turab
tanımlarını merakla beklediğim yazarlarin başında gelir. sayesinde kendimi bu ortamda hiç yalnız hissetmezdim.
"en üstününüz, görüldüklerinde allah'ın hatırlandığı kimselerdir." hadis-i şerifinin bu ortamdaki temsilcisiydi. allah ondan razı olsun.
"en üstününüz, görüldüklerinde allah'ın hatırlandığı kimselerdir." hadis-i şerifinin bu ortamdaki temsilcisiydi. allah ondan razı olsun.
devamını gör...
boş beleş bölümler okuyup işsizim diye ağlamak
üniversiteli işsizliği istihdam ve çalışan sorunlarının bir kısmı sadece.
başlığı açan arkadaş türkiye'de ara eleman açığı var demiş. sormak lazım, ara elemanların çalışma şartları ve maaşları çok mu yüksek seviyelerde.
işsizleri bir kenara bırakalım. türkiye'de her 10 çalışanın 4'ü asgari ücret kazanıyor. kayıt dışı çalışan ve bu parayı alamayanlar da var. öte yandan türk-iş'in dün açıkladığı rakamlara göre açlık sınırı asgari ücreti geride bıraktı. kaynak. her yıl türkiye'de 2500'e yakın işçi çalışırken hayatını kaybediyor. kaynak. ne iş güvenliği var, ne yeterli maaş ne düzgün mesai saatleri.
yani mesele şu ki ülke yönetilemiyor. ara eleman açığı var diyorsun. bu ülkede her dönem revaçta olan meslekler oldu. bir dönem gemi mühendisliği, bir dönem inşaat mühendisliği, şu anda da yazılım revaçta. peki ne oldu bu mesleklere? insanlar anında fırsatı farketti ve kısa zamanda mezun enflasyonu oluştu. ara eleman kolay iş buluyorsa yarın insanlar buraya yüklenecek ve yine iş bulmak zorlaşacak. nitekim aselsan meslek lisesi hali hazırda puan olarak bir çok anadolu lisesini geride bıraktı.
insanlar hayatını kurtarmak için iş imkanı olan alanlara çullanacaksa bu devlet niye var. devletin en önemli görevlerinden biri planlama yapmaktır. akp devlet planlama teşkilatı'nı kapatan partidir. bizim hangi meslek kolunda kaç çalışana ihtiyacımız olduğunun tespitine, buna göre kontenjan kısmaya veya arttırmaya, sektör-üniversite işbirliğini arttırmaya, bir masa-sandalye koyup bölüm açmaya değil, proje bazlı eğitime, belli şehirlerde bölgenin ihtiyaçlarına göre özelleşmeye, teşviklere ve özgür düşünce ortamının oluşturulmasına ihtiyacımız var. bunların hiçbiri bugün yapılmamaktadır.
bu işin bir de kişinin yetenek ve ilgi alanları meselesi var ki oraya hiç girmeyelim. adam ara eleman olmak değil sanat tarihi okumak istiyor belki, ona kendi alanında iş imkanı sunamayıp ara eleman ol demek ayıptır, yazıktır, günahtır.
yani keşke her şey 'bak x sektöründe iş var oraya yönelsene' demek kadar kolay olsaydı. unutmamak gerekir ki yoksulluk ve işsizlik bireysel değil kolektif sorunlardır. sizin kendinizi kurtarmanız o sorunu çözmez, fakirler fakir olmaya, işsizler işsiz olmaya devam edecektir.
başlığı açan arkadaş türkiye'de ara eleman açığı var demiş. sormak lazım, ara elemanların çalışma şartları ve maaşları çok mu yüksek seviyelerde.
işsizleri bir kenara bırakalım. türkiye'de her 10 çalışanın 4'ü asgari ücret kazanıyor. kayıt dışı çalışan ve bu parayı alamayanlar da var. öte yandan türk-iş'in dün açıkladığı rakamlara göre açlık sınırı asgari ücreti geride bıraktı. kaynak. her yıl türkiye'de 2500'e yakın işçi çalışırken hayatını kaybediyor. kaynak. ne iş güvenliği var, ne yeterli maaş ne düzgün mesai saatleri.
yani mesele şu ki ülke yönetilemiyor. ara eleman açığı var diyorsun. bu ülkede her dönem revaçta olan meslekler oldu. bir dönem gemi mühendisliği, bir dönem inşaat mühendisliği, şu anda da yazılım revaçta. peki ne oldu bu mesleklere? insanlar anında fırsatı farketti ve kısa zamanda mezun enflasyonu oluştu. ara eleman kolay iş buluyorsa yarın insanlar buraya yüklenecek ve yine iş bulmak zorlaşacak. nitekim aselsan meslek lisesi hali hazırda puan olarak bir çok anadolu lisesini geride bıraktı.
insanlar hayatını kurtarmak için iş imkanı olan alanlara çullanacaksa bu devlet niye var. devletin en önemli görevlerinden biri planlama yapmaktır. akp devlet planlama teşkilatı'nı kapatan partidir. bizim hangi meslek kolunda kaç çalışana ihtiyacımız olduğunun tespitine, buna göre kontenjan kısmaya veya arttırmaya, sektör-üniversite işbirliğini arttırmaya, bir masa-sandalye koyup bölüm açmaya değil, proje bazlı eğitime, belli şehirlerde bölgenin ihtiyaçlarına göre özelleşmeye, teşviklere ve özgür düşünce ortamının oluşturulmasına ihtiyacımız var. bunların hiçbiri bugün yapılmamaktadır.
bu işin bir de kişinin yetenek ve ilgi alanları meselesi var ki oraya hiç girmeyelim. adam ara eleman olmak değil sanat tarihi okumak istiyor belki, ona kendi alanında iş imkanı sunamayıp ara eleman ol demek ayıptır, yazıktır, günahtır.
yani keşke her şey 'bak x sektöründe iş var oraya yönelsene' demek kadar kolay olsaydı. unutmamak gerekir ki yoksulluk ve işsizlik bireysel değil kolektif sorunlardır. sizin kendinizi kurtarmanız o sorunu çözmez, fakirler fakir olmaya, işsizler işsiz olmaya devam edecektir.
devamını gör...
normal sözlük'ün underrated yazarları
lucifer. dünyada arasan bulamazsın...
devamını gör...
sevilen kişiden vazgeçme eşiği
hiç bir şekilde yazarak, söylerek veya başka bir şekilde belli edilen duyguları umursamaması.
maalesef vazgeçmek vuku buluyor, her ne kadar kalbe saplanan bir hançer misali olsa da.
maalesef vazgeçmek vuku buluyor, her ne kadar kalbe saplanan bir hançer misali olsa da.
devamını gör...
normal sözlük vs ekşi sözlük
her şeyi eleştiren gruptan bıkmıştık ve küfürlerden.
devamını gör...
bizden değilsen onlardansın anlayışı
hayatta sadece siyah ve beyazın olduğunu düşünen dar görüşlü insanların anlayışıdır. ikisinden biri olmakla beraber ikisinin arasında da olabilir ve hatta ikisinin tamamen dışında da olabilirsin. bu şey gibi, bir şeyi seviyor olmamak onu sevmiyor olduğun anlamına gelmez. seviyor ya da sevmiyor olmak zorunda değilsin, nötr olabilirsin. ya da bir düşünceye sahip değilsen illa onun tam zıttı olan düşünceye sahip olduğun anlamına gelmez. zıtlıkların birbirini doğuruyor olması birinden birine illa sahip olmanızı gerektirmez. hiçbir şey bu kadar basit değil.
devamını gör...
demet evgar
sempatik, yetenekli türk kadın oyuncu. çok kaliteli işleri var.
(bkz: çok seviyoruz)
(bkz: ailecek izliyoruz efenim)
ayrıca multitap'la birlikte bu şarkıyı dinliyorsan isimli şarkıyı seslendirmiştir. *
(bkz: çok seviyoruz)
(bkz: ailecek izliyoruz efenim)
ayrıca multitap'la birlikte bu şarkıyı dinliyorsan isimli şarkıyı seslendirmiştir. *
devamını gör...
seni seviyorum sözünün anlamını yitirmesi
“seni seviyorum!” cümlesi mi anlamını yitirdi? yoksa biz mi o duyguya değer kişilere söylemiyoruz ya da her önümüze gelene söylediğimizden kaynaklı mı değersizleşti? sorularını düşündüren bir başlık.
altın, çamura düşünce değerinden birşey kaybeder mi? asla kaybetmez! “seni seviyorum!” cümlesi de böyle bişeydir aslında. genel olarak zaman geçtikçe asıl kıymetli şeyin değerini yitirdiğini, gerçek duyguların anlamsızlaştığını, maddi değerlerin daha fazla önem arzettiğini görüyoruz. eskiden böyle değildi. önemli olan duygulardı, manevi değerlerdi ama şimdi öyle mi? şimdi bu manevi değerlerin yerini maddi değerler aldı. ondandır ki bir zamanlar önemli olan şeyler şimdi önemini yitirmeye başladı. önceden dürüstlüğe, gerçek değere saygı varken şimdi lüks arabalara, paraya, villalara saygı var. ne üzücü değil mi? bizim aslında varoluşumuzu oluşturan duygularımızın değerini zamanla kaybetmeye mahkum olması. şimdi başlığı görünce aklıma bir hikaye geldi. hep anlatılır ya belki siz de biliyorsunuzdur ama ben paylaşmak istedim.
hikaye şöyledir ki;
bir gün bir baba oğlunu yanına çağırır ve: “biliyorsun artık yaşlandım. baban olarak sana hayatım boyunca hep doğruları öğretmeye çalıştım. neyse ki sen de öğrettiklerimi iyi belledin ve hep iyi bir çocuk oldun. bunun için sana bir hediye vermek istiyorum” diyerek cebinden bir saat çıkartır. “bu saat 200 yıldan fazla bir geçmişe sahip. dedemin babasından dedeme, ondan babama, babamdan da bana aile yadigarı. ailemizin bu mirasını, ona gözün gibi bakacağından hiç şüphem olmadığı için ölmeden önce sana vermek istiyorum. bir şartla! önce, sokağın başındaki saatçiye gidip saatin değerini öğreneceksin” der. babasının sözlerinden çok etkilenen oğul saati alır ve saatçiye gider. saatçi saati göz ucuyla inceledikten sonra “çok fazla para edecek bir şey değil, komşuluk hatırına 20 lira vereyim” der. oğul; saati geri alır, cebine yerleştirir ve doğruca babasının yanına döner. kendisini bekleyen babasına saatçi ile aralarında geçen konuşmaları aktarır. baba: “vay be, demek 20 lira. bir de çarşıdaki antikacıya sor bakalım” der. oğul, babasının bu isteğini de yerine getirmek için tereddüt etmeden antikacının yolunu tutar. antikacı saati inceler, inceler, inceler… sonra: “orijinal bir parça, sana bunun için 2 bin lira öderim” der. oğul yine babasının yanına döner ve bu kez de antikacının söylediklerini anlatır. baba: “hmmm… demek 2 bin verdi. madem öyle, o halde son olarak bir de şu şehir merkezindeki müzeye göster bakalım saati” diyerek son isteğini dile getirir. oğul, babasına lafını ikiletmeden hemen yola çıkar. iki saat sonra geri döner. döndüğünde, yüzündeki şaşkınlığı gizleyemeden olanları anlatmaya başlar: “saati önce görevliye gösterdim, biraz inceledikten sonra hemen müdürüne haber verdi. müdürü geldi ve saati bir büyüteç ile inceledi. inceledikçe gözleri büyüdü. sonra saati bana geri verdi. benimle hiç konuşmadan hemen birkaç kişiye telefon etti. yarım saat sonra odaya iki bey daha girdi. müdürle ayak üstü bir şeyler konuştuktan sonra benden tekrar saati istediler. verdim. sonradan öğrendim ki bu beyler saat konusunda uzman kişilermiş. saati epey bir inceledikten sonra hep beraber başka bir odaya geçtiler ve kapıyı kapatıp bir şeyler konuşmaya başladılar. görüşmeleri bitince tekrar benim bulunduğum odaya geldiler ve bana saat için tam 2 milyon teklif ettiler” der. baba, tüm hikayeyi dinledikten sonra oğluna döner ve: “yaaa oğul gördün mü? sana öğretmek istediğim de zaten tam olarak buydu! yaşamda senin gerçek değerini bilenler, her zaman sana en çok kıymet verenlerdir! asla sana layık olmayan, hak ettiğin değeri sana vermeyen yerde durma ki sana değer verilmediği zaman üzülmeyesin!”
