normal sözlük’te vaktin nasıl geçtiğini anlamayan insan
sözlüğün ortamı kaliteli olduğu için gayetnormal bir durumda olan insandır.
devamını gör...
mustafa kemal atatürk vs recep tayyip erdoğan
edit: evet kutsal. çünkü bu kült bir başlıktır. kafa yolunu bulur da yürürse seneye binlerce tanımın girilebileceği başlıktır.
bu kutsal başlığı açtığım için çok mutluyum.
atatürk'ün tek atacağı karşılaşmadır.
savaştan yeni çıkmış, yaraları çok taze hatta kanayan yaraları olan bir ülkeyi eğitim,sanat, siyaset, dış politika, ekonomi, insan hakları ve yüzlerce konuda yüz yıl kadar ileriye götüren, büyük devrimci, dahi diktatör bir yandadır.
sıkıntılı bir ekonomiyi düzlüğe çıkarıp batıran, ülkede ayrımcılık ve akraba ilişkileri(liyakatsizlik) pompalayan ve daha birsürü sayamayacağım şeyin mükellifi bir yanda.
bu kutsal başlığı açtığım için çok mutluyum.
atatürk'ün tek atacağı karşılaşmadır.
savaştan yeni çıkmış, yaraları çok taze hatta kanayan yaraları olan bir ülkeyi eğitim,sanat, siyaset, dış politika, ekonomi, insan hakları ve yüzlerce konuda yüz yıl kadar ileriye götüren, büyük devrimci, dahi diktatör bir yandadır.
sıkıntılı bir ekonomiyi düzlüğe çıkarıp batıran, ülkede ayrımcılık ve akraba ilişkileri(liyakatsizlik) pompalayan ve daha birsürü sayamayacağım şeyin mükellifi bir yanda.
devamını gör...
türk kızlarına bir öğüt bırak
kendinizi daima geliştirmeye odaklanın. koca eline düşmeyin kültürsüz adamların kölesi olmayın. kısaca sisteme itaat etmeyin.
devamını gör...
yazarların duydukları enfes cümleler
"vatan; barış zamanı zenginlerin, savaş zamanı fakirlerindir."
devamını gör...
plüto
plüton’un bundan yıllar önce gezegenlikten çıkarıldığını duymuştuk. bunun ilk nedeni boyut ve kütlesinin bir gezegene göre çok çok küçük ve çok az olmasıydı. diğer nedeni ise güneş sistemi’ne alakasız yörüngesiydi. yüzlerce yılda neredeyse güneş sistemi’nin dışından dönerek güneş’in etrafında dönüyordu. ancak bu yörünge gerçekten güneş sistemi’ne ait değil gibiydi. bu nedenle de cüce gezegen sınıfına düşürüldü.
plüton çok ama çok uzakta bir yerde. kuiper kuşağı’nın en yakınındaki yapılardan bir tanesi. önceki zamanlarda plüton'un fotoğraflanması da çok zordu. ancak 2006 yılında fırlatılan "new horizons uzay aracı" bizlere plüton’un en net görüntülerini ve yüzeyini aktarmıştı ve bu görüntülerden sonra plüton’un ne kadar soğuk olduğunu anlayabildik.

cüce gezegen sınıfında bulunan plüton'un dış görünüşü new horizons uzay aracının marifetiyle kayıt altına alındıktan sonra, dünyamızın üzerinde bulunan dağlar ve tepelerle karşılaştırılması mümkün olabilecek ve yükseklikleri 3500 metreye kadar çıkabilen dağların varlığı bilim insanları için çok büyük bir veri kaynağı oldu. açıkçası plüton'un yüzeyini kaplamış olan metan ve azot buzlarının bu yüksekliklere mukavim olacak kadar güçlü olmadıkları bilinmekte, bundan dolayı bilim camiası plüton'daki bu yükseltilerin buz tutmuş bir su üzerinde olabileceğinden şüphe duymaya başladılar.
plüton'un yüzeyi ile ilgili en çok bilinen şekil ise tombaugh regio diye adlandırdığımız, kalp şeklinde görülen açık renkli bir bölgedir. görüntülenen bu bölgedeki kalbin her iki yarısı da parlak olmasına karşın, farklı iki jeolojik bölgedir. kalbin batı tarafı olan ve sputnik planum diye adlandırılan bölge doğu tarafından çok daha pürüzsüz ve düz denebilecek bir yapıdadır. boylamasına ölçüldüğünde kalbin yüksekliği 1590-1600 kilometre büyüklüğündedir. eski araştırmalara göre bakıldığında, bahsettiğimiz bu batı tarafı, donuk azot karı ile dolmuş olan bir çarpışma krateridir. bu bölgede, ölçümü yapılmış olan en yüksek karbonmonoksit yoğunluğu bulunmaktadır.
plüton ile ilgili videolar çeken new horizons aracı ise büyük bir hızda yoluna devam ediyor. şu an bizlere uzaklığı yaklaşık olarak 50 au. 1 au, güneş ve dünya arasındaki mesafeye eşit. ne kadar uzakta olduğunu düşünmeniz neredeyse imkansızlaşıyor.
new horizons uzay aracının güneş sistemi'nden çıkabilmesi yaklaşık 9.5 yıl sürdü. saatte yaklaşık olarak 58 bin kilometre hızla giden bu araç oldukça önemli bir konumda. ancak hala güneş rüzgarları new horizons uzay aracına etki edebiliyor. yaklaşık 25 sene daha yolculuk yaparsa bizim güneş’imizin rüzgarlarının etkisinden çıkıp diğer yıldızların rüzgarlarına maruz kalabilecek kadar uzağa gitmiş olacak.

new horizons kelimesinin, türkçe karşılığı “yeni ufuklar” anlamına geliyor. bir piyano büyüklüğündeki bu uzay aracı kuşkusuz insanlık için önemli araştırmalara imza atıyor.
kaynakça:
1- www.astronomievi.com/cuce-g...
2- tr.wikipedia.org/wiki/Pl%C3...
plüton çok ama çok uzakta bir yerde. kuiper kuşağı’nın en yakınındaki yapılardan bir tanesi. önceki zamanlarda plüton'un fotoğraflanması da çok zordu. ancak 2006 yılında fırlatılan "new horizons uzay aracı" bizlere plüton’un en net görüntülerini ve yüzeyini aktarmıştı ve bu görüntülerden sonra plüton’un ne kadar soğuk olduğunu anlayabildik.

cüce gezegen sınıfında bulunan plüton'un dış görünüşü new horizons uzay aracının marifetiyle kayıt altına alındıktan sonra, dünyamızın üzerinde bulunan dağlar ve tepelerle karşılaştırılması mümkün olabilecek ve yükseklikleri 3500 metreye kadar çıkabilen dağların varlığı bilim insanları için çok büyük bir veri kaynağı oldu. açıkçası plüton'un yüzeyini kaplamış olan metan ve azot buzlarının bu yüksekliklere mukavim olacak kadar güçlü olmadıkları bilinmekte, bundan dolayı bilim camiası plüton'daki bu yükseltilerin buz tutmuş bir su üzerinde olabileceğinden şüphe duymaya başladılar.
plüton'un yüzeyi ile ilgili en çok bilinen şekil ise tombaugh regio diye adlandırdığımız, kalp şeklinde görülen açık renkli bir bölgedir. görüntülenen bu bölgedeki kalbin her iki yarısı da parlak olmasına karşın, farklı iki jeolojik bölgedir. kalbin batı tarafı olan ve sputnik planum diye adlandırılan bölge doğu tarafından çok daha pürüzsüz ve düz denebilecek bir yapıdadır. boylamasına ölçüldüğünde kalbin yüksekliği 1590-1600 kilometre büyüklüğündedir. eski araştırmalara göre bakıldığında, bahsettiğimiz bu batı tarafı, donuk azot karı ile dolmuş olan bir çarpışma krateridir. bu bölgede, ölçümü yapılmış olan en yüksek karbonmonoksit yoğunluğu bulunmaktadır.
plüton ile ilgili videolar çeken new horizons aracı ise büyük bir hızda yoluna devam ediyor. şu an bizlere uzaklığı yaklaşık olarak 50 au. 1 au, güneş ve dünya arasındaki mesafeye eşit. ne kadar uzakta olduğunu düşünmeniz neredeyse imkansızlaşıyor.
new horizons uzay aracının güneş sistemi'nden çıkabilmesi yaklaşık 9.5 yıl sürdü. saatte yaklaşık olarak 58 bin kilometre hızla giden bu araç oldukça önemli bir konumda. ancak hala güneş rüzgarları new horizons uzay aracına etki edebiliyor. yaklaşık 25 sene daha yolculuk yaparsa bizim güneş’imizin rüzgarlarının etkisinden çıkıp diğer yıldızların rüzgarlarına maruz kalabilecek kadar uzağa gitmiş olacak.

new horizons kelimesinin, türkçe karşılığı “yeni ufuklar” anlamına geliyor. bir piyano büyüklüğündeki bu uzay aracı kuşkusuz insanlık için önemli araştırmalara imza atıyor.
kaynakça:
1- www.astronomievi.com/cuce-g...
2- tr.wikipedia.org/wiki/Pl%C3...
devamını gör...
hasta olmanın güzel yanları
en güzel yanı, iyileştikten sonra yaşam enerjinizin geri gelmesidir bence.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
hahhahh neşeli şarkı seçemeyen bir ben sanıyordum. kaç kişi seçememiş. vay be. biz baya melankolinin aşığı bir grupmuşuz ya :)
haftaya arabesk konsepti müstehak bize sjsjjsnk.
haftaya arabesk konsepti müstehak bize sjsjjsnk.
devamını gör...
hemşireye ceza amaçlı 500 kez ben salağım yazdırtan başhekim
hukuk ve tıp genelde taşra zihniyetinin meslek tercihleridir ve bunların egosuyla başa cıkamazsınız. küçük gölde büyük balık olan bu insanlar kendilerini mutlak surette yeterli ve tam güçlü zannetmekten gerçeklik algılarını kaybederler...
devamını gör...
ilginç genel kültür bilgileri
dünyadaki fiziksel yani basılı olan para miktarı toplam 37 trilyon dolardır. 2021* insan nüfusu 7,8 milyar.
eğer dünya üzerinde var olan parayı tüm dünya nüfusuna eşit dağıtmak istersek kişi başına 4.750 dolar düşüyor.
eğer aslında var olmayıp bankaların var gibi davrandığı meblağı eklersek toplam 90.4 trilyon dolar, kişi başı 11.500 dolar düşüyor.
fakat bu paraya yatırımlar, mevduatlar, kripto paralar da dahil edilirse meblağ 1.2 katrilyon dolara, kişi başına düşen meblağ ise 154.000.000 dolara çıkıyor.
ıf you are looking for all the physical money (notes and coins) and the money deposited in savings and checking accounts, you could expect to find approximately $37 trillion. this figure represents only ‘narrow money’. however, if you add the ‘broad money’, the amount rises to over $90.4 trillion. this amount further increases when bitcoins and other cryptocurrencies are included. money in the form of investments, derivatives, and cryptocurrencies exceeds $1.2 quadrillion. this is what it looks like written out: $1,200,000,000,000,000
ne kadar doğru bilemedim ama kaynak
eğer dünya üzerinde var olan parayı tüm dünya nüfusuna eşit dağıtmak istersek kişi başına 4.750 dolar düşüyor.
eğer aslında var olmayıp bankaların var gibi davrandığı meblağı eklersek toplam 90.4 trilyon dolar, kişi başı 11.500 dolar düşüyor.
fakat bu paraya yatırımlar, mevduatlar, kripto paralar da dahil edilirse meblağ 1.2 katrilyon dolara, kişi başına düşen meblağ ise 154.000.000 dolara çıkıyor.
ıf you are looking for all the physical money (notes and coins) and the money deposited in savings and checking accounts, you could expect to find approximately $37 trillion. this figure represents only ‘narrow money’. however, if you add the ‘broad money’, the amount rises to over $90.4 trillion. this amount further increases when bitcoins and other cryptocurrencies are included. money in the form of investments, derivatives, and cryptocurrencies exceeds $1.2 quadrillion. this is what it looks like written out: $1,200,000,000,000,000
ne kadar doğru bilemedim ama kaynak
devamını gör...
normal sözlük’ün en güzel yanı
herkeste ve her yerde cyberpunk 2077 muhabbbeti dönerken burada böyle bir şeye rastlamamış olmak.
devamını gör...
an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı sorusu
evde kahve içip fal kapadım. saçma günlerden birisi daha.
devamını gör...
stendhal
realizmin büyük temsilcilerinden biri olmakla birlikte fransız edebiyatının da önemli romancılarındandır. üslubu sade ve süsten oldukça uzaktır.
kendisiyle ilgili öne çıkan önemli özelliklerinden biri de gerçekçi bir anlayışa sahip olduğu için kahramanlarının psikolojik çözümlemelerine önem verip ruhsal durumlarını öne çıkartmasıdır.
kendisiyle ilgili öne çıkan önemli özelliklerinden biri de gerçekçi bir anlayışa sahip olduğu için kahramanlarının psikolojik çözümlemelerine önem verip ruhsal durumlarını öne çıkartmasıdır.
devamını gör...
çocukluğa dair özlenen şeyler
arabada ya da koltukta uyuyakaldığım zamanlarda sabah yatağımda uyanmak.
devamını gör...
mortaks: yazının dört mevsimi
yalnızlık evi
saatine baktı. evet, vakit gelmişti. veda etmeye hazırlandı. çiçeklerini bir güzel sulamıştı, o yokken bir süre idare eder ve solmazlardı. en sevdiği çiçeği, yani orkidesini, aldı karşısına. konuştu onunla son kez. okşadı yapraklarını, sevdi mor çiçeklerini...
kalktı sonra mutfağa yöneldi. bütün bulaşıkları yıkamış ve hepsini yerleştirmişti. her gün olduğu gibi... buzdolabında bozulacak bir yiyecek bırakmamıştı. yalnız bir yemek dışında. asla gelmeyeceğini bilse de belki bu akşam 'o' gelirse aç kalmasın diye o'nun en sevdiği yemeği yapmıştı. patates kızartması bir insanın en sevdiği yemek olabilirdi pekâlâ.
salona geçti. televizyonda en sevdiği dizi yeni başlamıştı. oturdu, bir süre sakince izledi. sonra televizyonda onun adını duydu ansızın, gözleri doldu. 'hayır' dedi kendi kendine 'hayır, ağlamak yok artık.' cansız gözlerle izlemeye devam etti. artık o dizi bile onu güldüremiyordu. her gece olduğu gibi dün gece de yine doğru düzgün uyuyamamıştı. gözleri yavaş yavaş kapanırken aklında güzel bir düş vardı. yarım saat kadar sonra sıçrayarak uyandı. bir an nerede olduğunu hatırlayamadı. sonra anılar bir bir geri geldi ve sıyrıldı o düş bataklığından.
dışarıda çocukların seslerini duydu ve cama gitti. izledi onları. kendi çocukluğu aklına geldi. acı bir tebessüm etti. elini yanağına dayadı ve bir süre de onları seyretti. yakalamaca oynuyorlardı. sonra biri düştü ve ağlamaya başladı. bir diğeri hemen yanına koştu ve teselli etti. dizi yaralanmıştı. hep beraber alıp götürdüler onu. sokak eski sessizliğine bürünmüştü şimdi.
gözleri yeri buldu. bir karınca gördü. vakti boldu nasıl olsa. bu sefer de onu izlemeye başladı. 'yaşam mücadelesi budur' diye düşündü kendi kendine. çalışkan ve bir o kadar da güçlü karıncalar... küçükler belki ama yolları fazla uzun olsa da onlar hiç yılmadan giderlerdi yuvalarına. ama sanki bu karınca yolunu kaybetmişti yoksa niye onun evinde olacaktı ki. burada bir karınca yuvası yoktu bildiği kadarıyla. nitekim karınca da dört dönüp duruyordu. galiba gerçekten de yolunu kaybetmişti. öldürmek istemedi ama evinde de olamazdı. bir kağıdın üstüne aldı karıncayı ve dışarıya bıraktı. artık o karınca koskoca dünyada yalnızdı. tıpkı kendisi gibi. yolunu kaybetmiş, evini kaybetmişti. o karıncanın hislerini çok iyi anladı. ama karınca ondan daha mücadeleciydi. belki de evini bulurdu. ona iyi temennilerde bulundu.
sonra odasına gitti. yatağını bir güzel düzeltmiş, eşyalarını düzenlemişti. evde tek bir şey dışında her şey kusursuzdu: banyodaki musluk sürekli akıtıyordu. bir türlü yaptıramamıştı. ama artık bir önemi de kalmamıştı. kendisini sürekli rahatsız eden bu şıp sesleri bu sefer ona bir ninni gibi geldi. banyonun önüne çöktü, gözlerini kapattı ve dinledi. her bir damla ile ruhu temizlendi. zihni boşaldı. huzurlu hissetti. o su gibi akıp gittiğini hayal etti. sahi, bir su damlası olsaydı, kardeşleriyle beraber yüzseydi o zaman da yalnız hisseder miydi? yalnızlık tek başına olmak değildi de kalabalıklar içinde tek olmak mıydı? tek başına olmayı yalnızlık olarak görmüyordu. ona göre yalnızlık etrafında birçok insan olmasına rağmen yine de kendini oraya ait hissedememekti. kimsenin onu anlamamasıydı. arkadaşlarla gülüp eğlenmek kolaydı. zor olan onlara kendini anlatmaktı. o da çareyi dışarıda aramayı mantıksız buluyordu zaten. insan kendi kendini iyileştirmeliydi. çünkü kendisini en iyi o bilirdi. o zaman çözümü de içeride bulabilirdi. lakin çabaları hep boşa çıkmıştı. kendi içinde hallettiğini düşündüğü sorunlar sadece bir süreliğine yok olmuş gibi görünüp tam iyi olacakken yine ortaya çıkmışlardı. yavaş yavaş yukarı doğru çıktığını düşünse de her seferinde biraz daha dibe batıyordu. tutunacak o el kendi eli de değilse o zaman kimin eliydi? işte bu soru kafasında belki de binlerce kez yankılanmış ama cevapsız kalmış bir soruydu. tıpkı diğer birçok soru gibi. belki de sorular çözülmek için değil de düşünmek içindi...
tekrardan saatine baktı. vakit artık çok geçti. vedasını edemedi. aylardır her gün edemediği gibi. onu buraya bağlayan neydi? neden bir türlü gidemiyordu. neye veda etmeyi unutuyordu. oysaki o güzel sözlerle dolu mektubu bile hazırdı. masanın üstünde 3 sayfalık bir iç döküş duruyordu işte ama olmuyordu. ayağa kalktı başı önünde ve bakışları yerde...
arkasını dönmüştü ki bir ses duydu. adım sesleri... olduğu yerde mıhlanıp kaldı. zilin sesini duydu. başını yavaşça kaldırdı. bu sesler çok tanıdıktı. gerçek olabilir miydi bu? gelmiş olabilir miydi? yalnızlık evini yıkmaya mı gelmişti, yoksa onunla beraber yaşamaya mı? zil tekrar çaldı. bu sefer daha ısrarcı bir şekilde... birisi adını seslendi. bağırdı: "oradasın biliyorum, nolur aç kapıyı."
kapıya doğru dönmüştü şimdi. kalp atışları hızlanmıştı. hızla soluk alıp vermeye başladı. evet, gerçekten de oydu. fakat niye bu kadar geç kalmıştı? niye daha önce gelmemişti? ya bu sefer gerçekten yapsaydı, her gün yapamadığı şeyi. ya bu sefer gerçekten yapsaydı...
zil artık durmadan çalınıyor, bir yandan da kapı, kırılacak gibi delice yumruklanıyordu. bir an soluğu kesilmiş gibi hissetti. belki de aylardan beri ilk defa gerçekten nefes alıyordu. bilemedi. koştu ve kapıyı açtı. ikisi de kısa bir süre şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. o saniyelerde öyle şeyler düşündü ki. bütün o umutsuz anları. bütün o yalnızlıkları. bu dünyadaki tek oluşları... artık bitmişti. 'o' biraz daha gecikse çok geç olabilirdi belki. o kısa anda yalnızlığın bedenini terk ettiğini, en azından artık yalnızlığını paylaştığını, yalnızlık evinde çift kişi olduklarını hissetti. tek değildi. hayır, hayır hiçbir zaman tek değildi. bu yüzden veda edememişti bir türlü. çünkü aslında bunu istememişti. hep onu beklemişti. her gün aynı vedayı etmiş ama bir türlü gidememişti. şimdi anlıyordu. o, dünyaya veda etse de o'na veda edemezdi.
saniyeler sonra atıldılar ikisi de. sarıldılar birbirlerine. gözlerinden yaşlar akıyordu ikisinin de. zor olmuştu onlar için. uzun uzun sarıldılar. öpüştüler, koklaştılar. özleşmişlerdi. bundan sonra ne olur artık bir önemi yoktu. beraberlerdi. işte asıl önemli olan buydu. yaptığı yemek bu sefer boşa gitmemişti. bu sefer birisi de onunla birlikte yiyecekti ve o yemek bitecekti. baktı gözlerine, içinde kendini buldu. kaybettiği benliğini... "hoş geldin" dedi. "aç mısın? en sevdiğin yemeği yaptım. gel oturalım da hasret giderelim. konuşacak çok konu var." bunları söylerken gülümsüyordu. ama gözleri daha çok gülüyordu. 'o' da gülümsedi, elini tuttu ve mutfağa doğru yürümeye başladılar...
edit: herkese merhaba bayramınız güzel geçiyordur umarımm. bu aralar yazdığım kısa hikayeyi paylaşmak istedim. içinde benim hislerimi barındaran ve eminim sizin de kendinizden bir parça bulacağınız bu kısa hikayemi umarım beğenmişsinizdir. şimdilik yeni bir hikayede görüşene kadar kendinize çook iyi bakın efendim*.
saatine baktı. evet, vakit gelmişti. veda etmeye hazırlandı. çiçeklerini bir güzel sulamıştı, o yokken bir süre idare eder ve solmazlardı. en sevdiği çiçeği, yani orkidesini, aldı karşısına. konuştu onunla son kez. okşadı yapraklarını, sevdi mor çiçeklerini...
kalktı sonra mutfağa yöneldi. bütün bulaşıkları yıkamış ve hepsini yerleştirmişti. her gün olduğu gibi... buzdolabında bozulacak bir yiyecek bırakmamıştı. yalnız bir yemek dışında. asla gelmeyeceğini bilse de belki bu akşam 'o' gelirse aç kalmasın diye o'nun en sevdiği yemeği yapmıştı. patates kızartması bir insanın en sevdiği yemek olabilirdi pekâlâ.
salona geçti. televizyonda en sevdiği dizi yeni başlamıştı. oturdu, bir süre sakince izledi. sonra televizyonda onun adını duydu ansızın, gözleri doldu. 'hayır' dedi kendi kendine 'hayır, ağlamak yok artık.' cansız gözlerle izlemeye devam etti. artık o dizi bile onu güldüremiyordu. her gece olduğu gibi dün gece de yine doğru düzgün uyuyamamıştı. gözleri yavaş yavaş kapanırken aklında güzel bir düş vardı. yarım saat kadar sonra sıçrayarak uyandı. bir an nerede olduğunu hatırlayamadı. sonra anılar bir bir geri geldi ve sıyrıldı o düş bataklığından.
dışarıda çocukların seslerini duydu ve cama gitti. izledi onları. kendi çocukluğu aklına geldi. acı bir tebessüm etti. elini yanağına dayadı ve bir süre de onları seyretti. yakalamaca oynuyorlardı. sonra biri düştü ve ağlamaya başladı. bir diğeri hemen yanına koştu ve teselli etti. dizi yaralanmıştı. hep beraber alıp götürdüler onu. sokak eski sessizliğine bürünmüştü şimdi.
gözleri yeri buldu. bir karınca gördü. vakti boldu nasıl olsa. bu sefer de onu izlemeye başladı. 'yaşam mücadelesi budur' diye düşündü kendi kendine. çalışkan ve bir o kadar da güçlü karıncalar... küçükler belki ama yolları fazla uzun olsa da onlar hiç yılmadan giderlerdi yuvalarına. ama sanki bu karınca yolunu kaybetmişti yoksa niye onun evinde olacaktı ki. burada bir karınca yuvası yoktu bildiği kadarıyla. nitekim karınca da dört dönüp duruyordu. galiba gerçekten de yolunu kaybetmişti. öldürmek istemedi ama evinde de olamazdı. bir kağıdın üstüne aldı karıncayı ve dışarıya bıraktı. artık o karınca koskoca dünyada yalnızdı. tıpkı kendisi gibi. yolunu kaybetmiş, evini kaybetmişti. o karıncanın hislerini çok iyi anladı. ama karınca ondan daha mücadeleciydi. belki de evini bulurdu. ona iyi temennilerde bulundu.
sonra odasına gitti. yatağını bir güzel düzeltmiş, eşyalarını düzenlemişti. evde tek bir şey dışında her şey kusursuzdu: banyodaki musluk sürekli akıtıyordu. bir türlü yaptıramamıştı. ama artık bir önemi de kalmamıştı. kendisini sürekli rahatsız eden bu şıp sesleri bu sefer ona bir ninni gibi geldi. banyonun önüne çöktü, gözlerini kapattı ve dinledi. her bir damla ile ruhu temizlendi. zihni boşaldı. huzurlu hissetti. o su gibi akıp gittiğini hayal etti. sahi, bir su damlası olsaydı, kardeşleriyle beraber yüzseydi o zaman da yalnız hisseder miydi? yalnızlık tek başına olmak değildi de kalabalıklar içinde tek olmak mıydı? tek başına olmayı yalnızlık olarak görmüyordu. ona göre yalnızlık etrafında birçok insan olmasına rağmen yine de kendini oraya ait hissedememekti. kimsenin onu anlamamasıydı. arkadaşlarla gülüp eğlenmek kolaydı. zor olan onlara kendini anlatmaktı. o da çareyi dışarıda aramayı mantıksız buluyordu zaten. insan kendi kendini iyileştirmeliydi. çünkü kendisini en iyi o bilirdi. o zaman çözümü de içeride bulabilirdi. lakin çabaları hep boşa çıkmıştı. kendi içinde hallettiğini düşündüğü sorunlar sadece bir süreliğine yok olmuş gibi görünüp tam iyi olacakken yine ortaya çıkmışlardı. yavaş yavaş yukarı doğru çıktığını düşünse de her seferinde biraz daha dibe batıyordu. tutunacak o el kendi eli de değilse o zaman kimin eliydi? işte bu soru kafasında belki de binlerce kez yankılanmış ama cevapsız kalmış bir soruydu. tıpkı diğer birçok soru gibi. belki de sorular çözülmek için değil de düşünmek içindi...
tekrardan saatine baktı. vakit artık çok geçti. vedasını edemedi. aylardır her gün edemediği gibi. onu buraya bağlayan neydi? neden bir türlü gidemiyordu. neye veda etmeyi unutuyordu. oysaki o güzel sözlerle dolu mektubu bile hazırdı. masanın üstünde 3 sayfalık bir iç döküş duruyordu işte ama olmuyordu. ayağa kalktı başı önünde ve bakışları yerde...
arkasını dönmüştü ki bir ses duydu. adım sesleri... olduğu yerde mıhlanıp kaldı. zilin sesini duydu. başını yavaşça kaldırdı. bu sesler çok tanıdıktı. gerçek olabilir miydi bu? gelmiş olabilir miydi? yalnızlık evini yıkmaya mı gelmişti, yoksa onunla beraber yaşamaya mı? zil tekrar çaldı. bu sefer daha ısrarcı bir şekilde... birisi adını seslendi. bağırdı: "oradasın biliyorum, nolur aç kapıyı."
kapıya doğru dönmüştü şimdi. kalp atışları hızlanmıştı. hızla soluk alıp vermeye başladı. evet, gerçekten de oydu. fakat niye bu kadar geç kalmıştı? niye daha önce gelmemişti? ya bu sefer gerçekten yapsaydı, her gün yapamadığı şeyi. ya bu sefer gerçekten yapsaydı...
zil artık durmadan çalınıyor, bir yandan da kapı, kırılacak gibi delice yumruklanıyordu. bir an soluğu kesilmiş gibi hissetti. belki de aylardan beri ilk defa gerçekten nefes alıyordu. bilemedi. koştu ve kapıyı açtı. ikisi de kısa bir süre şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. o saniyelerde öyle şeyler düşündü ki. bütün o umutsuz anları. bütün o yalnızlıkları. bu dünyadaki tek oluşları... artık bitmişti. 'o' biraz daha gecikse çok geç olabilirdi belki. o kısa anda yalnızlığın bedenini terk ettiğini, en azından artık yalnızlığını paylaştığını, yalnızlık evinde çift kişi olduklarını hissetti. tek değildi. hayır, hayır hiçbir zaman tek değildi. bu yüzden veda edememişti bir türlü. çünkü aslında bunu istememişti. hep onu beklemişti. her gün aynı vedayı etmiş ama bir türlü gidememişti. şimdi anlıyordu. o, dünyaya veda etse de o'na veda edemezdi.
saniyeler sonra atıldılar ikisi de. sarıldılar birbirlerine. gözlerinden yaşlar akıyordu ikisinin de. zor olmuştu onlar için. uzun uzun sarıldılar. öpüştüler, koklaştılar. özleşmişlerdi. bundan sonra ne olur artık bir önemi yoktu. beraberlerdi. işte asıl önemli olan buydu. yaptığı yemek bu sefer boşa gitmemişti. bu sefer birisi de onunla birlikte yiyecekti ve o yemek bitecekti. baktı gözlerine, içinde kendini buldu. kaybettiği benliğini... "hoş geldin" dedi. "aç mısın? en sevdiğin yemeği yaptım. gel oturalım da hasret giderelim. konuşacak çok konu var." bunları söylerken gülümsüyordu. ama gözleri daha çok gülüyordu. 'o' da gülümsedi, elini tuttu ve mutfağa doğru yürümeye başladılar...
edit: herkese merhaba bayramınız güzel geçiyordur umarımm. bu aralar yazdığım kısa hikayeyi paylaşmak istedim. içinde benim hislerimi barındaran ve eminim sizin de kendinizden bir parça bulacağınız bu kısa hikayemi umarım beğenmişsinizdir. şimdilik yeni bir hikayede görüşene kadar kendinize çook iyi bakın efendim*.
devamını gör...
datça
iki yıldır yaz tatilleri için kalabalık bi grup olarak tercih ettiğimiz , insanlarının gerçekten çok tatlı ve güler yüzlü olduğu , her yerde bademden bahsedilen ve benim bademli gazozuna gerçekten bayıldığım , palamutbükü koyunu çevredeki diğer koylardan ayrı sevdiğim çok güzel bi tatil bölgesi .
devamını gör...




