geceye bir şarkı bırak
/sarsın, sarsın sevsin beni
dinsin diye çok bekledim
gönlümdeki derin sancı
bilirim nerde ilacı/
dinsin diye çok bekledim
gönlümdeki derin sancı
bilirim nerde ilacı/
devamını gör...
nickaltı olmayan yazar
kimseye sataşmayan kendi halinde takılan yazardır.
devamını gör...
yazılı olmayan kurallar
bir yere gideceksen alarm kurmak yerine annene söyle. 8'de uyandırmanı istediysen seni 7'de uyandıracaktır. bu da yazılı olmayan bir kuraldır.
devamını gör...
sicario
2015 yapımı aksiyon filmi. yönetmenliğini denis villeneuve, görüntü yönetmenliğini ise roger deakins yapmakta. daha önce de prisoners'ın prodüksiyonunda beraber çalışan bu ikili, iyi bir kimya yakalamış bence. zira sicario'dan sonra blade runner 2049'da da beraber çalışmışlardır. filmin soundtrack'lerinde ise johann johannsson var. kendisini de denis ile başka filmlerde beraber çalışırken gördük. (bkz: arrival)
pek tabii bu üçlüyü bir aksiyon filminin prodüksiyonunda görmek heyecan verici. hele ki johann johannsson müzikleri ve villeneuve filmleri hayranı olan ben için. filmi bilgisayardan izledim maalesef. sinemada görme fırsatım olmadı. o yüzden biraz üzgünüm. büyük ekranda daha kaliteli bir ses ile izlemek çok güzel olurdu.
gelelim oyuncu kadrosuna. emily blunt, josh brolin ve benicio del toro başrollerde. üçünün de oyunculuğunu izlemek ayrı ayrı keyifliydi. emily'nin zaman geçtikçe kafayı sıyırması, benicio'nun soğukkanlılığı, josh brolin'in rahatlığı:)) filme o kadar doğal bir hava katmış ki anlatamam. ama josh brolin'in oyunculuğuna ayrı bir hayran kaldım. o etkileyici ses tonu ile her repliği çok efsane duruyordu. terlikli kahraman!?
filmin bir aksiyon filmi olduğunu söylemiştim. denis villeneuve filmleri genelde durgun tonda geçmesi ile bilinir. bu durgunluk bu filme, abartısız aksiyon sahneleri, doğal oyunculuklar ve harika bir sinematografi olarak yansımış. iyi mi olmuş? bence çok iyi olmuş. bir aksiyon filminde yüz tane bomba patlamadan da gerilim sağlanabiliyormuş, onu gördük. ve yine bunda besteci johann johannsson'un da payı büyük.
ara ara izlediğim nadir filmlerden oldu bu sebeplerle. her izlediğimde ayrı ayrı detaylara takılarak yeni şeyler keşfediyorum hatta.
bundan sonrası biraz spoiler'lı inceleme.
meksika-abd sınırında uyuşturucu karteline ait bir binaya baskında arkadaşlarından birkaçını kaybeden başrol hanım kate'e, kartel'e yapılacak baskında yer almak için bir teklif gelir. pek tabii kendisi kabul eder. bu teklif ise operasyonun başı olan matt'ten gelmiştir. operasyon için yola koyulan ikili uçakla meksika'ya gidecektir. ama uçakta alejandro da vardır. kate ilk başta alejandro'nun kim olduğu hakkında pek fikir sahibi olmasa da pek soru sormaz. olaylar geliştikçe kate, kendisinin sürekli geri plana atıldığını görür ve sorular sormaya başlar. filmin sonuna doğru cevaplarını almaya başlayan kate, kendisinin bu operasyonda sadece bir piyon olduğunu anlar. orada olmasının tek nedeni ise olayları fbi nezdinde legal bir zemine oturtmaktır. bu arada alejandro'nun ise filmde sözle bahsi hiç geçmeyen sicario(medellin) olduğunu öğrenir. alejandro ise bu yola ailesi uyuşturucu baronu tarafından katledildikten sonra girmiştir.
olaylar sona yaklaşırken alejandro, baronu ve ailesini öldürür, kate'e ise olayların tamamen legal olduğunu imzalatan bir kağıt imzalatır. zorla.
senaryoda da gördüğümüz üzere çıkarları uyuşan herkes herkesle çalışıyor. ortada pek etik kalmamış. bir tek bizim kate sütten çıkmış ak kaşık. ama o da piyon işte...
filmin en sevdiğim yanı ise yine sinematografisi oldu. roger deakins bu film için 50-60'ların bilinen yönetmeni jean-pierre melville'den esinlendiğini belirtmiş. peki nasıl tezahür etmiş bu esinlenme; geniş açılar, durgun kamera, uzak ve uzun çekimler ve tek seferde çekilmiş aksiyon sahneleri. çok normal olayları uzun çekimlerle betimlemesi, bizde ister istemez bir beklenti oluşturuyor ve şöyle diyoruz; işte şimdi bişeyler olacak, bu sakinlik hayra alamet değil, kesin önemli bir şey gerçekleşecek!
tabi bu süre uzadıkça gerilim de artıyor. buna filmdeki en iyi örnek otoyol sahnesidir herhalde. trafiğe takılan bir konvoy var, konvoyda önemli bir tutuklu, çevrede eskort polis araçları ve onların da çevresinde birkaç araçta kartelin silahlı adamları. aksiyona girilmeden önce kamerada öyle bir betimleniyor ki o sahne, daha silahlar ateşlenmeden soğuk soğuk terletiyor seyirciyi.
deakins'ın sözleri ile anlatacak olursak; aksiyon yapmaya çalışılmıyor kamerada. aksiyon sadece ve sadece gösteriliyor. iyi bir şekilde.
yine deakins doğal ışıkla çalışmayı seven bir sinematograf olduğundan ötürü, filmdeki renkler de çok doğal, patlamıyor gözünüzde. bazı sahneler için sırf güneş ışığı ile çalıştığı bile söyleniyor. ama iş gece çekimlerine gelince olay karmaşıklaşıyor. zira ortada sadece ay ışığı var.
hatta ve hatta tünel sahnesinde o da yok. peki deakins ne yapıyor? ışık kullanmak yerine filmi gece görüş kamerası ile çekiyor o sekansta.
olmuş mu derseniz, bence harika olmuş. siyah beyaz drone çekimleri ve yer yer kullanılan yeşilimsi gece görüşü, o sekansın ruhunu yansıtıyor. doğal bir gerginlik oluşturuyor.
uzun lafın kısası, ben sevdim filmi. gerçekçi aksiyon sevenler de kaçırmasın derim. umarım villeneuve ve deakins'ı daha pek çok yapımda beraber çalışırken görürüz. rip johann johannsson :(
pek tabii bu üçlüyü bir aksiyon filminin prodüksiyonunda görmek heyecan verici. hele ki johann johannsson müzikleri ve villeneuve filmleri hayranı olan ben için. filmi bilgisayardan izledim maalesef. sinemada görme fırsatım olmadı. o yüzden biraz üzgünüm. büyük ekranda daha kaliteli bir ses ile izlemek çok güzel olurdu.
gelelim oyuncu kadrosuna. emily blunt, josh brolin ve benicio del toro başrollerde. üçünün de oyunculuğunu izlemek ayrı ayrı keyifliydi. emily'nin zaman geçtikçe kafayı sıyırması, benicio'nun soğukkanlılığı, josh brolin'in rahatlığı:)) filme o kadar doğal bir hava katmış ki anlatamam. ama josh brolin'in oyunculuğuna ayrı bir hayran kaldım. o etkileyici ses tonu ile her repliği çok efsane duruyordu. terlikli kahraman!?
filmin bir aksiyon filmi olduğunu söylemiştim. denis villeneuve filmleri genelde durgun tonda geçmesi ile bilinir. bu durgunluk bu filme, abartısız aksiyon sahneleri, doğal oyunculuklar ve harika bir sinematografi olarak yansımış. iyi mi olmuş? bence çok iyi olmuş. bir aksiyon filminde yüz tane bomba patlamadan da gerilim sağlanabiliyormuş, onu gördük. ve yine bunda besteci johann johannsson'un da payı büyük.
ara ara izlediğim nadir filmlerden oldu bu sebeplerle. her izlediğimde ayrı ayrı detaylara takılarak yeni şeyler keşfediyorum hatta.
bundan sonrası biraz spoiler'lı inceleme.
meksika-abd sınırında uyuşturucu karteline ait bir binaya baskında arkadaşlarından birkaçını kaybeden başrol hanım kate'e, kartel'e yapılacak baskında yer almak için bir teklif gelir. pek tabii kendisi kabul eder. bu teklif ise operasyonun başı olan matt'ten gelmiştir. operasyon için yola koyulan ikili uçakla meksika'ya gidecektir. ama uçakta alejandro da vardır. kate ilk başta alejandro'nun kim olduğu hakkında pek fikir sahibi olmasa da pek soru sormaz. olaylar geliştikçe kate, kendisinin sürekli geri plana atıldığını görür ve sorular sormaya başlar. filmin sonuna doğru cevaplarını almaya başlayan kate, kendisinin bu operasyonda sadece bir piyon olduğunu anlar. orada olmasının tek nedeni ise olayları fbi nezdinde legal bir zemine oturtmaktır. bu arada alejandro'nun ise filmde sözle bahsi hiç geçmeyen sicario(medellin) olduğunu öğrenir. alejandro ise bu yola ailesi uyuşturucu baronu tarafından katledildikten sonra girmiştir.
olaylar sona yaklaşırken alejandro, baronu ve ailesini öldürür, kate'e ise olayların tamamen legal olduğunu imzalatan bir kağıt imzalatır. zorla.
senaryoda da gördüğümüz üzere çıkarları uyuşan herkes herkesle çalışıyor. ortada pek etik kalmamış. bir tek bizim kate sütten çıkmış ak kaşık. ama o da piyon işte...
filmin en sevdiğim yanı ise yine sinematografisi oldu. roger deakins bu film için 50-60'ların bilinen yönetmeni jean-pierre melville'den esinlendiğini belirtmiş. peki nasıl tezahür etmiş bu esinlenme; geniş açılar, durgun kamera, uzak ve uzun çekimler ve tek seferde çekilmiş aksiyon sahneleri. çok normal olayları uzun çekimlerle betimlemesi, bizde ister istemez bir beklenti oluşturuyor ve şöyle diyoruz; işte şimdi bişeyler olacak, bu sakinlik hayra alamet değil, kesin önemli bir şey gerçekleşecek!
tabi bu süre uzadıkça gerilim de artıyor. buna filmdeki en iyi örnek otoyol sahnesidir herhalde. trafiğe takılan bir konvoy var, konvoyda önemli bir tutuklu, çevrede eskort polis araçları ve onların da çevresinde birkaç araçta kartelin silahlı adamları. aksiyona girilmeden önce kamerada öyle bir betimleniyor ki o sahne, daha silahlar ateşlenmeden soğuk soğuk terletiyor seyirciyi.
deakins'ın sözleri ile anlatacak olursak; aksiyon yapmaya çalışılmıyor kamerada. aksiyon sadece ve sadece gösteriliyor. iyi bir şekilde.
yine deakins doğal ışıkla çalışmayı seven bir sinematograf olduğundan ötürü, filmdeki renkler de çok doğal, patlamıyor gözünüzde. bazı sahneler için sırf güneş ışığı ile çalıştığı bile söyleniyor. ama iş gece çekimlerine gelince olay karmaşıklaşıyor. zira ortada sadece ay ışığı var.
hatta ve hatta tünel sahnesinde o da yok. peki deakins ne yapıyor? ışık kullanmak yerine filmi gece görüş kamerası ile çekiyor o sekansta.
olmuş mu derseniz, bence harika olmuş. siyah beyaz drone çekimleri ve yer yer kullanılan yeşilimsi gece görüşü, o sekansın ruhunu yansıtıyor. doğal bir gerginlik oluşturuyor.
uzun lafın kısası, ben sevdim filmi. gerçekçi aksiyon sevenler de kaçırmasın derim. umarım villeneuve ve deakins'ı daha pek çok yapımda beraber çalışırken görürüz. rip johann johannsson :(
devamını gör...
eğitim sisteminin köle yetiştiriyor olması
olmayan şeyleri tartışmaya gerek yok, çocuklar, gençler şuan farkında olmadan hayal kuruyorlar, 20 yaşında gerçekleri gördüklerinde iş işten geçmiş oluyor, ne eğitim, ne öğrenilmiş bir meslek oluyor ellerinde.
20 yaşında ama hiç bir birikim yok, sudan çıkmış balık gibi ne yapacağını bilmeden anne,babaya yine muhtaç bir şekilde, evde veya düz işçi gurubunda asgari ücrete tabi bir yaşam.
allah hepimizin, özelikle gençlerin yardımcısı olsun.
20 yaşında ama hiç bir birikim yok, sudan çıkmış balık gibi ne yapacağını bilmeden anne,babaya yine muhtaç bir şekilde, evde veya düz işçi gurubunda asgari ücrete tabi bir yaşam.
allah hepimizin, özelikle gençlerin yardımcısı olsun.
devamını gör...
dekatriaparaskevifobi
"ayın 13'ünün cuma gününe denk gelmesi" korkusudur.
devamını gör...
beğeni alınca mutlu olan yazar
sözlüğe yeni adım atan ben oluyorum bu
devamını gör...
hıçkıra hıçkıra ağlamak
duşta yere yığılmışsın bir leş gibi, çırılçıplak, cinselliğinden sıyrılmış bir enkazken, yüzüne vuran damlalar karışır göz yaşlarına.
bu; bir daha sevememenin ve bunca mutlu olunamayacağının farkına hönkürerek varmaktır!
tanım : aslında bir kabulleniş olan eylem.
bu; bir daha sevememenin ve bunca mutlu olunamayacağının farkına hönkürerek varmaktır!
tanım : aslında bir kabulleniş olan eylem.
devamını gör...
kömürlükte unutulan sönük top
çocukluğa dair iç burkan detaylardan... mahalle bakkalına götürülür ve şişirilip patlak olup olmadığı kontrol ettirilir. şişiyorsa keyfinize diyecek yoktur.
ne diyorduk idik? heh hoş gelmiş yeni yazar.
ne diyorduk idik? heh hoş gelmiş yeni yazar.
devamını gör...
yaşamak sadece nefes almak değildir
"yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. çoğu insan sadece var olur. " (bkz: oscar wilde)
devamını gör...
sarımsaklı ekmek
tadını hiç bilmememe rağmen canımın çektiği yiyecektir.
neyse videolarını izlerim.
neyse videolarını izlerim.
devamını gör...
geceye bir 90'lar şarkısı bırak
umay umay-bozdur yeminleri.
devamını gör...
müennes
arapça dilinde dişi olarak kabul edilen varlığı gösteren kelimelerdir.
tam anlamı ''dişil kelimeler''dir.
tam anlamı ''dişil kelimeler''dir.
devamını gör...
stefan zweig
çok ince çok kısa kitaplarında çok yoğun bir anlatımı olan yazar. bu yazarın kitaplarının okunması gerekir.
devamını gör...
kendime ait bir duvarım olsa
var zaten.
devamını gör...
pazarlık yapabilen insan
annem.
fiyatı kuşa çevirir. ben de öyle seyrederim.
bense hiç beceremem.
ne zaman denesem aynı şey.
yılıyorum.
bir süre denemiyorum.
sonra belki bu sefer olur diyorum deniyorum gene olmuyor.
ya çok asil bir ruhum var para ile işim yok
ya da çok enayiyim hemen belli oluyor.
fiyatı kuşa çevirir. ben de öyle seyrederim.
bense hiç beceremem.
ne zaman denesem aynı şey.
yılıyorum.
bir süre denemiyorum.
sonra belki bu sefer olur diyorum deniyorum gene olmuyor.
ya çok asil bir ruhum var para ile işim yok
ya da çok enayiyim hemen belli oluyor.
devamını gör...
kapitalizm
kapitalizm, neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir sistemdir diyebiliriz. ama eğer kapitalizmi, modern kapitalizm olarak alırsak -ki öyle almalıyız- 16. yüzyıl ila 19. yüzyıl arasında kurumsallaşmış ve oturmuş bir sistem olduğunu görürüz. mamafih modern kapitalizmin ayırt edici açıklamasının yapılmasının zor olduğunu kesinlikle görebiliriz. çünkü, eğer kapitalizm sizin için serbest piyasayı ifade ediyorsa serbest piyasa tarihte hep var olmuştur. bu da bunun kapitalizmle doğmadığını göstermektedir. para da kapitalizm ile ortaya çıkmamıştır. kapitalizmi kâr olarak niteleyenler de yanılmaktadır çünkü kâr anlayışı tarihte hep var olmuştur. ancak kapitalizmin burada ek bir etkisi olmuştur. modern kapitalizmden önce kârın kullanılacağı yer öncelikle ihtiyaçların karşılanması iken bu süreçten sonra kâr, yeniden yatırım için kullanılmaya başlanmıştır. aslına bakacak olursak bu tüketim ve üretim ekonomisi için çok büyük bir değişimdir. kapitalizm, özgür emeğin çıkış noktası değildir. bu tarihte olan bir olgudur. ancak kapitalizm bunun kitleselleşmesini sağlamıştır. kapitalizmin tanımı için kullanılan bir diğer olgu da fazladan tüketimdir. bunu söyleyenler, kapitalizmin ihtiyaç fazlasından tüketimi yarattığını söyler. ancak fazladan tüketim, kapitalizm ile var olmamıştır. lokal boyutta diyebileceğimiz lüks tüketim tarih boyunca hep var olmuştur. bu da bu tezi çürütmektedir. ancak şunu eklemeliyiz ki, bu tüketim miktarı elbette ki kapitalizmden sonrası ile mukayese kabul etmeyecek kadar küçüktür. kapitalizmin, emeğin sömürülmesine yol açtığını ve bu süreci yarattığını savunanlar da vardır. lakin bu tam mânâsıyla doğru değil diyebiliriz. emeğin sömürülmesi ve istismarı, kapitalizmden önce de vardır. ve bu insanlık kadar eskidir diyebiliriz. emeğin istismarı, daha bireysel ve sistemsiz olsa dahi var idi. bunun için eski mısır'da piramitlerin inşasına bakmak yeterlidir. bu mantıkla binlerce işçinin emeği bilinçli şekilde istismar edilmiştir. olsa olsa kapitalizm tüm bunları belli oranda arttırmış ve gözle görünür kılmıştır diyebiliriz. tüm bu saydığım ve çürüttüğüm münferit tanımlar kapitalizmi tam olarak tanımlayamamıştır. çok önemli olan bir şey vardır ki kapitalizmi çevresinden bir şey ayırt eder. bu, alfred marshall tarafından öne sürülen "homoeconomicus" kavramıdır. iktisadi insan mânâsına gelen bu sözcük, modern insanın finansallaştığını ifade eder. sürekli olarak kârını düşünen ve bireyselliğini öne çıkaran insan modelidir. bu aslında derin bir kavramdır. çünkü anlatmak istediği, modern kapitalizm ile birlikte artık ekonomik mevzularda kendini için en yararlı olacak ve mantıklı kararı verecek bireyci bir insan tipi oluştuğudur.
devamını gör...
voyage voyage
dinlemekten sıkılmayacağım enfes klasik.
devamını gör...

