toplumcu gerçekçi şiirin büyük ustalarındandır enver gökçe. hakkında hiç yazılmaması beni oldukça şaşırttı. yalnızca şair demek doğru olmaz elbette, kendisi aynı zamanda yazar ve çevirmendi. sanatını toplumdan ayrı tutmamış, dizelerinde ustaca aktarmıştır gördüğünü. ne yazık, birçokları gibi unutulmuş ve anlaşılmadan ölüp gitmiş.

nihat behram'ın kaleminden enver gökçe:

--- alıntı ---

yok edilmiş bir halk cevheri: enver gökçe

(bu yazı 30 yıl önce, gökçe’nin ölüm haberini aldığım kanlı, karanlık 12 eylül günlerinde sürgünde yazdığım ve ancak ölümünün 5. yılında almanya’da yayınlayabildiğim bir yazıdır. ölümünün 30. yılında enver ağabeyi saygıyla anarak...)

shekespeare, “belki kaderimi değiştiremem, fakat aklıma yatmayan şeylere de boyun eğecek değilim!” demişti. akla yatmayan şeylere boyun eğmemek, ‘kader’ diye nitelenen şeye başkaldırının kendisidir zeten. enver gökçe’nin acılar denizi olan hayatını düşünürken hep onun bu sözü dolaştı içimde: “hey benim karasevdam, kalleş kaderim!”

neydi e. gökçe’nin ‘karasevdam’ dediği şey? bıraktığı bir kitapçık şiirin ve acı yaşam öyküsünün her dizesinde, her anında açıkça görülüyor ki, halkına, yurduna sonsuz bir tutkuyla bağlıydı. halkının mutluluğu uğrunda her türden belaya ‘hoş geldin!’ dediği bir tutkuydu bu. kısaca, bir karasevdaydı halk deyimiyle. ve sevdası ve sevdasındaki kararlılığı ve kararlılığındaki direnci ‘kaderini’ çizmişti. kalleşçe çizmişti hem de. bütün dizelerinde kolayca görünüyor ki, aklına yatmayan bu kadere başkaldırısında karasevdası gibi kararlıydı.

enver gökçe, yazık ki yok edilmiş bir halk cevheridir. şiir dolu yüreği açmadan soldurulmuş bir çiçek gibidir. meyveye duracakken yolunmuş bir tomurcuk gibidir. daha çağlasında kırılmış bir dal gibidir. zehirlenmiş bir akarsu, yakılmış bir orman, ana rahminde öldürülmüş bir çocucuk gibidir. bala durmuş bir kovanın arıları nasıl dağıtılmışsa, öylece ziyan edilmiştir bu halk cevheri.

bir düzen ki, köylüsünü, işçisini, gençliğini kırbaç altında tutuyor... aynı günlerde gökçe’yi de hücrelere koymuşlar, zincirlere vurmuşlar. bir düzen ki, ahtapot gibi kollarıyla halkın kanını emiyor... aynı günlerde gökçe’yi de bir dilim ekmeğe muhtaç etmiştir.

ilk gençlik günlerinden, düşkünler evinde yoksulluk içinde öldüğü güne dek hayatının her anında teniyle, yüreğiyle acılarına ortak olmuş halkının. yani karasevdası kalleş kaderi olmuş!

enver gökçe, her şeyden önce onurlu bir hayat bıraktı geriye. acının iğnesi ipliğiyle dokunmuş onurlu bir hayat. bıraktığı şiirler bir elin parmakları, bir kitapçığın sayfalarıyla sayılacak denli az. az fakat her satırında yaşadığı acı denizinin destanı gizlidir. her satırı halkına duyduğu karasevdanın ışığıyla yazılmıştır. her satırı kalleş kaderine başkaldırının hıncıyla yazılmıştır. gökçe’nin şiirleri, katliamlardan kurtulmuş bir çocuk gibidir: her şeyi anlatan bakışlarıyla usul usul büyür. hıncını, öfkesini büyütür. sevdasını, dileğini büyütür. hesap sorulsun diye büyütür.

büyük kente geldiği ilk gençlik günlerinde halkın kültür hazinesi uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi onun için. üniversite eğitimini de bu konuda seçmişti. gerek öğrencilik döneminde gerekse sonraki yıllarında köy köy dolaştığı türkiye’de halk türküleri, halk sanatı içinde yoğruldu. üniversite bitirme tezi olarak ‘egin türküleri’ üstünde çalıştı. o dönemde halk kültürüne karşı düşmanca bir anlayış egemendi. büyük halk kültürü bilgini pertev naili boratav’ın üniversite kürsüsü lağv edilmişti. tıpkı kültürü gibi, halkın acılarıyla ilgilenenlerin de peşini bela bırakmıyordu.

gökçe’nin halk kültürüne olan derin tutkusu halkının acılarına duyduğu öfkeyle pekişti. bu birlikten gökçe şiiri doğdu. gökçe’nin şiiri bir halk danteli gibidir. şiirine dantel gibi işlediği türkiye’yi en ince güzelliklerine, en ince özelliklerine dek tanıyordu: “böğürtlen / köklerinden / yayla / çiçeklerinden / ve de / yarpuzlardan / pırıl / pırıl / cam gibi / serin / sulardan / doğar / çemişgezek / suyu.”

derin inceliklerine dek soluduğu bu tanışmayı, o doğanın üstündeki insanlarla olan tanışmasıyla pekiştirmişti: “ ve / yamada / allı / pullu / beyaz / peştemallı / başörtülü / üç / etekli / kadınlar / kimi / göbek / toplar / kimi / madımak / ve / keban / ile / elazığın / arası / un / uçmaz / kepek / kaçmaz / viranler / var...”

halkıyla bu tanışması sıradan bir tanışma değildi. onun görüntülerini acı gerçeğiyle tanımlıyordu: “sırtımda / alaca / mintan / boynumda / yazma / afilli / kasketim / düşmüş / yere / ayağımda / kar / kabar / ayağımda / soğuk / kuyu / lastiği / boynu / buruk / kalmışım / böyle / ah / len / ah.”

ve bu sentezi toplumcu gerçekçi sanat anlayışının ölçüleriyle bilincin danteline işliyordu: “anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar / sizlerle beraber herk ettik toprağı / beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık / ve maniler yaktık hasret için / gülemediysek de boş verdik beraber... / halay mı çekmedik kol kola / horon mu tepmedik diz dize / cepken mi vermedik rüzgâra? / koyun koyuna yattık toprak duvarlarda / sıtmayla, sığırla, davarlarla... / daha da yatarız dostlarım daha da... / gün gelirse eğer / halay söyler, türkü söyler gibi yan yana / mavzer mavzere verip de / düşmana kurşun da atarız / sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana...”

halkı her ulustan, her inançtan insanlar bütünlüğü içinde tanıyordu. gökçe’nin halk olgusuna bakışındaki bu boyutun örneği türkiye sanat dünyasında çok azdır: “ ve / kürtler / aleviler / çingeneler / yaşar / toprak / damlar / ve / çadırlarda...külli / topraksız / killi / arkasız / ve / horlanmış”

duygu, düşünce ve gözlemleriyle, doğasıyla, yaşamıyla tanışı olduğu halkı işlerken, sanatına çıkış noktasını da zengin halk kültürünün kaynağından alıyor, kaynağın damarlarından besliyordu. halk efsaneleri, masalları, türküleri, manileri, gökçe şiirinin rengini, tadını veriyordu: “zaman akar, zaman geçer / zaman zindan içinde / biz mapusta gürül gürül yatardık / yılan çıyan içinde / getirdiler ite kaka bir yiğit / ayak çıplak / ak bir mintan içinde / zaman zaman içinde / işık duman içinde...”

