damdan dama atlarken donan kedi
evliya çelebi'nin seyahatnamesi'nde anlattığı kedidir. vaka erzurum'da yaşanmıştır. işin ucunda abartı olduğu muhakkaktır.
devamını gör...
yazarların başardıkları şeyler
kendim olmayı, kendimi sevmeyi başardım. var mı daha ötesi?..
devamını gör...
konya’da kayıp kedinin patilerinin kesilip ölü olarak bulunması
vahşet gibi vahşet, şerefsizlik gibi şerefsizliktir lan. konya’da yaşayan birinin baktığı kedilerden birisi kaybolmuş, kedinin patileri kesilmiş ve ölü olarak bulunmuş. bu nasıl vicdansızlıktır şerefsizin evlatları, hiç mi vicdanınız kalmadı lan sizin. abv diyorum başka da bir şey demiyorum…
konya'da tuba yeşilsu'nun baktığı kedilerinden biri, patileri kesilmiş ve ölü halde bulundu. kayıp bir kedisinin de bulunmasını isteyen yeşilsu 'kendi pazar harçlığımdan artırdığım parayla kedilere mama alıyorum. bir tanesi kayıptı onu arıyordum. bunu da ölü olarak bulduk' dedi.
olay, saat 08.30 sıralarında selçuklu ilçesi mehmet akif mahallesi mecaz sokak'ta meydana geldi. sokak hayvanlarını besleyen tuba yeşilsu, baktığı kedilerden ikisinin olmadığını fark edince aramaya çıktı. bir süre sonra tuba yeşilsu, baktığı kedilerden birisini sokak ortasında patileri kesilmiş ve ölü olarak buldu. ihbar üzerine polis, şüpheli ya da şüphelileri yakalamak için çalışma başlattı.
kedinin sansürlü görseli;

kaynak; onedio.com/haber/konya-da-v...
dipnot: bu başlık önceden açıldıysa taşısınlar bir zahmet ben bulamadım böyle bi başlık.
edit: başlığın düzeltilmesini istedim ve moderatöre söyledim. ahkam kesmeyin lan yanlışlıkla böyle oldu işte alla allaaaa…
konya'da tuba yeşilsu'nun baktığı kedilerinden biri, patileri kesilmiş ve ölü halde bulundu. kayıp bir kedisinin de bulunmasını isteyen yeşilsu 'kendi pazar harçlığımdan artırdığım parayla kedilere mama alıyorum. bir tanesi kayıptı onu arıyordum. bunu da ölü olarak bulduk' dedi.
olay, saat 08.30 sıralarında selçuklu ilçesi mehmet akif mahallesi mecaz sokak'ta meydana geldi. sokak hayvanlarını besleyen tuba yeşilsu, baktığı kedilerden ikisinin olmadığını fark edince aramaya çıktı. bir süre sonra tuba yeşilsu, baktığı kedilerden birisini sokak ortasında patileri kesilmiş ve ölü olarak buldu. ihbar üzerine polis, şüpheli ya da şüphelileri yakalamak için çalışma başlattı.
kedinin sansürlü görseli;

kaynak; onedio.com/haber/konya-da-v...
dipnot: bu başlık önceden açıldıysa taşısınlar bir zahmet ben bulamadım böyle bi başlık.
edit: başlığın düzeltilmesini istedim ve moderatöre söyledim. ahkam kesmeyin lan yanlışlıkla böyle oldu işte alla allaaaa…
devamını gör...
mabel matiz'in kocası
devamını gör...
16 ocak 2021 istanbul kar yağışı
istanbullu yazarların gözü aydın o zaman. kaç gündür yağdıydı yağacaktı ihtimaliydi geldiydi gelmediydi hayırlı uğurlu olsun. kardan adam fotoğraflarını bekliyoruz ilerleyen günlerde.
devamını gör...
aykut (yazar)
mankenlik ajansına kaydolayım derken yanlışlıkla mı sözlüğe geldi anlamadığım yazardır.* zira harcanmasına gönlüm rağğzı değildir. aslan burcu olmasına rağmen nasıl mütevazi, nasıl utangaç. bu durum popülaritesini de etkiliyor fikrimce.* kendileri mükemmel ötesi de bir zekâya sahip aynı zamanda.* ince espri desen o da var. lan ne adamlar var beğğğ.* şaka bir yana güzel adam.* ciğerimin köşesi kırk yama sağ olsun, hayatımı renklendiriyor. aykut da o renklerden. iyi ki tanımışım. evrenin tüm pozitif enerjisi sarsın hayatını. büyüyünce iyi bir radyocu olacağından da şüphem yok.* hayırlı başarılar diliyorum kendilerine. saygılar, selamlar.*
ediiit:
ediiit:
devamını gör...
ispanyol gribi
1918-1920 yılları arasında influenza virüsüne bağlı olarak dünya nüfusunun yaklaşık olarak 3'te 1'ini etkilemiş bir pandemidir. influenza virüsü temel olarak kaz benzeri kuş türlerinde bulunur. bu virüs insanlara geçişini ise domuzlar üzerinden gerçekleştirir.
ispanyol gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun %3'ü) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur.
genel olarak 3 dalga şeklinde gerçekleştiği düşünülen ispanyol gribinin ilk dalgasında hastalığa yakalanan kişilerde genel olarak grip benzeri semptomlar tespit edilmiştir. ağustos ayı itibari ile başlayan salgının ikinci dalgası ölümcül seyretmiş ve bu seyir değişikliğinin altında yatan neden olarak virüsün ilk dalga sırasında geçirdiği bir mutasyon sorumlu tutulmuştur.
yaklaşık olarak 6 ay süren ispanyol gribinin ikinci dalgası, dünya muharebesinin etkisiyle yiyecek ve diğer kaynaklar konusunda zorda bulunan avrupa ülkelerinde ispanyol gribinin en ağır seyrettiği dönemi oluşturur. salgının bu döneminde hayatını kaybeden insan sayısının pik yapması, ikinci dalganın dünyanın farklı noktalarında aynı anda başlaması nedeniyle olduğu düşünülmektedir.
ispanyol gribine bağlı olarak kişilerde oluşan ve ölümcül bir seyir izleyebilen belirtiler genel itibari ile şu şekildedir:
burun kanaması
zatürre
ensefalit (beyin dokusunun iltihaplanması)
40 dereceyi geçen ateş
nefritik sendrom gibi böbrek problemleri
koma
salgın ispanya'da başlamamasına rağmen ispanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi ise ispanya'nın, birinci dünya savaşı'nda yer almamış olması ve askerî sansür nedeniyle diğer avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken ispanyol basınının salgın konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır.
türkçede 1918'den itibaren "ispanyol nezlesi" sözcüğü grubu kullanılmıştır.
ispanyol nezlesi ilk kez 11 mart 1918'de abd'nin new mexico eyaletinde tespit edildi.
salgın 1918 eylül-kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve osmanlı dahil tüm dünya ülkelerini etkilemiştir. hindistan'da ?17 milyon kişi, yani ülke nüfusunun %5'i bu hastalıktan ölmüştür. abd'de nüfusun yaklaşık %28'i hastalığa yakalanmış ve 500.000 -675.000 kişi hayatını kaybetmiştir. britanya'da yaklaşık 250.000, fransa'da yaklaşık 400.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. fiji adalarında nüfusun %14'ü iki haftalık bir süre içinde ispanyol nezlesi'nden ölmüştür.
hastalığa dönemin önemli isimlerinden de yakalananlar olmuştur. max weber, ressam gustav klimt, ispanya kralı xııı. alfonso ve sophie halberstadt freud bu kişiler arasında sayılabilir. metin özata’nın yazdığı kitaba göre gazi mustafa kemal atatürk de samsun'a hareket etme hazırlıkları içerisindeyken bu hastalığa yakalanmış ve hastalığı beşiktaş'taki evinde atlatmıştır.
ispanyol gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun %3'ü) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur.
genel olarak 3 dalga şeklinde gerçekleştiği düşünülen ispanyol gribinin ilk dalgasında hastalığa yakalanan kişilerde genel olarak grip benzeri semptomlar tespit edilmiştir. ağustos ayı itibari ile başlayan salgının ikinci dalgası ölümcül seyretmiş ve bu seyir değişikliğinin altında yatan neden olarak virüsün ilk dalga sırasında geçirdiği bir mutasyon sorumlu tutulmuştur.
yaklaşık olarak 6 ay süren ispanyol gribinin ikinci dalgası, dünya muharebesinin etkisiyle yiyecek ve diğer kaynaklar konusunda zorda bulunan avrupa ülkelerinde ispanyol gribinin en ağır seyrettiği dönemi oluşturur. salgının bu döneminde hayatını kaybeden insan sayısının pik yapması, ikinci dalganın dünyanın farklı noktalarında aynı anda başlaması nedeniyle olduğu düşünülmektedir.
ispanyol gribine bağlı olarak kişilerde oluşan ve ölümcül bir seyir izleyebilen belirtiler genel itibari ile şu şekildedir:
burun kanaması
zatürre
ensefalit (beyin dokusunun iltihaplanması)
40 dereceyi geçen ateş
nefritik sendrom gibi böbrek problemleri
koma
salgın ispanya'da başlamamasına rağmen ispanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi ise ispanya'nın, birinci dünya savaşı'nda yer almamış olması ve askerî sansür nedeniyle diğer avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken ispanyol basınının salgın konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır.
türkçede 1918'den itibaren "ispanyol nezlesi" sözcüğü grubu kullanılmıştır.
ispanyol nezlesi ilk kez 11 mart 1918'de abd'nin new mexico eyaletinde tespit edildi.
salgın 1918 eylül-kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve osmanlı dahil tüm dünya ülkelerini etkilemiştir. hindistan'da ?17 milyon kişi, yani ülke nüfusunun %5'i bu hastalıktan ölmüştür. abd'de nüfusun yaklaşık %28'i hastalığa yakalanmış ve 500.000 -675.000 kişi hayatını kaybetmiştir. britanya'da yaklaşık 250.000, fransa'da yaklaşık 400.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. fiji adalarında nüfusun %14'ü iki haftalık bir süre içinde ispanyol nezlesi'nden ölmüştür.
hastalığa dönemin önemli isimlerinden de yakalananlar olmuştur. max weber, ressam gustav klimt, ispanya kralı xııı. alfonso ve sophie halberstadt freud bu kişiler arasında sayılabilir. metin özata’nın yazdığı kitaba göre gazi mustafa kemal atatürk de samsun'a hareket etme hazırlıkları içerisindeyken bu hastalığa yakalanmış ve hastalığı beşiktaş'taki evinde atlatmıştır.
devamını gör...
attila ilhan sözleri
ben sana mecburum bilemezsin.
devamını gör...
ignorance
amerikalı alternatif punk rock grubu paramore 'a ait brand new eyes albümünde yer alan 2009 tarihli şarkıdır. 'cehalet' anlamına gelen bu parçayı yazarken kendi hayat tecrübelerinden ilham aldığını söylüyor grup üyeleri. çünkü onların da söylediği gibi, insanın kendini ifade etmesinin pek bir zorlaştığı durumlarda bu gibi şarkılar işimizi kolaylaştırıyor elbette. hepimizin yaşadığı gibi bazen karşımızdaki insana laf anlatmak, buna çabalamak ne kadar da zordur. o zaman biz de kulağımıza takalım kulaklıkları, 'cahillik senin yeni en iyi arkadaşın' diyelim o güzel (!) insana zihnimizde*.
bu arada bu parça dünyada birçok ülkede müzik listelerinde uzun süre zirvede kalmış. zaten hayley williams'a göre grup için dönüm noktası bir şarkıymış.
sözleri de şöyle;
ıf ı'm a bad person, you don't like me
ı guess ı'll go
make my own way
ıt's a circle, a mean cycle
ı can't excite you anymore
where's your gavel? your jury?
what's my offense this time?
you're not a judge
but if you're gonna judge me
well, sentence me to another life
don't wanna hear your sad songs
ı don't wanna feel your pain
when you swear it's all my fault
'cause you know we're not the same
oh, we're not the same
the friends who stuck together
we wrote our names in blood
but ı guess you can't accept that the change is good
ıt's good
you treat me just like another stranger
well, it's nice to meet you, sir
ı guess ı'll go
ı best be on my way out
ıgnorance is your new best friend
this is the best thing that could've happened
any longer and ı wouldn't have made it
ıt's not a war, no
ıt's not a rapture
ı'm just a person, but you can't take it
the same tricks that once fooled me
they won't get you anywhere
ı'm not the same kid from your memory
now ı can fend for myself
don't wanna hear your sad songs
ı don't wanna feel your pain
when you swear it's all my fault
'cause you know we're not the same
oh, we're not the same
we used to stick together
we wrote our names in blood
but ı guess you can't accept that the change is good
ıt's good
you treat me just like another stranger
well, it's nice to meet you, sir
ı guess ı'll go
ı best be on my way out
ıgnorance is your new best friend
you treat me just like another stranger
well, it's nice to meet you, sir
ı guess ı'll go
ı best be on my way out
bu arada bu parça dünyada birçok ülkede müzik listelerinde uzun süre zirvede kalmış. zaten hayley williams'a göre grup için dönüm noktası bir şarkıymış.
sözleri de şöyle;
ıf ı'm a bad person, you don't like me
ı guess ı'll go
make my own way
ıt's a circle, a mean cycle
ı can't excite you anymore
where's your gavel? your jury?
what's my offense this time?
you're not a judge
but if you're gonna judge me
well, sentence me to another life
don't wanna hear your sad songs
ı don't wanna feel your pain
when you swear it's all my fault
'cause you know we're not the same
oh, we're not the same
the friends who stuck together
we wrote our names in blood
but ı guess you can't accept that the change is good
ıt's good
you treat me just like another stranger
well, it's nice to meet you, sir
ı guess ı'll go
ı best be on my way out
ıgnorance is your new best friend
this is the best thing that could've happened
any longer and ı wouldn't have made it
ıt's not a war, no
ıt's not a rapture
ı'm just a person, but you can't take it
the same tricks that once fooled me
they won't get you anywhere
ı'm not the same kid from your memory
now ı can fend for myself
don't wanna hear your sad songs
ı don't wanna feel your pain
when you swear it's all my fault
'cause you know we're not the same
oh, we're not the same
we used to stick together
we wrote our names in blood
but ı guess you can't accept that the change is good
ıt's good
you treat me just like another stranger
well, it's nice to meet you, sir
ı guess ı'll go
ı best be on my way out
ıgnorance is your new best friend
you treat me just like another stranger
well, it's nice to meet you, sir
ı guess ı'll go
ı best be on my way out
devamını gör...
kupa bardağı kırılınca hayata küsmek
hayata küsmek için daha önemli sebepler olmalı. ama üzülüyor yine de insan, alıştığı bardak kırılınca.
devamını gör...
israil'in mescid-i aksa'ya saldırması
bu ümmetçilik olayını neden sadece araplara karşı yapıyorlar hiçbir fikrim yok. doğu türkistandaki soydaş müslümanlar ve diğerleri ümmet değil galiba? burada bahsedilen zulümden fazlası yaşanıyor ve hassas konu diyerek üstünü örtüyorsunuz toplanıp bir kınama dahi yapmıyorsunuz... işte bu iki yüzlülüğe kızıyorum. filistin israil çatışmasına gelirsek sadece masum çocuklara üzüldüğüm olay yoksa bize iki ülkenin de hayrı yok hatta tarihte zararı var. vicdan akılla birlikte olmalı bence öbür türlü platonik fanatiklik olur.
devamını gör...
atari
küçükken mario oyununu oynadığım hede. son anda o canavara yenilip, 'zibidibidip' diye oyunun sonuna gelmenin verdiği üzüntü ile karışık ateşli öfkenin bünyemde yarattığı etkiyi bir ben bilirim. prenses de kesinlikle değmeyecek bir tipti, ama o zamanlar tabi anlamıyor insan.
devamını gör...
1984
totaliter rejimler ve insanın özne olarak rolü*nün azaltılması konulu bir yapıt.
bu kısıtlama ve insanı indirgeme çabası birkaç alana yayılıyor.
düşünsel alanda, gerçeğin sürekli değişken tutulması, tarih ve geçmişin ortadan kaldırılması, dilin kapsamının daraltılarak düşünme yeteneğinin baskılanması gibi faktörler var.
duygusal alanda :insanın sosyalleşme, aile kurma, çocuk sahibi olma gibi ihtiyaç ve isteklerinin kendisine karşı çevrilmesi durumu var. arkadaşlarınız, eşiniz, çocuklarınız hepsi size karşı gerek onları sevdiğiniz ve kollamak istediğiniz için; gerekse sizin zaaflarınızı ve kimliğinizi en yakından takip etme şansına sahip oldukları için birer silah olarak kullanılıyor.
fizyolojik alanda : yemek yemek, sevişmek gibi insanı duygusal olarak da değiştirme gücüne sahip eylemleri katı, monoton, zevksiz süreçler haline getirip insanın içindeki enerjinin nefrete kanalize edilmesi var.
içgüdüler ve duygular otokratik rejimin bir numaralı düşmanı iken akıl eğitilip yönlendirilebilir olduğu için bazen dostu bile oluyor.
insanın bir etken faktör olarak doğada bulunma hakkının bariz yansımaları yaratma eyleminde,aşk ve nefret gibi yoğun duygularda, analiz veya tasarım gerektiren mesleklerde, kompleks ve kullanıcının düşüncelerinin doğrultusunu evrilten bir dil kullanmakta iken bunların hepsi yok edilerek ya da azaltılarak insan nesne konumuna indirgeniyor.
bilgi alma ve onu uslamlama hakkı 'çiftdüşün' denen bir süreçle proleter olmayan kesime farklı yollardan veriliyor ve çoğunluk bundan memnun. tıpkı matrix çözülse de özgür şehirlere değil yapay rahimlere gitmek isteyecek insanlar gibi ya da cesur yeni dünya'da meskalinleri elinden alınınca ağlayan ve gerçeklik algısının çarpıtılmış halini sevenlerin varlığı gibi.
bu kitapla beraber iyi gidecek yapımlardan biri de das leben der anderen. burada hem otoritenin belli bir kademesindeki anti kahramanımız güçlü olmayı , baskın çıkmayı reddederek diğer insanlar üzerindeki yaptırımından vazgeçiyor. bu kahraman bu şekilde evrilirken, ilk başta rejim tarafından çizilen sınırlar içerisinde hoplayıp zıplayan bir piyes yazarının giderek yaratma eylemini bir karşı duruş'a çevirmesi ve özne olma hakkını elde etme mücadelesini görüyoruz.
bu olay 1984'te en başından düşünülüp engellenmiş durumda. meslek tanımları daha mekanik ve arada bir çalışanlar biraz zeka isteyen işlerle yemlenerek itiraz etmemeleri sağlanıyor. daha sorgulayan yapıdaki bireyleri de sistem kendi lehine kullanacak alanlar buluyor, iç parti üyeleri, newspeak yaratıcıları (daha doğrusu yok edicileri) nispeten daha kafa yoran işlerle oyalanıyor.
umudumuz proleterlerde lafı sık sık geçiyor ve mesaj veriliyor lakin, realiteye bakılınca winston proleterlerin çoğunun günlük hayatlarının koşuşturmacası içinde olduğunu, muhabbetlerinde büyük ölçekli işlere , değişimlere yer kalmadığı gibi hafızalarından da önemli şeylerin silinmiş olduğunu görüp hayal kırıklığına uğruyor. burada kafka'nın der prozess'indeki gibi bir kabulleniş ve maktulün giderek işkencecisini ve süreci tersinden algılama eğilimi yani stokholm sendromu görülüyor. bir başka benzerlikse düşmanın kim olduğunun bilinmezliği, bir otorite ve ters gidişat mevcut lakin belli bir birey ya da olay doğrudan sebep gösterilemiyor.
dilin indirgenmesinin human as an agent rolüne vurulan en büyük darbe olduğunu görüyoruz. fazla konuştuğu için sonradan uçurulan arkadaş winston'a yaptıkları işin önemini anlatan uzun bir nutuk çekmişti. iyiyi ve kötüyü aynı kelimelerle tanımlamaya en sonunda da sadece 1 kelime kalana kadar dili bitirmeye çalıştıklarını, böylece kimsenin düşünce suçu işleyemeyeceğini dile getiriyor. yani düşünme sürecini en başından baskılarsanız, her şey tıkır tıkır işler ve kimse aksini düşünüp mutsuz olamaz .
1984, cesur yeni dünya vb. romanların distopya mı ütopya mı olduğu konusu aslında o kadar basit değil. içindeki bütün insanların gidişattan memnun olduğu, herkesin rolünü benimsediği, hayatını sevdiği , aykırı düşüncelerin hiç oluşmadığı bir mekana distopya demek için dışarıdan bakanların aksaklıklar görüyor olması yeterli midir? özellikle cesur yeni dünya içeriden bakıldığında bir ütopyadır. toplumsal hiyerarşi vardır lakin herkes kendi sınıfını sevmeye koşullanmıştır, yaşam şartlarından memnundur. şu anki dünya düzenindeki aksaklıkların ve özne rolünü elde etmiş ama bunu birbiri üzerinde egemenlik kurmak için harcamış insanların, kakao çekirdeği işleyip çikolatanın tadından habersiz insanların mevcudiyetinde; fırsat eşitliği , demokrasi gibi yalanların mevcudiyetinde; insanların hırsı kullanılarak emek sömürüsünün kariyer diye yutturulduğu yalan dolan mesleklerin mevcudiyetinde bu yapımların dünyasına distopya demekte ve bunları değiştirmeye çalışan baş kahramanları övmekte ne kadar haklıyız?
bu kısıtlama ve insanı indirgeme çabası birkaç alana yayılıyor.
düşünsel alanda, gerçeğin sürekli değişken tutulması, tarih ve geçmişin ortadan kaldırılması, dilin kapsamının daraltılarak düşünme yeteneğinin baskılanması gibi faktörler var.
duygusal alanda :insanın sosyalleşme, aile kurma, çocuk sahibi olma gibi ihtiyaç ve isteklerinin kendisine karşı çevrilmesi durumu var. arkadaşlarınız, eşiniz, çocuklarınız hepsi size karşı gerek onları sevdiğiniz ve kollamak istediğiniz için; gerekse sizin zaaflarınızı ve kimliğinizi en yakından takip etme şansına sahip oldukları için birer silah olarak kullanılıyor.
fizyolojik alanda : yemek yemek, sevişmek gibi insanı duygusal olarak da değiştirme gücüne sahip eylemleri katı, monoton, zevksiz süreçler haline getirip insanın içindeki enerjinin nefrete kanalize edilmesi var.
içgüdüler ve duygular otokratik rejimin bir numaralı düşmanı iken akıl eğitilip yönlendirilebilir olduğu için bazen dostu bile oluyor.
insanın bir etken faktör olarak doğada bulunma hakkının bariz yansımaları yaratma eyleminde,aşk ve nefret gibi yoğun duygularda, analiz veya tasarım gerektiren mesleklerde, kompleks ve kullanıcının düşüncelerinin doğrultusunu evrilten bir dil kullanmakta iken bunların hepsi yok edilerek ya da azaltılarak insan nesne konumuna indirgeniyor.
bilgi alma ve onu uslamlama hakkı 'çiftdüşün' denen bir süreçle proleter olmayan kesime farklı yollardan veriliyor ve çoğunluk bundan memnun. tıpkı matrix çözülse de özgür şehirlere değil yapay rahimlere gitmek isteyecek insanlar gibi ya da cesur yeni dünya'da meskalinleri elinden alınınca ağlayan ve gerçeklik algısının çarpıtılmış halini sevenlerin varlığı gibi.
bu kitapla beraber iyi gidecek yapımlardan biri de das leben der anderen. burada hem otoritenin belli bir kademesindeki anti kahramanımız güçlü olmayı , baskın çıkmayı reddederek diğer insanlar üzerindeki yaptırımından vazgeçiyor. bu kahraman bu şekilde evrilirken, ilk başta rejim tarafından çizilen sınırlar içerisinde hoplayıp zıplayan bir piyes yazarının giderek yaratma eylemini bir karşı duruş'a çevirmesi ve özne olma hakkını elde etme mücadelesini görüyoruz.
bu olay 1984'te en başından düşünülüp engellenmiş durumda. meslek tanımları daha mekanik ve arada bir çalışanlar biraz zeka isteyen işlerle yemlenerek itiraz etmemeleri sağlanıyor. daha sorgulayan yapıdaki bireyleri de sistem kendi lehine kullanacak alanlar buluyor, iç parti üyeleri, newspeak yaratıcıları (daha doğrusu yok edicileri) nispeten daha kafa yoran işlerle oyalanıyor.
umudumuz proleterlerde lafı sık sık geçiyor ve mesaj veriliyor lakin, realiteye bakılınca winston proleterlerin çoğunun günlük hayatlarının koşuşturmacası içinde olduğunu, muhabbetlerinde büyük ölçekli işlere , değişimlere yer kalmadığı gibi hafızalarından da önemli şeylerin silinmiş olduğunu görüp hayal kırıklığına uğruyor. burada kafka'nın der prozess'indeki gibi bir kabulleniş ve maktulün giderek işkencecisini ve süreci tersinden algılama eğilimi yani stokholm sendromu görülüyor. bir başka benzerlikse düşmanın kim olduğunun bilinmezliği, bir otorite ve ters gidişat mevcut lakin belli bir birey ya da olay doğrudan sebep gösterilemiyor.
dilin indirgenmesinin human as an agent rolüne vurulan en büyük darbe olduğunu görüyoruz. fazla konuştuğu için sonradan uçurulan arkadaş winston'a yaptıkları işin önemini anlatan uzun bir nutuk çekmişti. iyiyi ve kötüyü aynı kelimelerle tanımlamaya en sonunda da sadece 1 kelime kalana kadar dili bitirmeye çalıştıklarını, böylece kimsenin düşünce suçu işleyemeyeceğini dile getiriyor. yani düşünme sürecini en başından baskılarsanız, her şey tıkır tıkır işler ve kimse aksini düşünüp mutsuz olamaz .
1984, cesur yeni dünya vb. romanların distopya mı ütopya mı olduğu konusu aslında o kadar basit değil. içindeki bütün insanların gidişattan memnun olduğu, herkesin rolünü benimsediği, hayatını sevdiği , aykırı düşüncelerin hiç oluşmadığı bir mekana distopya demek için dışarıdan bakanların aksaklıklar görüyor olması yeterli midir? özellikle cesur yeni dünya içeriden bakıldığında bir ütopyadır. toplumsal hiyerarşi vardır lakin herkes kendi sınıfını sevmeye koşullanmıştır, yaşam şartlarından memnundur. şu anki dünya düzenindeki aksaklıkların ve özne rolünü elde etmiş ama bunu birbiri üzerinde egemenlik kurmak için harcamış insanların, kakao çekirdeği işleyip çikolatanın tadından habersiz insanların mevcudiyetinde; fırsat eşitliği , demokrasi gibi yalanların mevcudiyetinde; insanların hırsı kullanılarak emek sömürüsünün kariyer diye yutturulduğu yalan dolan mesleklerin mevcudiyetinde bu yapımların dünyasına distopya demekte ve bunları değiştirmeye çalışan baş kahramanları övmekte ne kadar haklıyız?
devamını gör...
normal sözlük'ün 35 yaş istilasına uğramış olması
ne yaparsak yapalım onlar bizden her daim üstün olacaklar. ben çoktan teslim oldum. onların gözüne batmamak için ortalıkta gözükmüyorum.
devamını gör...
ben okudum da ne oldu diyen atom mühendisi
tarih hakkında bilgilendirici tanımlar giren yazar arkadaşımız.
takipteyiz efendim, nice bilgi dolu tanımlara...
takipteyiz efendim, nice bilgi dolu tanımlara...
devamını gör...
sorunlu aile hayatı
tüm enerjinizi sömürür.. allah düşmanıma vermesin..
devamını gör...
14 aralık 2020 nevşehir belediyesi paylaşımı
''1 koyun, 1 keçi, 3 kuzu tarafından esir alınmış bulunmaktayız. evet, tarafından.'' böyle belediyeleri seviyoruz.*
buradan.
buradan.
devamını gör...
27 yaş
24 gün önce girdiğim yaş. yirmi yedi yaşın muhasebesini yaptığım zaman, korkunç bir reçeteyle karşılaşıyorum. 20'lerin başlarındaki kayıtsızlığın olmadığı ama artık yaşlanıp da umutlarınızın bitmediği bir yaştır 27 yaş. biraz da yaşamdan bahsedelim.
içinde bulunduğumuz ülkenin ekonomik şartları bize uymuyor, çoğumuz bu konulardan rahatsızız ve bunu mızmız çocuklar gibi her yerde dile getiriyoruz. lakin yaşamı büsbütün bir sürgün haline getiren, içinde bulunduğumuz şartlar değil. hiçbir dönemde de olmadı. bir yaşamı mahveden şey, insanın var olan potansiyelini öyle ya da böyle harcamasıdır. zamanı yönetemedik, günceli yakalamakta çok zorlandık, riske girmekten korktuk. takım elbiselilere kaderimizi teslim etmekte müthiş bir arzu duyuyoruz ve bu birçoklarının yaşamını cehenneme çeviriyor. sözlerimizde bir devrimci havası varken, elitlere el açıp medet umacak kadar da yolumuzu kaybetmiş durumdayız.
ben, arturo bandini, yirmi yedi senede şunu öğrendim: yaşamak çok zor. ben bu hayatı beceremedim. hastalıklar yaşadım, en sevdiğim insanı, babamı kaybettim. aile düzenim bozuldu, abimle küstüm, evimi terk ettim ve evsiz kaldım. küsüratları da var bu işin ama işin çerçevesi bu. hayat bana zor geldi biraz. çok erken anladım yanık türkülerin hangi hislerle yazıldığını. şımarmanın ne olduğunu unuttum. çünkü bana göre gençlik demek kayıtsızlık demekti, vurdumduymazlık demekti, hata yapma lüksüydü; utanacak işler yapacağımız zamanlardı gençlik, birilerinin arkasını toplayacağımız değil, birilerinin arkamızı toplayacağı zamanlardı. ben böyle tahmin etmiştim çünkü çevremde böyle gördüm ve hala böyle görüyorum.
20'ler demek "ben bir şey yaptım arkadaşlar" deyip, saçma sapan bir şeyden övgü beklemekti. bu arzu, bu beklentiydi. kız arkadaşınla öpüşmekti, onunla gezip tozmaktı. kafaları çekip sabahlara kadar eğlenmekti. gençlik buydu. gençlik, bir elimizi pantolonumuzun cebine sokup sigara içerek kasvetli sokaklarda yürümek değildi. renkliydi be kardeşim. yaşam, bize hiçbir standartın olmadığını, işin içindeysen her türlü boku sana yedirebileceğini, her çeşit senaryoyu sana dayatabileceğini açıkça gösterdi. geri dönüşü olmayan izler bıraktı bizde. yirmi yedi yaşın defterini zorluklarla doldurdu.
artık zorlanıyorum. aşti otogarındayım ve istanbul'a kalkacak otobüsü bekliyorum. bir meçhule doğru yol alacağım. ne getirir, ne götürür bilinmez ama hayatın adamakıllı üstüne bindiği insanlar iyi bilirler ki: artık iyi bir şeyin olmasını istemekten, umut etmekten ziyade daha kötü şeylerin olmaması için temkinli olursunuz. temkinliyim artık, daha ne kadar üzerimize geleceğini bilmediğimiz bir yaşamın tehditi altındayım. 27 yaşındayım ve ben bu hayatı sevenlerden olamadım.
içinde bulunduğumuz ülkenin ekonomik şartları bize uymuyor, çoğumuz bu konulardan rahatsızız ve bunu mızmız çocuklar gibi her yerde dile getiriyoruz. lakin yaşamı büsbütün bir sürgün haline getiren, içinde bulunduğumuz şartlar değil. hiçbir dönemde de olmadı. bir yaşamı mahveden şey, insanın var olan potansiyelini öyle ya da böyle harcamasıdır. zamanı yönetemedik, günceli yakalamakta çok zorlandık, riske girmekten korktuk. takım elbiselilere kaderimizi teslim etmekte müthiş bir arzu duyuyoruz ve bu birçoklarının yaşamını cehenneme çeviriyor. sözlerimizde bir devrimci havası varken, elitlere el açıp medet umacak kadar da yolumuzu kaybetmiş durumdayız.
ben, arturo bandini, yirmi yedi senede şunu öğrendim: yaşamak çok zor. ben bu hayatı beceremedim. hastalıklar yaşadım, en sevdiğim insanı, babamı kaybettim. aile düzenim bozuldu, abimle küstüm, evimi terk ettim ve evsiz kaldım. küsüratları da var bu işin ama işin çerçevesi bu. hayat bana zor geldi biraz. çok erken anladım yanık türkülerin hangi hislerle yazıldığını. şımarmanın ne olduğunu unuttum. çünkü bana göre gençlik demek kayıtsızlık demekti, vurdumduymazlık demekti, hata yapma lüksüydü; utanacak işler yapacağımız zamanlardı gençlik, birilerinin arkasını toplayacağımız değil, birilerinin arkamızı toplayacağı zamanlardı. ben böyle tahmin etmiştim çünkü çevremde böyle gördüm ve hala böyle görüyorum.
20'ler demek "ben bir şey yaptım arkadaşlar" deyip, saçma sapan bir şeyden övgü beklemekti. bu arzu, bu beklentiydi. kız arkadaşınla öpüşmekti, onunla gezip tozmaktı. kafaları çekip sabahlara kadar eğlenmekti. gençlik buydu. gençlik, bir elimizi pantolonumuzun cebine sokup sigara içerek kasvetli sokaklarda yürümek değildi. renkliydi be kardeşim. yaşam, bize hiçbir standartın olmadığını, işin içindeysen her türlü boku sana yedirebileceğini, her çeşit senaryoyu sana dayatabileceğini açıkça gösterdi. geri dönüşü olmayan izler bıraktı bizde. yirmi yedi yaşın defterini zorluklarla doldurdu.
artık zorlanıyorum. aşti otogarındayım ve istanbul'a kalkacak otobüsü bekliyorum. bir meçhule doğru yol alacağım. ne getirir, ne götürür bilinmez ama hayatın adamakıllı üstüne bindiği insanlar iyi bilirler ki: artık iyi bir şeyin olmasını istemekten, umut etmekten ziyade daha kötü şeylerin olmaması için temkinli olursunuz. temkinliyim artık, daha ne kadar üzerimize geleceğini bilmediğimiz bir yaşamın tehditi altındayım. 27 yaşındayım ve ben bu hayatı sevenlerden olamadım.
devamını gör...
yemek pişirmenin püf noktaları
kısık ateş. harlı ateşte her şeyi kontrol edemezsiniz ama kısık ateşte yavaş pişirmeyle daha lezzetli yemekler yapabilirsiniz.
devamını gör...
türkçe öğrenmenin zor olmaması
ne komik...
bir şeyin zor olup olmadığını tartışabilmemiz için, "zor" ifadesinin ne olduğunu tartışmamız gerekir önce.
sıfat olarak zor; sıkıntı veya güçlükle yapılan, olarak tanımlanmış türk dil kurumu tarafından.
şimdi bu tanım evrensel bir zorluğu ifade etmez zira nesnel bir zor kavramını tanımlamaz daha ziyade kişilerin ya da hatta cemaatlerin yaparken sıkıntı ve güçlük çektikleri işlerin zor olduğuna işaret eder.
ne demeye çalışıyorum... örneğin; siz bir halter atletiyseniz, 19 litrelik damaca sizin için kaldırması "zor" bir nesne ve bu iş "zor" bir iş olmaz. ama 10 yaşında cılız bir insansanız, bırakın zorluğu, imkansız bile olabilir.
aynı mantık diller için de geçerlidir, dillerin zorluğunu ölçümlerken en başta o dili öğrenecek kişinin anadilini, bildiği başka dilleri, çalışma rutinini, çevresel faktörleri vs. katmamız gerekir.
bundan sonra bir de hedef dile yönelip; yazı sistemine, dilin kurallılığına ve istisnalarına, dilin operasyon biçimine bakmamız gerekir.
dil öğrenmede zorluk ancak; öğrenecek süjenin ve öğrenilecek objenin birbirleriyle olan uyumuna göre ölçülebilir. uyum artıkça kolaylıktan, uyum azaldıkça zorluktan bahsedebiliriz.
söz gelimi bir fransız için ispanyolca öğrenmek daha kolay olacaktır, bunun sebebi ispanyolcanın kolay olması ya da fransızların üstün zekalı olması değil; fransızca ile ispanyolcanın eş bir tarihi kökten gelip; morfolojik, leksikolojik, fonetik ve semantik açılardan birbirlerine olan uyumudur. uyum yüksek olduğu için, kolaylıktan söz edebiliriz.
bu bağlamda bir dile "zor" derken kastedebildiğimiz nokta belki o dilin kurallılığı ve istisnalarına işaret etmek olur. bu da bizi tek başına "bir dil zordur." yargısına yine çıkarmaz. diyebileceğiniz en uç ifade "bir dil, diğer bir dile kıyasla zordur." yargısı olabilir.
bu yargıyı dillendirirken de, kelimelerle işaretlemesek de ima ettiğimiz söz konusu dillerin "bize" uyumudur.
başka bir ifade ile "fransızca zordur" dediğimde aslında "fransızca; anadili türkçe olan bana göre, cinsiyet ayrımı olmayan, fiil çekimi daha düzenli olan, yazı sistemi görece daha kolay anlaşılan ve sürekli çevresel etkenlerden maruz kaldığım ingilizceye göre zordur." demekteyimdir.
bütün bunları tartıştıktan sonra, türkçe zor mudur, sorusuna "kime göre neye göre?" şeklinde soruyla cevap verilebilir ancak.
eğer buradaki süjemiz avrupalı birisiyle "orta derece zordur." diyebiliriz. bir başka ifade ile; bilmediğiniz yakın akraba bir avrupa dilinden daha zor ancak arapça, çince gibi yapısı ve yazı sistemi farklı olan, size daha uzak dillerden daha kolaydır.
inanın bana birisi size gelip şu dil kolay bu dil zor diyorsa ve akabinde böyle paragraflarca açıklama yapmıyorsa, bir halt bilmiyordur kaale almanıza gerek yok. biraz dil öğrenmeye gayret eden kişi ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.
bir şeyin zor olup olmadığını tartışabilmemiz için, "zor" ifadesinin ne olduğunu tartışmamız gerekir önce.
sıfat olarak zor; sıkıntı veya güçlükle yapılan, olarak tanımlanmış türk dil kurumu tarafından.
şimdi bu tanım evrensel bir zorluğu ifade etmez zira nesnel bir zor kavramını tanımlamaz daha ziyade kişilerin ya da hatta cemaatlerin yaparken sıkıntı ve güçlük çektikleri işlerin zor olduğuna işaret eder.
ne demeye çalışıyorum... örneğin; siz bir halter atletiyseniz, 19 litrelik damaca sizin için kaldırması "zor" bir nesne ve bu iş "zor" bir iş olmaz. ama 10 yaşında cılız bir insansanız, bırakın zorluğu, imkansız bile olabilir.
aynı mantık diller için de geçerlidir, dillerin zorluğunu ölçümlerken en başta o dili öğrenecek kişinin anadilini, bildiği başka dilleri, çalışma rutinini, çevresel faktörleri vs. katmamız gerekir.
bundan sonra bir de hedef dile yönelip; yazı sistemine, dilin kurallılığına ve istisnalarına, dilin operasyon biçimine bakmamız gerekir.
dil öğrenmede zorluk ancak; öğrenecek süjenin ve öğrenilecek objenin birbirleriyle olan uyumuna göre ölçülebilir. uyum artıkça kolaylıktan, uyum azaldıkça zorluktan bahsedebiliriz.
söz gelimi bir fransız için ispanyolca öğrenmek daha kolay olacaktır, bunun sebebi ispanyolcanın kolay olması ya da fransızların üstün zekalı olması değil; fransızca ile ispanyolcanın eş bir tarihi kökten gelip; morfolojik, leksikolojik, fonetik ve semantik açılardan birbirlerine olan uyumudur. uyum yüksek olduğu için, kolaylıktan söz edebiliriz.
bu bağlamda bir dile "zor" derken kastedebildiğimiz nokta belki o dilin kurallılığı ve istisnalarına işaret etmek olur. bu da bizi tek başına "bir dil zordur." yargısına yine çıkarmaz. diyebileceğiniz en uç ifade "bir dil, diğer bir dile kıyasla zordur." yargısı olabilir.
bu yargıyı dillendirirken de, kelimelerle işaretlemesek de ima ettiğimiz söz konusu dillerin "bize" uyumudur.
başka bir ifade ile "fransızca zordur" dediğimde aslında "fransızca; anadili türkçe olan bana göre, cinsiyet ayrımı olmayan, fiil çekimi daha düzenli olan, yazı sistemi görece daha kolay anlaşılan ve sürekli çevresel etkenlerden maruz kaldığım ingilizceye göre zordur." demekteyimdir.
bütün bunları tartıştıktan sonra, türkçe zor mudur, sorusuna "kime göre neye göre?" şeklinde soruyla cevap verilebilir ancak.
eğer buradaki süjemiz avrupalı birisiyle "orta derece zordur." diyebiliriz. bir başka ifade ile; bilmediğiniz yakın akraba bir avrupa dilinden daha zor ancak arapça, çince gibi yapısı ve yazı sistemi farklı olan, size daha uzak dillerden daha kolaydır.
inanın bana birisi size gelip şu dil kolay bu dil zor diyorsa ve akabinde böyle paragraflarca açıklama yapmıyorsa, bir halt bilmiyordur kaale almanıza gerek yok. biraz dil öğrenmeye gayret eden kişi ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.
devamını gör...
