contratiempo
oriol paulo eseri, 2016 ispanyol yapımı bir film.
ing adı: the invisible guest yani dilimize 'görünmeyen misafir' olarak çevirmek mümkün. nitekim o şekilde çevrilmiş.
film, başka kişilerle evli olmalarına rağmen yasak aşk yaşayan iki kişinin tehdit edilmesini ve sonrasında içlerinden birinin otel odasında öldürülmesi ile diğerine suç atılması ile başlıyor. adam suçsuz olduğunu ispatlamak için kendisine önerilen alanında başarılı avukatı tutuyor ve kendisine suç atılmasını sağlayan kişiyi bulmaya çalışıyorlar.
desem de film elbette bu kadar basit ve sıkıcı değil. ayrıntı verdiğimde tat kaçıran bilgi vereceğim için filmin konusunu burada sonlandırıp canım mario casas'cığım hakkında konuşacağım biraz da. o nasıl bir ağlamadır yahu. bu adam saatlerce ağlasın hiç sıkılmadan izlerim cidden çok güzel ağlıyor*. oyunculukta yetenekli olan kişileri izlerken ayrı bir keyif duyuyorum, rolleri sinir etse de etmese de.
ayrıca filmin kurgusunun kesinlikle pürüzsüz olduğunu söyleyebilirim. mantık hatası yoktu, olsa dahi çok göze batmayan cinstendi çünkü kül yutmam genelde. kesinlikle izlenmesi gereken bir film. psikolojik gerilim ve gizem seviyorsanız tam sizlik.
ing adı: the invisible guest yani dilimize 'görünmeyen misafir' olarak çevirmek mümkün. nitekim o şekilde çevrilmiş.
film, başka kişilerle evli olmalarına rağmen yasak aşk yaşayan iki kişinin tehdit edilmesini ve sonrasında içlerinden birinin otel odasında öldürülmesi ile diğerine suç atılması ile başlıyor. adam suçsuz olduğunu ispatlamak için kendisine önerilen alanında başarılı avukatı tutuyor ve kendisine suç atılmasını sağlayan kişiyi bulmaya çalışıyorlar.
desem de film elbette bu kadar basit ve sıkıcı değil. ayrıntı verdiğimde tat kaçıran bilgi vereceğim için filmin konusunu burada sonlandırıp canım mario casas'cığım hakkında konuşacağım biraz da. o nasıl bir ağlamadır yahu. bu adam saatlerce ağlasın hiç sıkılmadan izlerim cidden çok güzel ağlıyor*. oyunculukta yetenekli olan kişileri izlerken ayrı bir keyif duyuyorum, rolleri sinir etse de etmese de.
ayrıca filmin kurgusunun kesinlikle pürüzsüz olduğunu söyleyebilirim. mantık hatası yoktu, olsa dahi çok göze batmayan cinstendi çünkü kül yutmam genelde. kesinlikle izlenmesi gereken bir film. psikolojik gerilim ve gizem seviyorsanız tam sizlik.
devamını gör...
sigmund freud
freud, bilinçaltına giden görkemli yol dediği rüyaları araştırmak için serbest çağrışım adında bir yöntem geliştirmişti; sansürlemeden ve baskılamadan aklına gelen her şeyi düşünmek. her akşam, hastalarını tedavi ettiği kanepesinde kendi rüyalarının serbest çağrışımını yapıyordu. aslında freud'un yolculuk fobisi gibi incelenmeye muhtaç birçok sorunu vardı. seyahat etmeyi çok istediği roma'nın 75 km kadar yakınına gitmiş; ama sonra geri dönmüştü. ayrıca, arkadaşlarının yanındayken bayılmak gibi bir sıkıntısı ve puroya karşı büyük bir bağımlılığı vardı.
kendini analiz ettiği bir yılın sonunda işler kötüye gitmeye başlamıştı; çünkü pislik yığını dediği bilinçaltına itilen kaygı ve utanç verici duygularını tüm çıplaklığıyla görüyordu; nefret, ensest, cinayet fantezileri ve baskılanmış diğer hisler. henüz bir çocukken babasının ölmesini istemesi ve annesini arzulaması, çocukların da cinsel duygulara sahip olduğu ve bu hisleri ebeveynlerine karşı beslediği gibi düşünceler çok radikaldi. henüz bir çocuk olarak anneyi arzulamak ve babadan nefret etmek, düşünün; bir insanın kendinde bu tür hisleri ortaya çıkarması, üstelik 1896 yılında. o tüm bunlara bilim insanı gözüyle baktı. ahlaki ölçütlerle değerlendirmedi ve birtakım radikal fikirler öne sürdü. ya bütün çocuklar anne ve babalarına karşı nefret ve aşk gibi hisler besliyorsa? ya bu duygular insanın gelişme sürecinde önemli bir role sahipse?
kendini analiz ettiği bir yılın sonunda işler kötüye gitmeye başlamıştı; çünkü pislik yığını dediği bilinçaltına itilen kaygı ve utanç verici duygularını tüm çıplaklığıyla görüyordu; nefret, ensest, cinayet fantezileri ve baskılanmış diğer hisler. henüz bir çocukken babasının ölmesini istemesi ve annesini arzulaması, çocukların da cinsel duygulara sahip olduğu ve bu hisleri ebeveynlerine karşı beslediği gibi düşünceler çok radikaldi. henüz bir çocuk olarak anneyi arzulamak ve babadan nefret etmek, düşünün; bir insanın kendinde bu tür hisleri ortaya çıkarması, üstelik 1896 yılında. o tüm bunlara bilim insanı gözüyle baktı. ahlaki ölçütlerle değerlendirmedi ve birtakım radikal fikirler öne sürdü. ya bütün çocuklar anne ve babalarına karşı nefret ve aşk gibi hisler besliyorsa? ya bu duygular insanın gelişme sürecinde önemli bir role sahipse?
devamını gör...
dayı tarafının iyi amca tarafının kötü olması
anne baba tarafı demek varken neden dayı amca tarafı dendiğini merak ettiğim başlık
devamını gör...
ilginç genel kültür bilgileri
eski mısırda bildiğimiz üzere diş fırçası yoktu, e bu insanlar ne ile diş bakımını sağlıyorlardı? cevap çok tuhaf... kum ve tahıl sapları ile! evet, kum ve tahıl sapları... işin tuhaf tarafı oldukça işe yarıyormuş bu temizlik, mısırlıların ağızlarında çok az çürük oluyormuş lakin bu temizlik çok kötü bir bedel ödetiyormuş onlara...
ağızlarına aldıkları kum bir zamandan sonra dişlerinin aşınmasına ve kısalmasına neden oluyormuş ve bazen o kadar hızlı oluyormuş ki, dişleri bir anda kırılıyor ve iltihap kapıyor, sonrası da sonucu ölüme kadar gidebilen ağrılı, sancılı, ateşli zaman dilimleri oluyormuş.
ek olarak, antik mısır, yunan ve roma'da portakal ve limonun olmaması... evet yokmuş! limon, arap tüccarlar tarafından italya'ya m.s 2.yüzyılın başlarında getirilmiş, bu arap abilerde limonu himalaya bölgesinden getirmişler. portakal da avrupa'ya 9.yüzyılın başlarında girmiş, yine arap tüccarlar getirmişler, getirdikleri yerler de çin ve burma imiş...
ağızlarına aldıkları kum bir zamandan sonra dişlerinin aşınmasına ve kısalmasına neden oluyormuş ve bazen o kadar hızlı oluyormuş ki, dişleri bir anda kırılıyor ve iltihap kapıyor, sonrası da sonucu ölüme kadar gidebilen ağrılı, sancılı, ateşli zaman dilimleri oluyormuş.
ek olarak, antik mısır, yunan ve roma'da portakal ve limonun olmaması... evet yokmuş! limon, arap tüccarlar tarafından italya'ya m.s 2.yüzyılın başlarında getirilmiş, bu arap abilerde limonu himalaya bölgesinden getirmişler. portakal da avrupa'ya 9.yüzyılın başlarında girmiş, yine arap tüccarlar getirmişler, getirdikleri yerler de çin ve burma imiş...
devamını gör...
hasan can kaya
kendisini "bu kadar insan izleyip gülüyor, bir bildikleri var demek ki" tadında savunmuş komedyen. aslında kendisini savunurken konuya çok iyi girip çok kötü çıkmış. "kimse kimseye buna mı gülüyorsun diyemez" diyor ki bu konuda haklı. "bu kadar insan izliyor" savunması ise bana göre en saçma savunma biçimi. hiçbir konuda çoğunluk haklılıktır denemez. bu mantıkla bakarsak türkiye sınırlarında içinde en iyi film recep ivedik 5, en iyi yabancı film de hızlı ve öfkeli 7'dir.
izleyen izlesin, gülen gülsün. alıcısı var, para da kazanıyor. ben 5 bölüm izledim. her bölüm kendini tekrar ediyormuş hissi verdiği için bıraktım.
izleyen izlesin, gülen gülsün. alıcısı var, para da kazanıyor. ben 5 bölüm izledim. her bölüm kendini tekrar ediyormuş hissi verdiği için bıraktım.
devamını gör...
tezahürat yapılası pamuklara sarılası konfeti atılası tanımlar
kendi yazdığı entryi bu başlık altında paylaşanları da gördük. bir insan kendini bu kadar çok sevmemeli
devamını gör...
buz sarayı
bir tarjei vesaas kitabıdır.
unn ve siss’in hikayesi norveç’in doğal arka planını oluşturan bir kış mevsiminde geçiyor. birbirlerinden her anlamda çok farklı olan iki kız çocuğu aniden gelişen ve çok derinlere kök salan bir arkadaşlık salıncağında bulurlar kendilerini ancak bu git gelli salıncak çok dayanmaz bu yüke ve kızlardan biri kaybolur ve arkadaşlık daha da güçlenir.
her kaybı bir arayış takip ettiği için ve her arayışın içinde bir şekilde insan kendine dönmek zorunda kaldığı için kaybolan ile arayan arasında bir foucault sarkacı gider gelir. dünyanın dönmeye devam ettiğini kanıtlamak için kayıplar bulunmalı, arayanlar artık dinlemeye çekilmelidir.
norveç edebiyatının soğuğunu seviyorum. içime işliyor her okuduğum kitapla. keşfettiğim her yazar içimdeki kışa bir kürek kar daha atıyor.
bence arkadaşlıklar da aşklar da kışın daha derin yaşanır. zira sıcak, insanlar arasına mesafe koyarken; soğuk, insanları hem ruhsal hem fiziksel açıdan yakınlaştırır.
eğer aşık olacaksanız ya da yakın bir arkadaş istiyorsanız kendinize bir buz sarayı bulun. sarayınız eriyene kadar arayışınız son bulamayacaktır.
unn ve siss’in hikayesi norveç’in doğal arka planını oluşturan bir kış mevsiminde geçiyor. birbirlerinden her anlamda çok farklı olan iki kız çocuğu aniden gelişen ve çok derinlere kök salan bir arkadaşlık salıncağında bulurlar kendilerini ancak bu git gelli salıncak çok dayanmaz bu yüke ve kızlardan biri kaybolur ve arkadaşlık daha da güçlenir.
her kaybı bir arayış takip ettiği için ve her arayışın içinde bir şekilde insan kendine dönmek zorunda kaldığı için kaybolan ile arayan arasında bir foucault sarkacı gider gelir. dünyanın dönmeye devam ettiğini kanıtlamak için kayıplar bulunmalı, arayanlar artık dinlemeye çekilmelidir.
norveç edebiyatının soğuğunu seviyorum. içime işliyor her okuduğum kitapla. keşfettiğim her yazar içimdeki kışa bir kürek kar daha atıyor.
bence arkadaşlıklar da aşklar da kışın daha derin yaşanır. zira sıcak, insanlar arasına mesafe koyarken; soğuk, insanları hem ruhsal hem fiziksel açıdan yakınlaştırır.
eğer aşık olacaksanız ya da yakın bir arkadaş istiyorsanız kendinize bir buz sarayı bulun. sarayınız eriyene kadar arayışınız son bulamayacaktır.
devamını gör...
madalyasız yazarların boş beleş tipler olması
ooo hem boş hem de beleşmişim. bedava ekstra sıfat! alırım bir dal!
devamını gör...
yazarların hayatlarını devam ettirme motivasyonları
güzel yemekleri tatma heycanı, nahif kalplerle tanışma merakı- hiç beklenmedik an da karşınıza çıkıyorsa ne kadar mutlu oluyor kişi-
çocukların gülümseyişi, hayvanların saf sevgisinin güzelliği, nefes alabilmek, bilmediğimiz güzel şeyler yapabilmek.
sevmek ve sevildiğini hissetmek.
çocukların gülümseyişi, hayvanların saf sevgisinin güzelliği, nefes alabilmek, bilmediğimiz güzel şeyler yapabilmek.
sevmek ve sevildiğini hissetmek.
devamını gör...
yüksek sesle seks yapan komşu
hoş gelmiş yeni yazarımız. günlük hayatta çok şikayet almıyordur umarım.
devamını gör...
rasim öztekin'in seksenler grubuna attığı son mesaj
çok duygulandığım çok üzüldüğüm sesli mesajdır. bir insan bu kadar samimi bu kadar cana yakın olabilir mi ya gerçekten çok güzel insandı. huzur içinde uyusun.
devamını gör...
dünyanın en samimiyetsiz cümlesi
biz bir aileyiz*
devamını gör...
beğenenin nicki görünmesin kampanyası
olsa da olur olmasa da olur dediğim kampanya. birçok kişi gibi ben de sadece beğendiğim tanımları oyluyorum. o yüzden bana kimin neden oy verdiğiyle ilgilenmiyorum. bana, senin deyiminle "meriçlik için oy veren" varsa, az ötede oynasın *
yalnız sevgili ermo; itibari ile değil itibarı ile... eccük dikkat edelim böyle şeylere, değil mi ama?
yalnız sevgili ermo; itibari ile değil itibarı ile... eccük dikkat edelim böyle şeylere, değil mi ama?
devamını gör...
hem favlayıp hem de beğenen yazar
çok beğendiğim tanımlara yaptığım muamale. daha da beğendiğim tanım olursa mesaj yazıyorum yazara. ne güzel olmuş diye. güzel yazana güzel yazdın demek sevaptır.
devamını gör...
ertelemek
insana otobüste ev ödevi yaptırır.
sıkış tepiş oturduğun yerde içine taş doldurmuş şüphesi uyandıracak kadar ağır çantanı zar zor kucağına alırsın. lanet olsun bu hayata diyip gereken malzemeleri çıkarırsın ve başlarsın hunharca yetiştirme çabasına.
otobüs sallanır, yazdığın harfin munzurluğu tutup, raydan çıkıp dört satır aşağılara kayar. eyvah! bir de ödevi evde değil de otobüste yaptın, gerekli özveriyi göstermedin! diye azar işiteceğini bilirsin. yine de son bi gayret devam edersin çabalamaya.
yandakinin kolu çarpar, kalem yere düşer, eğilirsin almak için, kalkarken kafanı koltuğun bir kısmına çarparsın. hocanın, okulun, böyle hayatın annesine son bir selam gönderip toplarsın eşyalarını ve kalemi alırken savrulmuş saçlarını.
en azından okula erken varayım da hoca gelmeden 10-15 dk’lık süreçte yetiştireyim dersin. düşüncelerini toplayamazsın ve yarım yamalak bir ödev vermektense gururunla evde unuttum der, gözlerini devirir oturursun yerine.
ne çektiğini kim bilecek, boşver!
yaşadığın strese değer mi? şimdiye dek benim yaşadıklarıma değmedi.
sıkış tepiş oturduğun yerde içine taş doldurmuş şüphesi uyandıracak kadar ağır çantanı zar zor kucağına alırsın. lanet olsun bu hayata diyip gereken malzemeleri çıkarırsın ve başlarsın hunharca yetiştirme çabasına.
otobüs sallanır, yazdığın harfin munzurluğu tutup, raydan çıkıp dört satır aşağılara kayar. eyvah! bir de ödevi evde değil de otobüste yaptın, gerekli özveriyi göstermedin! diye azar işiteceğini bilirsin. yine de son bi gayret devam edersin çabalamaya.
yandakinin kolu çarpar, kalem yere düşer, eğilirsin almak için, kalkarken kafanı koltuğun bir kısmına çarparsın. hocanın, okulun, böyle hayatın annesine son bir selam gönderip toplarsın eşyalarını ve kalemi alırken savrulmuş saçlarını.
en azından okula erken varayım da hoca gelmeden 10-15 dk’lık süreçte yetiştireyim dersin. düşüncelerini toplayamazsın ve yarım yamalak bir ödev vermektense gururunla evde unuttum der, gözlerini devirir oturursun yerine.
ne çektiğini kim bilecek, boşver!
yaşadığın strese değer mi? şimdiye dek benim yaşadıklarıma değmedi.
devamını gör...
yeni bir insanla tanışmaya üşenmek
sürekli yenilenen kendini tanıtma benimsetme guvendirme olayıdır. bir insanı güvenecek seviyeye getirmek gercekten zaman alır. yaş, iş, oturulan yer, hobiler, karakter, davranış, tarz, tutum,ilgi,sevilen sevilmeyen hareketler gibi bir sürü kendinizi tanıtacak şeyler vardır. bunları sürekli yenilemek insanı sonunda yoruyor ve bu sirkülasyona bir nevi küsüyordur.
devamını gör...



