koyun sürüsü olmaya.
devamını gör...

yaşamın için bir erkeğe ihtiyacın yok. senin kendi başına herşeye gücün yeter. yeterki kendi değerini bil.
devamını gör...

"ne çok kaos var kamil abi ve biz bir tanesinin bile sahibi değiliz."

kamil adında bir kedi ile konuşmalar

günaydın sözlük, kamil sallamadı beni gitti, o yüzden karede yok.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

moderasyonun bu adamın evine plaket yollaması lazım.
hani youtube belli bir abonesi olan kullanıcılara yolluyor ya
haa onun gibi.
hatta sözlüğün ilerki günlerinden, sözlük gelir elde ederse belli bir kısmını bu adama yollayın.
devamını gör...

çok doğru.

bence sadece otistik çocuklar üzerinde değil tüm çocuklar ve bebekler üzerinde hatta tüm insanlar üzerinde evcil hayvanların oldukça olumlu etkisi vardır.

en başta sorumluluk almayı öğretir. kolay değildir evcil hayvan beslemek çünkü onlar da bir candır.

insana merhameti öğretir her canlıya karşı.
devamını gör...

ilk kez winston churchill tarafından 5 mart 1946 tarihinde fulton'da bir konferansta iron curtain olarak dile getirilmiştir. türkçesi, ingilizcesinin bire bir karşılığıdır.

ikinci dünya savaşı sonrası soğuk savaşın hüküm sürdüğü 1945-1991 arası avrupa'yı ikiye bölen bir perdedir. sovyetler birliği'nin kendisini ve uydusu olan ülkeleri, özgür avrupa ülkelerinden izole etme çabalarını anlatır.

avrupa, sscb'nin ve müttefiklerinin avrupa'nın doğusunda olması nedeniyle ayrıca doğu bloku ve batı bloku olarakta fiziken ikiye ayrılmıştır. demir perdenin belkide en önemli sembolü bölünmüş almanya ve berlin duvarıdır.

iki rakip taraf sscb ve abd önderliğinde kendi ekonomik ve askeri birliklerini kurmuştur. bir taraf sscb önderliğinde ekonomik yardımlaşma konseyi ve varşova paktı; diğer taraf ise abd önderliğinde nato ve avrupa topluluğu ile mücadelerini sürdürmüştür.

zaman zaman yugoslavya ve arnavutluk gibi ülkelerde doğu bloku tarafında yer alsada zamanla sscb'nin zayıflaması neticesinde demir perde yıkılmıştır. bir zamanlar varşova paktına üye olan arnavutluk, bulgaristan, çek cumhuriyeti ve slovakya, macaristan, polonya, romanya, eski sscb cumhuriyetlerinden estonya, letonya, litvanya, eski yugoslav cumhuriyetlerinden hırvatistan, karadağ, kuzey makedonya, slovenya artık nato üyesi olmuşlardır.
devamını gör...

surekli benim tanimlarimi silen mod.

kac para ulan bir tanim, silme iste birak kalsin.
devamını gör...

antisosyal kişilik bozukluğuna sahip olan bireylere verilen isimdir. aynı zamanda psikopat olarak da adlandırılabilirler. bu tanıyı alabilmek için 18 yaşından büyük olmak ve 15 yaşından itibaren tanı için gerekli davranış örüntülerine sahip olunmalıdır. 18 yaş altındaki bireylerde bu örüntülere benzer davranışlar görülmesi, davranım bozukluğu olarak adlandırılır.

antisosyal kişilik bozukluğunda kişiler; empati yoksunluğu, abartılı bir şekilde kendini övme, söz cambazlığı, bencilce ve duyarsızca davranışlar gösterirler. en önemli özellikleri ise antisosyal şiddet ve yeniden suç işleme eğilimidir.

sosyopatlar, ilk görüşmelerde etkileyici, duyarlı ve doğal görünebilir. fakat bunun altında yatan karşılarındaki insanı çıkarları için kullanmaktır. vicdan gelişimleri yetersizdir. yasaları sonuçlarını düşünmeden kolayca çiğneyebilirler.


itkisellik, ileriyi planlayamama, asabi tavırlar, sürekli sorumsuzluk ve pişmanlık duymama hali de antisosyal kişilik bozukluğu ölçütlerindendir. yasaları çiğneme özelliklerinden dolayı sıklıkla adli olaylara karışırlar.


sosyopat kişilerde alkol ve madde bağımlılığı oranı oldukça yüksektir ve intihar eğilimi gösterirler.
devamını gör...

mavilendik.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarına; kategorize etmek istemiyorsan, neden açtın diye sorulması gereken başlık. sen açmasaydın, ben şu an buraya yazmıyor olurdum.
devamını gör...

uyku bir süreçtir; anlık olan bir şey değildir. ilk uykuya dalan organ beynin ön kısmı olan frontal lob'dur çünkü diğer organlar mecburen kan dolaşımı, solunum ve boşaltım gibi mecburi faaliyetleri sürdürmelidir. frontal lob aynı zamanda bilincin merkezi olan pre-frontal lob'u da içinde bulundurur. uykuya daldığımız anı hatırlamayız; çünkü bilincin aktif olarak faaliyette bulunmadığı anlarda bilgi kalıcı hafızaya aktarılmaz, yani nöronlar arası bağlar oluşmaz. ayrıca beyin uykuya daldığında gaba isimli bir nörotransmitter de salgılar, vücut sakinleşir ve rahatlar.
devamını gör...

"san luigi dei francesi'nin contarelli şapeli'ne girer girmez, görmek istediğim tek şeyi düşünüyordum. caravaggio'nun onlarca keşfedilmemiş tablosunun, bir kilisenin duvarında asılı olduğunu düşündükçe, caravaggio hastalığına yakalanmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettim. sonra onu gördüm. aziz matta'nın çağrısı'nı. hemen ardından heyecanlanma ve mide bulantısı eşlik etti bana. buna stendhal sendromu diyorlardı…"

caravaggio, rubens, rembrandt… yaptıkları eserler, ışık-gölge oyunları, azizler ve diğer dini semboller…

her sanat akımının yeri ve beğeni kitlesi, diğerlerine oranla farklılık gösterir. her akımın, sanat tarihçilerinin gözünde yeri ayrıdır elbette. amma velakin, bir sanat akımı vardır ki, bu sanat akımı, diğerlerinden de ayrı bir statüde, ayrı bir ölçütte yer alır.
ayrı değerlendirilmesinin nedenleri ise, bu sanat akımının yükseldiği dönemdeki politik olaylar ve bu sanat akımına katkıda bulunan ressamların başlarının sürekli derde girmesi sayılabilir kuşkusuz. tüm bunlar, bu sanat akımının en ünlü ressamlarından birinin tablolarından bir tanesinin, bir kilisenin şapelinde asılı vaziyette keşfedilmeyi beklediği hayalini de, biz sanat tarihçilerine kurduruyor.

anlatmak istediğim bu döneme başlamadan hemen önce, bu döneme olan ilgimi arttıran bir kitabı anlatarak başlamak istediğimi fark ediyorum. yıllar önce, lise öğretmenim benim sanata ve sanatın getirisi olan gizemlere kafayı taktığımı fark etmiş olsa gerek, yanıma gelip bir kitap vermişti. "caravaggio'nun kayıp tablosu" idi kitabın ismi.
kitabın yarısından fazlasını okuduğum halde, sınav dönemim yüzünden bir hafta sonunda kitabı elimde bitmemiş halde görünce, çok zaman geçirdiğimi fark edip ayıp olmaması adına öğretmenime geri götürmüştüm.
sonra da kitabı tamamlamak adına aramaya koyuldum. bulamadım. hiçbir yerde yoktu.
her yeri aradım, istanbul'da ne kadar sahaf varsa aradım, bulamadım. derken, caravaggio hastalığına yakalanmıştım. ışık-gölge kullanımına, işlediği dini hikayelere, yaşadığı hayata öylesine tutkuyla ilgi duymaya başladım ki, kendimi bir anda sanat tarihçisi olarak buldum. daha sonrasında ise bir insanın başına gelebilecek en güzel şey başıma geldi; üniversiteye başladığım ilk gün gittiğim bir sahafın arka raflarından birinde, bir caravaggio tablosu bulan sanat tarihçisi edasıyla gördüm kitabı, aldım, okudum ve kendimi tamamlanmış hissettim.
 
şimdi de bu dönemi anlatmanın zamanı geldi. başlıyoruz!
 
avrupa'nın 17. yüzyılı, geçmiş yüzyılları aratmayan biçimde devam ediyordu. yine siyasi liderler, kişisel servetleriyle gösteriş yapma meraklarını en üst seviyeye arşınlamışlardı. mücevherler, altın iplikten yapılma halılar, incelik gerektiren mimari yapılarla gündeme geliyorlardı.
bunlar olup biterken, newton ve galileo gibi bilim insanları da bilim konusunda avrupa'yı sırtlamaya çalışıyor ve daha yükseğe çıkarmaya çalışıyorlardı. tüm bunlar olurken, luther ve calvin öncülüğünde yapılan reformlar sayesinde batı kilisesi ikiye bölünmüş bir hale gelmişti. daha sonrasında ise, roma kilisesi, bu reforma bir karşı reform hareketi oluşturdu ve bunun propagandasını da; resimler, mimari yapılar gibi ilgi çekici ve farklı bir atmosfer oluşturan şeyler ile yapmaya başladı. rönesans ve barok üslubu arasındaki kısa süren geçiş üslubunun adı "maniyerizm" idi.

amaç, farklı bir atmosfer hazırlayıp, yeni bir dini coşku hissedilmesini sağlayacak görsellerin kilise içerisinde kullanılması idi.
barok kelimesi, bilindiği üzere portekizce'de "kırık, yamuk, şekilsiz inci" anlamına geliyordu. kendisinden sonraki dönemin eleştirmenleri, bu dönem barok kelimesi ile anılmaya başlandığında, bu dönemin ismini de koymuş oldular.
barok dönemini kısaca anlatmak gerekse idi, çok detaylı süslemeler, karmaşık bir tasarım, renk-ışık ve gölge kullanımı diyebilirdik.

peki ya barok'un ana vatanı neresi?

rönesans'ın parladığı, medici ailesi sayesinde sanatın çok yüksek kısımlara ulaştığı floransa dediğinizi duyar gibiyim. ne, yoksa venedik rönesansı'nın ortalığı silip süpürdüğü, giorgine, bellini gibi insanların çıkış yeri olan venedik mi? hayır. ikisi de değil. yüksek rönesans'ın altın şehri roma…
niçin roma olduğuna değinecek olur isek, bunun altında çok temel bir neden yatıyor. avrupa'nın, aslında daha çok italya'nın çeşitli bölgelerinden ressamlar, rafaello ve michelangelo'nun eserlerini incelemek ve onlar gibi çalışmak üzere, 17. yüzyıl başlarında roma'ya akın etmeye başlamışlardı… klasik antik dönem ve yüksek rönesans'a olan ilgileri sayesinde bir araya gelen bu ressamlar, bu dönem karmaşası içerisinde kiliselerde şapel süslemelerine başlamış ve ülkelerine geri döndükçe de barok döneminin üslubunu avrupa'da yaygınlaştırmaya başlamışlardı.

gelelim kuzey italya'lı caravaggıo'ya!

caravaggio da, barok döneminin en çarpıcı ressamlarından biridir kuşkusuz. onu bu kadar yükselten neydi diye düşünüyor olabilirsiniz. diğerlerinin arasından bu denli sağlam adımlarla sıyrılmasının sebebi, kendinden önceki büyük ustalardan birinin bir tekniğini geliştirmesi sayılabilir. leonardo da vinci, bir yüzyıl önce chjaroscuro isminde tuhaf bir şey yaratmıştı. bu, ışık-gölge karşıtlığı olarak işlev gören bir teknik idi.
caravaggio ise, bu tekniği alıp bir güzel geliştirmiş ve ışık-gölge kullanımı sayesinde, yaptığı tabloları ile çok farklı bir sandalyeye oturmuştu. barok dönemin kadın ressamlarından olan artemisia gentilleschi'nin de esin kaynağı idi kuşkusuz. caravaggio da, döneminin ressamları gibi kutsal kitabın hikayelerini konu alan tablolar yaptıkça, ışık-gölge kullanımı sayesinde barok dönemin dönemin popüler bir hale gelmesinde öncü sayılacak bir isim.
ama kendi yüzyılında onu farklı yapan, dini tasvirlerde kullandığı erkek fahişeler, tanrısal olayları roma'da sıradan bir insanın hayatı gibi göstermesi gibi doğalcı tutumunun getirdiği saldırgan tavırlar; onu çağdaşları arasında bir şeytana dönüştürmüş olsa gerek ki, kilise, caravaggio'nun matta şapeli için yaptığı resmi geri çevirecek kadar caravaggio'yu "persona non grata", yani "istenmeyen adam" ilan ettiler.
 
 bize göre yaptığı resim çok cesur olsa da, kiliseye göre o zamanlar bu çok aşağılayıcıdır. zira, emiş matta'yı canlandıracak figür, halkın içerisinden çıkan dinç bir yaşlı adam olamaz, bu kabul edilemez bir olaydır.
 
 onu gerçekten farklı kılan diğer bir özelliği ise, ışığı oldukça gösterişli bir şekilde dramatize ederek kullanmasından kaynaklanır.
 
 caravaggio, başroldeki figürleri ışıkla vurgulayarak onları gösterişli kılan ve aynı zamanda onlara ilahi bir etki yükleyen ilk ressamlardan biridir.
 
 caravaggio'nun sonu da aslında bir efsaneye göre onu sanat şehidi kılabilir. zira, kendisi bir kavga esnasında bir adamı bıçaklar, polisten kaçarak malta'ya ve sicilya'ya gider. yolda geçtiği yerleri yapıtlarında da anlayabiliriz. napol'de acımanın yedi yapıtı, malta'da la valetta'daki s.giovanni kilisesi için vaftizci yahya'nın başının kesilmesi, sicilya'da sepultura di s.lucia, messina kenti için de çobanların bağlılık sunuşunu yapar. ölümünden önce bilinen son yapıtları bunlardır.
hah, nerede kalmıştık? "sanat şehidi" kavramında. bir efsaneye göre, kendisi roma'ya geri dönerken, üzerinde çalıştığı son resminin (ki bu resim birçok efsaneye göre çalınmış durumda) boyalarından zehirlenerek öldüğü.
 
 ama bu efsanenin yanı sıra, ölümü roma'da ölüm kaydına malarya, yani sıtma olarak geçmişti.
 
 bir caravaggio yapıtı incelemeye ne dersiniz?
bu tablonun ismi, aziz paul'ün hristiyan oluşu.
resmin büyük kısmını atın kapladığı kuşkusuz. atın kaslı vücudunu tanımlayan güçlü ışıklandırma ile çok görkemli gözüktüğü de öyle. resimde, bu örnekte gözüktüğü gibi, beklenmedik bir kompozisyon, resmin konumu ile anlam kazanır. cerasi şapeli'nin girişinde yer alan bu resme ancak belli bir açıdan bakılabiliyor.
 
toynak ve seyisin eline bakar isek, sahnede dramatize edilen kurgu, belirsizlik hissinin kullanılması ile artmış, kompozisyonun merkezinde bulunan toynak sanki aziz paul'ü yerle bir edecekmiş gibi havaya kalkmış ve dikkati buraya verecek şekilde aydınlatılmıştır. ayrıca, seyis, olası bir kazayı önlemek için dizginleri sıkıca tutan ellerini de ışığa kaptırmış gibi!
 
aziz paul'ün yüzü… atından henüz düşen ana figür aziz paul, burada en az dikkat çeken figür gibi. yaşadığı şokun etkisini bize kollarını havaya kaldırarak göstermiş. tuhaf biçimde yatan paul'ü, sanki ilahi ışık kör etmiş gibidir. saul'ün hristiyanlık'a geçtiği andır bu. olayın kutsallığı, paul'ün kapalı gözleri, ifade yüklü jestiyle ve altın rengi ışıkla, bize o anı hissettirebilmeyi başarabilmiş caravaggio.
 
son olarak, pelerin ve kılıç… azizin, o ana kadarki yaşamını ifade eden romalı saldırgan bir asker olan saul, birçok hristiyan'ı öldüren kanlı bir savaşçı iken, ilahi bir sesin "saul, bana neden kıyıyorsun?" demesi sonrası hristiyan kilisesi'nin kurucusu aziz paul olarak anılmaya başlanmıştır. pelerin, hristiyanlık'ta ikonik değeri olan, bebek isa'nın sarıldığı örtüyü; hemen yanındaki at karşısında paul'ün aciz duruşu ve kolları ise ruhani bir yeniden doğuşu simgeler.
 
 karanlıktan gelen ışığıyla bizleri aydınlatan caravaggio ve barok sanatına katkısını az çok anladık.
ama barok en çok roma'da mı seviliyordu? hayır. cevabı, kesinlikle hayır.
roma'dan fırlayan barok akımı, hollanda'yı da etkisi altına almaya girişiyor. biz bu döneme, "hollanda'nın altın çağı" diyoruz.
hollanda cumhuriyeti, münster antlaşması sonrası bağımsızlık elde etmişti. katolik hükümdarlardan bir an önce kurtulmaya can atan flemenkler, seçim yolu ile başa getirdikleri askerler, tüccarlar ve belirlenen diğer vatandaşlar ile bir hükümet kurdular. bu hükümet, onları 17. yüzyılın en zengin ülkesi konumuna getirdi. cumhuriyetin başarısı genel olarak denizcilik ve dış ticarete dayanıyor idi, bu dönemin şartları göz önünde bulundurulur ise, burjuvazinin istekleri doğrultusunda, sanat ilgi duyulmaya ve talep edilmeye başlanmıştı.
ama bu istekler, kilise ve soyluların yerini alan orta sınıftan ısmarlandığı için, zevkler roma'ya oranla çok daha farklı idi. hollanda'da portre, natürmort, ev içi hayatı, ibadet ve diğer kutsal kitap imgelerinden daha popüler bir hale ulaşmış ve tercih edilir bir vaziyet kazanmıştı.
yeni ve özgür yaşam isteği karşısında gerek pagan gerek ise hristiyan mitlerinin anlamını yitirdiği dönemde, rembrant, tek başına dinin bayrağını taşıyan bir azize benzetilebilir. bu durumu, gerçeği şiirleştiren vermeer için de geçerlidir kuşkusuz.
kuşkusuz ki, hollandalı ressamların arasından, italyanların arasından sıyrılmış caravaggio kadar keskin bir ressam yok. bunun nedeni, hollanda'nın altın çağındaki ressamların hepsinin, rönesans italya'sı kadar ustalar ile dolu olmasıdır.
 
biz, bugünlük içlerinden kura çeker gibi yaparak, benim, onların arasından evladım gibi ayırdığım rembrandt'ı kısaca tanıyacağız.
yapıtlarında yalnızca hollanda'ya özgü öğelere yer vermeyen rembrandt, insanın tanrı ve sonsuzluk karşısındaki yalnızlığını içten bir şekilde düşünmüş, altın rengi ışığını, siyah-kahverengi gölgeleri ile harmanlamış, daha önce kimsenin yapamadığı kadar şahane bir görüntü ortaya çıkarmıştır.
 
hayatı şanssızlıklarla geçmiş olsa da, en büyük şansı, eserlerinde taklit edilemeyecek bir saygınlığa ulaşabilmesidir.
 
1606 yılında, leyden'de bir değirmencinin oğlu olarak doğan bu usta, pieter lastman'ın öğrencisi olmuş, hollanda'da bir anda inanılmaz şekilde yükselmiş, onlarca harika tablo yapmış, tüm bunlar olurken eşiyle birlikte onlarca kez kilise ile başını derde sokmuş ve 1669 yılında hayat gözlerini yummuştur.
 
birlikte bir rembrandt tablosu incelemeye ne dersiniz?
rembradnt denildiği zaman, onu bilen herkesin aklına gelen ilk tablo şüphesiz ki gece devriyesi'dir.
 
1642 yılında rembradnt kariyerinin zirvesinde iken yapılan bu tablo, gece devriyesi olarak bilinmesine rağmen, gerçek ismi yüzbaşı frans bagging cocq ve teğmen willem van ruytenburch'ün bölüğü'dür.
 
kırmızı kuşaklı, siyah kıyafetli olan yüzbaşı frans, hemen yanında ona eşlik eden ise teğmen willem'dir.
 
biraz da detaylara göz atalım!
 
silah dolduran adam… hollanda cumhuriyeti'nde muhafızlar, taşıdıkları silahlarla tanınırlardı. milis içerisinde, arkebüz olarak bilinen bu uzun namlulu silahı taşıyanlar, arkebüzcülerdi.
 
 
rembrandt'ın kendi portesi… resmin sol alt köşesine imzasını atması bir kenara dursun, kompozisyonun gerisinde kalan mızraklı askerlerin arkasına kendi portresini de koymuştur. iri burnu ile bizlere adeta göz kırpar!
 
van ruytenburch'un teğmen olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. çünkü yanında partisan, yani ucunda düz bir demir bıçağı olan silah taşımakta ve yüzbaşından emir almaktadır.
 
 yüzbaşı frans'ın arkasında çömelen, silahını henüz ateşlememiş muhafızın başına dikkat kesilelim! meşe yapraklı amblemi gördünüz mü? bu, arkebüzcülerin geleneksel simgesi olup amsterdam'a çakılan ufak bir selamdır!
 
yüzbaşının solunda, beklenmedik bir şekilde, altına bürünen kızın dikkatinizi çektiğinin farkındayım. o da birliğin maskotu rolünü üstlenmiştir. belindeki kemerde ölü bir kuş vardır. milislerin armaları, tavuk pençesi olduğuna göre, bu küçük kızımızın yaptığı gönderme, aslında eli silah tutan askerlerden daha acımasızdır.
 
hollanda resmine de kısaca göz attıktan sonra, son olarak, barok sanat hakkında verdiğim ufak çaplı bilgiler, kısaca anlattığım iki büyük ressam ile, gölge ve ışığın kullanımının, yarattığı ilahi ambians bir yana dursun, ufak bir kilise eleştirisi ile başlayan sürecin büyüyerek, adeta kelebek etkisi ile kocaman bir sanat akımı başlattığına şahit olduk.
 
bizim zamanımızdaki politik çatışmalar, kavgalar, gürültüler de acaba pozitif tarafımızı görmemizi sağlayacağımız şekilde, yeni bir sanat akımı ortaya çıkartır mı diye düşünmeden edemiyorum.
 
her ne olursa olsun, kötü olan her şey, yanında mutlaka iyiyi de getirir. umarım bize de barok kadar asil bir akım gelir!
 
caravaggio'nun fırçası kadar yaratıcı, rembrandt'ın sanat şöhreti kadar temiz kalmanız dileğiyle.
devamını gör...

nankörlük.
devamını gör...

atilla atalay' ın hıbır mizah dergisinde maceralarini yazdığı karakter. daha sonra televizyonda dizi olarak da çekildi.

sokağa çıkması bile yasak olan evde hapis hayatı yaşayan karakterimiz ve onun erkek olduğu için sürekli kayırılan maço abisi, sıdıka üzerinekurulan baskılar ve sıdıka 'nın tüm aileye direnmesinin komik bir şekilde anlatıldığıyazılar ve dizi film.

diziyi izlemedim ama hıbır' da okumak zevkliydi.
devamını gör...

annem. karşılıksız seven tek kadın.
devamını gör...

aziz nesin ve rıfat ılgaz ile beraber çıkardığı marko paşa dergisi de ünlüdür. 1940'lı yıllarda bir baş makalede yabancı sermaye nasıl girer? başlığını gören sabahattin ali, dergisinde şu satırları yazmış :

" anlatalım... evvela hello johny, my darling, yes, okey girer. arkadan amerikan zırhlıları girer, bahriyeliler girer. daha arkadan danışman kurul, denetleme kurulu girer. ondan sonra, gerekirse borç verilebileceğine dair haberler girer. bu arada bazı yazarlar deliğe girer, bazı yazarlar türkiye'yi amerika'nın sınırı olarak gösterirler. ve sonunda ucu dünyanın merkezinde bulunan asıl kazık girer ki her kıvranışta biraz daha girer. "
devamını gör...

osmanlı devletinin güney afrika'ya gönderdiği ebubekir efendi, orada james cook'un yeğeniyle evlenmiştir.
bu kadının torunları, birinci dünya savaşı başlayınca türkiye'ye gelip, ingiliz'lere karşı savaşmışlardır.
devamını gör...

söz konusu cevap 1280’li yıllarda bir posta güvercini ile yollanmadıysa hoş olmayan durumdur.
devamını gör...

t: akıldan çıkmayan aksiyon veya korku dolu anımızı merak eden başlık. toplanın dostlarımm. büyük bir zevkle anlatmaya başlıyorum:

lise son'dayız. temel lise olduğu için okul küçük, o gün üniversite sınavındaki bir değişiklikle ilgili haber alıyoruz. zaten her gün 9 saat ders, 2 saat soru çözümü derken 11 saat ders çalışmaktan gına gelmiş. müdüre ailemizi aramasını ve eve gitmek istediğimizi söylüyoruz bir türlü izin vermiyor. bilendik ama o gün illa o okuldan çıkacağız. bir de sigara içenler için bir teneffüs belirlenirdi ve o saatte içmeye çıkarlardı. onlar geri okula dönerken bir kalabalık oldu, biz o kalabalıktan faydalanarak okulun çıkış kapısına kadar geldik fakat müdür var ve çıkmamızın imkanı yok. girişte de bir masa var, 3 arkadaş masanın altına saklandık, müdür yardımcısının gitmesini bekliyoruz* bir de lise lise değil hapishane resmen, müdür kapıdan ayrılsa, müdür yardımcısı var, hizmetliler var, güvenlik de cabası.

neyse, bomba kısma geliyorum. hoca masanın önünde duruyor biz de arkasında saklanıyoruz. sağ olsun hizmetliler bizi gizledi, ispiyonlamadılar. bir de birisi diyor ki ''müdür yardımcısı geliyor sakın ses çıkarmayın.'' o dakikalar nasıl geçti ve hoca bizi nasıl yakalamadı cidden bilmiyorum. en son hoca ayrılırken hemen haber verdi ve olduğumuz yerden pıt pıt çıkarak okuldan ayrılmıştık. eh hocam, düzgünce izin isterken vermezseniz kendi çapımızda böyle aksiyon yaşar ve yaşatırız biz de.
devamını gör...

herkes hayattan sadece bir şeyler almaya bakıyor. fakat kimse hayata bir şeyler katmayı düşünmüyor.

grigoriy petrov
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim