pfizer çalışanlarının itiraflarının ifşa edilmesi
bir immünolog adayı olarak size biraz bilgi vereyim konuyla ilgili. malum, "okumuş insan halkın yanındadır". şimdi öncelikle aşı ve monoklonal antikor (mab) teknolojisi üzerine biraz bahsedeyim.
aşı, vücuda bir etkenin birebir canlı halini vererek size bağışıklık kazandırabilir. bağışıklık kazandırmak nedir en son anlatayım. bunu yaparken tabi patojeni (mikrobu yani) direkt alıp zart diye vermiyoruz. daha güçsüz, daha zayıf halini veririz. ama sonuçta canlıdır, bağışıklık sisteminden kaçmaya çalışır, hücreye girer enfekte eder, çoğalır, dikkat çeker, zaten zebellah gibi kocaman bir yapıdır ve bağışıklık sistemi asla gözden kaçırmaz. örnek: kkk aşısı (kızamık/kızamıkçık/kabakulak), oral polio (ağızdan yapılan çocuk felci), tüberküloz (verem).
mesela tbc (tüberküloz) aşısını anlatayım. tüberküloz etkeni (tüberküloza sebep olan) bakterinin adı mycobacterium tuberculosis. biz aşıda mycobacterium bovis diye başka bir bakteri veririz. aynı aileden kuzenler bunlar, ama bovis verem tablosu yapmaz (ya da biz yapmayacağını düşünürüz. bazen işler yolunda gitmez ve yapabilir) (sağlıklıysanız rahatsız olmayın. altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz size birşey olmaz. rahat olun). bu mycobacterium ailesi garip bir bakteri ailesi. yüzeylerinde bağışıklık sistemimizin çok seveceği muhteşem yapılar var, bunları tanıyıp bunlara karşı antikor oluşturmaya bayılır bağışıklık sistemimiz. m. boviste olan şeyler m. tuberculosis'te de var, o yüzden hastalık yapmayan versiyonu verip vücuda bu yapıları tanıtıp m. tuberculosis ile karşılaştığında vücuda neye saldırması gerektiğini öğretmek akıllıca bir yöntem. zira tüberküloz çok bela bir hastalık. tamamen sallıyorum, bakteriyel üsye (üst solunum yolu enfeksiyonu) olduğunuzda aldığınız penisilin grubu antibiyotikleriniz (augmentin veya amoklavin mesela) tüberkülozda kullanılmaz. prospektüs okuyanlarınız için söylüyorum, sadece tüberkülozda kullanılan antibiyotikler var (sadece derken hani genel enfeksiyonlarda kullanılmaz anlamında. linçlemeyin hemen). rifampin mesela. ya da isoniazid gibi tbc enfeksiyonuna özel antibiyotikler var. hani öyle bela bir enfeksiyon, o yüzden diyorum. aşınızı olun, kafanız rahat olsun. akciğerinizi yiyip bitirip oyuk açıp ömür boyu sizi o oyukla yaşatır, her ac grafisinde (röntgen) o oyuk çıkar hekiminizi yerinden hoplatırsınız. gerek yok ne insanlara ne size boşuna acı çektirmeye.
gelelim aşısına. bu m. bovis dediğimiz adam 1901 yılında laboratuvarda kültür edilmeye başlanıyor, 13 yıl ve 231 pasaj sonunda bir bakıyorlar ki bütün virülansını kaybetmiş ve geri kazanamıyor (normalde 1901 yılında ineğin birinden elde edilmiş, inek vereminden izole edilmiş. hastalık etkeniymiş yani). sonra bunu 1921'de bir çocuğa veriyorlar ağızdan, bakıyorlar ki çocuk ölmüyor. diyorlar ki tamam, biz bu işi başardık (eser bilen hatay sandık içi'ne selamlar). sonra zaten patladı gitti (çocuklar duymasın seyyar tayyar'a selamlar).
efendim bakınız bu aşı gördüğünüz üzre yaşayan bir bakteri. herhangi bir hastalık yeteneği kalmamış. 1901'den beri 120 yıl geçmiş, laboratuvarda yaşamaya alışmış bir hede olmuş yani. ama o kadar yıl geçmesine rağmen yüzeyinde bulunan bu bazı şeyler asla kaybolmuyor (hani bizim bağışıklık sistemimizin çok sevdiği şeyler dedim ya, onlar işte. hadi isim verelim, mikolik asit). işte efendim bu yapılar (mikolik asitler) hem m. tuberculosis hem de m. bovis tarafından paylaşıldığı için hastalık yapanı vermek yerine güvenli olanı vermek daha mantıklı. vücudumuz da bu mikolik asit denen naneyi tanıyıp buna karşı antikor oluşturur, gerçek m. tuberculosis bulaştıüı zaman "ben seni tanıyorum lan. gel buraya kaçma, kaçmasana ulan israil dölü" diye üstüne çullanacaktır.
aynı mantıkla yapılan bir diğer aşıdan bu kadar teknik detay vermeden bahsedeyim. vaccinia diye bir virüs var. bunu verip insanı bağışıkladık yıllar boyu, variola diye bir virüse çok benzediği için vaccinia antikorları variola enfeksiyonunda da etkili oldu. yani daha doğrusu biz bunu fark ettik, insanlara variola verip hasta edip bağışıklık kazanmalarını beklemektense güvenli olan yolu seçtik, vaccinia verdik. vaccinia'ya karşı gelişen antikorlar variola'yı da bağladığı için ikisine birden bağışıklık kazanmış oldunuz aslında. halbuki bizim amacımız sadece variola idi, vaccinia şans eseri benzer yapıdaymış, ama iyi ki öyleymiş. m. tuberculosis yerine m. bovis kullanmak gibi. peki bu variola kimdi biliyonuz mu? çiçek hastalığı. biz bunu daha önce de anlatmıştık, açınız okuyunuz lütfen. #1143410
bence canlı aşı nedir anladık. bir sorunumuz kaldığını düşünmüyorum bu konuda. hastalık yapan etken yerine onun benzerini vermek de canlı aşıdır, hastalık yapan adamı alıp laboratuvarda hastalık yapamaz hale sokup vermek de canlı aşıdır. ikinci dediğimin bir riski şu, enterotoksijenik e. coli diye bir bakterimiz var, bunun geliştirilmekte olan da bir aşısı var bu şekilde. ben bunu aldım labda hastalık yapamaz hale soktum kendime enjekte ettim. o bakteri vücuda girince ortamda bulunan diğer bakterilerle konuşacak, onlardan bazı genleri alabilecek, tekrar hastalık yapabilir hale gelebilecek. ama bu riski zaten ortadan kaldırana ya da minimum hale getirene kadar uğraşıyoruz biz laboratuvarlarda. barsaklarda e. coli yok mu, var tabi. aynı tür oldukları için oralardaki e. coli bakterilerinden gen alışverişi yapabilir, aşı yapacağım derken işleri daha kötü hale sokabilirim.
canlı aşının her zaman böyle bir riski var, ama bu şey gibi. türkiye deprem kuşağında bir ülke, her an deprem olabilir. deprem olacak diye ev mi yapmıyoruz, hayır. önlem alıp ona göre yapıyoruz, bazı şanssız binalar yıkılıyor. canlı aşıda da böyle olabilir, ama çok çok çok düşük ihtimaller. zaten yukarıda saydığım insanlardan biri değilseniz (altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz) böyle bir ihtimal yok denecek kadar az, bu saydığım gruba giriyorsanız zaten size canlı aşı yapılmaz. o yüzden organ nakli geçirdiyseniz bu entryden sonra doktora gidip tbc aşısı olmak istiyorum derseniz mutlaka organ naklini de söyleyin. söyleyin ki aşınızı yapmasınlar, ne gittiğiniz hekimin ne benim başım ağrımasın sonra (gerçi siz yalvarsanız da yakarsanız da yapılmaz o aşı da neysssse).
efendim ikinci tür aşımız bu yukarıda anlattığım hastalık yapan adamı alıp direkt öldürmek, vücuda bu şekilde vermek. şimdi bunun canlı aşıdan farkı ve benzerliği ne onu konuşalım. benzerliği, adam aynı adam zaten. mesela covid aşısı sinovac var ya [aslında coronavac o. sinovac şirketin adı hehe], işte o aşı bu aşı. bu tür aşılara inaktive aşı diyoruz kendi aramızda. çünkü bu aşının içinde artık aktif bir etken yok, canlı değil, öldürülmüşler. neyle öldürüldüğü önemli değil, önemli olan ölü olması. canlı aşıyla benzer yanı şu: canlı aşıda verdiğimiz etkenin tıpa tıp aynısını veriyoruz. bağışıklık sistemimiz ona nasıl tepki veriyorsa buna da aynı tepkiyi veriyor. canlı aşıdan farklı yanı şu: canlı aşıdaki etken çoğalabilir, bağışıklıktan kaçmaya uğraşabilir, ben aşıyla 1000 tane virüs enjekte ettiysem o çoğalıp 100.000 tane olup bağışıklık sistemini "lan bak bu adam çok hızlı çoğalıyor, bunu bu şekilde not alın, bi'daha gördüğümüzde kafasına hızlıca çökelim" diye tanıtmak varken inaktive aşıda bu yok mesela (böyle bir kayıt da yok vücutta bu arada. anlayın diye örnek veriyorum). ya da mesela 1000 tane virüs inaktive şekilde vermişken bir kısmı enjeksiyon sırasında parçalanabilir, atıyorum kan akışında sağa sola çarpıp kırılabilir, ne bileyim başına bin türlü bela gelebilir bağışıklık sistemi doğru düzgün tanıyamadan gücü azalabilir (tabi bu da olmaz. onu test edip hesaplayıp dozları veriyoruz). ama temelde canlı adamın öldürülüp verilen hali diyebiliriz. örneklerimiz kimler? sinovac dedik, başka mesela boğmaca aşısı var hepiniz duymuşsunuzdur (whole cell pertussis olan ama. dtap değil), ya da kuduz mesela inaktive aşılara örnektir.
başka ne tür aşımız var, vlp dediğimiz çok harika bir tekniğimiz var mesela. virus-like particle, yani virüse benzeyen parçacık. bunu şu an sadece hpv aşısında kullanıyoruz. gardasil denilen bir aşı var, bu teknolojiyle yapılıyor. bu ne biliyonuz mu, virüsün dışını alıp laboratuvarda birleştiriyoruz, kendisi zaten virüse benziyor, o şekilde veriyoruz vücuda. aslında bunu biz de yapmıyoruz, dış proteinin özelliği o. labda üretiyoruz, o birleşiyo kendi kendine. virüse benzediği için de vücut ona göre tepki veriyor. bu adam ölü (inaktive) aşıdan da güvenli çünkü içinde hiçbir gen yok. boş kabuk yani. zaten bağışık yanıtın gelişmesi için gen olmasına gerek yok, dıştaki proteine karşı yanıt gelişir.
toksoid moksoid şeyler var onları geçiyorum. difteri ve tetanos bakterileri kendileri hastalık yapmaz, toksinleri beladır. toksin üretmeyen bakterinin varlığı tanısal olarak anlam ifade etmez mesela. bakterinin varlığı zaten hastalık değil, toksin üretmesi sorun. o yüzden bunlarda toksine karşı yanıt gelişmesi istenir. toksin dediğimiz şey de protein aslında. direkt toksini verip vücuda "al bunu tanı, buna karşı yanıt geliştir" demek diye bir durum söz konusu değil. öyle bir şey yaparsanız adamı öldürmüş olursunuz hehe. çünkü ha bakteri toksini üretip salmış, ha ben enjekte etmişim. toksini bir şekilde deaktive etmem lazım, bir yol bulup bunu vücuda zararsız hale getirmem lazım. işte bunu da aynı ekteni inaktive eder gibi inaktive ediyoruz, adına da toksoid diyoruz. dtap (difteri tetanos aselüler pertussis) aşısındaki difteri ve tetanos toksoid aşılar diye biliyorum.
şimdi asıl aşı nedir, gerçekten bilimin mucizesi nasıl gerçekleşir size onu anlatacağım noktaya gelelim. rekombinant aşı ya da subunit aşı. bakınız genetik bilimi çok gelişti, artık elimize geçirdiğimiz şeyin genomunu sekanslayıp o genlerden ne proteinler üretiyor onu öğrenebiliyoruz. bu teknoloji sayesinde hepatit b virüsünün yüzeyindeki proteini alıp [hbsag] laboratuvarda üretiyoruz. sonra da bunu bağışıklık sisteminin tanıyacağı elemanlarla birleştirip, çeşitli bişeyler yapıp vücuda veriyoruz. bakınız bağışıklık sistemi öyle her şeye karşı yanıt vermez, vermemelidir de zaten. mesela saldıracağı yapı protein olmalı, öylesi daha güzel. çünkü protein dna'dan gelir. kodlaması vardır, geni vardır, gerçek rakiptir. karmaşıktır aynı zamanda. protein dizisi öyle çok basit bir şey değil. mesela bir nişasta uç uca eklenmiş binlerce glukoz molekülüdür ama 1000 aminoasitlik bir proteinde çeşit çeşit aminoasit vardır. bunlar da katlanır kıvrılır garip gurup şekiller alır, nişasta gibi düz çubuk halinde değildir. işte bağışıklık sistemimiz protein gibi karmaşık ve özgül yapıları sever, bunun için karbonhidrat yapılara karşı çok da açı geliştirilemez (yok değil ama az. mesela pnömokok aşısı var polisakkarit aşı. bakterinin dışındaki kapsüle karşı yapılmış bir aşı kendisi, ama etkisi geçici. birkaç yılda bağışıklık sıfırlanır, tekrar vurdurmak zorunda kalırsınız). protein hedeflere karşı yapılan aşılar o yüzden hem daha uzun süreli yanıt oluşturur, hem de daha güçlü yanıt oluşturur. nişastaya karşı aşı yapacaksanız mesela, o nişastayı protein ya da proteinvari bir şeye tutturmanız gerekir ki t hücreleri de tanısın, bağışıklık kalıcı ve uzun olsun, hafıza oluşsun vs. biliyoruz da anlatıyoruz kardeşim bunları hep *. laf arasında polisakkarit ve konjuge aşıyı da anlatmış oldum aslında. polisakkarit aşı, adı üstünde polisakkarit bir antijene karşı aşı (ki bu durumda zatürre etkeni olan pnömokok kapsülüne karşı oluyor), konjuge aşı ise bağışıklık geliştirmek istediğiniz bir yapının ucuna başka bir eleman daha tutturarak oluyor. conjugate hani, ikisini birbirine bağlamak, hem t hem b yanıtını uyarmak için falan.
rekombinant aşıda bunlar yok. rekombinant aşıda biz zaten bütün genomu bildiğimiz için bir etkenin hangi geni neyi üretiyor onu biliyoruz. o genleri alıp başka bir canlıya klonluyoruz (mesela e. coli). laboratuvarda o canlıyı üretirken kendi klonladığımız proteini de ürettiriyoruz (labda içine hepatit b yüzey antijeni -hbsag- sokulmuş e. coli besliyoruz yani). neden peki hepatit b virüsünü canlı vermiyoruz? çünkü hasta eder. neden peki inaktive edip vermiyoruz? çünkü ne gerek var. neden rekombinant aşı yapıyoruz? çünkü bütün virüsü öldürüp zayıflatıp vermek yerine sadece hedefine bağlanabileceği yeri vücuda tanıtıp buna karşı antikor ürettirmek daha mantıklı. kandaki antikor çorbası içinde uygun antikorun hedefini bulup nötralize etmesi yerine o çorbayı sadece anti-hbsag antikorundan oluşturmak farklı şeyler. şey gibi düşünün, tutmaç çorbası içindeki yeşil mercimekler gibi. nohutu var eriştesi var falan, bunlar hep başka işlere yarayan antikorlar. hatta kimisi hiç işe yaramıyor. o yüzden sadece yeşil mercimek çorbası yapmak daha avantajlı (sadece anti-hbsag ürettirmek yani).
mrna aşılarımız var son olarak. bakın bu seviye artık uzay, allah falan. bunun ötesi dna aşısı, ama o daha hiç yok bildiğim kadarıyla. bakınız bu olay da şöyle (ya çok fazla immünoloji bilmeniz gerekiyor benim size doğru düzgün anlatmam için. üşeniyorum of), rekombinant aşıda biz hani geni alıp e. coli'ye klonlamıştık da orada ürettirmiştik ya. orada e. coli içine soktuğumuz şey dna. kalıcı. o e. coli artık ömrü boyunca hepatit virüsünün yüzey proteinini üretecek. mrna ise öyle değil, hücre içine dna sokmuyoruz. sadece mrna sokuyoruz, ki bu mrna bir süre sonra parçalanır gider. bakın burası çokomelli, parçalanır gider. mrna ne biliyonuz mu, hemen anlatayım.

bakınız bu bir hücre. ortadaki çekirdek diye işaretli kırmızı topçuk hücrenin beyni. içinde dna var ve asla dışarı çıkmaz. sitoplazma dediği sarı alan da hücrenin vücudu. orada da protein sentezi olur. e protein sentezi olması için dna'ya erişim lazım çünkü ne sentezlenecek nasıl yapılacak hepsi dna'da duruyor. bilgi dna'da saklıdır. e dna dışarı çıkamaz, protein sentezleyen adamlar [ribozom] içeri giremez. e nasıl olacak? arada haber uçuran başka bir molekül lazım. işte bu mrna. fotokopi gibi düşünün. dna kitapsa mrna kitabın ilgili sayfasının fotokopisi. tarifi götürür, proteini sentezlettirir, iş bitince kağıt yırtılıp atılır.
mrna aşısında da siz kitap değil ilgili sayfanın fotokopisini veriyorsunuz. iş bitince o sayfa yırtılıp atılıyor. hücrenin kendi ürettiği mrna molekülleri de yırtılıp atılıyor, aşıyla verdikleriniz de atılıyor. o yüzden yok efendim gen verildi, yok efendim kalıcı yerleşiyormuş, genoma bağlanıyormuş, gdo oluyormuşuz falan böyle şeylere inanmayın. bunları söyleyenleri de hayatınızdan ışık hızıyla çıkartın.
mrna aşısı rekombinantın bir adım daha ötesi, şöyle ki burada dışarıda ürettiğimiz şeyi kendi vücudumuzda üretiyoruz. bakın bunun bir adım sonrası mrna'yı da kendi vücudumuzda üretmemiz olacak. onun için de dna aşısı gerekiyor (kitabı vermeniz lazım yani). ama dna aşısında şöyle bir durum var, genoma entegre olur. kalıcıdır yani. hatta dna aşısı yaptığınız her birey genetiği değiştirilmiş organizma [gdo] olur.
şimdi gelelim monoklonal antikor mevzusuna. bakın rekombinant aşıda ve mrna'da siz vücuda neye karşı antikor üretmesini istediğinizi söylüyorsunuz. hbv virüsünün sadece "hbsag antijenine karşı üret" veya "sars-cov-2'nin spike proteinine karşı üret" diye. neden, çünkü bu virüsler bu molekülleri kullanarak giriyorlar hücreye. bu molekülle hücrenin bağlantısını kesersek (virüsün s proteinini antikorla kapatıp bağlanamaz hale getirirsek yani) virüsle hücre bağlanamaz. virüs, hücre içine giremediği sürece işlevsizdir. hastalık yapamaz. o yüzden hücreyle virüs arası bağlantıyı kesen bu tarz antikorlara ihtiyacımız var ve bağışıklık sistemini bu antikorları üretmeye yönlendirmek zararlı bir aktivite değil [bu tarz antikorlara nötralizan antikor diyoruz].
şimdi gelelim bütün bu immünoloji bilgilerinden sonra asıl meramıma. monoklonal antikor dediğiniz şey aşı sürecinin en sonudur. benim yukarıda bin türlü yöntemle sizin vücudunuza verdiğim etkene karşı antikor ürettirdiğim yolun tamamen baypas edilip dışarıdan hazır antikoru vermektir. hatta bu antikorlar öyle antikorlar ki hepsi aynı yere bağlanır. o yüzden bir molekül=bir antikor diyebiliriz. yani atıyorum bir doz monoklonal antikor (mab) enjekte ettiniz diyelim. içinde de bir dozun 1 milyon mab olsun. bir sars-cov-2 yüzeyinde 100 tane spike proteini olsa sizin bu enjekte ettiğiniz mab 10.000 adet virüsü engeller. geri kalanlar başıboş halde dolaşmaya devam eder. hadi diyelim ki öyle olmadı da işe yaradı, bire bir gelecek şekilde mab enjekte ettik (aynı antitoksin tedavisi gibi). e peki sonra? koruyuculuk yok ki? yine açıksın tehlikeye hocam. sürekli ben kendime enjeksiyon mu yaptırcam? antikor dediğim adamın yapısı belli, o da bir protein ve worn-out olma süresi var. kullanılsa da kullanılmasa da bir süre sonra kıyısı köşesi parçalanmaya başlayacak, sağa sola çarğa çarpa kopacak, vadesi dolunca parçalanıp gidecek. e yenisini yapmayı bilmiyor ki vücut? verdin mi sen tarifi, verdin mi etkeni, ya da antijeni? hayır. monoklonal antikor tabanlı tedavi bu yüzden covid için geliştirilebilecek bir şey değil. herhangi bir hastalık için aşısı varsa mümkün olan bir şey değil. insülin dozu gibi sürekli kimse kendine koruyucu antikor yapmaz. öyle bir dünya yok.
videoda bahsi geçen monoklonal antikor mevzusu ise bambaşka bir şey. aşağıda bazı mab temelli ilaç fiyatlarını vereceğim
tecentriq (atezolizumab): 18316.47 tl
mabthera (rituximab): 5372.58 tl
herceptin (trastuzumab): 2423.39 tl
bevax (bevacizumab): 990.78 tl (aynı miktar aynı doz roche isterseniz altuzan var, 1325.40 tl).
yervoy (ipilimumab): 17330.98 tl
bavencio (avelumab): 1325.40 tl
caelyx (durvalumab): 2224.22 tl
opdivo (nivolumab): 3132.50 tl
bakın en ucuzu bile abdi ibrahimin 1000 liralık ilacı, ki ayda 2 kez kullanılması gereken bir ilaç olarak biliyorum. hekim olmadığım için tedavi sürecini bilmem, ne kadar kullanılır kaç gün devam edilir nedir ne değildir bilmiyorum. ama hani ayda 2 kereden 3 ay kullanılsa (hani kanser tedavisi ya, belki 3 aydır kullanım belki daha kısadır belki uzundur) 6000 lira yapar. bakın sadece 3 ayda bu kadar. tek doz bile 1000 lira yahu. mab tabanlı bir tedavinin covid için geliştirilmesini istemek zaten saçma, bir de üstüne bunun bu kadar pahalı bir yöntem olduğunu düşünürseniz daha da saçma. eleştireceğimiz yer "mab tabanlı tedaviler için halihazırda üretilen ilaçların durdurulması ve bütün odağın covide yöneltilmesi" ise kısmen haklısınız. kısmen, çünkü devam eden bir pandemi var. yani hani sağlıklı veya değil bütün insanları etkileyen ve öldüren bir hastalıktan bahsediyoruz. global çapta bir kriz durumu varken öncelikleri değiştirip odak kaydırmak gayet olağan bir şey. şirket bunu tabii ki para için yapacak. kimse jonas salk olmayacak. bkz. ilgili video
şirket böyle yaptı diye de adamları yerin dibine sokmayın. parasız bu işler olmuyor ne yazık ki. aynı teknolojiyi kullanan moderna 25-40 dolara aşıyı satarken pfizer nasıl 20 dolara satıyor onu neden konuşmuyor kimse ben bunu çok merak ediyorum mesela. ayrıca, video aşırı yanlı ve taraflı. bunu sektörün içinden ve bilen biri olarak söylüyorum.
bakınız en başlarda bir bilimadamı diyor ki, "hastalığı geçirmek aşıdan daha fazla antikor ürettirir". bu cümleye binaen sanki aşı olmak sınırlı bağışıklık sağlıyormuş gibi gösterilmiş. tutmaç çorbasına gerek yok. hiv pozitifken de hiv'e karşı antikor gelişiyor, siz antikor olmadığı için mi aids oluyorsunuz sanıyordunuz? o oluşan antikorlar nötralizan değil, virüsün bakterinin saçmasapan yerlerine yapışıp hiç işlev görmeyen antikorlar. e niye bunu ürettirmek için uğraşalım ki? ne gereği var? fazla antikor sizi daha iyi korumaz yani, o yanlgıya düşmeyin.
ayrıca 9. dakika öncesinde bilimadamı diyor ki "elimizde 3000 hastalık örnek var laba yolladık bir parti, haftaya da diğer partiyi yollayacağız. serumlara bakıp troponin miktarını ölçeceğiz, bakalım aşıyla bağlantılı bir miyokardit tablosu var mı yok mu. umarım yoktur, varsa çünkü aşıyı piyasadan geri çekmek gerekebilir", sonra haberin sunucusu adam giriyor görüntüye ve diyor ki "antikorlar madem aşıdan daha iyiyse..."
ulan değil işte? 20.000 karakter yazmışım ne anlatıyorum ben 3 gündür.
yani hani haklarında "grup, ana akım medya kuruluşlarını ve ilerici grupları itibarsızlaştırmak amacıyla gizli kayıtları kullanan gizli operasyonlarının aldatıcı bir şekilde düzenlenmiş videolarını üretiyor. project veritas ayrıca hedefleri için kötü tanıtım yapmak için tuzağa düşmeyi kullanıyor ve videolarında ve operasyonlarında dezenformasyon ve komplo teorileri yayıyor." gibi tanımlar yapılıyor ama tabi siz bilirsiniz. ayrıca ben şu videodaki ismi geçen pfizer elemanlarını aradım ama bulamıyorum? bulan varsa linkedin sayfasını falan atabilir mi, bakalım cidden öyle birileri pfizer bünyesinde çalışıyor muymuş.
tanımcılık: olmayan çalışanların varmış gibi gösterilip sanki birşeyler itiraf etmiş gibi gösterilmesidir. dezenformasyon budur işte.
p.s okumak isteyene aşı neden ve nasıl çalışır hakkında ufak bir makale bırakıyorum. www.sciencedirect.com/scien... akiko iwasaki kaliteli biridir, takipleyin twitterdan falan.
aşı, vücuda bir etkenin birebir canlı halini vererek size bağışıklık kazandırabilir. bağışıklık kazandırmak nedir en son anlatayım. bunu yaparken tabi patojeni (mikrobu yani) direkt alıp zart diye vermiyoruz. daha güçsüz, daha zayıf halini veririz. ama sonuçta canlıdır, bağışıklık sisteminden kaçmaya çalışır, hücreye girer enfekte eder, çoğalır, dikkat çeker, zaten zebellah gibi kocaman bir yapıdır ve bağışıklık sistemi asla gözden kaçırmaz. örnek: kkk aşısı (kızamık/kızamıkçık/kabakulak), oral polio (ağızdan yapılan çocuk felci), tüberküloz (verem).
mesela tbc (tüberküloz) aşısını anlatayım. tüberküloz etkeni (tüberküloza sebep olan) bakterinin adı mycobacterium tuberculosis. biz aşıda mycobacterium bovis diye başka bir bakteri veririz. aynı aileden kuzenler bunlar, ama bovis verem tablosu yapmaz (ya da biz yapmayacağını düşünürüz. bazen işler yolunda gitmez ve yapabilir) (sağlıklıysanız rahatsız olmayın. altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz size birşey olmaz. rahat olun). bu mycobacterium ailesi garip bir bakteri ailesi. yüzeylerinde bağışıklık sistemimizin çok seveceği muhteşem yapılar var, bunları tanıyıp bunlara karşı antikor oluşturmaya bayılır bağışıklık sistemimiz. m. boviste olan şeyler m. tuberculosis'te de var, o yüzden hastalık yapmayan versiyonu verip vücuda bu yapıları tanıtıp m. tuberculosis ile karşılaştığında vücuda neye saldırması gerektiğini öğretmek akıllıca bir yöntem. zira tüberküloz çok bela bir hastalık. tamamen sallıyorum, bakteriyel üsye (üst solunum yolu enfeksiyonu) olduğunuzda aldığınız penisilin grubu antibiyotikleriniz (augmentin veya amoklavin mesela) tüberkülozda kullanılmaz. prospektüs okuyanlarınız için söylüyorum, sadece tüberkülozda kullanılan antibiyotikler var (sadece derken hani genel enfeksiyonlarda kullanılmaz anlamında. linçlemeyin hemen). rifampin mesela. ya da isoniazid gibi tbc enfeksiyonuna özel antibiyotikler var. hani öyle bela bir enfeksiyon, o yüzden diyorum. aşınızı olun, kafanız rahat olsun. akciğerinizi yiyip bitirip oyuk açıp ömür boyu sizi o oyukla yaşatır, her ac grafisinde (röntgen) o oyuk çıkar hekiminizi yerinden hoplatırsınız. gerek yok ne insanlara ne size boşuna acı çektirmeye.
gelelim aşısına. bu m. bovis dediğimiz adam 1901 yılında laboratuvarda kültür edilmeye başlanıyor, 13 yıl ve 231 pasaj sonunda bir bakıyorlar ki bütün virülansını kaybetmiş ve geri kazanamıyor (normalde 1901 yılında ineğin birinden elde edilmiş, inek vereminden izole edilmiş. hastalık etkeniymiş yani). sonra bunu 1921'de bir çocuğa veriyorlar ağızdan, bakıyorlar ki çocuk ölmüyor. diyorlar ki tamam, biz bu işi başardık (eser bilen hatay sandık içi'ne selamlar). sonra zaten patladı gitti (çocuklar duymasın seyyar tayyar'a selamlar).
efendim bakınız bu aşı gördüğünüz üzre yaşayan bir bakteri. herhangi bir hastalık yeteneği kalmamış. 1901'den beri 120 yıl geçmiş, laboratuvarda yaşamaya alışmış bir hede olmuş yani. ama o kadar yıl geçmesine rağmen yüzeyinde bulunan bu bazı şeyler asla kaybolmuyor (hani bizim bağışıklık sistemimizin çok sevdiği şeyler dedim ya, onlar işte. hadi isim verelim, mikolik asit). işte efendim bu yapılar (mikolik asitler) hem m. tuberculosis hem de m. bovis tarafından paylaşıldığı için hastalık yapanı vermek yerine güvenli olanı vermek daha mantıklı. vücudumuz da bu mikolik asit denen naneyi tanıyıp buna karşı antikor oluşturur, gerçek m. tuberculosis bulaştıüı zaman "ben seni tanıyorum lan. gel buraya kaçma, kaçmasana ulan israil dölü" diye üstüne çullanacaktır.
aynı mantıkla yapılan bir diğer aşıdan bu kadar teknik detay vermeden bahsedeyim. vaccinia diye bir virüs var. bunu verip insanı bağışıkladık yıllar boyu, variola diye bir virüse çok benzediği için vaccinia antikorları variola enfeksiyonunda da etkili oldu. yani daha doğrusu biz bunu fark ettik, insanlara variola verip hasta edip bağışıklık kazanmalarını beklemektense güvenli olan yolu seçtik, vaccinia verdik. vaccinia'ya karşı gelişen antikorlar variola'yı da bağladığı için ikisine birden bağışıklık kazanmış oldunuz aslında. halbuki bizim amacımız sadece variola idi, vaccinia şans eseri benzer yapıdaymış, ama iyi ki öyleymiş. m. tuberculosis yerine m. bovis kullanmak gibi. peki bu variola kimdi biliyonuz mu? çiçek hastalığı. biz bunu daha önce de anlatmıştık, açınız okuyunuz lütfen. #1143410
bence canlı aşı nedir anladık. bir sorunumuz kaldığını düşünmüyorum bu konuda. hastalık yapan etken yerine onun benzerini vermek de canlı aşıdır, hastalık yapan adamı alıp laboratuvarda hastalık yapamaz hale sokup vermek de canlı aşıdır. ikinci dediğimin bir riski şu, enterotoksijenik e. coli diye bir bakterimiz var, bunun geliştirilmekte olan da bir aşısı var bu şekilde. ben bunu aldım labda hastalık yapamaz hale soktum kendime enjekte ettim. o bakteri vücuda girince ortamda bulunan diğer bakterilerle konuşacak, onlardan bazı genleri alabilecek, tekrar hastalık yapabilir hale gelebilecek. ama bu riski zaten ortadan kaldırana ya da minimum hale getirene kadar uğraşıyoruz biz laboratuvarlarda. barsaklarda e. coli yok mu, var tabi. aynı tür oldukları için oralardaki e. coli bakterilerinden gen alışverişi yapabilir, aşı yapacağım derken işleri daha kötü hale sokabilirim.
canlı aşının her zaman böyle bir riski var, ama bu şey gibi. türkiye deprem kuşağında bir ülke, her an deprem olabilir. deprem olacak diye ev mi yapmıyoruz, hayır. önlem alıp ona göre yapıyoruz, bazı şanssız binalar yıkılıyor. canlı aşıda da böyle olabilir, ama çok çok çok düşük ihtimaller. zaten yukarıda saydığım insanlardan biri değilseniz (altta yatan bir bağışıklık yetmezliğiniz yoksa, baskılayıcı ilaç kullanmıyorsanız, kemo/radyoterapi gibi ağır antikanser tedaviniz yoksa, organ nakli geçirmediyseniz, hiv değilseniz, çocuk veya yaşlı değilseniz) böyle bir ihtimal yok denecek kadar az, bu saydığım gruba giriyorsanız zaten size canlı aşı yapılmaz. o yüzden organ nakli geçirdiyseniz bu entryden sonra doktora gidip tbc aşısı olmak istiyorum derseniz mutlaka organ naklini de söyleyin. söyleyin ki aşınızı yapmasınlar, ne gittiğiniz hekimin ne benim başım ağrımasın sonra (gerçi siz yalvarsanız da yakarsanız da yapılmaz o aşı da neysssse).
efendim ikinci tür aşımız bu yukarıda anlattığım hastalık yapan adamı alıp direkt öldürmek, vücuda bu şekilde vermek. şimdi bunun canlı aşıdan farkı ve benzerliği ne onu konuşalım. benzerliği, adam aynı adam zaten. mesela covid aşısı sinovac var ya [aslında coronavac o. sinovac şirketin adı hehe], işte o aşı bu aşı. bu tür aşılara inaktive aşı diyoruz kendi aramızda. çünkü bu aşının içinde artık aktif bir etken yok, canlı değil, öldürülmüşler. neyle öldürüldüğü önemli değil, önemli olan ölü olması. canlı aşıyla benzer yanı şu: canlı aşıda verdiğimiz etkenin tıpa tıp aynısını veriyoruz. bağışıklık sistemimiz ona nasıl tepki veriyorsa buna da aynı tepkiyi veriyor. canlı aşıdan farklı yanı şu: canlı aşıdaki etken çoğalabilir, bağışıklıktan kaçmaya uğraşabilir, ben aşıyla 1000 tane virüs enjekte ettiysem o çoğalıp 100.000 tane olup bağışıklık sistemini "lan bak bu adam çok hızlı çoğalıyor, bunu bu şekilde not alın, bi'daha gördüğümüzde kafasına hızlıca çökelim" diye tanıtmak varken inaktive aşıda bu yok mesela (böyle bir kayıt da yok vücutta bu arada. anlayın diye örnek veriyorum). ya da mesela 1000 tane virüs inaktive şekilde vermişken bir kısmı enjeksiyon sırasında parçalanabilir, atıyorum kan akışında sağa sola çarpıp kırılabilir, ne bileyim başına bin türlü bela gelebilir bağışıklık sistemi doğru düzgün tanıyamadan gücü azalabilir (tabi bu da olmaz. onu test edip hesaplayıp dozları veriyoruz). ama temelde canlı adamın öldürülüp verilen hali diyebiliriz. örneklerimiz kimler? sinovac dedik, başka mesela boğmaca aşısı var hepiniz duymuşsunuzdur (whole cell pertussis olan ama. dtap değil), ya da kuduz mesela inaktive aşılara örnektir.
başka ne tür aşımız var, vlp dediğimiz çok harika bir tekniğimiz var mesela. virus-like particle, yani virüse benzeyen parçacık. bunu şu an sadece hpv aşısında kullanıyoruz. gardasil denilen bir aşı var, bu teknolojiyle yapılıyor. bu ne biliyonuz mu, virüsün dışını alıp laboratuvarda birleştiriyoruz, kendisi zaten virüse benziyor, o şekilde veriyoruz vücuda. aslında bunu biz de yapmıyoruz, dış proteinin özelliği o. labda üretiyoruz, o birleşiyo kendi kendine. virüse benzediği için de vücut ona göre tepki veriyor. bu adam ölü (inaktive) aşıdan da güvenli çünkü içinde hiçbir gen yok. boş kabuk yani. zaten bağışık yanıtın gelişmesi için gen olmasına gerek yok, dıştaki proteine karşı yanıt gelişir.
toksoid moksoid şeyler var onları geçiyorum. difteri ve tetanos bakterileri kendileri hastalık yapmaz, toksinleri beladır. toksin üretmeyen bakterinin varlığı tanısal olarak anlam ifade etmez mesela. bakterinin varlığı zaten hastalık değil, toksin üretmesi sorun. o yüzden bunlarda toksine karşı yanıt gelişmesi istenir. toksin dediğimiz şey de protein aslında. direkt toksini verip vücuda "al bunu tanı, buna karşı yanıt geliştir" demek diye bir durum söz konusu değil. öyle bir şey yaparsanız adamı öldürmüş olursunuz hehe. çünkü ha bakteri toksini üretip salmış, ha ben enjekte etmişim. toksini bir şekilde deaktive etmem lazım, bir yol bulup bunu vücuda zararsız hale getirmem lazım. işte bunu da aynı ekteni inaktive eder gibi inaktive ediyoruz, adına da toksoid diyoruz. dtap (difteri tetanos aselüler pertussis) aşısındaki difteri ve tetanos toksoid aşılar diye biliyorum.
şimdi asıl aşı nedir, gerçekten bilimin mucizesi nasıl gerçekleşir size onu anlatacağım noktaya gelelim. rekombinant aşı ya da subunit aşı. bakınız genetik bilimi çok gelişti, artık elimize geçirdiğimiz şeyin genomunu sekanslayıp o genlerden ne proteinler üretiyor onu öğrenebiliyoruz. bu teknoloji sayesinde hepatit b virüsünün yüzeyindeki proteini alıp [hbsag] laboratuvarda üretiyoruz. sonra da bunu bağışıklık sisteminin tanıyacağı elemanlarla birleştirip, çeşitli bişeyler yapıp vücuda veriyoruz. bakınız bağışıklık sistemi öyle her şeye karşı yanıt vermez, vermemelidir de zaten. mesela saldıracağı yapı protein olmalı, öylesi daha güzel. çünkü protein dna'dan gelir. kodlaması vardır, geni vardır, gerçek rakiptir. karmaşıktır aynı zamanda. protein dizisi öyle çok basit bir şey değil. mesela bir nişasta uç uca eklenmiş binlerce glukoz molekülüdür ama 1000 aminoasitlik bir proteinde çeşit çeşit aminoasit vardır. bunlar da katlanır kıvrılır garip gurup şekiller alır, nişasta gibi düz çubuk halinde değildir. işte bağışıklık sistemimiz protein gibi karmaşık ve özgül yapıları sever, bunun için karbonhidrat yapılara karşı çok da açı geliştirilemez (yok değil ama az. mesela pnömokok aşısı var polisakkarit aşı. bakterinin dışındaki kapsüle karşı yapılmış bir aşı kendisi, ama etkisi geçici. birkaç yılda bağışıklık sıfırlanır, tekrar vurdurmak zorunda kalırsınız). protein hedeflere karşı yapılan aşılar o yüzden hem daha uzun süreli yanıt oluşturur, hem de daha güçlü yanıt oluşturur. nişastaya karşı aşı yapacaksanız mesela, o nişastayı protein ya da proteinvari bir şeye tutturmanız gerekir ki t hücreleri de tanısın, bağışıklık kalıcı ve uzun olsun, hafıza oluşsun vs. biliyoruz da anlatıyoruz kardeşim bunları hep *. laf arasında polisakkarit ve konjuge aşıyı da anlatmış oldum aslında. polisakkarit aşı, adı üstünde polisakkarit bir antijene karşı aşı (ki bu durumda zatürre etkeni olan pnömokok kapsülüne karşı oluyor), konjuge aşı ise bağışıklık geliştirmek istediğiniz bir yapının ucuna başka bir eleman daha tutturarak oluyor. conjugate hani, ikisini birbirine bağlamak, hem t hem b yanıtını uyarmak için falan.
rekombinant aşıda bunlar yok. rekombinant aşıda biz zaten bütün genomu bildiğimiz için bir etkenin hangi geni neyi üretiyor onu biliyoruz. o genleri alıp başka bir canlıya klonluyoruz (mesela e. coli). laboratuvarda o canlıyı üretirken kendi klonladığımız proteini de ürettiriyoruz (labda içine hepatit b yüzey antijeni -hbsag- sokulmuş e. coli besliyoruz yani). neden peki hepatit b virüsünü canlı vermiyoruz? çünkü hasta eder. neden peki inaktive edip vermiyoruz? çünkü ne gerek var. neden rekombinant aşı yapıyoruz? çünkü bütün virüsü öldürüp zayıflatıp vermek yerine sadece hedefine bağlanabileceği yeri vücuda tanıtıp buna karşı antikor ürettirmek daha mantıklı. kandaki antikor çorbası içinde uygun antikorun hedefini bulup nötralize etmesi yerine o çorbayı sadece anti-hbsag antikorundan oluşturmak farklı şeyler. şey gibi düşünün, tutmaç çorbası içindeki yeşil mercimekler gibi. nohutu var eriştesi var falan, bunlar hep başka işlere yarayan antikorlar. hatta kimisi hiç işe yaramıyor. o yüzden sadece yeşil mercimek çorbası yapmak daha avantajlı (sadece anti-hbsag ürettirmek yani).
mrna aşılarımız var son olarak. bakın bu seviye artık uzay, allah falan. bunun ötesi dna aşısı, ama o daha hiç yok bildiğim kadarıyla. bakınız bu olay da şöyle (ya çok fazla immünoloji bilmeniz gerekiyor benim size doğru düzgün anlatmam için. üşeniyorum of), rekombinant aşıda biz hani geni alıp e. coli'ye klonlamıştık da orada ürettirmiştik ya. orada e. coli içine soktuğumuz şey dna. kalıcı. o e. coli artık ömrü boyunca hepatit virüsünün yüzey proteinini üretecek. mrna ise öyle değil, hücre içine dna sokmuyoruz. sadece mrna sokuyoruz, ki bu mrna bir süre sonra parçalanır gider. bakın burası çokomelli, parçalanır gider. mrna ne biliyonuz mu, hemen anlatayım.

bakınız bu bir hücre. ortadaki çekirdek diye işaretli kırmızı topçuk hücrenin beyni. içinde dna var ve asla dışarı çıkmaz. sitoplazma dediği sarı alan da hücrenin vücudu. orada da protein sentezi olur. e protein sentezi olması için dna'ya erişim lazım çünkü ne sentezlenecek nasıl yapılacak hepsi dna'da duruyor. bilgi dna'da saklıdır. e dna dışarı çıkamaz, protein sentezleyen adamlar [ribozom] içeri giremez. e nasıl olacak? arada haber uçuran başka bir molekül lazım. işte bu mrna. fotokopi gibi düşünün. dna kitapsa mrna kitabın ilgili sayfasının fotokopisi. tarifi götürür, proteini sentezlettirir, iş bitince kağıt yırtılıp atılır.
mrna aşısında da siz kitap değil ilgili sayfanın fotokopisini veriyorsunuz. iş bitince o sayfa yırtılıp atılıyor. hücrenin kendi ürettiği mrna molekülleri de yırtılıp atılıyor, aşıyla verdikleriniz de atılıyor. o yüzden yok efendim gen verildi, yok efendim kalıcı yerleşiyormuş, genoma bağlanıyormuş, gdo oluyormuşuz falan böyle şeylere inanmayın. bunları söyleyenleri de hayatınızdan ışık hızıyla çıkartın.
mrna aşısı rekombinantın bir adım daha ötesi, şöyle ki burada dışarıda ürettiğimiz şeyi kendi vücudumuzda üretiyoruz. bakın bunun bir adım sonrası mrna'yı da kendi vücudumuzda üretmemiz olacak. onun için de dna aşısı gerekiyor (kitabı vermeniz lazım yani). ama dna aşısında şöyle bir durum var, genoma entegre olur. kalıcıdır yani. hatta dna aşısı yaptığınız her birey genetiği değiştirilmiş organizma [gdo] olur.
şimdi gelelim monoklonal antikor mevzusuna. bakın rekombinant aşıda ve mrna'da siz vücuda neye karşı antikor üretmesini istediğinizi söylüyorsunuz. hbv virüsünün sadece "hbsag antijenine karşı üret" veya "sars-cov-2'nin spike proteinine karşı üret" diye. neden, çünkü bu virüsler bu molekülleri kullanarak giriyorlar hücreye. bu molekülle hücrenin bağlantısını kesersek (virüsün s proteinini antikorla kapatıp bağlanamaz hale getirirsek yani) virüsle hücre bağlanamaz. virüs, hücre içine giremediği sürece işlevsizdir. hastalık yapamaz. o yüzden hücreyle virüs arası bağlantıyı kesen bu tarz antikorlara ihtiyacımız var ve bağışıklık sistemini bu antikorları üretmeye yönlendirmek zararlı bir aktivite değil [bu tarz antikorlara nötralizan antikor diyoruz].
şimdi gelelim bütün bu immünoloji bilgilerinden sonra asıl meramıma. monoklonal antikor dediğiniz şey aşı sürecinin en sonudur. benim yukarıda bin türlü yöntemle sizin vücudunuza verdiğim etkene karşı antikor ürettirdiğim yolun tamamen baypas edilip dışarıdan hazır antikoru vermektir. hatta bu antikorlar öyle antikorlar ki hepsi aynı yere bağlanır. o yüzden bir molekül=bir antikor diyebiliriz. yani atıyorum bir doz monoklonal antikor (mab) enjekte ettiniz diyelim. içinde de bir dozun 1 milyon mab olsun. bir sars-cov-2 yüzeyinde 100 tane spike proteini olsa sizin bu enjekte ettiğiniz mab 10.000 adet virüsü engeller. geri kalanlar başıboş halde dolaşmaya devam eder. hadi diyelim ki öyle olmadı da işe yaradı, bire bir gelecek şekilde mab enjekte ettik (aynı antitoksin tedavisi gibi). e peki sonra? koruyuculuk yok ki? yine açıksın tehlikeye hocam. sürekli ben kendime enjeksiyon mu yaptırcam? antikor dediğim adamın yapısı belli, o da bir protein ve worn-out olma süresi var. kullanılsa da kullanılmasa da bir süre sonra kıyısı köşesi parçalanmaya başlayacak, sağa sola çarğa çarpa kopacak, vadesi dolunca parçalanıp gidecek. e yenisini yapmayı bilmiyor ki vücut? verdin mi sen tarifi, verdin mi etkeni, ya da antijeni? hayır. monoklonal antikor tabanlı tedavi bu yüzden covid için geliştirilebilecek bir şey değil. herhangi bir hastalık için aşısı varsa mümkün olan bir şey değil. insülin dozu gibi sürekli kimse kendine koruyucu antikor yapmaz. öyle bir dünya yok.
videoda bahsi geçen monoklonal antikor mevzusu ise bambaşka bir şey. aşağıda bazı mab temelli ilaç fiyatlarını vereceğim
tecentriq (atezolizumab): 18316.47 tl
mabthera (rituximab): 5372.58 tl
herceptin (trastuzumab): 2423.39 tl
bevax (bevacizumab): 990.78 tl (aynı miktar aynı doz roche isterseniz altuzan var, 1325.40 tl).
yervoy (ipilimumab): 17330.98 tl
bavencio (avelumab): 1325.40 tl
caelyx (durvalumab): 2224.22 tl
opdivo (nivolumab): 3132.50 tl
bakın en ucuzu bile abdi ibrahimin 1000 liralık ilacı, ki ayda 2 kez kullanılması gereken bir ilaç olarak biliyorum. hekim olmadığım için tedavi sürecini bilmem, ne kadar kullanılır kaç gün devam edilir nedir ne değildir bilmiyorum. ama hani ayda 2 kereden 3 ay kullanılsa (hani kanser tedavisi ya, belki 3 aydır kullanım belki daha kısadır belki uzundur) 6000 lira yapar. bakın sadece 3 ayda bu kadar. tek doz bile 1000 lira yahu. mab tabanlı bir tedavinin covid için geliştirilmesini istemek zaten saçma, bir de üstüne bunun bu kadar pahalı bir yöntem olduğunu düşünürseniz daha da saçma. eleştireceğimiz yer "mab tabanlı tedaviler için halihazırda üretilen ilaçların durdurulması ve bütün odağın covide yöneltilmesi" ise kısmen haklısınız. kısmen, çünkü devam eden bir pandemi var. yani hani sağlıklı veya değil bütün insanları etkileyen ve öldüren bir hastalıktan bahsediyoruz. global çapta bir kriz durumu varken öncelikleri değiştirip odak kaydırmak gayet olağan bir şey. şirket bunu tabii ki para için yapacak. kimse jonas salk olmayacak. bkz. ilgili video
şirket böyle yaptı diye de adamları yerin dibine sokmayın. parasız bu işler olmuyor ne yazık ki. aynı teknolojiyi kullanan moderna 25-40 dolara aşıyı satarken pfizer nasıl 20 dolara satıyor onu neden konuşmuyor kimse ben bunu çok merak ediyorum mesela. ayrıca, video aşırı yanlı ve taraflı. bunu sektörün içinden ve bilen biri olarak söylüyorum.
bakınız en başlarda bir bilimadamı diyor ki, "hastalığı geçirmek aşıdan daha fazla antikor ürettirir". bu cümleye binaen sanki aşı olmak sınırlı bağışıklık sağlıyormuş gibi gösterilmiş. tutmaç çorbasına gerek yok. hiv pozitifken de hiv'e karşı antikor gelişiyor, siz antikor olmadığı için mi aids oluyorsunuz sanıyordunuz? o oluşan antikorlar nötralizan değil, virüsün bakterinin saçmasapan yerlerine yapışıp hiç işlev görmeyen antikorlar. e niye bunu ürettirmek için uğraşalım ki? ne gereği var? fazla antikor sizi daha iyi korumaz yani, o yanlgıya düşmeyin.
ayrıca 9. dakika öncesinde bilimadamı diyor ki "elimizde 3000 hastalık örnek var laba yolladık bir parti, haftaya da diğer partiyi yollayacağız. serumlara bakıp troponin miktarını ölçeceğiz, bakalım aşıyla bağlantılı bir miyokardit tablosu var mı yok mu. umarım yoktur, varsa çünkü aşıyı piyasadan geri çekmek gerekebilir", sonra haberin sunucusu adam giriyor görüntüye ve diyor ki "antikorlar madem aşıdan daha iyiyse..."
ulan değil işte? 20.000 karakter yazmışım ne anlatıyorum ben 3 gündür.
yani hani haklarında "grup, ana akım medya kuruluşlarını ve ilerici grupları itibarsızlaştırmak amacıyla gizli kayıtları kullanan gizli operasyonlarının aldatıcı bir şekilde düzenlenmiş videolarını üretiyor. project veritas ayrıca hedefleri için kötü tanıtım yapmak için tuzağa düşmeyi kullanıyor ve videolarında ve operasyonlarında dezenformasyon ve komplo teorileri yayıyor." gibi tanımlar yapılıyor ama tabi siz bilirsiniz. ayrıca ben şu videodaki ismi geçen pfizer elemanlarını aradım ama bulamıyorum? bulan varsa linkedin sayfasını falan atabilir mi, bakalım cidden öyle birileri pfizer bünyesinde çalışıyor muymuş.
tanımcılık: olmayan çalışanların varmış gibi gösterilip sanki birşeyler itiraf etmiş gibi gösterilmesidir. dezenformasyon budur işte.
p.s okumak isteyene aşı neden ve nasıl çalışır hakkında ufak bir makale bırakıyorum. www.sciencedirect.com/scien... akiko iwasaki kaliteli biridir, takipleyin twitterdan falan.
devamını gör...
zor günlerden geçenlerin en iyi bildiği şey
bazı şeylerin üstesinden gelmenin imkansızmış gibi hissettiğin zamanlarda , çözümün basitlikte , sabırda ve sakinlikte gizli olduğunu hatırla ..
devamını gör...
duşta şarkı dinlerken youtube'un 10 dakikalık reklam girmesi
dinlemek istediğiniz şarkıları telefona indirip oynatma listesi oluşturularak çözülebilecek sorun.
devamını gör...
çağla şikel’in kitap okuma olayını başka bir boyuta taşıması
gündem olmak için yapılan saçmalıklar.
devamını gör...
tebessüm
dilimize arapça bsm kökünden gelen tabassum تبسّم "gülümseme" sözcüğünden geçmiştir. arapça sözcük, arapça aynı anlama gelen basm بسم sözcüğünün tefeˁˁul vezni (v) masdarıdır.
gülümseme ile aynı anlama gelse de tebessüm ben de hep 'kırık bir gülümseme' ifadesini çağrıştırır nedense. ne zaman bir yerde bu kelimeyi okusam, kişinin yüzünde hüzünle karışık bir gülümse oluştuğunu düşünürüm.
gülümseme ile aynı anlama gelse de tebessüm ben de hep 'kırık bir gülümseme' ifadesini çağrıştırır nedense. ne zaman bir yerde bu kelimeyi okusam, kişinin yüzünde hüzünle karışık bir gülümse oluştuğunu düşünürüm.
devamını gör...
aşık olunan kişi reddederse alınacak pozisyon
ben de yoluma giderim
ezdirmem kendimi
ama gezdirmem de gönlümü
gider acımı çekerim (bkz: sezen aksu)
ezdirmem kendimi
ama gezdirmem de gönlümü
gider acımı çekerim (bkz: sezen aksu)
devamını gör...
köyde yaşama isteği
köye gittikten 3 saat sonra vazgeçiyorum
devamını gör...
dark ux
web sitelerinin kendi çıkarları için kullanıcıları istemediği şekilde yönlendirmesidir. kullanıcının alışveriş sepetine izinsiz ürün eklemek, bir bültene onu abone yapmak, kişisel verilerini istemediği halde almak gibi örnekler verilebilir. bu kalıplara dark pattern denir. web sitelerinde olan durum ise dark ux diye adlandırılır. dark patterns, ilk defa 2010 yılında harry brignull tarafından isimlendirilmiştir. kullanıcının kafasını karıştırmak, onun istemediği ancak site sahiplerinin istediği şekilde onu yönlendirmek amaçlanır. dark pattern'ın bazı türleri vardır. en sık karşımıza çıkanları açıklamaya çalışacağım.
disguesed ads: küçük bir yazının yanında indir seçeneği koyarlar. siz başka bir şey indirmek istersiniz ancak butonun üstünde küçük yazıyla yazan başka ürünün indirme linkidir.
bait and switch: sözde yazılım ücretsizdir. ancak free trail'a devam derseniz kredi kartı numaranızı ister.
hidden cost: e-ticaret sitelerinde görülür. abone olursanız aylık 20 tl der mesela ama aşağıda küçücük bir puntoyla kargo ücreti dahil değildir yazar.
confirmshaming: kullanıcıya evet ya da hayır diye iki seçenek sunar. ancak hayır kısmını küçük ve daha sonra yapacağım gibi bir yazıyla belirtir. kullanıcıya kötü hissettirmeyi amaçlar.
fomo: kullanıcıya bir pop-up'la büyük indirim yazısı çıkartırlar. bu pop-up'ı kapatırsan bu fırsatı kaçırırsın derler.
sneak into basket: alışveriş sepetine siz eklemeden ürün eklerler. sizin çıkartmanız beklenir.
trick question: bizim büyük online e-ticaret sitelerinde bu aralar sık gördüğüm durum. satın aldıktan sonra bir pop-up çıkartırlar gülücük ve küçük yazılar vardır. onayla butonu büyük görünüyordur. sipariş onayı diye düşünürsünüz lakin kredi kartınızı sistemlerine kaydetme butonudur. kullanıcıyı kredi kartını kaydetsin diye yönlendirmeyi hedeflerler.
misdirection: bir program kurmak istersiniz yükleme ayarlarında aşağıya küçücük bir yazıyla kendiliğinde tikli bir yazı koyarlar kullanıcı dikkatle incelemez de next next derse indirme onayını vermiş olur. yani indirdiği programın yanında yanlışlıkla başka program da indirmiş olur.
bu karanlık davranış kalıpları etik dışıdır. dark ux, bad ux'ten farklıdır. bad ux, kötü web sitesi tasarımıdır yanlışlıkla ve deneyimsizlik sonucu olur ancak böyle hileli davranışlar içermez. dark ux, web sitesi tasarımları müşteri güvenini kaybettirir, uzun vadede müşteri de kaybettirebilir.
disguesed ads: küçük bir yazının yanında indir seçeneği koyarlar. siz başka bir şey indirmek istersiniz ancak butonun üstünde küçük yazıyla yazan başka ürünün indirme linkidir.
bait and switch: sözde yazılım ücretsizdir. ancak free trail'a devam derseniz kredi kartı numaranızı ister.
hidden cost: e-ticaret sitelerinde görülür. abone olursanız aylık 20 tl der mesela ama aşağıda küçücük bir puntoyla kargo ücreti dahil değildir yazar.
confirmshaming: kullanıcıya evet ya da hayır diye iki seçenek sunar. ancak hayır kısmını küçük ve daha sonra yapacağım gibi bir yazıyla belirtir. kullanıcıya kötü hissettirmeyi amaçlar.
fomo: kullanıcıya bir pop-up'la büyük indirim yazısı çıkartırlar. bu pop-up'ı kapatırsan bu fırsatı kaçırırsın derler.
sneak into basket: alışveriş sepetine siz eklemeden ürün eklerler. sizin çıkartmanız beklenir.
trick question: bizim büyük online e-ticaret sitelerinde bu aralar sık gördüğüm durum. satın aldıktan sonra bir pop-up çıkartırlar gülücük ve küçük yazılar vardır. onayla butonu büyük görünüyordur. sipariş onayı diye düşünürsünüz lakin kredi kartınızı sistemlerine kaydetme butonudur. kullanıcıyı kredi kartını kaydetsin diye yönlendirmeyi hedeflerler.
misdirection: bir program kurmak istersiniz yükleme ayarlarında aşağıya küçücük bir yazıyla kendiliğinde tikli bir yazı koyarlar kullanıcı dikkatle incelemez de next next derse indirme onayını vermiş olur. yani indirdiği programın yanında yanlışlıkla başka program da indirmiş olur.
bu karanlık davranış kalıpları etik dışıdır. dark ux, bad ux'ten farklıdır. bad ux, kötü web sitesi tasarımıdır yanlışlıkla ve deneyimsizlik sonucu olur ancak böyle hileli davranışlar içermez. dark ux, web sitesi tasarımları müşteri güvenini kaybettirir, uzun vadede müşteri de kaybettirebilir.
devamını gör...
yazarların zor zamanlarında sığındığı kişiler
kendim yine kendim ve kendim demiştim değil mi?
devamını gör...
yazarların yalnız olma nedeni
canım istemiyor.
devamını gör...
sattığı ürün hakkında bilgisi olmayan satıcı
müşteriyi uzaklaştıran insan tipidir.
ne iş yaparsanız en güzelini yapın lütfen.
don da satsanız, çorap da satsanız, oyuncak veya araba da satsanız ürününüz hakkında bilgi sahibi olun lütfen.
ne iş yaparsanız en güzelini yapın lütfen.
don da satsanız, çorap da satsanız, oyuncak veya araba da satsanız ürününüz hakkında bilgi sahibi olun lütfen.
devamını gör...
12. cumhurbaşkanına açık mektup
boğaziçi öğrencilerinin sayın padişahınımıza yazdıkları mektuptur. keşke muhalefet partilerin yöneticileri de bu gençlerin yarısı kadar cesarete sahip olsalardı. buradan.
devamını gör...
merdumgiriz_
nickaltına hep iyi yazarların yazmasından tanımlarının kalitesi belli olabilecek, seri oy vermesiyle keşfettiğim güzide yazarımız.*
devamını gör...
sözlük yazarlarının gittikleri ilk yabancı ülke
macaristan - budapeşte.
devamını gör...
meşe palamudu
bazı arkadaşların hiç görmediği, yaşı kemale erenlerin ise, topaç oynadıkları ağaç meyvesi.
bizim oyunlarımızın baş rolünde yer alan bu meyvenin buyucu'nün hiç bilmemesi; ''bilmiyorum, hiç görmedim'' demesi... ''beni trollüyor herhal'' diye düşünmeme sebep oldu.
daha sonra bunun trolleme çalışması olmadığını anladım.
bu durum karşısında, hissettiğim duygu garip bir üzüntüydü. neden acep?
şanslı olan onlar mı?
yoksa ben mi?
fıkaralığımı yüceleştiriyorum?
bütün bu soruları soruyorum kendime...
benim buyucu ve yaşıtlarından öğreneceğim çok şey var...
onlarında benden .
gene gel kanğa...
sana çok şeyler öğreteceğim.
aklıma 4 yaşındaki yeğenimi müzeye götürmem ve çivi yazsı tabletlerini ona göstermem geliyor.
''haloş, eskiden insanların kullandığı tabletler garipmiş''
evet sonuçta, bilgiler o taş bloklarda depolanıyor. 4 yaşındaki çocuk bunun ayırımını yapabiliyor!!
eskilerin hardiski....
çağın gerisinde kalan benimdir belki de... onun üzüntüsü mü bu ?!.
doğal topaç yapımı videosu.
bizim oyunlarımızın baş rolünde yer alan bu meyvenin buyucu'nün hiç bilmemesi; ''bilmiyorum, hiç görmedim'' demesi... ''beni trollüyor herhal'' diye düşünmeme sebep oldu.
daha sonra bunun trolleme çalışması olmadığını anladım.
bu durum karşısında, hissettiğim duygu garip bir üzüntüydü. neden acep?
şanslı olan onlar mı?
yoksa ben mi?
fıkaralığımı yüceleştiriyorum?
bütün bu soruları soruyorum kendime...
benim buyucu ve yaşıtlarından öğreneceğim çok şey var...
onlarında benden .
gene gel kanğa...
sana çok şeyler öğreteceğim.
aklıma 4 yaşındaki yeğenimi müzeye götürmem ve çivi yazsı tabletlerini ona göstermem geliyor.
''haloş, eskiden insanların kullandığı tabletler garipmiş''
evet sonuçta, bilgiler o taş bloklarda depolanıyor. 4 yaşındaki çocuk bunun ayırımını yapabiliyor!!
eskilerin hardiski....
çağın gerisinde kalan benimdir belki de... onun üzüntüsü mü bu ?!.
doğal topaç yapımı videosu.
devamını gör...
ölümün en iyi tanımı
ölümün en iyi tanımını yarım kalmış hayatlar tanımlar, yarım kalmış hayalleriyle.
devamını gör...
kötü ev arkadaşı
ev arkadaşı seçerken dikkat edilecek hususlara uymayarak hayatını zehir eden ev arkadaşıdır.her türlü hayvanlığı ve öküzlüğü yapma becerisini sahip insandır.
devamını gör...
birini unutmanın en iyi yolu
o sizi çok yakın bir dost olarak görürken siz ona farkında olmadan büsbütün aşık olduysanız ve o da bunun farkındaysa, onunla konuşmaya devam etmek değildir benim gibi... canı bu kadar yanarken niye yapar bir insan kendine bunu bilmiyorum. ya idrak yollarım tıkalı, ya ömrümde en değer verdiğim insan o , ya vazgeçemiyorum ya da allah belamı verdi....
devamını gör...
sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı
şimdiki nesil pek bilmez ama biz küçükken bizi çıldırtan bir konuydu. bilmeyene anlatayım:
önce bir kurban bulunur ve ona sadece şu soru sorulur: sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
olay bundan sonra başlar, zavallı kurbanımız buna masumane bir cevap verir ve olaylar şöyle gelişir:
kurban : sorunuza "anlat" diye cevap verir.
siz yanıtlarsınız: anlat demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
anlatma.
anlatma demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
sen iyi misin?
sen iyi misin demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
lan git işine!
lan git işine demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
ya sabırrrrrrrrrrrrr,
ya sabırrrrrrrrrrrrr demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
böylece isterseniz sonsuza kadar, karşınızdakini çıldırtıncaya kadar sürer giderdi bu konu....
önce bir kurban bulunur ve ona sadece şu soru sorulur: sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
olay bundan sonra başlar, zavallı kurbanımız buna masumane bir cevap verir ve olaylar şöyle gelişir:
kurban : sorunuza "anlat" diye cevap verir.
siz yanıtlarsınız: anlat demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
anlatma.
anlatma demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
sen iyi misin?
sen iyi misin demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
lan git işine!
lan git işine demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
ya sabırrrrrrrrrrrrr,
ya sabırrrrrrrrrrrrr demekle olmaz, sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?
böylece isterseniz sonsuza kadar, karşınızdakini çıldırtıncaya kadar sürer giderdi bu konu....
devamını gör...
kristal ağlayan kadınlar
bu bir şiir başlığı değil ama olsaydı da hiç fena olmazdı değil mi?
evet böyle bir hastalık var gerçekten.
tanı konulamayan bir hastalık olduğundan da bu şekilde girmek zorunda kaldım.

dünyanın farklı yerlerinde bu hastalıktan muzdarip üç kadın yaşıyor.*
1-) satenik karazyan (ermenistan):
satenik 24 yaşında genç bir kadın. yaklaşık iki yıldır bu hastalıktan muzdarip. ilk başta satenik, diş doktorundayken gözüne toz kaçtığını düşündü, yakınları ilse gözünde cam parçacıkları olduğunu zannetti. ancak o günden bu güne karazyan her gün sayısı 50’ye kadar varabilen keskin kristalleri gözünden çıkarmak zorunda kalıyor.
buradan
2-) laura ponce (brezilya):
41 yaşında bir öğretmen olan laura'nın gözlerinden beyaz plaklar çıkıyor. hava ile temas edince sertleşip kristalize olan bu plaklar laura için bazen günlerce hatta haftalarca süregelen bir kabus oluyor . laura 15 yaşından beri bu hastalıkla mücadelede ediyor. doktoru hastalığın nedeninin aşırı keratin üretiminden kaynaklanabileceğini düşündüğünü belirtiyor.

3-) hasnah mohamed meselmani (lübnan):
1996 yılında daha 12 yaşındayken dökmeye başladı ilk kristal göz yaşlarını. oldukça keskin olmasına rağmen gözüne zarar vermeyen kristaller başta oldukça popüler bir hal alsa da sonrasında yalanlandı. kızın babasının sihirbazlık yaptığı bile söylendi. hasnah ise hala kristal gözyaşları döküyor.
buradan
evet böyle bir hastalık var gerçekten.
tanı konulamayan bir hastalık olduğundan da bu şekilde girmek zorunda kaldım.

dünyanın farklı yerlerinde bu hastalıktan muzdarip üç kadın yaşıyor.*
1-) satenik karazyan (ermenistan):
satenik 24 yaşında genç bir kadın. yaklaşık iki yıldır bu hastalıktan muzdarip. ilk başta satenik, diş doktorundayken gözüne toz kaçtığını düşündü, yakınları ilse gözünde cam parçacıkları olduğunu zannetti. ancak o günden bu güne karazyan her gün sayısı 50’ye kadar varabilen keskin kristalleri gözünden çıkarmak zorunda kalıyor.
buradan
2-) laura ponce (brezilya):
41 yaşında bir öğretmen olan laura'nın gözlerinden beyaz plaklar çıkıyor. hava ile temas edince sertleşip kristalize olan bu plaklar laura için bazen günlerce hatta haftalarca süregelen bir kabus oluyor . laura 15 yaşından beri bu hastalıkla mücadelede ediyor. doktoru hastalığın nedeninin aşırı keratin üretiminden kaynaklanabileceğini düşündüğünü belirtiyor.

3-) hasnah mohamed meselmani (lübnan):
1996 yılında daha 12 yaşındayken dökmeye başladı ilk kristal göz yaşlarını. oldukça keskin olmasına rağmen gözüne zarar vermeyen kristaller başta oldukça popüler bir hal alsa da sonrasında yalanlandı. kızın babasının sihirbazlık yaptığı bile söylendi. hasnah ise hala kristal gözyaşları döküyor.
buradan
devamını gör...