erkeklerin gizemli konuşma sebebi
belli bir sebebi yok aslında.
gizemli konuşma da sayılmaz, şimdi bende mesela şöyle oluyor, diyelim ki hatun kadın bayan hanımefendi ile telefonda konuşuyoruz..
o -..... sonra baktım x mağazasında daha ucuz, yani yerinde bakmadım da netten karşılaştırma yaptım, gerçi mağazası izmirin ta öbür ucunda o yol sıkıntısına girmeye değer mi bilmem, eğer bakalım dersen bu akşam alayım seni beraber gidelim, aaaaa dur bi dakkaaa benim kızın işi var bu akşam olmaz, yarın olur mu, haberleşiriz yine gerçi ama bugünden en azından gidip bakmaya değer mi diye netten bir de sen kontrol et fiyatları tamam mı domestic... domestic?
b - hı?
o - ya sen beni dinlemiyor musun, sanki ben kendi işim için bu kadar laf anlatıyorum, bla bla bla...................... bla bla bla tamam mı?
b - kelimeler kifayetsiz..
o - ne diyorsun ya? gizemli gizemli konuşma!!!
b - tv'de polonya - ukrayna kadınlar voleybol maçı var, polonyalı kadınlar tüm mitleri yalanlarcasına ukraynalı kadınlardan bin kat güzel.
o- allah belanı versin!! dıt!
ayni ile vakidir.. kısa konuşun, bizdeki dikkat kedi yavrusununki kadar, uçup gidiyor..
gizemli konuşma da sayılmaz, şimdi bende mesela şöyle oluyor, diyelim ki hatun kadın bayan hanımefendi ile telefonda konuşuyoruz..
o -..... sonra baktım x mağazasında daha ucuz, yani yerinde bakmadım da netten karşılaştırma yaptım, gerçi mağazası izmirin ta öbür ucunda o yol sıkıntısına girmeye değer mi bilmem, eğer bakalım dersen bu akşam alayım seni beraber gidelim, aaaaa dur bi dakkaaa benim kızın işi var bu akşam olmaz, yarın olur mu, haberleşiriz yine gerçi ama bugünden en azından gidip bakmaya değer mi diye netten bir de sen kontrol et fiyatları tamam mı domestic... domestic?
b - hı?
o - ya sen beni dinlemiyor musun, sanki ben kendi işim için bu kadar laf anlatıyorum, bla bla bla...................... bla bla bla tamam mı?
b - kelimeler kifayetsiz..
o - ne diyorsun ya? gizemli gizemli konuşma!!!
b - tv'de polonya - ukrayna kadınlar voleybol maçı var, polonyalı kadınlar tüm mitleri yalanlarcasına ukraynalı kadınlardan bin kat güzel.
o- allah belanı versin!! dıt!
ayni ile vakidir.. kısa konuşun, bizdeki dikkat kedi yavrusununki kadar, uçup gidiyor..
devamını gör...
ork'a dönüşen adam
kendini var etme çabasının kontrolden çıktığında nerelere varabileceğine dair ibretlik bir örnektir. sağlam bir psikolojinin örneği olmadığı aşikar. adamcağız adına üzüldüm zira kendine bir dönüş yolu bırakmamış.
devamını gör...
ezberlenen en saçma şey
işte cesaret, işte feraset, işte fazilet, işte fedakarlık, işte mertlik, işte adam gibi adamlık.
devamını gör...
toplanın beyler anlatıyorum
2010'lu yıllara damgasını vuran başlangıç cümlesidir. bunu okuduktan sonra 2 sene fıtık olup hikayenin bitmesini beklerdik.
başıboşlar denemesi vol.1
başıboşlar denemesi vol.1
devamını gör...
unutma beni
8 senede 1700 bölüm yapmış, artık unutamayacağımız dizi.
devamını gör...
para mutluluğu satın almaz
"komple paha biçemez ama anca kısa bir süre kiralayabilir" şeklkinde mümkünü olabilecek önerme, koşul.
devamını gör...
eskişehir
ilk kez gidecekler için şehir içinde önemli yerlere ulaşım rehberi:
şehirde neredeyse her yere tramvay ile çok rahat gidebilirsiniz, öncelikle bunu aklınızda tutmalısınız.
nereye gitmek istiyoruz?
+ben merkeze gitmek istiyorum.
-eskişehir'in 2 tane merkezi var denilebilir. ilk merkez hamamyolu, esnaf sarayı ve adalar civarından oluşuyor. buralar daha çok yerli halkın takıldığı yerler, istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz küçük dükkanlar burada bulunuyor. adalar denilen yer ise meşhur eskişehir fotoğraflarının büyük bölümüne sahiplik yapan yer. porsuk çayı'nın iki tarafında uzanan cafeler, restoranlar ve oturma yerleri. burada yerli nüfus ile öğrenci nüfusu karışıktır. buradan aşağıya doğru inildikçe yerli nüfus iyice azalır ve öğrenci nüfusu artar. adalar'ın arka sokağında ise doktorlar caddesi denilen o ünlü cadde var. bir yer işareti olarak kanatlı avm de bu cadde üzerinde bulunuyor.
buraya ulaşım:
otobüsle gelmişsek otogar'ın hemen önündeki tramvay durağından (otogar içi dükkanlardan ya da otogar önündeki küçük yeşil kulübeden bilet alabiliriz) 1 numaralı otogar-ssk tramvayına binerek çarşı ya da inönü duraklarında inebiliriz. çarşı durağı adalar'ın başına ve hamamyolu'na, inönü durağı ise direkt doktorlar caddesi'nin ortasına bırakır bizi.
trenle gelmişsek ise 2 seçeneğimiz var, eşyamız yoksa yürüyebiliriz, zira yürüyeceğimiz yerler adalar ve doktorlar caddesi olacak. keyifli, güzel yerler yani. tren garından çıkar çıkmaz sol tarafa dönün (insanların valizlerle buraya akın ettiklerini göreceksiniz zaten, kalabalığı takip edebilirsiniz) ve 50metre ilerideki kavşağa kadar yürüyün. sol tarafınızda espark avm sağ tarafınızda ise doktorlar caddesi'nin girişini göreceksiniz. doktorlar caddesini yürüyerek geçebilirsiniz. hayır benim eşyam var tramvaya bineceğim derseniz de espark'ın hemen önünde tramvay durağını göreceksiniz zaten. 3 numaralı ssk-ogü (osmangazi üniversitesi) 1 numaralı ssk-otogar tramvayına binebiliriz. inönü bir sonraki durak zaten, çarşı da inönüden hemen sonraki durak. tramvay biletini kavşağın kenarındaki marketlerden alabilirsiniz.
+ben öğrencilerin olduğu merkeze gitmek istiyorum, ortam cafeler falan..
- öğrencilerin yoğun olduğu yerler bağlar olarak adlandırılıyor (trivia: eski ve yeni bağlar olarak da daha da adlandırılıyor). kabaca yılmaz büyükerşen bulvarı'nın iki yanındaki yerleşkeler diyebiliriz. trenden indik kavşağa kadar yürüdük espark'ı gördük. espark'ın arka tarafından itibaren olan ve yol boyu uzanan yerler bağlar. hayır canım ben yürüyemem diyorsanız da espark'ın önündeki ulus anıtı durağından (eski adı espark durağı) 1 no'lu otogar-ssk ya da 3 no'lu ogü-ssk tramvayına binebilirsiniz. espark'tan sonraki durak bağlar, ondan sonraki durak anadolu üniversitesi, ikisinden birinde inebilirsiniz. otobüsle gelmişsek de otogar tramvay durağından 1 no'lu tramvaya binip yine bağlar ya da anadolu üniversitesi durağında inebiliriz.
+beni meşhur barlar sokağına götür.
-barlar sokağı doktorlar caddesi'nin hemen bir arka sokağı olup doktorlar caddesine giden yukarıdaki yollarla ulaşabilirsiniz.
+beni anadolu üniversitesi'ne götür.
-anadolu üniversitesi temel olarak 2 kampüsten oluşuyor. bir tanesi meşhur yunus emre kampüsü, diğeri ise 2 eylül kampüsü (not: burasını ayırıp ayrı üniversite yapmışlar sanırım, eskişehir teknik üniversitesi). yunus emre kampüsü, yılmaz büyükerşen bulvarı'nın sonunda olup aslında çarşının göbeğinde yer alıyor. kampüsün içine kadar giden otobüsler var fakat onların tam olarak nereden gittiğini bilmemekle birlikte yılmaz büyükerşen bulvarından geçtiğini söyleyebilirim. zaten oraya kadar gelmişken yürürüm diyorsanız da siz bilirsiniz fakat kampüsün girişindeki o lanet yokuşu yürümekten iyidir otobüs. gideceğiniz yer eczacılık fakültesine yakın ise üniversitenin ana kapısı değil eczacılık kapısından ulaşmak çok daha kolay olacaktır.
tramvayla ulaşım: otogardan 1 numaralı otogar-ssk tramvayına binip anadolu üniversitesi durağında inebilirsiniz. şunu bilin ama durak, çok aşırı yakın değil kampüsün ana girişine. bir de kampüs içinde yürüyeceğinizi düşünürsek epey mesafe aslında.
gideceğiniz yer eczacılık fakültesine yakınsa eczacılık fakültesi durağı diye bir durak var. anadolü üniversitesi durağında inmeyin birkaç durak sonra eczacılık fakültesi durağında inin, direkt kapının önünde inmiş olacaksınız zaten.
tren garından ise yine espark önündeki ulus anıtı durağından 1 veya 3 no'lu tramvaylara binip anadolu üniversitesi durağında inerek ulaşabilirsiniz. aynı şekilde bu durakta inmeyerek birkaç durak sonra eczacılık fakültesi durağında inerek de ulaşabilirsiniz. 2 eylül kampüsüne gitmek ise tam bir çile, maalesef tramvayı henüz yok, yakın bir tramvay hattı da yok. tek çare otobüs. bildiğim kadarıyla yunus emre kampüsü'ndan 2 eylül'e direkt giden otobüsler var. aynı şekilde yılmaz büyükerşen bulvarı'ndan geçen ve 2 eylül'e giden otobüsler de var. ayrıntı veremeyeceğim maalesef.
+beni espark'a götür.
-yukarıda 50 defa geçti ismi. otogardan 1 no'lu tramvaya binip ulus anıtı durağında inebilirsiniz. tren garından ise 5-10 dakika yürüyüş mesafesi.
+beni odunpazarı evlerine götür.
-otogardan 1 no'lu otogar-ssk ya da 4 no'lu otogar-ogü tramvayına binerek atatürk lisesi durağında inebilirsiniz. atatürk lisesi'nin yan ve arka tarafı odunpazarı evleri.
tren garından ise ulus anıtı durağından 1 no'lu tramvaya binerek atatürk anıtı durağında inebilirsiniz.
+beni sazova parkına/stadyuma götür.
-meşhur masal şatosunun da olduğu sazova parkı genelde odunpazarı evleri gezisinden sonrasına bırakılır, dolayısıyla güzergahlar da buna göre ayarlanmıştır. sazova'ya tramvay ulaşımı maalesef ki yok, yine otobüslere başvuracağız. sazova'ya giden bilindik tüm otobüsler odunpazarı evleri'nin hemen karşısındaki sıralı otobüs duraklarından kalkıyor. sazova'ya gitmenin ilk şartı odunpazarı evlerinin oradaki otobüslere ulaşmak, onu da yukarıda anlattık. başka gidiş yolları da vardır muhakkak ama ben bilmiyorum. gidiş değil de dönüş maalesef birazcık sorun olabiliyor, zira dönüş de otobüsle.. sazova'dan farklı yerlere giden otobüsler var fakat bunu pek kimse size çat diye söyleyemez. sazovanın girişindeki anayoldaki otobüs durağında bekleyin, gelen otobüsler ve dolmuşlarda deneyin şansınızı, %90ı çarşının ucundan bucağından geçiyordur. stadyuma gitmek istiyorsanız orası da sazova parkı'nın bitişiğinde zaten.
+beni osmangazi üniversitesi kampüsüne (meşelik yerleşkesi/ana yerleşke) ya da araştırma hastanesine götür.
-otogardan 4 no'lu otogar-ogü tramvayı ile, tren garından ise 3 no'lu ssk-ogü tramvayı ile kolayca ulaşabilirsiniz. zaten son durak ogü, durak ismi de ogü:)
+beni şehir hastanesine götür.
-otogardan direkt otobüs vardır belki ama ben bilmiyorum, tramvayla tarif edeceğim yine. otogardan 1 ya da 4 no'lu tramvaya binin, odunpazarı belediyesi durağından inip karşı durağa geçin, gelen 13 numaralı opera-şehir hastanesi tramvayına binin. son durak şehir hastanesi durağı. ben hiç gitmedim fakat sanırım son duraktan sonra otobüsler bekliyormuş sizi, tramvaydan inip otobüsle kısa bir yolculuk sonrası hastane kapısına ulaşabiliyormuşsunuz. trenle gelmişseniz ise espark'ın önündeki ulus anıtı durağından 1 veya 3 no'lu tramvaya binin, çarşı durağında inin. aynı durakta gelen 13 numaralı tramvaya binin, sonra yukarıdaki adımları izleyin.
+beni operaya götür.
otogardan 1 no'lu tramvaya binip çarşı durağında inerek gelen 13 numaralı şehir hastanesi-opera tramvayına binin. son durak opera durağı.
tren garından ise 1 veya 3 no'lu tramvaya binin, çarşı durağında inin, karşı durağa geçin ve gelen 13 numaralı tramvaya binip son durakta (opera durağı) inin.
+ben gelip geçici değilim kalıcıyım, ilk olarak bana tramvay kartı lazım nereden çıkartırım ben bunu?
-çarşı tramvay durağının birkaç sokak arkasında "bilem" diye bir yer bulunuyor. daha ayrıntılı bilgi için
(link: www.eskisehir.bel.tr/sayfal...)
tramvaylar ile ilgili her şey (çalışma saatleri, güzergah, eskart işlermleri vs.)
(link: www2.estram.com.tr/Anasayfa::)
şehirde neredeyse her yere tramvay ile çok rahat gidebilirsiniz, öncelikle bunu aklınızda tutmalısınız.
nereye gitmek istiyoruz?
+ben merkeze gitmek istiyorum.
-eskişehir'in 2 tane merkezi var denilebilir. ilk merkez hamamyolu, esnaf sarayı ve adalar civarından oluşuyor. buralar daha çok yerli halkın takıldığı yerler, istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz küçük dükkanlar burada bulunuyor. adalar denilen yer ise meşhur eskişehir fotoğraflarının büyük bölümüne sahiplik yapan yer. porsuk çayı'nın iki tarafında uzanan cafeler, restoranlar ve oturma yerleri. burada yerli nüfus ile öğrenci nüfusu karışıktır. buradan aşağıya doğru inildikçe yerli nüfus iyice azalır ve öğrenci nüfusu artar. adalar'ın arka sokağında ise doktorlar caddesi denilen o ünlü cadde var. bir yer işareti olarak kanatlı avm de bu cadde üzerinde bulunuyor.
buraya ulaşım:
otobüsle gelmişsek otogar'ın hemen önündeki tramvay durağından (otogar içi dükkanlardan ya da otogar önündeki küçük yeşil kulübeden bilet alabiliriz) 1 numaralı otogar-ssk tramvayına binerek çarşı ya da inönü duraklarında inebiliriz. çarşı durağı adalar'ın başına ve hamamyolu'na, inönü durağı ise direkt doktorlar caddesi'nin ortasına bırakır bizi.
trenle gelmişsek ise 2 seçeneğimiz var, eşyamız yoksa yürüyebiliriz, zira yürüyeceğimiz yerler adalar ve doktorlar caddesi olacak. keyifli, güzel yerler yani. tren garından çıkar çıkmaz sol tarafa dönün (insanların valizlerle buraya akın ettiklerini göreceksiniz zaten, kalabalığı takip edebilirsiniz) ve 50metre ilerideki kavşağa kadar yürüyün. sol tarafınızda espark avm sağ tarafınızda ise doktorlar caddesi'nin girişini göreceksiniz. doktorlar caddesini yürüyerek geçebilirsiniz. hayır benim eşyam var tramvaya bineceğim derseniz de espark'ın hemen önünde tramvay durağını göreceksiniz zaten. 3 numaralı ssk-ogü (osmangazi üniversitesi) 1 numaralı ssk-otogar tramvayına binebiliriz. inönü bir sonraki durak zaten, çarşı da inönüden hemen sonraki durak. tramvay biletini kavşağın kenarındaki marketlerden alabilirsiniz.
+ben öğrencilerin olduğu merkeze gitmek istiyorum, ortam cafeler falan..
