aynı anda iki dil öğrenilebilir mi sorunsalı
olabilir mümkündür.
ben ilk rusçayı öğrenmiştim daha sonra yanına ingilizceyi de ekledim.
rusçayı ilerlettikçe ingilizce kaynağını rusçadan almaya başladım, ingilizce geliştikçe türkçe kaynağı pasif duruma getirdim ve iki kaynağı karma yaptım.
böylece asıl öğrenmek istediğiniz dil ana dil yerini alıyor ve ikinci dil sanki öğrenmek istediğiniz yabancı dil iş gibi geliyor.
ben ilk rusçayı öğrenmiştim daha sonra yanına ingilizceyi de ekledim.
rusçayı ilerlettikçe ingilizce kaynağını rusçadan almaya başladım, ingilizce geliştikçe türkçe kaynağı pasif duruma getirdim ve iki kaynağı karma yaptım.
böylece asıl öğrenmek istediğiniz dil ana dil yerini alıyor ve ikinci dil sanki öğrenmek istediğiniz yabancı dil iş gibi geliyor.
devamını gör...
lazerle göz çizdirme ameliyatı
2007 senesinde bu operasyondan geçmiştim. mıntıka ve ev imkanı dolayısıyla mersin'de yaptırdığım operasyondu. ileri derecede astigmat ve miyop olmuş gözlerim yaşam standartlarımı zorladığı için kararım kesindi, artık bu operasyon kaçınılmazdı. buluştuğumuz doktor önce kornea ölçümü yaparak operasyona onay verdi. birkaç gün sonra operasyon öncesi gözüme hemşirenin damlattığı göz damlası ile geçici sürede resmen hipermetrop oldum. bu sayede operasyon öncesi üç göz kusurunu aynı anda yaşadım. sıra operasyona gelince öyle bir heyecan ve tedirginlik hakim oldu ki daha sonra giydirdiler bir önlük, ellerimi birbirine kavuşturdum sanki kendi cenaze namazıma duruyormuşum gibi. sonra oturttular yarı oturur vaziyette sedyeye. operasyon boyunca sadece beş dakika boyunca dans eden yeşil ve kırmızı ışıklara baktım, bir beş dakika boyunca da diğer gözde aynı işlem devam etti. operasyon kolay bir şekilde tamamlandı ama işin ıstırabı bundan sonra başladı. operasyon gecesi gözler cayır cayır yanıyor ve beş dakikaya bir damla damlatıyoruz. neyseki sabaha kalmadan dindi acısı. operasyon sonrası gözüme yerleştirilen kontak lensin çıkması için beş gün süre verildi. bu beş gün boyunca toz, su, ışıkla temas yasak. evin perdelerini çekmiş vaziyette güneş gözlüğü ile dolaştım. ne seyir var ne okuma, evde bile dolaşırken yarasa gibi yalpalıyorum. bu ıstıraplı beş günü sabırla atlattıktan sonra kontak lensten de kurtulunca gözler yavaş yavaş netliğine kavuştu. şimdi şükürler olsun bu kadar sene geçmesine rağmen kartal gibi bakış açısına sahibim. bir de bunların farklı yöntemleri var. lasek, lasik, şahin göz, wavefront gibi yöntemler. bana uygulanan ıstıraplı yöntem, lasik isimli yöntemmiş.
devamını gör...
asit yağmurları
asit yağmuru veya asit birikmesi, ıslak veya kuru formlarda atmosferden toprağa düşen sülfürik veya nitrik asit gibi asidik bileşenlerle herhangi bir yağış formunu içeren geniş bir terimdir.
buna yağmur, kar, sis, dolu ve hatta asitli toz dahildir.

asit yağmuru, sülfür dioksit (so2 ) ve nitrojen oksit’in (no) atmosfere yayılarak rüzgar ve hava akımları ile atmosferde taşınımı. so 2 ve no sülfürik ve nitrik asitler su, oksijen ve diğer kimyasal maddeler ile reaksiyona girer.
bunlar daha sonra yere düşmeden önce su ve diğer malzemelerle karıştırılır.
kükürt ve nitrojen doğal yollarla (volkanlar olduğu gibi), fosil yakıtların yanması ile de gelir.
atmosferdeki başlıca sülfür so 2 ve no x kaynakları şunlardır:
elektrik üretmek için fosil yakıtların yakılması. sülfür oksit’in’ üçte ikisi ve nitrojen oksit’in dörtte biri atmosfere elektrik jeneratörlerinden gelir. taşıtlar ve ağır ekipman. imalat, petrol rafinerileri ve diğer endüstriler.
rüzgarlar so 2 ve no değerlerini uzun mesafelere ve sınırların ötesine taşıyabilir.
bu nedenle asit yağmurları sadece bu kaynaklara yakın yerlerde yaşayanlar için değil, herkes için sorun teşkil etmektedir.

asit yağmuru ölçümü
asitlik ve alkalilik
7.0 değeri nötr olan bir ph ölçeği kullanılarak ölçülür.
bir maddenin ph’ı (7’den az) ne kadar düşükse o kadar asidiktir; bir maddenin ph değeri (7’den büyük) ne kadar yüksekse, o kadar alkalidir.
normal yağmur yaklaşık ph 5.6’dır; .
asit yağmuru genellikle 4.2 ila 4.4 arasında bir ph’a sahiptir.

asit biriktirme formları
ıslak biriktirme
ıslak birikme en çok asit yağmuru olarak düşündüğümüz şeydir . atmosferde oluşan sülfürik ve nitrik asitler yağmur, kar, sis veya dolu ile karışarak zemine düşer.
kuru biriktirme
asidik parçacıklar ve gazlar, kuru birikim olarak yani nem olmadığında atmosferden de birike bilirler .
asitli parçacıklar ve gazlar yüzeylere (su kütleleri, bitki örtüsü, binalar) hızlı bir şekilde birikebilir ya da insan sağlığına zarar verebilecek daha büyük parçacıklar oluşturmak için atmosferik taşıma sırasında reaksiyona girebilir.
biriken asitler bir sonraki yağmurda bir yüzeyden derine sızarak yer altı sularına karışarak, böceklere ve balıklara ve diğer bitkilere ve vahşi hayvanlara zarar verebilir.
atmosferde, kuru birikim ile toprağa biriken asitlik miktarı, bir bölgenin aldığı yağış miktarına bağlıdır.
örneğin çöl alanlarında, kuru ve ıslak birikintilerin oranı, her yıl birkaç santim yağmur alan bir alandan daha yüksektir.
buna yağmur, kar, sis, dolu ve hatta asitli toz dahildir.

asit yağmuru, sülfür dioksit (so2 ) ve nitrojen oksit’in (no) atmosfere yayılarak rüzgar ve hava akımları ile atmosferde taşınımı. so 2 ve no sülfürik ve nitrik asitler su, oksijen ve diğer kimyasal maddeler ile reaksiyona girer.
bunlar daha sonra yere düşmeden önce su ve diğer malzemelerle karıştırılır.
kükürt ve nitrojen doğal yollarla (volkanlar olduğu gibi), fosil yakıtların yanması ile de gelir.
atmosferdeki başlıca sülfür so 2 ve no x kaynakları şunlardır:
elektrik üretmek için fosil yakıtların yakılması. sülfür oksit’in’ üçte ikisi ve nitrojen oksit’in dörtte biri atmosfere elektrik jeneratörlerinden gelir. taşıtlar ve ağır ekipman. imalat, petrol rafinerileri ve diğer endüstriler.
rüzgarlar so 2 ve no değerlerini uzun mesafelere ve sınırların ötesine taşıyabilir.
bu nedenle asit yağmurları sadece bu kaynaklara yakın yerlerde yaşayanlar için değil, herkes için sorun teşkil etmektedir.

asit yağmuru ölçümü
asitlik ve alkalilik
7.0 değeri nötr olan bir ph ölçeği kullanılarak ölçülür.
bir maddenin ph’ı (7’den az) ne kadar düşükse o kadar asidiktir; bir maddenin ph değeri (7’den büyük) ne kadar yüksekse, o kadar alkalidir.
normal yağmur yaklaşık ph 5.6’dır; .
asit yağmuru genellikle 4.2 ila 4.4 arasında bir ph’a sahiptir.

asit biriktirme formları
ıslak biriktirme
ıslak birikme en çok asit yağmuru olarak düşündüğümüz şeydir . atmosferde oluşan sülfürik ve nitrik asitler yağmur, kar, sis veya dolu ile karışarak zemine düşer.
kuru biriktirme
asidik parçacıklar ve gazlar, kuru birikim olarak yani nem olmadığında atmosferden de birike bilirler .
asitli parçacıklar ve gazlar yüzeylere (su kütleleri, bitki örtüsü, binalar) hızlı bir şekilde birikebilir ya da insan sağlığına zarar verebilecek daha büyük parçacıklar oluşturmak için atmosferik taşıma sırasında reaksiyona girebilir.
biriken asitler bir sonraki yağmurda bir yüzeyden derine sızarak yer altı sularına karışarak, böceklere ve balıklara ve diğer bitkilere ve vahşi hayvanlara zarar verebilir.
atmosferde, kuru birikim ile toprağa biriken asitlik miktarı, bir bölgenin aldığı yağış miktarına bağlıdır.
örneğin çöl alanlarında, kuru ve ıslak birikintilerin oranı, her yıl birkaç santim yağmur alan bir alandan daha yüksektir.
devamını gör...
benim vergimle maaş alıyorsun diyen tip
ben senden daha fazla maaş aldığım için senden daha çok vergi verip daha önce vergi dilimine giriyorum asıl sen benim vergimle maaş alıyorsun diyerek karşılık verdiğim tiptir. sonrada arkamda bırakarak pis pis sırıta sırıta giderim. kahrolur.
devamını gör...
tanım girecek başlık bulamamak
benim de yasadigimdir.
bu ne abi hiç düzgün başlık yok. boş boş ekrana bakıyorum kaç saattir.
bu ne abi hiç düzgün başlık yok. boş boş ekrana bakıyorum kaç saattir.
devamını gör...
okuduğun kitaptan bir alıntı bırak
...en iyisi hiçbir şey yapmamak, dedi iyimser düşünürlerden biri, geleceğin sorunlarını geleceğin kendisi çözecektir. işin kötüsü gelecek dediğimiz gün, bugün, dedi kötümserlerden biri...
ölüm bir varmış bir yokmuş- jose saramago
ölüm bir varmış bir yokmuş- jose saramago
devamını gör...
erkeğin koluna girip göğsünü sürten kadın
artık kimlerle kolkola geziyorsan..
tanım: bir yazarın sanrisi da olabilir..
tanım: bir yazarın sanrisi da olabilir..
devamını gör...
fillerin insanlıktan korunmak için mutasyon geçirmesi
princeton üniversitesi’nden bilim insanların, insanların vahşi hayvanların “anatomisini kelimenin tam anlamıyla değiştirdiğini” kanıtladı.
mozambik’te 1977 -1992 yılları arasında süren iç çatışma esnasında orduya gelir elde etmek amacıyla fil nüfusunun yüzde 90'ını fildişi ticareti amacıyla katledildi. dişleri olmayan hayvanlara ise dokunulmadı. bu durum ise dişi fillerin dişsiz olma özelliğinin yavrularına aktarma olasılıklarının artmasına neden oldu.

araştırmacılar, mozambik'teki gorongosa milli parkındaki dişi fillerin neden dişleri olmadan doğduklarını araştırdı ve hayvanların kaçak avlanmaya karşı genetik mutasyon geliştirdiğini keşfetti.
çalışmayı yöneten princeton üniversitesi ekoloji ve evrimsel biyoloji bölümünden robert pringle, bunun insan müdahalesinin doğaya etkisini gösterdiğini söyledi:
"bu çalışmanın gösterdiğini düşündüğüm şey, bunun sadece rakamlardan daha fazlası olduğu. insanlık, kelimenin tam anlamıyla hayvanların anatomisini değiştiriyor.”
buradan
mozambik’te 1977 -1992 yılları arasında süren iç çatışma esnasında orduya gelir elde etmek amacıyla fil nüfusunun yüzde 90'ını fildişi ticareti amacıyla katledildi. dişleri olmayan hayvanlara ise dokunulmadı. bu durum ise dişi fillerin dişsiz olma özelliğinin yavrularına aktarma olasılıklarının artmasına neden oldu.

araştırmacılar, mozambik'teki gorongosa milli parkındaki dişi fillerin neden dişleri olmadan doğduklarını araştırdı ve hayvanların kaçak avlanmaya karşı genetik mutasyon geliştirdiğini keşfetti.
çalışmayı yöneten princeton üniversitesi ekoloji ve evrimsel biyoloji bölümünden robert pringle, bunun insan müdahalesinin doğaya etkisini gösterdiğini söyledi:
"bu çalışmanın gösterdiğini düşündüğüm şey, bunun sadece rakamlardan daha fazlası olduğu. insanlık, kelimenin tam anlamıyla hayvanların anatomisini değiştiriyor.”
buradan
devamını gör...
iki dirhem bir çekirdek
eskiden kullanılan bir ölçü birimi olan okka, bugünkü ölçülerle 1283 grama denk gelmektedir. okkanın dört yüzde birine dirhem denilmektedir. dirhem hassas bir ölçü birimidir ancak çok daha hassas ölçümler için ayrıca çekirdek kullanılmıştır. çekirdek ise beş santigrama denk gelmektedir. işte o zamanların en değerli parası olan bir osmanlı altını toplam iki dirhem bir çekirdek ağırlığa sahiptir. güzel giyinmiş, süslenmiş, şık kıyafetli insanlara yakıştırılan bu deyim, mecazi olarak altın gibisin demek için kullanılır.
devamını gör...
ilk buluşmada su içen kadın
herkes düşünceli kızdır yazmış falan ama işin aslı kızın çok susaması veya kötü ihtimalle hemen kalkıp gitmek istemesidir. uzun zaman geçirerek içilen bir içecek değildir su. bir kahveyle ya da çayla saatlerce oturabilirsin bir kafede. ama su? çok oturmam ben zaten içeceğidir, net. düşünceli kız öyle olmaz. karşısındaki insanı küçük de düşürmez zaten su içerek. bunu ödeyemez bu çocuk, dur ben su içeyim diyorsa zaten yürüsün çıkışa doğru. karşısındaki ne içiyorsa onu içer düşünceli kız. ya da ilk buluşmada kendi parasını ödetmek istemez. bu kadar basit.
devamını gör...
üniversiteye başlayacaklara tavsiyeler
ilk derslere mutlaka girin, hocanın kendini tanıttığı ve tarzını bir şekilde öğrenebileceğiniz derstir.
lise kafasından çıkın.
özel okuldaysanız bilin ki sizin verdiğiniz paralar direkt hocalara gitmiyor, gereksiz imalar yapmayın. devlet okulundaysınız kimlerdensin konusuna girmeyin.
her derse girin ve anlamaya çalışın olmuyorsa hocanıza sormaktan ve ek kaynak istemekten çekinmeyin. - 1. sınıftan ders kalınca uzun yıllar verilmiyor dikkat-
öğrenim sürecinizde mutlaka birden cok hobi edinin ve o işi iyi yapın - kaya tırmanışı, dans, kamp..vs- ve bol bol gezin çok paraya gerek yok çadır candır.
bir de burası davranış eğitim yeri değildir, hocalarınız size akademik birikimlerini aktarmakta mükelleftir. davranış ve dış görünüşünüze laf ederlerse boş verin bu onların ayıbıdır. -hemen laf etmeyin, sürdürürse şikayet edin-
arkadaşlarınızı iyi seçme durumu biraz zor ama her şeyinizi çat diye açmayın, birlikte gezin eğlenin, için, zom olun ama her şeyinizi anlatmayın.. zaman içinde gerçek arkadaşlar kalıyor günlük arkadaşlar ayıklanıyor.
ön yargılı olmayın, hemen kutuplaşmayın.
nereyi kazanmış olursanız olun siz başardınız! bunu unutmayın ve elinizden gelenin en iyisini yapın!
şimdiden hepinize, süper bir serüven diliyorum!
lise kafasından çıkın.
özel okuldaysanız bilin ki sizin verdiğiniz paralar direkt hocalara gitmiyor, gereksiz imalar yapmayın. devlet okulundaysınız kimlerdensin konusuna girmeyin.
her derse girin ve anlamaya çalışın olmuyorsa hocanıza sormaktan ve ek kaynak istemekten çekinmeyin. - 1. sınıftan ders kalınca uzun yıllar verilmiyor dikkat-
öğrenim sürecinizde mutlaka birden cok hobi edinin ve o işi iyi yapın - kaya tırmanışı, dans, kamp..vs- ve bol bol gezin çok paraya gerek yok çadır candır.
bir de burası davranış eğitim yeri değildir, hocalarınız size akademik birikimlerini aktarmakta mükelleftir. davranış ve dış görünüşünüze laf ederlerse boş verin bu onların ayıbıdır. -hemen laf etmeyin, sürdürürse şikayet edin-
arkadaşlarınızı iyi seçme durumu biraz zor ama her şeyinizi çat diye açmayın, birlikte gezin eğlenin, için, zom olun ama her şeyinizi anlatmayın.. zaman içinde gerçek arkadaşlar kalıyor günlük arkadaşlar ayıklanıyor.
ön yargılı olmayın, hemen kutuplaşmayın.
nereyi kazanmış olursanız olun siz başardınız! bunu unutmayın ve elinizden gelenin en iyisini yapın!
şimdiden hepinize, süper bir serüven diliyorum!
devamını gör...
pandomima
tanzimat dönemi yazarlarından samipaşazade sezai'nin batılı anlamda ilk hikaye denemesi olan küçük şeyler kitabında yer alan ve herkesin ölmeden önce okuması gereken trajikomedinin çok iyi işlendiği kısa öykülerden birisidir.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
devamını gör...
exxen'de üyeliğin iptal edilememesi
allah'a şükür üye olmadım ama bu dertten müzdarip olanlar varmış, üyelik alıp sonra iptal edemeyen çok insan varmış. bir bakıp çıkarım mantığıyla hareket etmişler ama acun sizi bırakır mı öyle kuru kuruya. umarım çözümü bulunur ama türkiye'de bu tür platformların nasıl işlediğini bilmeyen yoktur herhalde.
devamını gör...
ekşi sözlük’ten birebir başlık kopyalamak yasaklansın
bir kafa sözlük yazarı isteğidir. özgün olabilmenin önemini kavrayan, ikinci sınıf imitasyon etkisi yaratan başlıklardan bıkmış her yazarın beni anladığını düşünüyorum. aynı duyguları farklı cümlelerle izah edebilecek kadar zengin bir dilimiz olduğuna inanıyorum.
ekleme : aşağıdaki yazar arkadaşın uyardığı gibi kastım sadece spesifik tanım içeren başlıklar içindir.
ekleme 2 : elbette aynı ülkede aynı gündemi yaşıyoruz. kastım tamamen aynı kelimeler ile başlık açılmamasıdır. gündemdeki bir olayı betimlerken ekşi’nin başlığı ile birebir aynı kelimeleri ihtiva eden başlık açılmaması, yazarın kendi özgün tarifini getirmesidir.
ekleme : aşağıdaki yazar arkadaşın uyardığı gibi kastım sadece spesifik tanım içeren başlıklar içindir.
ekleme 2 : elbette aynı ülkede aynı gündemi yaşıyoruz. kastım tamamen aynı kelimeler ile başlık açılmamasıdır. gündemdeki bir olayı betimlerken ekşi’nin başlığı ile birebir aynı kelimeleri ihtiva eden başlık açılmaması, yazarın kendi özgün tarifini getirmesidir.
devamını gör...
soren kierkegaard
varoluşçu felsefenin kurucusu olarak görülen filozof. felsefesinde özgürlük ve kaygıyı beraber işlemiş bu konular üzerinden dönemimiz insanı üzerinde de önemli çıkarımlar da bulunmuştur.
şöyle ki kierkegaard'a göre insan benliğini yaptığı seçimlerle oluşturur yaptığı seçimlerin kendisi için iyi olmasını ister fakat birey yaptığı seçimlerin hayatına ne getireceğini ona ne katacağını kesin olarak bilemez önünde sonsuz bir olasılık zinciri vardır bu belirsizlikten dolayı bizim de kaygılarımız artar elimizde olan tek şey ise sonuçlar değil seçim yapmaktır.
bu düşüncelerinden yola çıkarak da toplumların geliştikçe bireylerin özgürlüğünün artacağını bu durumunda insanlarda anksiyeteyi arttıracağını öngörmüştür.
şöyle ki kierkegaard'a göre insan benliğini yaptığı seçimlerle oluşturur yaptığı seçimlerin kendisi için iyi olmasını ister fakat birey yaptığı seçimlerin hayatına ne getireceğini ona ne katacağını kesin olarak bilemez önünde sonsuz bir olasılık zinciri vardır bu belirsizlikten dolayı bizim de kaygılarımız artar elimizde olan tek şey ise sonuçlar değil seçim yapmaktır.
bu düşüncelerinden yola çıkarak da toplumların geliştikçe bireylerin özgürlüğünün artacağını bu durumunda insanlarda anksiyeteyi arttıracağını öngörmüştür.
devamını gör...
okul bitmemiş kabusu
okul biteli 4 sene oldu. 4 koca sene. hala görüyorum. ayda bir kere muhakkak. her seferinde de aşağı yukarı aynı rüya. mat2, zemin mekaniği ve bir seçmeli dersten kaldığımı, okula geri dönüp bunları vermem gerektiğini söylüyorlar. ama ben bunları geçtim diye söylenip duruyorum rüyamda.
kendimi sakinleştiriyorum her seferinde. bitirdin olm sen üniversiteyi yat geri uyu diye.
askerlik bitmemiş kabusu bunun yanında çiçek kalıyor. 2-3 ayda bir geliyor. pek sıkıntı yaratmıyor.
kendimi sakinleştiriyorum her seferinde. bitirdin olm sen üniversiteyi yat geri uyu diye.
askerlik bitmemiş kabusu bunun yanında çiçek kalıyor. 2-3 ayda bir geliyor. pek sıkıntı yaratmıyor.
devamını gör...
küçük balıklar üzerine bir masal
hale soygazi ve nihat ileri'nin başrollerini paylaştığı film, vizyona girdiği zamanlar tartışmalara sebep olmuştu. film, birbirlerine nispet yaparcasına ihanet eden bir karı kocanın hikayesini konu ediniyor.
barış pirhasan'ın hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmenliğini yaptığı 1989 yapımı bu filmin kadrosunu oluşturan oyuncular hale soygazi, nihat ileri, derya köroğlu, atacan arseven, yasemin alkaya, füsun erbulak . film, gösterime girdiği zamanlar, ciddi eleştiriler almıştı. üzerinde sıklıkla tartışılan bu film yakalamış olduğu küçük detaylar, değişik diyaloglar, kullanılan dekorlar ve oluşturulan atmosferle dikkat çekiciydi. görüntü yönetmenliği anton klima tarafından yapılan film oldukça muntazam bir sinema diline sahip. küçük balıklar üzerine bir masal filmi, barış pirhasan'ın da ilk yönetmenlik tecrübesi. filmde yan karakter olarak yeni türkü grubunun solisti derya köroğlu da dikkat çekiyor. filmin müziklerinde de yine aynı grup elemanı olan selim atakan imzası var.
film, bildiğim kadarıyla yakın zamanlarda televizyonda yayınlanmadı. internet ortamında da videosu bulunmuyor. pirhasan'ın bu filmden dolayı başarısız olduğu ve zarara uğradığını hatırlıyorum.
barış pirhasan'ın hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmenliğini yaptığı 1989 yapımı bu filmin kadrosunu oluşturan oyuncular hale soygazi, nihat ileri, derya köroğlu, atacan arseven, yasemin alkaya, füsun erbulak . film, gösterime girdiği zamanlar, ciddi eleştiriler almıştı. üzerinde sıklıkla tartışılan bu film yakalamış olduğu küçük detaylar, değişik diyaloglar, kullanılan dekorlar ve oluşturulan atmosferle dikkat çekiciydi. görüntü yönetmenliği anton klima tarafından yapılan film oldukça muntazam bir sinema diline sahip. küçük balıklar üzerine bir masal filmi, barış pirhasan'ın da ilk yönetmenlik tecrübesi. filmde yan karakter olarak yeni türkü grubunun solisti derya köroğlu da dikkat çekiyor. filmin müziklerinde de yine aynı grup elemanı olan selim atakan imzası var.
film, bildiğim kadarıyla yakın zamanlarda televizyonda yayınlanmadı. internet ortamında da videosu bulunmuyor. pirhasan'ın bu filmden dolayı başarısız olduğu ve zarara uğradığını hatırlıyorum.
devamını gör...
anlam verilemeyen insan davranışları
en ufak espriyi üstüne alınma bu davranışlardan biridir benim için. bir de üstüne kara mizah yapılan konuyla ilgili (deyim yerindeyse) duyar kasmak.
devamını gör...
insan acıyı seviyor mu sorunsalı
maalesef evet.
insan acıyı nefretle sever.
acı ki nefret edilen, acı ki sahiplenilen.
acı ki uzaklaşmak istenen, acı ki dibine inilen.
insan acıyı nefretle sever.
acı ki nefret edilen, acı ki sahiplenilen.
acı ki uzaklaşmak istenen, acı ki dibine inilen.
devamını gör...
