bazen yaparım ben bunu. mandıra filozofu filminden etkilenerek hayatımı değiştirdim. televizyon bizim uyku saatimizi belirliyor. hayır kardeşim hava karardığında uykun geliyorsa otomatik uyuyabilmelisin, belli bir saati yok.
devamını gör...

sorular neyse de. karşıdaki insanın merakı gidince iletişimi kesiyor ya işte en çok o koyuyor.
sırf merak için mesajlaşıyor insanlar maalesef.
yani arkadaş olalım, dertleşelim falan yok.
benim merakım gitsin, sen de *** git.
devamını gör...

zort.

risk budur. hadi bakalım.
devamını gör...

joseph conrad'ın 1900'lerin başında blackwood's magazine'de yayımladığı ve daha sonra kitap olarak basılan bir diğer romanı. esere ismini veren ana karakter kendine yüklediği kahramanlık misyonunun altından kalkamayan ve bunun sonucunda her defasında vicdan ve suçluluk karmaşası altında boğulan bir figür ve bu kadar basit bir yapıda görünen karakteri, conrad anlatımı ile oldukça derinleştiriyor. karakterlerin duygu durumları başka karakterlerin yargısı üzerinden okuyucuya sunulsa bile conrad oldukça ince bir denge yakalamış durumda.

bir madalya gibi parlatılan ve özellikle pek çok savaş filmi/kitabında satılmaya çalışılan kahramanlık onu taşıyamayacak bir bünyenin altında ezilmesine sebebiyet verebilecek kadar riskli eylemler gerektirir ve jim sonunu getirecek olan bu düşüncenin o kadar bilincinde değildir ki kitap boyunca, işte ona dair acınası olan tek şey bu olur aslında. jim genel olarak okuyucuda iyi bir intiba bıraksa ve sempati yaratsa da tamamen farkında olmadığı bir kibrin ve o kibrin yazdığı çekleri karşılayamayacak kadar korkak bir zihnin esiriydi. romana dair bir diğer güzel detay conrad'ın meşhur karakteri marlow'un da yine eserde kendine yer bulması. conrad'ın kendi yaşantısından ve izlenimlerinden yola çıkarak yarattığı pek çok karakterin aksine bu romanın ana karakteri conrad'a dair bir iz taşımıyor ama yaratılan hayali mekanlar tamamen conrad'ın gözlemlerinin ve yaşantısında tecrübe ettiği şeylerin bir tezahürü. insanın derinine inmeye olanak tanıyan bu eseri 1965 yılında richard brooks beyaz perdeye uyarlamış bana kalırsa kısmen altından da kalkmayı başarmıştır. jack hawkins için izlemeye değer.


i had jumped... hadn't i? that's what i had to live down. the story didn't matter.
devamını gör...

z kuşağı nefretinizi algılayabilmiş değilim. ben z kuşağından biriyim, bizimle sürekli bağdaştırılan tik tok'u kullanmıyorum, instagram'ı kullanmıyorum. felsefe ve fotoğrafçılık ile ilgileniyorum ve fazlasıyla kitap okuyorum. kendimi geliştirmek için her geçen gün makaleler okuyup notlar alıyorum, çizimler yapıyorum, hayatımı dolu dolu yaşamak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. yok z kuşağı böyle yok bunlar ahlaksız... bizim hakkımızda bir sürü yorum yapılıyor. ahlaksız olarak bahsettiğiniz kişiler yalnızca z kuşağında yok hatırlatırım. hepimizin düşünceleri var ve bunları yazma özgürlüğümüz de var.
devamını gör...

sarı keçili yörükleri mi kara keçili yörükleri mi diye sormak isterdim,sjsjsjj,
devamını gör...

yoruldum patron...
(bkz: the green mile)
devamını gör...

kim bir şairi kırsa
şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela
bilirim kim dokunsa şiire
eline bir kıymık saplanacak.

didem madak
devamını gör...

derune-enderune *
devamını gör...

keşke 700 bölüm olsaydı ve izleseydim dediğim harika dizidir. gerçekten çok beğendim ve çok güldüm. youtube'da takılırken ilk bölümünü koyduklarını gördüm ve izlemeye başladım. sonra tabii ki devamı geldi. çok güzeldi. dediğim gibi 700 bölüm olsa sıkılmadan izlerim. çok kısa sürede 12 bölümü izleyip bitirdim. umarım feyyaz yiğit ve aziz kedi böyle projelere devam ederler. sanki yıllardır aradığım bir içeriği bulmuş gibi tükettim.
dijital platformların avantajı ve özgürlüğü burada devreye giriyor. bu içeriği televizyona yapamazdınız. dijital platform olunca üreticiler kafalarında bulunan absürtlüğü istedikleri gibi yansıtıyorlar seyirci keyif alarak izliyor.

dizinin bölümleri kısa kısa ilerliyor. 1 saati geçmeyecek şekilde birbirinden farklı bölümler izliyoruz. her bölüm belirli bir ortalamanın üstünde ama bazı bölümler gerçekten mükemmele yakın.
dizinin yayınlanma tarihi 1 ocak 2021. senaryoda feyyaz yiğit ve aziz kedi bulunuyor. görüntü yönetmenliğinde ise ersin gök iyi iş çıkarmış. kendine has tarzı belli oluyor. dizinin yönetmeni ömer sinir. dizinin yapımcılığını cebeci yapım üstleniyor. başrollerinde feyyaz yiğit ve kıvanç kılınç yer alıyor.

gerçekten izlediğim ve hissettiğim şey şuydu. feyyaz yiğit ve kıvanç kılınç ne kadar uyumlular. çok uyumlular ve çok komikler. birbirlerini tamamlıyorlar. esprililer, gözlemler, analizler, söylemler çok başarılı. durum komedisi, absürt mizah dediğimiz olay sanırım tam olarak böyle oluyor. nefis.

keşke bitmeseydi dediğim 12 harika bölüm. 12 farklı bölüm. hayvan gibi güldüm. ayrıca dizinin çekimleri istanbulda yapılmış ve mekanları çok beğendim. yılmaz'ın evi ve oturdukları kafe çok samimi geldi. o mahalleyi çok sevdim. niye sadece 12 bölüm yaptınız ulan çok üzüldüm.
dizinin bölüm adları şu şekilde.

1. bölüm: kokariç (çok güzeldi)
2.bölüm: vatka (çok güzeldi)
3. bölüm: nü model (farklıydı eh işte)
4. bölüm: erasmus'la gelen yamyam ( en sevdiğim bölümdü)
5. bölüm: yanlış mentor (eh işte)
6. bölüm: karanlık güç (eh işte)
7. bölüm: ikinci yol (güzeldi)
8. bölüm: badana (çok güzeldi)
9. bölüm: ayırtma yenilemesi (eh işte)
10. bölüm: kan parası (çok güzeldi)
11. bölüm: yılmaz bey banyo (favori bölümlerimden biriydi)
12.bölüm: atın bulunuşu (favori bölümlerimden biriydi)
devamını gör...

e bileni de öldürüyorlar.
(bkz: turan dursun)
devamını gör...

2020 yılının temmuzuna ışınlanmak isterdim. hayatımda geçirdiğim en güzel tatillerden hatta günlerden birisiydi. hiçbiri ailem olmasa da beni hayatta gerçekten şanslı hissettiren çok tatlı bi grup insanla mükemmel bi gün yaşamıştım. istediğim her şey ordaydı. öyle bi an için gerçekten çok fazla şeyden vazgeçebilirim sanırım şuan. en kısa zamanda tekrarını yaşamayı umuyorum fazlasıyla*.
devamını gör...

bursaya bir girişimiz var, ayh bide çıkışımız var diyen erkek olabilir.*
devamını gör...

daha bugün bakırköyden bindiğim minibüsteki şoföre ücreti uzatırken bakırköyde ineceğim de alır mısınız demem şoku. şoför de şaşırıp bakırköyse hemen indiriyim buyrun dedi*.
devamını gör...

benim ama hayatı boyunca cihangir ya da nişantaşında yaşayıp, bir kez olsun saldırgan sokak köpeği görmediği halde, köpekler sokaklarındır korkuyorsanız dışarı çıkmayın diyen pembe popolu arkadaşlar gibi yerleşmek istemiyorum. onlar bahçe kazıyıp organik sebze yiyeceğini falan sanıyor. 3 gün sonra köylülerin ne kadar acımasız olduğunu görüp ağlıyorlar.

daha girişte hem köylülere, hem şehirlilere hem de sokak köpeklerine sallamayı başardım. biraz sakinleşelim. şiir yazıyorum. okurken derin bir nefes alıp her şeye tekrar başlıyoruz.

avcumda unutulmuş binlerce gölge
yeraltında öldürülmeyi bekledim
günışığı vururken gözüme
ölmeyecektim

katilim yoktu,
katilim çok

babamların köyü yok. hepsi elinden hiçbir iş gelmeyen, anca para kazanmayı bilen, kavga çıkaran erkek görünce kaçan istanbul çocukları. babam hiç köy görmemiş, kibarliktan çıldırıyor. tokat atılınca ihihi yaaaaa biraz daha sert vur falan diyor. kusura bakmasın ama öyle. bir gün durup dururken biri beni itekledi, döndü o kişiden özür diledi. 19 yaşında arkadaşların köyüne gittim meraktan. karadeniz'i karış karış gezdik. gece vardık, sabah kalktık, gezmeye gidelim dediler, 10 cm topukluyu giydim çıktım köy yoluna. beni görenler orada istanbullular maldır düşüncesini kaptı. akşam geldim, bir domuzu köpeklere parçalattıkları görüntüleri kahkahalar eşliğinde izlediklerini görünce ağlama krizine girdim, oradan ben başka bir düşünceyi kaptım. burada söylemeyeyim.

biz oradan buralara gezerken gördüklerimi bir gün kitap haline getirmeyi düşünüyorum. kafama sıkıp intihar süsü vermesinler diye ölmeden 1 hafta önce yayınlayacağım.

sonra ben köyü istanbul ve yakını şehirler ile sınırlı bıraktım. çanakkale ile birkaç kez münasebetimiz oldu, bayılırım. ıstanbul köylerine yine bayılırım ama yerlilerine çok bulaşmam. bi yakınım yaşıyor istanbul'da köyde, kızcağız bir gün taksiyle eve gelmiş, taksici ile adı cıkmış. çamaşır astım bir gün kapısından geçen ipe, gelen geçen adımı beceriksize çıkardı. milletin canı sıkılıyor. kahvenin önünden 2 kez geçince kendini onlara göstermek için bunu yaptığını düşünüyorlar. köyler böyledir. köylerde yaşayıp böyle olmadığını iddia edenlere ya he diyorum.

haliyle ben zevkime uygun döşenmiş müstakil villa, birkaç italyan yardımcı, bahçemin içinde gezinen at ve midilliler ile sınırlı bir köy yaşamı çok istiyorum. böyle 10 metrelik duvarlar yaptırırım ki korkup gelmesinler. çok önemli bu kısım.
bu yazdıklarım sizlere şımarıklık gibi mi geliyor?

şuraya taş bırakıyorum, dilerseniz fırlatabilirsiniz. ama yüzüme gelmesin, yüzümle para kazanıyorum.

editiminişi: sokaklar köpeklerindir o. belki de köpekler sokaklarındır. disleksi çünkü.
devamını gör...

şan ve şöhret içinde büyümüş, dünyayı kılıçla fethetmiş ve adım attığı yerlere, mümkün mertebe adaleti de götürmüş bir ülke vardı; osmanlı devleti. ilk başlarda o devirde, anadolu’da kurulmuş beyliklere nazaran daha zayıf ve çelimsiz görünmesine rağmen kısa zamanda zeki yöneticilerin kurnaz politikalarıyla gelişme sağlamış, diğerlerinin üstüne egemenliğini oturtmuştu. gel zaman git zaman içinde de, dünyaya hükmeden bir imparatorluk olup, tarihe yön vermişlerdi.

osmanlı’nın bir dünya devleti olmasında en büyük etken, kuşkusuz ülkeyi yönetenlerdi. akıllı savaş taktikleri ve politikalarla topraklarını genişlettiler sürekli, ta ki kanuni sultan süleyman’a kadar. onun başında da bir hürrem sultan vardı, o da bu şan şöhretin yıkılmasını minik de olsa etkiledi zaten.

yönetici kimliklerinin yanında, elbette ki özel hayatları da vardı sultanların. kimi çok iyi bir şair, kimi çok iyi birer müzisyen olan, kimiyse ressam olmaya heveslenmiş, sanata yönelen padişahlardı. fakat dünyanın en zenginisiniz ve güzel sanatlarla ömür geçmez haliyle.

kılıçların ve dinin, müziklerin ve resimlerin yanında, padişahların bir de haremleri var idi.

aslında haremlerin, anlatıldığından biraz farklı olduğunu söylemek yalan olmaz. çünkü en başta ‘’harem-i humayun’’ , sarayın üç büyük bölümünden biri olup, harem ve enderun’u bünyesine almış bir eğitim kurumu vazifesi görüyordu. dikiş nakış işlerden tutun da, saraya bayan görevli yetiştirilmesine kadar geniş bir vizyonu vardı.

tabi bu, padişahların ve cariyelerin arasında yaşananları hiçbir zaman reddedecek bir şey değil. dış basında, özellikle avrupa’da, padişahların cariyeleri yerlerde süründürerek yanına getirttiği falan yazar. ‘’romantik’’ padişahlarımız böyle bir şey yapmadılar elbette. önce, beğendikleri cariyeye hediye gönderirlerdi. bu bir takı yahut işlemeli bir vazo olabilirdi. padişahın gönlünden ne koparsa! bu hediye de, diğer cariyelerin de bulunduğu ortak bir salonda açılırdı. çoğu mest tabi.

eğer cariye, hediyeyi beğenip de, teşekkür maksatlı padişaha kek yapıp götürmek için odasına çıkarsa, bu da padişahı davet anlamına gelirdi. fanteziye bakın siz; cariyenin odasını basan bir padişah!

her konuda stil sahibi olan osmanlı, cinsellikte bile yeni bir oluşum yaratmış. biliyorsunuz ne olursa, kim olursa olsun ‘’ayıp’’ o zaman da vardı. bu hediye-davet sistemi ise açıkça bu ayıbı örtmek için, ‘’kuralına uydurmak’’ için düşünüp kurulmuş bir ‘’alış-verişe’’ benziyordu.



her erkeğin hayalidir aslında, sık duyarsınız bunu.

‘’ah ulan, bir haremim olsa var ya!’’ ya da ‘’zengin olunca harem kurucam mınnakoyiim’’ dillerden pek düşmez.

fakat zamane erkekleri, o geleneği yaşatabilir mi acaba, o güzellikte ve kibarlıkta icra edebilirler mi; bilinmez. kalp kırmadan, kadının kendisini fahişe gibi hissetmeden sevişip mutlu olabileceği başka bir sistem daha gelir mi, bir çağ daha yaşar mıyız, o da meçhul.

aynı şekilde, şu hediye işi için naz yapan kadınlar da ayrı bir sınıf oluştururdu herhalde. pelinsu'nun hediyesi, selen’inkinden güzel misali…

hediye düşkünü kadınların seslerini duyabiliyorum.

‘’bir padişah kadar olamadın sevişilinebilizite!’’



p.s. her ne kadar hoş gösterme minvalinde seyretmiş olsa da, erkek haremi, o hareme düşen kadın için cehennemdir.
devamını gör...

fen-edebiyat, baktık iş güç de yok, mecbur yüksek lisans, doktora. ama acayip derecede bilgi birikimi bırakır. 2 yıl sonra dr. ünvanımla beraber kel, göbekli bir akademisyenim.
devamını gör...

"etliye sütlüye karışmayan, kendi halinde, sessiz sakin." bu tam anlamıyla benim dünyadaki varlığım olabilir.
devamını gör...

akülü araba.
devamını gör...

aleyna dediyse vardır bir bildiği, onun bakış aşısı gündemimize yön verir, güveniyorum.*
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim