(bkz: mide bulandırıcı başlıklarda bugün)
devamını gör...

atalarimin geldigi topraklar.

sacma sapan milliyetcilikten bikmis biri olarak dersim adini daha cok seviyorum. tunceliliyim diyene kadar 10 kere lilili diyerek halay cekme moduna giriyor insan.

ayni sekilde diyarbakir mi amed mi diye sorsalar, diyarbakir derim. daha güzel bana göre.
devamını gör...

takip ettiğin yazarın uçurulmasından çok farklı olan durumdur. aylar önce profiline "kalbimiz seninle" ibaresi eklenip uçurulan ve sözlüğün yüksek kesimlerinde süzülen bir yazarı takibe almaktır. şeyh uçmaz moderatör uçurur ben de takibe alırım. like ve favori de atarım. uçsa da yazar yazardır.
devamını gör...

gelinlerin belindeki kırmızı kuşakları hemen hemen her düğünde görürüz. son zamanlarda farklı renklerde kuşaklar da tercih edilebiliyor ve farklı anlamlar içeriyor.
kırmızı gelin kuşağı bekaret, bereket ve gayreti temsil eder.
mor gelin kuşağı asaleti temsil eder. saraylarda olan düğünlerde bu kuşak tercih edilir.
gri gelin kuşağı: özgüvenin simgesidir. kendi kararı ile evlendiğini ve kendine güvendiğini göstermek isteyen gelinlerin tercih ettiği bir renktir.
pembe gelin kuşağı romantizmi temsil eder. aşkla bağlı olduğu kişiye sadakatini göstermek için seçilen bir renktir.
yeşil gelin kuşağı gönül gözünü temsil eder.
mavi gelin kuşağı kadının sevdiği aynı adamla ikinci kez evlenmesini anlatır.
siyah gelin kuşağı gelinin daha önce başka biri ile evlendiğini temsil eder.
günümüzde bu renkler farklı amaçlar ile de kullanılmaktadır. hatta başta beyaz olmak üzere istediği renkte kuşak takan gelinler de bulunmaktadır.
devamını gör...

ciddi anlamda fırsat verilmemiş bir harekettir. belki fırsat verilse idi, ülke daha yaşanılabilir bir hal alırdı.

türk solundan kastımız; her durumda ve koşulda halkını savunan, mazlumun yanında zalimin karşısında duran, gerektiğinde filistin de savaşa giden, gerektiğinde 6.filoya saldıran genç düşüncedir. diğer sol görünümlü "solcuklar" (bazı ülkelerin arka bahçesi olmuş, bazı ülkelerin tetikçisi olmuş solcu) tanımın muhatabı değildir.
devamını gör...

intel'in kurucularından gordon moore tarafından ortaya atılan, entegre devreler içindeki transistör yoğunluğunun her yıl bir önceki yıla göre ikiye katlanarak artacağını savunan yasa. bir bakıma, bilgisayarların gücünün sürekli olarak katlanarak artacağını iddia etmek anlamına gelir.
devamını gör...

şu üsttenci ve lakayt tavır var ya.. sıtkım sıyrıldı bundan.
devamını gör...

sadece bir kaç gün önce, girdiğim her sokakta böyle bir manzara karşılıyordu beni..



kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sahil kasabası.
devamını gör...

çok sık hissettiğimdir, büyük ihtimalle gercekten az kişi olduğu icindir.nasil ki küçük koylerde herkes birbirini taniyorsa,buradaki kullanicilarinda çoğunu tanıyor gibiyim. en cok begeni alan entryler 30 begeni falan zaten. bazen sözlük buyusun diye sahiplerinin falan gelip baska hesaplardan tanim girdigini hatta burada sadece benim olduğumu ,yazdigim tanimlara bakip "hahahah salak ne yazdi bakin " dediklerini bile dusunuyorum ama bunların hiçbirisi problem degil sözlüğün sahipleri sözlüğü kapatip gitsede ben sözlükte kitli kalip yazmaya devam edicem çünkü canım sıkılıyor.
devamını gör...

denizcilerin veyahut korsanların görünüşüne pek çoğumuz tanık olmuşuzdur. filmlerde ve kitaplarda betimlemelerine tasvirlerine rastlamışızdır. uzun veya kısa saçlı, kirli ve düzensiz giyinen, elinde şişesi, belinde kılıcı ve silahı eksik olmayan kaba insanlar olarak yansıtılmıştır hep korsanlar. ve bir ayrıntı daha var, genellikle küpe takarlar!

peki merak ettiniz mi korsanlar veya denizciler neden küpe takarlardı? aslında bu konuda tek bir cevap yok, birden çok teori var. ilki yolculuklar ve seyahatler! denizcilerin, yolculuklarını veyahut seyahatlerini anmak için küpeler taktığı söyleniyor. zaferleri kutlamak için takılan bu küpelerin ekvator geçildiğinde veyahut tehlikeli sulardan canlı çıkıldığında denizcilere verildiği düşünülüyor. başarıları, ölümsüzleştiriyorlar!

bazılarına göre de batıl inançları sebebiyle takıyorlardı. küpelerdeki metallerin büyülü güçleri olduğuna inanıyorlardı. bir tılsım gibi taşıyorlardı. kötü görüşü iyileştireceğine, deniz tutmasını engelleyeceğine hatta bir adamın boğulmasını engelleyeceğine inananlar vardı. savaş sırasında kulak tıkacı şeklinde kullanılması da düşünceler arasında. üzerlerinden sarkıtılan bal mumları, olası bir top ateşi sırasında tıkaç işlevi görebilirdi gerçekten.

kimileri için de para değerler için kullanıldılar. ölen bir denizcinin, karaya vurmuş birinin cenazesini karşılayabilirdi. hatta bazı denizcilerin küpelerinin iç kısmında ev limanları yazardı. yabancı topraklara gömülmemek için veyahut düzgün bir cenaze için ailelerine gönderilebilmesinin masrafını karşılardı. evet, korsanlar da uygun bir cenaze töreni hak ediyordu ve bu mücevherler ile karşılanabilirdi.

ve birçoğumuz korsanları asi, baş kaldıran karakterler olarak biliriz. küpelerin de bunları simgelemek amacı ile takıldığını düşünenler bulunur. sınıfsal ayrımın olduğu dönemlerde düşük sınıftan erkeklerin takı takmasını, küpe kullanmasını yasaklayan yasalar çıkmıştı ve korsanlar bunları zevkle çiğnediler! yasalar, insanları giysilerine, yediklerine ve içtiklerine göre ayırıyordu.

bir diğer bariz sebep de varlıklarını korumaktı. paralarının ortasında delikler açar onları küpe, kolye, bileklik niyetine takarlardı. bu şekilde, çalınmalarını önlemiş olurlardı. tarihçiler bu para mücevherlerden bulmuş olsalar da kimileri korsanlar hakkındaki çoğun şeyin hurafe olduğunu düşünür. göz bandı veya küpe takmadıklarını, onların sadece yakın yüzyıllarda yapılmış korsan imajı için kullanıldıklarına inanırlar. en dayanıklı tez, cenaze törenlerinin halledilmesi ve hırsızlıktan korunmak istemeleri şeklinde fakat bunların hepsini çocuk kitapları için resimler çizen amerikalı howard pyle'ın eseri olduğunu düşüneneler de var. kendisi 19. yüzyılın sonlarına doğru patlama yapan yayıncılığın önemli bir ismiydi ve sanıyorum günümüzde herkesin aşina olduğu korsan imajını zihinlerimize yerleştiren ilk kişiydi.

kaynak ve daha fazlası: livescience.com, medium.com, atlasobscura.com, illustrationhistory.org, benersonlittle.blog
devamını gör...

kendine zarar vermiştir. taştan korkan adam mı olur? heykel onarılır ama bu zihniyet onarılmaz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

"ve ben; dilek tutmadım hiç. hep dua ettim 'ömrün ömrüme nasip olsun' diye."
mevlana celaleddin-i rumi
devamını gör...

tercihimi zeki müren den yana kullanıyorum.
devamını gör...

uzun yıllardır bu alemde olan rapper. mahlasının anlamı (bkz: şahların şahı). henüz yeni tanınmaya başladığında şarkıları söyleme tarzı ile 'ördek' denilerek dalga geçildi. aslında kendine has bir kitlesi vardı fakat autotune dalgaları popülerleşince o kitleyi kaybetti. bi dönem uyuşturucu bağımlılığıyla uğraştığını veya hala daha uğraştığını satır aralarından rahatça anlayabiliyoruz. çöküş dönemi yaşamış fakat küllerinden yeniden doğmaya başlamıştır zannımca. son zamanlarda çıkardığı (bkz: 666) albümü ve (bkz: kunteper) single'ı oldukça kalitelidir. türkçe trap tarihinin en kaliteli parçası olan karma'yı rap dinleyip bilmeyen yoktur.
devamını gör...

helal olsun kız sana arkandayız..
çünkü o da karşısındaki insanları sorgulayan kendi karakterine uygun olan kişiyi tercih edebilmeyi seçen.ince eleyip sık dokuyan koca yürekli kardeşimiz. ilgi görmesine rağmen içine sinmeyenle sırf sevgili olmak için olmayan kendi kendine yeten insandır.
devamını gör...

hâlâ türkçüler günü mü türkçülük günü mü tartışılan gün. kafatascı arkadaşlarım atsız beğ, bu günü ilân ettiği için türkçüler der. çünkü gün, bir mahkeme çıkışı üzere ortaya çıkmıştır. bana göre ise ideolojik bir gün olması sebebiyle türkçülük günüdür. kişiler mahkemeyi kazansa da dava uğrunadır her şey.
o zaman kutlu olsun!*
devamını gör...

bir koşuşturma, bir heyecan. herkesin yüzünde benzer bir gerginlik vardı o akşamüstü. tedirginlik, her yerden bir tehlike gelebileceği ihtimali, belirsizlik. kalabalık bir masada oturuyorlardı. kimse çantasını kucağından indirip sandalyeye bile asmamıştı. telefonlar elde. şarjlar azalmış. nöbetleşe camdan sokağa bakıp duran 9 kişiydiler. ışık'ın telefonu çaldı. arayan iş arkadaşı joseph'ti. murat'tan belgeyi alıp almadığını sordu. saatlerdir bu anın gelmesini bekliyordu ışık. derin bir iç çekti. aldım dedi. korkma dedi joseph hissetmiş gibi. "senden kimse şüphelenmez."

ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.

hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...

joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;

-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.

polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;

-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.

-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.

ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.

ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
devamını gör...

ben haber verilenine de gıcık oluyorum da.. habersiz yapılan görüntülü aramaya ne desem bilemedim. bir de açmayınca bozuluyor insanlar. ne kadar gereksiz bir eylem ya. hadi annenle babanla hasret giderirsin vs ama bilmemkimler toplaşmış ee? akıllarına düşmüşsün bi ariyim demişler. lan ne alaka ya, e nasılsın iyi misinden ileri de varmıyor muhabbet. manasız bişi.
devamını gör...

hastam kullandığı ilaçları masaya dökünce bende içimden bu nakaratı söylüyorum.
"gözümu açtım gördüğüme inanmadım, sanki bir kötü rüya korkarım aman allah."
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim