normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bildiğin gibidir o,
istediğin gibi değil!
ve bazen bilmek iyi değildir...
istediğin gibi değil!
ve bazen bilmek iyi değildir...
devamını gör...
yazarları bugün mutlu eden olaylar
fizikten kaldığımı düşünüyor iken 86 puan ile ba alarak geçmem.*
devamını gör...
normal sözlük ada alma destek platformu
haydi ortaklaşa ada'ya girelim..

kayıp düşenler mi desen deniz de boğulanlar mı desen aç acına yarışma yapanlar mı, mangal yakanlar mı? nereden baksan fitneli fesatlı bir ortam'ın temellerini atmış oluruz hem fena mı olur? o ada bizim ada'mızdır ama gitmesekte almasak da...* o ada... daha fazla yazamayacağım bir adam bile yok anlıyor musun?*

kayıp düşenler mi desen deniz de boğulanlar mı desen aç acına yarışma yapanlar mı, mangal yakanlar mı? nereden baksan fitneli fesatlı bir ortam'ın temellerini atmış oluruz hem fena mı olur? o ada bizim ada'mızdır ama gitmesekte almasak da...* o ada... daha fazla yazamayacağım bir adam bile yok anlıyor musun?*
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
er başıma benim bile sapığım vardı be. 6-7 yıl hayatıma giren, girmek üzere olan ve girmesini istediğim her kadını uyardım sürekli arıyor mesaj atıyor diye. attığı mesaj da "aşkım napıyosun" öşlöadsödlş lan 5 sene olmuş ayrılalı ne aşkısı.
en sonunda telefonları sevgililerime verip konuşturtuyodum "ne arıyon ablacım" diye.
en sonunda telefonları sevgililerime verip konuşturtuyodum "ne arıyon ablacım" diye.
devamını gör...
22. yüzyılda açılacak başlıklar
bir fantastik risotto ukdesi.
(bkz: 21. yüzyılda yaşayanların çok ezik olmaları)
(bkz: 5 şubat 2156 uçan arabamı uzaylıların kaçırması)
(bkz: akp ne zaman iktidarı bırakacak sorunsalı)
(bkz: 21. yüzyılda yaşayanların çok ezik olmaları)
(bkz: 5 şubat 2156 uçan arabamı uzaylıların kaçırması)
(bkz: akp ne zaman iktidarı bırakacak sorunsalı)
devamını gör...
kırıldığında susmak
bir tercih gibi görünse de insanın içinden gelen, kendine ait olan bir davranış.
bu konuyla alakalı yapılan çoğu tanımın, analizin arka planında "olmaması gereken bir şey" teması işleniyor. bunu açıkça ifade edenlerin dışında "kırılırım, susarım, içime atar, yanarım" gibi cümleler kuranlar da aynı temayı işliyor. insanların ısrarla kendilerine ait duygusal özelliklerini kötülemesini anlamak zor. bu, "olmaması gereken bir şey" teması da şu kelimede tezahür ediyor: kaybedersin.
kırıldığında susan kişi, gerçekleşmiş olaya vereceği en uygun tepki susmak olduğu için susar. bir sürü şey düşünür insan ve düşüncelerini duygularıyla harmanlar. sert bir karakteri olan kişinin, kavga anında gözlerinden ateş çıkarması kadar doğal bir şey olmadığı gibi narin bir insanın da susup çekilecek karanlık bir köşe araması da doğaldır. bundan farklı bir davranış içine girerse kesinlikle üzerinde eğreti duracaktır.
davranışlarınızda fıtratımızın payı büyüktür. fıtratımızdan gelen bazı özelliklerimiz baskındır ve bunlar öyle gizlenebilecek, kolaylıkla değiştirilebilecek şeyler de değildir. (bkz: insan yedisinde neyse yetmişinde de odur) buna yetiştiğimiz çevrenin de kattıklarını düşünürsek, bir birey oluruz. zaten arkadaşlıklar, ilişkiler de bu kabuller üzerine kurulurlar. mesela sevdiğin kişi yüksek sesle, üst tonda konuşmayı sevmeyen, sakin yapıda bir insansa sen de sesini yükseltmezsin. bu, karşılıklı yapıldığı zaman görünmeyen bir uyum oluşturur. böylece iki insan arasında arkadaşlık/dostluk/sevgili ilişkileri kurulur.
cimrilik vs. gibi toplumun ittifakla reddettiği özellikler dışında, kişinin kendine ait özellikleri, kendisine bir eksen belirleyip, ona göre bir mutsuzluk sebebi olarak tanımlayarak reddetmesi bir özsaygı eksikliğidir. bir defa mesele kadınlara ulaşmak olmasaydı, kimse kırıldığında sustuğu için kendisine vebalı muamelesi yapmazdı. bu noktada insan kendisine şu soruyu sormalı: bana özümden gelen şeyleri değiştirmem gerektiğini düşündürecek kadar etkili bu kadınlar kim, neyin nesi bunlar ? bu soruyu kendisine adamakıllı soran insanlar kolaylıkla cevaba ulaşırlar. kadınlar aynı kadınlar, onlara kutsiyet atfeden şey, beyninizin içinde.
her şeyi uçlarda yaşamayı şiar edinmiş arkadaşlar, bunu bencillikle karıştırabilir. "ne olursan ol kendinden ödün verme, bırak o değişsin" gibi algılayabilir. hayır, öyle değil. karşınızdaki insana, ona duyduğunuz saygı ve sevgiye göre pozisyon alıp fedakarlıklarda bulunacaksınız elbette. ancak normalde bir gariban gördüğünüzde gözleriniz doluyorken, öfkelendiğinizde sessizce dışarı çıkıp yalnız kalmak iyi geliyorken, tüm bunları üç beş zevzeğin "kaybedersin" temalı lafları için harcamayacaksınız. bunlardan vazgeçerseniz geriye ne kalır ki ? o ilişki bittiğinde hangi özellikleriniz size ait olacak? ben bu muydum yoksa şu muydum? neydim ben ?
kırıldığında susan, kırıp dökemeyen, köşesine çekilen biriyseniz, ona uygun ilişkiler kurun kendinize. bu davranışın getirdiği büyük dezavantajlardan biri olan "ayrılık" meselesine hazırlayın kendinizi. karşınızdaki insanın üzerinize gelip, sizi kalem kıracak seviyeye getirebileceğini düşünerek hareket edin. basit bir şey bu. her davranışın bir bedeli vardır. sinirlendiğinde eşine tokat atan adamdan daha az bedel ödeyeceğinizi düşünmeyin. ancak siz, bu davranışınıza sahip çıkarsanız, o da anlayışlıysa, sevmese de saygı duyacaktır. siz bunu değiştirmeyi değil, karşınızdaki buna göre pozisyon almayı öğrensin. siz, siz olarak kalın. karşılığında zaten siz de onda bir davranışı kabul etmiş olacaksınız. öyleyse bu iş yürür aksi takdirde yolun sonu zaten uçurumdur.
hayatta sapasağlam durmanın hazzını yaşamak varken eğilip bükülmeyi, mızmızlanmayı ve değiştirilmeyi tercih etmek ahmakçadır. mesela "her seferinde aynı şeyi yapıyordu, kavgadan kaçıyordu. bu yüzden ayrıldık" diyen bir kadının karşısında, erkeğin söyleyecek birkaç sözü vardır. "ben böyleyim, kızmadım, sövmedim ne yapayım" dediği noktada bu adam kazanmıştır zaten. onu muzaffer kılan, üçüncü, beşinci şahısların haklılığını yargılaması ve neticeye varması değil, vazgeçmeyişidir. eğer maksat "kaybetmek" ise; yenilenler değil, vazgeçenler kaybeder.
bu konuyla alakalı yapılan çoğu tanımın, analizin arka planında "olmaması gereken bir şey" teması işleniyor. bunu açıkça ifade edenlerin dışında "kırılırım, susarım, içime atar, yanarım" gibi cümleler kuranlar da aynı temayı işliyor. insanların ısrarla kendilerine ait duygusal özelliklerini kötülemesini anlamak zor. bu, "olmaması gereken bir şey" teması da şu kelimede tezahür ediyor: kaybedersin.
kırıldığında susan kişi, gerçekleşmiş olaya vereceği en uygun tepki susmak olduğu için susar. bir sürü şey düşünür insan ve düşüncelerini duygularıyla harmanlar. sert bir karakteri olan kişinin, kavga anında gözlerinden ateş çıkarması kadar doğal bir şey olmadığı gibi narin bir insanın da susup çekilecek karanlık bir köşe araması da doğaldır. bundan farklı bir davranış içine girerse kesinlikle üzerinde eğreti duracaktır.
davranışlarınızda fıtratımızın payı büyüktür. fıtratımızdan gelen bazı özelliklerimiz baskındır ve bunlar öyle gizlenebilecek, kolaylıkla değiştirilebilecek şeyler de değildir. (bkz: insan yedisinde neyse yetmişinde de odur) buna yetiştiğimiz çevrenin de kattıklarını düşünürsek, bir birey oluruz. zaten arkadaşlıklar, ilişkiler de bu kabuller üzerine kurulurlar. mesela sevdiğin kişi yüksek sesle, üst tonda konuşmayı sevmeyen, sakin yapıda bir insansa sen de sesini yükseltmezsin. bu, karşılıklı yapıldığı zaman görünmeyen bir uyum oluşturur. böylece iki insan arasında arkadaşlık/dostluk/sevgili ilişkileri kurulur.
cimrilik vs. gibi toplumun ittifakla reddettiği özellikler dışında, kişinin kendine ait özellikleri, kendisine bir eksen belirleyip, ona göre bir mutsuzluk sebebi olarak tanımlayarak reddetmesi bir özsaygı eksikliğidir. bir defa mesele kadınlara ulaşmak olmasaydı, kimse kırıldığında sustuğu için kendisine vebalı muamelesi yapmazdı. bu noktada insan kendisine şu soruyu sormalı: bana özümden gelen şeyleri değiştirmem gerektiğini düşündürecek kadar etkili bu kadınlar kim, neyin nesi bunlar ? bu soruyu kendisine adamakıllı soran insanlar kolaylıkla cevaba ulaşırlar. kadınlar aynı kadınlar, onlara kutsiyet atfeden şey, beyninizin içinde.
her şeyi uçlarda yaşamayı şiar edinmiş arkadaşlar, bunu bencillikle karıştırabilir. "ne olursan ol kendinden ödün verme, bırak o değişsin" gibi algılayabilir. hayır, öyle değil. karşınızdaki insana, ona duyduğunuz saygı ve sevgiye göre pozisyon alıp fedakarlıklarda bulunacaksınız elbette. ancak normalde bir gariban gördüğünüzde gözleriniz doluyorken, öfkelendiğinizde sessizce dışarı çıkıp yalnız kalmak iyi geliyorken, tüm bunları üç beş zevzeğin "kaybedersin" temalı lafları için harcamayacaksınız. bunlardan vazgeçerseniz geriye ne kalır ki ? o ilişki bittiğinde hangi özellikleriniz size ait olacak? ben bu muydum yoksa şu muydum? neydim ben ?
kırıldığında susan, kırıp dökemeyen, köşesine çekilen biriyseniz, ona uygun ilişkiler kurun kendinize. bu davranışın getirdiği büyük dezavantajlardan biri olan "ayrılık" meselesine hazırlayın kendinizi. karşınızdaki insanın üzerinize gelip, sizi kalem kıracak seviyeye getirebileceğini düşünerek hareket edin. basit bir şey bu. her davranışın bir bedeli vardır. sinirlendiğinde eşine tokat atan adamdan daha az bedel ödeyeceğinizi düşünmeyin. ancak siz, bu davranışınıza sahip çıkarsanız, o da anlayışlıysa, sevmese de saygı duyacaktır. siz bunu değiştirmeyi değil, karşınızdaki buna göre pozisyon almayı öğrensin. siz, siz olarak kalın. karşılığında zaten siz de onda bir davranışı kabul etmiş olacaksınız. öyleyse bu iş yürür aksi takdirde yolun sonu zaten uçurumdur.
hayatta sapasağlam durmanın hazzını yaşamak varken eğilip bükülmeyi, mızmızlanmayı ve değiştirilmeyi tercih etmek ahmakçadır. mesela "her seferinde aynı şeyi yapıyordu, kavgadan kaçıyordu. bu yüzden ayrıldık" diyen bir kadının karşısında, erkeğin söyleyecek birkaç sözü vardır. "ben böyleyim, kızmadım, sövmedim ne yapayım" dediği noktada bu adam kazanmıştır zaten. onu muzaffer kılan, üçüncü, beşinci şahısların haklılığını yargılaması ve neticeye varması değil, vazgeçmeyişidir. eğer maksat "kaybetmek" ise; yenilenler değil, vazgeçenler kaybeder.
devamını gör...
piraye için yazılmış saat 21-22 şiirleri
nazım usta'nın piraye hanımefendi'ye yine içine bolca solculuk ve dava sosları ekleyerek, hapishanede yazdığı şiirleri. 5 ekim benim favorim, herkesin bir popisi var. ha unutmadan, başlık bir bengaripsengüzeldünyaumutlu uktesi.*
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 eylül 1945
bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 eylül 1945
oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
insanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 eylül 1945
kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 eylül 1945
o şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
ve ne düşünüyor
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 eylül 1945
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 eylül 1945
saat 21.
meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 eylül 1945
bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
ufak iş bizimkisi.
asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 eylül 1945
seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 ekim 1945
dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 ekim 1945
rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
bitecek fakat...
5 ekim 1945
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 ekim 1945
bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
benim bağırasım gelir : — «p î r â y e ,
p î r â y e !...» — diye...
7 ekim 1945
insan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
fakat ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 ekim 1945
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 ekim 1945
dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
bir şeyler soruyormuşun.
ıslak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
kırmızı kafesinde, kanaryamın : «memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
kahrederek uyandım.
kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 ekim 1945
gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 ekim 1945
kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
içimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın halep şehri...»
27 ekim 1945
bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 ekim 1945
ıtır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 kasım 1945
çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 kasım 1945
uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
bu, üç dakikalık bir zamandı.
sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 kasım 1945
damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
uludağda, zirvede kar
ve kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
ovada kavaklar soyunuyor.
ipekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 kasım 1945
tarif kabul etmez, — diyorlar, — istanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici istanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 kasım 1945
saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
ve zeytin devşirilmekte.
bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada...
1945 yılı aralık ayının dördü
ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin
kadını...
5 aralık 1945
delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız pirâyem...
6 aralık 1945
onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 aralık 1945
bursada havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 aralık 1945
ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal iznik gölüne gidiyorlar.
havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
ve ikiniz de uzaktasınız...
13 aralık 1945
gece kar birdenbire bastırmış.
bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
göz alabildiğine bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 aralık 1945
hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
sen ve namuslu istanbulum ne haldesiniz kim bilir?
kömürün var mı?
odun alabildin mi?
camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
gece erkenden yatağa gir.
evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 eylül 1945
bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 eylül 1945
oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
insanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 eylül 1945
kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 eylül 1945
o şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
ve ne düşünüyor
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 eylül 1945
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 eylül 1945
saat 21.
meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 eylül 1945
bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
ufak iş bizimkisi.
asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 eylül 1945
seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 ekim 1945
dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 ekim 1945
rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
bitecek fakat...
5 ekim 1945
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 ekim 1945
bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
benim bağırasım gelir : — «p î r â y e ,
p î r â y e !...» — diye...
7 ekim 1945
insan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
fakat ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 ekim 1945
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 ekim 1945
dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
bir şeyler soruyormuşun.
ıslak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
kırmızı kafesinde, kanaryamın : «memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
kahrederek uyandım.
kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 ekim 1945
gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 ekim 1945
kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
içimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın halep şehri...»
27 ekim 1945
bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 ekim 1945
ıtır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 kasım 1945
çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 kasım 1945
uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
bu, üç dakikalık bir zamandı.
sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 kasım 1945
damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
uludağda, zirvede kar
ve kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
ovada kavaklar soyunuyor.
ipekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 kasım 1945
tarif kabul etmez, — diyorlar, — istanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici istanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 kasım 1945
saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
ve zeytin devşirilmekte.
bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada...
1945 yılı aralık ayının dördü
ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin
kadını...
5 aralık 1945
delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız pirâyem...
6 aralık 1945
onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 aralık 1945
bursada havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 aralık 1945
ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal iznik gölüne gidiyorlar.
havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
ve ikiniz de uzaktasınız...
13 aralık 1945
gece kar birdenbire bastırmış.
bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
göz alabildiğine bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 aralık 1945
hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
sen ve namuslu istanbulum ne haldesiniz kim bilir?
kömürün var mı?
odun alabildin mi?
camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
gece erkenden yatağa gir.
evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
devamını gör...
claranın dağdan aşağı yuvarlanan tekerlekli sandalyesi
eskiden olsa ismini çokça duyduğum, başarılı bir yazar diye tanımlardım kendisini. fakat şu an benim için kardeşim, balım diyeceğim bir insandır. o kadar iyi bir kalbi var ki, sizi gerekmediği zaman kırmaz. yeri gelir sizin yerinize sizden daha çok düşünür, daha çok değer verir. birisine iltifat ederken kendinizi yermenizden hiç hoşlanmaz, herkesin iyi güzel olduğunu savunur benim canım. sözlükten asla tahmin etmeyeceğim dostlarımın başlarındadır ve sadece benim böyle düşündüğümü düşünmüyorum. neredeyse herkesin kalbini çalmıştır güzel düşünceleriyle tarhanam. o iyi kalbi hep iyileri çeksin yanına, hep güzel ve başarılı olsun hayatı. onu sevmeyen de ne bileyim yani bu arada. *
devamını gör...
astronomi ve uzay bilimleri
havalı bölümdür.
umut yıldız dediğimiz kişi de türkiye'de doğan ve lisans eğitimini türkiye'de tamamlayan biri olduğundan, coğrafya kaderdir deyip tüm suçu coğrafyaya atmak da ne bileyim, bir garip durumdur. evet, batı'da yaşıtlarımız 1 adım atarken biz belki 10 adım atmak zorundayız fakat imkansız değil hiçbir şey. çalışmak her şeydir. yalnızca tembeller suçu yıkacak bir şeyler bulurlar.
umut yıldız dediğimiz kişi de türkiye'de doğan ve lisans eğitimini türkiye'de tamamlayan biri olduğundan, coğrafya kaderdir deyip tüm suçu coğrafyaya atmak da ne bileyim, bir garip durumdur. evet, batı'da yaşıtlarımız 1 adım atarken biz belki 10 adım atmak zorundayız fakat imkansız değil hiçbir şey. çalışmak her şeydir. yalnızca tembeller suçu yıkacak bir şeyler bulurlar.
devamını gör...
yaşam nedir
kimyacı addy pross'un yaşam nedir-kimyanın biyolojiye dönüşümü adlı abiyogenez üzerine yazmış olduğu bir kitap da vardır. yazar teleonomi, dinamik kinetik kararlılık gibi kavramlarla biyolojinin(daha ziyade evrim olgusunun ve canlılığın kökeninin) kimya dili ile açıklanması gerektiğini öne sürüyor. öte yandan başta darwin olmak üzere birçok bilim insanının görüşlerini harmanlıyor, bunu yaparken de canlılığın ortaya çıkışıyla ilgili bilgilerimizin ne denli yetersiz ve toy olduğunu hem tarihsel bir perspektifle hem de kullandığımız metotlar (indirgemecilik, bütüncülük, tümevarım, vs.) bakımından ele alıyor.
öznel olarak ise, yer yer spekülatif iddialar söz konusu olsa da yazarın genel yaklaşımını beğendiğimi ve kitabın akademik anlamda doyuruculuğunu yeterli bulduğumu söyleyebilirim. elbette bu konu hakkında yazılmış daha nice nitelikli eser mevcut, bunu da her konuda olduğu gibi göz ardı etmemek gerek.
okumak isteyenlere naçizane not: kitabın dili oldukça anlaşılır düzeyde (bu bağlamda çevirisinin de genel hatlarıyla iyi olduğunu düşünüyorum) fakat yer yer temel kimya, biyoloji, fizik bilgisi gerekli olabiliyor. özellikle de yazar termodinamiğin 2. yasasından ve evrimin genel işleyişinden oldukça sık yararlanıyor, bu nedenle okumadan önce bu konular hakkında bir altyapı olması okumanın verimini artıracaktır.
öznel olarak ise, yer yer spekülatif iddialar söz konusu olsa da yazarın genel yaklaşımını beğendiğimi ve kitabın akademik anlamda doyuruculuğunu yeterli bulduğumu söyleyebilirim. elbette bu konu hakkında yazılmış daha nice nitelikli eser mevcut, bunu da her konuda olduğu gibi göz ardı etmemek gerek.
okumak isteyenlere naçizane not: kitabın dili oldukça anlaşılır düzeyde (bu bağlamda çevirisinin de genel hatlarıyla iyi olduğunu düşünüyorum) fakat yer yer temel kimya, biyoloji, fizik bilgisi gerekli olabiliyor. özellikle de yazar termodinamiğin 2. yasasından ve evrimin genel işleyişinden oldukça sık yararlanıyor, bu nedenle okumadan önce bu konular hakkında bir altyapı olması okumanın verimini artıracaktır.
devamını gör...
yazarların adına başlık açmak
yeni gelenlerin tanımlarda adını çok gördükleri yazarlar hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamaktadır.
bu yazar uçurulmuşsa uçurulma nedeni, yazarkenki tutumu vs. hakkında diğer yazarların da görüşlerini öğrenebiliriz.
başlığı açan yazar başlığı açılan yazarın arkadaşıysa tanımlarda çok tatlı bir ortam oluşuyor bence.
bu yazar uçurulmuşsa uçurulma nedeni, yazarkenki tutumu vs. hakkında diğer yazarların da görüşlerini öğrenebiliriz.
başlığı açan yazar başlığı açılan yazarın arkadaşıysa tanımlarda çok tatlı bir ortam oluşuyor bence.
devamını gör...
sevilen kızın ateist olduğunu öğrenmek
mallara sorun olan durum. benim için değil. burası laik bir ülke. isteyen ateist olur isteyen budist. kimse karışamaz.
devamını gör...
kadının beyanı esastır
medyanın insanlara yalan yanlış bilgiler vermesi sonucu insanlarda oluşan saçma sapan düşünce.
yargıtay'ın sansasyon yaratan kararını okuyanınız var mı bilmiyorum ama karar langadanak "kadın ne derse doğru sayarım" demiyor.
hukukumuzda bir soruşturmanın kovuşturma aşamasına geçmesi için kuvvetli suç şüphesi aranır. çocuğun cinsel istismarı ve cinsel saldırı suçları genelde kapalı kapılar ardında işlendiğinden kovuşturma aşamasına geçecek kuvvetli suç şüphesi bulmak zordur. ayrıca hukukumuzda kağıt üstünde tüm deliller soruşturma aşamasında toplanmalı dense de tanıkların genellikle kovuşturma aşamasında dinlendiği, psikolojik raporların kovuşturma aşamasında alındığı ve daha nice delillerin kovuşturma aşamasında dosyaya konduğu, savcıların iddianameleri objektif olmaktan uzak kısıtlı delillerle yazdığı da bir gerçektir.
tam da bu noktada yargıtay, işin kovuşturma aşamasına geçmesi için kuvvetli suç şüphesine gerek olsa da çocuğun cinsel istismarı ve cinsel saldırı suçlarında delil elde etmenin zorluğu, kişilerin delilleri kendi kendilerine toplamalarının neredeyse imkansız olması hususlarını göz önüne almış ve herkesin diline pelesenk olmuş o meşhur kararda şöyle demiştir.
"bir kadın ya da çocuk kendi şerefini ve namusunu da ortaya koyarak, kendisine cinsel istismarda bulunulduğuna dair bir iddiada bulunmaz. o nedenle somut olayın özelliklerine göre değerlendirme yapılır."
söz konusu kararı aramama rağmen bulamadım ama bahsi geçen kararda kadının değil mağdurun beyanı esas alınmalı ifadesi yer alıyordu ve burada mağdurun beyanını esas alarak mahkumiyet hükmü verilmesine dair hiçbir ifadeye de ver verilmiyordu. sadece mağdurun beyanını esas alarak delillerin toplanması ve yargılamanın buna göre yürütülmesi noktasında görüşler vardı.
inanmayan, herhangi ceza mahkemesine gidip de ben cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlara ilişkin dosyaları incelemek istiyorum desin. hiçbir ekstra delil olmaksızın yalnızca kadının beyanına dayanarak verilen mahkumiyet hükmü bulamayacaktır. kadının beyanı sadece soruşturmanın yapılıp delillerin toplanması ve kovuşturmanın başlatılması noktasında yeterli sayılır.
ha bu noktada gelip masumiyet karinesi falan tartışmak isterseniz onları tartışırım. ama kadının beyanını esas alıp ceza veriyorlar gibi bir saçmalığa inanan insanlara akıl fikir diliyorum.
yargıtay'ın sansasyon yaratan kararını okuyanınız var mı bilmiyorum ama karar langadanak "kadın ne derse doğru sayarım" demiyor.
hukukumuzda bir soruşturmanın kovuşturma aşamasına geçmesi için kuvvetli suç şüphesi aranır. çocuğun cinsel istismarı ve cinsel saldırı suçları genelde kapalı kapılar ardında işlendiğinden kovuşturma aşamasına geçecek kuvvetli suç şüphesi bulmak zordur. ayrıca hukukumuzda kağıt üstünde tüm deliller soruşturma aşamasında toplanmalı dense de tanıkların genellikle kovuşturma aşamasında dinlendiği, psikolojik raporların kovuşturma aşamasında alındığı ve daha nice delillerin kovuşturma aşamasında dosyaya konduğu, savcıların iddianameleri objektif olmaktan uzak kısıtlı delillerle yazdığı da bir gerçektir.
tam da bu noktada yargıtay, işin kovuşturma aşamasına geçmesi için kuvvetli suç şüphesine gerek olsa da çocuğun cinsel istismarı ve cinsel saldırı suçlarında delil elde etmenin zorluğu, kişilerin delilleri kendi kendilerine toplamalarının neredeyse imkansız olması hususlarını göz önüne almış ve herkesin diline pelesenk olmuş o meşhur kararda şöyle demiştir.
"bir kadın ya da çocuk kendi şerefini ve namusunu da ortaya koyarak, kendisine cinsel istismarda bulunulduğuna dair bir iddiada bulunmaz. o nedenle somut olayın özelliklerine göre değerlendirme yapılır."
söz konusu kararı aramama rağmen bulamadım ama bahsi geçen kararda kadının değil mağdurun beyanı esas alınmalı ifadesi yer alıyordu ve burada mağdurun beyanını esas alarak mahkumiyet hükmü verilmesine dair hiçbir ifadeye de ver verilmiyordu. sadece mağdurun beyanını esas alarak delillerin toplanması ve yargılamanın buna göre yürütülmesi noktasında görüşler vardı.
inanmayan, herhangi ceza mahkemesine gidip de ben cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlara ilişkin dosyaları incelemek istiyorum desin. hiçbir ekstra delil olmaksızın yalnızca kadının beyanına dayanarak verilen mahkumiyet hükmü bulamayacaktır. kadının beyanı sadece soruşturmanın yapılıp delillerin toplanması ve kovuşturmanın başlatılması noktasında yeterli sayılır.
ha bu noktada gelip masumiyet karinesi falan tartışmak isterseniz onları tartışırım. ama kadının beyanını esas alıp ceza veriyorlar gibi bir saçmalığa inanan insanlara akıl fikir diliyorum.
devamını gör...
slowly
fikre bayılarak bir süre kullandığım ve hala düzenli bir mektup arkadaşı edinemediğim uygulama. amerika'ya mektup atıyorum 2 gün gitmiyor, karşıdaki de beklemekten sıkılıyor herhalde, muhabbet devam etmiyor. yine de gelen mektubu beklemenin verdiği heyecan sayesinde sevdiğim bir uygulama kendisi.
devamını gör...
en sevilen nazım hikmet ran şiiri
delikanlım
iyi bak yıldızlara...
iyi bak yıldızlara...
devamını gör...
fotoğrafın hikayesi
nefretin gözleri (eyes of hate)
nazi dönemi propaganda bakanı joseph goebbels, 1933 yılının eylül ayında cenevre'deki milletler cemiyeti toplantısına katılır. life dergisi için çalışan o dönemin başarılı fotoğrafçılarından alfred eisenstaedt, önce şu fotoğrafı çekmiş:

burada alman siyasetçi mutlu gördüğümüz üzere. ama çektiği bir başka fotoğrafta goebbel'in tüm tavrı değişiyor. fotoğrafçıya korkunç bakışlar atıyor kendisi. eyes of hate.

peki neden? cevap basit. eisenstaedt'ın yahudi olduğunu öğrendiği için.
eisenstaedt yıllar sonra bu karşılaşma için şunları söylemiş:
bana nefret dolu gözlerle baktı ve sinmemi bekledi. ama sinmedim. elimde kameram varken hiç bir şeyden korkmam.
hikayenin sonunu biliyoruz. ikinci dünya savaşı biter, almanlar kaybeder.
goebbels, tüm ailesiyle beraber 1945'in mayıs ayında intihar eder.
eisenstaedt, aynı yılın ağustos ayında savaşın bitmesiyle yapılan zafer kutlamalarında çektiği v-j day in times square (1945) fotoğrafıyla ünlenir. bugün bilinen en önemli foto muhabirlerden biridir. 1995 yılında hayatını kaybeder.
konuyla ilgili güzel bir yazı için kaynak
nazi dönemi propaganda bakanı joseph goebbels, 1933 yılının eylül ayında cenevre'deki milletler cemiyeti toplantısına katılır. life dergisi için çalışan o dönemin başarılı fotoğrafçılarından alfred eisenstaedt, önce şu fotoğrafı çekmiş:

burada alman siyasetçi mutlu gördüğümüz üzere. ama çektiği bir başka fotoğrafta goebbel'in tüm tavrı değişiyor. fotoğrafçıya korkunç bakışlar atıyor kendisi. eyes of hate.
peki neden? cevap basit. eisenstaedt'ın yahudi olduğunu öğrendiği için.
eisenstaedt yıllar sonra bu karşılaşma için şunları söylemiş:
bana nefret dolu gözlerle baktı ve sinmemi bekledi. ama sinmedim. elimde kameram varken hiç bir şeyden korkmam.
hikayenin sonunu biliyoruz. ikinci dünya savaşı biter, almanlar kaybeder.
goebbels, tüm ailesiyle beraber 1945'in mayıs ayında intihar eder.
eisenstaedt, aynı yılın ağustos ayında savaşın bitmesiyle yapılan zafer kutlamalarında çektiği v-j day in times square (1945) fotoğrafıyla ünlenir. bugün bilinen en önemli foto muhabirlerden biridir. 1995 yılında hayatını kaybeder.
konuyla ilgili güzel bir yazı için kaynak
devamını gör...
var olduğu bilinmeyen ülkeler
devamını gör...
yazarların en sevdiği 5 çorba
beşine de mercimek çorbası diyorum, geç.
devamını gör...
antalya limanı'nın katarlılara satılması
yerli ve milli diye diye ne var ne yoksa sattılar.
bu ülkeye bu kadar kötülük yapan bir başka yönetim sanırım daha önce gelmedi.
her şeye eyvallah, yediniz, içtiniz, milleti dımdızlak ettiniz, ya hiç olmazsa taşınmazları, toprakları satmayın, sizden bizden sonra da çocuklarımız, torunlarımız yaşayacak bu ülkede. yazıklar olsun yaaa.
bu ülkeye bu kadar kötülük yapan bir başka yönetim sanırım daha önce gelmedi.
her şeye eyvallah, yediniz, içtiniz, milleti dımdızlak ettiniz, ya hiç olmazsa taşınmazları, toprakları satmayın, sizden bizden sonra da çocuklarımız, torunlarımız yaşayacak bu ülkede. yazıklar olsun yaaa.
devamını gör...
