54 kilonun üstündeki kadın
bu nasıl bir başlık?
açıklama yapma gereği bile duymuyorum bilakis dalga geçeceğim.
kasaptan et mi alıyorsunuz, kurbanlık koyun mu bakıyorsunuz?
oldu olacak size aradığınız özelliklere göre bir veritabanı hazırlansın siz oradan beğenin olur mu?
kalanları da mezbahaya gönderelim!
insanların bedenleri kendine aittir. size sorulmadan yorum yapmak doğru bir davranış değildir. evet bazı insanlar olması gerektiğinden daha kilolu ya da daha zayıf olabilir ama belki metabolik bir sorun yaşıyor, belki psikolojik bir sorun yaşıyor ki ( obez insanlarda genellemek belki yanlış olacak ama altta hep çözülememiş bir travma vardır). yapmayın etmeyin, kilo alınır verilir. insanlara "sen şişmansın, balık etli, zargana gibi, çökmüşsün, tahta gibisin, hasta gibi görünüyorsun, biraz kilo al, biraz kilo ver" demeyin. o insan da 110 kilo iken herhalde kendini 50 kilo zannetmiyordur. ailenizdir, çocuğunuzdur elbette yorum yapacaksınız, hatta müdahale edeceksiniz, yakın arkadaşınızdır, sağlığını düşünüyorsunuzdur; spora teşvik edersiniz, edin de, destek olun vs ama haddini bilmek diye bir şey var, hepimize lazım. hepimiz bizi ilgilendirmeyen konulara o güzel burunlarımızı iliştirmeyi ne çok seviyoruz.
açıklama yapma gereği bile duymuyorum bilakis dalga geçeceğim.
kasaptan et mi alıyorsunuz, kurbanlık koyun mu bakıyorsunuz?
oldu olacak size aradığınız özelliklere göre bir veritabanı hazırlansın siz oradan beğenin olur mu?
kalanları da mezbahaya gönderelim!
insanların bedenleri kendine aittir. size sorulmadan yorum yapmak doğru bir davranış değildir. evet bazı insanlar olması gerektiğinden daha kilolu ya da daha zayıf olabilir ama belki metabolik bir sorun yaşıyor, belki psikolojik bir sorun yaşıyor ki ( obez insanlarda genellemek belki yanlış olacak ama altta hep çözülememiş bir travma vardır). yapmayın etmeyin, kilo alınır verilir. insanlara "sen şişmansın, balık etli, zargana gibi, çökmüşsün, tahta gibisin, hasta gibi görünüyorsun, biraz kilo al, biraz kilo ver" demeyin. o insan da 110 kilo iken herhalde kendini 50 kilo zannetmiyordur. ailenizdir, çocuğunuzdur elbette yorum yapacaksınız, hatta müdahale edeceksiniz, yakın arkadaşınızdır, sağlığını düşünüyorsunuzdur; spora teşvik edersiniz, edin de, destek olun vs ama haddini bilmek diye bir şey var, hepimize lazım. hepimiz bizi ilgilendirmeyen konulara o güzel burunlarımızı iliştirmeyi ne çok seviyoruz.
devamını gör...
bok dansı
son zamanlarda çok fazla bok demeye başladım, yazılarıma da yansıyor bok. en tatlı boklar, tabiki bebek olunca başlar.
hala bebeğimi görünce, ne ara baba oldum lan ben hissiyle çalkalanıyorum. 8 aylık dişleri yeni filizlenmiş bir oğlum var. biraz sinir bozucu snob bi tip. şaklabanlık etmedikçe ilgisini çekemiyorum. sadece teatral soytarılıklarla ilgileniyor. her zaman aptal bir köpek taklidi yapamıyorum. bir şey anlıyormuş gibi nesneleri parmaklarıyla inceleyip, önemli bebek işleri yaparken ne kadar seslensemde dönüp bakmaz. bilerek umursamaz davranır çoğu zaman. hiç sevmediğim bir hareket, babanım lan ben senin, bok bezlerini ve mamanı tedarik işiyle ilgilenen bir ayakçı değilim.
her neyse biraz büyüyünce arkamdan ağlayacağına olan inancım tam. gelelim bok dansına, bebek kakalayınca evde bok alarmı verilir. bezi, pudrası, alt değiştirme zımbırtıları, ıslak mendiller, temiz kıyafetler, (bok bezden sızar ve elbiseleri boka bulanır) kirli bez ve mendiller için poşet, ılık su vs. bok seremonisi için her şey hazırdır. altını açıp bezi çıkardığımızda rahatlayan bebek yerinde durmaz ve kıçındaki bokla dans etmeye başlar bir yandan onu tutup bir yandan temizlemek gerçekten zordur. elinizden bir kaçarsa her şeye bok bulaştırabilir. bok dansını engellemenin bir yolu yok ama bulaştırmamanın tek yolu, tek elle iki ayaktan tutup sallanan popoyu havada tutmaktır. yaşamın bokla fazla haşır neşir olunan bu kısmıyla karşılaşmaya hazır değildim ama insan hayatında her şeye yer açabiliyor bir şekilde.
hala bebeğimi görünce, ne ara baba oldum lan ben hissiyle çalkalanıyorum. 8 aylık dişleri yeni filizlenmiş bir oğlum var. biraz sinir bozucu snob bi tip. şaklabanlık etmedikçe ilgisini çekemiyorum. sadece teatral soytarılıklarla ilgileniyor. her zaman aptal bir köpek taklidi yapamıyorum. bir şey anlıyormuş gibi nesneleri parmaklarıyla inceleyip, önemli bebek işleri yaparken ne kadar seslensemde dönüp bakmaz. bilerek umursamaz davranır çoğu zaman. hiç sevmediğim bir hareket, babanım lan ben senin, bok bezlerini ve mamanı tedarik işiyle ilgilenen bir ayakçı değilim.
her neyse biraz büyüyünce arkamdan ağlayacağına olan inancım tam. gelelim bok dansına, bebek kakalayınca evde bok alarmı verilir. bezi, pudrası, alt değiştirme zımbırtıları, ıslak mendiller, temiz kıyafetler, (bok bezden sızar ve elbiseleri boka bulanır) kirli bez ve mendiller için poşet, ılık su vs. bok seremonisi için her şey hazırdır. altını açıp bezi çıkardığımızda rahatlayan bebek yerinde durmaz ve kıçındaki bokla dans etmeye başlar bir yandan onu tutup bir yandan temizlemek gerçekten zordur. elinizden bir kaçarsa her şeye bok bulaştırabilir. bok dansını engellemenin bir yolu yok ama bulaştırmamanın tek yolu, tek elle iki ayaktan tutup sallanan popoyu havada tutmaktır. yaşamın bokla fazla haşır neşir olunan bu kısmıyla karşılaşmaya hazır değildim ama insan hayatında her şeye yer açabiliyor bir şekilde.
devamını gör...
dış görünüşe önem vermiyorum diyen insan
eğer temiz ise ne giydiği ve nasıl giydiği cidden umurumda değil. ama temiz olmak koşulu ile.
temiz olacak demiş miydim?
temiz olacak demiş miydim?
devamını gör...
6.99'lık ürüne 7 tl verip 1 kuruş para üstünü isteyen kişi
gayet haklıdır.
ürüne 6.98 versem kasiyer kabul eder mi? etmez. peki ben niye istemeyeyim eşek gibi verecek.
ürüne 6.98 versem kasiyer kabul eder mi? etmez. peki ben niye istemeyeyim eşek gibi verecek.
devamını gör...
anne baba olmak
olmak kolaydır. ama annelik babalık yapmak herkesin yapabileceği bir şey değildir.
devamını gör...
abluka
abluka (kuşatma), savaş halinde, bir yerin dışarıyla olan her türlü bağlantısını kesmek, ekonomik ve askeri yardımların giriş ve çıkışını engellemek.
ablukanın temel amacı kuşatılan bölgeyi savunmasız bırakarak teslim olmasını sağlamaktır. istanbul kuşatması, ı. ve ıı. viyana kuşatmaları buna örnek olarak verilebilir.
ablukanın temel amacı kuşatılan bölgeyi savunmasız bırakarak teslim olmasını sağlamaktır. istanbul kuşatması, ı. ve ıı. viyana kuşatmaları buna örnek olarak verilebilir.
devamını gör...
pezevenk
azerbaycan türkçesinde fiziksel büyüklüğü ifade eden sözcüktür. bilinenin aksine iş insanı anlamına gelmez.
kaynak.
kaynak.
devamını gör...
z kuşağının sözlüklerin kalitesini düşürmesi
karaktersizlik ve cahillik kaliteyi düşürür. her şeyi şu çocukların sırtına yükleyip durmayın. ben onlara çok güveniyorum.
devamını gör...
sülün osman
insanlar saf ise sülün osman'ın suçu ne?
(sülün osman vatandaşa boğaz köprüsünü satan adam)
(sülün osman vatandaşa boğaz köprüsünü satan adam)
devamını gör...
65 yıldır suya dokunmuyor
kişisel hijyende zirve noktası.
m.haber365.com.tr/iranda-ya...
m.haber365.com.tr/iranda-ya...
devamını gör...
yazarların şu an dinledikleri şarkı
linet-hatıram olsun.
devamını gör...
güneş'in sonu
yıldızımız güneş'in yaklaşık 4,5 milyar yıl sonraki durumu.
tüm yıldızlar doğar, büyür ve ölür. bazılarının, daha doğrusu çok büyük kütleli olanların yaşamı evren ölçeğinde oldukça kısayken, küçük kütleli yıldızlar çok daha uzun süre yaşamlarına devam ederler.
güneş büyük bir yıldız değildir. o nedenle yaşamı milyarlarca yıllar mertebesindedir. şu anda yaklaşık 4,5 milyar yaşında ve sistemimiz içerisinde bambaşka bir sürpriz gerçekleşmezse bir bu kadar yıl daha yaşayacağını hesaplayabiliyoruz.
***
bütün yıldızlar, çekirdeklerinde hidrojen yakarak enerji üretirler ve bu sayede ışık saçarlar. güneş için de durum aynıdır. ancak elbette yıldız dediğimiz şey sadece bir plazma küresidir ve sınırlı yakıtı bulunur. günün birinde çekirdekteki hidrojen biter.
hidrojeni yakmaktan kastımız aslında şudur: burada bildiğimiz anlamda, mesela kâğıt yakmak gibi kimyasal bir yanma olmaz. bu nükleer bir yanmadır. 4 hidrojen atomu, yüksek sıcaklık ve basınç koşulları altında birbiriyle kaynaştırılır ve ortaya 1 helyum atomu çıkar. 4 hidrojenin toplam kütlesi, 1 helyumun kütlesinden daha fazladır. aradaki fark enerji olarak açığa çıkar. *
çekirdekteki hidrojenler bitince yıldız ne yapar? bu kez helyumları birbiriyle birleştirerek karbon atomu oluşturmaya başlar. eğer yıldızın kütlesi büyükse bu süreç demir elementine kadar sürer. eğer güneş boyutlarında bir yıldızdan bahsediyorsak, süreç helyumu karbona dönüştürme evresinde tıkanır. zira bu atom çekirdeği kaynaştırma işlemleri, atom numarasının artmasıyla birlikte çok daha yüksek sıcaklıklara ihtiyaç duyan bir süreçtir. oysa küçük yıldızlarda bu koşullar gerçekleşmez ve yıldızın yapısında birtakım değişimler başlar.
***
yıldızların ölüm süreci başlayana kadar olay, kütle çekiminin yıldızın enerji üretimiyle ortaya çıkan ışınım basıncıyla dengede tutulmasıdır. bu 2 kuvvetten biri içeriye, yıldızın merkezine doğru, diğeri dışarıya, uzaya doğrudur. dengede oldukları sürece sorun yoktur. yakıtın bitmesiyle denge bozulur. ışınım basıncı ortadan kalkar. kütle çekimi baskın hale gelir ve yıldızı oluşturan maddeler onun merkezine doğru çekilir. bu durum kısa süreliğine bir farklılık yaratır: merkezde sıcaklık, normalde olduğundan daha yükseğe fırlar. bu ani sıcaklık artışı, helyumu karbona çevirmek için gereken daha yüksek sıcaklığı sağlamış olur. böylece yıldız çok kısa bir süreliğine helyumu "yakar".
ancak bunlar olurken, yıldızın görünüşü de değişir. içeriye doğru çöken çekirdeğe karşılık, yıldızın zarf dediğimiz dış yüzeyi genişlemeye başlar. güneş için bu durum, merkür, venüs ve dünya'nın yörüngelerinin, güneş'in içerisinde kalması anlamına gelir.
genişleme, yoğunluğun ve dolayısıyla sıcaklığın azalması demektir. sıcaklık azalması yıldızın rengini kırmızıya doğru çevirir. karşımızda eskisine kıyasla iyice genişlemiş ve yine eskisine kıyasla rengi kızarmış bir yıldız vardır artık. buna kırmızı dev denir. işte güneş'in merkezinde hidrojeni bittiğinde başına gelecek olan budur.
***
olay bununla kalmaz. helyumun bir anda bir süreliğine yanması için gerekli şartlar oluşmuş olsa da bu durum çok uzun sürmez. uzun sürmediği için yıldızın enerji üretim mekanizması yeniden kesintiye uğrar ve kütle çekimi yeniden baskın hale gelir. artık çöküşü durduracak bir şey kalmamıştır. yıldızın çekirdeği kendi üzerine büyük bir hızla çöker. dış zarf ile içte çökmekte olan çekirdek arasında kısa süreliğine bir boşluk oluşur. dış zarf da çekirdeğin üzerine çökmek isterken, çekirdekte oluşan şok dalgaları bunu engeller ve yıldızın zarfı büyük bir patlamayla uzaya dağılır. geriye bir gezegenimsi bulutsu ve çekirdekten geriye kalan beyaz cüce kalır. güneş'in ömrünün en son aşaması budur. beyaz cüce de -eğer yeterli zamanı olursa, yani evren o kadar uzun süre "hayatta" kalırsa- zamanla soğur ve soğuk, kara bir cüceye dönüşür.
işte size güzel bir gezegenimsi bulutsu:

görselin kaynağı
güneş ve kırmızı dev karşılaştırması:

görselin kaynağı
tüm yıldızlar doğar, büyür ve ölür. bazılarının, daha doğrusu çok büyük kütleli olanların yaşamı evren ölçeğinde oldukça kısayken, küçük kütleli yıldızlar çok daha uzun süre yaşamlarına devam ederler.
güneş büyük bir yıldız değildir. o nedenle yaşamı milyarlarca yıllar mertebesindedir. şu anda yaklaşık 4,5 milyar yaşında ve sistemimiz içerisinde bambaşka bir sürpriz gerçekleşmezse bir bu kadar yıl daha yaşayacağını hesaplayabiliyoruz.
***
bütün yıldızlar, çekirdeklerinde hidrojen yakarak enerji üretirler ve bu sayede ışık saçarlar. güneş için de durum aynıdır. ancak elbette yıldız dediğimiz şey sadece bir plazma küresidir ve sınırlı yakıtı bulunur. günün birinde çekirdekteki hidrojen biter.
hidrojeni yakmaktan kastımız aslında şudur: burada bildiğimiz anlamda, mesela kâğıt yakmak gibi kimyasal bir yanma olmaz. bu nükleer bir yanmadır. 4 hidrojen atomu, yüksek sıcaklık ve basınç koşulları altında birbiriyle kaynaştırılır ve ortaya 1 helyum atomu çıkar. 4 hidrojenin toplam kütlesi, 1 helyumun kütlesinden daha fazladır. aradaki fark enerji olarak açığa çıkar. *
çekirdekteki hidrojenler bitince yıldız ne yapar? bu kez helyumları birbiriyle birleştirerek karbon atomu oluşturmaya başlar. eğer yıldızın kütlesi büyükse bu süreç demir elementine kadar sürer. eğer güneş boyutlarında bir yıldızdan bahsediyorsak, süreç helyumu karbona dönüştürme evresinde tıkanır. zira bu atom çekirdeği kaynaştırma işlemleri, atom numarasının artmasıyla birlikte çok daha yüksek sıcaklıklara ihtiyaç duyan bir süreçtir. oysa küçük yıldızlarda bu koşullar gerçekleşmez ve yıldızın yapısında birtakım değişimler başlar.
***
yıldızların ölüm süreci başlayana kadar olay, kütle çekiminin yıldızın enerji üretimiyle ortaya çıkan ışınım basıncıyla dengede tutulmasıdır. bu 2 kuvvetten biri içeriye, yıldızın merkezine doğru, diğeri dışarıya, uzaya doğrudur. dengede oldukları sürece sorun yoktur. yakıtın bitmesiyle denge bozulur. ışınım basıncı ortadan kalkar. kütle çekimi baskın hale gelir ve yıldızı oluşturan maddeler onun merkezine doğru çekilir. bu durum kısa süreliğine bir farklılık yaratır: merkezde sıcaklık, normalde olduğundan daha yükseğe fırlar. bu ani sıcaklık artışı, helyumu karbona çevirmek için gereken daha yüksek sıcaklığı sağlamış olur. böylece yıldız çok kısa bir süreliğine helyumu "yakar".
ancak bunlar olurken, yıldızın görünüşü de değişir. içeriye doğru çöken çekirdeğe karşılık, yıldızın zarf dediğimiz dış yüzeyi genişlemeye başlar. güneş için bu durum, merkür, venüs ve dünya'nın yörüngelerinin, güneş'in içerisinde kalması anlamına gelir.
genişleme, yoğunluğun ve dolayısıyla sıcaklığın azalması demektir. sıcaklık azalması yıldızın rengini kırmızıya doğru çevirir. karşımızda eskisine kıyasla iyice genişlemiş ve yine eskisine kıyasla rengi kızarmış bir yıldız vardır artık. buna kırmızı dev denir. işte güneş'in merkezinde hidrojeni bittiğinde başına gelecek olan budur.
***
olay bununla kalmaz. helyumun bir anda bir süreliğine yanması için gerekli şartlar oluşmuş olsa da bu durum çok uzun sürmez. uzun sürmediği için yıldızın enerji üretim mekanizması yeniden kesintiye uğrar ve kütle çekimi yeniden baskın hale gelir. artık çöküşü durduracak bir şey kalmamıştır. yıldızın çekirdeği kendi üzerine büyük bir hızla çöker. dış zarf ile içte çökmekte olan çekirdek arasında kısa süreliğine bir boşluk oluşur. dış zarf da çekirdeğin üzerine çökmek isterken, çekirdekte oluşan şok dalgaları bunu engeller ve yıldızın zarfı büyük bir patlamayla uzaya dağılır. geriye bir gezegenimsi bulutsu ve çekirdekten geriye kalan beyaz cüce kalır. güneş'in ömrünün en son aşaması budur. beyaz cüce de -eğer yeterli zamanı olursa, yani evren o kadar uzun süre "hayatta" kalırsa- zamanla soğur ve soğuk, kara bir cüceye dönüşür.
işte size güzel bir gezegenimsi bulutsu:

görselin kaynağı
güneş ve kırmızı dev karşılaştırması:

görselin kaynağı
devamını gör...
güçlü kadınların ortak özelliği
bilemeyiz minik ponçikolar.
ben çok kolay ağlayabilen ama bunu çok zor gösteren biriyimdir. birilerinin yanında ağlamayı tercih etmem. mutlaka ağladığım insanlar oldu ama daha çok öyle insanlar olmadı. en böyle kırılıp gücendiğim anlarda gülerim. tek kaldığım an yüz üstü atarım yatağa kendimi ağlamak için. biri ölür, ya derim ölecek tabii çok acı çekiyordu kurtuldu, akşam odama geçer sabaha kadar ağlarım. çabucak ağlayan ya da toplum karşısında çekinmeden ağlayan kadınların benden daha güçlü olduklari aslında biraz düşününce ulaşılabilir bir gerçektir. birilerinin yanında ağlamak güç gerektirirken ben o kadar güçlü değilim.
ancak meseleye başka bir noktadan bakarsanız ağlamayı ertelemek farklı güç gerektiren bir mevzudur.
ya da mesela ben geri adım atamam. birileri karşıma geçip tehdit ederken inadına tahrik ederim o insanları, siz kimsiniz diye yıkarım ortalığı. karşımdan çekildikleri ana kadar durduramazlar. dışardan güçlü gibi görünen ben geri adım atabilecek kadar güçlü değilim. yaklaşan tehlikeyi önceden anlayıp geri çekilen, tamam güzel abicim haklisin diyen kadın kendini böylesi koruyacak güce sahiptir. meseleye başka yerden bakarsanız ben de geri adım atmayıp boga gibi kırmızıya koştuğum için güçlüyüm. ancak geri çekilen kadın benden daha akıllı. o çok net.
büyüdüğü ailenin içinden bir aşk uğruna çıkan, hiç tanımadığı başka insanlara ailem diyen, görümce elti kaynana falan acayip tiplerle uğraşırken bi yandan çocuk büyütüp çalışma hayatına devam etmek güç gerektirir. bunların hiçbiri ile uğraşamayacagını anlayıp aşık olduğun adamla vedalaşmak başka türlü güçlü olmak demektir. ya da sana daha dün boklu diyen teyzenin uzattığı eli öpebilmek güçlü bir affetme haliyse o kadına öpsün diye elini uzatmak daha kibirli bir güçtür. tüm gemileri yıkıp çekip gitmek güç ister, ne olursa olsun orada kalıp sevgi için mücadele etmek başka türlü güç ister.
yani bence her insanın kendine özgü güçlü tarafları var. ben çok uğraştım uslu, masum, söz dinleyen biri olayım, olamadım, gücüm yetmedi. ya da bizim özlem abla var, benim tam tersimdir, kim ne derse yapar, sorun çıkmasın diye hep uğraş halindedir, usludur, o da bana özeniyor. ben ona özeniyorum. çok özeniyorum. çünkü öyle biri olmanın ne kadar büyük bir çaba ve güç gerektirdiğini biliyorum. o da benim gibi olmanın çok güç gerektirdiğinin farkında.
bu nedenle sevgili minicikler, net bir şey söylemek zor diyebiliriz. biz zannediyoruz ki kendimizde olan özellikler olması gereken, oysa başka türlü olmak güç gerektirdiği için böyleyiz. düşündünüz mü bunu?
şimdi buradan gidiyorum. hoşşa ğalın.
ben çok kolay ağlayabilen ama bunu çok zor gösteren biriyimdir. birilerinin yanında ağlamayı tercih etmem. mutlaka ağladığım insanlar oldu ama daha çok öyle insanlar olmadı. en böyle kırılıp gücendiğim anlarda gülerim. tek kaldığım an yüz üstü atarım yatağa kendimi ağlamak için. biri ölür, ya derim ölecek tabii çok acı çekiyordu kurtuldu, akşam odama geçer sabaha kadar ağlarım. çabucak ağlayan ya da toplum karşısında çekinmeden ağlayan kadınların benden daha güçlü olduklari aslında biraz düşününce ulaşılabilir bir gerçektir. birilerinin yanında ağlamak güç gerektirirken ben o kadar güçlü değilim.
ancak meseleye başka bir noktadan bakarsanız ağlamayı ertelemek farklı güç gerektiren bir mevzudur.
ya da mesela ben geri adım atamam. birileri karşıma geçip tehdit ederken inadına tahrik ederim o insanları, siz kimsiniz diye yıkarım ortalığı. karşımdan çekildikleri ana kadar durduramazlar. dışardan güçlü gibi görünen ben geri adım atabilecek kadar güçlü değilim. yaklaşan tehlikeyi önceden anlayıp geri çekilen, tamam güzel abicim haklisin diyen kadın kendini böylesi koruyacak güce sahiptir. meseleye başka yerden bakarsanız ben de geri adım atmayıp boga gibi kırmızıya koştuğum için güçlüyüm. ancak geri çekilen kadın benden daha akıllı. o çok net.
büyüdüğü ailenin içinden bir aşk uğruna çıkan, hiç tanımadığı başka insanlara ailem diyen, görümce elti kaynana falan acayip tiplerle uğraşırken bi yandan çocuk büyütüp çalışma hayatına devam etmek güç gerektirir. bunların hiçbiri ile uğraşamayacagını anlayıp aşık olduğun adamla vedalaşmak başka türlü güçlü olmak demektir. ya da sana daha dün boklu diyen teyzenin uzattığı eli öpebilmek güçlü bir affetme haliyse o kadına öpsün diye elini uzatmak daha kibirli bir güçtür. tüm gemileri yıkıp çekip gitmek güç ister, ne olursa olsun orada kalıp sevgi için mücadele etmek başka türlü güç ister.
yani bence her insanın kendine özgü güçlü tarafları var. ben çok uğraştım uslu, masum, söz dinleyen biri olayım, olamadım, gücüm yetmedi. ya da bizim özlem abla var, benim tam tersimdir, kim ne derse yapar, sorun çıkmasın diye hep uğraş halindedir, usludur, o da bana özeniyor. ben ona özeniyorum. çok özeniyorum. çünkü öyle biri olmanın ne kadar büyük bir çaba ve güç gerektirdiğini biliyorum. o da benim gibi olmanın çok güç gerektirdiğinin farkında.
bu nedenle sevgili minicikler, net bir şey söylemek zor diyebiliriz. biz zannediyoruz ki kendimizde olan özellikler olması gereken, oysa başka türlü olmak güç gerektirdiği için böyleyiz. düşündünüz mü bunu?
şimdi buradan gidiyorum. hoşşa ğalın.
devamını gör...
300 liralık kültür kartı verilse bununla yapacağınız şeyler
sinemaya filan giderdim sanırım. adam gibi bir konsere 300 lira yetmez.
mısır filan da derken 6 farklı film izlerim en fazla.
mısır filan da derken 6 farklı film izlerim en fazla.
devamını gör...
ilkokulda birinden hoşlanınca yapılan saçmalıklar
tahtaya yazılan ismini (o hafta başkan bensem) öğretmen çakmadan siliyordum. en son ondan hoşlandığımı fark etti. ailesinin "kızlara yaklaşma" gibisinden yaptığı baskılar yüzünden kızlardan korkar hale gelmişti. dördüncü sınıftayız o zaman herhalde, bir güzel dövmüştü beni. herkesten saklamıştım onun yaptığını. *
devamını gör...
göbeklitepe
hâlâ çözülmeyi bekleyen gizemlerinin olduğu, dünya'nın bilinen en eski kült yapılar topluluğu.
kazı çalışmalarında dikilitaş ve totemlere ek olarak; hayvan ve insan kemikleri, yabani buğday, yabani badem, birtakım araç gereçler bulunmuştur.
hakkında birçok bilgiyi yazar arkadaşlarımız vermiş. ben henüz açıklık getirilememiş bir yönüne değinmek istiyorum.
mö 10000 yılında inşa edilen göbeklitepe, neden mö 8000 yılında bilinçli şekilde ve hızla gömülerek terk edildi?
bölgeye yeni bir din mi geldi? gelecek kuşaklara aktarma isteği mi? belki de dönemde yaşanan olaylardan sonra tanrılarının kızdığını düşünmeleri mi? gördüğünüz üzere birçok tez var.
bir başka tez, sirius takım yıldızının mö 10000 yılında ufukta göründüğü için göbeklitepe'nin inşa edildiği, yıldızın konumu değişince de tapınağın işlevini yitirdiğini ya da tanrıların bir sebeple kızdığını düşünüp üstünü örttükleri yönünde.
diğer bir tez ise, şamanizmin evren modeli olan “üç dünya” görüşü (yer-gök-yeraltı) temel alınarak ortaya atılmış. "şamanizm ne alaka?" diye sorabilirsiniz, göbeklitepe'yi kazan klaus schmidt'in yayımladığı kitabına göre bölgede büyük ihtimal şamanizmin olduğu bilgisi yer alır. gerek tapınakların yapılış biçimi, burada gerçekleştirilen tasarım (şaman labirenti), gerekse tapınakta keşfedilen semboller (medicine man denilen şaman sembolü), hayvan betimlemeleri (olasılıkla şamanların yardımcı ruhlarını simgelerler), totem direği vb. bu tapınaklarda birtakım şamanik ritüellerin yapıldığını kanıtlar gibidir.
neyse efendim; üç dünya görüşü hipotezine göre, göbeklitepelilerin felaket saydığı bir durum sonrasında (salgın hastalık, güneş-ay tutulması, kuyruklu yıldız kayması vs.) gök tanrıya kızılması üzerine (bir nevi isyan) yeraltı tanrısına sığınma durumu söz konusu olabilir. böylelikle tapınak gömülerek gök tanrıdan gizlenmiş olacak ve yeraltı tanrısına sığınmış olacaklardı.
sanırım bir sürü fikir ortaya atılabilir, yorumlanmaya çok müsait bir konu. şu an her ne kadar karmaşık gözükse de hakikat eninde sonunda açığa çıkacak, yine de bu eski yapının büyüsü bozulmayacaktır. insanı oldukça heyecanlandırıyor çünkü nedensizce.
daha detaylı bilgi için, buraya ve buraya uğrayabilirsiniz. kaynak olarak buraları kullandım.
kazı çalışmalarında dikilitaş ve totemlere ek olarak; hayvan ve insan kemikleri, yabani buğday, yabani badem, birtakım araç gereçler bulunmuştur.
hakkında birçok bilgiyi yazar arkadaşlarımız vermiş. ben henüz açıklık getirilememiş bir yönüne değinmek istiyorum.
mö 10000 yılında inşa edilen göbeklitepe, neden mö 8000 yılında bilinçli şekilde ve hızla gömülerek terk edildi?
bölgeye yeni bir din mi geldi? gelecek kuşaklara aktarma isteği mi? belki de dönemde yaşanan olaylardan sonra tanrılarının kızdığını düşünmeleri mi? gördüğünüz üzere birçok tez var.
bir başka tez, sirius takım yıldızının mö 10000 yılında ufukta göründüğü için göbeklitepe'nin inşa edildiği, yıldızın konumu değişince de tapınağın işlevini yitirdiğini ya da tanrıların bir sebeple kızdığını düşünüp üstünü örttükleri yönünde.
diğer bir tez ise, şamanizmin evren modeli olan “üç dünya” görüşü (yer-gök-yeraltı) temel alınarak ortaya atılmış. "şamanizm ne alaka?" diye sorabilirsiniz, göbeklitepe'yi kazan klaus schmidt'in yayımladığı kitabına göre bölgede büyük ihtimal şamanizmin olduğu bilgisi yer alır. gerek tapınakların yapılış biçimi, burada gerçekleştirilen tasarım (şaman labirenti), gerekse tapınakta keşfedilen semboller (medicine man denilen şaman sembolü), hayvan betimlemeleri (olasılıkla şamanların yardımcı ruhlarını simgelerler), totem direği vb. bu tapınaklarda birtakım şamanik ritüellerin yapıldığını kanıtlar gibidir.
neyse efendim; üç dünya görüşü hipotezine göre, göbeklitepelilerin felaket saydığı bir durum sonrasında (salgın hastalık, güneş-ay tutulması, kuyruklu yıldız kayması vs.) gök tanrıya kızılması üzerine (bir nevi isyan) yeraltı tanrısına sığınma durumu söz konusu olabilir. böylelikle tapınak gömülerek gök tanrıdan gizlenmiş olacak ve yeraltı tanrısına sığınmış olacaklardı.
sanırım bir sürü fikir ortaya atılabilir, yorumlanmaya çok müsait bir konu. şu an her ne kadar karmaşık gözükse de hakikat eninde sonunda açığa çıkacak, yine de bu eski yapının büyüsü bozulmayacaktır. insanı oldukça heyecanlandırıyor çünkü nedensizce.
daha detaylı bilgi için, buraya ve buraya uğrayabilirsiniz. kaynak olarak buraları kullandım.
devamını gör...
evlenmek isteyip çocuk sahibi olmak istememek
böyle bir dünyaya kim çocuk getirmek ister ki? evlilik ayrı çocuk apayrı bir sorumluluk. ve bozulan toplumda en doğru karar olabilir. insanlar çocuk yapıyor ama ebeveyn olamıyor artık
devamını gör...
uzun süre kesişilen kızı neyzen tevfik gibi söverken görmek
mutsuzluğun tanımı, etle kemik olduğu halidir herhalde. allah hasmıma nasip etmesin, evlerden ırak olsun..
bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.
neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.
mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.
sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.
ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.
***
akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.
neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve
"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"
o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.
"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"
içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.
"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"
o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.
"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"
öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"
bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.
neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.
mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.
sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.
ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.
***
akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.
neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve
"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"
o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.
"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"
içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.
"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"
o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.
"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"
öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"
bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
devamını gör...
