nacar
kol saatinin iyisi denince akla gelen marka. bu marka kol saati turgut özal dönemi zenginlerinin zamanına rastlayan bir marka. hemen her bürokratın kolunda olan bir saat. o dönem ne armani ne gucci ne boucheron biliniyor. dededen kalma statü sembolü marka, o zamanın öncelikli markası.
devamını gör...
mr. sunshine
dizi, 24 bölüm olup bir bölümün ortalama süresi 74 dakikadır. netflix’de yayınlanmaktadır.
1871 yılında abd’nin joseon’a (şimdiki adıyla güney kore) yaptığı bir sefer sırasında kore'de bir kölenin çocuğu olan eugene choi amerika’ya kaçar. ilerleyen yıllarda japonya imparatorluğunun kore’yi kolonileştirmek istemesi üzerine amerika, kore’ye asker gönderir. eugene choi, yıllar sonra amerikalı bir subay olarak kore’ye geri döner.
go ae-shin, koreli bir soylunun torunudur. kore’yi müdafaa eden bir sivil birliğin parçasıdır.
goo dong-mae, insanların karşısında durmaktan çekindiği bir samuraydır. kendi birliği vardır.
kim hui-seong, kore'nin o dönem imparatordan sonra en zengin ailesinin veliahtıdır. go ae-shin’nin nişanlısıdır*.
dizi, bu 4 ana karakterin çevresinde gerçekleşir.
diziyle alakalı spoiler içermeyen görüşüm aşağıdadır.
şimdiye kadar yorumladığım hiçbir dizi de puanlamamı önden yapmadım, bu ilk olsun. diziye puanım 10/10.
izlediğim en iyi kore dizisidir. gariptir bu diziyi yayınladığı dönem* netflix’de sürekli görmeme rağmen konusunu düzgün okumadığımdan zaman yolculuğu yapan bir askerin joseon’da yaşadıkları gibi bir konusu olduğunu düşünüyordum. eugene choi’nin netflix’deki o görkemli havası bana bunu anımsatmıştı ama ciddi bir dizi olduğunun da farkındaydım. öncelikle ilk sandığım şey külliyen yanlıştı fakat tutturduğum tek kısım bu dizinin gerçekten ciddi bir dizi olduğuydu.
izlemek için yıllarca erteledim, ta ki geçen sene mart ayına kadar. zengin oppa, fakir kız hikayelerinden sıkıldığım bir dönem uzun zamandır bakıştığım bu diziyi açtım. ilk fark ettiğim şey zaman yolculuğuyla uzaktan yakından alakası olmadığıydı. farklı bir şeydi. çekim teknikleri ve senaryosu diziden çok bir filmi andırıyordu ve izlemeye devam ettim.
dizi, japonya imparatorluğunun kore’yi kolonileştirmeye çalışmasını kurgulayarak anlatıyor. merak edip araştırdığımda bazı olayların gerçekten yaşanmış olduğunu öğrendim. dizide de adı zikredilen bazı hainlerin gerçekten yaşadıkları, ülkelerini parsel parsel nasıl sattıklarını öğrendim. insanların nasıl sefalete sürüklendiğini gördüm ama tabi ki tarih dizilerden öğrenilmez o nedenle bu kısmı burada bırakıyorum, çünkü karakterlere değinmek istiyorum.
eugene choi, bir kölenin çocuğu. gördüğü zulümlerin ardından amerikalı bir misyonerle birlikte amerika’ya kaçıyor. orada kendine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor, büyüyor ve amerikalı bir asker oluyor. kader bu ya doğduğu ülkesine bu sefer amerikalı bir subay olarak geri dönüyor. spoiler vermeden şöyle anlatayım, hiçbir yere ait olamayan biri olarak görüyorum eugene’i. amerika’da bir koreli, kore’de bir amerikalı.
go ae-shin, bir soylunun torunu. ailesini kaybettikten sonra dedesinin himayesinde, dedesinin istediği şekilde yaşaması istenen biri. doğuştan bir hanımefendi olmalıydı ama onun için ülkesinin bu durumu için bir şeyler yapmak ideal torun olmasının ötesindeydi. kore’yi müdafaa eden sivil bir birliğe katıldı. eugene choi ile de yolu burada kesişti.
goo dong-mae, insanların bakmaktan dahi çekindiği bir samuray. katanası keskin. birliği bir çeşit mafya gibi. spoiler vermeden bu karakteri anlatmam mümkün değil sanırım ama seviyorum kendisini*.
kim hui-seong, o da go ae-shin gibi bir soylunun torunu. ailesi o dönem kore’deki en zengin aile. go ae-shin’nin nişanlısı. ikisinin dedeleri çocukken nişanlamışlar bu iki insanı. birbirlerini hiç görmemişler, hiç akıllarına getirmemişler. spoiler vermeden diyebileceğim tek şey bu genç adam zengin ve havalı biri olmaktan çok daha fazlası*.
başta da belirttiğim gibi, diziye puanım 10/10. eğer 24 bölüm boyunca her bölümü film gibi bir dizi izlemek istiyorsanız bu diziyi kesinlikle öneririm, tarihi yönüyle beraber epik bir aşk hikayesi. oyunculardan çekim tekniklerine bu diziyle alakalı her şey çok iyi, hatta izlediklerimin en iyisi. bakmaya doyamadığım sahneleri vardı.
soundtracklerini dinleyene kadar korece herhangi bir şarkı dinlememiştim. benim için bu alanda bir ilk oldu ve halen dinlemeye devam ederim soundtracklerini. dinlemenizi mutlaka öneririm.
çok uzattığımın farkındayım ama bu diziyle aramda duygusal bir bağ var. belki o dönem yaşadıklarım da duygusal bir bağ kurmamda etkili olmuştur, bilmiyorum. diziyle alakalı spoiler içermeyen görüşlerim bu kadar, okumaya devam etmek isteyenler için aşağıdaki görüşlerim çok ağır spoiler içerir.
şimdiye kadar gözyaşı döktüğüm, hıçkıra hıçkıra ağladığım tek dizidir. bu diziyi sonunu bile bile izledim. dizi içinde bol bol yapılan sad ending göndermeleri olsun, yediğim sağlam spoiler olsun izlemeye devam ettim. çünkü hikayesini sevdim, karakterlerini sevdim, anlatmak istediği aşk hikayesini sevdim.
eugene ile ae-shin’nin birbirlerine yavaş yavaş ama bir o kadar güçlü aşık olma kısmı çok güzeldi. sonu mutlu bitmedi belki bu hikayenin ama kafamın içinde mutlular ve o zalım senarist benden bunu alamaz.
eugene'nin hiçbir yere ait olamaması dizinin temasını oluşturuyor bir bakıma. amerika'da bir subayken kore'ye de koreli olduğu için gönderiliyor zaten. kore'de de amerikalı bir subay olduğu için insanların garip tepkisiyle karşılaşıyor. yardımcısıyla, amerika'ya kaçması için yardım eden koreli amcayla, onu amerika'da yetiştiren misyoner amcayla ve subay arkadaşıyla ilişkilerini çok sevdim. bu insanlar eugene'nin eviydi ae-shin ile birlikte. dong-mae ve hui-seong ile olan dostlukları eşsizdi. üçü de birbirinden zıt fakat bir o kadar uyumlu. dizide bu üç arkadaşın sahnelerini izlemeyi çok sevmiştim.
goo dong-mae, içi yanık samurayım. gözler kalbin aynasıdır sözü üzerine yazılmış bir karakter olduğunu düşünüyorum. kötü çocuk imajının altında için için yanması beni çok etkilemişti. kasabın oğlu olarak hayvan kadar bile olmayan değeri onun samurayların içinde kendine yeni bir hayat kurmaya itti. geri dönüp ailesini aşağılayanlardan aldığı intikam içimi soğutmuştu. ae-shin'e olan aşkı kazanılmadan kaybedilmiş bir savaş gibiydi. sımsıkı sarılmak istedim diziyi izlediğim süre boyunca.
kim hui-seong, benim kişisel favorim. birçok kişi gibi eugene ve dong-mae'yi seviyorum ama benim için hui-seong'un yeri ayrı. kendisi ae-shin’nin nişanlısı. yurtdışında okuyor. bu nedenle yıllarca nişanlısını görmemiş, aslında umurunda da değil nişanlı olup olmadığı. ta ki ae-shin'ni görene kadar. ilk görüşte aşk onunkisi. çok saf ve temiz duygularla seviyor ae-shin'i ve ae-shin'nin onu sevmediğinin de farkında. fakat buna rağmen onu korumak, kollamak için elinden gelen ne varsa yapmaya hazır. edebiyattan anlamam ama bir anda şair gibi biri oluyor. işe yaramaz ama güzel şeyleri seviyor çiçekler, yıldızlar ve ay gibi. kendisi böyle ifade ediyor sevdiği şeyleri. diziyi bitirdiğimden beri çiçek diyince aklıma kendisi gelir. ailesi o dönem kore'nin en zengin ailesi fakat ailesinin görüşleri kendi görüşleriyle uyuşmuyor. içten içe çevresine karşı hep bir mahcubiyeti var bu yüzden. başlarda bu çok görülmese de ilerleyen zamanlarda ailesinin yaptığı haksızlıkları telafi etmeye çalışması çok hoşuma gitmişti*. dışarıdan tam bir playboy gibi görülse de içten içe öyle olmadığını biliyorsunuz, sonrasında bunu kendi de gösteriyor zaten. hakkında ne yazarsam yazayım hakkını veremeyeceğimi düşündüğümden burada bitiriyorum yazdıklarımı.
finalde bu 3 adamın da ölümünde çok ağladım. eugene’nin öleceğini spoiler yediğim için biliyordum ama bildiğim halde hıçkıra hıçkıra ağladım, kendimi hayıır derken bulduğumu hatırlıyorum. dong-mae ve hui-seong’un öleceklerini bilmiyordum ve en azından biriniz bari yaşasaydı diye ağlamaya devam ettim. zaten bir kere ağlamaya başlayınca tutamadım kendimi. eğer biraz daha kolay ağlayabilen biri olsaydım finale gelene kadar gözlerimin dolduğu çok yer vardı.
kardeşimin de dikkatini çekmiş içimdekibalina abla sen ağlıyor musun, neden ağlıyorsun? diye sordu bölümü izlerken. bir yandan ağlarken cevap vermeye çalışıyorum, diğer yandan izlemeye çalışıyorum. hemen gitmiş o dönem evde olmayan ablamı aramış böyle böyle diye. bu da diziyle ilgili bir anımdır*.
dizi kendi de defalarca bize söylediği gibi sad ending * ile bitti. mutsuz sonlardan nefret ederim ama içimi yakarak kabul ediyorum dizinin bu şekilde bitmesi gerektiğini. yine de eugene, dong-mae ve hui-seong'dan en az birinin yaşıyor olmasını isterdim.
gerek oyuncuları olsun -ki oyuncular nokta atışı olmuş, hiçbir karakteri başka bir oyuncunun canlandırabileceğini düşünmüyorum kesinlikle-, gerek teknik detayları olsun benim için 10/10 bir dizidir.
sözlerime diziden bir replikle nokta koymak istiyorum.
"çiçekleri görmenin iki yolu vardır. ya bir vazoya koyarsın ya da onlarla bir yolda buluşmak için yola çıkarsın. ben ikincisini yapmayı seçiyorum. bu benim açımdan tatsız olacak, çünkü seçtiğim yolda hiç çiçek olmayacak."
düzenleme: imla hataları ve anlatım bozuklukları düzeltildi.
1871 yılında abd’nin joseon’a (şimdiki adıyla güney kore) yaptığı bir sefer sırasında kore'de bir kölenin çocuğu olan eugene choi amerika’ya kaçar. ilerleyen yıllarda japonya imparatorluğunun kore’yi kolonileştirmek istemesi üzerine amerika, kore’ye asker gönderir. eugene choi, yıllar sonra amerikalı bir subay olarak kore’ye geri döner.
go ae-shin, koreli bir soylunun torunudur. kore’yi müdafaa eden bir sivil birliğin parçasıdır.
goo dong-mae, insanların karşısında durmaktan çekindiği bir samuraydır. kendi birliği vardır.
kim hui-seong, kore'nin o dönem imparatordan sonra en zengin ailesinin veliahtıdır. go ae-shin’nin nişanlısıdır*.
dizi, bu 4 ana karakterin çevresinde gerçekleşir.
diziyle alakalı spoiler içermeyen görüşüm aşağıdadır.
şimdiye kadar yorumladığım hiçbir dizi de puanlamamı önden yapmadım, bu ilk olsun. diziye puanım 10/10.
izlediğim en iyi kore dizisidir. gariptir bu diziyi yayınladığı dönem* netflix’de sürekli görmeme rağmen konusunu düzgün okumadığımdan zaman yolculuğu yapan bir askerin joseon’da yaşadıkları gibi bir konusu olduğunu düşünüyordum. eugene choi’nin netflix’deki o görkemli havası bana bunu anımsatmıştı ama ciddi bir dizi olduğunun da farkındaydım. öncelikle ilk sandığım şey külliyen yanlıştı fakat tutturduğum tek kısım bu dizinin gerçekten ciddi bir dizi olduğuydu.
izlemek için yıllarca erteledim, ta ki geçen sene mart ayına kadar. zengin oppa, fakir kız hikayelerinden sıkıldığım bir dönem uzun zamandır bakıştığım bu diziyi açtım. ilk fark ettiğim şey zaman yolculuğuyla uzaktan yakından alakası olmadığıydı. farklı bir şeydi. çekim teknikleri ve senaryosu diziden çok bir filmi andırıyordu ve izlemeye devam ettim.
dizi, japonya imparatorluğunun kore’yi kolonileştirmeye çalışmasını kurgulayarak anlatıyor. merak edip araştırdığımda bazı olayların gerçekten yaşanmış olduğunu öğrendim. dizide de adı zikredilen bazı hainlerin gerçekten yaşadıkları, ülkelerini parsel parsel nasıl sattıklarını öğrendim. insanların nasıl sefalete sürüklendiğini gördüm ama tabi ki tarih dizilerden öğrenilmez o nedenle bu kısmı burada bırakıyorum, çünkü karakterlere değinmek istiyorum.
eugene choi, bir kölenin çocuğu. gördüğü zulümlerin ardından amerikalı bir misyonerle birlikte amerika’ya kaçıyor. orada kendine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor, büyüyor ve amerikalı bir asker oluyor. kader bu ya doğduğu ülkesine bu sefer amerikalı bir subay olarak geri dönüyor. spoiler vermeden şöyle anlatayım, hiçbir yere ait olamayan biri olarak görüyorum eugene’i. amerika’da bir koreli, kore’de bir amerikalı.
go ae-shin, bir soylunun torunu. ailesini kaybettikten sonra dedesinin himayesinde, dedesinin istediği şekilde yaşaması istenen biri. doğuştan bir hanımefendi olmalıydı ama onun için ülkesinin bu durumu için bir şeyler yapmak ideal torun olmasının ötesindeydi. kore’yi müdafaa eden sivil bir birliğe katıldı. eugene choi ile de yolu burada kesişti.
goo dong-mae, insanların bakmaktan dahi çekindiği bir samuray. katanası keskin. birliği bir çeşit mafya gibi. spoiler vermeden bu karakteri anlatmam mümkün değil sanırım ama seviyorum kendisini*.
kim hui-seong, o da go ae-shin gibi bir soylunun torunu. ailesi o dönem kore’deki en zengin aile. go ae-shin’nin nişanlısı. ikisinin dedeleri çocukken nişanlamışlar bu iki insanı. birbirlerini hiç görmemişler, hiç akıllarına getirmemişler. spoiler vermeden diyebileceğim tek şey bu genç adam zengin ve havalı biri olmaktan çok daha fazlası*.
başta da belirttiğim gibi, diziye puanım 10/10. eğer 24 bölüm boyunca her bölümü film gibi bir dizi izlemek istiyorsanız bu diziyi kesinlikle öneririm, tarihi yönüyle beraber epik bir aşk hikayesi. oyunculardan çekim tekniklerine bu diziyle alakalı her şey çok iyi, hatta izlediklerimin en iyisi. bakmaya doyamadığım sahneleri vardı.
soundtracklerini dinleyene kadar korece herhangi bir şarkı dinlememiştim. benim için bu alanda bir ilk oldu ve halen dinlemeye devam ederim soundtracklerini. dinlemenizi mutlaka öneririm.
çok uzattığımın farkındayım ama bu diziyle aramda duygusal bir bağ var. belki o dönem yaşadıklarım da duygusal bir bağ kurmamda etkili olmuştur, bilmiyorum. diziyle alakalı spoiler içermeyen görüşlerim bu kadar, okumaya devam etmek isteyenler için aşağıdaki görüşlerim çok ağır spoiler içerir.
şimdiye kadar gözyaşı döktüğüm, hıçkıra hıçkıra ağladığım tek dizidir. bu diziyi sonunu bile bile izledim. dizi içinde bol bol yapılan sad ending göndermeleri olsun, yediğim sağlam spoiler olsun izlemeye devam ettim. çünkü hikayesini sevdim, karakterlerini sevdim, anlatmak istediği aşk hikayesini sevdim.
eugene ile ae-shin’nin birbirlerine yavaş yavaş ama bir o kadar güçlü aşık olma kısmı çok güzeldi. sonu mutlu bitmedi belki bu hikayenin ama kafamın içinde mutlular ve o zalım senarist benden bunu alamaz.
eugene'nin hiçbir yere ait olamaması dizinin temasını oluşturuyor bir bakıma. amerika'da bir subayken kore'ye de koreli olduğu için gönderiliyor zaten. kore'de de amerikalı bir subay olduğu için insanların garip tepkisiyle karşılaşıyor. yardımcısıyla, amerika'ya kaçması için yardım eden koreli amcayla, onu amerika'da yetiştiren misyoner amcayla ve subay arkadaşıyla ilişkilerini çok sevdim. bu insanlar eugene'nin eviydi ae-shin ile birlikte. dong-mae ve hui-seong ile olan dostlukları eşsizdi. üçü de birbirinden zıt fakat bir o kadar uyumlu. dizide bu üç arkadaşın sahnelerini izlemeyi çok sevmiştim.
goo dong-mae, içi yanık samurayım. gözler kalbin aynasıdır sözü üzerine yazılmış bir karakter olduğunu düşünüyorum. kötü çocuk imajının altında için için yanması beni çok etkilemişti. kasabın oğlu olarak hayvan kadar bile olmayan değeri onun samurayların içinde kendine yeni bir hayat kurmaya itti. geri dönüp ailesini aşağılayanlardan aldığı intikam içimi soğutmuştu. ae-shin'e olan aşkı kazanılmadan kaybedilmiş bir savaş gibiydi. sımsıkı sarılmak istedim diziyi izlediğim süre boyunca.
kim hui-seong, benim kişisel favorim. birçok kişi gibi eugene ve dong-mae'yi seviyorum ama benim için hui-seong'un yeri ayrı. kendisi ae-shin’nin nişanlısı. yurtdışında okuyor. bu nedenle yıllarca nişanlısını görmemiş, aslında umurunda da değil nişanlı olup olmadığı. ta ki ae-shin'ni görene kadar. ilk görüşte aşk onunkisi. çok saf ve temiz duygularla seviyor ae-shin'i ve ae-shin'nin onu sevmediğinin de farkında. fakat buna rağmen onu korumak, kollamak için elinden gelen ne varsa yapmaya hazır. edebiyattan anlamam ama bir anda şair gibi biri oluyor. işe yaramaz ama güzel şeyleri seviyor çiçekler, yıldızlar ve ay gibi. kendisi böyle ifade ediyor sevdiği şeyleri. diziyi bitirdiğimden beri çiçek diyince aklıma kendisi gelir. ailesi o dönem kore'nin en zengin ailesi fakat ailesinin görüşleri kendi görüşleriyle uyuşmuyor. içten içe çevresine karşı hep bir mahcubiyeti var bu yüzden. başlarda bu çok görülmese de ilerleyen zamanlarda ailesinin yaptığı haksızlıkları telafi etmeye çalışması çok hoşuma gitmişti*. dışarıdan tam bir playboy gibi görülse de içten içe öyle olmadığını biliyorsunuz, sonrasında bunu kendi de gösteriyor zaten. hakkında ne yazarsam yazayım hakkını veremeyeceğimi düşündüğümden burada bitiriyorum yazdıklarımı.
