bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
aklıma hemen çiçek abbas geldi.*
devamını gör...
yazarların gözünden kendi hayatları
şu sıralar kitaplar iyi ki var en azından o kadar da boş yaşamıyoruz dediğim.
devamını gör...
balta
mavi sakal'ın kan kokusu albümünde yer alan sevdiğim şarkılardan birisidir. zaten albümü edinme hikayemi ve bu şarkılarla nasıl tanıştığımı ''başladım yürümeye'' başlığında yazmıştım ama biraz önce yine baltayı dinlerken buldum kendimi. eh yazmazsak olmazdı. albümün'ün ikinci sıradaki parçasıdır ve girişine bayılırım. sonra gelen dinginlik hissi de cabası. tabi erken yaşlarda dinlenen bir parça olması ve albümün bende hikayesinin olması bu şarkıların değerini benim indimde arttırır. şarkının sözleriyse, soruların ve cevapların peşinden koşmak açısından ve sorgulama sürecine etkisi sebebiyle önem arz eder.
misal;
''bu günlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
meclisler biz kara koyunları düşünür mü?''
tam da bu soruların zihninizi kurcalamaya başladığı dönemlerde, soruyu müzikal anlamda sürekli kafanıza çivi gibi çakması vesilesiyle cevabın peşine düşüp daha sık okumamıza sebep olmuştur.
bu günlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
vatan kurtaranlar, arkamızdan ne söylerler?
takiben ikinci can alıcı soru gelir ve size bunları düşünürken üzerinize düşen sorumluluğu hatırlatır.
bu baltaya oooo sakın sakın
bu baltaya oooo sakın sakın sap olma
ve can alıcı mesajlardan biri de buradadır. müesses nizamın, sistemin sapı olmamanız konusunda kendince öğüt verir. tabi siz kara koyunları, size vakti zamanında güzel bir ülke bırakan adamları/kadınları düşünürken, içinde bulunduğunuz ortamın saplarına kafayı takarsınız. ülkeyi bu noktaya taşıyanlar, işte o baltaya sap olanlardır. koca çınarı, sapı oldukları baltanın kesmesine destek olurlar. o sebeple de bu baltaya sap olmamak en doğru tercihtir. çınarınıza sahip çıkın!
şarkıyı şöyle bırakalım;
tabi sonrasında balta deyince aklıma bir de aşık ihsani gelir. onun türküsünü de çok severim. demek ki şarkı isimlerinde balta adının geçmesi bende olumlu etki doğuruyor. *
onu da şöyle bırakalım;
misal;
''bu günlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
meclisler biz kara koyunları düşünür mü?''
tam da bu soruların zihninizi kurcalamaya başladığı dönemlerde, soruyu müzikal anlamda sürekli kafanıza çivi gibi çakması vesilesiyle cevabın peşine düşüp daha sık okumamıza sebep olmuştur.
bu günlerde bir şeyler kafamı kurcalıyor
vatan kurtaranlar, arkamızdan ne söylerler?
takiben ikinci can alıcı soru gelir ve size bunları düşünürken üzerinize düşen sorumluluğu hatırlatır.
bu baltaya oooo sakın sakın
bu baltaya oooo sakın sakın sap olma
ve can alıcı mesajlardan biri de buradadır. müesses nizamın, sistemin sapı olmamanız konusunda kendince öğüt verir. tabi siz kara koyunları, size vakti zamanında güzel bir ülke bırakan adamları/kadınları düşünürken, içinde bulunduğunuz ortamın saplarına kafayı takarsınız. ülkeyi bu noktaya taşıyanlar, işte o baltaya sap olanlardır. koca çınarı, sapı oldukları baltanın kesmesine destek olurlar. o sebeple de bu baltaya sap olmamak en doğru tercihtir. çınarınıza sahip çıkın!
şarkıyı şöyle bırakalım;
tabi sonrasında balta deyince aklıma bir de aşık ihsani gelir. onun türküsünü de çok severim. demek ki şarkı isimlerinde balta adının geçmesi bende olumlu etki doğuruyor. *
onu da şöyle bırakalım;
devamını gör...
resim yükleme özelliğinin gelmesi
benim için,tekerleğin icadıyla yarışır
devamını gör...
kumpirin 40 lira olması
vay arkadas, yillar sonra canim kumpir cekti. fani hayatiz sonucta hadi dedik eski gunleri analim, adam 40 lira yazmis. malzemeler de zeytin sosis vs kalabalik gozuksun diye ketcap mayonez yazmis. lan patitis lan patitis.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlükçüğüm..
bu sabah çok sürprizli bir güne uyandım ben. bir de balkonda kafama kafama vuran şu güneş olmasa daha da mutlu olabilirdim ama olsun. güzel bir gün geçirin dostlar. çok sürprizli bir gün olsun sizin için de. sloganı unuttuk mu? hayır.
gülümseyin, bulaşıcıdır.
bu sabah çok sürprizli bir güne uyandım ben. bir de balkonda kafama kafama vuran şu güneş olmasa daha da mutlu olabilirdim ama olsun. güzel bir gün geçirin dostlar. çok sürprizli bir gün olsun sizin için de. sloganı unuttuk mu? hayır.
gülümseyin, bulaşıcıdır.
devamını gör...
moderasyonun entryleri kafasına göre değiştirmesi
yazarların tanımlarını değiştirmek söz konusu değil mi? ...şak geçiyorlar bir de. inanılmaz.
bugüne kadar bırakın küfrü, hakaretâmiz bir ifade bile kullanmadım. genellikle, bir konu hakkında bildiklerimi yazmak için kullandım burayı. makara yapmak için çok çok az yazmışımdır.
fakat buna rağmen moderasyon ekibinden sayısız mesaj aldım. şunu siler misiniz? buna bilmem ne ekler misiniz? şunu çevirir misiniz? böyle sayısız mesaj... artık mesaj atma zahmetine de katlanmıyorlar, kafalarına göre yazdıklarımı kaldırıyorlar. genel geçer sözlük formatına aykırı olmayan entryleri de silebiliyorlar. sözlük neşvünema bulmaya başlarken az sayıda da olsa aklı başında, olgun, aydınlatıcı yazılar yazan yazarlar vardı. ergen gestapolardan oluşan moderasyona kızıp çoğu hesabını kapattı. belki internetin karanlık dehlizlerinde kaybolmaz, bir ağırlığı olur buranın diyordum. temennim gerçekleşmeyecek sanki.
bak şimdi hakaret ettim işte ilk kez. bu hakaret midir o da tartışılır gerçi.
türk dilini ilkokulda öğrenim gören bir talebe kadar bile kullanamayan yeni yetmelere kaldı meydan. ekşi’den bıkıp buraya geldik ama benzer sorunlarla burada da karşılaştık. hepi topu 30-40 kişi aktif olarak kullanıyor burayı. kalanlar, yazılanları okuyup; başlıklara şöyle bir göz gezdirerek çıkıyorlar.
küfür meselesine gelirsek, bir insan başka bir insana dilediği gibi küfredebilir ya da dilediği gibi küfür etmeden eleştirebilir. onun fiziksel görünümüyle dalga geçebilir, mizah yaparak aşağılayabilir v.b.
eğer bir diktatör ya da ışid militanı değilseniz size küfredenlere siz de küfredebilirsiniz ya da görmemezlikten gelirsiniz ya da edilen hakaretin mizahî bir yanı varsa gülebilirsiniz. bunları yapmayanlar, hakaret edeni sokak ortasında vuruyor ya da kafasını döner bıçağıyla kesiyor ya da muhatabının yakınlarına zarar veriyor ya da onu bir hiç uğruna bir deliğe tıktırmaya çalışıyor.
yıl 2020. ifade özgürlüğünün sınırsız olması gerektiğine ilişkin yığınla tartışma yapılıyor liberal cenahlarda.
sözgelimi, trump gibi birine küfredebiliyorsunuz ya da onu açıkça aşağılayan son derece bayağı karikatürleri sosyal mecralara servis edebiliyorsunuz ve bunları yaptığınız için “terörist” yaftasıyla mapushaneye gönderilmiyorsunuz. küfreden birine sinirlenmek için epey aptal olmak gerekiyor. küfreden de muhatabının salak olduğunu bilen bir troll oluyor genellikle. ancak bir aptalı küfürle kızdırıp, tepki vermeye zorlayabilirsiniz çünkü.
bu mecradan ayrılıyorum. buradaki ekip, pandemi bittikten sonra buluşabilir. kesinlikle buluşun bence. zaten “aile gibi” benzetmesi yapmış birisi. aile kavramı buradaki sosyal dokuyu tam olarak açıklayamaz. daha çok, butik bir öss dersanesi ortamı var. kantininde patso, 3’ü 1 arada satılan, ders yapılmayan sınıflarda kulaklık takıp müzik dinleyerek test çözen lise talebelerinin olduğu küçürek bir dersane ortamı gibi.
esenlikler dilerim.
bugüne kadar bırakın küfrü, hakaretâmiz bir ifade bile kullanmadım. genellikle, bir konu hakkında bildiklerimi yazmak için kullandım burayı. makara yapmak için çok çok az yazmışımdır.
fakat buna rağmen moderasyon ekibinden sayısız mesaj aldım. şunu siler misiniz? buna bilmem ne ekler misiniz? şunu çevirir misiniz? böyle sayısız mesaj... artık mesaj atma zahmetine de katlanmıyorlar, kafalarına göre yazdıklarımı kaldırıyorlar. genel geçer sözlük formatına aykırı olmayan entryleri de silebiliyorlar. sözlük neşvünema bulmaya başlarken az sayıda da olsa aklı başında, olgun, aydınlatıcı yazılar yazan yazarlar vardı. ergen gestapolardan oluşan moderasyona kızıp çoğu hesabını kapattı. belki internetin karanlık dehlizlerinde kaybolmaz, bir ağırlığı olur buranın diyordum. temennim gerçekleşmeyecek sanki.
bak şimdi hakaret ettim işte ilk kez. bu hakaret midir o da tartışılır gerçi.
türk dilini ilkokulda öğrenim gören bir talebe kadar bile kullanamayan yeni yetmelere kaldı meydan. ekşi’den bıkıp buraya geldik ama benzer sorunlarla burada da karşılaştık. hepi topu 30-40 kişi aktif olarak kullanıyor burayı. kalanlar, yazılanları okuyup; başlıklara şöyle bir göz gezdirerek çıkıyorlar.
küfür meselesine gelirsek, bir insan başka bir insana dilediği gibi küfredebilir ya da dilediği gibi küfür etmeden eleştirebilir. onun fiziksel görünümüyle dalga geçebilir, mizah yaparak aşağılayabilir v.b.
eğer bir diktatör ya da ışid militanı değilseniz size küfredenlere siz de küfredebilirsiniz ya da görmemezlikten gelirsiniz ya da edilen hakaretin mizahî bir yanı varsa gülebilirsiniz. bunları yapmayanlar, hakaret edeni sokak ortasında vuruyor ya da kafasını döner bıçağıyla kesiyor ya da muhatabının yakınlarına zarar veriyor ya da onu bir hiç uğruna bir deliğe tıktırmaya çalışıyor.
yıl 2020. ifade özgürlüğünün sınırsız olması gerektiğine ilişkin yığınla tartışma yapılıyor liberal cenahlarda.
sözgelimi, trump gibi birine küfredebiliyorsunuz ya da onu açıkça aşağılayan son derece bayağı karikatürleri sosyal mecralara servis edebiliyorsunuz ve bunları yaptığınız için “terörist” yaftasıyla mapushaneye gönderilmiyorsunuz. küfreden birine sinirlenmek için epey aptal olmak gerekiyor. küfreden de muhatabının salak olduğunu bilen bir troll oluyor genellikle. ancak bir aptalı küfürle kızdırıp, tepki vermeye zorlayabilirsiniz çünkü.
bu mecradan ayrılıyorum. buradaki ekip, pandemi bittikten sonra buluşabilir. kesinlikle buluşun bence. zaten “aile gibi” benzetmesi yapmış birisi. aile kavramı buradaki sosyal dokuyu tam olarak açıklayamaz. daha çok, butik bir öss dersanesi ortamı var. kantininde patso, 3’ü 1 arada satılan, ders yapılmayan sınıflarda kulaklık takıp müzik dinleyerek test çözen lise talebelerinin olduğu küçürek bir dersane ortamı gibi.
esenlikler dilerim.
devamını gör...
reading slump
kitap okumayı çok sevmeme rağmen bir süredir içinde bulunduğum okuyamama/tıkanma durumu. hangi kitaba elinizi atarsanız atın beş sayfadan fazla okuyamazsınız. okurken dikkatinizi asla toplayamazsınız. kitabı bir kenara bırakıp dakikalarca duvara boş boş bakmaya, başka şeyler düşünmeye başlarsınız. en sevdiğiniz yazarın çok beklediğiniz bir kitabı bile olsa içine almaz sizi bir türlü.
devamını gör...
hüma veya devlet kuşu
hümâ kuşunun diğer isimleri; devlet kuşu, talih kuşu ve cennet kuşudur. kaf dağı, okyanus adaları veya çin’de yaşadığına rivayet edilen efsanevi bir kuştur. çoğu zaman anka (simurg) adlı kuşla karıştırılan bu kuş edebi ve tarihi metinlerimizde sıkça geçmektedir.
serçeden biraz büyük, gagası sarı, yeşil kanatlı bir kuş imiş. çok eski zamanlarda bir meydanda hüma kuşu uçurulur ve bu kuş kimin başına konar ise de o kişi padişah olurmuş (başıma devlet kuşu kondu). işte bu bakımdan hüma kuşunun diğer adı da devlet kuşudur. yine başka bir zamanda hüma kuşu göklerde uçarken gölgesi kimin başına gelirse o kişinin ileride padişah olacağına inanılırmış.
bu kuşumuzun ayaklarının olmadığı, canlısının da asla ele geçmediğini söylermiş büyüklerimiz. kemikle beslenir zira hiçbir kuşu da rahatsız etmeyen hüma, metinlerde gücü, refahı, kudreti ve devleti temsil etmektedir.
belki meraklılarınız olur diye söylüyorum; eğer eski edebiyat okumayı seviyor iseniz (divan edebiyatı) gazellerdeki sevgili çoğu zaman da hüma kuşuna benzetilmektedir.
serçeden biraz büyük, gagası sarı, yeşil kanatlı bir kuş imiş. çok eski zamanlarda bir meydanda hüma kuşu uçurulur ve bu kuş kimin başına konar ise de o kişi padişah olurmuş (başıma devlet kuşu kondu). işte bu bakımdan hüma kuşunun diğer adı da devlet kuşudur. yine başka bir zamanda hüma kuşu göklerde uçarken gölgesi kimin başına gelirse o kişinin ileride padişah olacağına inanılırmış.
bu kuşumuzun ayaklarının olmadığı, canlısının da asla ele geçmediğini söylermiş büyüklerimiz. kemikle beslenir zira hiçbir kuşu da rahatsız etmeyen hüma, metinlerde gücü, refahı, kudreti ve devleti temsil etmektedir.
belki meraklılarınız olur diye söylüyorum; eğer eski edebiyat okumayı seviyor iseniz (divan edebiyatı) gazellerdeki sevgili çoğu zaman da hüma kuşuna benzetilmektedir.
devamını gör...
eğitim hayatında alınmış en düşük sınav notu
yani lise döneminde özellikle matematik dersinin sınav skorları..
ailem beni matematik ağırlıklı bir liseye gönderme gafletinde bulunduğu için, özellikle 9. sınıfta çok büyük acı çektim sayısal derslerde. karnemde yanlış hatırlamıyorsam , matematik 0’dı..
bir edebiyatçı olarak, sayısal derslerin tamamı komedi durumdaydı benim için ki çoğu alttan ders olarak kaldı.. yanılmıyorsam mezuniyetime 1-2 sene kala sınavlarına girerek dersleri verdim.sonra sükürler olsun ki kendi alanımdan üniversite sınavına girerek, alanımı seçtim üniversitede ve onur öğrencisi olarak 3.93’ü görmüş bir ortalama dahilinde üniversiteden mezun oldum.
bakıldığında eğitim sisteminin yanlışlığı o kadar net gözüküyor ki.. lisede bölüm seçmeden önce , eğitim sisteminin saçmalığı sebebi ile alan dışı dersleri almaya zorlanan bir kadın olarak, üniversiteyi onurla bitirdim..üstüne new york’ta yüksek lisansa kabul aldım.doktora planlarındayım.
çarpık bir eğitim sisteminin içerisindeyiz..başarı değil, başarısızlık odaklı olduğunu düşünüyorum.
o zaman başarısız olduğumu düşünen ve bunu söyleyen herkes , şu an bana imrenerek bakıyor.
benim o dönem hakkımda fikir yürütmüş herkese, başarımın çok iyi kapak olduğunu düşünüyorum.
komedi gibi fakat kendi örnek gösterdikleri evlatlarının üniversite eğitimine çıkmamış olmasını ekliyorum kenara. demek ki neymiş? büyük konuşmamak, anlamadan öğrencileri yaftalamamak gerekiyormuş ki bu genelde türk toplumunun yapısında olan bir durumdur.genelde cocuklarını dinleyen aile azdır.geneli başarısız olmasından, okulla ilgilenmemesinden bahseder.
acaba çocugun bireysel ilgi alanı ya da eğilimi nedir? biliyor musunuz? herkes eğilimine göre eğitim alsa, bu ülkenin bence eğitim seviyesi farklı olabilirdi.
bu yüzden cocuklarınızı sakın başarısız oldukları derslerle ilgili zorlamayın ve rencide etmeyin/ ettirmeyin de.
herkesin bir alana eğilimi var.sayısalcı bir zekaya, kompozisyon yazdıramazsın, kitap okuyan bir insana da geometri çözdüremezsin.resim yapan/dans eden bir insan ikisinide yapmayı tercih etmeyebilir..
anlamak , eğitmenin ilk adımıdır.eğilimine göre eğitim almasını sağlayın herkesin.bu sefer düşük notlar değil, başarılar konuşulur diye düşünüyorum.
ailem beni matematik ağırlıklı bir liseye gönderme gafletinde bulunduğu için, özellikle 9. sınıfta çok büyük acı çektim sayısal derslerde. karnemde yanlış hatırlamıyorsam , matematik 0’dı..
bir edebiyatçı olarak, sayısal derslerin tamamı komedi durumdaydı benim için ki çoğu alttan ders olarak kaldı.. yanılmıyorsam mezuniyetime 1-2 sene kala sınavlarına girerek dersleri verdim.sonra sükürler olsun ki kendi alanımdan üniversite sınavına girerek, alanımı seçtim üniversitede ve onur öğrencisi olarak 3.93’ü görmüş bir ortalama dahilinde üniversiteden mezun oldum.
bakıldığında eğitim sisteminin yanlışlığı o kadar net gözüküyor ki.. lisede bölüm seçmeden önce , eğitim sisteminin saçmalığı sebebi ile alan dışı dersleri almaya zorlanan bir kadın olarak, üniversiteyi onurla bitirdim..üstüne new york’ta yüksek lisansa kabul aldım.doktora planlarındayım.
çarpık bir eğitim sisteminin içerisindeyiz..başarı değil, başarısızlık odaklı olduğunu düşünüyorum.
o zaman başarısız olduğumu düşünen ve bunu söyleyen herkes , şu an bana imrenerek bakıyor.
benim o dönem hakkımda fikir yürütmüş herkese, başarımın çok iyi kapak olduğunu düşünüyorum.
komedi gibi fakat kendi örnek gösterdikleri evlatlarının üniversite eğitimine çıkmamış olmasını ekliyorum kenara. demek ki neymiş? büyük konuşmamak, anlamadan öğrencileri yaftalamamak gerekiyormuş ki bu genelde türk toplumunun yapısında olan bir durumdur.genelde cocuklarını dinleyen aile azdır.geneli başarısız olmasından, okulla ilgilenmemesinden bahseder.
acaba çocugun bireysel ilgi alanı ya da eğilimi nedir? biliyor musunuz? herkes eğilimine göre eğitim alsa, bu ülkenin bence eğitim seviyesi farklı olabilirdi.
bu yüzden cocuklarınızı sakın başarısız oldukları derslerle ilgili zorlamayın ve rencide etmeyin/ ettirmeyin de.
herkesin bir alana eğilimi var.sayısalcı bir zekaya, kompozisyon yazdıramazsın, kitap okuyan bir insana da geometri çözdüremezsin.resim yapan/dans eden bir insan ikisinide yapmayı tercih etmeyebilir..
anlamak , eğitmenin ilk adımıdır.eğilimine göre eğitim almasını sağlayın herkesin.bu sefer düşük notlar değil, başarılar konuşulur diye düşünüyorum.
devamını gör...
üslubun her şey olması
adam anlatıyor, haklı. fakat o kadar kötü anlatıyor ki, aynı düşüncede olsan bile nefret ediyorsun yazdıklarından, konuştuklarından. üslup çok önemli. haklıyken haksız duruma düşersin.
devamını gör...
birini unutmanın en iyi yolu
benim uyguladığım yöntem üzerine gitmektir. kaçmak beni yıpratıyor bunun için oturuyorum gerekirse birkaç ay olsa bile bunu düşünürüm çünkü eğer aklımda kalırsa yıllarca düşüneceğimi bildiğim için 3-4 ay üzerine giderim artık gına gelir ve unutmaya başlarım.
devamını gör...
evli bir kadınla birlikte olmak
en az, evli bir erkekle birlikte olmak kadar iğrenç olandır.
ne çirkin ekşinlar.
ne çirkin ekşinlar.
devamını gör...
evlilik dışı hamile kalmak
namus nutukları atıp kınamıyorum. kimse kimsenin hayatını, şartlarını bilemez ama bir insanın kendine ve çocuğuna yapacağı bir kötülük bence. evli olanların bile on kere düşünmesi gerekir bu zamanda bir çocuk dünyaya getirirken bir de evli olmadan zor kere zor. bir çocuğun anne kadar babaya da ihtiyacı var, güzel bir yuvaya ihtiyacı var. o çocuğun daha doğar doğmaz üstüne bir yük yüklemek bu. o çocuk büyüyecek ve bazı cevaplar isteyecek. bu sadece doğuran kişiyi ilgilendirmiyor. dünyaya gelen çocuğu da ilgilendiriyor. o çocuk okula gidecek, arkadaşları olacak, ergenlik yaşına gelecek. yani yaşayacağı sıkıntılar herkesin malumu. bunları göğüslemek de beylik laflar etmek kadar kolay değil malesef
devamını gör...
babanın sevgisini gösterememesi
bu biraz da tercih meselesi. çabalamakta alakalı belki. göstermeyi bilmiyor olabilir ama öğrenmeyi seçmek, bunun için çabalamak, emek vermek tercih meselesi. babam hiç babasından sevgi görememiş, dedem zamanında almanya’ya işçi olarak giderlerdenmiş. yılda sadece 2 hafta gelirmiş. yani ne bir baba rolü ne de sevgisini gösteren bir baba varmış. bunlara rağmen babam dedemin izinden gitmeyi tercih etmedi. “ben böyle gördüm böyle de devam edecek” demedi. çocuklarına tüm sevgisini gösterdi. sokakta omzunda taşıdı. alıp parka götürdü. “ben babamdan görmedim, siz eksik kalmayın” dedi. halâ da öyle. büyüdük ama yine de üstümüze titriyor. yıllar evvelinde seçmediği yolu hiçte seçecek gibi görünmüyor.
devamını gör...
cadı hikayeleri

hayatımda karşılaştığım ilk cadı bir kelt cadısıydı. o zamanlar ankarada öğrenciydim, avukatlık bir işim vardı sakarya caddesinde, baya eski, büyük bir bina vardı adını hatırlayamıyorum iş hanı gibi bir şeydi, ama öyle betonarme ve ruhsuz cansız kasvetli bir yapı inşaa etmişlerki daha içeri girer girmez insanı boğuyor. dışarısı baya canlı ve kalabalıkken binaya girince simülasyondan gerçek hayata geçmişsiniz gibi tuaf bir his uyandırıyordu. işin garip tarafı bende, ustalıkla, ciddiyetle yapılmış mimari yapıların ve el yapımı objelerin eskidikçe ve diğer insanların yaşantılarına şahit oldukça onların enerjisini biriktirip kendine yeni bir kişilik oluşturduklarına dair garip bir inançta var. öyle yapılarla ve objelerle karşılaşınca enerjilerini hissedebiliyorum. bu bina da uğursuz ve kötü bir enerji yayıyordu.
asansör ilk 3 kata çıkmıyordu sonraki katlara çalışıyordu sadece, tek başıma bindim ve 5. kata çıktım, ucuz yollu iş çözen bir avukat için şaşılacak bir yazıhane olmamalı diye düşündüm. asansörden çıkınca koridordaki temizlikçi veya çaycıdan birisine 49 nolu yazıhaneyi sormak istedim fakat ikiside aynı yöne doğru hızlıca gittikleri için yetişemedim. arkama baktığımda yönlendirici bir tablo gördüm koridorun solundan tekrar sola dönmem gerekiyordu. odayı buldum ve kapının dışındaki zile kısa aralıklarla iki defa bastım. yüzlerce yazıhane olmasına rağmen pek az insan vardı binada, boğuk sesler ve duvarlarda oynayan gölgeler dışında birine denk gelmek güçtü. herkes terkedilmiş metruk bir binada saklambaç oynuyor gibiydi.
kapıyı orta yaşlı bir teyze açtı, avukat beyle görüşeceğimi söyledim, içeri aldı beni, bekleme odasına geçtim, avukatın görüştüğü bir müvekkili varmış. binadaki atmosfere uygun bir şekilde, bekleme odasındaki her şey en az 20 yıllık belki daha eski şeylerdi. binanın iç kısmındaki havalandırma alanına bakan küçük bir pencere vardı odada, diğer yazıhanelerin pencerelerini görebiliyordum oturduğum yerden ama çoğuna perde çekilmiş yada hareketsizlerdi. sekreterin, beklerken bir şey içmek ister misiniz? sorusuyla irkildim,
-orta şekerli kahve mümkünse.
masadaki gazete ve dergilerden avukatın politik duruşu rahatça anlaşılabilirdi. içeriden zaman zaman kahkaha sesleri geliyordu. avukat müvekkiliyle iyi vakit geçiriyor gibiydi. umarım işi erken hallederimde çıkışta yağmura yakalanmam diye düşünüyordum. hava kapalıydı yanımda şemsiye yoktu kıyafetlerim mahvolurdu. birden zilin çaldığını duydum, uzunca ve tek sefer basıldı zile. sekreterin giydiği topukludan çıkan tak tak sesler kapıyı açmasıyla son buldu. ağlamaklı bir kadın sesi işittim avukat beyi soruyordu sekreter onuda içeri, bekleme odasına aldı. en az 1.80 boyunda beyaz tenli, siyah saçlarını topuz yapmış vatkalı uzun lacivert bir elbise giymiş ay tanrıçası gibi bir kadın. kahretsin ki bende venüstrafobi var güzel bir kadın görünce anlamsız bir şekilde tedirgin oluyorum. kadını görür görmez oturduğum yerde daha bi toparlanma ihtiyacı hissettim. bana bakıp nazikçe merhabalar dedikten sonra, kolundaki çantasını kucağına koyup karşımdaki koltuğa yerleşti. görgülü bir hanımefendi gibi bacaklarını birleştirip ikisini de yana doğru yatırarak oturup, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
güzel kadınlar beni çok rahatsız eder, aynı ortamda durmak bile işkence gibi gelir. kan basıncım yükselir, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem...sekreter, beklerken ikram olarak ne arzu ettiğini sordu. kadın, eğer varsa bir fincan karadut çayı, yoksa bir bardak su kafi, dedi. kapıdan girdiği sıra hariç, kadına tekrar bakmaya çekindim, göz göze gelmemek için dergilerden birini alıp karıştırmaya ve rahatlamaya çalıştım. aşırı güzel kadınlardan korktuğum kadar o ürkütücü güzelliğin cazibenin beni çekmesinede dayanamam, içimi kemiren bir merakla daha iyi görmek bakmak isterim. gizlice gayet doğal refleksleri taklit ederek, çok kısa bir anlığına tekrar kadını süzdüm. kocaman göğüsler ve gayet cüretkar bir degaje ortasında, ucunda haç olan bir kolyesi vardı. bu farklı bir haçtı katolik haçı yada malta haçı değil, bu ortasında küçük bir daire olan kelt haçıydı.
***********
ankara, keltlerin yani galatyalıların kurduğu bir şehir, belkide buranın en soylu ailelerindendir, gibi saçma bir düşünce geçti kafamdan, binlerce yıl sonra hala burda kalan keltler olabilir mi? kelt haçı paganların haçı olarakta bilinir, hristiyanlıktan çok iskandinav paganlarıyla ilişkili hatta mısırlıların ankh haçıyla çok benzer bir sembol. sıradan bir hristiyan neden kelt haçı taksın ki? bu dini bir sembolden çok paganik bir haç, hiç bir hristiyan mezhep bu haçı kullanmaz. belki de kullanır bilemiyordum. sekreter elinde tepsiyle içeri girdi ve herkesin dikkatinin dağıldığı bu anda kadına tekrar bir anlığına bakma şansım oldu.
-orta şekerli kahveniz.
-teşekkür ederim.
çayını alırken bir kaç defa daha baktım, dolgun bir yüzü, düzgün ve biçimli hatları var, neredeyse kusursuz diye içimden geçirdim. elimde oyalanıp durduğum dergiyi kahvemi içmek için kenara bıraktım. bu kadar güzel bir kadınla aynı odada kalmak beni çok geriyordu. ruhum sıkışıyor, bedenim eziliyordu sanki. rujunu kırmızının öyle bir tonundan seçmişki teniyle dudakları arasında, düşünmeden ölüme atlamak isteyeceğiniz derin bir uçurum varmış gibiydi.
-siz, ne kadar oldu bekleyeli?
kısa bir anlığına, hiç üzerime alınmadım benimle konuştuğu aklımın ucundan bile geçmedi. kiminle konuştuğuna şaşırdım hatta. biraz afalladıktan sonra,
-yoo, sizden bir kaç dakika önce geldim bende.
birden kafasını dış kapıya doğru çevirip, yüksek ve tehditkar bir ses tonuyla,
-pardon, burda sigara içebiliyor muyuz? diye seslenmesiyle sekreterin kapıya gelmesi çok sürmedi,
-tabi, size küllük getireyim.
sekreterin onayını aldıktan sonra bana dönüp,
-rahatsız olmazsınız değil mi?
-aslında bende kullanıyorum. dedim, şimdi beklediğim şey sigarasından bana da ikram etmesiydi sonuçta ortamın kontrolünü hak talep ederek ele geçirmişti. şimdi adalet dağıtması gereken kısım başlıyordu. yalandan hesabı ödemeye çalışan ama pekte hevesli olmayan tipler gibi ceplerimi yoklamaya başladım.
-buyrun, burdan için.
normalde başkasının uzattığı sigarayı reddederim ama bu kadar güzel bir kadının ikram ettiği sigarayı içmemeye kesinlikle karşı koyamazdım. ademin kendisine uzatılan yasak elmayı neden reddedemediğini o an büyük bir aydınlanma yaşıyormuşçasına idrak ettim. yinede tuaf bir şey vardı, sigaralar elle sarılmış ve bir tabakanın içindeydi. bir defa almak için uzanmış bulundum ne olursa olsun içecektim, üstelik içinde kenevir falan varsa pekte yabancı olduğum bir şey değildi.
-teşekkürler, sarma sigara mı bu? yinede sorguladım ama tamamen normal davranmak için kendimi zorladığım için sordum.
-evet, özel bir harman tütünü bazı bitkilerle aromalandırdım.
ne? tütünü neyle aromalandırabilir ki yaban mersini suyuna batırıp marine mi etti? inanılmaz zevkleri olan gizemli bir kadın.
-ne tür bitkiler? bu soruyu ancak sigaramı yakıyorken sorabilirdim, yakmadan sormak güvensizlik yaratırdı.
-atropa belladona ve pelin otuyla karıştırdım. pelin otu güzel bir tat bırakıyor, diğeride biraz gevşemeni sağlıyor.
-ilginç, daha önce hiç böyle bir karışım duymadım, dedim. sigaradan çektiğim ilk nefes biraz sertti farklı bir tadı vardı, sigaranın içinde başka bir şeyler olduğu kesindi. artık kadına daha rahat bakabiliyordum, degajesi öyle bir girdap yaratıp beni içine çekiyordu ki gözlerimin kaymasına engel olamıyordum. göğüslerinin arasındaki kelt haçına tutunup kendimi boğulmaktan kurtarıyordum her seferinde. kadınla iletişim kurdukça daha çok rahatsız olsamda kendimi alıkoyamıyordum. şu kelt haçını neden takmıştı acaba.
masada ki gazetenin tarihi gözüme takıldı 31 ekim, kenarda, üzerine korkutucu bir gülen surat kazınmış bal kabağı fotoğrafı duruyordu. 31 ekim, 1 kasım... bu gece samhain bayramı yani cadılar bayramı diye bildiğimiz aslında kelt halkına ait olan kutsal bir gün. kendiliğinden kaşlarım çatılmaya başladı. arkama yaslandım, sigaradan daha derin ve daha hızlı nefesler alıyordum, elimde olmadan zihnim bir şeyleri birleştirmek istiyordu...
**********
buraya ne için gelmiştim? kadın resmen aklımı başımdan aldı. hava kararmak üzere, avukat hala içerdeki müvekkili ile görüşüyor. bende burda venüstrafobi atakları geçiriyorum. çıplak gözle güneşe bakmaya ne kadar dayanabiliyorsam, bu kadına bakmaya da o kadarcık dayanabiliyordum. karbeyaz teninin ne kadar yumuşak ve pürüzsüz olabileceğini hayal ettim. yüzüne nispeten ayaklarına bakmaya cesaret edebiliyordum, bu havalarda çorapsız, bilekten sarmalı topuklu ayakkabı giyilir mi üstelik tertemiz, dış kapıya kadar arabayla gelmiş olmalı. sadece ayak bilekleri bile bir kadının güzelliğini tek başına anlatabilecek kadar bilgi verir insana. bilekten sarmalı topuklu, ayağı kitap gibi gösteren en hoş kadın ayakkabısı, kadın çok zevkli kıyafeti, çantası sigara içerken ki yüz ifadesi, jestler dumanı üfleyişi, o dumanın odanın içinde yayılıp soluduğum havayla ciğerlerime dolması, her şey fevkalade...
-öğrenci misiniz?
duyduğu sesle irkilip, uykudan uyanan bir çocuk gibi ayıldım daldığım yerden.
-evet öğreniyoruz. yani evet öğrenciyim.
öğreniyoruz mu dedim ben? ağzım mı gevşedi acaba, kendimi tuaf hissediyordum.
-hangi bölüm?
-türk ana halk dilimi bölü, nele oluyor konujamıogn. (öksürüp boğazımı temizlemeye çalışıyorum) kahvemden bir yudum aldım, dilim kütük gibi ağır, oynatamıyordum.
-ahhaahaa iyi misiniz?
bu sinsi gülüş, tam bir cadı kahkahası.
-ana veriğin sıgara işinde ne ardı?
öyle küçümseyici bakışlarla, bana bir kuklaymışım gibi bakıp gülümsüyordu.
-biraz atropa belladonna yağı ve pelin otu vardı sadece, hoşuna gitmedi mi?
atropa belladonna bella güzel donna kadın demek italyancada, ne yani güzel avrat otundan mı bahsediyor, bu tam cadı işi işte beni zehirledi mi şimdi?
-seeen irrr jadızınn.
ağzım yüzüm yamulmuş gibi hissediyordum çenemi dilimi dudağımı zorla kımıldatabiliyordum. daha önce güzelliğinden korktuğum kadının şimdide şerrinden korkmaya başladım psikoz geçirmeme ramak kalmıştı. tüm uzuvlarıma ağırlıklar çökmüş vucudumda bir karıncalanma başlamıştı kıpırdayamıyordum ve odadaki her şey büyüyordu. kadın bana sinsice baktı ve,
-beni farkedeceğini biliyordum bu yüzden seni seçtim.
-he sejmesi?
-auranı görebiliyorum, seni içeri girerken gördüm ve takip ettim, bu gece birini baştan çıkarmam lazımdı malum ritüeller, sende bunun için çok uygun görünüyordun. aahhhahhhaa.
-gkonyen, zeen ir helt jadısızın.
-ahhhaaahhhha yok artık bunu nasıl anladın, seni hafife almışım sanırım. söylemek istediğin başka bir şey varsa şimdi tam zamanı çünkü birazdan uçmaya başlayacaksın ve uyanınca benimle karşılaştığın için çok sevineceksin.
-zehnde aynı sıgaradn içjdin ama benib givi olmadın neden??
-ahhhahhhaa çok sevdim seni, bundan sonra yediğine içtiğine dikkat edersin...
bunu söylerken karadut çayı içtiği fincanı elinde sallıyordu cümlesini bitirip fincandaki son yudumuda içerken bana göz kırptı. karadut çayı pan zehir olmalıydı. tanrım dünyanın en güzel kadını karşımda ve ben çarpılmış gibi hissediyordum. cadı veya uzaylı daha önce bu levelde bir güzellik görmemiştim şiddeti giderek artan bir zarafet... onu istiyordum, yürekten istiyordum, her zerrem onu arzuluyormuşçasına dilim damağım kurumaya başladı. kilitlenen vucudum hafiflemeye başladı, kasıklarımda soğuk ve ferahltıcı bir esinti başladı, testislerimin içindeki 4 silindirli turbo motorun pistonları vızırvızır çalışmaya başladı. aletim, paladyum nikel karışımı tank zırhı delen kalibresi 1500 bir mermi gibi ateşlenmeye hazır hale geldi.
sertleştim, kilitlendim, öfkeliydim, şehvet doluydum, eğer bana verdiği zehirli bitki beni öldürmezse çok kötü bir trip yaşayacaktım. önce bakışım bulandı daha sonra renkler hiç olmadıkları kadar parlamaya başladılar. kafam kafatasımdan sızıyordu, istediğim her şeyi görebiliyordum, kadının bacaklarını hayal etmeye başladığımda elbisesi yok oluyordu. hemen göğüslerini görmek istedim kadın çırılçıplaktı, uzanmak istiyordum, bedenim koltuğa yapışık olduğu halde hayaletimin kadına doğru uzanmasını hissettim. bedenimden çıkabiliyordum kadın çıplaktı, göğüslerini tutmak için elimi uzatıp dokunduğumda parmağıma bir diken battığını hissettim, dokunduğum yerden yani göğsünden bir anda çiçekler yeşillenmeye başladı hızlıca büyüyen sarmaşık çiçeği kadının bütün vucudunu sardı ve daha sonra koltuktaki bedenimi de ayaklarından yakalayıp sarmaya başladı o sarmaşık.
yavaşça farklı bir şekilde nefes aldığımı hissettim hayalet gibiydim silüetim vardı ama cismim yoktu duvarlardan geçebilirdim. sarmaşık yavaş yavaş kaybolmaya başladı ve tarifi imkansız bir huzur kaplamaya başladı içimi. her şey mavinin ve beyazın boşluğuna dönüşmeye başladı, her hangi bir zemine basmıyordum yerde yada havada değildim ama istediğim yöne süzülebiliyordum. var olmanın dayanılmaz hafifliği böyle bir şey olmalıydı galiba. zihnim giderek bulanıklaşmaya başladı sanki hep buradaymışım gibi hissetmeye başladım. gözlerimi kapatsamda görmeye devam ediyordum. artık başka bir şey olduğumu düşünmeye çalışırken tam orada film koptu ve gerisini hatırlayamıyorum malesef...
gözümü açtığımda acilde kolumda serumlaydım, hemşireyi yıllardır tanıyormuşum gibi o kadın nerde diye sordum hala bilincim yerinde değildi. daha sonra acil çalışanlarından öğrendiğim kadarıyla avukatın sekreteri beni baygınlık sebebi ile hastahaneye getirmiş tam 4 saattir kendimde değilmişim.
bir daha o cadıyla hiç karşılaşmadım, beni bir kurban olarak seçmişti beni bir oyuncak gibi kullanmıştı, bir daha asla böyle bir şeye izin vermemek için cadılara karşı yöntemler geliştirmeye karar verdim.
devamını gör...

