kazım karabekir
kurtuluş savaşında doğu cephesinde düşmanları yenilgiye uğratan , türkiye için en az atatürk kadar önemli şahsiyet , ne yazık ki müslaman kimliği dolayısıyla dönemin din düşmanları tarafından saldırılara uğramış adı tarihten silinmeye çalışılmıştır , kısmen de başarılı olunmuş bugün ata'yı herkes bilirken karabekir paşa unutulmuştur .
atatürk'ü çok sevmekle birlikte en büyük dargınlığım cumhuriyet döneminde kazım karabekir'e yeterince sahip çıkmamasıydı
cumhuriyet tarihinde birçok kişiye haksızlık yapıldı fakat en büyüğü karabekir'e yapılmıştır kanımca .
atatürk'ü çok sevmekle birlikte en büyük dargınlığım cumhuriyet döneminde kazım karabekir'e yeterince sahip çıkmamasıydı
cumhuriyet tarihinde birçok kişiye haksızlık yapıldı fakat en büyüğü karabekir'e yapılmıştır kanımca .
devamını gör...
bilinmeyene olan korku
"insan bilmediği cenneti değil, bildiği cehennemi yaşamaya meyillidir." demiş ertürk akşun.
devamını gör...
yaser arafat
filistin'in kurtuluş mücadelesi büyük bir hayalin, ihanetler silsilesi vesilesi ile yok edilmesinden başka bir şey değildir. özellikle arafat'ın ve habaş'ın tırnakları ile kazıyarak -ki bunun büyük bir bölümü çatışmalar ve mücadele ile geçmiştir- meşru bir zemine oturtmuş oldukları bağımsızlık mücadelesi ne yazık ki, emperyalist güçlerin sinsi oyunları ile darmadağın olmuştur.
özellikle fkö'nün ve fhkc'nin filistin davasında neredeyse tek tek tuğla taşıyarak ördüğü duvar gelen tehlikeyi gören israil ve yandaşları tarafından karşılarına hamas'ın çıkarılması ile yıkılmıştır.
ki ömrünü siyonizm ile ve emperyalizm ile mücadeleye adamış arafat'a "uzlaşmacı'' yaftası yapıştırılarak, diplomatik anlamda ilmek ilmek işlenen kazanımların da çöpe gitmesine sebep olunmuştur.
olay o kadar ilginç ki; özellikle 70'li ve 80'li yıllarda müslüman ülkeler tarafından yalnız bırakılan arafat ve habaş ne hikmetse, mücadeleleri ile filistin davasını belli bir noktaya taşıdıktan sonra hamas ortaya çıkmıştır. hamas'ın ortaya çıkışı ile birlikte de özellikle batı ülkeleri filistin meselesine verilecek desteğin, radikal islam'a verilen destek olduğunu öne sürerek tabiri caizse bu konuda politik arenadan sıvışmışlardır. böylece filistin'in anasının ak sütü gibi helal olan bağımsızlık hakkı ve iddiası uluslararası arenada ve diplomatik manada öksüz kalmıştır.
70'li yıllar ve 80'ler de ortada görünmeyen, filistin adını bile ağzına almayan siyasal islamcı akımlar bugün her şey israil'in istediği mecraya oturmuşken, ortaya çıkıp söylem bazında, yazıp çiziyorlar.
yukarıda arkadaşımızın yazdığı gibi, filistin'in özgürlüğe en çok yaklaştığı zamanda, arafat'ın arkasında durmayanlar bugün filistin için timsah gözyaşları döküyorlar. bunu yaparken de anti siyonist olduklarını iddia ediyorlar. siyonizme arafat'ın karşısında zafer kazandıranların ortalıkta anti siyonistim diye gezmesi kadar ahlak dışı ve içten pazarlıklı bir tutum yoktur.
özellikle fkö'nün ve fhkc'nin filistin davasında neredeyse tek tek tuğla taşıyarak ördüğü duvar gelen tehlikeyi gören israil ve yandaşları tarafından karşılarına hamas'ın çıkarılması ile yıkılmıştır.
ki ömrünü siyonizm ile ve emperyalizm ile mücadeleye adamış arafat'a "uzlaşmacı'' yaftası yapıştırılarak, diplomatik anlamda ilmek ilmek işlenen kazanımların da çöpe gitmesine sebep olunmuştur.
olay o kadar ilginç ki; özellikle 70'li ve 80'li yıllarda müslüman ülkeler tarafından yalnız bırakılan arafat ve habaş ne hikmetse, mücadeleleri ile filistin davasını belli bir noktaya taşıdıktan sonra hamas ortaya çıkmıştır. hamas'ın ortaya çıkışı ile birlikte de özellikle batı ülkeleri filistin meselesine verilecek desteğin, radikal islam'a verilen destek olduğunu öne sürerek tabiri caizse bu konuda politik arenadan sıvışmışlardır. böylece filistin'in anasının ak sütü gibi helal olan bağımsızlık hakkı ve iddiası uluslararası arenada ve diplomatik manada öksüz kalmıştır.
70'li yıllar ve 80'ler de ortada görünmeyen, filistin adını bile ağzına almayan siyasal islamcı akımlar bugün her şey israil'in istediği mecraya oturmuşken, ortaya çıkıp söylem bazında, yazıp çiziyorlar.
yukarıda arkadaşımızın yazdığı gibi, filistin'in özgürlüğe en çok yaklaştığı zamanda, arafat'ın arkasında durmayanlar bugün filistin için timsah gözyaşları döküyorlar. bunu yaparken de anti siyonist olduklarını iddia ediyorlar. siyonizme arafat'ın karşısında zafer kazandıranların ortalıkta anti siyonistim diye gezmesi kadar ahlak dışı ve içten pazarlıklı bir tutum yoktur.
devamını gör...
bebeksi erkeğim
erkeği bulmuş bebeksi olanını arıyor haspam*
kardeşim çok afedersiniz ama bu krizde kıtlıkta leblebi niyetine viagra falan mı çiğniyorsunuz anasını satim lan? bu nasıl bir libido, bu nasıl bir doyumsuzluk? sözlük sözlük değil kocaman bir inşaat alanı, altından geçen kadınlara baretli baretli tipler bakıyormuş gibi bir izlenim var şuan.*
kardeşim çok afedersiniz ama bu krizde kıtlıkta leblebi niyetine viagra falan mı çiğniyorsunuz anasını satim lan? bu nasıl bir libido, bu nasıl bir doyumsuzluk? sözlük sözlük değil kocaman bir inşaat alanı, altından geçen kadınlara baretli baretli tipler bakıyormuş gibi bir izlenim var şuan.*
devamını gör...
takipten çıkan takipçi
nayırrrrr!!!!! demin gitti biri. kar tanemdiniz ama siz her biriniz. özeldiniz, birbirinize benzemezdiniz.
ne oldu da beğenmedin beni ha? ben sevilmeyecek yazar mıyım? yoksa yaptığım son şaka çok mu kötü geldi? gözlerim yaşlı bekliyorum seni. tülayyyyy geri dön tülayyyyy!
ama şanslı ex-takipçimsin çünkü karmasızlıktan takipçilerimi hala göremiyorum. bir alayım o özelliği hepinizin adını bir excel dosyasına yazıp kayıt tutacağım. kaçamayacaksınız bundan sonra. bekleyin 1000 karmam kaldı o günlere...*
ne oldu da beğenmedin beni ha? ben sevilmeyecek yazar mıyım? yoksa yaptığım son şaka çok mu kötü geldi? gözlerim yaşlı bekliyorum seni. tülayyyyy geri dön tülayyyyy!
ama şanslı ex-takipçimsin çünkü karmasızlıktan takipçilerimi hala göremiyorum. bir alayım o özelliği hepinizin adını bir excel dosyasına yazıp kayıt tutacağım. kaçamayacaksınız bundan sonra. bekleyin 1000 karmam kaldı o günlere...*
devamını gör...
annenin ölmesi
akla getirilmemesi gereken durum.
rüyaların tersi çıkar.
annen çok yaşayacak sayın yazar.
rüyaların tersi çıkar.
annen çok yaşayacak sayın yazar.
devamını gör...
artı oy vermede cömert olan yazarlar
kim onlar, yok öyle bir şey olsa ben görürdüm denecek başlıktır.
devamını gör...
sıvı yakıtlı roket
oksitleyici ve yakıtları sıvı fazda olan, büyük hacimli ağır bir roket türü.
bu roketlerde 2 sıvı tankı bulunur. bunlardan birinde sıvı hidrojen vb yanıcı maddeler bulunurken, diğerinde nitrojen peroksit gibi yakıcı maddeler bulunur.
yanma hızının kontrol edilebilmesi, 1'den fazla yük taşıyabilmeleri, egzoz soğutma mekanizmaları gibi konularda katı yakıtlı roketlere kıyasla avantajlı olsa da itiş gücünün kısıtlı oluşu, masraflı olması, alabileceği yakıt miktarının sınırlı olması gibi konularda da dezavantajlı durumdadır. üstelik büyüklük ve ağırlıkları nedeniyle, fırlatış esnasında çok büyük rampalara ihtiyaç duyarlar.
edit: ronnie adlı yazar arkadaşın uyarısı üzerine, anlam bozukluğu olmaması adına düzeltme yapayım. sıvı/katı yakıtlı olan şey roketin kendisi değil motoru.
bu roketlerde 2 sıvı tankı bulunur. bunlardan birinde sıvı hidrojen vb yanıcı maddeler bulunurken, diğerinde nitrojen peroksit gibi yakıcı maddeler bulunur.
yanma hızının kontrol edilebilmesi, 1'den fazla yük taşıyabilmeleri, egzoz soğutma mekanizmaları gibi konularda katı yakıtlı roketlere kıyasla avantajlı olsa da itiş gücünün kısıtlı oluşu, masraflı olması, alabileceği yakıt miktarının sınırlı olması gibi konularda da dezavantajlı durumdadır. üstelik büyüklük ve ağırlıkları nedeniyle, fırlatış esnasında çok büyük rampalara ihtiyaç duyarlar.
edit: ronnie adlı yazar arkadaşın uyarısı üzerine, anlam bozukluğu olmaması adına düzeltme yapayım. sıvı/katı yakıtlı olan şey roketin kendisi değil motoru.
devamını gör...
5 yıl sonraki kendine not
öncelikle, umarım oradasındır ve bu yazdığımı bulabilmişsindir. her şey bir yana, seninle gurur duyuyorum. bunu okurken ne olduğun önemli değil, seninle gurur duyuyorum çünkü bunu biz başardık. şu an aldığım kararlar için kızıyor musun bilmiyorum* ama mutlu olduğumu biliyorsun. daha fazla ne söyleyebilirim bilmiyorum. seni seviyorum canım kendim.*
devamını gör...
uncut gems
bir banny safdie ve josh safdie filmidir. filmin senaryosunu da bu ikili yazmıştır. filmin başrol oyuncusu ise benim için vasat komedi filmlerinin adamı olan ve ara ara ben stiller ile karıştırdığım ama sonra kendisine haksızlık ettiğimi düşündüğüm adam sandler’dır. yine kendisine haksızlık yapmamak için oynadığı happy gilmore, big daddy ve 50 first dates beğendiğimi söylemeliyim.

film sürekli bir başarısızlık girdabında boğulmaya başlayan ve eski günlerini mumla arayan howard ratner’ın hikayesini anlatıyor. howard bir zamanlar kazandığı başarıdan çok uzaktır ve borçları çığ gibi büyümektedir. bu borçları ödemek için ve tekrar başarılı olmak içinse en iyi yöntem olarak bahis oynamayı seçer. bir de afrika’dan getirdiği siyah opali açık artırma ile satarak büyük bir voli vurmayı.
ama gündelik hayatın tüm gerginlikleri, howard’ın başarısızlığa olan inanılmaz meyili ve özel yaşantısının alt üst olması onun ayağına çelme takan etkenlerdir.
filmin en güzel yanlarından biri adam sandler’ın benim için beklenmedik olan iyi oyunculuğu ve kendilerini oynayan kevin garnett ve the weeknd’in performansları oldu.

filmin sonu ise gerçekten filmi izlenmeye değer kıldı benim için. film bittiğinde çoğu adam sandler filminde olduğu gibi haksızlığa uğradığım duygusuna kapılmadım.

film sürekli bir başarısızlık girdabında boğulmaya başlayan ve eski günlerini mumla arayan howard ratner’ın hikayesini anlatıyor. howard bir zamanlar kazandığı başarıdan çok uzaktır ve borçları çığ gibi büyümektedir. bu borçları ödemek için ve tekrar başarılı olmak içinse en iyi yöntem olarak bahis oynamayı seçer. bir de afrika’dan getirdiği siyah opali açık artırma ile satarak büyük bir voli vurmayı.
ama gündelik hayatın tüm gerginlikleri, howard’ın başarısızlığa olan inanılmaz meyili ve özel yaşantısının alt üst olması onun ayağına çelme takan etkenlerdir.
filmin en güzel yanlarından biri adam sandler’ın benim için beklenmedik olan iyi oyunculuğu ve kendilerini oynayan kevin garnett ve the weeknd’in performansları oldu.

filmin sonu ise gerçekten filmi izlenmeye değer kıldı benim için. film bittiğinde çoğu adam sandler filminde olduğu gibi haksızlığa uğradığım duygusuna kapılmadım.
devamını gör...
en iyi sözlüğün normal sözlük olması
ekşi'de rusça yazamıyorduk. normal sözlük'e geldim gençleştim resmen bu kadar mı fark eder. спасибо товарищ.
devamını gör...
sait faik abasıyanık
türk edebiyatı'nın öykü türünde çığır açan öykücüsü.
kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.
babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.
eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.
annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)
aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.
son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.
herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.
yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.
kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?
ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.
deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?
bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.
iki senedir gelmiyorlar.
belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.
büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.
bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.
hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...
konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...
hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..
kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.
ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.
havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.
konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.
kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:
— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— mühendis ahmet bey söktürüyor.
— ne yapacak bunları?
— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— ingiliz çimiyle bu bir mi?
— bu daha mı iyi?
— iyi de lâf mı?
bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.
kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.
(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)
sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.
babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.
eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.
annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)
aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.
son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.
herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.
yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.
kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?
ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.
deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?
bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.
iki senedir gelmiyorlar.
belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.
büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.
bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.
hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...
konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...
hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..
kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.
ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.
havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.
konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.
kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.
seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:
— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— mühendis ahmet bey söktürüyor.
— ne yapacak bunları?
— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— ingiliz çimiyle bu bir mi?
— bu daha mı iyi?
— iyi de lâf mı?
bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.
kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.
(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)
sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
devamını gör...
insan bir kez aşık olur
niye ya? niye bir kere? toy ve aptal halimizle bir hata ettik diye; tek hakkımızı aptalca mı harcamış oluyoruz?
yok efendim öyle yağma!!!
insan sadece bir kere aşık olmaz. yüzünü bile hatırlamadığım biri yüzünden niye bu hakkımı kaybetmiş olayım?
yok efendim öyle yağma!!!
insan sadece bir kere aşık olmaz. yüzünü bile hatırlamadığım biri yüzünden niye bu hakkımı kaybetmiş olayım?
devamını gör...
ömer hayyam
nişaburlu şair, bilim insanı.
ömer hayyam'ı genel olarak rubaileriyle tanısak da aslında kendisi önemli bilim insanları arasındadır.
bilindiği kadarıyla 158 tane rubaisi vardır. rubailer genel olarak ömer hayyam'ın eğlence düşkünü olmasından ötürü eğlence, zevk, aşk konularındadır.
günümüzde kullanılmasa da celali takvimi de ömer hayyam'ın eseridir.
ömer hayyam'ı genel olarak rubaileriyle tanısak da aslında kendisi önemli bilim insanları arasındadır.
bilindiği kadarıyla 158 tane rubaisi vardır. rubailer genel olarak ömer hayyam'ın eğlence düşkünü olmasından ötürü eğlence, zevk, aşk konularındadır.
günümüzde kullanılmasa da celali takvimi de ömer hayyam'ın eseridir.
devamını gör...
victor hugo'nun mösyö daelli'ye mektubu
“sefiller kitabının tüm halklar için yazılmış olduğunu söylerken haklıydınız beyefendi. herkes tarafından okunacak mı bilmiyorum ama ben herkes için yazdım. ingiltere’ye olduğu kadar ispanya’ya, italya’ya olduğu kadar fransa’ya, almanya’ya olduğu kadar irlanda’ya, köleleri olan cumhuriyetlere olduğu kadar, serfleri olan imparatorluklara da hitap etmektedir. toplumsal meseleler sınırları aşar. insan türünün yaraları, dünyayı kaplayan o geniş yaralar, dünya haritası üzerine çizilmiş mavi ya da kırmızı çizgilerde son bulmuyor. insanın cahil ve umutsuz olduğu her yerde, kadının kendini ekmek parası için sattığı her yerde, çocuğun bir şeyler öğrenebileceği bir kitabın ve ısınabileceği bir ateşin eksikliğini çektiği her yerde, sefiller kapıyı çalar ve şöyle der: açın kapıyı, sizin için geldim.
içinde yaşadığımız medeniyetin bu çok karanlık ânında, sefilin adı insandır; her iklimde can çekişmekte, her dilde inlemeye devam etmektedir.”
içinde yaşadığımız medeniyetin bu çok karanlık ânında, sefilin adı insandır; her iklimde can çekişmekte, her dilde inlemeye devam etmektedir.”
devamını gör...
24 ağustos 2021 türkiye hollanda voleybol maçı
şiir gibi maç olmuş, milli takımımızın cânım kadınlarının 3-0 galibiyetiyle sonuçlanmıştır. helal olsun, gönülden tebrikler.
devamını gör...
sözlük kulüpleri
ben ekonomi ve iş kolu konuşup fikir alışverişi yapabileceğimiz bir kulüp kurmak istiyorum. buradan yetkililere duyurulur.
devamını gör...
merdümgiriz yazarlara tavsiyeler
dostlar sakayi bir kenara bırakırsak merdumgiriz benim adım gibi bir şey artık. o kadar benimsedim ki. ne nickimi bırakırım ne de merdumgiriz olmayı.*
devamını gör...
yaş ilerledikçe azalan şeyler
kolajen.
devamını gör...