finalde bu 3 adamın da ölümünde çok ağladım. eugene’nin öleceğini spoiler yediğim için biliyordum ama bildiğim halde hıçkıra hıçkıra ağladım, kendimi hayıır derken bulduğumu hatırlıyorum. dong-mae ve hui-seong’un öleceklerini bilmiyordum ve en azından biriniz bari yaşasaydı diye ağlamaya devam ettim. zaten bir kere ağlamaya başlayınca tutamadım kendimi. eğer biraz daha kolay ağlayabilen biri olsaydım finale gelene kadar gözlerimin dolduğu çok yer vardı.
kardeşimin de dikkatini çekmiş içimdekibalina abla sen ağlıyor musun, neden ağlıyorsun? diye sordu bölümü izlerken. bir yandan ağlarken cevap vermeye çalışıyorum, diğer yandan izlemeye çalışıyorum. hemen gitmiş o dönem evde olmayan ablamı aramış böyle böyle diye. bu da diziyle ilgili bir anımdır*.
dizi kendi de defalarca bize söylediği gibi sad ending * ile bitti. mutsuz sonlardan nefret ederim ama içimi yakarak kabul ediyorum dizinin bu şekilde bitmesi gerektiğini. yine de eugene, dong-mae ve hui-seong'dan en az birinin yaşıyor olmasını isterdim.
gerek oyuncuları olsun -ki oyuncular nokta atışı olmuş, hiçbir karakteri başka bir oyuncunun canlandırabileceğini düşünmüyorum kesinlikle-, gerek teknik detayları olsun benim için 10/10 bir dizidir.
sözlerime diziden bir replikle nokta koymak istiyorum.
"çiçekleri görmenin iki yolu vardır. ya bir vazoya koyarsın ya da onlarla bir yolda buluşmak için yola çıkarsın. ben ikincisini yapmayı seçiyorum. bu benim açımdan tatsız olacak, çünkü seçtiğim yolda hiç çiçek olmayacak."
düzenleme: imla hataları ve anlatım bozuklukları düzeltildi.
devamını gör...
ağaçsakal
gandalf'tan öğrendiğimiz kadarı ile ağaçsakal, ortadünya üzerinde yürüyen en eski varlıktır.
cücelerin ''inşaat ya eru'' diye yola çıktığı bir ortamda doğal olarak orta dünyadaki kadim ormanların akıbeti, cücelerin orantısız kesim kabiliyeti yüzünden tehlikedeydi. yavanna'nın ağaçsakalı orta dünyaya göndermesindeki çıkış noktası bu yüzden cüceler olsa dahi sonrasında tüm kötücül yaratıklara karşı ormanları koruma görevini üstlenmiştir.
fangorn ormanında ikamet etmekte olan ağaçsakal, ent konseyinin de başında yer alır. boyu takriben 6 metredir.
melkor zamanında da, entlerin sayısı hatırı sayılır miktarda iken melkor'un uşaklarının da ormanlara zarar vermesini engellemiştir.
bu dönemden sonra ent hanımlarının orta dünyayı terk ettiğinden bahsedilir lakin göç ile ilgili elimizde kesin bir bilgi yoktur.
entlerin kendilerini zamanla dış dünyadan soyutlaması ile birlikte diğer ırklarla ilişkileri asgariye inmiştir. sadece boz büyücülerle iki lafın belini kırmış, doğanın ve hayvanların dostu olan radagast ile ilişkisini ise her dönem de devam ettirmiştir.
ağaçsakal'ın uzun süre durağan geçen hayatı, merry ve pipinle karşılaşmasıyla birlikte hareketlenmiştir. buçuklukların ork olup olmadığına karar vermek için entlerin kendi arasında yaptıkları toplantı ve buçuklukların tepkileri kitabın en keyifli bölümlerinden birisini oluşturur.
sonrasında entlerin son yürüyüşü ve ağaçsakal'ın, hain saruman'ın üzerine tüm haşmetiyle yürümesi gelir ki, tüyler diken diken olur.
bu olaydan sonra, gondor kralı olan aragorn'un isengard'a gelip ağaçsakalla görüştüğünü ve isengaard'ın idaresini entlere verdiğini biliyoruz.
bundan sonrası ise büyük muamma...
cücelerin ''inşaat ya eru'' diye yola çıktığı bir ortamda doğal olarak orta dünyadaki kadim ormanların akıbeti, cücelerin orantısız kesim kabiliyeti yüzünden tehlikedeydi. yavanna'nın ağaçsakalı orta dünyaya göndermesindeki çıkış noktası bu yüzden cüceler olsa dahi sonrasında tüm kötücül yaratıklara karşı ormanları koruma görevini üstlenmiştir.
fangorn ormanında ikamet etmekte olan ağaçsakal, ent konseyinin de başında yer alır. boyu takriben 6 metredir.
melkor zamanında da, entlerin sayısı hatırı sayılır miktarda iken melkor'un uşaklarının da ormanlara zarar vermesini engellemiştir.
bu dönemden sonra ent hanımlarının orta dünyayı terk ettiğinden bahsedilir lakin göç ile ilgili elimizde kesin bir bilgi yoktur.
entlerin kendilerini zamanla dış dünyadan soyutlaması ile birlikte diğer ırklarla ilişkileri asgariye inmiştir. sadece boz büyücülerle iki lafın belini kırmış, doğanın ve hayvanların dostu olan radagast ile ilişkisini ise her dönem de devam ettirmiştir.
ağaçsakal'ın uzun süre durağan geçen hayatı, merry ve pipinle karşılaşmasıyla birlikte hareketlenmiştir. buçuklukların ork olup olmadığına karar vermek için entlerin kendi arasında yaptıkları toplantı ve buçuklukların tepkileri kitabın en keyifli bölümlerinden birisini oluşturur.
sonrasında entlerin son yürüyüşü ve ağaçsakal'ın, hain saruman'ın üzerine tüm haşmetiyle yürümesi gelir ki, tüyler diken diken olur.
bu olaydan sonra, gondor kralı olan aragorn'un isengard'a gelip ağaçsakalla görüştüğünü ve isengaard'ın idaresini entlere verdiğini biliyoruz.
bundan sonrası ise büyük muamma...
devamını gör...
dış minnak (yazar)
benimde yakından takip ettiğim ve sözlüğe taze kan olan bir çaylaktır.
devamını gör...
plasebo etkisi
hastalarda en sevdiğim etki. enjektöre izotonik serumundan(halk dilinde tuzlu su) beş cc sıvı çekiyorsun, kabadan(m.gluteus maximus) uyguluyorsun, ilaç 20 dakikaya etki gösterecek diyorsun. hasta acilden yürüyerek çıkıyor.
devamını gör...
yalaza
adapazarı’nın tarak’lı bölgesine has olan bir deyim, eylem ve eğlence biçimidir. köylüler hep birlikte organize olarak belirledikleri bir konuda şaka yaparlar. bazen ağır, bazen yıllarca süren bir tiyatro oynar köylüler. örneğin; yeni atanan imama bütün köylülerin hristiyan olduğuna inandırmak ya da öğretmene okulun bundan sonra ahır olarak kullanacakları şakasını yaparak vs gibi. insanları eğlendirmek adına uydurulmuş ve (bkz: mübalağa)lı hikayelere de yalaza denir.
bir zamanlar da bir dizinin ismi olmuştur.
bir zamanlar da bir dizinin ismi olmuştur.
devamını gör...
mahlasında yemek adı geçen yazarların iştah açması
subliminal olarak bende bu listedeyim *
devamını gör...
ağıl
hayvanların barınma ihtiyacı için çevresi ahşap veya taş ile çevrilmiş olan yere denir. ahırlardan farkı, ağılların genel olarak küçükbaş hayvanlar için ahırların ise büyükbaş hayvanlar için kullanılmasıdır.
devamını gör...
noreksin 1
sinaps bağlantılarını bir arada tutmaya çalışan presinaptik nöronda bulunup postsinaptik nörondaki nöroglin'e bağlanan özel moleküldür.
devamını gör...
full house
ailevi değerlere yönelik konsepte sahip komik, sıcak ve dayanışma dolu güzel bir diziydi.
zevkle izlerdik.
zevkle izlerdik.
devamını gör...
mihriban
bir abdurrahim karakoç şiiridir.
benim için şiiri türküsünden çok daha güzeldir. bu yazdığım türkünün kötü olduğu anlamına gelmesin. musa eroğlu’nun şiire anlam katan bestesi ve bu türküyü herkesten iyi yorumlaması elbette takdire şayan ancak şiir bambaşka.
abdurrahim karakoç’un bizzat kendi hissettiği içinin en derin yerlerinden kopan duygularla yazdığı bir şiirdir bu. öyle bir şiir ki üstat, mihribanı bulmak istemez artık. çünkü şiirdeki mihriban belki de daha güzeldir, daha sevilesidir gerçek mihribandan.
için için yanan ve sımsıcak olan, ışık saçan bir alevi bile üşütecek bir duygudur üstadınki. öyledir ki; kar koysan köz olur. öyledir ki; haddi hududu, ucu bucağı yoktur. öyledir ki; çözülmez bir düğümdür.
belki herkes hissetmiştir kişisel tarihinin bir yerinde bu kadar yoğun bir duygu. belki hiç görmediğiniz biri için lambada titreyen alevin üşümesine şahit oldunuz, belki gönlünüze bağladığınız saçların çözümsüz esaretine düştünüz.
aleve düşen bir yağmur damlası gibi derin bir ses çıkarır bazı duygular. yaşamadıysanız eksik kalırsınız. bence yaşamaya çalışın hatta çok yaşayın. siz de görün.
benim için şiiri türküsünden çok daha güzeldir. bu yazdığım türkünün kötü olduğu anlamına gelmesin. musa eroğlu’nun şiire anlam katan bestesi ve bu türküyü herkesten iyi yorumlaması elbette takdire şayan ancak şiir bambaşka.
abdurrahim karakoç’un bizzat kendi hissettiği içinin en derin yerlerinden kopan duygularla yazdığı bir şiirdir bu. öyle bir şiir ki üstat, mihribanı bulmak istemez artık. çünkü şiirdeki mihriban belki de daha güzeldir, daha sevilesidir gerçek mihribandan.
için için yanan ve sımsıcak olan, ışık saçan bir alevi bile üşütecek bir duygudur üstadınki. öyledir ki; kar koysan köz olur. öyledir ki; haddi hududu, ucu bucağı yoktur. öyledir ki; çözülmez bir düğümdür.
belki herkes hissetmiştir kişisel tarihinin bir yerinde bu kadar yoğun bir duygu. belki hiç görmediğiniz biri için lambada titreyen alevin üşümesine şahit oldunuz, belki gönlünüze bağladığınız saçların çözümsüz esaretine düştünüz.
aleve düşen bir yağmur damlası gibi derin bir ses çıkarır bazı duygular. yaşamadıysanız eksik kalırsınız. bence yaşamaya çalışın hatta çok yaşayın. siz de görün.
devamını gör...
ezberlenen en saçma şey
eski sevgilimin telefon numarasıdır. siz siz olun hayatınızdan çıkması muhtemel olan birine dair herhangi bir şeyi ezberlemeyin. unutmaya çalışır, unutamazsınız.
devamını gör...
ilhan berk
"sonra akşam oldu, sonra gece
üstü karalanmış bir gün gibiydik"
üstü karalanmış bir gün gibiydik"
devamını gör...
noel baba'nın hastalandığı için hediye dağıtmaya çıkamayan sekizinci ren geyiği
diğer yedi ren geyiğinin bu yıl hediye dağıtımını coşkusuz yapacağı durumdur.
geyik 1 :oğlum bizimkine kötü bi şey olmasın lan. geçen gördüm noel baba kocaman bi bıçağı bileyliyordu.
geyik 3 :ağzından yel alsın lan.
geyik 4 :yok be aga ne olacak, biraz üşütmüştür. baytar getiritir bi fitamin iğne miğne bi şey yapar, kalkar o.
geyik 5 :beyler muhabbetinizi bölmek istemezdim ama siz her yavaşladığınızda kırbacı biz yiyoruz. hatırlatayım dedim!!??!
geyik 7 :aynen beyler hediye bitsin konuşuruz, şimdi biraz tempolu gidelim
noel baba : bırrrrssssst!! durun hele ben bi şu bacaya atlayıverem.
geyik 2 : aman dikkat et babuş ya..
geyik 4 : sizce ne hediye verir dersiniz? şu koca paket mi?
geyik 5 : ben biraz yokladım o paketi. muhtemelen pleysteyşın var abi
geyik 4 : hep aynı şeyler.
geyik 1 :oğlum bizimkine kötü bi şey olmasın lan. geçen gördüm noel baba kocaman bi bıçağı bileyliyordu.
geyik 3 :ağzından yel alsın lan.
geyik 4 :yok be aga ne olacak, biraz üşütmüştür. baytar getiritir bi fitamin iğne miğne bi şey yapar, kalkar o.
geyik 5 :beyler muhabbetinizi bölmek istemezdim ama siz her yavaşladığınızda kırbacı biz yiyoruz. hatırlatayım dedim!!??!
geyik 7 :aynen beyler hediye bitsin konuşuruz, şimdi biraz tempolu gidelim
noel baba : bırrrrssssst!! durun hele ben bi şu bacaya atlayıverem.
geyik 2 : aman dikkat et babuş ya..
geyik 4 : sizce ne hediye verir dersiniz? şu koca paket mi?
geyik 5 : ben biraz yokladım o paketi. muhtemelen pleysteyşın var abi
geyik 4 : hep aynı şeyler.
devamını gör...
aziz varvara alekseyevna
kitap grubundan tanıdığım son derece bilgili okumayı yorum yapmayı seven bir yazar arkadaşımız.
kendisini keyifle takip ediyorum.
ayrıca mahlası çok tatlı.
kendisini keyifle takip ediyorum.
ayrıca mahlası çok tatlı.
devamını gör...
kendini kandırma sözleri
istesem yapardım, istesem şurayı kazanırdım, istesem şunun gibi olurdum. olacaktın ya da olacaksın o zaman konuşacağına.
devamını gör...
18 mart 1915 çanakkale zaferi
varlık ve yokluğun savaşıdır. mecaz değildir gerçek anlamdır. mühimmat, giyecek, yiyecek ve dahi en küçük şeylerin bile yokluğu içinde olan ordumuz ve milletimizin zengin olan düşmana karşı verdiği inanılmaz mücadeledir. kazanacağına kesin gözle bakılan işgal kuvvetleri komutanları yenilgi sonunda mahkemeye cıkarılmışlardır. böyle imkansızlıklar içinde fakir atacak mermisi bile sayılı olan bir orduya nasıl yenildiğinin hesabını vermesi gerekir
sir winston churchill savunmasında " biz türklerle değil onların tanrıları ile savaştık, haliyle yenildik"
demiştir.
söylenecek çok şey vardır. çok kanlı çok acıklı bir olaydır çanakkale. savas sonrası denizin renginin kırmızıya döndüğü söylenir.
allah bu millet ve bu vatan için can vermişlere rahmet etsin, mekanları cennet olsun. aziz türk milleti var olsun.
sir winston churchill savunmasında " biz türklerle değil onların tanrıları ile savaştık, haliyle yenildik"
demiştir.
söylenecek çok şey vardır. çok kanlı çok acıklı bir olaydır çanakkale. savas sonrası denizin renginin kırmızıya döndüğü söylenir.
allah bu millet ve bu vatan için can vermişlere rahmet etsin, mekanları cennet olsun. aziz türk milleti var olsun.
devamını gör...
boğuntu hücresi
albert camus'nun türkçeye düşüş adıyla çevrilen la chute kitabında anlatılan bir çeşit ortaçağ işkencesi;
"sahi ortaçağda" boğuntu hücresi" adı verilen o zindan hücresini bilmezsiniz. genellikle insan ömür boyu unutuluyordu orada. bu hücre şaşılacak boyutlarıyla ayrılıyordu ötekilerden. bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçak, yatamayacağı kadar da dardı. engelli bir durum almak, köşegen biçiminde yaşamak gerekiyordu orada; uyku bir düşüş, uyanıklık bir çömelmeydi. azizim, sözcüklerimi ölçerek söylüyorum, bu basit buluşta deha vardı. her allahın günü, bedenini uyuşturan o hareketsiz baskı altında mahkum, suçlu olduğunu ve masumluğun keyifle gezinmek olduğunu öğreniyordu. doruklara ve yüksek köprülere alışkın bir adamı bu hücrede düşünebiliyor musunuz? "
bu işkence biçimi bana hayatı anlatıyor nedense. var olmakla, var olamamak arasında kalan hayatı hatırlatıyor. insanın aralıkta bırakılması hali sizce de en büyük işkencelerden biri değil mi? oğuz atay'ın ifadesiyle hani oluyormuş gibi oluyor da olmuyor ya işte tam da dediği gibi en büyük işkence, bu aralık hali.
"sahi ortaçağda" boğuntu hücresi" adı verilen o zindan hücresini bilmezsiniz. genellikle insan ömür boyu unutuluyordu orada. bu hücre şaşılacak boyutlarıyla ayrılıyordu ötekilerden. bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçak, yatamayacağı kadar da dardı. engelli bir durum almak, köşegen biçiminde yaşamak gerekiyordu orada; uyku bir düşüş, uyanıklık bir çömelmeydi. azizim, sözcüklerimi ölçerek söylüyorum, bu basit buluşta deha vardı. her allahın günü, bedenini uyuşturan o hareketsiz baskı altında mahkum, suçlu olduğunu ve masumluğun keyifle gezinmek olduğunu öğreniyordu. doruklara ve yüksek köprülere alışkın bir adamı bu hücrede düşünebiliyor musunuz? "
bu işkence biçimi bana hayatı anlatıyor nedense. var olmakla, var olamamak arasında kalan hayatı hatırlatıyor. insanın aralıkta bırakılması hali sizce de en büyük işkencelerden biri değil mi? oğuz atay'ın ifadesiyle hani oluyormuş gibi oluyor da olmuyor ya işte tam da dediği gibi en büyük işkence, bu aralık hali.
devamını gör...
halüsinojen
kullanımında serotonin reseptörlerinin manipüle edildiği düşünülen hede. sanrılara ve algı bozukluklarına yol açmasıyla gerçeklik algısını ters yüz eder. bir nevi psikedelik plasebodur.
devamını gör...
bobby fischer
amerikanın bu zamana kadar çıkardığı en yetenekli, yahudi asıllı, deha satranç oyuncusudur. henüz 13 yaşında gm* donald byrne'ü yendiği maç "yüzyılın maçı" (bkz: the game of century) adını almıştır. sovyetlerin takım halinde dünyayı domine ettiği satrançta izlanda'nın başkenti reykjavik'te boris spassky'i yenerek 1972-75 yılları arasında sürdürdüğü 11. dünya şampiyonu ünvanını kazanmıştır. soğuk savaş döneminde bütün sovyet takımını darmaduman eden tek amerikalı olarak tarihe geçmiştir. şampiyonluğundan sonra ilerleyen şizofreni ve paranoya rahatsızlıklarından dolayı kayıplara karışmıştır.
devamını gör...