibi. sonra onunla ne yapmamız gerektiğini düşünürüz: riske atarız bir nevi, kumar oynarız zihnimizle. korkar ama deneriz. korkar ama denemeyiz. herkes gibi. sonunda gömülürüz bir şekilde toprağa, ateş bizi yakarken duyarız ruhumuzun sesini. hiç önemi var mıydı bütün bunların?
fakat bütünsel olarak mutluluk kavramı bu üç kategori üzerinden mi değerlendirilmelidir? bugün üzerine düşündüm. 5 litrelik şişemden su içiyordum ve dışarıda yağan karı seyrediyordum. aylaklığım tuttu ve düşünmeye başladım. sanki bir şey ifade edecekmiş gibi. eh, insan acı çektikçe düşünesi; düşünesi geldikçe acı çekesi gelir. kim demiş bunu? ben dedim. kendi kendime aforizma üretip şarabımı yudumluyorum. sonra da gece yastığıma gömülüp ağlıyorum. şaka. *
elbette 21. yüzyılda mutluluk konusunu bu şekilde neredeyse tek bir boyuttan inceleyemeyiz. rönesansa kadar uzattığımızda bu antik zinciri, karşımıza yepyeni kavramlar çıkıyor: yalnızlık gibi. fakat yalnızlık kavramını da gelişen "fikir" dünyasında mutluluk kavramının bir somutlaması olarak görebiliriz. yani sanırım. neticede yalnız insan içten içe mutsuzdur. fakat mutsuz insan yalnız olmayabilir. bu mutluluk kavramı, mutluluktan ne beklediğimize göre değişir. şimdiki zamandaysa ne haz ne statü ne de erdem bizleri kurtarıyor. halen içten içe yalnızlık hissediyoruz. elbette bu yalnızlığı "kişisel gelişim çağı" lafzı altında nitelendirmeyi çok isterdim. lakin herkes için böyle değil bu konu... sıradanlık ve sıra dışılık söz konusu halen de. petersburg’da netleşen bu kavramı belki de halen iliklerimize kadar hissetme cüretinde bulunabiliyoruz. ama acının felsefesine girmeyeceğim. konumuza dönelim.
şimdi efendim, sıradanlık sıra dışılık mevzusu konu dışı kalır biraz ama hepimiz bir yandan farkındayız bazı insanların "basit" olarak adlandırılabileceğini. örneğin, herhangi bir adamı düşünün. gidip soruyorsun: sıradanlık ve sıra dışılık ile ilgili ne düşünüyorsunuz? o da pala bıyıklarının altından "nani?!" gibi bir tepki veriyor. tabii türkiye'deyiz, şaşırıyor. çünkü o ekmek derdinde bir dönerci. ne yapsın allasen senin felsefeni? eh, ihtiyaçlar hiyerarşisinde de felsefenin konumu belli. neticede felsefe için tembellik gerekir. sonra dönüp kendine dersin, "hmm, demek sıradanmış."
fakat elbette bu önerme kendi içinde hatalı. şartlar eş olmadığı sürece sıradanlık nitelemesi yapmak doğru olmaz. senin elindeki şartın yüzlerce misli başkasındadır örneğin ve türkiye'de bir üniversitede okuyacağına çoktan okulunu bitirmiş ve evinde yazıp çiziyordur. her neyse.
velev ki bu kişi dönerciyle konuşmasından sonra eve döndü. ve içten içe acıdı kendi yalnızlığına. neden? komik bir durum mu? bana kalırsa evet. ama aslında bu kişi haklı da. kişisel gelişim çağı adı altında nietzscheler, goetheler, shakespeareler yutmuş. bir nevi nihilizm limanına uğramış da oradan ayrılıp nietzsche'ye layık olmuş. fakat mutsuz.... hep schopenhauer okuduğu için. neyden bahsediyordum konu epey dağıldı ama işte bu kişi mutsuz. aynı zamanda yalnızlığını paylaşamadığı için de mutsuz.
bu kişi hazzı da statüyü de erdemi de kendince yaşıyor ve doyumu sağlıyor olsun. ki böyle insanlar var elbet. mesela ben. * fakat yine de bu tarz bir varoluşsal portre çizen kişi niçin içten içe bir bulantı içerisinde olsun? cevap az önce söylediğimiz bir kelimede yatıyor: yalnızlık.
artık yalnız olmama denen bir kategori de var. yani benim fikrim bu. dediğim gibi, yağan karı izlerken su içiyordum da düşündüm. şimdi bu yazdıklarım sadece düşüncelerimin birer yansıması... af buyurunuz. herhangi bir şeyi kanıtlama derdinde değilim. yeni bir şey söyleme derdinde de değilim. sadece, yalnızlık işte... anlatası geliyor insanın... swh
kişisel olarak gelişip ari insan formuna kavuşmuş insan artık yalnız. ötekileşiyor ve kendini içten içe bir mutlulukla paylaşmıyor. yapayalnız. çünkü toplum onu anlamıyor, o sokrates'in erdemine ulaştı, kirene okulu'ndan geçip hazza kavuştu, sofistlerle vakit geçirdi ve statünün bencil doğasını kavradı, belki bir retorik ustası oldu! "o halde sorun ne?" diye düşündü.
sorun, gerçek hazzın gerçek statünün ve gerçek erdemin yalnızlıkta gizli olup olmamasıyla alakalıydı belki de. logoterapiyle ilgilendi ve akıl danıştı psikanalistlere. artık acısını özümsüyordu, yaratıyordu da, şimdiyse aşık olmalı, sevmeliydi!
fakat yalnızlık böyle mi geçer gerçekte? yani insan böyle mi mutlu olur? tek başına kalmayarak? önemli olan yalnız kalmamak mıdır fiziksel olarak? hayır elbette. önemli olan içten içe paylaşılan derin bir hüzündür belki de! derin bir soğukluktur! buz gibi bir katmandan sızan ışık huzmesidir! işte böylece insan yalnızlıktan uzaklaşabilir. acısını paylaşır, en sonunda ortadan kaldırır. artık yalnız değildir.
artık mutludur. içten içe nefret ettiği bu sıradanlığın yüceltilmiş olduğu dünya, artık gözünde bir hiçtir. yastığına huzurla gömülür ve güler yüzle uykuya dalar. *
fakat insan doğası böyle midir gerçekten? bu kadar mı tragedyamız? dramaturjik anlatıma ne oldu? özünde insan doğasıdır belki de trajik olan. bu, insan aklıyla aşılamaz mı? akıl, doğaya karşı. akıl, tanrı'ya karşı vs. vs. insan kendi kurtuluşu için evrensel doğa yasalarına, kişisel çıkarına, belki tanrı'ya karşı çıkamaz mı? yalnızlığına karşı çıkamaz mı? cevabı muhtemelen içimizde taşıyoruz!..
herkes ister mutlu olmayı. fakat böyle bir zamanda, böyle bir çağda insanın daha fazla düşünmesi gerek üzerine. kurtuluş yolu nedir? var mıdır? gerekli midi? tabii bunu sıradanlık sıra dışılık bağlamında yapmalıdır. yoksa mutluluk insanı tatmin etmeyecektir. nihayetinde herkesin istediği şey mutluluktur. buna ulaşmanın farklı yollarını buluruz kendimizce. fakat derinden, yoğun bir ateşin parlamasına karşı koymayız. ateş her bir yanımızı sarar. hep olduğu gibi. sonra onunla ne yapmamız gerektiğini düşünürüz: riske atarız bir nevi, kumar oynarız zihnimizle. korkar ama deneriz. korkar ama denemeyiz. herkes gibi. sonunda gömülürüz bir şekilde toprağa, ateş bizi yakarken duyarız ruhumuzun sesini. hiç önemi var mıydı bütün bunların?
devamını gör...
dopamin
şizofren ve bağımlılardaki ifade bozukluğu, dopamin düzensizliğinin sonucudur.
devamını gör...
hotel transylvania 2
otel transilvanya 2, genndy tartakovsky yönetmenliğinde 2015 yılında çekilmiştir. fantastik, çocuk, komedi türlerinde animasyon filmidir.
robert smigel, adam sandler senaristliğini yapmıştır.
canavarlar oteli insanlara kapılarını açmışa benziyor. kont drakula damadı jonathan'ı otelde görevlendiriyor ve bir takım değişiklikler yapmasına izin veriyor. neden mi? tabi ki mavis ve dünyalar tatlısı dennis otelde kalmaya devam etsin diye.
dennis'in vampir özelliklerinin olmayışı drakula'yı biraz endişelendiriyor. torunuyla hayal ettiği gibi bir ilişki kurabilmek ve vampir soyunu devam ettirebilmek için dennis'in vampir olması şart. ama nasıl?
mavis babasının baskılarından bıktığı ve dennis'in başka bir dünyayı da görüp içe kapalı olmadan yaşamasını da istediği için jonathan'ın ailesinin yanına taşınmayı düşünüyor.
bir yandan drakula'nın planlarını işletebilmesi için dennis'le yalnız kalması gerekiriyor ve jonathanla bir anlaşma yapıp mavis'i otelden uzaklaştırıyorlar.
maviş bunu bir ön keşif olarak görürken drakula bunu torunun vampir özelliklerinin ortaya çıkması için bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışıyor. ekipi frankenstein, kurt adam, görünmez adam, jöle adam ve mumyayla vampir kampına doğru yola koyuluyorlar.
filmde bolca kuşak çatışması ve yine ön yargının getirdiği anlaşmazlıklar işlenmiş. sevdiklerimizi olduğu gibi kabul edemeyişimizin sonuçları sokulmuş gözümüze.
dennis'in 5. yaş gününe drakula'nın insan sevmeyen babası vlad ve insanlardan nefret eden arkadaşı bela da geliyor ve sular iyice ısınıyor.
kalıplaşmış ön yargılar, kalıplaşmış inanışlar ve kuşaklar arası farkları bir çatışma haline gelmesi eğlenceli bir şekilde aktarılıyor izlenenlere.
aslına bakarsanız 1. film nasıl eleştirildiyse 2. film de aynı şekilde hatta daha fazla eleştiriliyor ama nasıl oluyorsa iki filmde gişede aksini gösteriyor ve izleyenlerin beğenisini kazanıyor.
bir önceki filmde dediğim gibi bu seri biraz çizgi film havasında yani bir oyuncak hikayesi ya da buz devri serileri gibi ultra animasyonlar değil. fakat verdiği vermeye çalıştığı mesajlar ve sıcak, samimi, şaşkın haliyle yine de izleyiciyi yakalamayı ve kendini izletmeyi başarabiliyor.
dublaj olarak zaten yine çok kaliteli ve güncel espriler diyalogların içine serpiştirilmiş durumda.
benim kanaatim bu film eleştirmenler tarafından biraz fazlaca dibe çekilmeye çalışılıyor gibi. aile içinde izlenebilecek çocukların ve yetişkinlerin dikkatini çekebilecek bir film. hala izlemeyen varsa keyifle izleyebilir.
seslendirme ekibi yine efsane.
drakula aydoğan temel
mavis hazal erdal
jonathan harun can
dennis engin deniz kazancı
frankenstein engin alkan
eunice-frankenstein gelini şebnem ünaldı
wayne-kurt adam cüneyt cakova
wanda-kurt kadın şemsay çankara
winnie-kurt kız idil kuner
griffin-mumya rıza karaağaçlı
murray fatih özacun
grandma linda tülay bekret (jonathan annesi)
grandpa mike ender yiğit (jonathan babası)
dana oğuz özoğul
vlad mazlum kiper
bela sefa zengin
kakie sercan gidişoğlu
pandragora arda aydın
caren ayça koptur
troy cem deniz arıca
shrunken heads elif erdal
iyi seyirler...
robert smigel, adam sandler senaristliğini yapmıştır.
canavarlar oteli insanlara kapılarını açmışa benziyor. kont drakula damadı jonathan'ı otelde görevlendiriyor ve bir takım değişiklikler yapmasına izin veriyor. neden mi? tabi ki mavis ve dünyalar tatlısı dennis otelde kalmaya devam etsin diye.
dennis'in vampir özelliklerinin olmayışı drakula'yı biraz endişelendiriyor. torunuyla hayal ettiği gibi bir ilişki kurabilmek ve vampir soyunu devam ettirebilmek için dennis'in vampir olması şart. ama nasıl?
mavis babasının baskılarından bıktığı ve dennis'in başka bir dünyayı da görüp içe kapalı olmadan yaşamasını da istediği için jonathan'ın ailesinin yanına taşınmayı düşünüyor.
bir yandan drakula'nın planlarını işletebilmesi için dennis'le yalnız kalması gerekiriyor ve jonathanla bir anlaşma yapıp mavis'i otelden uzaklaştırıyorlar.
maviş bunu bir ön keşif olarak görürken drakula bunu torunun vampir özelliklerinin ortaya çıkması için bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışıyor. ekipi frankenstein, kurt adam, görünmez adam, jöle adam ve mumyayla vampir kampına doğru yola koyuluyorlar.
filmde bolca kuşak çatışması ve yine ön yargının getirdiği anlaşmazlıklar işlenmiş. sevdiklerimizi olduğu gibi kabul edemeyişimizin sonuçları sokulmuş gözümüze.
dennis'in 5. yaş gününe drakula'nın insan sevmeyen babası vlad ve insanlardan nefret eden arkadaşı bela da geliyor ve sular iyice ısınıyor.
kalıplaşmış ön yargılar, kalıplaşmış inanışlar ve kuşaklar arası farkları bir çatışma haline gelmesi eğlenceli bir şekilde aktarılıyor izlenenlere.
aslına bakarsanız 1. film nasıl eleştirildiyse 2. film de aynı şekilde hatta daha fazla eleştiriliyor ama nasıl oluyorsa iki filmde gişede aksini gösteriyor ve izleyenlerin beğenisini kazanıyor.
bir önceki filmde dediğim gibi bu seri biraz çizgi film havasında yani bir oyuncak hikayesi ya da buz devri serileri gibi ultra animasyonlar değil. fakat verdiği vermeye çalıştığı mesajlar ve sıcak, samimi, şaşkın haliyle yine de izleyiciyi yakalamayı ve kendini izletmeyi başarabiliyor.
dublaj olarak zaten yine çok kaliteli ve güncel espriler diyalogların içine serpiştirilmiş durumda.
benim kanaatim bu film eleştirmenler tarafından biraz fazlaca dibe çekilmeye çalışılıyor gibi. aile içinde izlenebilecek çocukların ve yetişkinlerin dikkatini çekebilecek bir film. hala izlemeyen varsa keyifle izleyebilir.
seslendirme ekibi yine efsane.
drakula aydoğan temel
mavis hazal erdal
jonathan harun can
dennis engin deniz kazancı
frankenstein engin alkan
eunice-frankenstein gelini şebnem ünaldı
wayne-kurt adam cüneyt cakova
wanda-kurt kadın şemsay çankara
winnie-kurt kız idil kuner
griffin-mumya rıza karaağaçlı
murray fatih özacun
grandma linda tülay bekret (jonathan annesi)
grandpa mike ender yiğit (jonathan babası)
dana oğuz özoğul
vlad mazlum kiper
bela sefa zengin
kakie sercan gidişoğlu
pandragora arda aydın
caren ayça koptur
troy cem deniz arıca
shrunken heads elif erdal
iyi seyirler...
devamını gör...
alman düalizmi
insanların birbirlerini öldürmek için aradığı bahanedir.
hırslı avamlar rekabetçi cahiller.
hırslı avamlar rekabetçi cahiller.
devamını gör...
x'i yalnız bırakmak
ezik bilinmeyen olduğu için
her denklem çözümünde
emellere alet edilen
parametrenin maruz kaldığı aşama.
her denklem çözümünde
emellere alet edilen
parametrenin maruz kaldığı aşama.
devamını gör...







