sakatat
hayvanların ana etleri dışındaki beyin, işkembe, dil, böbrek, paça, kokoreç gibi yenilebilen taraflarına verilen isim.
bağışıklık sisteminin en önemli ihtiyacı ve yakıtı sayılan d vitamini gibi kutsal vitamini karşılayabilmek için sakatat yemek gerekiyor.
o yüzden sakatat yiyin ki sakata gelmeyin.
bağışıklık sisteminin en önemli ihtiyacı ve yakıtı sayılan d vitamini gibi kutsal vitamini karşılayabilmek için sakatat yemek gerekiyor.
o yüzden sakatat yiyin ki sakata gelmeyin.
devamını gör...
mutlu bir çift görünce akıldan geçenler
bayramın ikinci günüydü. bir sebepten eşimle tartıstık. öfke oranınin fazla olduğu bir tartismaydi. cocuklari alip evden çıktım.once biraz parkta oturduk. kafamın içinde ayağa kalktığım anda gideceğim karakoldan, imzalayacağız tutanaktan başlayarak önümdeki beş yıla kadar başımdan gececekleri tahayyül ettim. biraz sonra moralleri düzelsin diye çocuklara marketten dondurma almayı teklif ettim. beni üzmemek için tamam dediler. marketin biraz ilerisinde gölge bir bank bulup oturduk. gözümde güneş gözlüğü ağzımda maske yüzümde hiç bir yerim görünmüyor. yavas yavaş gözyaşlarım akmaya basladi. maske takmanın tek güzel yönü bu sanirim.
küçük oğlum duygularini gevezelikle bastırmaya calisir. büyük oğlum ağladığımi anlayıp sessiz olması için kardeşinin uyardı. sessizce dondurmalarini yemeye calisiyorlar ama boğazlarından gecmiyor farkindayim. eminim hayatlarında daha acı bir dondurma yememislerdir. biraz sonra karşıdan bir çift belirdi. el ele tutmuşlar. kadın hamile, bir eli göbeğinde, eşine bir şeyler anlatıyor. adam da ilgi ile dinliyor. bazen adam kadını kendine doğru çekiyor. kadın da adama sanki bir şarkıya eşlik ediyormus gibi ritim tutarak bir şeyler söylüyor. aheste bir şekilde yanımıza kadar gelip önümüzden geçtiler ve uzaklaştılar. onları izledim. kendi geçmişimi izler gibi. bizi düşündüm, aynı yolda aynı neşe ile yürüyerek evimize dondugumuz bir günü hatirladim. hani ölmek üzere olanların hayatları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş ya, benim de öyle tüm evliliğim gözümün önünden geçti.
onlar köşeyi dönerken maşallah dedim hemen. allah kucağına almayı nasip etsin ve yüzün hiç asılmasin.benim halimin nazarı değecek diye korktum.
yanımda oturan iki çocuğumla göz göze geldim.
sonra içimden bir şarkı mirildandim.
zamanın eli değdi bize
çoktan değişti her şey
aynı değiliz ikimiz de
zaaflarına bir gece
hatalarına bir nilüfer
sevgisizliğine bir kalp verdim
artık geri ver
geri veremezsin aldıklarını
artık geri ver
geri verilmez hiçbir yanılgı
yokluğuma emanet et
sende benden kalanları...
hikayenin sonunu merak edenler için; uzun bir müddet daha bankta oturdum. . çocuklar dondurmadan sonra yanımda yoremde koşturmaya gülüşüp oynaşmaya başladı. uzun uzun düşündüm. yaşadığım olayı anneme, en yakın arkadaşıma ve beni her an gören allah'a tekrar anlattım.icimden eşimle konuştum olayı bir de ondan dinledim. hayatımın gelecekteki beş yılını bir de farklı bir senaryo ile tahayyül ettim. daha gerçekçi ve daha az aksiyon ve maceranın olduğu şekilde. yapmayı çok isteyip hiç yapamadığım, zekamın yeterli gelmediği planları (muhtemelen yine basarisizla sonuclanacak olmasına rağmen) belirledim.
gözyaşlarımı silip evime geri döndüm. anahtarla kapıyı açarken şarkı değişti.
buradan
küçük oğlum duygularini gevezelikle bastırmaya calisir. büyük oğlum ağladığımi anlayıp sessiz olması için kardeşinin uyardı. sessizce dondurmalarini yemeye calisiyorlar ama boğazlarından gecmiyor farkindayim. eminim hayatlarında daha acı bir dondurma yememislerdir. biraz sonra karşıdan bir çift belirdi. el ele tutmuşlar. kadın hamile, bir eli göbeğinde, eşine bir şeyler anlatıyor. adam da ilgi ile dinliyor. bazen adam kadını kendine doğru çekiyor. kadın da adama sanki bir şarkıya eşlik ediyormus gibi ritim tutarak bir şeyler söylüyor. aheste bir şekilde yanımıza kadar gelip önümüzden geçtiler ve uzaklaştılar. onları izledim. kendi geçmişimi izler gibi. bizi düşündüm, aynı yolda aynı neşe ile yürüyerek evimize dondugumuz bir günü hatirladim. hani ölmek üzere olanların hayatları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş ya, benim de öyle tüm evliliğim gözümün önünden geçti.
onlar köşeyi dönerken maşallah dedim hemen. allah kucağına almayı nasip etsin ve yüzün hiç asılmasin.benim halimin nazarı değecek diye korktum.
yanımda oturan iki çocuğumla göz göze geldim.
sonra içimden bir şarkı mirildandim.
zamanın eli değdi bize
çoktan değişti her şey
aynı değiliz ikimiz de
zaaflarına bir gece
hatalarına bir nilüfer
sevgisizliğine bir kalp verdim
artık geri ver
geri veremezsin aldıklarını
artık geri ver
geri verilmez hiçbir yanılgı
yokluğuma emanet et
sende benden kalanları...
hikayenin sonunu merak edenler için; uzun bir müddet daha bankta oturdum. . çocuklar dondurmadan sonra yanımda yoremde koşturmaya gülüşüp oynaşmaya başladı. uzun uzun düşündüm. yaşadığım olayı anneme, en yakın arkadaşıma ve beni her an gören allah'a tekrar anlattım.icimden eşimle konuştum olayı bir de ondan dinledim. hayatımın gelecekteki beş yılını bir de farklı bir senaryo ile tahayyül ettim. daha gerçekçi ve daha az aksiyon ve maceranın olduğu şekilde. yapmayı çok isteyip hiç yapamadığım, zekamın yeterli gelmediği planları (muhtemelen yine basarisizla sonuclanacak olmasına rağmen) belirledim.
gözyaşlarımı silip evime geri döndüm. anahtarla kapıyı açarken şarkı değişti.
buradan
devamını gör...
furtuna
furtuna(sto'pa kai sto ksanaleo)
/ furtuna bir girit ağıdıdır aslında.
bu ağıdın sözleri anonimdir. girit'in kıyılarında az balık olduğundan balıkçılar, hep açıklarda balık tutmak zorunda kalırlarmış. kadın fırtınalı bir havada kocasını balığa göndermek istememiş. fakat kocası ekmek parası derdinde olduğu için mecburen açılmış teknesiyle. aradan bir kaç gün geçmesine rağmen adam geri gelmemiş. okuma yazması olmayan balıkçının karısı, denizin kıyısında bir daha hiç geri gelmeyecek olan kocasına ağlayarak bu ağıdı haykırmış.
sözleri/
sto pa kai sto ksanaleo
sto gialo min katebeis
ki o gialos kanei fourtouna
kai se parei kai diaveis
ki an me parei pou me paei
kato sta vathia nera
kano to kormi mou varka
ta herakia mou koupia
to mandili mou panaki
mbainobgaino sti steria
sto pa kai sto ksanaleo
mi mou grafeis grammata
giati grammata den ksero
kai me pianoun klamata.
çeviri /
sana söyledim ve tekrar söylüyorum
sahile inme dedim
sahilde fırtına olur
ve seni alır ve götürür
ve eğer seni alırsa ve oraya götürürse
aşağıya, o derin sulara
vücudumu tekne yaparım
küçük ellerimi kürek,
mendilimi yelkencik
karaya girip çıkarım
sana söyledim ve tekrar söylüyorum
bana mektup yazma
çünkü ben yazı bilmiyorum
ve ben gözyaşlarına boğuluyorum..
/ furtuna bir girit ağıdıdır aslında.
bu ağıdın sözleri anonimdir. girit'in kıyılarında az balık olduğundan balıkçılar, hep açıklarda balık tutmak zorunda kalırlarmış. kadın fırtınalı bir havada kocasını balığa göndermek istememiş. fakat kocası ekmek parası derdinde olduğu için mecburen açılmış teknesiyle. aradan bir kaç gün geçmesine rağmen adam geri gelmemiş. okuma yazması olmayan balıkçının karısı, denizin kıyısında bir daha hiç geri gelmeyecek olan kocasına ağlayarak bu ağıdı haykırmış.
sözleri/
sto pa kai sto ksanaleo
sto gialo min katebeis
ki o gialos kanei fourtouna
kai se parei kai diaveis
ki an me parei pou me paei
kato sta vathia nera
kano to kormi mou varka
ta herakia mou koupia
to mandili mou panaki
mbainobgaino sti steria
sto pa kai sto ksanaleo
mi mou grafeis grammata
giati grammata den ksero
kai me pianoun klamata.
çeviri /
sana söyledim ve tekrar söylüyorum
sahile inme dedim
sahilde fırtına olur
ve seni alır ve götürür
ve eğer seni alırsa ve oraya götürürse
aşağıya, o derin sulara
vücudumu tekne yaparım
küçük ellerimi kürek,
mendilimi yelkencik
karaya girip çıkarım
sana söyledim ve tekrar söylüyorum
bana mektup yazma
çünkü ben yazı bilmiyorum
ve ben gözyaşlarına boğuluyorum..
devamını gör...
iq ortalaması düşük ortamlar
nargile kafeler.
devamını gör...
bronkopnömoni
şimdi efenim, pnömoni (zatürre) bir akciğer enfeksiyonu çeşididir. bronkopnömoni ise alveollerde enfeksiyona sebep olan bir pnömoni türüdür. alveollerinde iltihaplanma olan birinin de doğal olarak solunum yolları tıkanır. bu nedenle nefes almakta zorluk çekilir. sigara içmek, aşırı alkol ve beslenmeye göre riski artar. bebekler ve yaşlılar ise daha yaygın görülen risk grubu içerisindedir. onun dışında astım gibi kronik bir rahatsızlığa sahip olanlarda, bazı otoimmün rahatsızlıklara sahip olanlarda risk daha fazladır.
genelde bakteri kaynaklı görülen bir hastalıktır. birincil etken staphylococcus aureus (nazofarenkste kolonize) onun dışında haemophilus influenzae kaynaklı olabilir, pseudomonas aeruginosa, escherichia coli, klebsiella pneumoniae ve proteus kaynaklı olabilir. bunlar da öksürük, hapşırma yoluyla bulaşabilir.
çocuklarda ateş, uyuyamama, iştah kesilmesi, düşük kan oksijen seviyesi, hızlı kalp atışı belirtileri varsa; yetişkinlerde ise, ateş, öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, baş ağrısı, titreme, terleme, nefes alış hızının artması belirtileri varsa, koşa koşa doktora gidiyorsunuz. doktor da sizi stetoskop ile muayene ettikten sonra, bir takım testlere sokacak; röntgen, kan sayımı, kan ve balgam kültürleri, bronkoskopi, ct taraması (bilgisayar tomografisi) ve nabız oksimetresi. bu testler ve doktor muayenesi sayesinde sizin hasta olup olmamanız belirlenecek.
viral yollu ise, genelde tedavisiz atlatılır, bakteri yollu olanlar ise genelde antibiyotik tedavisi ile geçer. yaşlılar ve kronik rahatsızlığı olanlar ise genelde hastaneye yatar. onlara intravenöz, antibiyotik, gerekliyse oksijen verilerek bir tedavi uygulanır.
genelde bakteri kaynaklı görülen bir hastalıktır. birincil etken staphylococcus aureus (nazofarenkste kolonize) onun dışında haemophilus influenzae kaynaklı olabilir, pseudomonas aeruginosa, escherichia coli, klebsiella pneumoniae ve proteus kaynaklı olabilir. bunlar da öksürük, hapşırma yoluyla bulaşabilir.
çocuklarda ateş, uyuyamama, iştah kesilmesi, düşük kan oksijen seviyesi, hızlı kalp atışı belirtileri varsa; yetişkinlerde ise, ateş, öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, baş ağrısı, titreme, terleme, nefes alış hızının artması belirtileri varsa, koşa koşa doktora gidiyorsunuz. doktor da sizi stetoskop ile muayene ettikten sonra, bir takım testlere sokacak; röntgen, kan sayımı, kan ve balgam kültürleri, bronkoskopi, ct taraması (bilgisayar tomografisi) ve nabız oksimetresi. bu testler ve doktor muayenesi sayesinde sizin hasta olup olmamanız belirlenecek.
viral yollu ise, genelde tedavisiz atlatılır, bakteri yollu olanlar ise genelde antibiyotik tedavisi ile geçer. yaşlılar ve kronik rahatsızlığı olanlar ise genelde hastaneye yatar. onlara intravenöz, antibiyotik, gerekliyse oksijen verilerek bir tedavi uygulanır.
devamını gör...
gece 03.07 sularında bütün entrylerimi beğenen yazar
begeni simgesinin yanindaki rakama tiklanildiginda, icerigin gozuktugunu bilmeyen yazarin tanimlarini begenen yazardir, eline sagliktir*.
devamını gör...
nickaltıma yazdığın için teşekkür ederim favorisi
nickaltı yazmak ve kendi nickaltı başlığını okumak çok hoşuma gidiyor.
eskiden yıllıklar olurdu okullarda onun gibi hoş birer anı bırakıyor insanlarda.
eskiden yıllıklar olurdu okullarda onun gibi hoş birer anı bırakıyor insanlarda.
devamını gör...
hayattan gram zevk almamak
yok kardeşim olmuyor, ne yaparsam yapayım zevk alamıyorum. hep bir tatsızlık, hep bir boşluk hissi, hep bir şeyler eksikmiş gibi hissetmek. ne olursa olsun bir mutsuzluk, bir hüzün kaplıyor aklımı ve kalbimi, o karanlığı üstümden atamıyorum.
devamını gör...
sözlüğe ilk girişinde hoş geldin denmeyen yazarlar
benim de içinde bulunduğum durumdur. beni ilk karşılayan kişi, (bkz: sanagulbahcesivadetmedim) adlı yazarımız. kendisine buradan teşekkür ederim. üvey evlat gibi hissediyorum kendimi, saygıdeğer yazarlar.*
devamını gör...
johannes brahms
dünyanın bilinen en eski lanetine, karşılıksız aşka kapılmış ve ömrü boyunca bir bıçak izi gibi bunu taşımış olan besteci. 20'li yaşlarında robert schumann ile tanışıyor brahms ve schumann brahms'ın yeteneği karşısında neredeyse büyüleniyor böylece aralarında bir dostluk başlıyor -ki schumann'ın yeni yollar makalesinde brahms'ı övmesi, brahms için tanınmanın kapılarını aralıyor- ve bu dostluk schumann akıl hastanesine yatana kadar ve sonrasında da devam ediyor fakat bu süreç brahms için büyük bir felaketin de başlangıcı oluyor. bu büyük felaket; robert schumann'ın eşi, piyano virtüözü clara josephine wieck veya bilinen ismiyle clara schumann. robert hastanedeyken ikilinin mesafeli dostluğu başlıyor ve brahms clara'ya robert'ın durumu hakkında bilgi vermek için aracı görevini üstleniyor. bu mektuplaşmalar sürerken brahms gittikçe clara'ya karşı bir hayranlık duymaya başlıyor ve bu hayranlık yavaş yavaş yerini filizlenmek üzere olan bir aşka bırakıyor fakat brahms bu durumu asla yansıtmadan aracı görevini robert schumann 1856 yılında ölene kadar devam ettiriyor.
daha sonrasında ikilinin dostluğu devam etse bile brahms hislerini söylemiyor ve kendisini eşinin eserlerini tanıtmaya adamış olan clara'ya ve clara'nın çocuklarına adıyor. hislerini belli etmeden uzun süre boyunca yalnızca dostluğu ile clara'ya eşlik etmeye devam ediyor. ikilinin arasına sık sık mesafeler girse bile mektuplaşmalar kesilmiyor hatta git gide samimi bir duruma geliyor konuşmaları fakat ne çare, clara yalnızca yakın bir dost olarak görüyor brahms'ı. son dönemlerinde yazılan mektuplar bir noktada kafa karıştırıcı olsa da ikilinin arasındaki ilişki hiçbir zaman karşılıklı bir aşka dönüşmüyor ve gençliğinin en güzel zamanlarından ölene kadar sevdiği ve asla bir karşılık bulamadığı -hatta belki de beklemediği- kadını 1896 yılında tamamen kaybediyor. zaten clara'nın ölümünden kısa süre sonra kendisi de ölümü eski bir dost gibi selamlıyor.
tchaikovsky ne kadar kendisini yeteneksiz olarak tanımlasada bence brahms'ın keman-piyano sonatlarında insanın ruhuna dokunan bir şeyler var. bütün bu yaşanmışlığın, haykırılamayan sevginin söylenmemiş sözleri ve gönderilmeden yakılmış mektupların çaresizliği insanın içine hiç gitmeyecek bir ağırlık gibi yerleşir, bu yüzden brahms'ın mektupları müziğidir, söylenmemiş cümleleri, katlandığı bu çaresizlik ve sevgisini içine gömüp her an o sevginin kaynağını izlemek zorunda olma laneti onun eserlerindeki çığlık gibidir. zaten bütün bu hikayenin altında yatanları bilmek bana yemişim tchaikovsky'i ben zaten antonín dvořák seviyorum dedirtmiştir.*
benim için brahms ve eserleri platonik aşkın tanımı gibidir çünkü bana kalırsa böyle bir sevmek çok nadir görülür. ne zaman herhangi bir şeyin imkansızlığı -benim durumumda sanıyorum bu imkansızlık birini sevmek olurdu- altında ezilsem ve bir cam gibi dağılıp gideceğimi hissetsem sığındığım ilk kapı brahms'ın sanatıdır bu yüzden. hiç tatmadan da brahms'dan öğrendiğim bir şey var ise; asla sizin olmayacak bir şeyi sevmek, hayatın; " her istediğine sahip olamazsın" deme şeklidir. dünyanın artık yalnızca kendi etrafında dönmediğini fark eder ve bir gülümsemenin önünde tüm varlığın ile diz çökersin ama uzanıp ona dokunamayacağını bilirsin, işte bu insanın parmaklarının ucunu yakan bir şeydir. hangimizde brahms'da bulunan bu bağlılık var bilinmez, hangimiz sevmenin ve sevilmenin böylesine denk geliriz o da muamma ama şu var ki ölmeyecek tüm tutkular sanat ile varlığını sürdürmeye ve içimizde bir şeyleri taze tutmaya devam eder. bundan dolayı nasırlaşmış her yanımızı törpüler sanat, giden yine bizdendir, bizim etimizdir ama en azından içimizdeki bir şeyleri korumaya belki yeter.
şair lisel mueller'in kaleminden brahms ve clara:
johannes brahms and
clara schumann
the modern biographers worry
“how far it went,” their tender friendship.
they wonder just what it means
when he writes he thinks of her constantly,
his guardian angel, beloved friend.
the modern biographers ask
the rude, irrelevant question
of our age, as if the event
of two bodies meshing together
establishes the degree of love,
forgetting how softly eros walked
in the nineteenth-century, how a hand
held overlong or a gaze anchored
in someone’s eyes could unseat a heart,
and nuances of address not known
in our egalitarian language
could make the redolent air
tremble and shimmer with the heat
of possibility. each time ı hear
the ıntermezzi, sad
and lavish in their tenderness,
ı imagine the two of them
sitting in a garden
among late-blooming roses
and dark cascades of leaves,
letting the landscape speak for them,
leaving us nothing to overhear.
ek olarak türkçe bir kaynak bulamadım ama mektuplaşmalar ve hikayenin atladığım detayları ile ilgilenen olursa diye buraya detaylı bir yazı bırakıyorum: www.brainpickings.org/2017/...
bunu da eklemezsem içimde kalırdı:
daha sonrasında ikilinin dostluğu devam etse bile brahms hislerini söylemiyor ve kendisini eşinin eserlerini tanıtmaya adamış olan clara'ya ve clara'nın çocuklarına adıyor. hislerini belli etmeden uzun süre boyunca yalnızca dostluğu ile clara'ya eşlik etmeye devam ediyor. ikilinin arasına sık sık mesafeler girse bile mektuplaşmalar kesilmiyor hatta git gide samimi bir duruma geliyor konuşmaları fakat ne çare, clara yalnızca yakın bir dost olarak görüyor brahms'ı. son dönemlerinde yazılan mektuplar bir noktada kafa karıştırıcı olsa da ikilinin arasındaki ilişki hiçbir zaman karşılıklı bir aşka dönüşmüyor ve gençliğinin en güzel zamanlarından ölene kadar sevdiği ve asla bir karşılık bulamadığı -hatta belki de beklemediği- kadını 1896 yılında tamamen kaybediyor. zaten clara'nın ölümünden kısa süre sonra kendisi de ölümü eski bir dost gibi selamlıyor.
tchaikovsky ne kadar kendisini yeteneksiz olarak tanımlasada bence brahms'ın keman-piyano sonatlarında insanın ruhuna dokunan bir şeyler var. bütün bu yaşanmışlığın, haykırılamayan sevginin söylenmemiş sözleri ve gönderilmeden yakılmış mektupların çaresizliği insanın içine hiç gitmeyecek bir ağırlık gibi yerleşir, bu yüzden brahms'ın mektupları müziğidir, söylenmemiş cümleleri, katlandığı bu çaresizlik ve sevgisini içine gömüp her an o sevginin kaynağını izlemek zorunda olma laneti onun eserlerindeki çığlık gibidir. zaten bütün bu hikayenin altında yatanları bilmek bana yemişim tchaikovsky'i ben zaten antonín dvořák seviyorum dedirtmiştir.*
benim için brahms ve eserleri platonik aşkın tanımı gibidir çünkü bana kalırsa böyle bir sevmek çok nadir görülür. ne zaman herhangi bir şeyin imkansızlığı -benim durumumda sanıyorum bu imkansızlık birini sevmek olurdu- altında ezilsem ve bir cam gibi dağılıp gideceğimi hissetsem sığındığım ilk kapı brahms'ın sanatıdır bu yüzden. hiç tatmadan da brahms'dan öğrendiğim bir şey var ise; asla sizin olmayacak bir şeyi sevmek, hayatın; " her istediğine sahip olamazsın" deme şeklidir. dünyanın artık yalnızca kendi etrafında dönmediğini fark eder ve bir gülümsemenin önünde tüm varlığın ile diz çökersin ama uzanıp ona dokunamayacağını bilirsin, işte bu insanın parmaklarının ucunu yakan bir şeydir. hangimizde brahms'da bulunan bu bağlılık var bilinmez, hangimiz sevmenin ve sevilmenin böylesine denk geliriz o da muamma ama şu var ki ölmeyecek tüm tutkular sanat ile varlığını sürdürmeye ve içimizde bir şeyleri taze tutmaya devam eder. bundan dolayı nasırlaşmış her yanımızı törpüler sanat, giden yine bizdendir, bizim etimizdir ama en azından içimizdeki bir şeyleri korumaya belki yeter.
şair lisel mueller'in kaleminden brahms ve clara:
johannes brahms and
clara schumann
the modern biographers worry
“how far it went,” their tender friendship.
they wonder just what it means
when he writes he thinks of her constantly,
his guardian angel, beloved friend.
the modern biographers ask
the rude, irrelevant question
of our age, as if the event
of two bodies meshing together
establishes the degree of love,
forgetting how softly eros walked
in the nineteenth-century, how a hand
held overlong or a gaze anchored
in someone’s eyes could unseat a heart,
and nuances of address not known
in our egalitarian language
could make the redolent air
tremble and shimmer with the heat
of possibility. each time ı hear
the ıntermezzi, sad
and lavish in their tenderness,
ı imagine the two of them
sitting in a garden
among late-blooming roses
and dark cascades of leaves,
letting the landscape speak for them,
leaving us nothing to overhear.
ek olarak türkçe bir kaynak bulamadım ama mektuplaşmalar ve hikayenin atladığım detayları ile ilgilenen olursa diye buraya detaylı bir yazı bırakıyorum: www.brainpickings.org/2017/...
bunu da eklemezsem içimde kalırdı:
devamını gör...
mutsuz bir ailede büyümek
tam olarak içinde çürüdüğüm aile. ne annem babamı ne babam annemi severdi. kendilerini sevmedikleri gibi beni ve kardeşimi de sevmediler. ne ihtiyaçlarımızı karşıladılar ne bize çocuk olduğumuzi hissettirdiler. 33 yaşındayım ve doğurma ve bebeklik bakımı haricinde hiçbir faydaları olmadı desem abartmış olmam. ne elimizden tutup bir parka götürdüler, ne hadi bayram elbisesi almaya mağazaya gidiyoruz diyerek sevindirdiler. ot gibi yaşadılar, ot gibi yaşattılar. zorla mı evlendirildiler yoksa severek mi evlendiler onu bile bilmiyoruz kardeşimle. babam öldü gitti, annem hasta. o hasta haliyle her haline koşmamıza rağmen yine hayırlı evlat olamadık.
bir tane kızım var, 5 yaşında. her özel anında yanında olmaya çalışıyorum ki, ilerde benim hakkımda kötü konuşmasın.
bir tane kızım var, 5 yaşında. her özel anında yanında olmaya çalışıyorum ki, ilerde benim hakkımda kötü konuşmasın.
devamını gör...
şeyma subaşı
gereksiz bir insanı konuşarak onu daha da bilinir kılmayın dediğim kişidir.
devamını gör...
kanser hastası çocuklara yardım etkinliği
zaten anonim olduğumuz kafa sözlük ortamında bağış kültürünü aşılamak amacıyla nickimi belirtmekte sakınca görmeden bir bağışta bulundum. çünkü çocukların bu zorlu süreçlerine bir katkım olsun istedim ve aynı şekilde diğer yazarları da teşvik etmek istiyorum. portakallar olarak çorbada bir tuzumuz neden olmasın. en azından bir kitap alsak bir çocuğun hayatını etkileriz değil mi?
devamını gör...
kanada
şu aralar yine kapadokya'da altın avına çıkmış olan şirketin mensup olduğu ülke.
devamını gör...
selam ve dua lipa ile
mesajın ya da mailin sonuna yazılabilecek güzel temenni.
devamını gör...
aynı evde yaşıyormuş gibi entryler
yalnız ben evi yeni temizledim. kimse batırmasın.
devamını gör...
sen piyer hanı
istanbul karaköy'de, bankalar caddesi üzerinde eski banka sokağı'nda yer alan han.*
1732 yılında burada yapılmış olan lojman yangında zarar gördükten sonra 1771'de bugün gördüğümüz han inşa ediliyor. hanın bulunduğu alan aslında zamanla bir çok yapının inşa edilip birleştirildiği bir kompleks. han adını hemen arkasındaki st. pierre kilisesi'nden alıyor, hemen karşısında da 1314 yılında inşa edilmiş olan ceneviz sarayı bulunuyor. hanın mülkiyeti dominiken rahiplerine ait.
ibb miras 250 yıllık bu hanın restorasyonuna başladı ve şu an halka açık rehberli turlar düzenleniyor. ben de bu tura katılma şansı buldum.
bu han 1856'da açılan osmanlı bankası'nın ilk merkezi olmuş. banka olarak kullanılan mekanı ziyaret edebiliyorsunuz. fotoğraftaki kedi de geziye dahil, sizi gezdiriyor kendisi.
bunun dışında 19. yüzyılın önemli mimarlarının büroları bu handa bulunuyormuş. ziyaret ettiğinizde bazı mimarların oda numaralarının tabelalarını görebilir, bu büroları da ziyaret edebilirsiniz.

ayrıca 1960'larda türkiye'nin ilk kot pantolonlarının üretildiği atölyeler de bu handa bulunuyormuş. tüm dünyada blue jean olarak bilinirken bizim ''kot'' ismini kullanmamızın sebebi ise atölyelerin sahibinin adı: muhteşem kot. evet. ilginç bilgi.
en sevdiğim detaylardan biri, hanın giriş katındaki odalardan birinde bulunan 19. yüzyıl duvar resimleri ve kalemişi desenler oldu. ayvazovski'nin eserleri gibi.

restorasyon süreci devam ediyor, 1 yıl içinde tamamlanması öngörülüyor, bittiğinde ise kültür merkezi olarak kullanılacak. boya katmanlarının ardında keşfedilmeyi bekleyen ne güzellikler var kim bilir. darısı vlora han'ın başına.
hanı gezerken bir kaç yüzyıl geriye ışınlandım, çok keyifliydi. istanbul'da yaşayan ve gidebilecek olanların geziler bitmeden başvurmasını öneririm.
hanla ilgili daha fazla bilgi için bir tweet dizisi de ekleyeyim.
görsel kaynak: ben.
1732 yılında burada yapılmış olan lojman yangında zarar gördükten sonra 1771'de bugün gördüğümüz han inşa ediliyor. hanın bulunduğu alan aslında zamanla bir çok yapının inşa edilip birleştirildiği bir kompleks. han adını hemen arkasındaki st. pierre kilisesi'nden alıyor, hemen karşısında da 1314 yılında inşa edilmiş olan ceneviz sarayı bulunuyor. hanın mülkiyeti dominiken rahiplerine ait.
ibb miras 250 yıllık bu hanın restorasyonuna başladı ve şu an halka açık rehberli turlar düzenleniyor. ben de bu tura katılma şansı buldum.
bu han 1856'da açılan osmanlı bankası'nın ilk merkezi olmuş. banka olarak kullanılan mekanı ziyaret edebiliyorsunuz. fotoğraftaki kedi de geziye dahil, sizi gezdiriyor kendisi.
bunun dışında 19. yüzyılın önemli mimarlarının büroları bu handa bulunuyormuş. ziyaret ettiğinizde bazı mimarların oda numaralarının tabelalarını görebilir, bu büroları da ziyaret edebilirsiniz.

ayrıca 1960'larda türkiye'nin ilk kot pantolonlarının üretildiği atölyeler de bu handa bulunuyormuş. tüm dünyada blue jean olarak bilinirken bizim ''kot'' ismini kullanmamızın sebebi ise atölyelerin sahibinin adı: muhteşem kot. evet. ilginç bilgi.
en sevdiğim detaylardan biri, hanın giriş katındaki odalardan birinde bulunan 19. yüzyıl duvar resimleri ve kalemişi desenler oldu. ayvazovski'nin eserleri gibi.

restorasyon süreci devam ediyor, 1 yıl içinde tamamlanması öngörülüyor, bittiğinde ise kültür merkezi olarak kullanılacak. boya katmanlarının ardında keşfedilmeyi bekleyen ne güzellikler var kim bilir. darısı vlora han'ın başına.
hanı gezerken bir kaç yüzyıl geriye ışınlandım, çok keyifliydi. istanbul'da yaşayan ve gidebilecek olanların geziler bitmeden başvurmasını öneririm.
hanla ilgili daha fazla bilgi için bir tweet dizisi de ekleyeyim.
görsel kaynak: ben.
devamını gör...
the monster
stephan crane tarafından yazılan ve okurken insanı duygudan duyguya savuran öyküdür.
2021 yılındayız. yani üçüncü bin yılın içindeyiz. yani 21 yüzyıl geride kaldı milattan sonra. uzaya araba yolluyoruz, içinde stevie wonder şarkıları çalan. elimizde üstün zekalı makinelerle dolaşıp istediğimiz insana ulaşıyoruz, istediğimiz bilgiyi elde ediyoruz. 3d yazıcılarla organlar üretmeye, onlarca onulmaz hastalığı tarihe gömmeye başladık. birkaç saat içinde ülke değiştiriyoruz, uçuyoruz resmen. çok şey öğrendik dünya hakkında, yığınla bilgi depoladık.
25 mayıs 2020 tarihinde george floyd bir insan müsveddesi tarafından boğazına basılarak katledildi. dünya ayağa kalktı, ya da kalkarmış gibi yaptı. tartışmamız gereken şeyler vardı ve uğruna savaşmamız gereken. george için bir şeyler yapmalıydık. elbette “ black lives matter” ama yeterli değil.
george floyd afro-amerikalı olduğu için öldürüldü. bu kesin ve iğrenç bir gerçek. ten rengi yüzünden öldürülen bir adam nefret uyandırmalı ama şu da aklımızda olsun ki beyaz bir adam da polis şiddeti sonucu ölebilir. ve bu da aynı derecede iğrençtir. ırkçılığa karşı dururken polis devletlerine de karşı çıkmalıyız.
velhasılı çok modern bir çağdayız, öyle olduğunu sanıyoruz. ve george öldürülüyor. soluğunuz kesilmiyor mu bu vahşetle. canavar 122 yıl önce yazılmış bir kitap küçük bir çocuğu yangından kurtarmak için kendi yüzüne feda eden bir afro-amerikalı kölenin hikayesi. ne kadar benzer şeyler göreceğinize şaşıracaksınız.
bu kitabı okuyun ve ırkçılık karşısında ses çıkarın çünkü “ ı can’t breathe.”
2021 yılındayız. yani üçüncü bin yılın içindeyiz. yani 21 yüzyıl geride kaldı milattan sonra. uzaya araba yolluyoruz, içinde stevie wonder şarkıları çalan. elimizde üstün zekalı makinelerle dolaşıp istediğimiz insana ulaşıyoruz, istediğimiz bilgiyi elde ediyoruz. 3d yazıcılarla organlar üretmeye, onlarca onulmaz hastalığı tarihe gömmeye başladık. birkaç saat içinde ülke değiştiriyoruz, uçuyoruz resmen. çok şey öğrendik dünya hakkında, yığınla bilgi depoladık.
25 mayıs 2020 tarihinde george floyd bir insan müsveddesi tarafından boğazına basılarak katledildi. dünya ayağa kalktı, ya da kalkarmış gibi yaptı. tartışmamız gereken şeyler vardı ve uğruna savaşmamız gereken. george için bir şeyler yapmalıydık. elbette “ black lives matter” ama yeterli değil.
george floyd afro-amerikalı olduğu için öldürüldü. bu kesin ve iğrenç bir gerçek. ten rengi yüzünden öldürülen bir adam nefret uyandırmalı ama şu da aklımızda olsun ki beyaz bir adam da polis şiddeti sonucu ölebilir. ve bu da aynı derecede iğrençtir. ırkçılığa karşı dururken polis devletlerine de karşı çıkmalıyız.
velhasılı çok modern bir çağdayız, öyle olduğunu sanıyoruz. ve george öldürülüyor. soluğunuz kesilmiyor mu bu vahşetle. canavar 122 yıl önce yazılmış bir kitap küçük bir çocuğu yangından kurtarmak için kendi yüzüne feda eden bir afro-amerikalı kölenin hikayesi. ne kadar benzer şeyler göreceğinize şaşıracaksınız.
bu kitabı okuyun ve ırkçılık karşısında ses çıkarın çünkü “ ı can’t breathe.”
devamını gör...

