salep
kış günlerimin vazgeçilmesi.bol tarçınlı ve çok sıcak olmalı.
devamını gör...
çibörek
gerek iç malzemesi ve porsiyonlarının yetersiz; kullanılan yağların kötü oluşu, gerek de keyfi ve seri bir şekilde mideye indirmenin/tüketime devam etmenin/ikinci bir tabak almanın olanaksızlığı veya zaman alması sebeplerinden dolayı, bu kaderi ortak olarak paylaştığını düşündüğüm mantı ile birlikte dışarda yemeyi reddettiğim muhteşem yiyecek.
asla yetmez.
asla yetmez.
devamını gör...
memleketinin adını söylemeden anlat
şehzadeler şehri , elma
devamını gör...
john locke
john locke: sessizlik abidesi, nesne sınıfı: keter
oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.
thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.
tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.
locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...
ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.
locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.
locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.
hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.
locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.
doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.
bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.
fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.
o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?
hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.
en temel kavram locke için mülkiyettir.
mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.
bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.
emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.
dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.
peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?
bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.
geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *
yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.
thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.
tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.
locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...
ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.
locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.
locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.
hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.
locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.
doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.
bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.
fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.
o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?
hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.
en temel kavram locke için mülkiyettir.
mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.
bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.
emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.
dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.
peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?
bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.
geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *
yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
devamını gör...
namuslu bir şekilde battık
trabzon'da restoran işletmeciliği yapan ve pandemi koşullarından dolayı batan bir esnaf kardeşimizdir.
haber kaynağı
haber kaynağı
devamını gör...
andrea bocelli
"tanrı gözlerindeki ışığı alıp onu sesine katmış" demiştim ilk duyduğumda, büyük ihtimalle onu dinleyip seven bir çok insan da aynı şeyleri hissetmiştir.
italya'nın en iyi tenorlarından birisidir, zaman zaman popülist davranıp aynı şekilde şarkı söylediği dile getirilse de bu muhteşem bir sese sahip olduğunu değiştirmez.
sarah brightman ile yaptığı eski ama muhteşem düet.
seneler sonra, yine aynı ikili, yine aynı şarkı. andrea'nın saçlar bembeyaz olmuş ama sarah hanım hiç değişmemiş maaşallah*
italya'nın en iyi tenorlarından birisidir, zaman zaman popülist davranıp aynı şekilde şarkı söylediği dile getirilse de bu muhteşem bir sese sahip olduğunu değiştirmez.
sarah brightman ile yaptığı eski ama muhteşem düet.
seneler sonra, yine aynı ikili, yine aynı şarkı. andrea'nın saçlar bembeyaz olmuş ama sarah hanım hiç değişmemiş maaşallah*
devamını gör...
aşı üretse korkmadan alınacak markalar
bim (!)
devamını gör...
iz bırakan kitap cümleleri
"büyük paralar harcayıp ihtişamlı camiler yaparlar, sonra da içinde oturup fakirlere dua ederler."
ali şeriati
(kitabın ismi aklıma gelmedi)
ali şeriati
(kitabın ismi aklıma gelmedi)
devamını gör...
sergei alexandrovich yesenin
hiçliğin içine doğmak, şüphesiz yesenin hakkında tek bir şey söyleyecek olsam söyleyebileceğim şey bu olurdu. şiirlerinde doğanın canlılığını, acıyı ve zaman zaman insanın ruhuna çöken karanlığı öyle güzel ifade etmiştir ki onun dizelerinden okuyunca acı bile insanın boğazına bir taş gibi oturmadan su gibi akıp gider. eleştiri barındıran pek çok şiiri de mevcut ama pek azı dilimize çevrilmiş. bendler'da dile getirdiği üzere yurt sevgisi ona hep derin bir acı vermiştir. genç yaşında kendini asarak intihar etmiştir ve ölmeden önce yakın dostu olan mayakovski'ye kendi kanıyla yazdığı bir veda şiiri bırakmıştır. şiirde vadedilen buluşma ise yesenin'in intiharından beş yıl sonra mayakovski'nin kendini vurmasıyla gerçekleşir. içindeki boşluğa rağmen görmeye değecek bir güzelliği aramak ve sonunda kendi kendine yenilmek, bazen bütün mesele bundan ibarettir.
--- alıntı ---
kara adam
murdar bir kitapta gezdiriyor parmağını
ve yüzüme mırıldanıyor burnundan
ölünün başucunda bir rahip gibi
bildiriyor bana yaşamını
bir düzenbazın, sefihin,
acıyı ve dehşeti yığıyor ruhuma
--- alıntı ---
(bkz: hooligan's confession)
(bkz: prayer for the first forty days of the dead)
(bkz: the birch tree)
(bkz: ı don't pity, don't call, don't cry)
(bkz: the scarlet of the dawn)
--- alıntı ---
kara adam
murdar bir kitapta gezdiriyor parmağını
ve yüzüme mırıldanıyor burnundan
ölünün başucunda bir rahip gibi
bildiriyor bana yaşamını
bir düzenbazın, sefihin,
acıyı ve dehşeti yığıyor ruhuma
--- alıntı ---
(bkz: hooligan's confession)
(bkz: prayer for the first forty days of the dead)
(bkz: the birch tree)
(bkz: ı don't pity, don't call, don't cry)
(bkz: the scarlet of the dawn)
devamını gör...
göçmen teknesinde bulunan 300 kişinin yaşamını kaybetmesi
adlarını bile bilmeden yalandan üzüleceğiz. affedin.
devamını gör...
kafede yalnız başına oturan insan
geçen gün çok merak ettiğim bir mekana saat 12 gibi gittim. menü getirdiler. kahvaltı yoktu. oysa herkes kahvaltı ediyordu. kahvaltı alabilir miyim dedim. tek kişi vermediklerini söylediler. sonra ortam kalabalıklaştı inadına 3 kez çay içip masayı boşaltmadım. 10 dakikada kahvaltıyı bitirecek kapasitede oburum aslında. yalnız insanlara biraz saygı lütfen.
devamını gör...
sahur için yemek önerileri
haşlanmış patates ve haşlanmış yumurta ile yeşillik kullanarak salatamsı bir şey yapabilirsiniz. tok tutacaktır. bizim her gün vazgeçilmezimiz. yanına da çay ve kahvaltılıklar.
devamını gör...
organ bağışı
her türlü soru için buradan
bu konu hakkında hassas olalım arkadaşlar.
bu konu hakkında hassas olalım arkadaşlar.
devamını gör...
kırk yıllık kani olur mu yani
ııı. selim devlet adamlarından, divan şairi ebubekir kani efendi silistre’de bir rum kıza aşık olur. kız da yaşı elliye yaklaşan kani’yi sever. kızın papaz olan babası bu ilişkiye karşı çıkar. sevgileri zamanla ve
engeller çıktıkça daha da büyür. gel zaman git zaman kızın babası, kani’ye din değiştirirse evliliğe izin verebileceğini söyler. sevdiğinin aşkı için her fedakarlığı yapmaya hazır olan kani bu teklif karşısında “yapmayın papaz efendi, kırk yıllık kani olur mu yani?!” cevabını verir.
kırk yıllık kani olur mu yani deyimi, hayatı boyunca aynı tarzda yaşamış, karakteri – davranışları oturmuş ve herkes tarafından bu şekilde tanınmış kimselerin değişmeyeceği anlamında kullanılmaktadır.
engeller çıktıkça daha da büyür. gel zaman git zaman kızın babası, kani’ye din değiştirirse evliliğe izin verebileceğini söyler. sevdiğinin aşkı için her fedakarlığı yapmaya hazır olan kani bu teklif karşısında “yapmayın papaz efendi, kırk yıllık kani olur mu yani?!” cevabını verir.
kırk yıllık kani olur mu yani deyimi, hayatı boyunca aynı tarzda yaşamış, karakteri – davranışları oturmuş ve herkes tarafından bu şekilde tanınmış kimselerin değişmeyeceği anlamında kullanılmaktadır.
devamını gör...
tip 1 diyabetli bir çocuk olmak
yasak kardeşim yasak!
bu sözün bir çocuğun hayatına entegre edilmiş halidir, tip 1 diyabetli bir çocuk olmak.
o yasak, bu yasak. peki her şey yasaksa ne serbest? bir tek yutkunmak mı serbest?
"bunlar serbest" denilenlerin çoğunlukla çocuklukla alakası yoktur. her gün vurulan iğneler serbest ama niye yasak ki o çikolata, elma şekeri, pamuk şeker, makarna hatta kızartma ve poğaça bile?
baban cebinden 3 çikolata çıkarır. gözlerinin önünde bir bir uzatır verir kardeşlerine...
o ceketin cebinden 4. çikolata hiçbir zaman çıkmaz. gözler dolar tam da o an, annen kızar;
-'koca ablasın sen! hala mı çikolata bekliyorsun?!'
sekiz yaş kocaman olmak için yeterlidir. büyüyüverirsin bir anda. bedenine karşı savaşmak büyütür seni. istemesen de büyürsün.
hatta zorla büyürsün.
yara bere içindeki çocuk ruhun, batan o iğnelere dayansa da okula gidemediğin zamanlara dayanmak zordur.
derslerden geri kalırsın. öğretmenin ve arkadaşların seni geri zekalı sanar. üç haftadır hastane odasında, vahiy getiren meleğin su koyvermesi yüzünden dersleri öğrenmediğini bu sebeple geri kaldığını anlamazlar.
......
yalnız bir şey var ki; kelebekler. rengarenk narin kelebekler...
bu sırrı öğrendiğim zaman 5 yaşındaydım. artık yeri gelmişken anlatsam iyi olur kanısındayım.
bir gece kolumda yine serum takılı, bu ikinci serum bitse de kurtulsam diye beklerken babam serum şişesindeki kabarcıkları göstererek:
- elma kurdu bu baloncuklar aslında ne biliyor musun?
+ ne baba?
-aslında onlar kelebek yumurtaları.
+nasıl kelebek yumurtaları?
-şimdi bu serum şisesindeki baloncuklar patladığı zaman, bir yaprağın altında kelebek yumurtası oluşuyor. her baloncuk bir kelebek yumurtası. aslında tüm kelebekleri çocukların serum şişeleri yapıyor.
+kelebekleeeer! benim kelebeklerim beyaz olsun baba!
-sen ne istersen o olur kızım.
+ kelebekleeer! benim kelebeklerim onlaaar!
işte böyle, yıllardır hastane odalarında nice çocuklar serum şişelerinde dünyaya rengarenk kelebek yaptık. hala da kelebek yapmaya devam ediyorlar.
kelebekleri çocuklar değil de, anne ve baba kelebeklerin yaptığı günleri görmek dileği ile...
bu sözün bir çocuğun hayatına entegre edilmiş halidir, tip 1 diyabetli bir çocuk olmak.
o yasak, bu yasak. peki her şey yasaksa ne serbest? bir tek yutkunmak mı serbest?
"bunlar serbest" denilenlerin çoğunlukla çocuklukla alakası yoktur. her gün vurulan iğneler serbest ama niye yasak ki o çikolata, elma şekeri, pamuk şeker, makarna hatta kızartma ve poğaça bile?
baban cebinden 3 çikolata çıkarır. gözlerinin önünde bir bir uzatır verir kardeşlerine...
o ceketin cebinden 4. çikolata hiçbir zaman çıkmaz. gözler dolar tam da o an, annen kızar;
-'koca ablasın sen! hala mı çikolata bekliyorsun?!'
sekiz yaş kocaman olmak için yeterlidir. büyüyüverirsin bir anda. bedenine karşı savaşmak büyütür seni. istemesen de büyürsün.
hatta zorla büyürsün.
yara bere içindeki çocuk ruhun, batan o iğnelere dayansa da okula gidemediğin zamanlara dayanmak zordur.
derslerden geri kalırsın. öğretmenin ve arkadaşların seni geri zekalı sanar. üç haftadır hastane odasında, vahiy getiren meleğin su koyvermesi yüzünden dersleri öğrenmediğini bu sebeple geri kaldığını anlamazlar.
......
yalnız bir şey var ki; kelebekler. rengarenk narin kelebekler...
bu sırrı öğrendiğim zaman 5 yaşındaydım. artık yeri gelmişken anlatsam iyi olur kanısındayım.
bir gece kolumda yine serum takılı, bu ikinci serum bitse de kurtulsam diye beklerken babam serum şişesindeki kabarcıkları göstererek:
- elma kurdu bu baloncuklar aslında ne biliyor musun?
+ ne baba?
-aslında onlar kelebek yumurtaları.
+nasıl kelebek yumurtaları?
-şimdi bu serum şisesindeki baloncuklar patladığı zaman, bir yaprağın altında kelebek yumurtası oluşuyor. her baloncuk bir kelebek yumurtası. aslında tüm kelebekleri çocukların serum şişeleri yapıyor.
+kelebekleeeer! benim kelebeklerim beyaz olsun baba!
-sen ne istersen o olur kızım.
+ kelebekleeer! benim kelebeklerim onlaaar!
işte böyle, yıllardır hastane odalarında nice çocuklar serum şişelerinde dünyaya rengarenk kelebek yaptık. hala da kelebek yapmaya devam ediyorlar.
kelebekleri çocuklar değil de, anne ve baba kelebeklerin yaptığı günleri görmek dileği ile...
devamını gör...
16 şubat 2021 doğan cüceloğlu'nun evinde ölü bulunması
kitaplarini cok severek okudugum ve vakti zamaninda videodaki roportajiyla ekstra kalbimde yer edenmis bir yazar olur kendisi...cok uzuldum vefatina, allah ailesine sabir versin...
devamını gör...
6 temmuz 2021 akbank sisteminin çökmesi
hiç bir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu dediğim başlık.
ben bugün siber saldırıya uğramış diye duymuştum ama açıklamalara bakılırsa aslı yokmuş. ve umarım yoktur.
ben bugün siber saldırıya uğramış diye duymuştum ama açıklamalara bakılırsa aslı yokmuş. ve umarım yoktur.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük.
kalkıp kahve yapacağım. öncesinde her zaman ki gibi yatağımda salınırken sözlükte dolanıyorum.
ben yokken gece boyu kim ne demiş? akışın durumu ne? var mı bir yaramazlık? gibi sorularıma cevap arıyor hem de zihnimi güne hazırlıyorum.
yine çok işim var.
taşınalı bir ay olacak neredeyse hala ev ayakta.
hayır 'oturun arkadaşlar neden eylem yapar gibi dikiliyorsunuz?' diyorum. surata bön bön bakmalar bir anlamamazlıktan gelmeler falan kendilerini de ne sanıyorlarsa artık.
böyle giderse bu evde hüsumet çıkar benden söylemesi.
gardolapla fırın benden yana ama sanırım buzdolabı, çamaşır makinesi ve ekürisi kurutmayı onlara kaptırdım. çığ gibide büyüyorlar. bir sıkıntı çıkarsa 155'i ararın. *
selamlar, sevgiler...
kalkıp kahve yapacağım. öncesinde her zaman ki gibi yatağımda salınırken sözlükte dolanıyorum.
ben yokken gece boyu kim ne demiş? akışın durumu ne? var mı bir yaramazlık? gibi sorularıma cevap arıyor hem de zihnimi güne hazırlıyorum.
yine çok işim var.
taşınalı bir ay olacak neredeyse hala ev ayakta.
hayır 'oturun arkadaşlar neden eylem yapar gibi dikiliyorsunuz?' diyorum. surata bön bön bakmalar bir anlamamazlıktan gelmeler falan kendilerini de ne sanıyorlarsa artık.
böyle giderse bu evde hüsumet çıkar benden söylemesi.
gardolapla fırın benden yana ama sanırım buzdolabı, çamaşır makinesi ve ekürisi kurutmayı onlara kaptırdım. çığ gibide büyüyorlar. bir sıkıntı çıkarsa 155'i ararın. *
selamlar, sevgiler...
devamını gör...
