bir zamanlar çok yakın olduğun dostla aranın birdenbire fena halde bozulması
eğer kinci biriyse tüm kirli çamaşırlarınızı ortaya dökmesi kaçınılmazdır. işte bu yüzden en yakın arkadaşınız da olsa eline koz vermeyin yarını düşünün.
devamını gör...
zeynebim
erkan oğur’dan dinleyip dinleyip zeyneplere yanılmasına sebep olan türküdür.
devamını gör...
aziz nesin şiirleri
çok merak ediyorum kendimi
başıma bir şey mi geldi
öldüm mü kaldım mı
hiçbir haber yok kendimden
bu sabah kapımı çaldım
kapıyı açan kendim
bir süre kendime baktım
bu güleç yüz bendim
oh ne güzel bir sabah
bugün de yaşıyorum demek
benden başka yok kimsem
beni merak edecek.
başıma bir şey mi geldi
öldüm mü kaldım mı
hiçbir haber yok kendimden
bu sabah kapımı çaldım
kapıyı açan kendim
bir süre kendime baktım
bu güleç yüz bendim
oh ne güzel bir sabah
bugün de yaşıyorum demek
benden başka yok kimsem
beni merak edecek.
devamını gör...
aşk ve gurur
ingiliz edebiyatı'nın baş yapıtlarından biri olan gurur ve önyargı ilk olarak 'first ımpressions' (ilk izlenimler) olarak yayınlanmış, daha sonları gurur ve önyargı adıyla devam etmiştir.
kitap sadece aşk romanı değil, aynı zamanda toplumsal sınıf ayrımcılığı, dönemin kadın hakları gibi konuları da içeriyor. jane austen'in sade ve akıcı diliyle kolaylıkla okunacak türden olsa da konunun sadece 'evlilik' üzerine olması beni biraz sıktı.
bennet ailesinin beş kızı vardır. anneleri olan mrs. bennet; patavatsız, kızlarına koca bulamazsa ortada kalacakları düşünüp endişelenen bir anne. çünkü kocası öldükten sonra, ipotekli olan evleri kızlarına miras kalmayacak.
mr. bennet ise karısının tam aksine ağırbaşlı, çok konuşmayan, zaman zaman muzip cevapları ile güldüren bir karakter. en büyük kızları olan jane aynı zamanda en güzel ve her şeyi iyi yanıyla düşünen bir kız. ikinci kızları elizabeth ise gözlem yapmayı seven, bazen açık sözlü olmasının bedelini acı şekilde ödeyen biri. lydia ise kız kardeşlerin en küçüğü ve en şımarığı.
bennet ailesi, yeni komşuları olan bingley ailesi ile baloda karşılaşır, kızlarını mr. bingley ve mr. darcy ile tanıştırır. mr. bingley; güleryüzlü biri iken mr. darcy soğuk ve ciddi biridir.
mr. bingley, tam iki kez miss jane ile dans eder. bu büyük bir olaydır. ancak aralarında büyük bir sınıf farkı olduğu için mr. bingley'in ailesi tarafından hoş karşılanmaz. zaman içinde herkesin kafasında oluşan önyargılar kırılır. aşk, gurur tanımaz. mr. bingley ile miss jane, mr. darcy ile miss elizabeth evlenirler.
aslında hikayenin ana fikri olarak "aşkta gurur olmaz" veya "en büyük aşklar nefretle başlar" demek yanlış olmaz.
''gurur,'' diye gözlemde bulundu mary her zamanki gibi fikirlerinin sağlamlığıyla övünç duyarak, ''bence çok yaygın bir kusurdur. okuduğum onca şeyden sonra şuna inandım ki gerçekten çok yaygın; insan doğası gurura bilhassa eğilimli; o ya da bu gerçek veya hayali bir özellikten ötürü kendinden memnuniyet duymayan pek az kişi vardır. gurur ve gösteriş farklı şeyler, ama sık sık aynı anlamda kullanılıyorlar. insan gösteriş düşkünü olmadan gururlu olabilir. gurur daha çok kendimizle ilgili görüşümüze bağlıdır, gösteriş ise bizim hakkımızda başkalarına ne düşündürtmek istediğimize.''
kitap sadece aşk romanı değil, aynı zamanda toplumsal sınıf ayrımcılığı, dönemin kadın hakları gibi konuları da içeriyor. jane austen'in sade ve akıcı diliyle kolaylıkla okunacak türden olsa da konunun sadece 'evlilik' üzerine olması beni biraz sıktı.
bennet ailesinin beş kızı vardır. anneleri olan mrs. bennet; patavatsız, kızlarına koca bulamazsa ortada kalacakları düşünüp endişelenen bir anne. çünkü kocası öldükten sonra, ipotekli olan evleri kızlarına miras kalmayacak.
mr. bennet ise karısının tam aksine ağırbaşlı, çok konuşmayan, zaman zaman muzip cevapları ile güldüren bir karakter. en büyük kızları olan jane aynı zamanda en güzel ve her şeyi iyi yanıyla düşünen bir kız. ikinci kızları elizabeth ise gözlem yapmayı seven, bazen açık sözlü olmasının bedelini acı şekilde ödeyen biri. lydia ise kız kardeşlerin en küçüğü ve en şımarığı.
bennet ailesi, yeni komşuları olan bingley ailesi ile baloda karşılaşır, kızlarını mr. bingley ve mr. darcy ile tanıştırır. mr. bingley; güleryüzlü biri iken mr. darcy soğuk ve ciddi biridir.
mr. bingley, tam iki kez miss jane ile dans eder. bu büyük bir olaydır. ancak aralarında büyük bir sınıf farkı olduğu için mr. bingley'in ailesi tarafından hoş karşılanmaz. zaman içinde herkesin kafasında oluşan önyargılar kırılır. aşk, gurur tanımaz. mr. bingley ile miss jane, mr. darcy ile miss elizabeth evlenirler.
aslında hikayenin ana fikri olarak "aşkta gurur olmaz" veya "en büyük aşklar nefretle başlar" demek yanlış olmaz.
''gurur,'' diye gözlemde bulundu mary her zamanki gibi fikirlerinin sağlamlığıyla övünç duyarak, ''bence çok yaygın bir kusurdur. okuduğum onca şeyden sonra şuna inandım ki gerçekten çok yaygın; insan doğası gurura bilhassa eğilimli; o ya da bu gerçek veya hayali bir özellikten ötürü kendinden memnuniyet duymayan pek az kişi vardır. gurur ve gösteriş farklı şeyler, ama sık sık aynı anlamda kullanılıyorlar. insan gösteriş düşkünü olmadan gururlu olabilir. gurur daha çok kendimizle ilgili görüşümüze bağlıdır, gösteriş ise bizim hakkımızda başkalarına ne düşündürtmek istediğimize.''
devamını gör...
yazarların kötü olduklarında aradıkları ilk kişi
kızkardeşim.
devamını gör...
violin de becho
uruguaylı şarkıcı, söz yazarı alfredo zitarrosa'nın sözlerini yazdığı soledad bravo'nun seslendirirken kemanın tellerinde gezindiği şarkı. gözlerinizi kapatıp dinlediğinizde kendi denizinizin en derinlerine dalarsınız. ve bazen de göğün bulutlarının içinden süzülebilir, kuşlarla kanat çırpabilirsiniz. öyle bir şarkı... hüzünlü bir sevinci barındırır içinde.
devamını gör...
7
hayatım boyunca aldığım en düşük nottur.
devamını gör...
kapitalizm
insanlığın tepesine çöken en kara lanetlerden biridir. zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan abd menşeili sömürü bilimidir.
devamını gör...
kütüphanecilik
çok severek yaptığım canım mesleğim.
yalnız sanırım yeterince anlaşılamıyor bir türlü. "google var ağğbiii, kütüphaneye ne gerek var"
onlarca kişinin kütüphanede sadece kullanıcılara ödünç/iade işlemi yapmak için bulunduğunu, ya da ortam sessizliğini sağlamak dışında bir görevi olmadığını falan düşünenler var. inanılmaz gerçekten. ya da çalıştığım kurumda, öğle yemeğinden sonra okuduğum kitap için, kurumda görevli bir başka çalışanın bana molalarınızda bile çalışıyor musunuz yaa, çok üzücü demişliği vardır. anlamadım tabi, sordum, kadının kütüphanedeki tüm kitapları okumak zorunda olduğumuzu düşündüğünü anlamamla sorduğuma soracağıma pişman oldum. ya geçtim, ben tam olarak anneme, babama anlatamadım işimi daha.
mesleki deformasyon; şöyle bir üzerinden geçeyim arkadaşlar.
teknik hizmetler ve sadece yayın bağlamında kütüphaneciler;
1- geçmiş dönemde üretilmiş,
2- anda üretilmekte olan,
3- gelecekte üretilecek olan,
basılı ve elektronik kaynakların sırasıyla;
a- uygun koşullarda korunup saklanmasını ve dağıtılmasını,
b- yayın üretimi esnasında ihtiyaç duyulan araştırma verisi, bilimsel çalışma, intihal tespiti, referans yönetimi vb. konularda araştırmacılara ihtiyaç duydukları hizmetlerin verilmesini, yayım sonrası, çalışmanın doğru kanallar aracılığı ile kurumsal akademik profile dahil edilip, atıf potansiyelini artırmasını,
c- araştırma alanlarının belirlenmesi hususunda, konu uzmanlığı perspektifinden araştırmacının doğru alana ve alana dair kaynaklara yönlenmesini, bireysel ve kurumsal akademik kazanımların sağlanmasına yönelik program ve tespitlerin yapılmasını, araştırmanın gerçekleşmesini sağlayacak ön çalışmanın yapılmasını mümkün kılan teknik personellerdir. ve, ve, vee...
geçmiş dönemde üretilmiş basılı ve elektronik kaynaklar, belli standartlara göre, doğru kodlarla, doğru sistemlerde kataloglanmaz ve örneğin cenevre'de yüzbinlerce frank harcanarak yapılan ve çıktıları 1 yılda doğrulanan bir lab deneyinin veri ve dahi sonuçları akademik dünya ile (ücretli ya da ücretsiz olarak) doğru şekilde paylaşılamazsa, bilim dünyasında çok ciddi bir yavaşlama ve kaynak israfı olur. bu kataloglama işini de kütüphaneler yapıyor işte. dağıtım dediğimiz bu. sadece teknik hizmetlerin ilk maddesini basitçe açıkladım. 1a yani. devamını istiyor musunuz gerçekten? :)
daha bunun okuyucu hizmetleri var, referans hizmetleri var, bunların alt kırılımları var, var oğlu var.
ez cümle; teknoloji ilerledikçe kütüphane ve yetişmiş kütüphaneciye olan ihtiyaç sanıldığının aksine artıyor. bilim dünyası için kütüphane(ci)ler geçmişte olduğu gibi bugün de olmazsa olmaz, gelecekte de bu böyle olacak.
neyse oldu olacak kendi kütüphanecilik sürecimden de bahsedeyim azıcık. meslek seçimim, lisede yüzünü 2 kez gördüğüm rehberlik hocam sayesinde olmuştu, sevgiyle anıyorum kendisini. ona meramımı ilk görüşmemizde anlatmış; para ile elimin kirlenmesini istemediğimi, çalışma ortamımdan çıktığımda iş düşünmek zorunda olmaktan kaçındığımı, mal değil, hizmet üretmenin odak noktam olduğunu, fayda gözeten bir iş yapmak istediğimi ve bunun gibi daha başka bir çok beklentimi anlatmıştım profesyonel yaşamdan. benden 1 hafta süre istedi. ikinci görüşmemizde ise bana bu öneriyle geldi. ne şahane kadınmış valla. hayatımı değiştirdi gerçekten.
bir şey satmıyorum.
bilime hizmet ediyorum.
kullanıcımla aramda para ilişkisi yok.
ama para kazanıyorum.
şam'da kayısı? yok canım almayayım.
yalnız sanırım yeterince anlaşılamıyor bir türlü. "google var ağğbiii, kütüphaneye ne gerek var"
onlarca kişinin kütüphanede sadece kullanıcılara ödünç/iade işlemi yapmak için bulunduğunu, ya da ortam sessizliğini sağlamak dışında bir görevi olmadığını falan düşünenler var. inanılmaz gerçekten. ya da çalıştığım kurumda, öğle yemeğinden sonra okuduğum kitap için, kurumda görevli bir başka çalışanın bana molalarınızda bile çalışıyor musunuz yaa, çok üzücü demişliği vardır. anlamadım tabi, sordum, kadının kütüphanedeki tüm kitapları okumak zorunda olduğumuzu düşündüğünü anlamamla sorduğuma soracağıma pişman oldum. ya geçtim, ben tam olarak anneme, babama anlatamadım işimi daha.
mesleki deformasyon; şöyle bir üzerinden geçeyim arkadaşlar.
teknik hizmetler ve sadece yayın bağlamında kütüphaneciler;
1- geçmiş dönemde üretilmiş,
2- anda üretilmekte olan,
3- gelecekte üretilecek olan,
basılı ve elektronik kaynakların sırasıyla;
a- uygun koşullarda korunup saklanmasını ve dağıtılmasını,
b- yayın üretimi esnasında ihtiyaç duyulan araştırma verisi, bilimsel çalışma, intihal tespiti, referans yönetimi vb. konularda araştırmacılara ihtiyaç duydukları hizmetlerin verilmesini, yayım sonrası, çalışmanın doğru kanallar aracılığı ile kurumsal akademik profile dahil edilip, atıf potansiyelini artırmasını,
c- araştırma alanlarının belirlenmesi hususunda, konu uzmanlığı perspektifinden araştırmacının doğru alana ve alana dair kaynaklara yönlenmesini, bireysel ve kurumsal akademik kazanımların sağlanmasına yönelik program ve tespitlerin yapılmasını, araştırmanın gerçekleşmesini sağlayacak ön çalışmanın yapılmasını mümkün kılan teknik personellerdir. ve, ve, vee...
geçmiş dönemde üretilmiş basılı ve elektronik kaynaklar, belli standartlara göre, doğru kodlarla, doğru sistemlerde kataloglanmaz ve örneğin cenevre'de yüzbinlerce frank harcanarak yapılan ve çıktıları 1 yılda doğrulanan bir lab deneyinin veri ve dahi sonuçları akademik dünya ile (ücretli ya da ücretsiz olarak) doğru şekilde paylaşılamazsa, bilim dünyasında çok ciddi bir yavaşlama ve kaynak israfı olur. bu kataloglama işini de kütüphaneler yapıyor işte. dağıtım dediğimiz bu. sadece teknik hizmetlerin ilk maddesini basitçe açıkladım. 1a yani. devamını istiyor musunuz gerçekten? :)
daha bunun okuyucu hizmetleri var, referans hizmetleri var, bunların alt kırılımları var, var oğlu var.
ez cümle; teknoloji ilerledikçe kütüphane ve yetişmiş kütüphaneciye olan ihtiyaç sanıldığının aksine artıyor. bilim dünyası için kütüphane(ci)ler geçmişte olduğu gibi bugün de olmazsa olmaz, gelecekte de bu böyle olacak.
neyse oldu olacak kendi kütüphanecilik sürecimden de bahsedeyim azıcık. meslek seçimim, lisede yüzünü 2 kez gördüğüm rehberlik hocam sayesinde olmuştu, sevgiyle anıyorum kendisini. ona meramımı ilk görüşmemizde anlatmış; para ile elimin kirlenmesini istemediğimi, çalışma ortamımdan çıktığımda iş düşünmek zorunda olmaktan kaçındığımı, mal değil, hizmet üretmenin odak noktam olduğunu, fayda gözeten bir iş yapmak istediğimi ve bunun gibi daha başka bir çok beklentimi anlatmıştım profesyonel yaşamdan. benden 1 hafta süre istedi. ikinci görüşmemizde ise bana bu öneriyle geldi. ne şahane kadınmış valla. hayatımı değiştirdi gerçekten.
bir şey satmıyorum.
bilime hizmet ediyorum.
kullanıcımla aramda para ilişkisi yok.
ama para kazanıyorum.
şam'da kayısı? yok canım almayayım.
devamını gör...
life on mars
life on mars?, david bowie'nin kariyerinin en iyi albümlerinden olan 1970 tarihli hunky dory'de 4.sırada yer alan ve 1973'te tek başına yayımlanan şarkısı olup mars'ta yaşam anlamına gelmektedir. sözleri hayli tuhaf ama ortaya çıkış süreci müzik piyasası için o kadar da alışılmadık değil.
bowie, bu şarkıyı 24, space oddity'yi ise 22 yaşında yazmıştır. bağlı olduğu plak şirketi önce bowie'den aslı fransızca olan claude françois' ya ait comme d'habitude yani "her zamanki gibi" adlı ve o zamanlar gerçekten çok meşhur olan şarkının ingilizce versiyonunu oluşturmasını istemiş. fakat tam o zamanlarda kanadalı müzisyen paul anka önce davranıp çoktan şarkının copyright'ını satın almış, ingilizce versiyonunu hazırlayıp frank sinatra'nın en ünlü şarkılarından olan my way'in doğuşuna vesile olmuş. bowie ise aynı beste için bu sefer daha güç anlaşılan sözler* yazarak şarkısını yayınlamış.
sözleri;
ıt's a god-awful small affair
to the girl with the mousy hair
but her mummy is yelling, "no"
and her daddy has told her to go
but her friend is nowhere to be seen
now she walks through her sunken dream
to the seat with the clearest view
and she's hooked to the silver screen
but the film is a saddening bore
for she's lived it ten times or more
she could spit in the eyes of fools
as they ask her to focus on
sailors fighting in the dance hall
oh man, look at those cavemen go
ıt's the freakiest show
take a look at the lawman
beating up the wrong guy
oh man, wonder if he'll ever know
he's in the best selling show
ıs there life on mars?
ıt's on america's tortured brow
that mickey mouse has grown up a cow
now the workers have struck for fame
'cause lennon's on sale again
see the mice in their million hordes
from ıbiza to the norfolk broads
rule britannia is out of bounds
to my mother, my dog, and clowns
but the film is a saddening bore
'cause ı wrote it ten times or more
ıt's about to be writ again
as ı ask you to focus on
sailors fighting in the dance hall
oh man, look at those cavemen go
ıt's the freakiest show
take a look at the lawman
beating up the wrong guy
oh man, wonder if he'll ever know
he's in the best selling show
ıs there life on mars?
bowie'den dinlemeye bayılsam da fransız genç yetenek ecco'dan dinlemek de ayrı bir huzur veriyor;
life on mars ayrıca 2008 tarihli bir polisiye bbc dizisi ve bu dizinin çeşitli ülkelerdeki uyarlamalarının da ismidir.
david bowie gibi çağının ötesinde yaşamış bir müzisyenin uzay temaları işlenmiş halihazırdaki böylesine müthiş eserleri elon musk ve spacex'in de gözünden kaçmamış elbette. 2008'de falcon heavy roketinin uzaya gönderdiği starman isimli cansız bir sürücüsü bulunan spor araç roadster'da çalan şarkıdır aynı zamanda life on mars. bu roadster uzaydaki macerasına başladıktan yaklaşık 2.5 yıl sonra mars'a yakın uçuş gerçekleştirmeyi de başardı.
bowie, bu şarkıyı 24, space oddity'yi ise 22 yaşında yazmıştır. bağlı olduğu plak şirketi önce bowie'den aslı fransızca olan claude françois' ya ait comme d'habitude yani "her zamanki gibi" adlı ve o zamanlar gerçekten çok meşhur olan şarkının ingilizce versiyonunu oluşturmasını istemiş. fakat tam o zamanlarda kanadalı müzisyen paul anka önce davranıp çoktan şarkının copyright'ını satın almış, ingilizce versiyonunu hazırlayıp frank sinatra'nın en ünlü şarkılarından olan my way'in doğuşuna vesile olmuş. bowie ise aynı beste için bu sefer daha güç anlaşılan sözler* yazarak şarkısını yayınlamış.
sözleri;
ıt's a god-awful small affair
to the girl with the mousy hair
but her mummy is yelling, "no"
and her daddy has told her to go
but her friend is nowhere to be seen
now she walks through her sunken dream
to the seat with the clearest view
and she's hooked to the silver screen
but the film is a saddening bore
for she's lived it ten times or more
she could spit in the eyes of fools
as they ask her to focus on
sailors fighting in the dance hall
oh man, look at those cavemen go
ıt's the freakiest show
take a look at the lawman
beating up the wrong guy
oh man, wonder if he'll ever know
he's in the best selling show
ıs there life on mars?
ıt's on america's tortured brow
that mickey mouse has grown up a cow
now the workers have struck for fame
'cause lennon's on sale again
see the mice in their million hordes
from ıbiza to the norfolk broads
rule britannia is out of bounds
to my mother, my dog, and clowns
but the film is a saddening bore
'cause ı wrote it ten times or more
ıt's about to be writ again
as ı ask you to focus on
sailors fighting in the dance hall
oh man, look at those cavemen go
ıt's the freakiest show
take a look at the lawman
beating up the wrong guy
oh man, wonder if he'll ever know
he's in the best selling show
ıs there life on mars?
bowie'den dinlemeye bayılsam da fransız genç yetenek ecco'dan dinlemek de ayrı bir huzur veriyor;
life on mars ayrıca 2008 tarihli bir polisiye bbc dizisi ve bu dizinin çeşitli ülkelerdeki uyarlamalarının da ismidir.
david bowie gibi çağının ötesinde yaşamış bir müzisyenin uzay temaları işlenmiş halihazırdaki böylesine müthiş eserleri elon musk ve spacex'in de gözünden kaçmamış elbette. 2008'de falcon heavy roketinin uzaya gönderdiği starman isimli cansız bir sürücüsü bulunan spor araç roadster'da çalan şarkıdır aynı zamanda life on mars. bu roadster uzaydaki macerasına başladıktan yaklaşık 2.5 yıl sonra mars'a yakın uçuş gerçekleştirmeyi de başardı.
devamını gör...
godot'yu beklerken
samuel beckett' ın en ünlü eseridir .
kitabın baş kahramanları estragon ve vladimir'in bekledikleri godot kelimesinin god (tanrı ) olup olmadığı ise bilinmez. beckett da eserinde bunun bilgisini vermemektedir. 1953 yılında, yani 2. dünya savaşı 'nın hemen sonrasında yazılmış olan bu tiyatro eseri absürd tiyatronun en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilir.
hiç gelmeyecek , dahası anlamı bile olmayan godot beklenir eser boyunca.
eser tabii ki dönemin boğucu atmosferi ve yıkım sonrası edebiyat düşünülerek değerlendirilmeli. okunmaktan ziyade başarılı bir ekipten izlenirse çok daha keyifli hale gelecektir .
kitabın baş kahramanları estragon ve vladimir'in bekledikleri godot kelimesinin god (tanrı ) olup olmadığı ise bilinmez. beckett da eserinde bunun bilgisini vermemektedir. 1953 yılında, yani 2. dünya savaşı 'nın hemen sonrasında yazılmış olan bu tiyatro eseri absürd tiyatronun en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilir.
hiç gelmeyecek , dahası anlamı bile olmayan godot beklenir eser boyunca.
eser tabii ki dönemin boğucu atmosferi ve yıkım sonrası edebiyat düşünülerek değerlendirilmeli. okunmaktan ziyade başarılı bir ekipten izlenirse çok daha keyifli hale gelecektir .
devamını gör...
deprem yardımlarını ramazan kolisi olarak dağıtmak
bir devir sona eriyor.... ekonomik krizle geldiler, ekonomik krizle gidecekler... olan bizim gençliğimize ve bizden sonraki kuşaklara oldu...
devamını gör...
halychtidae
kız hincime. nickaltımın ilk göz ağrısı. napıyon kız. içimden böyle çay sohbetincesine yazmak geldi ne bileyim.
devamını gör...
emniyet genel müdürlüğünün ceza kestiği vatandaştan özür dilemesi
sosyal medya olmasaydı geçekleşmeyecek özürdü. videoyu izlerken cezayı kesen polis arkadaşın beden dili ve ses tonu bende zalim bir derebeyi, inisiyatif kullanmaktan kaçınan bir bekçi murtaza izlenimi yarattı. üzüldüm. emniyet müdürlüğü bu özürde samimi ise sorun yok. ama başta dediğim gibi sosyal medya vasıtası ile ortaya çıkıp, olumsuz görüş uyandırdıysa ve bu yüzden zoraki bir özür ise, dilenmesin daha iyi...
devamını gör...
hikayesi olan resimler

tarihçi robert waite der ki; “hitler saçını, bıyığını bu resimden etkilenerek düzenlemiştir.” ressam franz von stuck, adolf hitler’in en favori ressamlarından biridir. vahşi takip adlı resimde germen mitolojinde tanrıların tanrısı wotan (iskandinav mitolojisinde odin ile benzerlikler taşır) ölülerin önünde atını ileri doğru sürüyor. resmin korkutucu endişe verici bir havası vardır. at üstündeki tanrı wotan figürüne dikkat edersek hitler’in bildiğimiz şekliyle saçları, bıyığı ile benzerlikler taşır.
hitler bu resmi ilk gördüğünde 13 yaşındaymış ve resim onu çok etkilemiş. hatta uzun yıllar sonra bu resmi müzeden aldırıp özel galerisinde tutmuştur. her ne kadar söylenti de olsa hitler’in tanrı wotan için bir tapınak bile inşa ettirmek istediği söylenir.
hitler’in bu resimdeki wotan ile kendini özdeşleştirdiği, saçlarını ve bıyığını bu resimdeki wotan figürüne göre düzenlendiği iddiası ne kadar doğruluk taşıyor bilinmez ancak gerçekten benzerlik çok fazla ve hitler’in sonradan bu resmi özel galerisine aldırması da bu iddiaları güçlendiriyor diyebiliriz. ayrıca ilginç olan bir başka nokta da hitler’in doğum günü ile bu resmin yapılış tarihi aynı.
devamını gör...
romanya yetimhaneleri
“doğan her çocuk halkın malıdır”- çavuşesku
amerikalı bir çift, dört yaş civarında olan üç çocuğu evlat edinir. taksiyle yolda giderken çocukların dillerini bilmedikleri için şoföre onların ne konuştuğunu sorarlar.
aldıkları yanıt tuhaftır: konuştukları dil romence değildir, hatta anlaşılır, dünya üzerinde konuşulan herhangi bir dil bile değildir.*
romanya’yı 25 yıl boyunca yöneten nikolay çavuşesku ( 1989 yılında eşi ile beraber kurşuna dizilişi tv’ lerden yayınlanmıştı) 1966 yılında nüfus politikasını açıklamıştı: doğum kontrolü ve kürtaj yasaktı, beşten az çocuğu olanlar vergi ödeyecekti.
bunun sonucu olarak görevlendirdiği jinekologlar devreye girdi: kadınlar düzenli olarak muayene ediliyor, böylece doğurganlıkları da güvence altına alınıyordu, hedef otuz milyonluk bir ülkeydi. rusya boyunduruğundan çıkması için avrupa ülkelerince de ciddi bir ekonomik destek almıştı, bu destek geçen yıllar içinde heba olup gitse de.
romanya’da yoksulluk zaten çok acı boyutlardaydı, bir de buna ,bakamayacak kadar çok çocuk sahibi olan aileler eklenince yetimhaneler doldu taştı.

yıllar geçtikçe toplamda yüz yetmiş bin çocuk öylesine bırakılıverdi bu ‘kurum’ ların kapısına.
yetimhanelerde bakıcıların sayısı ise hiç de fazla değildi: her on beş çocuğa bir tek bakıcı!
evet, karınları tok sırtları pekti yavruların ama gelgelelim ne onlarla bir kelime konuşan vardı, ne de başlarını okşayan.
alışırlar, diye kesin emriyle yasaktı yine, sevmek bu bebekleri. bir sıra oturakta oturtulup ihtiyaçlarını görüyorlar, yemek yiyor ve uyuyorlardı. yemekleri çoğu kez karyoladan biberonla uzatılan sıvı gıdalardı: süt ve yulaf .

başlarda avazı çıktığı kadar yüksek sesli ağlamalar yerini hıçkırıklara ve en son da kayıtsız bir sessizliğe bırakıyordu: alışıyorlardı.

1999 yılında bu yetimhaneyi ziyaret eden amerikalı pediatrik sinirbilimci dr nelson ve ekibi, çocukların ekiptekilere dokunmaya çalıştıklarını, onlara sarıldıklarını ve kucaklarına oturduklarını gözlemlediler. bu davranışlar tipik ‘ayrımsız yakınlık’ tı. yani yakınlık gösterilecek kişi çocuklar tarafından hiçbir şekilde seçilmiyordu.
doğduğu andan itibaren yetimhanede bulunan , 6 ay ile 2.5 yaş arasındaki 136 çocuk bir dizi incelemeye alındı.
dr nelson ve yetimhaneden bir bebek

sonuçlar şaşırtmıyordu, çocukların iq seviyeleri 60-70 arası seyrediyordu, nöral etkinlik ve dil yeteneğinde yaşıtlarından çok çok gerideydiler.
bükreş projesi kapsamında 68 çocuk yurtta aynı şekilde yaşamaya devam ederken diğer 68 çocuk da koruyucu ailelerin yanına yerleştirildi.
koruyucu ailelerin yanında bulunan çocuklar gördükleri ilgiye kayıtsız kalmıyorlardı, beyin gelişimleri de hızlanıyordu:
en sonunda aldığı sonuçlar sevgi dolu ve korumacı bir ortamın gelişmekte olan bir çocuğun beyni için oynadığı önemli rolü vurgular. bu durum ise kimliğimizin biçimlenmesinde bulunduğumuz ortamın derin etkisini gözler önüne serer. çevremizden inanılmaz ölçüde etkilenebilen canlılarız. insan beyninin benimsediği doğaçlama stratejisine bağlı olarak kim olduğumuz büyük ölçüde nerelerden geçtiğimize bağlıdır.
beyin-david eagleman
yetimhanede kalanlar için hayat hala acımasızdı
ek :kontrolden çıkmış çocuklara sterilize edilmemiş iğnelerle yetişkin sakinleştiricileri verilirken, hastalananların çoğuna taranmamış kan nakli yapıldı. hepatit b ve hıv/aıds romanya'daki yetimhaneleri harap etti.
kaynaklar :
david eagleman -beyin
yetimhaneden birisi, izidor
pelin batu
kim bu çavuşesku?
amerikalı bir çift, dört yaş civarında olan üç çocuğu evlat edinir. taksiyle yolda giderken çocukların dillerini bilmedikleri için şoföre onların ne konuştuğunu sorarlar.
aldıkları yanıt tuhaftır: konuştukları dil romence değildir, hatta anlaşılır, dünya üzerinde konuşulan herhangi bir dil bile değildir.*
romanya’yı 25 yıl boyunca yöneten nikolay çavuşesku ( 1989 yılında eşi ile beraber kurşuna dizilişi tv’ lerden yayınlanmıştı) 1966 yılında nüfus politikasını açıklamıştı: doğum kontrolü ve kürtaj yasaktı, beşten az çocuğu olanlar vergi ödeyecekti.
bunun sonucu olarak görevlendirdiği jinekologlar devreye girdi: kadınlar düzenli olarak muayene ediliyor, böylece doğurganlıkları da güvence altına alınıyordu, hedef otuz milyonluk bir ülkeydi. rusya boyunduruğundan çıkması için avrupa ülkelerince de ciddi bir ekonomik destek almıştı, bu destek geçen yıllar içinde heba olup gitse de.
romanya’da yoksulluk zaten çok acı boyutlardaydı, bir de buna ,bakamayacak kadar çok çocuk sahibi olan aileler eklenince yetimhaneler doldu taştı.

yıllar geçtikçe toplamda yüz yetmiş bin çocuk öylesine bırakılıverdi bu ‘kurum’ ların kapısına.
yetimhanelerde bakıcıların sayısı ise hiç de fazla değildi: her on beş çocuğa bir tek bakıcı!
evet, karınları tok sırtları pekti yavruların ama gelgelelim ne onlarla bir kelime konuşan vardı, ne de başlarını okşayan.
alışırlar, diye kesin emriyle yasaktı yine, sevmek bu bebekleri. bir sıra oturakta oturtulup ihtiyaçlarını görüyorlar, yemek yiyor ve uyuyorlardı. yemekleri çoğu kez karyoladan biberonla uzatılan sıvı gıdalardı: süt ve yulaf .

başlarda avazı çıktığı kadar yüksek sesli ağlamalar yerini hıçkırıklara ve en son da kayıtsız bir sessizliğe bırakıyordu: alışıyorlardı.

1999 yılında bu yetimhaneyi ziyaret eden amerikalı pediatrik sinirbilimci dr nelson ve ekibi, çocukların ekiptekilere dokunmaya çalıştıklarını, onlara sarıldıklarını ve kucaklarına oturduklarını gözlemlediler. bu davranışlar tipik ‘ayrımsız yakınlık’ tı. yani yakınlık gösterilecek kişi çocuklar tarafından hiçbir şekilde seçilmiyordu.
doğduğu andan itibaren yetimhanede bulunan , 6 ay ile 2.5 yaş arasındaki 136 çocuk bir dizi incelemeye alındı.
dr nelson ve yetimhaneden bir bebek

sonuçlar şaşırtmıyordu, çocukların iq seviyeleri 60-70 arası seyrediyordu, nöral etkinlik ve dil yeteneğinde yaşıtlarından çok çok gerideydiler.
bükreş projesi kapsamında 68 çocuk yurtta aynı şekilde yaşamaya devam ederken diğer 68 çocuk da koruyucu ailelerin yanına yerleştirildi.
koruyucu ailelerin yanında bulunan çocuklar gördükleri ilgiye kayıtsız kalmıyorlardı, beyin gelişimleri de hızlanıyordu:
en sonunda aldığı sonuçlar sevgi dolu ve korumacı bir ortamın gelişmekte olan bir çocuğun beyni için oynadığı önemli rolü vurgular. bu durum ise kimliğimizin biçimlenmesinde bulunduğumuz ortamın derin etkisini gözler önüne serer. çevremizden inanılmaz ölçüde etkilenebilen canlılarız. insan beyninin benimsediği doğaçlama stratejisine bağlı olarak kim olduğumuz büyük ölçüde nerelerden geçtiğimize bağlıdır.
beyin-david eagleman
yetimhanede kalanlar için hayat hala acımasızdı
ek :kontrolden çıkmış çocuklara sterilize edilmemiş iğnelerle yetişkin sakinleştiricileri verilirken, hastalananların çoğuna taranmamış kan nakli yapıldı. hepatit b ve hıv/aıds romanya'daki yetimhaneleri harap etti.
kaynaklar :
david eagleman -beyin
yetimhaneden birisi, izidor
pelin batu
kim bu çavuşesku?
devamını gör...
sabır
acı, haksızlık gibi üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi.
devamını gör...
ligamentum coronarium
karaciğeri diyafragmaya bağlayan ligamenttir.
aynı zamanda area nuda'yı sınırlar.
aynı zamanda area nuda'yı sınırlar.
devamını gör...
giuseppe tartini
giuseppe tartini, italyan besteci ve keman virtüözü. barok döneminin tecessümüdür bu adam. hukukçu, eskrimci, ne ararsan var. yukarıda güzelce yazılmış biyografisi zaten. tipik italyan enteleküteli kendisi. aristokrat bi aileden geliyor ve manastır eğitimi de görmüş. tam zır deli. herkes rahip olacak diye beklerken, gidip kardinalin yeğenini kaçırıp evleniyor. bi dünya adam peşine takılıyo tabi. zor kurtarıyor canını. sonra zaten hayatının sonuna kadar keman çalışmış. kemanda vivaldi’nin karşısına çıkabilecek bi adam varsa bu dünyada, ahanda tartini abimizdir o. ancak onu meşhur eden şey, tek bir parçasıdır. bu parçanın bestesi yapılmadan önce tartini bi rüya görür. rüyasında kemanını şeytana verir ve şeytan çalmaya başlar.öyle bi solo atar ki şeytan kemanı çalarken, tartini rüyada kendini kaybedecek kadar etkilenir. hatta nefes nefese uyanmış. başlamış duyduğunu bestelemeye. ancak sonuçtan memnun kalmamış. ortaya çıkan bestenin rüyadakiyle pek alakası yokmuş. daha ne kadar alakası olabilirmiş acaba. rüyasında dinlediği ne ola, nasıl bi şey ola ki diye düşündürtür durur adama. eserin adı ‘’devil’s trill sonata’’. şeytanı dinlemek isteyenler için aşağıya iliştiriyorum.
devamını gör...