“seni seviyorum!” cümlesinin aslında anlamını kaybettiği yok sevgili dostlar. sadece onu hakedene, ona layık olana, ona en çok kıymet verene söyleyin. her önünüze gelene değil !
gerçekten değer verdiklerinize, hayatınızı anlamlandıran insanlara, varlığına şükür edecek kadar çok sevdiklerinize, bir huzur arayıp sığındıklarınıza, sizi siz olduğunuz için sevenlere ve kalbinizi tereddütsüz emanet edebileceklerinize söyleyin.
ve öyle söyleyin ki; gözleriniz bu cümleyi söylerken adeta güneş gibi olsun ışıl ışıl yansın, kalbiniz yerinden çıkarcasına çarpsın, elleriniz heyecandan titresin terlesin. bir rüyadaymışcasına, bir manzara karşısında şaşkınlıkla kaybolurcasına o denli tutkuyla söyleyin, söyleyin ki sözün anlamı yerini bulsun!
kocaman söyleyin bağıra bağıra!
“seni seviyorum!” diye.
her zaman gerçek değerinizi bilenlerle olmanız dileğimle...
altın, çamura düşünce değerinden birşey kaybeder mi? asla kaybetmez! “seni seviyorum!” cümlesi de böyle bişeydir aslında. genel olarak zaman geçtikçe asıl kıymetli şeyin değerini yitirdiğini, gerçek duyguların anlamsızlaştığını, maddi değerlerin daha fazla önem arzettiğini görüyoruz. eskiden böyle değildi. önemli olan duygulardı, manevi değerlerdi ama şimdi öyle mi? şimdi bu manevi değerlerin yerini maddi değerler aldı. ondandır ki bir zamanlar önemli olan şeyler şimdi önemini yitirmeye başladı. önceden dürüstlüğe, gerçek değere saygı varken şimdi lüks arabalara, paraya, villalara saygı var. ne üzücü değil mi? bizim aslında varoluşumuzu oluşturan duygularımızın değerini zamanla kaybetmeye mahkum olması. şimdi başlığı görünce aklıma bir hikaye geldi. hep anlatılır ya belki siz de biliyorsunuzdur ama ben paylaşmak istedim.
hikaye şöyledir ki;
bir gün bir baba oğlunu yanına çağırır ve: “biliyorsun artık yaşlandım. baban olarak sana hayatım boyunca hep doğruları öğretmeye çalıştım. neyse ki sen de öğrettiklerimi iyi belledin ve hep iyi bir çocuk oldun. bunun için sana bir hediye vermek istiyorum” diyerek cebinden bir saat çıkartır. “bu saat 200 yıldan fazla bir geçmişe sahip. dedemin babasından dedeme, ondan babama, babamdan da bana aile yadigarı. ailemizin bu mirasını, ona gözün gibi bakacağından hiç şüphem olmadığı için ölmeden önce sana vermek istiyorum. bir şartla! önce, sokağın başındaki saatçiye gidip saatin değerini öğreneceksin” der. babasının sözlerinden çok etkilenen oğul saati alır ve saatçiye gider. saatçi saati göz ucuyla inceledikten sonra “çok fazla para edecek bir şey değil, komşuluk hatırına 20 lira vereyim” der. oğul; saati geri alır, cebine yerleştirir ve doğruca babasının yanına döner. kendisini bekleyen babasına saatçi ile aralarında geçen konuşmaları aktarır. baba: “vay be, demek 20 lira. bir de çarşıdaki antikacıya sor bakalım” der. oğul, babasının bu isteğini de yerine getirmek için tereddüt etmeden antikacının yolunu tutar. antikacı saati inceler, inceler, inceler… sonra: “orijinal bir parça, sana bunun için 2 bin lira öderim” der. oğul yine babasının yanına döner ve bu kez de antikacının söylediklerini anlatır. baba: “hmmm… demek 2 bin verdi. madem öyle, o halde son olarak bir de şu şehir merkezindeki müzeye göster bakalım saati” diyerek son isteğini dile getirir. oğul, babasına lafını ikiletmeden hemen yola çıkar. iki saat sonra geri döner. döndüğünde, yüzündeki şaşkınlığı gizleyemeden olanları anlatmaya başlar: “saati önce görevliye gösterdim, biraz inceledikten sonra hemen müdürüne haber verdi. müdürü geldi ve saati bir büyüteç ile inceledi. inceledikçe gözleri büyüdü. sonra saati bana geri verdi. benimle hiç konuşmadan hemen birkaç kişiye telefon etti. yarım saat sonra odaya iki bey daha girdi. müdürle ayak üstü bir şeyler konuştuktan sonra benden tekrar saati istediler. verdim. sonradan öğrendim ki bu beyler saat konusunda uzman kişilermiş. saati epey bir inceledikten sonra hep beraber başka bir odaya geçtiler ve kapıyı kapatıp bir şeyler konuşmaya başladılar. görüşmeleri bitince tekrar benim bulunduğum odaya geldiler ve bana saat için tam 2 milyon teklif ettiler” der. baba, tüm hikayeyi dinledikten sonra oğluna döner ve: “yaaa oğul gördün mü? sana öğretmek istediğim de zaten tam olarak buydu! yaşamda senin gerçek değerini bilenler, her zaman sana en çok kıymet verenlerdir! asla sana layık olmayan, hak ettiğin değeri sana vermeyen yerde durma ki sana değer verilmediği zaman üzülmeyesin!”
“seni seviyorum!” cümlesinin aslında anlamını kaybettiği yok sevgili dostlar. sadece onu hakedene, ona layık olana, ona en çok kıymet verene söyleyin. her önünüze gelene değil !
gerçekten değer verdiklerinize, hayatınızı anlamlandıran insanlara, varlığına şükür edecek kadar çok sevdiklerinize, bir huzur arayıp sığındıklarınıza, sizi siz olduğunuz için sevenlere ve kalbinizi tereddütsüz emanet edebileceklerinize söyleyin.
ve öyle söyleyin ki; gözleriniz bu cümleyi söylerken adeta güneş gibi olsun ışıl ışıl yansın, kalbiniz yerinden çıkarcasına çarpsın, elleriniz heyecandan titresin terlesin. bir rüyadaymışcasına, bir manzara karşısında şaşkınlıkla kaybolurcasına o denli tutkuyla söyleyin, söyleyin ki sözün anlamı yerini bulsun!
kocaman söyleyin bağıra bağıra!
“seni seviyorum!” diye.
her zaman gerçek değerinizi bilenlerle olmanız dileğimle...
devamını gör...
insanı sebepsiz yere sinir eden durumlar
benden habersiz planlar yapılıp, dahil olmamı istemeleri.
devamını gör...
poisson oranı
kuvvet altındaki bir malzemenin kuvvet yönündeki geriniminin, kuvvete dik olan yüzeydeki geriniminin oranının eksi bir katıdır.
devamını gör...
kobra etkisi
olay hindistan’ın başkenti delhi’de, o bölgenin ingiliz sömürgesi olduğu dönemde geçiyor.ingilizler hindistan'da egemenliği ele geçiriyorlar. ancak çok büyük bir sorunla karşılaşıyorlar. çok fazla kobra yılanı var ve ingiliz askerleri bu konuda nasıl korunacaklarını bilmedikleri için çok kayıp veriyorlar.
ingiliz hükümeti bu soruna nasıl bir çözüm bulabiliriz diye düşünürken akıllarına şöyle bir çözüm geliyor.
her kobra yılanı ölüsü getirene bir sterlin ödül verelim diyorlar.
bu hintliler tarafından inanılmaz ilgi görüyor. hintliler yılanları yakalayıp götürüyor karşılığında bir sterlin alıyorlar. yılanlar gittikçe azalmaya başlıyor. ancak bu noktada ingilizlerden daha dahiyane bir fikir hintlilerin aklına geliyor. biz bundan madem para kazanıyoruz öyleyse çiftlikler kuralım ve kobra yılanı üretimi yapalım . zaman geçiyor ingiliz hükümeti bu durumu fark ediyor, çünkü öde öde bitmiyor..
ve başlattıkları bu kampanyanın artık sona erdiğini duyuruyorlar.
bu defa da hintliler biz bu yılanlardan para kazanıyorduk şimdi çiftliklerde boşuna besliyoruz diyerek yılanları serbest bırakıyorlar...
sonuç olarak çözüme ulaşmadığı gibi iki katına çıkıyor sorun.
ingiliz hükümeti bu soruna nasıl bir çözüm bulabiliriz diye düşünürken akıllarına şöyle bir çözüm geliyor.
her kobra yılanı ölüsü getirene bir sterlin ödül verelim diyorlar.
bu hintliler tarafından inanılmaz ilgi görüyor. hintliler yılanları yakalayıp götürüyor karşılığında bir sterlin alıyorlar. yılanlar gittikçe azalmaya başlıyor. ancak bu noktada ingilizlerden daha dahiyane bir fikir hintlilerin aklına geliyor. biz bundan madem para kazanıyoruz öyleyse çiftlikler kuralım ve kobra yılanı üretimi yapalım . zaman geçiyor ingiliz hükümeti bu durumu fark ediyor, çünkü öde öde bitmiyor..
ve başlattıkları bu kampanyanın artık sona erdiğini duyuruyorlar.
bu defa da hintliler biz bu yılanlardan para kazanıyorduk şimdi çiftliklerde boşuna besliyoruz diyerek yılanları serbest bırakıyorlar...
sonuç olarak çözüme ulaşmadığı gibi iki katına çıkıyor sorun.
devamını gör...
yazarların keşke dediği şeyler
hayat bazen çok “keşke”.
insan sıralasa keşkelerini destan yazar ama en kıza telaffuzu yukarıda ki olurdu sanırım.
insan sıralasa keşkelerini destan yazar ama en kıza telaffuzu yukarıda ki olurdu sanırım.
devamını gör...
otomatik vites
ışıktan kalkarken, vitesi bire alıp ağzı yana kıvırmanın havasının olmadığı araba.
belki konforlu ama karizmatik değil.*
belki konforlu ama karizmatik değil.*
devamını gör...
hazall
çünkü neden sosyal mesafeli halay çekmeyelim dedik? ve neden olmasındı? sabaha karşı veya öğlenin bir vakti olması?
hazırlayalım mendilleri!
evet sayın seyirciler ben piyanist şantör* haymayayran ve halay başı hazall ile sizlerin karşısındayız.*
hazırlayalım mendilleri!
evet sayın seyirciler ben piyanist şantör* haymayayran ve halay başı hazall ile sizlerin karşısındayız.*
devamını gör...
seri oylanınca hissedilenler
bunu ben çok sık yapıyorum, hoş bir şey olmadığını hiç düşünememiştim. bir yazarın profiline girip tanımlarını uzun uzun okumayı seviyorum, o insanı tanımak gibi oluyor. sol frame çok yorucu, benim kafam götürmüyor bazen. yine de çok fazla yapmamak gerek demek ki bu seri beğenme olayını.*
devamını gör...
güne bir şiir bırak
buradan
bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim - pablo neruda
bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim - pablo neruda
devamını gör...
hızlı konuşan insan
hızlı düşünüyordur. ama ağızın kafadaki o hıza yetişmesinin imkanı yok. o yüzden sık sık duraklar, ne söyleceğini unutabilir. ben heyecanlı, mutlu olduğum zamanlar öyle oluyorum. içimdeki enerji içime sığmıyor ve taşacak yer arıyordur. anlatacağım da bir şey varsa cuk.
devamını gör...
küfür etkisi yaratan ama küfür olmayan sözler
insanın yüzüne tokat gibi çarpan, bazen küfürden daha ağır gelebilecek sözler. "senden beklemezdim"
devamını gör...
diamonds and rust
joan baez ile bob dylan 1961 yılında bir festival de tanışırlar ve ilk günden itibaren hem müzik hem de duygusal olarak etkilenirler. ilişkilerinin devam ettiği 1963 – 1965 arası dönemde baez ve dylan artık ayrılmaz ikili olurlar. 1975 yılında yayınlanan ve baez’ in kariyeri boyunca yaptığı en iyi şarkı olarak bilinen, albüme de adını veren, “diamonds and rust” şarkısı baez, dylan aşkının ölümsüz hikayesidir artık.
peki judas priest bu şarkıyı nasıl almış:
www.washingtonpost.com/life...
yani özetle diyorlar ki, biz abd de meşhur olmaya başlayınca piyayasaya girmek için bize bir şarkı yollayın dedik, bu geldi.
önemli not:
judas priest grubu, ismini bob dylan’ın “the ballad of frankie lee and judas priest” şarkısından almıştır, bununla pirlikte baez, dylan ve priest üçgeni tamamlanmış oluyor.
joan baez yorumu:
judas priest yorumu:
peki judas priest bu şarkıyı nasıl almış:
www.washingtonpost.com/life...
yani özetle diyorlar ki, biz abd de meşhur olmaya başlayınca piyayasaya girmek için bize bir şarkı yollayın dedik, bu geldi.
önemli not:
judas priest grubu, ismini bob dylan’ın “the ballad of frankie lee and judas priest” şarkısından almıştır, bununla pirlikte baez, dylan ve priest üçgeni tamamlanmış oluyor.
joan baez yorumu:
judas priest yorumu:
devamını gör...