halk masallarının ‘masal başlangıcı’ ölçüleriyle yazılmış bu şiirde görülen biçim yani halk kültüründen esinlenme gökçe’nin tüm şiirlerinde değişik tadlarla kendini hissettirir. bu biçimin özüne işlediği devrimci düşünce, halkın güncel acılarından, çağsal boyutlara kadar bir yelpaze oluşturur şiirinde: “kore dağlarında tabakam kaldı”... acısını türküsüne ‘bayburt dağlarında mendilim kaldı’ diye işleyen bir halka, gökçe’nin şiirindeki öz hiç de yabancı değildir. bilir, duyar ne söylemek istediğini.

sevgisiyle, sevdasıyla, acısıyla halk denizine savrulmuş, o denizin bir parçası olmuş gökçe daha ilk gençlik günlerinden öldüğü güne dek sonu gelmez baskılara hedef oldu. sanatını hiçbir zaman satamadı. çünkü sanatı kendini satmayan bir adamın sanatıydı. sanatıyla yaşama olanağı bulabilmesi bir yana, yaptığı sanat, üstünde ezici baskılara neden oluyordu. açlıktan ölmemek için kimi zaman sıradan gazetelerde düzeltmenlik yapıyor, kimi zaman bir başka yerde karın tokluğuna çalışıyordu. binbir acıya ve zorluğa hedef olması yetmiyormuş gibi bir de horlanıyordu: “döğülmüşüm / söğülmüşüm / kovulmuşum / siktir çekilmişim yani / kendi öz yurdumda / bir meri keklik gibi / çeker giderim”

ölümünden kısa bir süre önce yayınladı bu şiirini. içine bir türlü sindiremediği 12 eylül darbesi’nin kanlı karanlık günlerinde, iç dünyası daha da örselendi. 19 kasım 1981 de yalnızlığına, acılarına sarınıp sessizce ayrıldı aramızdan. ölümü darbeci medyada ‘haber değeri’ taşımadı...

her birinde yüreğinin, onurlu bir hayatın gürültüsü duyulan şiirlerini bıraktı halkına. yaşadığı acı hayat nedeniyle, halkına armağan edebileceği zenginliğin çok azını başarabildi. yıkılıp yakılmış ormanların, talan edilmiş, peşkeş çekilmiş madenlerin, işkencelerin, katliamların, sömürünün, soygunun, ayrı düşürülmüş sevdalıların, gurbetin, zindanın hesabıyla birlikte gökçe’nin hesabı da sorulmalıdır. o, bir de bu mirası bıraktı halkına: “bir mermi de benden aslanım / bir mermi de benden / bir mermi de benden / zafer topları, mübarek namlular!”

halkı için düşünen beyin, çarpan yüreklerin yanı başında gökçe her zaman soluyacak....

nihat behram

16.11.2011 - 07:31

--- alıntı ---

"düştüm bir öylesi çekilmez derde,
ne ölümü düşünürdüm, ne yaşamak korkusu,
ne sır aradım herşeyde, ne gariplik var serde,
ne kara sevda, ne sevmek ne sevilmek arzusu
artık her şarkı dokunur bana bu şehirde."
devamını gör...

günaydın sözlük gene dipçik gibi kalkamadığım bir sabahtan merhaba. sanırım uyandığım saat bu güne kadar yaşamış tüm insan ırklarının biyolisine ters. neyse bugün çok bıdı bıdı yapmayacağım, filtre kahvemi içip işime bakacağım agaa! * herkesin günü süper geçsin, haftasonuna güzel planlar yapın ama az kudurmalı olsun daha savaş bitmedi alüminyum! ha ben yarın aşımı olucam dalgama bakarım ama toplum bilincimizi kaybetmiyoruz hebele hübele sahillere akın etmiyoruz! attention!
devamını gör...

yaklaşık 1 hafta önce bir malatya-elazığ gezisi yaptık,5 kişi. ben de bu süreçte yaşadığım tecrübeleri size aktarmak istedim. öncelikle hepimizin ortak noktası izmir olduğu için izmir den uçakla yola çıktık. (bkz: pegasus)izmir’den malatya’ya direkt uçuş yok,istanbul’dan malatya’ya direktuçuş var bu kısmı anlamadım. izmir’den,istanbul’a ordan malatya’ya uçmak istedik ama ortak kanı elazığ’ı da gezelim olduğu için elazığ’a gittik. (elazığ’da arkadaşlarımız olduğu için şehiri gezmede yardımcı olurlar diye düşündük.)uçak izmir’den elazığ’a gidiyor,ordan kara yoluyla malatya geçiyorsunuz. tabi farklı firmalarda izmir’den malatya’ya direkt uçuş var mı bilmiyorum ama bilet aldığımız dönem en uygun pegasus olduğu için biz bu firmayı tercih ettik. uçuş süresi 1 saat 40 dakika olarak gösteriyor, biz 1 saat 10 dakika içerisinde gelmiştik. sabah 8 de uçağa bindik uçak,bagaj işlemleri vesaire saat 9,5-10 a doğru elazığdaydık. elazığ havalimanı akçakiraz ilçesinde ,bu ilçenin de merkeze uzaklığı 12 km. biraz araştırma yaptığımda havalimanı,1938 yılında yapıma başlanmış,1940 yılında askeri amaçlar için hizmete başlamış ve 1960 yılında ise sivil kullanıma açılmış, türkiye’nin ilk sivil havalimanı olma özelliğine sahipmiş.

havalimanından merkeze geldikten sonra ensar mangal vadisinde yemek yedik,sonrasında ise harput kalesini gezdik. harput kalesinin çok tuhaf bir hikayesi var. m.ö 8. yüzyılda urartular döneminde yapılmış,yapılış amacı konumu itibariyle güvenliği sağlamak için sanıyorum,neyse fikir firar etmesin,sonrasında kale pers hakimiyeti altına giriyor,1515 yılında ise osmanlılar idaresine geçiyor,(bkz: yavuz sultan selim) zamanında. kale de restorasyon ise varla yok arasında. kale etrafında konteynerler falan vardı,biz gittiğimizde. duyduğumda ilginç gelen bir bilgi ise bölge halkı buraya harput kalesi dışında,süt kalesi de diyormuş. kalenin yapıldığı dönemde harç yerine süt kullanılmış,o yüzden bu isim ile bilinirmiş.kale gezimizden sonra kömürhan köprüsü,çırçır şelalesi gerçekten mükemmeldi. fakat şelale de su boşa akıyor,keşke onun için bir çözüm bulunsa. elazığ için şehir demek bence yanlış olur çünkü ufak bir kasaba gibi. üniversitesi ise yüzölçümü olarak türkiye’nin en büyük üniversitesiymiş fakat üniversite olarak içi çok boş geldi bana. herhangi bir aktivite alanı,yeşillik alan,basket yada futbol sahası göremedim. şehrin en büyük ve en işlek caddesi diyebileceğim yer gazi caddesi oldu,bu cadde aşırı kalabalık. cadde üzerinde her bir markanın iki üç şubesi var,mesela defacto şubesi var,100 metre gidiyorsunuz bir şubesi daha, keza lc waikiki için de aynı durum geçerli. şehir eğer yanlış anlamadıysam üniversite şehri olarak anılıyor,fakat arkadaşımla konuştuğumda kiraların bölgeye göre çok pahalı olduğu,esnaf öğrencilerden geçindiği halde,öğrencileri soyduğunu söylemişti.

tüm bu geziler akşamı buldu,akşam 12 civarı malatya’ya doğru yola çıktık. kalacağımız otel mövenpick malatya hotel. açıkcası beklediğimden aşırı kaliteli,buraları okuyacaklarını sanmıyorum ama gerek otel çalışanları,gerek müdürleri aşırı ilgiliydi. ücretsiz kahvaltı,spor salonu,hamamı,saunası,covid vesaire önemler için otel doktoru,yemekleri aşırı güzeldi. özellikle banyosuna bayıldım. biz 2 gece kaldık ve bu süreçte gerçekten çok memnun kaldım. şehir merkezine çok yakın. malatya’da ilk günümüz, herkesin çok övdüğü akçadağ-levent vadisi. akçadağ şehir merkezine yaklaşık 30 dakika uzaklıkta,levent vadisi ise övdükleri kadar var. upuzun bir kayalıkların en tepe noktasına yapılan seyir terasının 8,5 metre mesafesi boşluğa uzanıyor ve bu kısım cam. yani aşağıyı görebiliyorsunuz,biz gittiğimizde aşırı bir kalabalık yoktu ama birden kalabalıklaştı, kusanlar,ağlayanlar oldu çünkü yaklaşık 104 metre yükseklikte. aşağıya bakarken bile içiniz ürperiyor. bol bol fotoğraf çektik fakat kişisel fotoğraf paylaşmak istemediğim için birkaç alıntı fotoğraf ekleyeceğim. levent vadisinden sonra yine akçadağ da bulunan bağköy mezarlığına gittik ve 18-19. yüzyıla ait olduğu söyleniyor,osmanlı dönemine aitmiş,bölgedeki bir amcanın söylediğine göre birçok şahsi eşya ve savaş aleti bulunmuş. ayrıca türkiye’nin ve dünyanın en değerli atlarının yetiştiği sultan suyu at çiftliğini gezdik,hatta at bindik ama keşke binmeseydim dedim çünkü spor yapmama rağmen o kısacık at binme olayı sanki 100 kg ile squat çalışmışım gibi geldi,öylesine bir bacak ağrısı.

akçadağdan tekrar merkeze döndük,şehir içinde atatürk’ün bir dönem malatya’ya gelip kaldığı yer müze haline çevrilmiş ve kaldığı dönemde kullandığı eşyalar sergileniyor,pazartesi hariç hergün gezebiliyorsunuz giriş ücretsiz. tam karşısında ise bir zamanlar ordu karargahı olarak kullanılan gazi ilkokulu var,tarihi bina, şuan okul olarak kullanılıyormuş. müzeye çok yakın bir yer olan kanalboyunu gezdik,birbiri ardına restorantlar,cafeler,dondurmacılar, eşsiz damak zevki sunuyor,bunlardan biri de ado, maraş’taki gibi olmasada gerçekten tadı efsane bir dondurmaydı. bu caddede birçok dondurmacı olduğu için,cadde ismini yalama caddesi koymuşlar. ilk duyduğumda baya gülmüştüm. beşkonaklar caddesini gezdik,kanalboyuna yakın,eski diyebileceğimiz evlerin yapılan yenileme çalışmaları ile hayat bulması. eski ile yeninin buluştuğu değişik bir sokak,bu evlerden biri restoranta çevrilmiş ki aman allah’ım kiraz yaprağı sarması,analı kızlı,mumbar. bence aralarında en farklısı kiraz yaprağı sarması, vejetaryen bir tarif. kiraz yaprağına dürülen bulgur dolgulu ufacık sarmalar, yoğurtlu bir sosta pişiyor. üzerine karamelize soğan konuyor. tatlı-eşki farklı bir lezzet. bu saydığım yemekler için önceden aramanız lazım bu arada,biz gelmeden önce aramıştık,aşağı yukarı gideceğimiz yerler belliydi çünkü.

gerçekten o gün öyle yedim ki artık midem yeter diyordu. yemek yedikten sonra bakırcılar çarşısına gittik,çok güzel bakır bardaklar aldım,birbiri ardına sıralanmış demirci,bakırcı dükkanları. bakır kalaylama,aynı zamanda alım satım da yapıyorlarmış. uzun zamandır görmediğim banyo kazanlarını da burda görmüş oldum,dükkan sahibinin söylediğine göre halen kullanan varmış. şehir gerçekten kalabalık,bazen bir anda trafik kilitleniyor,halkı,esnafı güler yüzlü. biraz merkezde gezdikten sonra,nemrut’a gittik, zirveye çıkmak zor oldu çünkü aşırı sıcaktı ama değdi. nemrut normalde adıyaman’a bağlı ama 2 saat mesafede olduğu için gitmemek olmazdı,dönüşte ise arapgir’e uğradık. arapgir gerçekten yemyeşil bir yer,malatya dışarıdan bakıldığında her yeri dağ gibi duruyor ama yeşil yerleri de varmış gerçekten. bu arada arapgir,elazığ’a benziyor,malatya ilçesi ama yaşayanların çoğu da elazığlıymış. malatyalılar ile elazığlılar arasında atışmalar oluyormuş bu konuda. arapgir ile darende arasında çok mesafe olmadığı için darende’yi gezdik,daha çok dini kişiliklere sahip bir ilçe. bol bol türbe var,en bilinenleri somuncu baba türbesi. asıl ismi şeyh hamid-i veli. somuncu koca, ekmekçi koca ve somuncu baba olarak da bilinir. osmanlı kuruluş dönemi ünlü mutasavvıfı ve alim. aynı zamanda bayramiyye tarikâtı kurucusu hacı bayram veli'nin de hocasıdır. külliyeye yakın olması sebebi ile tohma kanyonuna da uğradık,rafting yapma imkanı sunuyor,üstelik çevresinde piknik yapmak için alanlar da mevcut.

buradan sonra tekrar merkeze döndük,şire pazarını gezdik,hayatımda görmediğim kadar kayısı gördüm ve kayısıdan yapılan envai çeşit tatlı,kayısı çeşitleri, gezdiğimiz dükkanlar sağolsun bol bol ikram yaptı,ben kayısı çok sevmem yani yeşil halini daha çok seviyorum bulabilirsem öyle alıyorum ama tattıklarım da aşırı güzeldi,özellikle adına gün kurusu kayısı çekirdeği dedikleri,bildiğimiz kayısı çekirdeğinin ötesinde bir tadı var,kilosu 40 lira,esnaf abi sağolsun bize 3 kilo aldık diye 100 yapmıştı,aynı zamanda hediyelik paket şeklinde kayısılardan da aldık. bugünlük son yolculuğumuz burasıydı,yarın akşam saat 9 da uçağımız var,dolayısı ile en geç 7-8 e kadar gezebilirdik o yüzden sabah çok erken kalktık. şehrin belkide en çok turist alan yeri battalgazi,birçok tarihi mekan mevcut,kervansaraylar,müzeler.camiler. mesela en bilinenlerinden biri olan silahtar mustafa paşa kervansarayı ; 1637 yılında yapılmış, 1637 tarihinde ıv. murat’ın silahtarı bosnalı mustafa paşa tarafından yaptırılmıştır. ulu cami; 1224 yılında selçuklu hükümdarı alaaddin keykubat döneminde inşa edilmiş. büyük selçuklu imparatorluğu’nun iran sınırları içerisindeki cami mimarisi geleneğini temsil eden anadolu’daki ilk ve tek örnek örneği. yapının en en eski bölümleri tuğladan, sonradan yapılan ilave bölümleri ise taştan. inşa edildikten sonra camiye bazı dönemlerde ilaveler yapılmış ve cami onarımlardan geçmiş. ayrıca elazığ’ depreminden sonra cami hasar aldığı için restorasyon sürüyor. arslantepe höyüğü, aristokrasinin doğduğu, ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı, resmi, dini ve kültürel bir merkez olmasıyla, unesco tarafından da dünya kültür mirası geçici listesine alınmış. buradan sonra yeşilyurt ilçesini gezdik,gündüzbeyde kahvaltı yaptık. yeşilyurt’un eski ismi çırmıhtıymış. daha sonra buralı olan ismet inönü’nün ismini almış, 1959 yıllında ilçe olma statüsüne kavuşunca ismi de yeşilyurt olmuştur. çok fazla gezilecek yer yok fakat çok fazla yeşil alan var bu güzel,burdan sonra hacı baba lokantasında kebab yiyip,merkezde biraz daha dolaştıktan sonra otele döndük. açıkcası giderken üzüldüm,keşke 1 hafta kalsaydım dedim,küçük bir yer beklerken baya büyük bir şehir ile karşılaştım. bu arada yazımın başında söylemiştim izmir’e direkt uçuş yok o yüzden istanbul’a uçtuk. malatya havalimanı gerçekten çok küçük,(bkz: erhaç havalimanı)sivil-askeri amaçlı kullanılıyormuş. böyle bir şehire bu havalimanı yakışmamış bence. en kısa zamanda tekrar görüşeceğiz malatya. eğer buralara kadar okuyan varsa herkese teşekkür ederim.