- öğrencilerin yoğun olduğu yerler bağlar olarak adlandırılıyor (trivia: eski ve yeni bağlar olarak da daha da adlandırılıyor). kabaca yılmaz büyükerşen bulvarı'nın iki yanındaki yerleşkeler diyebiliriz. trenden indik kavşağa kadar yürüdük espark'ı gördük. espark'ın arka tarafından itibaren olan ve yol boyu uzanan yerler bağlar. hayır canım ben yürüyemem diyorsanız da espark'ın önündeki ulus anıtı durağından (eski adı espark durağı) 1 no'lu otogar-ssk ya da 3 no'lu ogü-ssk tramvayına binebilirsiniz. espark'tan sonraki durak bağlar, ondan sonraki durak anadolu üniversitesi, ikisinden birinde inebilirsiniz. otobüsle gelmişsek de otogar tramvay durağından 1 no'lu tramvaya binip yine bağlar ya da anadolu üniversitesi durağında inebiliriz.
+beni meşhur barlar sokağına götür.
-barlar sokağı doktorlar caddesi'nin hemen bir arka sokağı olup doktorlar caddesine giden yukarıdaki yollarla ulaşabilirsiniz.
+beni anadolu üniversitesi'ne götür.
-anadolu üniversitesi temel olarak 2 kampüsten oluşuyor. bir tanesi meşhur yunus emre kampüsü, diğeri ise 2 eylül kampüsü (not: burasını ayırıp ayrı üniversite yapmışlar sanırım, eskişehir teknik üniversitesi). yunus emre kampüsü, yılmaz büyükerşen bulvarı'nın sonunda olup aslında çarşının göbeğinde yer alıyor. kampüsün içine kadar giden otobüsler var fakat onların tam olarak nereden gittiğini bilmemekle birlikte yılmaz büyükerşen bulvarından geçtiğini söyleyebilirim. zaten oraya kadar gelmişken yürürüm diyorsanız da siz bilirsiniz fakat kampüsün girişindeki o lanet yokuşu yürümekten iyidir otobüs. gideceğiniz yer eczacılık fakültesine yakın ise üniversitenin ana kapısı değil eczacılık kapısından ulaşmak çok daha kolay olacaktır.
tramvayla ulaşım: otogardan 1 numaralı otogar-ssk tramvayına binip anadolu üniversitesi durağında inebilirsiniz. şunu bilin ama durak, çok aşırı yakın değil kampüsün ana girişine. bir de kampüs içinde yürüyeceğinizi düşünürsek epey mesafe aslında.
gideceğiniz yer eczacılık fakültesine yakınsa eczacılık fakültesi durağı diye bir durak var. anadolü üniversitesi durağında inmeyin birkaç durak sonra eczacılık fakültesi durağında inin, direkt kapının önünde inmiş olacaksınız zaten.
tren garından ise yine espark önündeki ulus anıtı durağından 1 veya 3 no'lu tramvaylara binip anadolu üniversitesi durağında inerek ulaşabilirsiniz. aynı şekilde bu durakta inmeyerek birkaç durak sonra eczacılık fakültesi durağında inerek de ulaşabilirsiniz. 2 eylül kampüsüne gitmek ise tam bir çile, maalesef tramvayı henüz yok, yakın bir tramvay hattı da yok. tek çare otobüs. bildiğim kadarıyla yunus emre kampüsü'ndan 2 eylül'e direkt giden otobüsler var. aynı şekilde yılmaz büyükerşen bulvarı'ndan geçen ve 2 eylül'e giden otobüsler de var. ayrıntı veremeyeceğim maalesef.
+beni espark'a götür.
-yukarıda 50 defa geçti ismi. otogardan 1 no'lu tramvaya binip ulus anıtı durağında inebilirsiniz. tren garından ise 5-10 dakika yürüyüş mesafesi.
+beni odunpazarı evlerine götür.
-otogardan 1 no'lu otogar-ssk ya da 4 no'lu otogar-ogü tramvayına binerek atatürk lisesi durağında inebilirsiniz. atatürk lisesi'nin yan ve arka tarafı odunpazarı evleri.
tren garından ise ulus anıtı durağından 1 no'lu tramvaya binerek atatürk anıtı durağında inebilirsiniz.
+beni sazova parkına/stadyuma götür.
-meşhur masal şatosunun da olduğu sazova parkı genelde odunpazarı evleri gezisinden sonrasına bırakılır, dolayısıyla güzergahlar da buna göre ayarlanmıştır. sazova'ya tramvay ulaşımı maalesef ki yok, yine otobüslere başvuracağız. sazova'ya giden bilindik tüm otobüsler odunpazarı evleri'nin hemen karşısındaki sıralı otobüs duraklarından kalkıyor. sazova'ya gitmenin ilk şartı odunpazarı evlerinin oradaki otobüslere ulaşmak, onu da yukarıda anlattık. başka gidiş yolları da vardır muhakkak ama ben bilmiyorum. gidiş değil de dönüş maalesef birazcık sorun olabiliyor, zira dönüş de otobüsle.. sazova'dan farklı yerlere giden otobüsler var fakat bunu pek kimse size çat diye söyleyemez. sazovanın girişindeki anayoldaki otobüs durağında bekleyin, gelen otobüsler ve dolmuşlarda deneyin şansınızı, %90ı çarşının ucundan bucağından geçiyordur. stadyuma gitmek istiyorsanız orası da sazova parkı'nın bitişiğinde zaten.
+beni osmangazi üniversitesi kampüsüne (meşelik yerleşkesi/ana yerleşke) ya da araştırma hastanesine götür.
-otogardan 4 no'lu otogar-ogü tramvayı ile, tren garından ise 3 no'lu ssk-ogü tramvayı ile kolayca ulaşabilirsiniz. zaten son durak ogü, durak ismi de ogü:)
+beni şehir hastanesine götür.
-otogardan direkt otobüs vardır belki ama ben bilmiyorum, tramvayla tarif edeceğim yine. otogardan 1 ya da 4 no'lu tramvaya binin, odunpazarı belediyesi durağından inip karşı durağa geçin, gelen 13 numaralı opera-şehir hastanesi tramvayına binin. son durak şehir hastanesi durağı. ben hiç gitmedim fakat sanırım son duraktan sonra otobüsler bekliyormuş sizi, tramvaydan inip otobüsle kısa bir yolculuk sonrası hastane kapısına ulaşabiliyormuşsunuz. trenle gelmişseniz ise espark'ın önündeki ulus anıtı durağından 1 veya 3 no'lu tramvaya binin, çarşı durağında inin. aynı durakta gelen 13 numaralı tramvaya binin, sonra yukarıdaki adımları izleyin.
+beni operaya götür.
otogardan 1 no'lu tramvaya binip çarşı durağında inerek gelen 13 numaralı şehir hastanesi-opera tramvayına binin. son durak opera durağı.
tren garından ise 1 veya 3 no'lu tramvaya binin, çarşı durağında inin, karşı durağa geçin ve gelen 13 numaralı tramvaya binip son durakta (opera durağı) inin.
+ben gelip geçici değilim kalıcıyım, ilk olarak bana tramvay kartı lazım nereden çıkartırım ben bunu?
-çarşı tramvay durağının birkaç sokak arkasında "bilem" diye bir yer bulunuyor. daha ayrıntılı bilgi için
(link: www.eskisehir.bel.tr/sayfal...)
tramvaylar ile ilgili her şey (çalışma saatleri, güzergah, eskart işlermleri vs.)
(link: www2.estram.com.tr/Anasayfa::)
devamını gör...
ilk kimin aklına geldiği merak edilen şeyler
yumurta yemek. bir tavuğun *** çıkan şeyi yemeyi kim akıl eder.
devamını gör...
çocukların zekasının yüzde 90'ının anneden gelmesi
independent tr
bugün öğrendiğim ve öğrenince dehşete düştüğüm hede. şu an çok zeki bir kadınla evlensem, sonra zeki bir oğlum olsa zeka sadece tek nesil sürdürülebiliyor. eğer bundan sonraki doğacak olan tüm çocuklarım ve torunlarım kız olursa zeka tüm nesil boyunca aktarılabilir hale geliyor. tabi burada çocuğun ne kadar gen aldığı ve çevresel etkenler de önemli. bu durumda zeki erkek zeki kadın çiftleşmesi ile salak erkek zeki kadın çiftleşmesinden doğacak çocukların zeki olma olasılığı aynı.
araştırmacılara göre çocuğun ne kadar akıllı olacağını annenin genetiği belirliyor ve babanınki herhangi bir fark yaratmıyor.
kadınların zeka genlerini çocuklarına aktarması daha muhtemel çünkü bu genler x kromozomu üzerinde taşınıyor ve kadınlar bu kromozomdan iki tanesine sahipken erkeklerde sadece bir tane bulunuyor.
ancak bunun da ötesinde, bilim insanları artık babadan kalıtılan gelişmiş bilişsel işlevlerle ilgili genlerin doğrudan devre dışı bırakıldığını düşünüyor.
bu iddia 2020'nin başlarında atılmış olsa da ben yeni gördüm.
bu arada başlıklara yüzde işareti konulamıyor nedense.
bugün öğrendiğim ve öğrenince dehşete düştüğüm hede. şu an çok zeki bir kadınla evlensem, sonra zeki bir oğlum olsa zeka sadece tek nesil sürdürülebiliyor. eğer bundan sonraki doğacak olan tüm çocuklarım ve torunlarım kız olursa zeka tüm nesil boyunca aktarılabilir hale geliyor. tabi burada çocuğun ne kadar gen aldığı ve çevresel etkenler de önemli. bu durumda zeki erkek zeki kadın çiftleşmesi ile salak erkek zeki kadın çiftleşmesinden doğacak çocukların zeki olma olasılığı aynı.
araştırmacılara göre çocuğun ne kadar akıllı olacağını annenin genetiği belirliyor ve babanınki herhangi bir fark yaratmıyor.
kadınların zeka genlerini çocuklarına aktarması daha muhtemel çünkü bu genler x kromozomu üzerinde taşınıyor ve kadınlar bu kromozomdan iki tanesine sahipken erkeklerde sadece bir tane bulunuyor.
ancak bunun da ötesinde, bilim insanları artık babadan kalıtılan gelişmiş bilişsel işlevlerle ilgili genlerin doğrudan devre dışı bırakıldığını düşünüyor.
bu iddia 2020'nin başlarında atılmış olsa da ben yeni gördüm.
bu arada başlıklara yüzde işareti konulamıyor nedense.
devamını gör...
dune: çöl gezegeni (2021)
seneler süren bekleyişimin ardından nihayet izleme fırsatı bulduğum(hem de 2 kez) film. 3 eylül’de venedik film festivalinde ilk gösterimi yapılda. 15 eylül’de ise çoğu ülkede vizyona girdi. ne hikmetse aralarında ülkemizin de bulunduğu, büyük pazar payına sahip çin, amerika ve ingiltere gibi ülkelerde ise gösterim tarihi 22 ekim olarak belirlenmişti. hbo max için çıkış tarihi de 21 ekim idi. yani ilginç şekilde daha sinemada gösterilmeden, orjinalini stream platformlarında yayınladılar. değişik bir karar. yine de vardı bi bildikleri diyor ve filme geçiyorum.
2 saat 35 dakika uzunluğunda film. denis villeneuve yönetiyor ve görüntü yönetmenliğini de greig fraser yapıyor. bu arada müzikler de hans zimmer’dan çıkma. oyuncu kadrosu desen yıldızlar geçidi gibi. hal böyle iken kötü bir film tabiki de beklemiyorduk. ki on numara beş yıldız bir film olmuş. keşke sinema salonu yakın olsa da her gün gitsem izlemeye hazır vizyondayken diyorum. o derece güzel.
14 yaşından beri bir dune filmi çekme hayali olduğunu belirten denis villeneuve, yönetmenliğe de bir nevi bu yüzden karar verdiğini belirtiyor ve ekliyor; keşke frank herbert bu filmi görseydi ve romanına duyduğum eşsiz saygı ve sevgiyi bilseydi…
filmin görsellik kısmı tek kelime ile şahane. kısaca kullanılan kameradan da bahsedecek olursak, imax kamera kullanmış denis abimiz çekimlerde. peki nedir bu kamerayı değişik yapan? pek tabi ekran oranıdır efendim. teknik detaylara girmeden açıklayacak olursak, ekranın alt ve üst kısmında basıklık olmayacak şekilde bir görüntü sunuyor bize.
müziklerde hans zimmer var dedik ama orada da bir detaya değinelim. şöyle ki; kendisi dune için 3 ayrı albüm hazırlamıştır. birincisi “the dune sketchbook” adıyla 3 eylül’de çıkmıştır. ikinci ve “original motion picture soundtrack” adıyla bilinen albüm ise 15 eylül’de çıkmıştır. üçüncü ve son albüm ise 22 ekim’de çıktı. son albüm daha çok bir kitap okuma soundtrack’i olarak da görülebilir. zira “the art and soul of dune” kitabı ile beraber yayınlanmıştır.
bu soundtrack’lerden şahsi favorilerimi de belirteyim yeri gelmişken.
en çok beğendiğim iki parçadan birinin adı “song of the sisters”. bu parça bene gesserit’ler için bestelenmiş ve kadın vokallerden oluşan bir koro halinde seslendirilmiş kısımları çok çarpıcı. dinlerken o ihtişamı ve kadim yapıyı hissediyorsunuz ister istemez. bir diğeri de
“house atreides”. atreides hanedanlığını anlatan bu parçada beni kendine çeken şey ise muhteşem gayda performansı oldu. sene 10.191’de böylesi ezgiler olduğunu bilmek beni mutlu etti.
biraz da spoiler’lı anlatayım madem;
film chani’nin arrakis’te son 80 yılda yaşananları anlatması ile başlıyor. burada ilk kez bir harkonnen harvester’ı görüyoruz. görsel açıdan, canlı bir şeye yapışmış bir kene’yi andıran harvester’ın nasıl baharat hasat ettiğini ve arrakis’in yeri geldiğinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü harika bir şekilde görüyoruz.
akıllara ister istemez kitaptaki şu dizeler geliyor;
burada ne çektiğimizi bilenler dualarınızda bizi de unutmayın.
sonrasında paul’ün, annesi ile yemek sekansını görüyoruz. bu sahnenin önemi ise ilk kez ses’i duyuyor olmamız. paul ikinci denemesinde başarıyor ve iç içe geçmiş birkaç sesi aynı anda duyuyoruz. yönetmen denis ses’in oluşturulmasındaki faktörlerden birinin de kendi bilinçaltı olduğunu belirtiyor. bence gayet iyi olmuş.
ardından “herald of change” sekansı geliyor. kitaplarda böyle bir sahne yoktu sanırım. neyse efendim bu sekansta dikkat çeken ilk şey “galach” dilini kağıt üzerinde görmemiz. bir diğer detay ise kostüm tasarımları ve arka planda bekleyen değişimlerinin ilk aşamalarında olan lonca yönbulucular olduğunu tahmin ettiğimiz kişiler. bu kişilerin kostüm tasarımı ilginç şekilde kozadan çıkmak üzere olan kelebeklere benziyor. ki bu, hayatlarının sonrasını sürekli başkalaşım geçirerek yaşayan yönbulucular için güzel bir gönderme olmuş.
bir sonraki sahnede duncan idaho’yu görüyoruz. paul’ün ısrarlarına rağmen arrakis’e yalnız gitmekte kararlı. yine paul ile aralarında çok yakın bir ilişki olduğunu anlıyoruz zira paul’ün babası ve annesiyle bile bu kadar samimi olmadığını geçmiş ve gelecek sahnelerde görmüyoruz. yalnız sekansın ilerleyen sahnelerinde iki ilginç detay beliriyor paul’ün görülerinde. birisi duncan’ın çöldeyken karşılaştığı siyah minik bir böcek. ki bu böcek tleilax işi olabilir ve hikayenin ileri kısımlarında axolotl tanklarında yeniden canlanan idaho’nun genlerinin nasıl ele geçirildiğini anlatıyor olabilir. tabiki bu çok ufak bir teori. diğer görüde ise çöle doğru yürüyen arkası dönük bir kişi. bu kişi ilk film için duncan olabilir evet ama eğer ki yönetmen 3 film çekmeyi kafaya koyduysa, bu sahnedeki kişinin paul olması da pek bir olasıdır. zira 2. kitap buna yakın bir son ile bitmekte.
hemen ardından leto’yu aile kabristanında görüyoruz. paul ile burada yaptığı konuşmada paul’ün büyükbabasının yaptığı boğa güreşinin sonuçlarını da az çok öğreniyoruz.
veee gurney halleck giriyor bir sonraki sekansta. ama öyle böyle değil. harbi harbi giriyor sahneye. paul ile ufak bir bıçak dövüşü yaptıktan sonra harkonnen’ler hakkında birkaç bilgi veriyor. ama akıllarda tek soru var; baliset sahneleri neden filmde yok??? gerçi baliset’in kendisini birkaç saniye de olsa görüyoruz ileri sahnelerde ama keşke çalsaymış diyoruz. haa unutmadan yine bu sekansta ilke kez holtzman kalkanı nasıl işler görüyoruz. bence efekt olarak baya iyi olmuş. sevdim.
geidi prime… harkonnen’lerin ana gezegeni ise bir sonraki sekansın konusu. glossu rabban’ın gemisini görüyoruz ilk olarak baron harkonnen’in kalesine girerken. rabban sinirli. sekansın diğer iki önemli unsuru ise piter ve baron harkonnen. piter’ı ilk çekimde mentat hesaplaması yaparken görüyoruz. zira gözlerinin sadece akı görünüyor. baron ise uykusundan yeni uyanmış gibi cıbıl oturuyor sisler içinde. baron harkonnen’ı ilk kez yakından görme fırsatı bu sahnede evet. öylesine etkileyici ve korkutucu bir ses tonu işe konuşuyor ki tüyler diken diken…”the emperor is a jealous man, dangerous jealous man..”
ardından o muhteşem “song of the sisters” soundtrack’inin ilk bölümü eşliğinde bene gesseritler ve rahibe ana helen mohiam büklüm gemisi ile yapılmış bir yolculuğun ardından arrakis’e iniyor ve en ikonik sahnelerden biri olan gomcebbar(gom-jabbar) sahnesini izliyoruz. oğlunun bu sınavdan canlı çıkıp çıkamayacağını bilmeyen jessica’yı “litany against fear” okurken buluyoruz. bu sahnede kendisine söz geçirmede pek bir zorlanıyor zavallıcık.
bu sekansın çoğu kütüphane gibi bir odada geçiyor. odanın ortalarında o müthiş giysisi ve siyah taşlı peçesi ile helen mohiam oturur halde karşılıyor paul ve jessica’yı. ardından birkaç beylik laf ederek jessica’yı kapı dışarı ediyor ve paul’ün üzerinde ses kullanıyor. yönetmen burada ilginç bir teknik kullanmış. zira paul’ün bulunduğu konum odanın orta yerine uzak. ses kullanımından sonra ekran kenarlardan kararmaya başlıyor. ardından bir nevi bilinç kararması yaşayan paul kendini odanın ortasında ve yere çökerken buluyor.
itiraf edeyim çok çok güzel kurgulanmış bir sahneydi.
derken o heybetli duruşu ile helen mohiam paul’e üstünlük kurduğu bir pozisyonda, elini kutuya koymasını emrediyor. ardından da o meşhur gomcabbar sahneye giriyor. paul acıdan kıvranırken zevk alır gibi bir halde duran rahibe ana, paul’ün acıyla beraber kazandığı bilinçle nasıl birdenbire daha gözü kara ve tehlikeli birine dönüştüğünü görünce eski kibrinden eser kalmıyor. aniden odadaki en güçlü ikinci kişi konumuna düşen rahibe ana’nın durumu gözlerinden anlaşılıyor. zira korkuyu görüyoruz az da olsa o gözlerde.
bir diğer ilginç benzerlik ise atreides sancak gemilerinde gözümüze çarpıyor. zira hepsi şekil olarak boğalara benziyorlar ki bu benzerlik aşırı güzel olmuş.
ve arrakis’e yolculuk başlıyor. bu sekansta kullanılmış her kostüm efsanevi. özellikle lady jessica’nın kostümüne aşık oldumm.
derken gemiler iniş yapıyor ve dune’un o müthiş aurası bizleri kuşatıyor daha ilk saniyeden. bu sahnelerde atreides muhafızlarının giydikleri siperliklerin de şahin kafasına benzediğini görüyoruz.
lisan al-gaib… arrakis hacıları, daha görür görmez paul’e bu şekilde sesleniyorlar bir ağızdan.
ah o topterler ve o müthiş kanatları… tam bir yusufçuk böceği diyor insan içinden. gerçek hayatta da olsa denilen teknolojilerdendir bana göre. bu sırada arrakeen şehrini ve kalkan duvarını görüyoruz. yapılar tam olarak eski mısırdan kalma heybetli yapılara benziyor. hele ki ana kale.
derken duncan geliyor. fremenlerle kaynaşmak ve olası bir ittifak için bir süredir çölde olan duncan, fremenleri tasvir ederken “they fight like demons” diyor. bu repliği fragmanlarda kendisi için “lets fight like demons” olarak duymuştuk. filmde bu şekilde gösterilmesine sevindim zira duncan o cümleyi kendi için kullanacak bir karakter değildi. neyse efendim kendisi beraberinde stilgar’ı da getirmiş dük ile görüştürmek için. stilgar kapıda öylesine belirince aklıma o replik geldi. “işte o an mükremin kapıda belirdi. bir insan ancak bu kadar kapıda belirebilirdi”
javier bardem bu rol için harika bir seçim olmuş. uzattığı sakalı ve daha koyu duran teni ile tam bir çöl insanı. ayrıca mavi gözleri de ayrı bir karizma.
bu sırada lady jessica shadout mapes’i tanıyor. bu sahne aşırı etkileyiciydi. mapes’in gizli bir silah taşıdığını söyleyen jessica’yı çakobsa dilini kullanırken görüyoruz. mapes ise alametler bu kadar açıkken daha fazla dayanamıyor ve basıyor çığlığı. bu sahne sinemada izlerken gerçekten aşırı etkileyiciydi. tüylerim diken diken oldu o çığlık esnasında.
derken liet keynes’ı görüyoruz. bilindiği üzere kitapta erkek olan bu karakter filmde kadın bir oyuncu tarafından canlandırıldı. bence harika bir seçim olmuş. konuşması ve duruşu ile beni etkilemeyi başardı. tebrikler diyorum kendisine.
ve çöle gidiyor ekip. baharat hasadını takip amaçlı, topterlerle yola çıkıyorlar. filmin başlarında pilot olma hayali olan leto’nun efsane şekilde topter kullandığına şahit oluyoruz. bu sahneler başlı başına bir sanat eseri. çölün büyüklüğünü ve etkileyiciliğini iliklerimize kadar hissediyoruz. derken hasat alanına varan ekip ilk kez bir solucan görüyor. şans bu ya, taşıyıcı arıza yapıyor ve leto topteri indirerek mürettebatın tahliyesine yardımcı oluyor. bu sahnenin önemi ise paul’ün ilk defa bu kadar yoğun biçimde baharata maruz kalmasıdır. sonuç olarak da derin bir trans-görü haline geçiyor ve olduğu yere yıkılıp kalıyor. sağolsun gurney yetişiyor yardıma ve son anda kurtarıyor. yine ilginç bir detay; paul burada şu şekilde konuşuyor; “i recognize your footsteps old man”. bunu gurney için de söylemiş olabir, solucan şeyh hulud için de. zira şeyh hulud da çoğu zaman “yaşlı adam” olarak anılıyor. solucan hasat toplayıcıyı yutarken liet kynes şu dizeleri mırıldanıyor; “bless the maker and his water. bless the coming and going of him. may his passage cleanse the world. may he keep the world for his people.”
ardından geidi prime’a dönüyoruz. burada rahibe ana helen mohiam imparator’dan aldığı emirleri iletiyor baron’a. yalnız o sahnenin hemen öncesinde yemek yiyen örümceğimsi bir varlık göze çarpıyor. bu varlık nedir tam çözemedim ama insan olması muhtemel zira ses’ten etkileniyor.
neyse efendim, leto’nun ölüm kalımının rahibeliğin umrunda bile olmadığını görüyoruz. onlar sadece paul ve jessica için sürgün talep ediyor. baron da hile hurda ile onlara zarar vermeyeceğini dile getiriyor ve o meşhur sözler ağzından dökülüyor akabinde; “but arrakis is arrakis, and desert takes the weak. my desert, my arrakis, my dune!”
derken paul’ü odasında görüyoruz. bir diğer film kaset izlerken daha sonra kendine verilecek o simi taşıyan bir çöl faresi(muad’dib) görüyor. nasıl da minnoş bi hayvan:3 demeye kalmıyor ki odaya bir hunter seeker giriyor. canımı sıkan tek şey ise odaya girerken güzelim duvar resiminde açtığı o deliktir. aşırı sinir oldum. halbuki ne güzeldi o.
olaylar gelişiyor falan derken konu dük leto’nun esir düşmesi, paul ve jessica’nın çöle götürülmesi, duncan’ın ise topter ile tek başına koca sardaukar taburuna kafa tutmasına geliyor.
bu sahnelerde ise holtzman kalkanlarını yine aktifken görüyoruz. görsel açıdan yine harika olmuş. bombalı saldırıların kalkanlardan sekmesi, düşen bombaların ise kalkan ike temas ettikten sonra yavaşlayarak patlamasını görmek güzeldi.
çöle götürülen paul ve jessica’yı da topterin içindeyken görüyoruz. bu sahnede göze çarpan bir detay; topter’in içinde suk okulu’nun ibaresi kazılı. buradan anlıyoruz ki ihanet eden doktor yueh aynı zamanda jessica ve paul’ün kaçışı için gerekli ortamı sağlamış. ileri sahnelerde önce paul’den sonra da jessica’dan ses’i duyuyoruz. ama yok böyle bir ses dizaynı… jessica ses kullanırken benim bile o ne söylerse yapasım geldi bir an. o derece etkileyici. umarım daha çok duyarız.
bu esnada dük leto sandalyede cıbıl şekilde uzanırken ağzında doktor yueh’nin yerleştirdiği diş bulunmakta. karşı sandalyede ise baron harkonnen hunharca yemek yiyor. daha sonra süspansörlerle süzülerek leto’nun yanına geliyor. tabi leto dişi kırınca baron’un yüzünde ilk kez korkunun izlerini görüyoruz. piter sizlere ömür, baron ise örümcek gibi duvara tırmanıp saklanarak bir şekilde hayatta kalıyor maalesef.
jessica ve paul çölde bir başlarına damıtıcı çadırda mahsur bekliyorlar yardım için. bu esnada paul daha çok görü ile artık kafayı yeme noktasında. jessica ise dük’ünün ölüm haberi ile bitap halde. neyse ki duncan yardıma geliyor ve ikiliyi, liet kynes ile birlikte eski bir imparatorluk tesisine götürüyor. burada artık paul’ün yavaş yavaş başka birine dönüşümü başlıyor. aynı zamanda fremen yaşantısına dair birkaç minik ve hoş detaylar görüyoruz. sardaukar baskını ile fremenlerin ne kadar kolay şekilde kamufle olabildiklerini anlıyoruz. gerçekten de they fight like demons… derken yine duncan ve yine o minik siyah böcek. bu kez böcek duncan’ın parmaklarında geziniyor. ve duncan, sardaukarlarla yaptığı asil dövüşten sonra hayatını kaybediyor ama beraberinde düzinelerce sardaukar’ı da götürüyor. derken kynes da aynı kaderi paylaşıyor ve suyu çöle dökülüyor. o ise beraberinde birkaç sardaukar ile birlikte şeyh hulud’a yem oluyor. onurlu bir ölüm.
olay yerinden kaçan paul ve jessica, topterle beraber bir coriolis fırtınasına balıklama atlıyor. metali bile parçalayacak güçte bu fırtınada hayatta kalmaya çalışan paul şu sözleri duyuyor görüsünde; hayatın gizemi çözülecek bir sır değil, tecrübe edilecek bir gerçekliktir.” ardından direksiyonu serbest bırakıp topteri rüzgarın kollarına bırakıyor ve sonunda sert de olsa iniş yapıyorlar. inişten kısa süre sonra bir kum davuluna basan paul, solucanın dikkatini çekiyor ve o müthiş sahne başlıyor; paul vs şeyh hulud… solucan o kadar devasa ve korkutucu ki, titrememek elde değil.
derken başka bir gümleyici duyuluyor ve solucan rotayı değiştiriyor. paul ve jessica ise bu kez fremenlerin kucağına düşüyor. stilgar ve ekibi.
stilgar ise jessica’yı gözüne kestirmiş. illa öldürecek. stilgar jessica ile dövüşürken paul ise birkaç fremen’i alt ediyor ve jessica stilgar’ı rehin alıyor.
stilgar az çok kehanetten haberdar olduğu için jessica’ya “seyyidina” olarak sesleniyor ve barış istiyor. bu esnada ise filmin başından beri gelmesi beklenen chani nihayet görünüyor. paul ile karşılaşmaları ise güzeldi. sonunda bee, dedirtti. paul’ün çocuk gibi laflarını yutması falan güzeldi.
sonlara doğru gelirken jamis yine jamis’liğini yapıyor ve paul’ün sınanmadan siyeç’e kabul edilmemesi gerektiğini söylüyor. ardından son sekans olan dövüş başlıyor ve paul yine görülere gark oluyor. bu görülerde ilginç bir ses duyuyor; “kwisatz haderach’ın doğması için paul atreides ölmeli. ölümün bir diğer yolu ise öldürmektir.” pek tabii paul chani’den aldığı billurbıçak ile jamis’i öldürüyor ve muad’dib’in macerası başlıyor.
“my roads leads to the desert” diyor ve film bitiyor. baştan sona bir sanat eseri niteliğinde olan bu film benim için hiç unutulmayacaklar arasına girdi bile.
teşekkürler villeneuve, teşekkürler zimmer, teşekkürler fraser… teşekkürler frank herbert…
2 saat 35 dakika uzunluğunda film. denis villeneuve yönetiyor ve görüntü yönetmenliğini de greig fraser yapıyor. bu arada müzikler de hans zimmer’dan çıkma. oyuncu kadrosu desen yıldızlar geçidi gibi. hal böyle iken kötü bir film tabiki de beklemiyorduk. ki on numara beş yıldız bir film olmuş. keşke sinema salonu yakın olsa da her gün gitsem izlemeye hazır vizyondayken diyorum. o derece güzel.
14 yaşından beri bir dune filmi çekme hayali olduğunu belirten denis villeneuve, yönetmenliğe de bir nevi bu yüzden karar verdiğini belirtiyor ve ekliyor; keşke frank herbert bu filmi görseydi ve romanına duyduğum eşsiz saygı ve sevgiyi bilseydi…
filmin görsellik kısmı tek kelime ile şahane. kısaca kullanılan kameradan da bahsedecek olursak, imax kamera kullanmış denis abimiz çekimlerde. peki nedir bu kamerayı değişik yapan? pek tabi ekran oranıdır efendim. teknik detaylara girmeden açıklayacak olursak, ekranın alt ve üst kısmında basıklık olmayacak şekilde bir görüntü sunuyor bize.
müziklerde hans zimmer var dedik ama orada da bir detaya değinelim. şöyle ki; kendisi dune için 3 ayrı albüm hazırlamıştır. birincisi “the dune sketchbook” adıyla 3 eylül’de çıkmıştır. ikinci ve “original motion picture soundtrack” adıyla bilinen albüm ise 15 eylül’de çıkmıştır. üçüncü ve son albüm ise 22 ekim’de çıktı. son albüm daha çok bir kitap okuma soundtrack’i olarak da görülebilir. zira “the art and soul of dune” kitabı ile beraber yayınlanmıştır.
bu soundtrack’lerden şahsi favorilerimi de belirteyim yeri gelmişken.
en çok beğendiğim iki parçadan birinin adı “song of the sisters”. bu parça bene gesserit’ler için bestelenmiş ve kadın vokallerden oluşan bir koro halinde seslendirilmiş kısımları çok çarpıcı. dinlerken o ihtişamı ve kadim yapıyı hissediyorsunuz ister istemez. bir diğeri de
“house atreides”. atreides hanedanlığını anlatan bu parçada beni kendine çeken şey ise muhteşem gayda performansı oldu. sene 10.191’de böylesi ezgiler olduğunu bilmek beni mutlu etti.
biraz da spoiler’lı anlatayım madem;
film chani’nin arrakis’te son 80 yılda yaşananları anlatması ile başlıyor. burada ilk kez bir harkonnen harvester’ı görüyoruz. görsel açıdan, canlı bir şeye yapışmış bir kene’yi andıran harvester’ın nasıl baharat hasat ettiğini ve arrakis’in yeri geldiğinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü harika bir şekilde görüyoruz.
akıllara ister istemez kitaptaki şu dizeler geliyor;
burada ne çektiğimizi bilenler dualarınızda bizi de unutmayın.
sonrasında paul’ün, annesi ile yemek sekansını görüyoruz. bu sahnenin önemi ise ilk kez ses’i duyuyor olmamız. paul ikinci denemesinde başarıyor ve iç içe geçmiş birkaç sesi aynı anda duyuyoruz. yönetmen denis ses’in oluşturulmasındaki faktörlerden birinin de kendi bilinçaltı olduğunu belirtiyor. bence gayet iyi olmuş.
ardından “herald of change” sekansı geliyor. kitaplarda böyle bir sahne yoktu sanırım. neyse efendim bu sekansta dikkat çeken ilk şey “galach” dilini kağıt üzerinde görmemiz. bir diğer detay ise kostüm tasarımları ve arka planda bekleyen değişimlerinin ilk aşamalarında olan lonca yönbulucular olduğunu tahmin ettiğimiz kişiler. bu kişilerin kostüm tasarımı ilginç şekilde kozadan çıkmak üzere olan kelebeklere benziyor. ki bu, hayatlarının sonrasını sürekli başkalaşım geçirerek yaşayan yönbulucular için güzel bir gönderme olmuş.
bir sonraki sahnede duncan idaho’yu görüyoruz. paul’ün ısrarlarına rağmen arrakis’e yalnız gitmekte kararlı. yine paul ile aralarında çok yakın bir ilişki olduğunu anlıyoruz zira paul’ün babası ve annesiyle bile bu kadar samimi olmadığını geçmiş ve gelecek sahnelerde görmüyoruz. yalnız sekansın ilerleyen sahnelerinde iki ilginç detay beliriyor paul’ün görülerinde. birisi duncan’ın çöldeyken karşılaştığı siyah minik bir böcek. ki bu böcek tleilax işi olabilir ve hikayenin ileri kısımlarında axolotl tanklarında yeniden canlanan idaho’nun genlerinin nasıl ele geçirildiğini anlatıyor olabilir. tabiki bu çok ufak bir teori. diğer görüde ise çöle doğru yürüyen arkası dönük bir kişi. bu kişi ilk film için duncan olabilir evet ama eğer ki yönetmen 3 film çekmeyi kafaya koyduysa, bu sahnedeki kişinin paul olması da pek bir olasıdır. zira 2. kitap buna yakın bir son ile bitmekte.
hemen ardından leto’yu aile kabristanında görüyoruz. paul ile burada yaptığı konuşmada paul’ün büyükbabasının yaptığı boğa güreşinin sonuçlarını da az çok öğreniyoruz.
veee gurney halleck giriyor bir sonraki sekansta. ama öyle böyle değil. harbi harbi giriyor sahneye. paul ile ufak bir bıçak dövüşü yaptıktan sonra harkonnen’ler hakkında birkaç bilgi veriyor. ama akıllarda tek soru var; baliset sahneleri neden filmde yok??? gerçi baliset’in kendisini birkaç saniye de olsa görüyoruz ileri sahnelerde ama keşke çalsaymış diyoruz. haa unutmadan yine bu sekansta ilke kez holtzman kalkanı nasıl işler görüyoruz. bence efekt olarak baya iyi olmuş. sevdim.
geidi prime… harkonnen’lerin ana gezegeni ise bir sonraki sekansın konusu. glossu rabban’ın gemisini görüyoruz ilk olarak baron harkonnen’in kalesine girerken. rabban sinirli. sekansın diğer iki önemli unsuru ise piter ve baron harkonnen. piter’ı ilk çekimde mentat hesaplaması yaparken görüyoruz. zira gözlerinin sadece akı görünüyor. baron ise uykusundan yeni uyanmış gibi cıbıl oturuyor sisler içinde. baron harkonnen’ı ilk kez yakından görme fırsatı bu sahnede evet. öylesine etkileyici ve korkutucu bir ses tonu işe konuşuyor ki tüyler diken diken…”the emperor is a jealous man, dangerous jealous man..”
ardından o muhteşem “song of the sisters” soundtrack’inin ilk bölümü eşliğinde bene gesseritler ve rahibe ana helen mohiam büklüm gemisi ile yapılmış bir yolculuğun ardından arrakis’e iniyor ve en ikonik sahnelerden biri olan gomcebbar(gom-jabbar) sahnesini izliyoruz. oğlunun bu sınavdan canlı çıkıp çıkamayacağını bilmeyen jessica’yı “litany against fear” okurken buluyoruz. bu sahnede kendisine söz geçirmede pek bir zorlanıyor zavallıcık.
bu sekansın çoğu kütüphane gibi bir odada geçiyor. odanın ortalarında o müthiş giysisi ve siyah taşlı peçesi ile helen mohiam oturur halde karşılıyor paul ve jessica’yı. ardından birkaç beylik laf ederek jessica’yı kapı dışarı ediyor ve paul’ün üzerinde ses kullanıyor. yönetmen burada ilginç bir teknik kullanmış. zira paul’ün bulunduğu konum odanın orta yerine uzak. ses kullanımından sonra ekran kenarlardan kararmaya başlıyor. ardından bir nevi bilinç kararması yaşayan paul kendini odanın ortasında ve yere çökerken buluyor.
itiraf edeyim çok çok güzel kurgulanmış bir sahneydi.
derken o heybetli duruşu ile helen mohiam paul’e üstünlük kurduğu bir pozisyonda, elini kutuya koymasını emrediyor. ardından da o meşhur gomcabbar sahneye giriyor. paul acıdan kıvranırken zevk alır gibi bir halde duran rahibe ana, paul’ün acıyla beraber kazandığı bilinçle nasıl birdenbire daha gözü kara ve tehlikeli birine dönüştüğünü görünce eski kibrinden eser kalmıyor. aniden odadaki en güçlü ikinci kişi konumuna düşen rahibe ana’nın durumu gözlerinden anlaşılıyor. zira korkuyu görüyoruz az da olsa o gözlerde.
bir diğer ilginç benzerlik ise atreides sancak gemilerinde gözümüze çarpıyor. zira hepsi şekil olarak boğalara benziyorlar ki bu benzerlik aşırı güzel olmuş.
ve arrakis’e yolculuk başlıyor. bu sekansta kullanılmış her kostüm efsanevi. özellikle lady jessica’nın kostümüne aşık oldumm.
derken gemiler iniş yapıyor ve dune’un o müthiş aurası bizleri kuşatıyor daha ilk saniyeden. bu sahnelerde atreides muhafızlarının giydikleri siperliklerin de şahin kafasına benzediğini görüyoruz.
lisan al-gaib… arrakis hacıları, daha görür görmez paul’e bu şekilde sesleniyorlar bir ağızdan.
ah o topterler ve o müthiş kanatları… tam bir yusufçuk böceği diyor insan içinden. gerçek hayatta da olsa denilen teknolojilerdendir bana göre. bu sırada arrakeen şehrini ve kalkan duvarını görüyoruz. yapılar tam olarak eski mısırdan kalma heybetli yapılara benziyor. hele ki ana kale.
derken duncan geliyor. fremenlerle kaynaşmak ve olası bir ittifak için bir süredir çölde olan duncan, fremenleri tasvir ederken “they fight like demons” diyor. bu repliği fragmanlarda kendisi için “lets fight like demons” olarak duymuştuk. filmde bu şekilde gösterilmesine sevindim zira duncan o cümleyi kendi için kullanacak bir karakter değildi. neyse efendim kendisi beraberinde stilgar’ı da getirmiş dük ile görüştürmek için. stilgar kapıda öylesine belirince aklıma o replik geldi. “işte o an mükremin kapıda belirdi. bir insan ancak bu kadar kapıda belirebilirdi”
javier bardem bu rol için harika bir seçim olmuş. uzattığı sakalı ve daha koyu duran teni ile tam bir çöl insanı. ayrıca mavi gözleri de ayrı bir karizma.
bu sırada lady jessica shadout mapes’i tanıyor. bu sahne aşırı etkileyiciydi. mapes’in gizli bir silah taşıdığını söyleyen jessica’yı çakobsa dilini kullanırken görüyoruz. mapes ise alametler bu kadar açıkken daha fazla dayanamıyor ve basıyor çığlığı. bu sahne sinemada izlerken gerçekten aşırı etkileyiciydi. tüylerim diken diken oldu o çığlık esnasında.
derken liet keynes’ı görüyoruz. bilindiği üzere kitapta erkek olan bu karakter filmde kadın bir oyuncu tarafından canlandırıldı. bence harika bir seçim olmuş. konuşması ve duruşu ile beni etkilemeyi başardı. tebrikler diyorum kendisine.
ve çöle gidiyor ekip. baharat hasadını takip amaçlı, topterlerle yola çıkıyorlar. filmin başlarında pilot olma hayali olan leto’nun efsane şekilde topter kullandığına şahit oluyoruz. bu sahneler başlı başına bir sanat eseri. çölün büyüklüğünü ve etkileyiciliğini iliklerimize kadar hissediyoruz. derken hasat alanına varan ekip ilk kez bir solucan görüyor. şans bu ya, taşıyıcı arıza yapıyor ve leto topteri indirerek mürettebatın tahliyesine yardımcı oluyor. bu sahnenin önemi ise paul’ün ilk defa bu kadar yoğun biçimde baharata maruz kalmasıdır. sonuç olarak da derin bir trans-görü haline geçiyor ve olduğu yere yıkılıp kalıyor. sağolsun gurney yetişiyor yardıma ve son anda kurtarıyor. yine ilginç bir detay; paul burada şu şekilde konuşuyor; “i recognize your footsteps old man”. bunu gurney için de söylemiş olabir, solucan şeyh hulud için de. zira şeyh hulud da çoğu zaman “yaşlı adam” olarak anılıyor. solucan hasat toplayıcıyı yutarken liet kynes şu dizeleri mırıldanıyor; “bless the maker and his water. bless the coming and going of him. may his passage cleanse the world. may he keep the world for his people.”
ardından geidi prime’a dönüyoruz. burada rahibe ana helen mohiam imparator’dan aldığı emirleri iletiyor baron’a. yalnız o sahnenin hemen öncesinde yemek yiyen örümceğimsi bir varlık göze çarpıyor. bu varlık nedir tam çözemedim ama insan olması muhtemel zira ses’ten etkileniyor.
neyse efendim, leto’nun ölüm kalımının rahibeliğin umrunda bile olmadığını görüyoruz. onlar sadece paul ve jessica için sürgün talep ediyor. baron da hile hurda ile onlara zarar vermeyeceğini dile getiriyor ve o meşhur sözler ağzından dökülüyor akabinde; “but arrakis is arrakis, and desert takes the weak. my desert, my arrakis, my dune!”
derken paul’ü odasında görüyoruz. bir diğer film kaset izlerken daha sonra kendine verilecek o simi taşıyan bir çöl faresi(muad’dib) görüyor. nasıl da minnoş bi hayvan:3 demeye kalmıyor ki odaya bir hunter seeker giriyor. canımı sıkan tek şey ise odaya girerken güzelim duvar resiminde açtığı o deliktir. aşırı sinir oldum. halbuki ne güzeldi o.
olaylar gelişiyor falan derken konu dük leto’nun esir düşmesi, paul ve jessica’nın çöle götürülmesi, duncan’ın ise topter ile tek başına koca sardaukar taburuna kafa tutmasına geliyor.
bu sahnelerde ise holtzman kalkanlarını yine aktifken görüyoruz. görsel açıdan yine harika olmuş. bombalı saldırıların kalkanlardan sekmesi, düşen bombaların ise kalkan ike temas ettikten sonra yavaşlayarak patlamasını görmek güzeldi.
çöle götürülen paul ve jessica’yı da topterin içindeyken görüyoruz. bu sahnede göze çarpan bir detay; topter’in içinde suk okulu’nun ibaresi kazılı. buradan anlıyoruz ki ihanet eden doktor yueh aynı zamanda jessica ve paul’ün kaçışı için gerekli ortamı sağlamış. ileri sahnelerde önce paul’den sonra da jessica’dan ses’i duyuyoruz. ama yok böyle bir ses dizaynı… jessica ses kullanırken benim bile o ne söylerse yapasım geldi bir an. o derece etkileyici. umarım daha çok duyarız.
bu esnada dük leto sandalyede cıbıl şekilde uzanırken ağzında doktor yueh’nin yerleştirdiği diş bulunmakta. karşı sandalyede ise baron harkonnen hunharca yemek yiyor. daha sonra süspansörlerle süzülerek leto’nun yanına geliyor. tabi leto dişi kırınca baron’un yüzünde ilk kez korkunun izlerini görüyoruz. piter sizlere ömür, baron ise örümcek gibi duvara tırmanıp saklanarak bir şekilde hayatta kalıyor maalesef.
jessica ve paul çölde bir başlarına damıtıcı çadırda mahsur bekliyorlar yardım için. bu esnada paul daha çok görü ile artık kafayı yeme noktasında. jessica ise dük’ünün ölüm haberi ile bitap halde. neyse ki duncan yardıma geliyor ve ikiliyi, liet kynes ile birlikte eski bir imparatorluk tesisine götürüyor. burada artık paul’ün yavaş yavaş başka birine dönüşümü başlıyor. aynı zamanda fremen yaşantısına dair birkaç minik ve hoş detaylar görüyoruz. sardaukar baskını ile fremenlerin ne kadar kolay şekilde kamufle olabildiklerini anlıyoruz. gerçekten de they fight like demons… derken yine duncan ve yine o minik siyah böcek. bu kez böcek duncan’ın parmaklarında geziniyor. ve duncan, sardaukarlarla yaptığı asil dövüşten sonra hayatını kaybediyor ama beraberinde düzinelerce sardaukar’ı da götürüyor. derken kynes da aynı kaderi paylaşıyor ve suyu çöle dökülüyor. o ise beraberinde birkaç sardaukar ile birlikte şeyh hulud’a yem oluyor. onurlu bir ölüm.
olay yerinden kaçan paul ve jessica, topterle beraber bir coriolis fırtınasına balıklama atlıyor. metali bile parçalayacak güçte bu fırtınada hayatta kalmaya çalışan paul şu sözleri duyuyor görüsünde; hayatın gizemi çözülecek bir sır değil, tecrübe edilecek bir gerçekliktir.” ardından direksiyonu serbest bırakıp topteri rüzgarın kollarına bırakıyor ve sonunda sert de olsa iniş yapıyorlar. inişten kısa süre sonra bir kum davuluna basan paul, solucanın dikkatini çekiyor ve o müthiş sahne başlıyor; paul vs şeyh hulud… solucan o kadar devasa ve korkutucu ki, titrememek elde değil.
derken başka bir gümleyici duyuluyor ve solucan rotayı değiştiriyor. paul ve jessica ise bu kez fremenlerin kucağına düşüyor. stilgar ve ekibi.
stilgar ise jessica’yı gözüne kestirmiş. illa öldürecek. stilgar jessica ile dövüşürken paul ise birkaç fremen’i alt ediyor ve jessica stilgar’ı rehin alıyor.
stilgar az çok kehanetten haberdar olduğu için jessica’ya “seyyidina” olarak sesleniyor ve barış istiyor. bu esnada ise filmin başından beri gelmesi beklenen chani nihayet görünüyor. paul ile karşılaşmaları ise güzeldi. sonunda bee, dedirtti. paul’ün çocuk gibi laflarını yutması falan güzeldi.
sonlara doğru gelirken jamis yine jamis’liğini yapıyor ve paul’ün sınanmadan siyeç’e kabul edilmemesi gerektiğini söylüyor. ardından son sekans olan dövüş başlıyor ve paul yine görülere gark oluyor. bu görülerde ilginç bir ses duyuyor; “kwisatz haderach’ın doğması için paul atreides ölmeli. ölümün bir diğer yolu ise öldürmektir.” pek tabii paul chani’den aldığı billurbıçak ile jamis’i öldürüyor ve muad’dib’in macerası başlıyor.
“my roads leads to the desert” diyor ve film bitiyor. baştan sona bir sanat eseri niteliğinde olan bu film benim için hiç unutulmayacaklar arasına girdi bile.
teşekkürler villeneuve, teşekkürler zimmer, teşekkürler fraser… teşekkürler frank herbert…
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının ruh halleri
insanlar vakit öldürmek amacıyla bir şeyler yapıyor. kimisi hobi diyor buna, kimisi oyalanma, kimisi de eğlence. ama hepsinin amacı vakit öldürmek.
ben de bir süredir kendi kendime bu amaçla bir şeyler ile uğraşıyordum ama unuttuğum bir şey varmış; ben vakti değil, vakit beni öldürüyormuş...
ben de bir süredir kendi kendime bu amaçla bir şeyler ile uğraşıyordum ama unuttuğum bir şey varmış; ben vakti değil, vakit beni öldürüyormuş...
devamını gör...
kazandığı parayı hak etmeyen meslek grupları
emlakçılar.. evet sizi sevmiyorum..
devamını gör...
soğuk hali daha güzel olan yemekler
etli yaprak sarması..
devamını gör...
günün sözü
hangi yara birden iyi olmuştur?
shakespeare
shakespeare
devamını gör...
acaba sadece bana mı oluyor diye düşünülen şeyler
ne zaman yapacağım ya da yapmak istediğim bir şeyden başkalarına bahsetsem o işi yapamıyorum ya da yapasım gelmiyor.
devamını gör...
üniversitelerdeki yabancı kontenjanı
bu kontenjanlara ait rakam artışı her yıl rektörlükler tarafından gururla açıklansa da işin özü pek de öyle değildir.kendisi ve ailesi halis muhlis türk olup sırf bir ebeveyni farklı bir ülke vatandaşı olduğu için formaliteden ibaret bir sınav olan* yabancı uyruklu öğrenci sınavı'na girip çok yüksek puanlı fakültelere yerleşmiş insanlar bile var bu kişiler arasında. keza suriyeliler'e uygulanan sistem de tam olarak bu. türk öğrenciler olarak uzun yıllar boyunca verdiğimiz emeklerden,hayat boyu girdiğimiz yüzlerce sınavdan, kurslara ve dershanelere ödediğimiz ücretlerden hiç bahsetmeyeceğim,bunları bilmeyen yok zira.ama bu insanları her gün amfilerde görmek, başları dik şekilde sanki haklarıymışçasına derslere girip çıkmasını izlemek gerçekten ağır geliyor;geriye dönüyorum da verdiğim onca emeğe acıyarak bakıyorum.
devamını gör...
şaka maka online sayısının neredeyse 500 olması
büyüyoruz. giderek kalabalıklaşacak ve yalnızlaşacağız.
devamını gör...


