bana göre gerek oyunculuklar gerekse konusu itibarıyla baş yapıt olarak nitelendirilebilecek bir film. defalarca izlemişimdir. imdb puanı bence filmi yansıtmıyor zira benim gözümde çok daha yüksek puanları hak eden bir film. özellikle hell’s kitchen'da geçen çocukluk dönemlerini barındıran zamanlar muhteşem. fahri hell’s kitchen'lı oluveriyorsunuz filmi izlerken. robert de niro'nun canlardırdığı peder karakteri için söylenecek söz yok. en sevdiğim peder figürü olabilir.* adamın tek falsosu peder olması. öyle de güzel adam. olaylara verdiği tepkiler, yaklaşımlar ve zor kararlar arifesindeki tutumu bence oyunculuk anlamında tepe noktaya çıkıyor. tam usta işi bir oyunculuk ki, bakın diğer karakterlerin ciddi anlamda ağırlıklı rolleri olsa dahi peder karakteri bu filmin bir şekilde en unutulmaz karakteri olarak zihnimize yerleşiyor. hele ki mahkeme öncesinde kendi içerisinde yaptığı yolculuk ve karar verme durumu falan beni mest eden ayrıntılar. tabi bir de basketbol biletleri ayrıntısı var ki, oradaki mimiklerden sonra kahkahayı basmıştım. o kadar şişkinlikten sonra iyi gelmişti. tabi şimdi bunların hiç birini ayrıntı ile yazamıyorum ki ipucu vermiş olmayalım.

çocuk oyuncularında çok başarılı olduğunu düşünüyorum. özellikle sosisli sandviç satıcısı ile yaşadıkları mevzular ve sonrasındaki ıslah evi performansları insanın içine işliyor. ve tabi bir de yangın musluğu var. o yangın musluğu filmin en önemli oyuncularından birisi. bakın o kadar sağlam oyuncu oynuyor bu filmde ama geri dönüşlerde gördüğünüz yangın musluğu size en çarpıcı hislerden birisini yaşatıyor. kanımca ödül verilmesi lazımdı o musluğa. mahkeme sahneleri ve bradd pitt'in canlandırdığı michael sullivan karakterinin ince ince, nakış gibi işlediği plana ise hayran kalmamak mümkün değil. bu plan çerçevesinde diğer karakterlerin tepkileri ve duruşları da izlenmeye değer. tabi john reilly ve tommy marcano'nun özellikle gardiyan ile karşılaştıkları bölümde ve yapılan geri dönüşte tabiri caizse çok fena yumruk yemiş gibi oluyorsunuz. olayın anlatıcısı karaktere dair de analiz yapmak istiyorum ama uzatmayayım zira ayrıntılara girersem ipucu denizinde boğarım hepinizi. izlemediyseniz muhakkak izleyiniz. zira her açıdan film gibi film...
devamını gör...

daha bugün sevdiceğimle andık bay c’yi, sonra konu oblomov a geldi.
zebercet’i tabii ki unutmadık.

kitap konuşabileceğiniz kişiler olsun hayatınızda!
devamını gör...

yaklaşık 4,5 yaşındaki yeğenimle "ne çizdim?" oyunu oynuyoruz. ben bir şey çiziyorum ve tahmin etmesini istiyorum. simit çizdim donut dedi, ya sen ne ara amerikan polisinin kutsal yiyeceğini öğrendin çocuk. "simit o" dedim, "simit ne" dedi. sinirlendim, anne babasına "siz ne biçim çocuk yetiştiriyorsunuz, emparyalist güçlerin etkisine girmiş bu çocuk, kültürel yozlaşmaya maruz kalmış, bu da mı ameriganın oyunu." dedim. daha vahimi miniğim bir oyunda görmüş donutı, hiç yememiş daha ama biliyor ne olduğunu, bu sohbet üzerine yanımda o oyunu oynarken gösterdi "donut bu" dedi ve evet o karşı konulamaz sesi ise "halaa bana donut alsana" dedi haydiii bakalım, kültürel yozlaşmayı da bana yıktı. 'simit alayım da görsün.' diyor gönlüm ama aldım donutı vermeye gidiyorum.
devamını gör...

schopenhauer'e olan aşkımdan sanırım, bir büyük boy metin yazmıştım. aşk değil ama ölümün metafiziği benim açımdan, nasıl olsa aşk ile ölüm aynı..
hikaye tadında, arzu edenler buyurup, okuyabilirler;
not: cc
ben bu gün öldüm, ölüler hissedemez derler. tenime dokunan demirin yakıcı soğukluğunu, gözlerimdeki kataraktı, tırnaklarımın etimden ayrılışını, sırtıma dolan kanın yarattığı morluğun tarifsiz acısını, gözlerimin kaydığını ve boyumun biraz daha uzadığını hissediyorum. üzerine yatırdıkları demir sedyeden parmaklarım taşıyor. az sonra ve bundan sonra başıma gelecekleri kestirmem ise güç....
hayatınızın en yorgun döneminde, ciğerinizden gelen adrenalini hissettiniz mi hiç? çocukluğunuzu tekrar edecek gücün hala içinizde olduğunu düşündüğünüz o anlar?..
ben adelin, bu gün 52. yaşıma basarken arizona 'nın çöllerinden birinde, seher vakti ayaz'a karşı babamın bana küçükken hediye ettiği venüsü izliyorum, bilirsiniz bazı çocukların pahalı oyuncakları, onlara büyük hediyeler veren ebeveynleri vardır. benim ailem bana daima hediye olarak hayal gücümü armağan etti..
hayat 45 den sonra başlar lafının sonsuz destekçisiyim. hayat olduğunuz andan başlar, ondan öncesi ise bir avuç sanrıyı kapsar..
bu gün 63. doğum günüm, bu gün yeniden doğdum, kars'ın şirin bir köyünde ata yadigarı, sarıkamış eteklerinde 5 çocuğa davul çalarken buldum kendimi. hayatımın her günü gibi bu gün de güzeldi..
65. doğum günüm bu gün. biricik kız kardeşimin mezarının mermerini temizlerken, cildimde çıkan kahve rengi lekelere gözlerim takıldı. 65. yaşımda en büyük servetim askeri emekli ikramiyesi ile aldığım karavan. ne arkamdan bir dua okuyacak olan dostum var, ne de beni uzun uzun yâd edecek tanıdıklarım. kendi başıma yaşamayı daima sevdim, tek başıma ölmeyi de seveceğimden bir hayli eminim. aziz nesin gibi olmalı cenaze işlerim, çocuklar mezarımın üzerinde oyun oynamalı, kimse yaşarken olduğu gibi bilmemeli ben neredeyim. yıkanmamalı cesedim ve günahlarım ile gömülmeliyim. en büyük servetim, gezip gördüklerim, yaptıklarım ve bana zararı hiç dokunmamış olan şiirlerim ve 2 okuma kitabım mezarımda arkadaşım olmaya devam etmeli benim..
epeyce gördüğüm insanların ve hastalıkların çirkin yüzleri, sevgi 'nin en karası, uçurumun son çiçeği, tekila bardağının içerisindeki limon çekirdekleri, tuzun harmanlanmış lezzeti, en sevilenlerin göçüp gitmesi, onlarca hastalık, onlarca bağ ile 65 yılın 65 saniyesini dahi boşa geçirmedim. sadece, her zaman bir kitabın olmasını isterdim, şu dünyada bir gün ne kleopatra hatırlanacak, ne aristo ne yücelttiğimiz diğerleri. einstein gibi, tesla, atatürk gibi gerçek eserler bırakmış sanatkar ve sanatçılar ise öğrettikleri için daima akıllarda kalacak ve tekrar tekrar doğacaklar elbet ki. egomu affedin, ben de onlardan biri olmak isterdim. başaramadım maalesef ki, her yazan, yazar değildir çünkü..
en azından kendim için ufak izler bırakabildim, yıllar sonra ellerindeki oyuncaklara bakınca ismimi anacak çocuklar, geçtiğim yollarda kaybolunca izleri takip edecek insanlar, anlattığım hikayeleri hatırlayınca resmimin hafızalarında canlanacağını bildiğim 5 6 kişi tahmin edebilirim. bir insanın ölümsüz olabilmesi için bunlar yeterli sebepler. bir çok şeyi kavrayabiliyorum tabii, peki ya ölümden sonrası?..
herkes bu konu için başka bir açıklama getiriyor, herkesin bir teorisi var ve bu çoğunlukla kişiden kişiye değişiyor. peki ya benim teorim?..
yaşarken ölümden sonrasının tıpkı doğmadan önceki yaşamımız gibi olduğuna dair bir inancım vardı. yetiştiğim müslüman aile yapısında ölümden sonrasına iman etmek dinimizin temel prensiplerindendir. fakat ben ters çıkıp yarı agnostik yarı ateist bir görüşü benimsemiştim. flu bir boşluk olduğunu ve bunu doğumdan öncesini hatırlayamadığımız, ya da daha doğru bir tabirle bilemediğimiz gibi bilemeyeceğimizi savunuyordum. tabii yaşarken her şey insana koca bir boşluktan ibaretmiş gibi geliyor..
66. yaşıma henüz yeni girdim, burada, kızımın yanında sidney'de kuzey ışıklarını izliyorum, havada bir gök gürültüsü hakim....
ölümünün bu kadar ihtimali bir sebepten olacağı hiç aklıma gelmezdi, şimdi morgun soğuk demirleri arasında vucudumdaki kırmızı damar çatlağı ve varise benzeyen morarmış izlere bakıyorum. tırın altında kalmak, denizde boğulmak ya da yılların alkol sigara birikimi sonucu oluşan kalp damar hastalıklarının sonumu getireceğini düşünürdüm. üzerime yıldırım düştüğü için öleceğim aklıma gelmezdi. çok acıdığını söyleyemem, tıpkı diğer yanık vakalarında olduğu gibi 3 saniyelik tarifsiz acı sonrası sinir hücreleri ve köklerinin yanması sonucu derin bir hissizlik, bundan sonrası koca bir karanlık. gözlerimi açtığım düşünmem fakat duygusal olarak yaptığımın farkında varıp, bu durumu kabullenmem 6 saatimi aldı. hala durumumu benimseyebilmiş değilim, yaşadığım ülkeden uzaklarda tabiri caizse gurbette ölmek kelimenin tam anlamıyla bir vehamet,ağır bir yük. yılmaz güney, ahmet kaya, nazım hikmet ve daha nicelerin din dil ırk ayırmaksın bu durumu yaşamış olması çok acı verici...
24 saatin sonunda biricik kızımın yaşlı gözlerle beni teşhis etmeye gelmesi, bir babanın yaşayabileceği en kötü anlardan. bu günleri yaşayacağımı tahmin edemezdim. kızımın ağzımdan çıkan 2 söz beni çok etkiledi; 'bir zamanlar ismimin yazılı olduğu dövmesi şimdi koca bir lekeyi andırıyor, sırtındaki bu izleri ise daha önce hiç görmemiştim,babam işkence gördüğünden hiç söz etmemişti.'
film şeridi tabirini bilir misiniz? ben çok merak ederdim. ölen bir çok kişinin yaşadığı gibi bu durumu ben de yaşadım, lakin ortada bir sorun var. film şeridi yani hayatımızın bazı anları gözümüzün önünden geçiyor, bunlar genelde en acı verici olanlar. gençliğimde gördüğüm işkenceler, ailemi kaybettiğim gün dostlarımın ve aile büyüklerimin destek verişi, kaza yaptığımda direksiyonu sağa sola kırışım, kızımın doğumunda hastaneye yetiştirmediğim eşimin kan kaybını kesmeye çalışmam, kızımın ikizini mezara bıraktığım anlar ve daha niceleri..
bu ölüm büyük kıyamet, herkesin 2 kıyameti var, biri yaşadığı acı dolu anlar, diğeri ise kendi ölümü. anılarım bana yol göstermeye çalışıyorlardı, o anlarda ne yaptığımı zihnim bir oyun ile gözümün önüne getirip beni ölümden korumaya çalışıyordu, tabii nafile. işkence gördüğümü biricik kızımın bilmesini istemezdim...
her şeyi duyuyor, görüyor, hissediyor ve anlıyorum. her anı yaşıyorum, fakat bedenime yapılanların bana acı veriyor olması daimi acı olduğundan ve bunun ne kadar süreceğini bilmediğimden dolayı korkutucu. diğer ruhlar ile konuşabiliyor, bedenimden çok uzaklaşamıyorum.
bir yan kapsülde olan dostum çok acı çekiyor. sebebi, denizde boğulması ve tuzlu deniz suyunu ciğerlerinden atamayışı imiş. henüz genç, çok genç. ailesi ile gittikleri bir tatil köyünde bilinçsizce denizde yüzerken girdaba kapılmış, kuzenleri bunu oyun sanıp karışmamış, öldüğünü anlayınca ise boynuna bir ip geçirip sahile çekmişler. tabii çabalar sonuç vermemiş. ebeveynlerinin sahilde onu kontrol etmeyişi ve ve alkol kullanıyor olmaları bu duruma zemin hazırlamış, ufak bir kız kardeşi varmış, en çok onu özleyeceğini söylüyor. ve böyle daha nice cesetler tanıdım, yaşarken sosyalleşemediğim kadar...

keşke biraz daha ömrüm olsaydı, bir şeyler yapabilseydim bu dünya için, vatanım için, bayrağım için.biraz daha geçmişte yaşayabilseydim. dünyayı bu kadar çok gezip insanların ve kültürlerin birbirlerine nasıl sahip çıkıp, asimile olmamak için direnişlerine biraz daha gözüm kapalı bakabilseydim. yıllarca gezdim, mükemmeliği vaad edip sokaklarda açbil aç yatan insanların olduğu şehirlerde. teksas'da varlığını ikiye katlamak isterken tüm parasını kaybeden, somali 'de ekmek verdiği çocuk ile resim çekilip, sonrasında arkasına bakmadan giden, suriye' de savaşı resimleyip korumaları ile vip araca binen midesi beyninden büyük, karnı zihninden tok dev cüsseli insancıklar gördüm..

yıllarca gezdim, bir yerlerde bir şeyler öğrenip kendi ülkemde bunları yansıtmak istemenin hayali ile. insanların pisliklerini gördüm, yapılan adaletsizlikler, kahraman dedikleri insanlara bir süre sonra terörist yaftası yapıştıran zihni zeytinyağından hallice uğursuz yürekliler gördüm. suriye vatandaşına sorulduğunda olası bir harp durumunda sizi ağırlardık diyip, ufacık bir geçmiş olayda bizleri sınırlarından dahi geçirmiyor oluşlarına şahit oldum. belki izin verilmezdi yaşadıklarımı, gördüklerimi, düşündüklerimi bile yazmama hatta mizahını yapmama. bir toplumun en yüksek güçlerinden biri mizahı ve mizaçı'dır oysa. ben bu aralar öldüm yalnız, yaşarken ölünecek pek çok vakâ gördüm. bu gün beni bir metre toprağın altına koyacak olmaları değil korktuğum,fikirleri ve duruşunu yazacak başkalarının korkup susacağıdır asıl olay. elbet bir gün bir yerlerde zihni gökte parlayan güneş'den açık, gece tavanda asılı olan ay' dan yansıtıcı genç bireyler olacaktır. umarım, hala onları izlediğimizi ve döktükleri kanlar ile aldıkları bu kutsal misak-ı milli'ler içinde onlarla gurur duymaya devam ettiğimizi biliyorlardır. ben ki vatanımdan uzakta bir cesedim, ama umarım bir gün, hissettiğimiz ve onurunu taşıdığımız her alanın vatan parçası olduğunu anlayacaklardır...

kızım bu gün cesedimi bir cenaze arabası ile almaya geliyor. vasiyetimi yerine getirmesini temenni ediyorum, çocuklar üzerimde oyun oynamalılar, fakat bu durumu hoş karşılayacağını çok hissetmiyorum....
bir şairin eseri geldi aklıma ;

'günüm gelmiş, saatim çalmıştı nihayet.

ölmüştüm, kabrinde unutulmuştu ceset;

zulmette böcekler eczasını yiyordu.'..


en korktuğum şey bedenimdeki böcekleri hissetmekti, fakat toprak kılıfının ruhu koruyor oluşu manidar, sadece ruhum zaman zaman hissediyor bedenine olanları.kızım beni bir mezara gömdü. fakat hala üzerimden onlarca insanlar geçiyor. yere bir taş sabitlenmiş, o taş benim ismimi taşıyor..
henüz okuyacak çok kitabım ve gezecek çok yerim var, kızım bazen geliyor, kemiklerim dahi eriyor lakin bu coğrafyada havâların seyrine doyum olmuyor.
belki bir gün, tecrübeli bir ruh olduğumda özlem duyduğum vatanımda semalara yelken açarım...

şimdi 67. yılımda mezarımın üzerine oturmuş gelen geçeni izliyorum, kabrinde bir ceset, zamanda bir yolcu, şiirde bir kıta, alemde bir rûya, hayalde bir baba olarak..

anladım ki fiziki olarak var olmamız bir anlama gelmiyor, insan asıl yaşamaya, öldükten sonra başlıyor..
hakları saklıdır.
devamını gör...

"deniz gülümsüyor uzaktan,
dişleri köpükten,
dudakları gök..."
devamını gör...

türkiye'nin akdeniz bölgesinde bulunan osmanlı döneminde dulkadiroğulları beyliğinin hüküm sürdüğü daha sonra osmanlı devletinin himayesine geçen şehirdir. maraş olarak bilinen şehir 1919 yılında kurtuluş savaşı sırasında fransızların işgaline karşı sütçü imamın ilk kurşunu ile halkın direnişi başlamış ve istiklalini kazanan ilk şehir olmuş. milli ruh ve milli direnişin simgesi olmuş. 1925 yılında tbmm tarafından şehre "istiklal madalyası" verilmiştir. 1973 yılında ise kahramanlık ünvanı verilerek şehrin ismi kahramanmaraş olarak değiştirilmiştir.

mart'20
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yanlış düşünüyorum diyemediğimiz için, yanlış düşündüğümüzü kabul etmediğimiz için doğruya gidemiyoruz.
devamını gör...


evet, güzelsiniz. ama boşsunuz. sizin için kimse yaşamını feda etmez. yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir çünkü ben onu suladım ve onu camdan bir korunakla korudum. önüne bir perde gererek rüzgârın onu üşütmesini engelledim. tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). onun şikâyetlerini, övünmelerini dinledim ve bazen de suskunluklarına katlandım çünkü o benim gülüm.


demiştir küçük prens. bizler de zaman zaman hayatımıza dokunan renkli şeylere anlamlar yüklemeye başlarız. sarıp sarmalar aklımızın içinde camdan bir korunağa bırakırız. zaman geçtikçe nasıl olduğunu anlamadan onlar için perdeler gerer özenle bakarız. önemli olan renkli olmaları değildir, güzel olmaları da. önemli olan ona harcadığımız zaman ve zamanlara kattığımız değerli anlamlardır. işte bunlar bizim gülümüz yapar.


kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım.


şimdiye kadar hep küçük prensin güle bakışından bahsettik. onun kalbinden ve hislerinden, peki ya gül? gül içinde o kadar önemli mi küçük prens bu bir muamma şimdilik. onu yaşama isteğiyle dolduran güle duyduğu sevgi ve ilgi, karşılıksız. onun için bu sorun olmamalı, pek çok zorluk gibi…


“günaydın,” dedi küçük prens. açmış güllerle dolu bir bahçenin önündeydi. “günaydın,” dedi güller. küçük prens onlara baktı uzun uzun; kendi çiçeğine benziyorlardı. “kimsiniz?” diye sordu şaşkınlıkla. “biz gülleriz,” dedi güller. birden küçük prensin içi üzüntüyle doldu. çiçeği ona evrende başka bir eşi benzeri bulunmadığını söylemişti. oysa işte burada, tek bir bahçede beş bin tane birden vardı!


şaşırmıştır, küçük prens. şimdiye kadar ki bu masum, nazik, çıkarsız sevgisi gördükleri karşısında anlamsızlaşmıştır. bu durumda onca gül kendisininkine benzerken ne yapacaktır prensimiz? anlamsız mıdır artık sevgisi ya da gülü. şimdi diğer güllere bakıyordur. kafası benim yorumumca gidip gelir, özel hislerinin yüzeyselliği karşısında içi hüzünle dolar. çünkü tek bir gülü sever küçük prens ona özen gösterir ve onun fanusu vardır yalnızca.


3. “ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden” dedi tilki…


bu alıntımız gülden çok tilkiyle bağıntılı olsa da işin özü aynı gibi duruyor. tilki prensimize bağlanmadan önce sorumluluğunu almayı şart koşar ve ilgisini gelip geçici istemez. kendini adayabilmesi için adanmışlık ve bağlılık ister. bu noktadan sonra önceki alıntımıza bağlayabiliriz ki prensimiz gülüne kendini adamıştır. niceliğinin önemi yoktur güllerin, kalpteki niteliktir onu ayıran.


hâlbuki aradıkları tek bir gülde ya da bir yudum suda olabilir.


bunca bilgelikten ve öğrenmişlikten sonra tek isteği gülüne dönmektir. mutluluğu minnacık bir bedende saklıdır. başvurduğu yol ne kadar amacını sağlayacaktır kendisi de bilmez ancak o gülüne dönmek uğruna ulaşamayacağını bilse de nefesinden vazgeçer.

sevgi de böylesi bir basitliğe sahiptir.
devamını gör...

kendini düşün, kendine önem ver, kendini beğen, kendini sev.. canim anacim her gun duzenli olarak bunlari soyler sagolsun..
devamını gör...

her uyanışım uykumdan
bilincimin beni her uyandırışı

yine seni uyudum
yine sana uyandım

düş perim uyandırmadı bu sefer
nasıl uyudum onsuz
yine nasıl uyandım
nefessiz...
devamını gör...

sessizce kutlamanız gereken gündür. kimsenin canını yakmayın hassas günler bunlar
devamını gör...

yedi, senaryosu andrew kevin walker tarafından yazılmış olan, hristiyanlık'ın 7 ölümcül günahını işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katili ve onun peşindeki iki polis dedektifinin çabalarını konu alan, hollywood yapımı bir gerilim filmidir. wikipedia
devamını gör...

gine domuzu veya kobay olarak adlandırılan evcil kemirgen.
devamını gör...

o yüzden mi video apar topar kaldırıldı?
devamını gör...

darüşşafakanın sayfasından onun adına online bağış yapın,onun adına bağış tutarı olmadan bir elektronik kart gönderebiliyorsunuz darüşşafaka aracılığı ile,böyle güzel bir eğitim kurumunda okuyan çocukların eğitimine katkıda bulunduğunu bilmek onu çok mutlu edicektir.
devamını gör...

ponçik ponçik takılmayın, 1 sene olmadan da iş yerinden kimseyle kanka olmayın. size verilen değere göre de aksiyon alın alternatif arayın.
devamını gör...

kendine zarar vermekten zevk alan sayko ama farkında olmayan ruh hastalarıdır.



aşağılanmaktan, kendisine eziyet edilmesinden, ruhsal ya da fiziksel acı verilmesinden hoşlanan (kimse).
devamını gör...

katılmadığım önerme. insanlar sevincini yansıtmalı, mutluluk paylaşılmalıdır bence. bugün doğumgünü olan varsa da kutlu olsun.
devamını gör...

ona sorsan, " kitap okumuyorum ama eksikliğini de hissetmiyorum" der.
e biz hissediyoruz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ufacık bir renk oynaması ile çektiğim en şahane fotoğraf oldu kendileri
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim