ilişki bittikten sonra fabrika ayarlarına dönmekte zorlanmak
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
halk adamıyız yapmayız hece
peşini bırakmam artık gündüz gece
sevdim seni dost çıktın cengaverce
kimler geçti bu yoldan senin gibi nice
peşini bırakmam artık gündüz gece
sevdim seni dost çıktın cengaverce
kimler geçti bu yoldan senin gibi nice
devamını gör...
haber bültenlerinde en sık yapılan anlatım bozuklukları
(bkz: yasa dışı terör örgütü)
devamını gör...
1.sınıfın dersini tek ders sınavında vermek
bu sınavdan kimse kalmadığı için verip mezun olmuştum.
devamını gör...
ne kadar güzel
orhan veli şiiri.
“çayın rengi ne kadar güzel,
sabah sabah, açık havada!
hava ne kadar güzel!
oğlan çocuk ne kadar güzel!
çay ne kadar güzel!”
“çayın rengi ne kadar güzel,
sabah sabah, açık havada!
hava ne kadar güzel!
oğlan çocuk ne kadar güzel!
çay ne kadar güzel!”
devamını gör...
sözlük yazarlarının sözlük hesaplarının şifresi
şu an şifremi hatırlamadığımı fark ettim.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının almış olduğu en güzel iltifat
.........
"gitmek zorunda mısın gerçekten?
...
...
...
...
...
...
şimdi gidersen sanki tüm o şarkıları bir daha dinleyemezmişim gibi."
e gel öldür, boynumu kes gıkım çıkmaz!
"gitmek zorunda mısın gerçekten?
...
...
...
...
...
...
şimdi gidersen sanki tüm o şarkıları bir daha dinleyemezmişim gibi."
e gel öldür, boynumu kes gıkım çıkmaz!
devamını gör...
boşanmak
toplum tarafından çok basite alınan evlenme eyleminin, toplum tarafından çok büyütülen sonlandırılması hali.
devamını gör...
toraman
hüseyin rahmi gürpınar romanı.
kitabın kaleme alındığı tarih, hicri 1335. hangi ayda yazıldığını bilmediğimden, 1915-16 yılı olmalı, ben de doğrudan bu yazımını okudum, yani orijinal metin.
yaşı 58'e gelmiş, şuayip iyi para kazanmaktadır. bütün hayatı, tek düze geçmiş, sürekli çeşitli burhanlar yaşayan bir kadınla evlenmiş, hayatını da bu şekilde idame etmektedir. eşi hasna hanım kitabın başında, komşusu adile hanımla girdiği diyalogla ya da mahalle dedikodusuyla, eğitimini ve kültürünü göstermektedir. hemen belirtmek gerekiyor ki hasna hanımın komşusu adile hanımla olan diyaloğunda ilginç bir detay var. iki kadının da kullandığı dil neredeyse günümüz turkcesidir ve bi dil de neredeyse yabancı hiçbir kelime yok. hüseyin rahmi'nin ağdalı ve ağır dili gözönüne alınınca bu detay hemen göze çarpıyor. iki de çocukları var, aziz-toraman- ve sabıre.
tum hayatını tek düze yaşayan şuayip bey, hayatını bir dramaya çeviren hasna hanımın yaşlanmasıyla bir buhran içindedir. dönemin istanbul'unu gözönüne alınca, şuayip beyin kazandığı paraların namı kısa sürede belli başlı çevrelere ulaşır. neredeyse her romanında seks işçisini konu alan hüseyin rahmi, yine yaşını almış, eski bir fahiseyi suayip'in bürosuna yerleştirir. kadın şuayip beyin, körlenmis cinsel arzusunu diriltemeyince, henüz 16,17 yaşında olan kızını devreye sokar. elbette kız dillere destan bir guzeliktedir ve bir süre sonra, şuayip beyi ayartır. lakin, kız bir metres olarak değil, evlilik şartıyla adamla birlikte olur. kız annesini ifşa ederek, annesinin kendisini yaşlı bir adama satmaya çalıştığını, eğer kendisine sahip çıkarsa onunla evleneceğini dile getirir. bunların hepsi bir tuzak olduğunu söylemeye gerek yok.
binnaz, annesinin kimden olduğu belli olmayan, umumihane'de büyümüş biridir. suayip'e anlattığı gibi ne eline erkek eli değmemistir ne de uzak sakın bir yaşam yaşama peşindedir. burada söyle bir sorun var, suayip'in evlenmek istediği ya da evlendiği binnaz, suayip'in oğlunun eski sevgilisidir. tabii bu gerçek, evlilik olduktan sonra ortaya çıkıyor. ve suayip'in oğlu ile binnaz, durumu kimseye belli etmeden birlikte olmaya devam ediyorlar.
yıl 1916, 58 yaşında bir adam, 48 yaşında eşi ve iki çocuk. 58 yaşında adam, genç bir kadınla evliliğe kalkıyor ve burada ciddi bir tuzağa düşürülüyor, çünkü kız kendisini tanıttığı gibi değil. ne geçmişi, ne de kafasında kurduğu dünya. 58 yaşında torunu yaşında bir kızla evleniyor ve kız çocuğunun eski sevgilisi çıkıyor. birbirlerini tekrar görür görmez - çünkü binnaz'ın annesi çulsuz aziz'le görüştürmek istemiyor, evet aziz çulsuz çünkü şuayip bey kazandığı paralardan kimseye bahsetmiyor- kollarına atılıp, kaldıkları yerden devam ediyorlar. bir nevi aziz, üvey annesiyle birlikte oluyor. yazıldığı dönem itibariyle romanın son derece cesur olduğunu belirtmek gerekiyor.
yazar, ilişki ağını kurduktan sonra karakterleri tek tek analize girisiyor. kim haklıydı? eşi yaşlanan, şuayip mi? kocasını başka kadına kaptıran hasna hanım mı? yoksa oğlu aziz mi? ya da babası dahi belki olmayan binnaz mı? roman kaybedenler klubu gibi. herkes haklı, herkes haksız.
dikkatimi çeken bir husus da şu, ya hüseyin rahmi'nin bu dönemde kafası karışık ya da roman üzerinden birilerine mesaj veriyor. çünkü tebessüm-i elem'de, evlilik hayatının nasıl olması gerektiği hususunda, vaaz veren yazar, bu romanında şuayip karakteri üzerinden evliliği yerden yere vuruyor. denilebilir ki, 58 yaşında evlenen bir adam için bu psikoloji normal değil mi? hayır değil çünkü şuayip 16,17 tadında evlendiği kız üzerinden değil, ilk eşi üzerinden de aynı eleştiriyi yapıyor. araştırmacılar, editörler hüseyin rahmi 'nın neden hiç evlenmedigine keşfetmeye çalışıyorlar. toraman romanında neden evlenmediğini açıkça ortaya koyuyor. burada dikkatimi başka bir husus celbetti, o da su; şuayip karakteri dilinden, doğanın bir kanunu olmadığını doğanın bir kaos barındırdığını evlilik betimlemesi üzerinden ifade ediyor. peki, diğer romanlarında "determinizmc felsefesi dediği şey üzerinden yeni kuşağı yerden yere vuran, hüseyin rahmi ne oluyor da, tek düze yaşayan yaşlı bir türk üzerinden bu defa da, aile kuramını hedef alıyor? bana göre yazar, içine girdiği yazar psikolojisini çok ama çok iyi analiz ederek, hem karakterin içine giriyor hem de zaman zaman karakterlerden bağımsız, nesnel bir tanım koyuyor ortaya. toraman romanı net bir şekilde, türk aile yapısının iki yüzlülüğünü hedef alıyor. ek olarak tüm dönem yazarları gibi, hüseyin rahmi'nin de kafası karışık. belki bu kafası karışıklığı olumsuz bir anlamda anlıyor olabilirsiniz fakat değil, çünkü hızla ama hızla bu insanların gözü önünde birçok şey, altüst oluyor. hatırlayın, avrupa'da darwin türlerin kökeni kitabını yayınlandığında, birçok kişi intihar ediyor, bunun anlamı nedir? insanların yüzyıllarca savunduğu, bağlı olduğu değerleri ellerinin altından çekip alıyorsun, bu kolay bir şeyden değil. dostoyevski'nin kafası çok mu net? ihtilal için, çarlık rejimine muhalefet eden dostoyevski, hayata gözlerini karamazov kardeşler adlı son eserinde ortodoks klisesine bağlılık ederek yumuyor. karamazov kardeşler de yazar başından sonuna kadar, açık bir şekilde ortodoks klisesinin propagandasını yapıyor.
romana dönelim, iki bukle vermek istiyorum. birini verdim aslında, suayip'in oğluyla olan konuşmasında evlilik kurumunu yerden yere vurması. ikincisi ise, binnaz'ın roman sonunda, şuayip kendisinden şüphe ederken isyan edip söyledikleri,
" ahmak adam, hiç bir şey bildiğin yok! her bir fenalık benim beynimde de vardır. kalbimde de. içimde de, dışımda da... anlıyor musun? habenneka? aynaya git de suratına bak! boyalı kukla! üzerine hıyanet edersem beni kim ayı playabilir? bile bile aldın pzevenk! bana adlan sanlan orospu servinaz'ın kızı binnaz derler. siz namuskarlığı aynalı, oyuncaklı, süslü tasması altında yaşayan insanlar... kendinize hoş gelen her fenalığı işler, fakat adını değiştirerek, kitaba uydurarak irtikap edersiniz. evet, bu dünya bütün sania ile kelime oyunuyla, bilerek aldatmak ve aldanmakla dönüyor. ihtiyar zevcenizin üzerine torununuz yerinde bir kızcağız aldığınız zaman vicdanınız size hiçbir itibda bulunmaz. bu genç kadın tabiattan hisse-i telezzüzünüzü istediği vakit meydana müthiş iki kelime çıkarırsınız: ırz ve namus... işte size manalarını zevkinize göre tefsir ettiğiniz iki lügat. "
tek kelime ile müthiş, müthiş. bu satırlar yazıldığında cumhuriyet'in henüz ilan edilmediğini akıldan çıkarmayın.
son olarak, hüseyin rahmi binnaz'ın da isyan ettirerek, dediğim gibi herkesin haklı, herkesin haksız olduğu bir son ile bizi basbasa bırakır.
kitabın kaleme alındığı tarih, hicri 1335. hangi ayda yazıldığını bilmediğimden, 1915-16 yılı olmalı, ben de doğrudan bu yazımını okudum, yani orijinal metin.
yaşı 58'e gelmiş, şuayip iyi para kazanmaktadır. bütün hayatı, tek düze geçmiş, sürekli çeşitli burhanlar yaşayan bir kadınla evlenmiş, hayatını da bu şekilde idame etmektedir. eşi hasna hanım kitabın başında, komşusu adile hanımla girdiği diyalogla ya da mahalle dedikodusuyla, eğitimini ve kültürünü göstermektedir. hemen belirtmek gerekiyor ki hasna hanımın komşusu adile hanımla olan diyaloğunda ilginç bir detay var. iki kadının da kullandığı dil neredeyse günümüz turkcesidir ve bi dil de neredeyse yabancı hiçbir kelime yok. hüseyin rahmi'nin ağdalı ve ağır dili gözönüne alınınca bu detay hemen göze çarpıyor. iki de çocukları var, aziz-toraman- ve sabıre.
tum hayatını tek düze yaşayan şuayip bey, hayatını bir dramaya çeviren hasna hanımın yaşlanmasıyla bir buhran içindedir. dönemin istanbul'unu gözönüne alınca, şuayip beyin kazandığı paraların namı kısa sürede belli başlı çevrelere ulaşır. neredeyse her romanında seks işçisini konu alan hüseyin rahmi, yine yaşını almış, eski bir fahiseyi suayip'in bürosuna yerleştirir. kadın şuayip beyin, körlenmis cinsel arzusunu diriltemeyince, henüz 16,17 yaşında olan kızını devreye sokar. elbette kız dillere destan bir guzeliktedir ve bir süre sonra, şuayip beyi ayartır. lakin, kız bir metres olarak değil, evlilik şartıyla adamla birlikte olur. kız annesini ifşa ederek, annesinin kendisini yaşlı bir adama satmaya çalıştığını, eğer kendisine sahip çıkarsa onunla evleneceğini dile getirir. bunların hepsi bir tuzak olduğunu söylemeye gerek yok.
binnaz, annesinin kimden olduğu belli olmayan, umumihane'de büyümüş biridir. suayip'e anlattığı gibi ne eline erkek eli değmemistir ne de uzak sakın bir yaşam yaşama peşindedir. burada söyle bir sorun var, suayip'in evlenmek istediği ya da evlendiği binnaz, suayip'in oğlunun eski sevgilisidir. tabii bu gerçek, evlilik olduktan sonra ortaya çıkıyor. ve suayip'in oğlu ile binnaz, durumu kimseye belli etmeden birlikte olmaya devam ediyorlar.
yıl 1916, 58 yaşında bir adam, 48 yaşında eşi ve iki çocuk. 58 yaşında adam, genç bir kadınla evliliğe kalkıyor ve burada ciddi bir tuzağa düşürülüyor, çünkü kız kendisini tanıttığı gibi değil. ne geçmişi, ne de kafasında kurduğu dünya. 58 yaşında torunu yaşında bir kızla evleniyor ve kız çocuğunun eski sevgilisi çıkıyor. birbirlerini tekrar görür görmez - çünkü binnaz'ın annesi çulsuz aziz'le görüştürmek istemiyor, evet aziz çulsuz çünkü şuayip bey kazandığı paralardan kimseye bahsetmiyor- kollarına atılıp, kaldıkları yerden devam ediyorlar. bir nevi aziz, üvey annesiyle birlikte oluyor. yazıldığı dönem itibariyle romanın son derece cesur olduğunu belirtmek gerekiyor.
yazar, ilişki ağını kurduktan sonra karakterleri tek tek analize girisiyor. kim haklıydı? eşi yaşlanan, şuayip mi? kocasını başka kadına kaptıran hasna hanım mı? yoksa oğlu aziz mi? ya da babası dahi belki olmayan binnaz mı? roman kaybedenler klubu gibi. herkes haklı, herkes haksız.
dikkatimi çeken bir husus da şu, ya hüseyin rahmi'nin bu dönemde kafası karışık ya da roman üzerinden birilerine mesaj veriyor. çünkü tebessüm-i elem'de, evlilik hayatının nasıl olması gerektiği hususunda, vaaz veren yazar, bu romanında şuayip karakteri üzerinden evliliği yerden yere vuruyor. denilebilir ki, 58 yaşında evlenen bir adam için bu psikoloji normal değil mi? hayır değil çünkü şuayip 16,17 tadında evlendiği kız üzerinden değil, ilk eşi üzerinden de aynı eleştiriyi yapıyor. araştırmacılar, editörler hüseyin rahmi 'nın neden hiç evlenmedigine keşfetmeye çalışıyorlar. toraman romanında neden evlenmediğini açıkça ortaya koyuyor. burada dikkatimi başka bir husus celbetti, o da su; şuayip karakteri dilinden, doğanın bir kanunu olmadığını doğanın bir kaos barındırdığını evlilik betimlemesi üzerinden ifade ediyor. peki, diğer romanlarında "determinizmc felsefesi dediği şey üzerinden yeni kuşağı yerden yere vuran, hüseyin rahmi ne oluyor da, tek düze yaşayan yaşlı bir türk üzerinden bu defa da, aile kuramını hedef alıyor? bana göre yazar, içine girdiği yazar psikolojisini çok ama çok iyi analiz ederek, hem karakterin içine giriyor hem de zaman zaman karakterlerden bağımsız, nesnel bir tanım koyuyor ortaya. toraman romanı net bir şekilde, türk aile yapısının iki yüzlülüğünü hedef alıyor. ek olarak tüm dönem yazarları gibi, hüseyin rahmi'nin de kafası karışık. belki bu kafası karışıklığı olumsuz bir anlamda anlıyor olabilirsiniz fakat değil, çünkü hızla ama hızla bu insanların gözü önünde birçok şey, altüst oluyor. hatırlayın, avrupa'da darwin türlerin kökeni kitabını yayınlandığında, birçok kişi intihar ediyor, bunun anlamı nedir? insanların yüzyıllarca savunduğu, bağlı olduğu değerleri ellerinin altından çekip alıyorsun, bu kolay bir şeyden değil. dostoyevski'nin kafası çok mu net? ihtilal için, çarlık rejimine muhalefet eden dostoyevski, hayata gözlerini karamazov kardeşler adlı son eserinde ortodoks klisesine bağlılık ederek yumuyor. karamazov kardeşler de yazar başından sonuna kadar, açık bir şekilde ortodoks klisesinin propagandasını yapıyor.
romana dönelim, iki bukle vermek istiyorum. birini verdim aslında, suayip'in oğluyla olan konuşmasında evlilik kurumunu yerden yere vurması. ikincisi ise, binnaz'ın roman sonunda, şuayip kendisinden şüphe ederken isyan edip söyledikleri,
" ahmak adam, hiç bir şey bildiğin yok! her bir fenalık benim beynimde de vardır. kalbimde de. içimde de, dışımda da... anlıyor musun? habenneka? aynaya git de suratına bak! boyalı kukla! üzerine hıyanet edersem beni kim ayı playabilir? bile bile aldın pzevenk! bana adlan sanlan orospu servinaz'ın kızı binnaz derler. siz namuskarlığı aynalı, oyuncaklı, süslü tasması altında yaşayan insanlar... kendinize hoş gelen her fenalığı işler, fakat adını değiştirerek, kitaba uydurarak irtikap edersiniz. evet, bu dünya bütün sania ile kelime oyunuyla, bilerek aldatmak ve aldanmakla dönüyor. ihtiyar zevcenizin üzerine torununuz yerinde bir kızcağız aldığınız zaman vicdanınız size hiçbir itibda bulunmaz. bu genç kadın tabiattan hisse-i telezzüzünüzü istediği vakit meydana müthiş iki kelime çıkarırsınız: ırz ve namus... işte size manalarını zevkinize göre tefsir ettiğiniz iki lügat. "
tek kelime ile müthiş, müthiş. bu satırlar yazıldığında cumhuriyet'in henüz ilan edilmediğini akıldan çıkarmayın.
son olarak, hüseyin rahmi binnaz'ın da isyan ettirerek, dediğim gibi herkesin haklı, herkesin haksız olduğu bir son ile bizi basbasa bırakır.
devamını gör...
ölürken bir şey itiraf etmek
yapılmaması gerekendir kanımca. yıllarca saklandığınız, kimsenin bilmediği bir sır ve de artık o sır olmadan oluşturulan düzenler... o düzenleri bozmak kimsenin hakkı değil. hem zaten öleceksin kardeşim, etrafı karıştırmasan, milleti birbirine düşürmesen olmuyor mu?
dizilerde ve filmlerde de çok olur bu. orada kapatırım, film biter benim için. ortalık karışsın, insanlar televizyona kitlensin, reyting artsın... hiç gelemeyiz bu oyunlara.
dizilerde ve filmlerde de çok olur bu. orada kapatırım, film biter benim için. ortalık karışsın, insanlar televizyona kitlensin, reyting artsın... hiç gelemeyiz bu oyunlara.
devamını gör...
kafa izninde
bu aralar çok mantıklı ve çekici gelen seçenek. yükleniyor...
devamını gör...
engelmann deneyi
theodor wilhelm engelmann tarafından 1883 yılında yapılan bir deneydir. alg ve bakterileri kullanarak yaptığı deneyde ışığın farklı dalga boylarının fotosentez hızına etkilerini test etmiştir.

prizma üzerinden kırılan ışık ipliksi alg üzerine tutulmuş ve algdeki fotosentez hızını ölçümleyebilmek için sulu deney ortamına aerob yani oksijenli solunum yapan bakteriler konulmuştur. deneyde görüyoruz ki mor ve kırmızı dalga boylarında bakteri topluluğu daha fazla. yani o bölgelerde oksijen daha yoğun. bunun nedeni fotosentez hızının mor, mavi ve kırmızı ışıkta diğer dalga boylarına oranla daha fazla olması. deney sonucunda fotosentez hızının dalga boyu büyüklüğü ile doğru orantılı ya da bağlantılı olmadığı kanıtlandı. ışık, klorofil tarafından hangi dalga boylarında daha iyi absorbe ediliyor sorusu yanıt buldu. yeşil ışık ise en fazla yansıtılan ışık olduğu için fotosentez hızı bu bölgede minimum düzeyde oldu. bakteri bütün bölgelerde yaşayabildi fakat yoğunluğu fotosentez hızının en hızlı olmasına elverişli dalga boylarında maksimum seviyede oldu.

prizma üzerinden kırılan ışık ipliksi alg üzerine tutulmuş ve algdeki fotosentez hızını ölçümleyebilmek için sulu deney ortamına aerob yani oksijenli solunum yapan bakteriler konulmuştur. deneyde görüyoruz ki mor ve kırmızı dalga boylarında bakteri topluluğu daha fazla. yani o bölgelerde oksijen daha yoğun. bunun nedeni fotosentez hızının mor, mavi ve kırmızı ışıkta diğer dalga boylarına oranla daha fazla olması. deney sonucunda fotosentez hızının dalga boyu büyüklüğü ile doğru orantılı ya da bağlantılı olmadığı kanıtlandı. ışık, klorofil tarafından hangi dalga boylarında daha iyi absorbe ediliyor sorusu yanıt buldu. yeşil ışık ise en fazla yansıtılan ışık olduğu için fotosentez hızı bu bölgede minimum düzeyde oldu. bakteri bütün bölgelerde yaşayabildi fakat yoğunluğu fotosentez hızının en hızlı olmasına elverişli dalga boylarında maksimum seviyede oldu.
devamını gör...
ilkokuldan akılda kalanlar
sınıftaki çöpün başında 2-3 kişiyle birlikte kalem ucu açmak. halen var mı böyle bir şey çok merak ediyorum.
devamını gör...
z kuşağının normal sözlük'e girişinin yasaklanması gerekliliği
birileri susturulmaya o kadar alışmış ki o da kendinden sonraki nesle de aynısını yapmaya çalışıyor...
devamını gör...
eskişehir'de bıçaklanarak öldürülen aile
dün gözyaşları içerisinde izledim. izlediğimden beri de aklımdan çıkmadı. kafamda senaryolar düşündüm durdum. 4 yaşında ya daha 4 yaşında, aklım almıyor.
bebek bıçaklanırken anne hayatta değildir diye düşündüm ve öyle olması için dua ettim. böyle bir acıya şahit olduysa o an oracıkta ölmek tek temennisidir, eminim.
derdin her kimleyse 4 yaşındaki bebekten ne istedin insan müsvettesi? bir değil bebekte bile birden çok bıçak darbesi olduğu söyleniyordu eve il k giren çilingir tarafından. bir aileyi katleden bir bebeğin canına kıyan ancak ruh hastası bir cani olabilir. bu katillerin aldığı nefes zarar- ziyan, can çekişerek kendi pisliğinde geberir umarım.
bebek bıçaklanırken anne hayatta değildir diye düşündüm ve öyle olması için dua ettim. böyle bir acıya şahit olduysa o an oracıkta ölmek tek temennisidir, eminim.
derdin her kimleyse 4 yaşındaki bebekten ne istedin insan müsvettesi? bir değil bebekte bile birden çok bıçak darbesi olduğu söyleniyordu eve il k giren çilingir tarafından. bir aileyi katleden bir bebeğin canına kıyan ancak ruh hastası bir cani olabilir. bu katillerin aldığı nefes zarar- ziyan, can çekişerek kendi pisliğinde geberir umarım.
devamını gör...
karşıt düşünceyi yermek
saygı duymayı bilmeyen ve narsist olma ihtimali olan insanların sürekli yaptıkları eylem..ha bide sürü psikolojisi ile hareket edenler var.birgün bir kıraathanenin önünde minibüs beklerken şöyle bir diyaloğa denk geldim;abicim adam neler yaptı bu ülke için ya!bak yarın seçim olsun reis seçilemesin varya ben çıkarım abi sokaklara!kabul etmem başkasını!istemsiz güldüm.bu insan formundaki tanımsız yaratık daha seçimin neden yapıldığını dahi idrak edememişti.21.yüzyılda yaşayan 15.yüzyıl zihniyeti..
devamını gör...
sobalı evde büyümek
o kadar güzel bir duygudur ki gece uyurken tavana yansıyan alevler . çıtır çıtır ses çıkması sobanın üstünde ekmek kızartıp tereyağı sürmek kestane pişirmek eskiden ketıl mı vardı ulen güğümün içindeki sıcak su hazır beklerdi bizi kahvemizi yapardık hemen . çok duygulandım eskilere gittim . annem atletimi giydirirken tüplü televizyonda sobanın başında ersin düzen stadyum programı izlerdim.
devamını gör...
cem karaca şarkılarındaki ölümcül cümleler
gök kubbeyi sar sar mazlum feryadım
elbet bir gün güler bize seneler, bize seneler.
elbet bir gün güler bize seneler, bize seneler.
devamını gör...
kafa dağıtmak için yürümek
yürümenin ben de kafa dağıtıcı bir özelliği olduğunu düşünüyorum.
nedeni de bana göre sokakta dikkatimizi çeken çok etmen var. sokak kedileri, kaldırımlar, tabelalar vb.
nedeni de bana göre sokakta dikkatimizi çeken çok etmen var. sokak kedileri, kaldırımlar, tabelalar vb.
devamını gör...
kitap ve defter kaplamak
vakti zamanında, sadece kaplama kağıdıyla yapınca çabuk yıprandığı için üzerini bir de jelatin denen ince şeffaf naylonla da kaplayarak yaptığım eylem.
ilkokula yeni başlayacağım, defter kitaplarımı aldık kırtasiyeden annemle, eve geldik. annem iğne yapmak için (emekli hemşire kendisi, sosyal mesajı da verelim, gidip herkese iğne yaptırmayın sonra) * bir yere gidecekti, giderken de tembihledi “ben gelmeden sakın bir şey yapma!” diye.
tabii bunun aksini yapmam lazımdı. müzik defterini aldım önüme, kaplama kağıdını tam deftere göre kestim, kaplayacağım güya. olmadı tabii. annem geldiğinde de baya bir fırça yedim. sonra birlikte kapladık.
birkaç sefer sonra bu işi iyice öğrenince, kendim onun kapladıklarını beğenmeyip tek başına yapmaya başlamıştım.
ilkokula yeni başlayacağım, defter kitaplarımı aldık kırtasiyeden annemle, eve geldik. annem iğne yapmak için (emekli hemşire kendisi, sosyal mesajı da verelim, gidip herkese iğne yaptırmayın sonra) * bir yere gidecekti, giderken de tembihledi “ben gelmeden sakın bir şey yapma!” diye.
tabii bunun aksini yapmam lazımdı. müzik defterini aldım önüme, kaplama kağıdını tam deftere göre kestim, kaplayacağım güya. olmadı tabii. annem geldiğinde de baya bir fırça yedim. sonra birlikte kapladık.
birkaç sefer sonra bu işi iyice öğrenince, kendim onun kapladıklarını beğenmeyip tek başına yapmaya başlamıştım.
devamını gör...