sheldon cooper
(bkz: the big bang theory)'nin ana karakteri denliebilecek karakter sanırım. karakteristik olarak zeki ama sosyal olarak zayıftır ve hep mizah konusu olur bu yanı.
devamını gör...
bir şarkıda geçen en acı söz
oysa ben bu gece, yüreğim elimde, sana bir sırrımı söyleyecektim.*
devamını gör...
haliç
boğaz ile birlikte istanbul'u istanbul yapan iki sebepten biri. altın boynuz ve mitolojik olanı da sığır geçidi , diğer isimleri arasındadır. boğaz'dan farklı tarafı ise daha bir çıkmaz, uzun ve dar bir körfez olmasıdır. zaten haliç sözcüğünün arapça karşılığı da körfez oluyor. kağıthane ve alibeyköy derelerinin döküldüğü bir yer. bunun yanında çalkantılı olmayan, sakin suyu sebebiyle de tarih boyunca demirleyen, iskele ve rıhtımlara yanaşan, yükleme yapan gemilerin doğal bir limanı olmuştur. daha üste doğru gidildikçe de suların sığlaşması üzerine de gemi yapımı ve onarımı için çok elverişli olmuş, bundan dolayı da tersaneler kurulmuş.
haliç, osmanlı'nın son dönemleri ile cumhuriyetin ilk dönemleri endüstri merkezi olmuştur. kıyılarında bugün bile başka amaçla kullanılan endüstriyel yapılar görülebilir. bugün ismi sıkça duyulan haliç kongre merkezi binası daha önce eski bir salhane binası, bir zaman sütlüce mıntıkasındaki eski bina bugün çağdaş bir kongre salonuna dönüştürülmüş. sütlüce'de kasap ve uylukçular ile bilinen bir yer. tabi burada kesilen o kadar koyunun dışkısı da haliç'e dökülüyor, pis kokudan da geçilmiyor. postlar da karşıdaki eyüp'e gider, yünler burada kırpılır, geriye kalan deriler de tabakhaneye yollanırmış.
haliç, osmanlı'nın son dönemleri ile cumhuriyetin ilk dönemleri endüstri merkezi olmuştur. kıyılarında bugün bile başka amaçla kullanılan endüstriyel yapılar görülebilir. bugün ismi sıkça duyulan haliç kongre merkezi binası daha önce eski bir salhane binası, bir zaman sütlüce mıntıkasındaki eski bina bugün çağdaş bir kongre salonuna dönüştürülmüş. sütlüce'de kasap ve uylukçular ile bilinen bir yer. tabi burada kesilen o kadar koyunun dışkısı da haliç'e dökülüyor, pis kokudan da geçilmiyor. postlar da karşıdaki eyüp'e gider, yünler burada kırpılır, geriye kalan deriler de tabakhaneye yollanırmış.
devamını gör...
kafa sözlük’te ingilizce küfürün serbest olması
etmeyin kardeşim sizde, serbest değildir o.
size öyle geliyordur.*
size öyle geliyordur.*
devamını gör...
ana ahbk
erkeğe söylenirken doğrudur fakat kadına söylenirse olmaz , sonuna bir t yazılmalıdır, ''i'' olarak telaffuz edilmelidir.
devamını gör...
yağmura en çok yakışan şey
ağlamak.
kimse de anlamaz.
yağmur insanı kalabalıklardan saklar.
kimse de anlamaz.
yağmur insanı kalabalıklardan saklar.
devamını gör...
sözlük yazarlarının satın aldıkları son kitap
oğuz atay-tutunamayanlar
albert camus-yabancı
george orwell-1984
goethe-genç werther'in acıları
albert camus-yabancı
george orwell-1984
goethe-genç werther'in acıları
devamını gör...
bir erkeğin en tatlı olduğu an
ya bazen böyle boncuk boncuk bakıyorlar.
gözleri mis gibi.
sadece sana bir çıkarı olmadan,
sevgiyle.
aman be gece gece.*
gözleri mis gibi.
sadece sana bir çıkarı olmadan,
sevgiyle.
aman be gece gece.*
devamını gör...
yalın'ın gerçek adının hüseyin olması
mabel matiz' in gerçek isminin fatih olması kadar acı ama bir o kadar da komik durumdur.
devamını gör...
alexandre cabanel
1823-1889 yılları arasında yaşamış fransız akademik-klasik ressam.
döneminde paris salon'unun en sevilen ressamlarından olmuş, salon tarafından büyük onur madalyası'yla ödüllendirilmiştir. 17 yaşında kabul edildiği paris güzel sanatlar akademisi'nde daha sonra profesör olmuştur. türk ressamlardan süleyman seyyid'in de hocasıymış bir dönem.
kendisi salon ile yakın ilişki içerisinde olduğu ve empresyonizm akımına da karşı çıktığı için, bu akımı benimseyen ressamların salon'a kabul edilmemesinde, dolayısıyla reddedilenler salonu'nun açılmasında da etkisi vardır.
fallen angel (1847) tablosundan detay.
en bilinen eserlerinden ''fallen angel'', cennetten kovulan lucifer'ın tablosudur. ressam bu meleği öyle çizmiş ki, yüzünün sadece yarısını gördüğümüz halde insanın içine işleyen bakışı neler hissettiğini müthiş bir şekilde anlatıyor.
eserlerini incelemek için buradan
ressam ve ''fallen angel'' tablosuyla ilgili daha fazla bilgi için kaynak
döneminde paris salon'unun en sevilen ressamlarından olmuş, salon tarafından büyük onur madalyası'yla ödüllendirilmiştir. 17 yaşında kabul edildiği paris güzel sanatlar akademisi'nde daha sonra profesör olmuştur. türk ressamlardan süleyman seyyid'in de hocasıymış bir dönem.
kendisi salon ile yakın ilişki içerisinde olduğu ve empresyonizm akımına da karşı çıktığı için, bu akımı benimseyen ressamların salon'a kabul edilmemesinde, dolayısıyla reddedilenler salonu'nun açılmasında da etkisi vardır.
fallen angel (1847) tablosundan detay.en bilinen eserlerinden ''fallen angel'', cennetten kovulan lucifer'ın tablosudur. ressam bu meleği öyle çizmiş ki, yüzünün sadece yarısını gördüğümüz halde insanın içine işleyen bakışı neler hissettiğini müthiş bir şekilde anlatıyor.
eserlerini incelemek için buradan
ressam ve ''fallen angel'' tablosuyla ilgili daha fazla bilgi için kaynak
devamını gör...
ölüler evinden anılar
bir dostoyevski eseridir. sürgün zamanları mahpus olmak işkence görmek mahkûm olmak gibi bütün gerçeklikleri bize rahatsız edici şekilde anlatır.
o kadar rahatsız edici bir eserdir ki sürekli okurken düşünmek zorunda kalırsınız üzülürsünüz ama düşünürsünüz.
sibirya da hapis yaşantısını anlatan bu eser işkence, zulüm, ceza, açlık gibi kavramları dostoyevski’nin gizli özne oluşuyla bize anlatır.
okurken düşünüp durdum böyle bir eseri dostoyevski’den başka kim yazabilirdi?
okuyucuya verilen bir mesaj olmaması okuyucuyu düşünmeye sevk etmesi bu kitabı kesinlikle başarılı bir dostoyevski eseri yapıyor.
insanlar bazı zor durumlarda çaresiz kalırlar ve oraya uyum sağlamaya çalışırlar. düşünsenize istemediğiniz bir yerde kalmak ne kadar kötüdür?
zorla bir yerde tutulmak ne kadar kötüdür?
siz bunları düşünürken dostoyevski çıkıyor ve “insan her şeye alışan bir yaratıktır” diyor.
okunması gerekir. okurken düşünülmesi gerekir.
--! spoiler !--
okurken beni en çok etkileyen kısım işkence görürken ses çıkarmayan yaşlı amca oldu. düşündüm bir insan bir cezayı hak ettiğini düşünürse ne yapar nasıl tepki verir diye düşündüm.
mahpusların küçük bir kuşa yaklaşımları beni mahvetti.
yine düşündüm durdum suçlu insanların yüreğindeki şefkat hapsolunca ortaya mı çıkar?
suçlu insanlar ceza çekince suçsuz bir insana dönüşür mü?
--! spoiler !--
okunmalıdır okurken düşünülmelidir.
beni etkileyen alıntıları ekleyeyim.
hem de bu gibi durumlar, çok uslu ve o zamana kadar tamamıyla geri planda kalmış kimselerde görülür. bazıları, girmiş oldukları yeni kalıbı kendileri için övünme sebebi sayarlar. eskiden ne kadar ezilmiş ve boynu bükükler, şimdi aynı oranda işini bilen, kabadayı görünmek arzusundadırlar. etrafa saldığı korkudan zevk alır; insanlarda uyandırdığı tiksinme duygusunu adeta sever. kayıtsız tavır takınır; bu durumda, içinden bir an önce cezanın gelmesini, mahkûm olmayı bekler. çünkü gerçek olmayan kayıtsız görünmekten artık bıkmıştır.
herkes çok acımasızdı, içimi dökebileceğim kimse yoktu. bazen bir köşeye çekilir, içimi çeke çeke ağlardım.
ama bakarsınız, bir mahkûm okumuş, vicdanlı, bilinçli ve cesurdur. duyduğu vicdan azabının verdiği acı onu aldığı çok daha fazla sarsmaktır. o kendini en şiddetli yasadan daha amansızca cezalandırmıştır. beri yandan sürgün hayatı boyunca işlediği suçu bir kez bile aklına getirmeyen bir herif, yaptığından ötürü kendini haklı bile saymaktadır.
sürgün hayatında hürriyet yokluğundan ve zorla çalıştırmadan başka, belki diğerlerinden daha korkunç bir azabın olduğunu zamanla öğrendim: zorunlu ortak hayat.
o kadar rahatsız edici bir eserdir ki sürekli okurken düşünmek zorunda kalırsınız üzülürsünüz ama düşünürsünüz.
sibirya da hapis yaşantısını anlatan bu eser işkence, zulüm, ceza, açlık gibi kavramları dostoyevski’nin gizli özne oluşuyla bize anlatır.
okurken düşünüp durdum böyle bir eseri dostoyevski’den başka kim yazabilirdi?
okuyucuya verilen bir mesaj olmaması okuyucuyu düşünmeye sevk etmesi bu kitabı kesinlikle başarılı bir dostoyevski eseri yapıyor.
insanlar bazı zor durumlarda çaresiz kalırlar ve oraya uyum sağlamaya çalışırlar. düşünsenize istemediğiniz bir yerde kalmak ne kadar kötüdür?
zorla bir yerde tutulmak ne kadar kötüdür?
siz bunları düşünürken dostoyevski çıkıyor ve “insan her şeye alışan bir yaratıktır” diyor.
okunması gerekir. okurken düşünülmesi gerekir.
--! spoiler !--
okurken beni en çok etkileyen kısım işkence görürken ses çıkarmayan yaşlı amca oldu. düşündüm bir insan bir cezayı hak ettiğini düşünürse ne yapar nasıl tepki verir diye düşündüm.
mahpusların küçük bir kuşa yaklaşımları beni mahvetti.
yine düşündüm durdum suçlu insanların yüreğindeki şefkat hapsolunca ortaya mı çıkar?
suçlu insanlar ceza çekince suçsuz bir insana dönüşür mü?
--! spoiler !--
okunmalıdır okurken düşünülmelidir.
beni etkileyen alıntıları ekleyeyim.
hem de bu gibi durumlar, çok uslu ve o zamana kadar tamamıyla geri planda kalmış kimselerde görülür. bazıları, girmiş oldukları yeni kalıbı kendileri için övünme sebebi sayarlar. eskiden ne kadar ezilmiş ve boynu bükükler, şimdi aynı oranda işini bilen, kabadayı görünmek arzusundadırlar. etrafa saldığı korkudan zevk alır; insanlarda uyandırdığı tiksinme duygusunu adeta sever. kayıtsız tavır takınır; bu durumda, içinden bir an önce cezanın gelmesini, mahkûm olmayı bekler. çünkü gerçek olmayan kayıtsız görünmekten artık bıkmıştır.
herkes çok acımasızdı, içimi dökebileceğim kimse yoktu. bazen bir köşeye çekilir, içimi çeke çeke ağlardım.
ama bakarsınız, bir mahkûm okumuş, vicdanlı, bilinçli ve cesurdur. duyduğu vicdan azabının verdiği acı onu aldığı çok daha fazla sarsmaktır. o kendini en şiddetli yasadan daha amansızca cezalandırmıştır. beri yandan sürgün hayatı boyunca işlediği suçu bir kez bile aklına getirmeyen bir herif, yaptığından ötürü kendini haklı bile saymaktadır.
sürgün hayatında hürriyet yokluğundan ve zorla çalıştırmadan başka, belki diğerlerinden daha korkunç bir azabın olduğunu zamanla öğrendim: zorunlu ortak hayat.
devamını gör...
yol boş olduğu halde yayaya yeşil yanmasını beklemek
çevredeki herkesin size bakıp ' salak mı bu bekliyor' dediğini düşünmenize sebep olur. kesin diyodurlar o ayrı.*
devamını gör...
mig-25
havacılık tarihinde halen kırılamamış olan en yüksek irtifa rekorunun sahibi uçaktır ki 37500 metrelik bir irtifaya kadar çıkabilmiştir. o irtifadan dünyanın yuvarlaklığını gözle canlı olarak seyredebilirsiniz.
öte yandan askeri havacılık tarihinin ilk jet avcı uçağı konseptini ortaya çıkartması yönüyle de ayrı bir yeri olan sovyet uçağıdır. nato kod adı foxbattır.
1950 li yılların sonları ve 60 lı yıllar sovyetler ile natonun soğuk savaş yıllarının belki de en civcivli zamanlarıydı. ve amerika en azından psikolojik üstünlüğü elinde tutabilme amaçlı olarak sürekli sovyet hava sahasını taciz ediyordu. ta ki sovyetlerin kendi hava sahası üzerinde bir adet amerika ı-2 keşif uçağını düşürene kadar.
bu kırılma noktasından sonra amerika b-70 ve sr-71 gibi projelerle tekrar üstünlüğü eline alma çabasına girişti. b-70 sadece bir proje olarak kaldıysa da sr-71 hayata geçti ve o dönem için bu psikolojik hava üstünlüğünü tekrardan amerikaya geçirdi ki 3 mach üzeri hızlara çıkabiliyor ve de 25000 metre gibi irtifalarda görev yapabiliyordu sr-71.
bu noktada ise sovyetler bu üstünlüğü çözebilmek adına iki yola başvurdu. ilki hava savunma sistemleri yatırımları ki bu konuda zaten natonun hep önünde oldular. bir diğeri ise; sr-71 gibi uçakları engelleyebilecek çok hızlı bir uçak yapma fikriydi ve mig-25 in temelleri 1964 yılında atıldı.
geliştirme süreci 1970 yılına kadar süren mig-25 bu tarihten sonra sovyet ordusuna katıldı. natonun bu uçakla alakalı bildiği tek şey uçağın çok hızlı olduğu ve yüksek irtifalara tırmanabilmesiydi. fakat uçağın yeteneklerini görebilmeleri fazla uzun sürmedi.
1974 yılında sibiryanın kuzeyinde bir keşif görevi yapan sr-71 in peşine takılan mig-25 onu yakalamayı başardı ve radar kilidi attı. vurulmasına çok kısa bir süre kalan sr-71 ölümcül bir manevrayla mig-25 ten kaçıp amerikaya dönebildi. bu olaydan sonra amerika bir daha sr-71 leri sovyet hava sahasına sokmadı ve çılgın proje olan sr-71 için de son başlamış oldu.
mig-25 adına kırılma noktası ise 6 eylül 1976 yılında gerçekleşti. kamçatka üzerinde devriye görevi icra eden bir mig-25 pilotu uçağıyla birlikte japonyaya iltica etti ve uçak japonyaya iner inmez amerikalı ve japon mühendisler uçağı incelediler 2 ay boyunca. tabii sovyetlerin baskısı sonucu bu süre daha da uzamadı.
uçağı inceleyen mühendisler ilk başta sovyetlerin mühendisliğini küçümseyerek neredeyse kullandığı teknolojilere gülecek noktaya gelmişlerdir. çünkü uçakta gerçekten eski sayılabilecek teknolojiler vardır. fakat mühendisler incelemelere devam ettiklerinde iş hayranlığa dönüşmüştür. zira uçak sovyet mühendisliği mantalitesi ürünüdür. basittir, güvenilirdir ve de mükemmeldir. mig-25 basit bir tasarıma sahipti.
bu olaydan sonra 80 li yıllarda sovyetler bu uçağın yeni versiyonlarını üretmiştir. mig-29 ve mig-31 gibi. şu an rus hava kuvvetlerinde mig-31 lerde halen görev alıyor.
peki bu uçağın kusursuz kısımları neydi ¿ yukarıda belirttiğim üzere halen kırılamamış rekorlara sahip ve yeni bir konsepti doğurmuş bir uçaktı.
fakat durum bunlarla sınırlı değildi. uçak o dönem ki en gelişmiş sovyet radarı olan zaslon radarını kullanıyordu. 200 km menzili olan bu radar o dönem sovyetlerin iddiasına göre 12 ayrı hedefi izleyebilmekteydi. ilerleyen yıllarda uçağa kızılötesi tarayıcı da eklendi. 150 km menzilli güçlü hava hava füzeleri taşıyabilmekteydi aynı zamanda uçak.
ayrıca radara bir parantez daha açmak gerekirse; bu gelişmiş radar ile sovyetler özellikle sibirya tarafındaki radar boşluklarını kapatabilmeyi amaçlamıştı. yani uçak aslında bir avcının yanında uçan bir radardı da.
bunlara ek olarak çift motorlu bu uçak 3.2 mach hızına erişebiliyordu fakat o hızlardaki yüksek yakıt tüketimi nedeniyle bu 2.5 mach ile sınırlıydı. sadece özel durumlarda bu hız aşılıyordu.
son olaraksa çok sağlam bir uçaktı. adamlar bildiğiniz titanyumdan uçak gövdesi yapmışlar ki halen bu gövde sağlamlığından ötürü bazı kuzey afrika ülkeleri bu uçakları kullanmaya devam etmekte.
ayrıca harp sahasında da rüştünü ispatlayabilmiş bir uçak mig-25. zira 82 yılındaki ufak çapta olan arap israil çatışmalarında da bazı israil uçaklarını düşürdüğü gibi iran ırak savaşında da pek çok iran f-4 uçağını düşürmüştür. tabii aynı dönemde 2 adet f-15 ve f-18 de mig-25 kurbanı olmuşlardır. gerçi amerika yıllardır f-15 ve f-18 olaylarını reddetse de 2004 yılında bir tane f-18 için bunu kabul etmek durumunda kalmıştır.
öte yandan askeri havacılık tarihinin ilk jet avcı uçağı konseptini ortaya çıkartması yönüyle de ayrı bir yeri olan sovyet uçağıdır. nato kod adı foxbattır.
1950 li yılların sonları ve 60 lı yıllar sovyetler ile natonun soğuk savaş yıllarının belki de en civcivli zamanlarıydı. ve amerika en azından psikolojik üstünlüğü elinde tutabilme amaçlı olarak sürekli sovyet hava sahasını taciz ediyordu. ta ki sovyetlerin kendi hava sahası üzerinde bir adet amerika ı-2 keşif uçağını düşürene kadar.
bu kırılma noktasından sonra amerika b-70 ve sr-71 gibi projelerle tekrar üstünlüğü eline alma çabasına girişti. b-70 sadece bir proje olarak kaldıysa da sr-71 hayata geçti ve o dönem için bu psikolojik hava üstünlüğünü tekrardan amerikaya geçirdi ki 3 mach üzeri hızlara çıkabiliyor ve de 25000 metre gibi irtifalarda görev yapabiliyordu sr-71.
bu noktada ise sovyetler bu üstünlüğü çözebilmek adına iki yola başvurdu. ilki hava savunma sistemleri yatırımları ki bu konuda zaten natonun hep önünde oldular. bir diğeri ise; sr-71 gibi uçakları engelleyebilecek çok hızlı bir uçak yapma fikriydi ve mig-25 in temelleri 1964 yılında atıldı.
geliştirme süreci 1970 yılına kadar süren mig-25 bu tarihten sonra sovyet ordusuna katıldı. natonun bu uçakla alakalı bildiği tek şey uçağın çok hızlı olduğu ve yüksek irtifalara tırmanabilmesiydi. fakat uçağın yeteneklerini görebilmeleri fazla uzun sürmedi.
1974 yılında sibiryanın kuzeyinde bir keşif görevi yapan sr-71 in peşine takılan mig-25 onu yakalamayı başardı ve radar kilidi attı. vurulmasına çok kısa bir süre kalan sr-71 ölümcül bir manevrayla mig-25 ten kaçıp amerikaya dönebildi. bu olaydan sonra amerika bir daha sr-71 leri sovyet hava sahasına sokmadı ve çılgın proje olan sr-71 için de son başlamış oldu.
mig-25 adına kırılma noktası ise 6 eylül 1976 yılında gerçekleşti. kamçatka üzerinde devriye görevi icra eden bir mig-25 pilotu uçağıyla birlikte japonyaya iltica etti ve uçak japonyaya iner inmez amerikalı ve japon mühendisler uçağı incelediler 2 ay boyunca. tabii sovyetlerin baskısı sonucu bu süre daha da uzamadı.
uçağı inceleyen mühendisler ilk başta sovyetlerin mühendisliğini küçümseyerek neredeyse kullandığı teknolojilere gülecek noktaya gelmişlerdir. çünkü uçakta gerçekten eski sayılabilecek teknolojiler vardır. fakat mühendisler incelemelere devam ettiklerinde iş hayranlığa dönüşmüştür. zira uçak sovyet mühendisliği mantalitesi ürünüdür. basittir, güvenilirdir ve de mükemmeldir. mig-25 basit bir tasarıma sahipti.
bu olaydan sonra 80 li yıllarda sovyetler bu uçağın yeni versiyonlarını üretmiştir. mig-29 ve mig-31 gibi. şu an rus hava kuvvetlerinde mig-31 lerde halen görev alıyor.
peki bu uçağın kusursuz kısımları neydi ¿ yukarıda belirttiğim üzere halen kırılamamış rekorlara sahip ve yeni bir konsepti doğurmuş bir uçaktı.
fakat durum bunlarla sınırlı değildi. uçak o dönem ki en gelişmiş sovyet radarı olan zaslon radarını kullanıyordu. 200 km menzili olan bu radar o dönem sovyetlerin iddiasına göre 12 ayrı hedefi izleyebilmekteydi. ilerleyen yıllarda uçağa kızılötesi tarayıcı da eklendi. 150 km menzilli güçlü hava hava füzeleri taşıyabilmekteydi aynı zamanda uçak.
ayrıca radara bir parantez daha açmak gerekirse; bu gelişmiş radar ile sovyetler özellikle sibirya tarafındaki radar boşluklarını kapatabilmeyi amaçlamıştı. yani uçak aslında bir avcının yanında uçan bir radardı da.
bunlara ek olarak çift motorlu bu uçak 3.2 mach hızına erişebiliyordu fakat o hızlardaki yüksek yakıt tüketimi nedeniyle bu 2.5 mach ile sınırlıydı. sadece özel durumlarda bu hız aşılıyordu.
son olaraksa çok sağlam bir uçaktı. adamlar bildiğiniz titanyumdan uçak gövdesi yapmışlar ki halen bu gövde sağlamlığından ötürü bazı kuzey afrika ülkeleri bu uçakları kullanmaya devam etmekte.
ayrıca harp sahasında da rüştünü ispatlayabilmiş bir uçak mig-25. zira 82 yılındaki ufak çapta olan arap israil çatışmalarında da bazı israil uçaklarını düşürdüğü gibi iran ırak savaşında da pek çok iran f-4 uçağını düşürmüştür. tabii aynı dönemde 2 adet f-15 ve f-18 de mig-25 kurbanı olmuşlardır. gerçi amerika yıllardır f-15 ve f-18 olaylarını reddetse de 2004 yılında bir tane f-18 için bunu kabul etmek durumunda kalmıştır.
devamını gör...
kadınlara islami ölçülerde spor yaptırılmamasına karşıyız
neden sadece kadinlara diye sorduran aciklama.
neden yuzucu, su topcu erkeklere laf soyleyemiyor bunlar, cok ilginc. futbol da sikintili mesela. hadi bir agzini ac o konuda bakalim ne oluyor. adamin asil derdi kadinlar. ozgur olmalari, hadi onu gectim sokaga cikmalari bile batiyor adama.
ne yasadi acaba cocukken, yazik.
neden yuzucu, su topcu erkeklere laf soyleyemiyor bunlar, cok ilginc. futbol da sikintili mesela. hadi bir agzini ac o konuda bakalim ne oluyor. adamin asil derdi kadinlar. ozgur olmalari, hadi onu gectim sokaga cikmalari bile batiyor adama.
ne yasadi acaba cocukken, yazik.
devamını gör...
ilk öpüşme
mö 10.000’e tarihlenen beytüllahim’de bir mağarada bulunan heykelcik.
ain sakhri aşıkları aşkın, sevişmenin bilinen en eski tasviri. yüzleri yok, cinsiyetleri belli değil, öpüştükleri apaçık.
ain sakhri aşıkları aşkın, sevişmenin bilinen en eski tasviri. yüzleri yok, cinsiyetleri belli değil, öpüştükleri apaçık.
devamını gör...
v for vendetta replikleri
bu maskenin altında bir fikir var bay nakit avans ve fikirlere kurşun işlemez.
devamını gör...
hic sunt leones
latince bir tabirdir.
irlandalı büyük oyun yazarı ve şair william buttler yeats’in bin sekiz yüz doksan üç yılında yayımlanan kelt şafağı isimli kitabında geçen bir cümleye göre: “ eski zaman haritacıları, ayak basılmamış yerlere ‘ buralarda aslanlar var’ yazarlardı.”
başlıkta geçen cümle de bu alıntıda görüldüğü gibi “ buralarda aslanlar var” anlamına gelen latince bir tabirdir.
haritacılar beni oldum olası etkilemiştir. ama modern çağda yaşayanlardan bahsetmiyorum. eski çağlarda seyahat imkansızlıkları içinde haritalar çizmek için uğraşan ve muhtemelen kendi çizdiği haritalar içinde bir şekilde yolunu kaybeden ama inancını ve umudunu kaybetmeyen haritalılardır benim hayranlığımın nesneleri.
haritada ayak basılmayan ya da ne olduğunu bilmedikleri yerlere buralarda aslanlar var yazmaları bence dahiyane. çünkü insanın gitmediği yerlerde doğa tüm vahşiliği, doğallığı, zerafeti ve güzelliğiyle var olmaya devam etmektedir.
belki bu bir uyarı bile olabilir. insanların olmadığı toprak parçaları bırakıp dünyaya insan illetinden kurtulmak için bir şans verme çalışması olarak da görebiliriz bu notu.
uzun yazdığım için beni okumayanlar, uzun yazılardan bunalanlar, bilimsel bilgi verildiği zaman kurdeşen dökenler, sanatsal ve edebi bilgilere alerjisi olanlar, biz bu sözlüğe sadece gülmeye geldik diyenler için bir not bırakıyorum sayfama:
hic sunt leones.
irlandalı büyük oyun yazarı ve şair william buttler yeats’in bin sekiz yüz doksan üç yılında yayımlanan kelt şafağı isimli kitabında geçen bir cümleye göre: “ eski zaman haritacıları, ayak basılmamış yerlere ‘ buralarda aslanlar var’ yazarlardı.”
başlıkta geçen cümle de bu alıntıda görüldüğü gibi “ buralarda aslanlar var” anlamına gelen latince bir tabirdir.
haritacılar beni oldum olası etkilemiştir. ama modern çağda yaşayanlardan bahsetmiyorum. eski çağlarda seyahat imkansızlıkları içinde haritalar çizmek için uğraşan ve muhtemelen kendi çizdiği haritalar içinde bir şekilde yolunu kaybeden ama inancını ve umudunu kaybetmeyen haritalılardır benim hayranlığımın nesneleri.
haritada ayak basılmayan ya da ne olduğunu bilmedikleri yerlere buralarda aslanlar var yazmaları bence dahiyane. çünkü insanın gitmediği yerlerde doğa tüm vahşiliği, doğallığı, zerafeti ve güzelliğiyle var olmaya devam etmektedir.
belki bu bir uyarı bile olabilir. insanların olmadığı toprak parçaları bırakıp dünyaya insan illetinden kurtulmak için bir şans verme çalışması olarak da görebiliriz bu notu.
uzun yazdığım için beni okumayanlar, uzun yazılardan bunalanlar, bilimsel bilgi verildiği zaman kurdeşen dökenler, sanatsal ve edebi bilgilere alerjisi olanlar, biz bu sözlüğe sadece gülmeye geldik diyenler için bir not bırakıyorum sayfama:
hic sunt leones.
devamını gör...
düğünlerin olmazsa olmazları
kamber.
(bkz: kambersiz düğün olmaz)
(bkz: kambersiz düğün olmaz)
devamını gör...
çukulata tenli kaymak yüzlü döşü kıllı yakışıklı
şu videodaki ablanın bahsettiği yakışıklıdır:
okan bayülgen'e ekmek çıkarmış; bana, 10 yıl öncesinin fidyosunu hortlattırtmıştır. ama neden bu sabah da gülmeyelim azizim, değil mi? hıı hııı
işbu başlıktaki çukulata, yazım yanlışı değildir. bu yakışıklının çukulatası sizin bildiğiniz çukulatalara benzemez.*
okan bayülgen'e ekmek çıkarmış; bana, 10 yıl öncesinin fidyosunu hortlattırtmıştır. ama neden bu sabah da gülmeyelim azizim, değil mi? hıı hııı
işbu başlıktaki çukulata, yazım yanlışı değildir. bu yakışıklının çukulatası sizin bildiğiniz çukulatalara benzemez.*
devamını gör...