şehre dair bazı fotoğraflar,alıntıdır.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
levent vadisi

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

tohma kanyonu-darende

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kanalboyu

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

nemrut dağı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

şire pazarı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

somuncu baba külliyesi

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

silahlar mustafa paşa kervansarayı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

arslantepe höyüğü

not: neden malatya diye garip birçok soru gelince,açıklama gereği duydum. hem uzun zamandır gezmek,görmek istediğim,hem de ismet inönü,turgut özal,ahmet kaya,kemal sunal,ilyas salman,hrant dink gibi birçok ünlü isme ev sahipliği yapmış ve 2 cumhurbaşkanı çıkarmış (bkz: turgut özal)(bkz: ismet inönü)tek şehir olma ünvanına sahip şehri görmeden olmaz dedim.
devamını gör...

aylar önce yazdıklarınızdan geldiyse hele gerçekten gülüş gülüş olur yüzünüz. dönüp tekrar okuyorsunuz yaptığınız tanımı siz de gelen bildirim sayesinde. var böyle bir mutluluk sözlük ortamlarında.
devamını gör...

hayatın, yaşamın getirdiği mecburiyetleri düşündüren eylem, metazori.

yoksa iki ucu incecik bir boğaza bakan, haritada evin kücücük arka odasını andıran iki yarımada etrafında neden türkiye'nin yaklaşık %20'sine yakın insanın bile bile sıkıştığı sorusu bile akıllara gelir.
devamını gör...

buz dansı, artistik buz pateni (figure skating) disiplinidir. bir kadın ve bir erkek sporcu ile yapılan buz dansı genelde ayak oyunlarına, dans tutuşlarına ve müzikle uyuma yoğunlaşır.
kural farklılıkları nedeniyle diğer artistik buz pateni disiplinlerinden ayrılan buz dansı, spordan ziyade bir sanat gösterisi gibidir.
yarışmaların en zevkli kategorilerinden biri olan buz dansı 1952 yılında dünya artistik patinaj şampiyonaları kapsamına alınmıştır.
paganini’nin caprice 24 eşliğinde 2009 yılında gelen avrupa şampiyonluğu.

devamını gör...

öncelikle tramer kaydına bakılmalı. servis kayıtları tam mı incelenmeli. kilometre konusu hassas tercihen yıldızlararası uzun yolda kullanılmış olmalı. sonra maslak sanayide güvendiğiniz bir ustaya gösterilmeli. usta önemli.
devamını gör...

nihayet içimi rahatlatan durumdur. dna örneği alınmasına karar verilmişti dün. üstüne bir de uyuşturucu skandalı patladı. kaçarken yakalandılar babasıyla. adalet bekliyor insanlar. . hiç değilse biraz.
devamını gör...

(bkz: ali desidero)
devamını gör...

seni anliyorum ve yanindayim. zorluksa zorluk bunu birlikte aşarız. ben korkmuyorum.
devamını gör...

ava giderken avlanmak deyimini hatırlatır.

"düşmanın karınca ise de hor bakma" demiş atalarımız.
devamını gör...

üstün wikipedia kullanma kabiliyeti vesilesiyle ermenistan'ın bütün kasabalarını öğrenmemizi sağlayan sözlük yazarı. aşırı fena, uç seviyelerde kültürlü bir arkadaş. yüzümüz kızardı, kendimizi cahil hissettik. öyle ki her an banlanabilir.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ankara klasik.
devamını gör...

annenin sözünü dinlemezsen böyle olur.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

dilbilgisi neydi? dilbilgisi emekti direkt
devamını gör...

geceleri bi geliyor bu farkındalık sabah mecbur unutmaya çalışıyorum devam edelim güne diye...
devamını gör...

seyit onbaşı - 215 kilogramlık mermiyi kaldıramayan erkek
devamını gör...

stefan zweig kitapları.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim