multi branding
türkçesi çoklu marka stratejisi, aynı şirket altında aynı alanda farklı markalar kisvesi altında pazarlama yaklaşımı olarak tanımlanır. çoklu marka stratejisinin ana fikri, rekabeti sınırlamak veya yerine göre sona erdirmek ve firmanın pazar payını artırmaktır. asıl amaç müşteri hep benim ürünlerimi alsın, başka firma ürünlerini tercih etmesindir.
genelde çok büyük şirketler, aynı anda pazarda farklı markalar ile çoklu marka stratejisi uygularlar. buna en güzel verilebilecek örnek facebook'tur. mark zuckerberg ilk önce facebook'u kurmuş, daha sonra instagram, whatsapp, messenger ve bizim ülkede kullanılmayan bir çok uygulamayı kendi bünyesine almıştır. burada dikkat edilecek olan husus facebook ile instagram, messenger ve whatsapp gibi birbirine rakip ürünlerin aynı çatı altında olabilmesidir.
türkiye'de de verilebilecek en güzel örnek arçelik ve bekodur. her ikisi de bildiğiniz gibi koç holding bünyesinde olan firmalardır.
her strateji gibi bu stratejininde kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır.
avantajları:
1- ana markaya o kadar güvenmişsinizdir ki, ana firma yeni bir marka yarattığı zaman gözü kapalı o markaya yönelirsiniz. (açıkçası bu bende çok oluyor, firmaya güvenmişsem kaçarı yok).
2- aslında bu biraz ilk madde ile alakalı, yeni markalar denemek isteyen müşteriler ana firmanın bir ürününden diğer ürününe kolayca geçebilir.
3- marketlerin raflarında çoklu marka ürünleriniz daha fazla yer kapladığı için diğer firmalara karşı bir adım önde olursunuz. (örnek olarak unilever ürünleri temizlik ürünleri satılan rafların yarıdan fazlasını kaplıyor).
4- bazen müşteriler aldığı markanın bir çoklu marka olduğunu bilmeden alabilirler, bu durumda kazanan gene üretici olarak siz olursunuz.
dezavantajları:
1- çoklu markanız varsa, her markayı bağımsız ve güçlü tutmanız gerekir, eğer başarısızlıktan dolayı bir markayı kapatırsanız bu tüketicinin gözünde sizin adınıza kötü bir puan olacaktır (kaçan müşteri zor geri gelir).
2- yeni bir ürün çıkartırsanız ve bu diğer ürününüzü sollayıp geçerse bu durumda firma olarak daha düşük performanslı ürüne daha fazla zaman ayırıp, pazarlamaya devam etmelimiyiz, bu markaya yatırım yapmaya değer mi diye kendi kendinizi sorgular hale geleceksinizdir.
3- piyasayı çok markaya boğarsanız, tüketici sizi tamamen bırakıp, başka firmaların ürünlerine yönelebilir.
-
genelde çok büyük şirketler, aynı anda pazarda farklı markalar ile çoklu marka stratejisi uygularlar. buna en güzel verilebilecek örnek facebook'tur. mark zuckerberg ilk önce facebook'u kurmuş, daha sonra instagram, whatsapp, messenger ve bizim ülkede kullanılmayan bir çok uygulamayı kendi bünyesine almıştır. burada dikkat edilecek olan husus facebook ile instagram, messenger ve whatsapp gibi birbirine rakip ürünlerin aynı çatı altında olabilmesidir.
türkiye'de de verilebilecek en güzel örnek arçelik ve bekodur. her ikisi de bildiğiniz gibi koç holding bünyesinde olan firmalardır.
her strateji gibi bu stratejininde kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır.
avantajları:
1- ana markaya o kadar güvenmişsinizdir ki, ana firma yeni bir marka yarattığı zaman gözü kapalı o markaya yönelirsiniz. (açıkçası bu bende çok oluyor, firmaya güvenmişsem kaçarı yok).
2- aslında bu biraz ilk madde ile alakalı, yeni markalar denemek isteyen müşteriler ana firmanın bir ürününden diğer ürününe kolayca geçebilir.
3- marketlerin raflarında çoklu marka ürünleriniz daha fazla yer kapladığı için diğer firmalara karşı bir adım önde olursunuz. (örnek olarak unilever ürünleri temizlik ürünleri satılan rafların yarıdan fazlasını kaplıyor).
4- bazen müşteriler aldığı markanın bir çoklu marka olduğunu bilmeden alabilirler, bu durumda kazanan gene üretici olarak siz olursunuz.
dezavantajları:
1- çoklu markanız varsa, her markayı bağımsız ve güçlü tutmanız gerekir, eğer başarısızlıktan dolayı bir markayı kapatırsanız bu tüketicinin gözünde sizin adınıza kötü bir puan olacaktır (kaçan müşteri zor geri gelir).
2- yeni bir ürün çıkartırsanız ve bu diğer ürününüzü sollayıp geçerse bu durumda firma olarak daha düşük performanslı ürüne daha fazla zaman ayırıp, pazarlamaya devam etmelimiyiz, bu markaya yatırım yapmaya değer mi diye kendi kendinizi sorgular hale geleceksinizdir.
3- piyasayı çok markaya boğarsanız, tüketici sizi tamamen bırakıp, başka firmaların ürünlerine yönelebilir.
-
devamını gör...
avrupa'ya gidiyorum
demek için can attığım cümle. bir gün gidersem bkz bırakırım.
devamını gör...
güne psikolojik bir tespit bırak
aşırı internet kullanımı ile duygusal zekamız azalıyor ve yüz ifadelerini anlamakta zorluk yaşayabiliyoruz.
kemal sayar
kemal sayar
devamını gör...
ders çalışmamak için yapılanlar
ders programı hazırlamak.
devamını gör...
çaylak yazarların bilmesi gerekenler
10 mantıklı tanımı 20 dakikada düzgün türkçe ile girin, 25. dakikada yazar olabilirsiniz.
26. dakikada bütün imla ve noktalama işaretleri ile mantığı çöpe atıp yazabilirsiniz, kimse de bir şey demez.
26. dakikada bütün imla ve noktalama işaretleri ile mantığı çöpe atıp yazabilirsiniz, kimse de bir şey demez.
devamını gör...
tam kapanmanın bir hafta daha uzama ihtimali
ne desem bilmiyorum. her şey o kadar saçma ki. o kadar geç kalındı ki. ilk zamanlarda böyle bir şey yapılsaydı belki bir faydası olurdu. şuanda insanları mağdur etmek dışında hiçbir şey olmuyor. madem böyle bir şey var insanlara neden destek olunmuyor? sadece 1 haftada kaç insan intihar etti? bu devlet 20 gün vatandaşına bakamıyor mu? önce insanlara destek olunsun. evden çıkmayın demek kolay. insanlar ne yiyecek ne içecek?
devamını gör...
3 mayıs türkçülük günü
sessiz istilâ
100 yıl sonra yeniden birileri toparlaklarımızı peşkef çekmeye başladı yine yine yeniden. ve biz yine istilaya yeltenenleri bu topraklardan temizleyeceğiz bu seferki savaş daha sessiz ama daha etkili olacak.
türkçülük günümüz kutlu olsun
100 yıl sonra yeniden birileri toparlaklarımızı peşkef çekmeye başladı yine yine yeniden. ve biz yine istilaya yeltenenleri bu topraklardan temizleyeceğiz bu seferki savaş daha sessiz ama daha etkili olacak.
türkçülük günümüz kutlu olsun
devamını gör...
demirin kötü ruhları uzak tutan etkisi
james george frazer’ın tabu isimli kitabında listelediği etkilerdir ve bize insan zihni hakkında oldukça önemli ama bir o kadar da rahatsız edici bilgiler verir.
insan ırkının batıl inançlar konusunda herhangi bir sınırı yok. herhangi bir şeyi durup dururken tabu sayabilir ve bu tabulara yüzlerce, binlerce yıl sıkı sıkıya bağlı kalıp bu tabuların insanların ölümüne neden olmasına seyirci kalabilir.
demir de bazı toplumlarda böyle bir tabudur. demirin kötü olduğuna ve evlerden uzak tutulması ya da sadece belli ritüeller çerçevesinde kullanılması gerektiğine inanan topluluklar aynı demirin yine kötü olduğu için karanlık ruhları da uzak tutacağına inanır.
buna göre; birçok bölgede demir ve çelik cinlere karşı büyük bir koruyucu kalkan olarak kullanılır. ama sadece bununla kalmaz. perili ya da cinli olduğuna inanılan bir yere girerken insanlar kapı eşiğine bir iğne ya de bıçak saplanır ki bu sayede kötü ruhlar girip çıkamasın.
ayrıca cinlerin bir av hayvanın, bir yiyeceği kaçırmaması için bu etin üzerine demir bir çivi çakılır. böylelikle cinler bu yiyeceği kaldıramaz ve yiyecek kurtulmuş olur. aynı şekilde cinlerden korunmak isteyen insanlar ceplerine çivi ya da bıçak koyup kendilerini kaçırılmaktan korurlar.
insan zihni ilginç bir şey. belki bir dönemler akıl hastalarını tedavi etmek için kafalarına çivi çakanlar da aynı batıl inancın pençelerinde idi.
insan ırkının batıl inançlar konusunda herhangi bir sınırı yok. herhangi bir şeyi durup dururken tabu sayabilir ve bu tabulara yüzlerce, binlerce yıl sıkı sıkıya bağlı kalıp bu tabuların insanların ölümüne neden olmasına seyirci kalabilir.
demir de bazı toplumlarda böyle bir tabudur. demirin kötü olduğuna ve evlerden uzak tutulması ya da sadece belli ritüeller çerçevesinde kullanılması gerektiğine inanan topluluklar aynı demirin yine kötü olduğu için karanlık ruhları da uzak tutacağına inanır.
buna göre; birçok bölgede demir ve çelik cinlere karşı büyük bir koruyucu kalkan olarak kullanılır. ama sadece bununla kalmaz. perili ya da cinli olduğuna inanılan bir yere girerken insanlar kapı eşiğine bir iğne ya de bıçak saplanır ki bu sayede kötü ruhlar girip çıkamasın.
ayrıca cinlerin bir av hayvanın, bir yiyeceği kaçırmaması için bu etin üzerine demir bir çivi çakılır. böylelikle cinler bu yiyeceği kaldıramaz ve yiyecek kurtulmuş olur. aynı şekilde cinlerden korunmak isteyen insanlar ceplerine çivi ya da bıçak koyup kendilerini kaçırılmaktan korurlar.
insan zihni ilginç bir şey. belki bir dönemler akıl hastalarını tedavi etmek için kafalarına çivi çakanlar da aynı batıl inancın pençelerinde idi.
devamını gör...
x mahlaslı yazar sizi gözledi bildirimi
online listesini baştan sona tarayan summer queen bunu beğenmedi.
devamını gör...
sözlük bostan olsa alınabilecek nick
güneştendeğilutançtankızarandomat
(bkz: sözlüğe bir daha gelinse alınacak nick)
çok güzel bir şey olmadı mı sizce de? *
not: domates değil domat, kızma, tamam. *
(bkz: sözlüğe bir daha gelinse alınacak nick)
çok güzel bir şey olmadı mı sizce de? *
not: domates değil domat, kızma, tamam. *
devamını gör...
kitap kulübü hakkında her şey
ay hediyeleri atıyormuşusuz, şimdi gördüm. ben de atayım madem canııım hediyelerimi

sevgili edür e de çok çok teşekkür ediyorum buradan tekrardan. çok etkin olamasam da kulübümüz iyi ki var gerçekten*

sevgili edür e de çok çok teşekkür ediyorum buradan tekrardan. çok etkin olamasam da kulübümüz iyi ki var gerçekten*
devamını gör...
eski tanımlarını okumak
kaçınılmaz biçimde kendimden utanmamla ve seri tanım silmeye çalışmamla sonuçlanacak olan olaydır...
devamını gör...
yazarlardan riyakarlık örnekleri
etrafımda olan riyakarlıkları düşününce üzüntü sardı beni. değer verdiğimiz insanlardan gördüğümüz riyakarlıklar acıtır canımızı.. acilen buralardan, bu kişilerden uzaklaşmam gerektiğini fark ettim. yeni bir hayat lazım bana.. herkes riyakar birbirine. ama benim hiç unutamadığım riyakarlıklardan birisi üniversite sınavından çıktığımda bana moral veren destek olan amcamın arkamdan babama düşük almış, çok mu okuyacak gibi laflar etmesi olmuştu. ondan sonra hiç kimseye değer vermez oldum. akraba kavramının içinde tek değer verdiğim kişi oydu. daha neler göreceğiz bu hayatta kim bilir.. her şeyi insanların arkasından değil de yüzüne söyleyin. emin olun daha az kırıcı olur.
devamını gör...
slipknot ile güne başlayan hayvan metalci
hemen uyanmak isteyen metalcidir. bazen amon amarth dinleyerek ayılıyorum.
devamını gör...
arada bir gelen çekilmez olduğun hissi
hiçbir zaman bana uğramayan bir histir çünkü çekilmezim, kendimi iyi tanıyorum. yalnız sürekli böyleyim. ciddi, disiplinli, hata kabul etmeyen. vallahi kendimden sıkılıyorum ama yapacak bir şey yok en nihayetinde yapı meselesi.
devamını gör...
paperclip harekâtı
naziler tarafından 1943 senesi öncesinde, makine mühendisleri şoför, bilim adamları hizmetli ve matematikçiler kantinci olarak kullanıldı.
daha sonra (1943 yılı sonrası) tüm bilim adamları yine naziler tarafından araştırma ve geliştirme amacıyla toplandılar, sınandılar ve kendilerine güvenip güvenemeyeceklerine göre bir liste hazırlandı. toplanmalarının sebebi silah sanayisinde oluşan eksiklerden, liste yapılması sebebi ise tahminimce nazilerin her zamanki katı kurallarından kaynaklıydı. en zeki insanlarını bu kez bir şoför, bir hizmetli, bir kantinci değil de; kendilerine silah, roket; teknoloji verebilen insanlar olarak kullanmak istediler.
2. dünya savaşının bitmesine aylar kala, bilim adamlarının isimlerinin bulunduğu liste, amerika birleşik devletleri'nin eline geçti.
amerikalılar önce listedeki her bilim adamını tek tek sorgulamak istese de, olayı kendilerine yontarak, onları kendi ülkelerine, amerika'ya kaçırma kararı aldılar. işte bu operasyonun kod adına paperclip harekâtı diyoruz.
amerikalılar, bilim adamlarına aileleri ile birlikte yaşayacakları şekilde, güzel çalışma imkanları ve yüksek ücretler teklif ettiler.
yıllar geçtikçe, aralarında alman kimyagerlerin, bilim adamlarının, silah uzmanlarının ve doktorlarının bulunduğu yaklaşık 1600 bilim insanı, 1990 yıllarında amerika'ya kaçmış, buldukları önemli icatların üretimine başlamış bulunuyorlardı.
nasa'nın temellerini attığı söylenen bu bilim adamları amerikanın şu an ki süper güç olmasının bir nedenidir, paperclip harekâtı, amerika'nın aldığı en mantıklı kararlardan biridir diyebilir miyiz? kesinlikle evet.
bu bilim insanları amerika için 10 milyar dolara yakın bir katma değer ve kazanç oluşturdular.
işte, bilgi bu yüzden dünyanın en önemli şeylerinden. işte bilgi bu yüzden bu kadar pahalı..
daha sonra (1943 yılı sonrası) tüm bilim adamları yine naziler tarafından araştırma ve geliştirme amacıyla toplandılar, sınandılar ve kendilerine güvenip güvenemeyeceklerine göre bir liste hazırlandı. toplanmalarının sebebi silah sanayisinde oluşan eksiklerden, liste yapılması sebebi ise tahminimce nazilerin her zamanki katı kurallarından kaynaklıydı. en zeki insanlarını bu kez bir şoför, bir hizmetli, bir kantinci değil de; kendilerine silah, roket; teknoloji verebilen insanlar olarak kullanmak istediler.
2. dünya savaşının bitmesine aylar kala, bilim adamlarının isimlerinin bulunduğu liste, amerika birleşik devletleri'nin eline geçti.
amerikalılar önce listedeki her bilim adamını tek tek sorgulamak istese de, olayı kendilerine yontarak, onları kendi ülkelerine, amerika'ya kaçırma kararı aldılar. işte bu operasyonun kod adına paperclip harekâtı diyoruz.
amerikalılar, bilim adamlarına aileleri ile birlikte yaşayacakları şekilde, güzel çalışma imkanları ve yüksek ücretler teklif ettiler.
yıllar geçtikçe, aralarında alman kimyagerlerin, bilim adamlarının, silah uzmanlarının ve doktorlarının bulunduğu yaklaşık 1600 bilim insanı, 1990 yıllarında amerika'ya kaçmış, buldukları önemli icatların üretimine başlamış bulunuyorlardı.
nasa'nın temellerini attığı söylenen bu bilim adamları amerikanın şu an ki süper güç olmasının bir nedenidir, paperclip harekâtı, amerika'nın aldığı en mantıklı kararlardan biridir diyebilir miyiz? kesinlikle evet.
bu bilim insanları amerika için 10 milyar dolara yakın bir katma değer ve kazanç oluşturdular.
işte, bilgi bu yüzden dünyanın en önemli şeylerinden. işte bilgi bu yüzden bu kadar pahalı..
devamını gör...
methuselah ağacı
4852 yaşındaki bir ağaç. internette bir fotoğrafı falan yok, hepsi bu ağacın akrabalarına ait. ağaç korunuyor ve saklanıyor. bir fotoğrafı bile paylaşılmıyor. bunun sebebi 20'ci asırda, 4900 yaşındaki prometheus ağacının kesilmesi. herhalde bunu da keserler diye falan korkuyorlar.
edit: internette ağacın akrabalarının resmi var. bir örneği alttaki resim. fakat bizzat ağacın kendisi yok. "methuselah" bir ağaç türü olmayıp, tek bir ağacın ismidir. bu ağacın bulunduğu bölgeye gidilebilir, fakat o ağaçlardan hangisi methuselah bunu bilemezsiniz.
edit: internette ağacın akrabalarının resmi var. bir örneği alttaki resim. fakat bizzat ağacın kendisi yok. "methuselah" bir ağaç türü olmayıp, tek bir ağacın ismidir. bu ağacın bulunduğu bölgeye gidilebilir, fakat o ağaçlardan hangisi methuselah bunu bilemezsiniz.
devamını gör...
taciz olaylarının örtbas edilmeye çalışılması
kendi nazarımda vicdan ve şeref yoksunluğu sayılan çabadır. maalesef günümüzde çok yaygınlaştığı için normalleşmeye başladı. otobüste birinin vücuduna bile isteye dokunmak, bundan keyif almaya çalışmak ve buna benzer olaylar o kadar çok gerçekleşiyor ki rutin bir şeymiş gibi bahsediliyor.
benim ilk tacize uğradığım zamanlar herkesin böyle şeyler yaşadığından haberim yoktu. hayatımın en karanlık günüymüş gibi geliyordu. üzerinden 15 seneye yakın zaman geçtiği halde hala aklımın köşesine kazınmış halde durması da ne kadar kötü bir gün olduğunun kanıtı heralde benim için. bu olayı buraya yazma konusunu çok düşündüm. neden yazayım? ya da neden yazmayayım? diye sıraladım kendimce. yazmam için pek neden bulamadım açıkçası. yinede belki birileri bir ders çıkarır, o yaşlarda kardeşi olanlar vardır ve benim anlatacağım olay sayesinde onu kötü olaylardan koruyabilir belki diye düşünüyorum. sonuçta nedenlere bağlı yaşıyoruz, her nedenin de ulaşacağı bir sonuç var. bu yazı da o hengamede bir işe yarar muhakkak.*
öncelikle yazarken çok stres yaptığımı belirtmek isterim. hatta hayatımda sayılı kişiler dışında kimsenin bilmediği bir olaydan bahsedeceğim için ellerim titriyor.* abim bile bilmiyor yani siz düşünün. içimde bir yerlerde bir kutuya saklamışım yok olsun diye, öylece kalmış orada. buraya yazınca uçar gider belki.
ilkokul 3. ya da 4. sınıfım, net hatırlamıyorum bunu. köydeyiz, nenemler pekmez kaynatıyor, biz de dut yaprağı ile üzerindeki köpüklerden alıp yiyoruz. çok güzel zamanlar, çok mutluyum, dün ne yediğimi hatırlamam ama o anlar gözümün önünde duruyor aynı netlikle. abimden bir iki yaş küçük(15-16 yaşlarında) bir çocuk var, onun peşinden de abi abi diye geziyorum. birkaç gün geçiyor annemler eve dönüyorlar, ben köyde nenemlerin* yanında kalıyorum. arada bir anne tarafından olan dedemgile de gidiyorum, iki ev arasında mekik dokuyorum anlayacağınız. teyzemin yanında olduğum bir gün halamın da o civarda bir evde olduğunu öğreniyorum. bulunduğu ev de, peşinden abi abi diye gezdiğim çocuğun ailesinin evi. "teyze ben halamın yanına gideyim, onunla beraber aşağıki eve geçerim" diye haber verip gidiyorum.* sonra halamın yanına gidiyorum. o çocuğun, biri benden 2 yaş küçük, diğeri benimle yaşıt, sonuncusu da benden 3 yaş büyük olmak üzere 3 tane kız kardeşi var. salonda otururken "hadi saklambaç oynayalım" diyorlar, ben de tamam deyip koşuyorum peşlerinden.
ebe seçiyoruz herkes bir yerlere saklanmaya gidiyor, o abi dediğin çocuk "saklanacak çok iyi bir yer biliyorum, gel seni götüreyim" diyor, muhteşem bir yere saklanacak olmanın mutluluğuyla koşuyorum peşinden. uçurum gibi bir kayalık var, köyün tenha bir yerinde. ani hareket yapsan düşer ölürsün ya da baya kırıklarla dolar vücudun. oraya yan yana oturuyoruz, "kimse bulamaz burada" diyor. kısa bir sessizlikten sonra "sizin orada şey* var mı?" diye soruyor. ben tabi kullandığı kelimenin ne anlama geldiğini bilmediğim için "yok" diyorum. "bende var, ben göstersem sen de gösterir misin?" diyor, bende "ben de varsa gösteririm" diyorum. ahahaa ay sinirlerim bozuldu, gerçekten üzücü derecede komik bir durum, kendi saflığıma gülüyorum. neyse işte cevabı vermemle eşofman altını indirmesi bir oluyor. ben şok olmuşum. "sen de göster" tarzında cümlelerle üzerime gelmeye başlıyor, "yapma" diyorum, çırpınıyorum, en son "hala" diye bağırmak aklıma geliyor. ben bağırınca korkup çekiliyor, "sen burdan git, ben şuradan gideceğim beraber gittiğimiz anlaşılmasın" diyor ben hemen koşuyorum. hatta o ara ağlama diyerek göz yaşımı da silmişti, baya hastaydı bence.
eve vardığımda halamın yanına oturuyorum hemen. nasıl titriyorum anlatamam, ne desem gözünüzde canlandıramam sanırım. bulunduğum yerde hopluyor olabilirim, o kadar titriyordum. çenemin titremesini bile durduramamıştım. o ara kızların bana bakıp gülüştüğünü hatırlıyorum, kendi derdimden neye güldüklerine kafa yormak aklıma gelmemişti. halamla eve giderken "neyin var, niye titriyorsun?" diye ısrarla sorunca ağlayarak anlatıyorum her şeyi. "aramızda kalsın hala, nolur" diyorum, duyulsa ne olur bilmiyorum ama ayıp bir şey yapan benmişim gibi hissediyorum o an. "tamam ikimizin arasında bu. sen şimdi sil göz yaşını, nenen anlar sorar" diyor, güvenip rahatlıyorum biraz. sonraki günler evden çıkmıyorum. aylar belki de seneler geçiyor, bir yerde bu çocuğun adını duyuyorum. köyden resmen kovmuşlar ailesini, kuzenlerinden ve köyün kızlarından taciz etmediği kimse kalmamış. bilin bakalım nasıl yapmış bunu? evet doğru tahmin, saklambaç oynayarak. yani o titrediğim anlarda ordaki kardeşlerinin bana bakıp gülüşmesi benim için anlam kazanmış oluyor.
bahsettiğim çocuk birkaç sene önce intihar etti. artık bu dünyada değil, köyde karşılaşma ihtimalim yok yani. haberi ilk aldığımda çok rahatlamıştım, bu rahatlama "acaba kötü biri miyim? birinin ölmesi seni nasıl rahatlatabilir?" diye sorgulattı bana günlerce. annesi cenazede benim oğlumu sığdıramadılar köye, diye herkese sitem etmiş. "ya senin oğlun nasıl bir insandı göremiyor musun?" diye yakasından silkeleme isteğiyle doldum. sonucunda yine kendimi suçlu buldum.
sonuç olarak, hayatımda kalıcı yaralar bıraktı. vücuduma birisi dokununca istemsiz tedirgin oluyorum, aklıma ilk 'kötü niyetli' bir hareket olacağı geliyor. kimseye güvenmiyorum, kimsenin yanında üzerimi değiştiremiyorum, ya da birisi üzerini değiştirirken odada bulunamıyorum. uzun bir süre çıplak insanlardan rahatsız oldum mesela.
hayatımdaki tek taciz olayı bu değil maalesef. bu olaydan birkaç sene sonra, yolda yürürken "pişt pişt" sesiyle istemsiz olarak bir evin balkonuna kafamı çevirmiş bulundum. 50 li yaşlardaki adam, sadece mavi bir slip ile karşımda öylece duruyor, gözlerimin içine sabit bir şekilde bakıp vücuduna dokunuyordu. kendisi herhangi biri de değil, akrabamız. olaydan 2 gün sonra annemin yanındayken, "özözünedanışır hiç selam vermiyorsun" diyerek elini omzuma attı. bir şeyleri hatırlatır belki diye gözünün içine baktım ama yok, ar damarı kalmadığından olsa gerek hiç bir şey olmamış gibi bana seslenmeye devam etti. "pişt pişt" sesinin arkasına yaptığı rahatsız edici hareketler sirkülasyonuna birkaç kez daha maruz kaldım. şimdilerde gülerek anlatıyorum bu olayları. hatta "dönder atlet" diye lakap taktım kendisine.
tavsiyem, gözünüz etrafınızdaki çocukların üzerinde olsun.* maalesef çocuklara küçük yetişkin gözüyle bakan insanlar var. özel yerlerine dokunmak, dudaklarından öpmek, kendi vücuduna dokundurmak "şaka" ve "oyun" adı altında yaptırılıyor çocuklara. zaman geçtikçe herkes düzene bir yerden ayak uyduruyor, ama bizim o lüksümüz yok. lütfen çocuk parkından geçerken yere bakarak geçmeyin, etrafı biraz inceleyin. belki sizin fark etmeniz gereken bir olay var orada, belki çocuğun sesi çıkmıyor. aslında söylediğim şeyler sadece çocuklar için değil, tacize uğrayabilecek her canlıyı kapsıyor.
yazıyı fazla uzattım, kusura bakmayınız dostlar. her şeyin farkında olup iyiyi seçenlerden olun. bu yazıdan sonra içimden yer açılmış olmanın rahatlığıyla ben de kaldığım yerden devam edeyim hayatıma. esen kalınız.*
benim ilk tacize uğradığım zamanlar herkesin böyle şeyler yaşadığından haberim yoktu. hayatımın en karanlık günüymüş gibi geliyordu. üzerinden 15 seneye yakın zaman geçtiği halde hala aklımın köşesine kazınmış halde durması da ne kadar kötü bir gün olduğunun kanıtı heralde benim için. bu olayı buraya yazma konusunu çok düşündüm. neden yazayım? ya da neden yazmayayım? diye sıraladım kendimce. yazmam için pek neden bulamadım açıkçası. yinede belki birileri bir ders çıkarır, o yaşlarda kardeşi olanlar vardır ve benim anlatacağım olay sayesinde onu kötü olaylardan koruyabilir belki diye düşünüyorum. sonuçta nedenlere bağlı yaşıyoruz, her nedenin de ulaşacağı bir sonuç var. bu yazı da o hengamede bir işe yarar muhakkak.*
öncelikle yazarken çok stres yaptığımı belirtmek isterim. hatta hayatımda sayılı kişiler dışında kimsenin bilmediği bir olaydan bahsedeceğim için ellerim titriyor.* abim bile bilmiyor yani siz düşünün. içimde bir yerlerde bir kutuya saklamışım yok olsun diye, öylece kalmış orada. buraya yazınca uçar gider belki.
ilkokul 3. ya da 4. sınıfım, net hatırlamıyorum bunu. köydeyiz, nenemler pekmez kaynatıyor, biz de dut yaprağı ile üzerindeki köpüklerden alıp yiyoruz. çok güzel zamanlar, çok mutluyum, dün ne yediğimi hatırlamam ama o anlar gözümün önünde duruyor aynı netlikle. abimden bir iki yaş küçük(15-16 yaşlarında) bir çocuk var, onun peşinden de abi abi diye geziyorum. birkaç gün geçiyor annemler eve dönüyorlar, ben köyde nenemlerin* yanında kalıyorum. arada bir anne tarafından olan dedemgile de gidiyorum, iki ev arasında mekik dokuyorum anlayacağınız. teyzemin yanında olduğum bir gün halamın da o civarda bir evde olduğunu öğreniyorum. bulunduğu ev de, peşinden abi abi diye gezdiğim çocuğun ailesinin evi. "teyze ben halamın yanına gideyim, onunla beraber aşağıki eve geçerim" diye haber verip gidiyorum.* sonra halamın yanına gidiyorum. o çocuğun, biri benden 2 yaş küçük, diğeri benimle yaşıt, sonuncusu da benden 3 yaş büyük olmak üzere 3 tane kız kardeşi var. salonda otururken "hadi saklambaç oynayalım" diyorlar, ben de tamam deyip koşuyorum peşlerinden.
ebe seçiyoruz herkes bir yerlere saklanmaya gidiyor, o abi dediğin çocuk "saklanacak çok iyi bir yer biliyorum, gel seni götüreyim" diyor, muhteşem bir yere saklanacak olmanın mutluluğuyla koşuyorum peşinden. uçurum gibi bir kayalık var, köyün tenha bir yerinde. ani hareket yapsan düşer ölürsün ya da baya kırıklarla dolar vücudun. oraya yan yana oturuyoruz, "kimse bulamaz burada" diyor. kısa bir sessizlikten sonra "sizin orada şey* var mı?" diye soruyor. ben tabi kullandığı kelimenin ne anlama geldiğini bilmediğim için "yok" diyorum. "bende var, ben göstersem sen de gösterir misin?" diyor, bende "ben de varsa gösteririm" diyorum. ahahaa ay sinirlerim bozuldu, gerçekten üzücü derecede komik bir durum, kendi saflığıma gülüyorum. neyse işte cevabı vermemle eşofman altını indirmesi bir oluyor. ben şok olmuşum. "sen de göster" tarzında cümlelerle üzerime gelmeye başlıyor, "yapma" diyorum, çırpınıyorum, en son "hala" diye bağırmak aklıma geliyor. ben bağırınca korkup çekiliyor, "sen burdan git, ben şuradan gideceğim beraber gittiğimiz anlaşılmasın" diyor ben hemen koşuyorum. hatta o ara ağlama diyerek göz yaşımı da silmişti, baya hastaydı bence.
eve vardığımda halamın yanına oturuyorum hemen. nasıl titriyorum anlatamam, ne desem gözünüzde canlandıramam sanırım. bulunduğum yerde hopluyor olabilirim, o kadar titriyordum. çenemin titremesini bile durduramamıştım. o ara kızların bana bakıp gülüştüğünü hatırlıyorum, kendi derdimden neye güldüklerine kafa yormak aklıma gelmemişti. halamla eve giderken "neyin var, niye titriyorsun?" diye ısrarla sorunca ağlayarak anlatıyorum her şeyi. "aramızda kalsın hala, nolur" diyorum, duyulsa ne olur bilmiyorum ama ayıp bir şey yapan benmişim gibi hissediyorum o an. "tamam ikimizin arasında bu. sen şimdi sil göz yaşını, nenen anlar sorar" diyor, güvenip rahatlıyorum biraz. sonraki günler evden çıkmıyorum. aylar belki de seneler geçiyor, bir yerde bu çocuğun adını duyuyorum. köyden resmen kovmuşlar ailesini, kuzenlerinden ve köyün kızlarından taciz etmediği kimse kalmamış. bilin bakalım nasıl yapmış bunu? evet doğru tahmin, saklambaç oynayarak. yani o titrediğim anlarda ordaki kardeşlerinin bana bakıp gülüşmesi benim için anlam kazanmış oluyor.
bahsettiğim çocuk birkaç sene önce intihar etti. artık bu dünyada değil, köyde karşılaşma ihtimalim yok yani. haberi ilk aldığımda çok rahatlamıştım, bu rahatlama "acaba kötü biri miyim? birinin ölmesi seni nasıl rahatlatabilir?" diye sorgulattı bana günlerce. annesi cenazede benim oğlumu sığdıramadılar köye, diye herkese sitem etmiş. "ya senin oğlun nasıl bir insandı göremiyor musun?" diye yakasından silkeleme isteğiyle doldum. sonucunda yine kendimi suçlu buldum.
sonuç olarak, hayatımda kalıcı yaralar bıraktı. vücuduma birisi dokununca istemsiz tedirgin oluyorum, aklıma ilk 'kötü niyetli' bir hareket olacağı geliyor. kimseye güvenmiyorum, kimsenin yanında üzerimi değiştiremiyorum, ya da birisi üzerini değiştirirken odada bulunamıyorum. uzun bir süre çıplak insanlardan rahatsız oldum mesela.
hayatımdaki tek taciz olayı bu değil maalesef. bu olaydan birkaç sene sonra, yolda yürürken "pişt pişt" sesiyle istemsiz olarak bir evin balkonuna kafamı çevirmiş bulundum. 50 li yaşlardaki adam, sadece mavi bir slip ile karşımda öylece duruyor, gözlerimin içine sabit bir şekilde bakıp vücuduna dokunuyordu. kendisi herhangi biri de değil, akrabamız. olaydan 2 gün sonra annemin yanındayken, "özözünedanışır hiç selam vermiyorsun" diyerek elini omzuma attı. bir şeyleri hatırlatır belki diye gözünün içine baktım ama yok, ar damarı kalmadığından olsa gerek hiç bir şey olmamış gibi bana seslenmeye devam etti. "pişt pişt" sesinin arkasına yaptığı rahatsız edici hareketler sirkülasyonuna birkaç kez daha maruz kaldım. şimdilerde gülerek anlatıyorum bu olayları. hatta "dönder atlet" diye lakap taktım kendisine.
tavsiyem, gözünüz etrafınızdaki çocukların üzerinde olsun.* maalesef çocuklara küçük yetişkin gözüyle bakan insanlar var. özel yerlerine dokunmak, dudaklarından öpmek, kendi vücuduna dokundurmak "şaka" ve "oyun" adı altında yaptırılıyor çocuklara. zaman geçtikçe herkes düzene bir yerden ayak uyduruyor, ama bizim o lüksümüz yok. lütfen çocuk parkından geçerken yere bakarak geçmeyin, etrafı biraz inceleyin. belki sizin fark etmeniz gereken bir olay var orada, belki çocuğun sesi çıkmıyor. aslında söylediğim şeyler sadece çocuklar için değil, tacize uğrayabilecek her canlıyı kapsıyor.
yazıyı fazla uzattım, kusura bakmayınız dostlar. her şeyin farkında olup iyiyi seçenlerden olun. bu yazıdan sonra içimden yer açılmış olmanın rahatlığıyla ben de kaldığım yerden devam edeyim hayatıma. esen kalınız.*
devamını gör...

