kimsenin aslında seni gerçekten anlamaması
insanı boşluğa ve hiçliğe iten bir durum.
ailen anlamaz, arkadaşların anlamaz hatta bırak onu seviştiğin insan bile anlamaz.
yalnız, bitkin, çaresiz hissedersin.
sürekli sana depresifsin derler ama sen depresif değilsindir sadece dilinden anlayacak kimsecikler yoktur etrafında.
içindeki tüm yaşam enerjisi, istek, heyecan günden güne düşer.
bataklığa çekilmek gibi.
baygın, bıkkın gözlerle etrafa bakar durursun, bitse de gitsek der gibi.
ailen anlamaz, arkadaşların anlamaz hatta bırak onu seviştiğin insan bile anlamaz.
yalnız, bitkin, çaresiz hissedersin.
sürekli sana depresifsin derler ama sen depresif değilsindir sadece dilinden anlayacak kimsecikler yoktur etrafında.
içindeki tüm yaşam enerjisi, istek, heyecan günden güne düşer.
bataklığa çekilmek gibi.
baygın, bıkkın gözlerle etrafa bakar durursun, bitse de gitsek der gibi.
devamını gör...
kimliksiz hikayeler
3.
küçük kız annesinin elinden sıyrılıvermişti hızla. uçup giden balonunun arkasından küçük bacaklarının el verdiği son hızla koşuyor bir yandan da 'balon, balon...' diyerek bir feryat koparıyordu. sahilin arnavut kaldırımlarından yola fırlamısına ise çok az bir zaman kalmıştı. ilk anda ne olduğunu anlayamayan kadın ise koşmaya başlamıştı ama içimden asla yetişemeyecek diye geçirdim. zaman donmaya başlar ya bir an, bende hızlanıyordu. ne olduğunu bile anlamadan banktan hızlıca kalkıp küçük kızı kolundan tutup sertçe kucağıma aldım panikle. o esnada yanımızdan hızla bir araba geçti. zaten bu yolda insanlar neden bilmem hız düşürüp denizi selamlamak yerine bir telaş gaza basa basa geçer. hep yakalamak zorunda oldukları, o bir başka ana yetişmeye çalışırlardı.
kadın yanıma geldi. çocuğunu bağrına bastığı an ağlamaya başladı. bir yandan içini çeke çeke ağlıyor bir yandan da bana bakıyordu. çantamdan su çıkardım, verdim. çocuğunu asla bırakmadan bir dikişte içti. 'iyi misiniz?' soruma, 'kusura bakmayın çok korktum, çok...' yanıtını verdi. hala daha kesik kesik nefesler alıyor, arada bir iç çekip sakinleşmeye çalışıyordu. birkaç dakika sonra kendine geldi, teşekkür etti, ben de biraz önce kalktığım banka bırakıverdim kendimi.
hiç kimse benim için bu kadar korkmamıştı sanırım bu hayatta. ya da bir anne şefkati ile sarmalanmamıştım hiç. üşüdüğümde yorganlara sarılmış, korktuğumda yine onların altına gizlenmiştim. peşinden koştuğum bir balonum bile olmamıştı. balon almasını isteyeceğim, bunu istiyorum diye şımaracağım biri de. daha küçücük bir veletken bile koca bir adam olmak zorundaydım. çünkü yalnızsanız; ağlayacak omzunuz, teselli edeniniz yoksa ağlamak bile anlamsızdı. alamayacağınız oyuncakları, oynayamayacağınız oyunları da düşünmek küçük kalbinizi acıtmaktan başka bir işe yaramıyordu. bu yüzden koca bir adama dönüşüyor, mızmızlanmamayı çok çabuk öğreniyordunuz.
öğrendim ben de. hayatta kalmak için masum yanımı gömdüm derinlere; mücadeleci, küçük bir adama dönüştüm. ve sevilme isteğimi karşılayamayacak da olsa ortamlarda en neşeli, en eğlenceli kişi oldum ki insanlar biriktireyim hayatta. ve çalıştım, çok çalıştım. çünkü biliyordum ki büyüdüğümde de elimden tutacak kimsem olmayacaktı.
benimle yola çıkan birçok insan dağıldı gitti hayat karşısında. kimi kayboldu, kimi mücadeleyi bıraktı, kiminden haber alamaz olduk. geriye bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az insan kaldı o eskinin küçük, bugünün koca adamlarından.
boğazıma o bildik yumru oturdu yine. acının vücutta dirilme hali ya da vücudun acıya direnme hali. hangisi, bilmiyorum. ama ne zaman geçmişi düşünsem ne zaman canım yansa yüreğim küçük bir çocuğunkine dönüşür, boğazımda bu his belirir.
"ahhh be anne!.. bir çocuğun yükünü taşımadı da mı kalbin ben hep böyle yalnız, ben hep eksik kaldım?"
küçük kız annesinin elinden sıyrılıvermişti hızla. uçup giden balonunun arkasından küçük bacaklarının el verdiği son hızla koşuyor bir yandan da 'balon, balon...' diyerek bir feryat koparıyordu. sahilin arnavut kaldırımlarından yola fırlamısına ise çok az bir zaman kalmıştı. ilk anda ne olduğunu anlayamayan kadın ise koşmaya başlamıştı ama içimden asla yetişemeyecek diye geçirdim. zaman donmaya başlar ya bir an, bende hızlanıyordu. ne olduğunu bile anlamadan banktan hızlıca kalkıp küçük kızı kolundan tutup sertçe kucağıma aldım panikle. o esnada yanımızdan hızla bir araba geçti. zaten bu yolda insanlar neden bilmem hız düşürüp denizi selamlamak yerine bir telaş gaza basa basa geçer. hep yakalamak zorunda oldukları, o bir başka ana yetişmeye çalışırlardı.
kadın yanıma geldi. çocuğunu bağrına bastığı an ağlamaya başladı. bir yandan içini çeke çeke ağlıyor bir yandan da bana bakıyordu. çantamdan su çıkardım, verdim. çocuğunu asla bırakmadan bir dikişte içti. 'iyi misiniz?' soruma, 'kusura bakmayın çok korktum, çok...' yanıtını verdi. hala daha kesik kesik nefesler alıyor, arada bir iç çekip sakinleşmeye çalışıyordu. birkaç dakika sonra kendine geldi, teşekkür etti, ben de biraz önce kalktığım banka bırakıverdim kendimi.
hiç kimse benim için bu kadar korkmamıştı sanırım bu hayatta. ya da bir anne şefkati ile sarmalanmamıştım hiç. üşüdüğümde yorganlara sarılmış, korktuğumda yine onların altına gizlenmiştim. peşinden koştuğum bir balonum bile olmamıştı. balon almasını isteyeceğim, bunu istiyorum diye şımaracağım biri de. daha küçücük bir veletken bile koca bir adam olmak zorundaydım. çünkü yalnızsanız; ağlayacak omzunuz, teselli edeniniz yoksa ağlamak bile anlamsızdı. alamayacağınız oyuncakları, oynayamayacağınız oyunları da düşünmek küçük kalbinizi acıtmaktan başka bir işe yaramıyordu. bu yüzden koca bir adama dönüşüyor, mızmızlanmamayı çok çabuk öğreniyordunuz.
öğrendim ben de. hayatta kalmak için masum yanımı gömdüm derinlere; mücadeleci, küçük bir adama dönüştüm. ve sevilme isteğimi karşılayamayacak da olsa ortamlarda en neşeli, en eğlenceli kişi oldum ki insanlar biriktireyim hayatta. ve çalıştım, çok çalıştım. çünkü biliyordum ki büyüdüğümde de elimden tutacak kimsem olmayacaktı.
benimle yola çıkan birçok insan dağıldı gitti hayat karşısında. kimi kayboldu, kimi mücadeleyi bıraktı, kiminden haber alamaz olduk. geriye bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az insan kaldı o eskinin küçük, bugünün koca adamlarından.
boğazıma o bildik yumru oturdu yine. acının vücutta dirilme hali ya da vücudun acıya direnme hali. hangisi, bilmiyorum. ama ne zaman geçmişi düşünsem ne zaman canım yansa yüreğim küçük bir çocuğunkine dönüşür, boğazımda bu his belirir.
"ahhh be anne!.. bir çocuğun yükünü taşımadı da mı kalbin ben hep böyle yalnız, ben hep eksik kaldım?"
devamını gör...
didem madak sözleri
yapıştırsam da parçalarını hayatımın, su sızdırıyordu çatlaklarından.
devamını gör...
hera
ünlü destan yazarı homeros'un destanlarında inek gözlü, ak kollu ya da altın tahtlı şeklinde betimlenen tanrıça hera, kronos ve rhea'nın kızı olarak doğmuştur.
zeus, poseidon, hades, hestia ve demeter'in kardeşidir ancak zeus kardeşi olan hera'yla zorla evlenir. hera bunu unutmaz ve yıllarca intikam almak için güçlü bir istek duyar. truva savaşı'nın başladığı gün intikam fikrini hayata geçirir.
••
olympos’ta dikilen hera, erkek kardeşi poseidon’un yunan kuvvetlerini toparlamak için denizin gücünü işe koştuğunu gördü ve çok sevindi. ama aynı zamanda da zeus’un truva yakınındaki ida dağı’nda nefret dolu düşüncelerle oturmuş, kibirle gülümsediğini ve alçakça kumpas kurduğunu gördü. bir keresinde, kendini ayaklarına taşlar bağlayarak utanç verici bir şekilde gökyüzüne asmış ve onun gazabına uğramaktan, büyük kudretinin hışmını çekmekten korkarak yardım edemeyen diğer tanrıların dehşet dolu bakışlarına gülmüş olan kocası işte buradaydı.
hera, her işe burnunu sokmaktan hiç vazgeçmeyen, kabadayılığı huy edinmiş zeus’a karşı küskün bir öfkeyle yanıyordu ama kişisel tiksintisini bir yana bırakarak o da kendi kumpasını kurdu.”
••
güzelce giyinip kuşanan ve kokular sürünen hera, afrodit'ten en ölümsüz tanrı'ları dahi etkileyecek bir aşk büyüsü ister. afrodit'te ona bir kuşak verir. hera bunu beline bağlar, daha sonra ölüm'ün kardeşi olan uyku'nun yanına koşar. "biz sevişmeye geçeceğimiz sırada gelip zeus'a güçlü bir uyku büyüsü yapmanı istiyorum," der.
uyku başta korkar, kabul etmez. hera ona altın taht, yanında da âşığı olduğu şeyi vaadedince uyku dayanamaz, kabul eder. ak kollu hera, zeus'un yanına gider. zeus ona dokunacağı an düşüp derin bir uykuya dalar.
••
bu sırada hera, uyku’ya işareti verir ve uyku yunan gemilerine gider. poseidon’u arayıp bulan uyku ona, truvalılara saldırması için eşsiz bir zaman olduğunu çünkü zeus’u geçici olarak uyuttuğunu söyler.
••
tahmin edileceği gibi her şey hera'nın istediği gibi gitmiştir.
bu hikaye kimilerine göre "hain bir kumpas" olarak görünse de, aslında "kusursuz bir intikam" hikayesidir.
edit: imla.
zeus, poseidon, hades, hestia ve demeter'in kardeşidir ancak zeus kardeşi olan hera'yla zorla evlenir. hera bunu unutmaz ve yıllarca intikam almak için güçlü bir istek duyar. truva savaşı'nın başladığı gün intikam fikrini hayata geçirir.
••
olympos’ta dikilen hera, erkek kardeşi poseidon’un yunan kuvvetlerini toparlamak için denizin gücünü işe koştuğunu gördü ve çok sevindi. ama aynı zamanda da zeus’un truva yakınındaki ida dağı’nda nefret dolu düşüncelerle oturmuş, kibirle gülümsediğini ve alçakça kumpas kurduğunu gördü. bir keresinde, kendini ayaklarına taşlar bağlayarak utanç verici bir şekilde gökyüzüne asmış ve onun gazabına uğramaktan, büyük kudretinin hışmını çekmekten korkarak yardım edemeyen diğer tanrıların dehşet dolu bakışlarına gülmüş olan kocası işte buradaydı.
hera, her işe burnunu sokmaktan hiç vazgeçmeyen, kabadayılığı huy edinmiş zeus’a karşı küskün bir öfkeyle yanıyordu ama kişisel tiksintisini bir yana bırakarak o da kendi kumpasını kurdu.”
••
güzelce giyinip kuşanan ve kokular sürünen hera, afrodit'ten en ölümsüz tanrı'ları dahi etkileyecek bir aşk büyüsü ister. afrodit'te ona bir kuşak verir. hera bunu beline bağlar, daha sonra ölüm'ün kardeşi olan uyku'nun yanına koşar. "biz sevişmeye geçeceğimiz sırada gelip zeus'a güçlü bir uyku büyüsü yapmanı istiyorum," der.
uyku başta korkar, kabul etmez. hera ona altın taht, yanında da âşığı olduğu şeyi vaadedince uyku dayanamaz, kabul eder. ak kollu hera, zeus'un yanına gider. zeus ona dokunacağı an düşüp derin bir uykuya dalar.
••
bu sırada hera, uyku’ya işareti verir ve uyku yunan gemilerine gider. poseidon’u arayıp bulan uyku ona, truvalılara saldırması için eşsiz bir zaman olduğunu çünkü zeus’u geçici olarak uyuttuğunu söyler.
••
tahmin edileceği gibi her şey hera'nın istediği gibi gitmiştir.
bu hikaye kimilerine göre "hain bir kumpas" olarak görünse de, aslında "kusursuz bir intikam" hikayesidir.
edit: imla.
devamını gör...
fakirleri avutmak için söylenen sözler
"çocuk rızkı ile gelir"
"senin de sınavın bu"
"allah sevdiği kuluna çektirir"
nietzsche'den bir söz de yakışır bu konuya; "zenginler bize tanrı'dan başka bir şey bırakmadılar."
"senin de sınavın bu"
"allah sevdiği kuluna çektirir"
nietzsche'den bir söz de yakışır bu konuya; "zenginler bize tanrı'dan başka bir şey bırakmadılar."
devamını gör...
ruanda soykırımı
bazı hutu kadınlar, tutsi erkekleri ile evli olduğu için, doğan çocukları yarı tutsi denilerek, büyük kazanlarda su kaynatılmış ve çocuklar vücudunun yarısına kadar kaynar suya batırılmıştır.
insanım diyenin yapamayacağı, görenin dayanamayacağı zulümler olmuş, sadece üç hafta gibi bir sürede, bir milyona yakın insan ölmüştür.
insanım diyenin yapamayacağı, görenin dayanamayacağı zulümler olmuş, sadece üç hafta gibi bir sürede, bir milyona yakın insan ölmüştür.
devamını gör...
yurt dışına tarihi eser kaçırma
ben olaya farklı gözle bakıyorum.
hep mağdur edebiyatı görüyorum insanlarda ama madalyonun öbür yüzünde şu var,
kaçırılan bir eser yada anlaşmalar ile götürülen, götürülmeden önce bizim insanımıza göre değersiz
nereden mi biliyoruz, müze gezen yok, gezenler çok az veya foto çekinip çıkıyor
okuyan, destekleyen az.
halkın umrunda değil
bir eser değerliyse bu batılılar değerli dediği için değerli bizde
eser gidene kadar kimse yüzüne bakmaz, eser gidince vay efendim
siz, eserleri değil, batının verdiği değeri istiyorsunuz
nereden mi biliyorum, kaçırılan bir eser varsa 1000 eser hala toprak alında
kimin umrunda
ben söyliyim , avrupalı bir arkeolok gelip, kazmak isterse , oooo oluyoruz
kazmak istemezse, at çöpe , kır yada maloz yap, bina yapçam oraya,
tarihi eserin kazmasıda , taşıması da maaliyetli
insan ev yapçam diyor, bakıyor eser var, ya denize atıyor ya kırıyor, çöpe möpe
ama tarihi eserler umrumuzda
biiiiiipppp umrumuzda
eğer umrumuzdaysa kimse niye umursamıyor yerli arkeolokları
adamlar aç, maaşsız çalışıyor ve genelde h ödenek almıyor, kimin umrunda !!! hemen hemen kimsenin
kusura bakmayın ama bu biraz ikiyüzlülük
gerçekten tarihe, ülkeye, vatana değer veriyorsanız bunu koruyan, çıkaran arkeolokların durumunu halk biraz irdelesin
ama kimsenin umrunda değil, yabancılar avrupa kültürünün temelleri anadoludada olduğu için çalışıyor
bizde o yüzden gaza geliyoruz, yoksa halkın umrunda değil
bir eser değerliyse british museum da , yada diğer avrupa müzelerinde olduğu için önemli
bizde olduğu için değil, avrupa önem vermese boşa para, israf der, üzerine bile konuşmayız.
şimdi kim haklı, kim haksız, eserlerle gerçekten kim ilgileniyor, hangi halk ve millet
doğru olandan ben de artık o kadar emin değilim
hep mağdur edebiyatı görüyorum insanlarda ama madalyonun öbür yüzünde şu var,
kaçırılan bir eser yada anlaşmalar ile götürülen, götürülmeden önce bizim insanımıza göre değersiz
nereden mi biliyoruz, müze gezen yok, gezenler çok az veya foto çekinip çıkıyor
okuyan, destekleyen az.
halkın umrunda değil
bir eser değerliyse bu batılılar değerli dediği için değerli bizde
eser gidene kadar kimse yüzüne bakmaz, eser gidince vay efendim
siz, eserleri değil, batının verdiği değeri istiyorsunuz
nereden mi biliyorum, kaçırılan bir eser varsa 1000 eser hala toprak alında
kimin umrunda
ben söyliyim , avrupalı bir arkeolok gelip, kazmak isterse , oooo oluyoruz
kazmak istemezse, at çöpe , kır yada maloz yap, bina yapçam oraya,
tarihi eserin kazmasıda , taşıması da maaliyetli
insan ev yapçam diyor, bakıyor eser var, ya denize atıyor ya kırıyor, çöpe möpe
ama tarihi eserler umrumuzda
biiiiiipppp umrumuzda
eğer umrumuzdaysa kimse niye umursamıyor yerli arkeolokları
adamlar aç, maaşsız çalışıyor ve genelde h ödenek almıyor, kimin umrunda !!! hemen hemen kimsenin
kusura bakmayın ama bu biraz ikiyüzlülük
gerçekten tarihe, ülkeye, vatana değer veriyorsanız bunu koruyan, çıkaran arkeolokların durumunu halk biraz irdelesin
ama kimsenin umrunda değil, yabancılar avrupa kültürünün temelleri anadoludada olduğu için çalışıyor
bizde o yüzden gaza geliyoruz, yoksa halkın umrunda değil
bir eser değerliyse british museum da , yada diğer avrupa müzelerinde olduğu için önemli
bizde olduğu için değil, avrupa önem vermese boşa para, israf der, üzerine bile konuşmayız.
şimdi kim haklı, kim haksız, eserlerle gerçekten kim ilgileniyor, hangi halk ve millet
doğru olandan ben de artık o kadar emin değilim
devamını gör...
20 mart 2021 türkiye'nin istanbul sözleşmesi'nden ayrılması
zaten uygulanmıyordu da ulan göz boyamak bile mi umrunda değil artık ben vallahi kendimi kesicem şurada sinirden ya. ‘sorarlarsa var deriz’cilik bile yapılmıyor artık, inanılır gibi değil.
devamını gör...
fringe
sınır bilim'i en başarılı şekilde senaryolaştırıp ekranlara yansıtmış j. j. abrams dizisi. flashforward da yayından kaldırılmayıp biraz ittirilse bu popülariteye ulaşırdı.
--- spoiler'ımsı bişiler ---
observer'ların tüm dünyaya hakim olduğu sezon -sanırım 4.- dizinin en başarılı sezonu namını hak etmekte. sebebi ise son derece distopik ve azıcık ucundan post-apocalyptic özellikler taşıyor olması. bağımlı gibi birkaç haftada tüm diziyi bitiren ben için senaryonun boşuna alternatif evrende oyalanması bu observer'ların atağa geçmesi ile görmezden gelinmiştir.
iyi atış.
--- spoiler'ımsı bişiler ---
observer'ların tüm dünyaya hakim olduğu sezon -sanırım 4.- dizinin en başarılı sezonu namını hak etmekte. sebebi ise son derece distopik ve azıcık ucundan post-apocalyptic özellikler taşıyor olması. bağımlı gibi birkaç haftada tüm diziyi bitiren ben için senaryonun boşuna alternatif evrende oyalanması bu observer'ların atağa geçmesi ile görmezden gelinmiştir.
iyi atış.
devamını gör...
önerilen psikoloji kitapları
irvin yalom' un tüm kitapları.
devamını gör...
uludağ sözlük
son zamanlarda bozdu denilen fakat sözlük ortamlarına ilk girişimi yaptığım 2014 dolaylarında da bir bok olmayan mecra.
o zaman bile içi nefret dolu ahmak insanlarla doluydu. iyi yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmedi hiçbir zaman. artık daha büyük ve sözde daha kurumsal olduğundan mıdır, ekşi bile masum kalıyor yanında.
o zaman bile içi nefret dolu ahmak insanlarla doluydu. iyi yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmedi hiçbir zaman. artık daha büyük ve sözde daha kurumsal olduğundan mıdır, ekşi bile masum kalıyor yanında.
devamını gör...
minor empire
küçük asya anlamına gelir.
2010 yılında toronto’da kurulmuş türkçe müzikleri seslendiren kanadalı müzik grubu.
2010 yılında toronto’da kurulmuş türkçe müzikleri seslendiren kanadalı müzik grubu.
devamını gör...
akış ve gündemde okumaya değecek başlık bulamamak
ah, tanıyorum bu sancıyı dediğim başlık!
ama ben ne yaptım, şikayet edeceğime o hayal edilen mükemmel başlığı kendim açtım, sen de benim gibi yap?
(bkz: çamurlarda yuvarlanan küçük bir domuzcuk gibi mutlu uyanmak)
ama ben ne yaptım, şikayet edeceğime o hayal edilen mükemmel başlığı kendim açtım, sen de benim gibi yap?
(bkz: çamurlarda yuvarlanan küçük bir domuzcuk gibi mutlu uyanmak)
devamını gör...
geceye bir bilgi bırak
biontech ile pfizer'ın geliştirdiği aşının saklanabilmesi için eksi 70 derecelik dolaplara ihtiyaç duyuluyor. bu, aşının pek çok ülkeye ulaştırılması için büyük bir sorun.
devamını gör...
dolmabahçe sarayı'ndaki altın vazoların kaybolması
aklımda deli sorular¿*
t: '' kuru temizlemeye vermiştik 10 güne kadar gelecek" diyerek yerine birebir replikalarının konulacağını iddia edebileceğim takribi 46.644.000,00₺ cik değerinde altın vazoların uçuruluşu olayı.
t: '' kuru temizlemeye vermiştik 10 güne kadar gelecek" diyerek yerine birebir replikalarının konulacağını iddia edebileceğim takribi 46.644.000,00₺ cik değerinde altın vazoların uçuruluşu olayı.
devamını gör...
zaman makinesi
1895 yılında h. g. wells tarafından kaleme alınan bir bilimkurgu romanıdır. bilimkurgu romanları içinde de önemli bir yer tutar. aynı zamanda bu kitabın bir de filmi vardır.
hepimiz bir gün zaman makinesi ile yolculuk yapmayı hayal etmez miyiz ?
yazarımız o dönemin şartlarına ve ilk bilimkurgu kitabı olmasına rağmen bile gayet akıcı ve güzel bir üslubla yazmıştır.
bence okunması gereken başyapıtlardan bir tanesidir.
biraz spoiler verebilirim*
•zaman yolcusu bir mecliste icat ettiği makinesini tanıtır ancak kimse ona inanmaz.
aralarında birçok aydının olduğu bu mecliste zaman makinesi diye bir gerçekliğin olmayacağını savunurlar.
zaman yolcumuz son işlemlerinin sonucunda zaman makinesine girer ve bir anda kendini victoria döneminin daha ilerisinde olan "802701" yılında bulur. başta kendisine çok şehvetli gelen bu yaşam zamanla kendisini bu duygudan uzaklaştıracaktır. ilk başlarda eloiler diye insanımsı varlıklarla karşılaşır. bunlar kırılgan narin ve barışçıl canlılardır. eloiler toplu yaşarlar ve karanlıktan korkan varlıklardırlar. kahramanımız onların dilini bilmemekte ve zorluk çekmektedir. etrafta keşif yapmaya başlar ve çevresini tanımaya çalışır. bu sırada zaman makinesi ortadan kaybolur . yolcumuz makinesine aramak için bu sefer etrafı aramaya başlar. ve tam o sıralarda morlock'lara rastlar. bu varlıklar ise eloi'lerin tersine daha vahşi, çirkin, yamyamsı ve kötü varlıklardır. bunlar yeraltında çalışan işçilerdir aynı zamanda. onlar da ışığa karşı zayıftırlar. ve eloi'lerin karanlıktan korkma sebebleri de budur galiba. bu süre zarfında zaman yolculuğumuz bir gün boğulan bir eloi'yi kurtarır ve zamanının çoğunu bu eloi'yle geçirir.bu eloi'mizin ismi weena'dır. weena zaman yolcumuza karşı birtakım hisler beslemektedir.
zaman yolculuğumuzun 802.701 yılında başına bir takım olaylar gelir.
peki bazı zmanlar kendini o kadar çaresiz ve tutsak hisseden zaman yolcumuz geri dönebilecek mi?
...
gerçekten okunmasını tavsiye ettiğim bu romanı sizin de beğeneceğinizden eminim. kendinizi o kitabın içerisinde hissedecek ve zaman yolcusu'nun bizzat kendiniz gibi hissedeceksiniz.
• biraz kitabın üzerine düşünülünce insanın zamanla teknoloji sayesinde ne kadar da tembel bir varlık olacağını görüyoruz. bir insan tembelleştikçe kırılganlaşmaya ve daha narin bir hal almaya başladığını da görmekteyiz.
•kitapların en sevdiğim yönü de budur galiba; içinde verilmeyen ve gizli tutulan bazı şeyleri kitap bittikten sonra kafanı yastığa koyup tavanı izleyerek bunun hakkında düşünmeleridir.
hepimiz bir gün zaman makinesi ile yolculuk yapmayı hayal etmez miyiz ?
yazarımız o dönemin şartlarına ve ilk bilimkurgu kitabı olmasına rağmen bile gayet akıcı ve güzel bir üslubla yazmıştır.
bence okunması gereken başyapıtlardan bir tanesidir.
biraz spoiler verebilirim*
•zaman yolcusu bir mecliste icat ettiği makinesini tanıtır ancak kimse ona inanmaz.
aralarında birçok aydının olduğu bu mecliste zaman makinesi diye bir gerçekliğin olmayacağını savunurlar.
zaman yolcumuz son işlemlerinin sonucunda zaman makinesine girer ve bir anda kendini victoria döneminin daha ilerisinde olan "802701" yılında bulur. başta kendisine çok şehvetli gelen bu yaşam zamanla kendisini bu duygudan uzaklaştıracaktır. ilk başlarda eloiler diye insanımsı varlıklarla karşılaşır. bunlar kırılgan narin ve barışçıl canlılardır. eloiler toplu yaşarlar ve karanlıktan korkan varlıklardırlar. kahramanımız onların dilini bilmemekte ve zorluk çekmektedir. etrafta keşif yapmaya başlar ve çevresini tanımaya çalışır. bu sırada zaman makinesi ortadan kaybolur . yolcumuz makinesine aramak için bu sefer etrafı aramaya başlar. ve tam o sıralarda morlock'lara rastlar. bu varlıklar ise eloi'lerin tersine daha vahşi, çirkin, yamyamsı ve kötü varlıklardır. bunlar yeraltında çalışan işçilerdir aynı zamanda. onlar da ışığa karşı zayıftırlar. ve eloi'lerin karanlıktan korkma sebebleri de budur galiba. bu süre zarfında zaman yolculuğumuz bir gün boğulan bir eloi'yi kurtarır ve zamanının çoğunu bu eloi'yle geçirir.bu eloi'mizin ismi weena'dır. weena zaman yolcumuza karşı birtakım hisler beslemektedir.
zaman yolculuğumuzun 802.701 yılında başına bir takım olaylar gelir.
peki bazı zmanlar kendini o kadar çaresiz ve tutsak hisseden zaman yolcumuz geri dönebilecek mi?
...
gerçekten okunmasını tavsiye ettiğim bu romanı sizin de beğeneceğinizden eminim. kendinizi o kitabın içerisinde hissedecek ve zaman yolcusu'nun bizzat kendiniz gibi hissedeceksiniz.
• biraz kitabın üzerine düşünülünce insanın zamanla teknoloji sayesinde ne kadar da tembel bir varlık olacağını görüyoruz. bir insan tembelleştikçe kırılganlaşmaya ve daha narin bir hal almaya başladığını da görmekteyiz.
•kitapların en sevdiğim yönü de budur galiba; içinde verilmeyen ve gizli tutulan bazı şeyleri kitap bittikten sonra kafanı yastığa koyup tavanı izleyerek bunun hakkında düşünmeleridir.
devamını gör...
yatak odasına evlilik fotoğrafını asan çiftler
eskiden moda olduğunu düşündüğüm simdilerde hiç karşılaşmadığım durum. fikir yürütemedim nedendir. ama zorlayacak olursam çiftler belli bir süre sonra rahatlığı tercih edip yatak ayiriyorlar belki bunun önüne geçmek ,evli olduğunu hatirlamak içindir. ya da karşı tarafa çok kizginsin ben bunla nasıl evlendim diyeceksin tam bir bakıyorsun aaa yakışıklıymis demek ondan evlenmişim demek içindir. sorsak yapan insanların cevap verebileceklerini sanmadigim eski bir akım .
devamını gör...
it's a lovely day
ella fitzgerald & louis armstrong - ısn't this a lovely day
bu saatlerde giden en tatlı şarkılardan..
bu saatlerde giden en tatlı şarkılardan..
devamını gör...

