atom saati, frekans standardı olarak mikrodalga ışınlardaki hiper-hassas geçiş frekanslarını veya elektromanyetik spektrumun optik/ultraviyole bölgesindeki elektron geçiş frekansını kullanan, yeryüzündeki en hassas zaman ölçüm aletleridir. bu hassas saatler, uluslararası saat dağılımı hizmetlerinde standart olarak, televizyon yayınlarında dalga frekanslarının ayarlanmasında ve gps gibi küresel navigasyon uydu sistemlerinde kullanılır.
devamını gör...

ingilizcede present simple tense’in olumsuz haliyle çekimlenmiş ve türkçede bilmiyorum anlamına gelen cümledir.

24 saat ingilizce görülen hazırlık sınıfları olan anadolu liselerinden birinden mezunum. ilkokulun hemen ardından girip 7 sene boyunca okunan okullardı bunlar. ilk üç senesini bir şehirde son dört senesini ise başka bir şehirde okudum.

ingilizcem her zaman iyi oldu ve bunun sonunda de ingilizce öğretmeni oldum zaten. ama bütün arkadaşlarım benim kadar iyi değildi.

kimse ile dalga geçmek haddim değildir elbette, bir konuda başarısız olduğu için ama size anlattığım şu anımdan sonra bunun yıllarca anlatılan komik bir anı olmasının nedenin anlayacaksınız.

9. sınıfta iken ingilizce öğretmenimiz notları ders geçmeye yetmeyen arkadaşlarımıza bir şans daha verip sözlü yapacağını söyledi. ben peşin satan gibi derse girip arka sırada yerimi aldığımda arkadaşlarımdan bazıları rüzgara tutulmuş yaprak gibi titriyordu.

en sona kalan alpaslan tahtaya kalkınca muhteşem bir ana tanık olacağımızı bilmiyorduk elbette. hocanın onlarca sorusuna hiçbir cevap veremeyen alpo kalecinin penaltı anındaki endişesini yaşarken hoca dayanamadı ve ona son bir soru soracağını ve bilirse dersi geçireceğini söyledi ve şu unutulmaz diyalog yaşandı aralarında:

teacher: know ne demek oğlum? bunu söyle geçireceğim seni.
alpo: i don’t know, hocam.

soruyu duyar duymaz zaten gözleri büyümüştü alpaslan’ın. gözleri yüzüne sığmayacak kadar büyüktü. ve bu muhteşem cevapla noam chomsky’yi bile hayrete düşüren alpo o sene ingilizceden kalan tek öğrenci oldu.

demem o ki ne bildiğimizi bilmediğimiz zaman pek de bir şey biliyor sayılmayız. yani i know something but i don’t know what it is.
devamını gör...

sevgi, heyecan ve bağlılığın azalmasıyla geçilen eşiktir. yaşanan saçma sapan şeylerin birikmesi ve kişinin bu ilişkide mutlu olup /olmadığını sorgulamasının ardından kaçınılmaz sondur. kuvvetle muhtemel en çok emek veren (yorgun) taraf zor olsa da o eşiği geçecektir. çünkü fazlasıyla çaba göstermenin gönül rahatlığını taşıyordur.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

tayland,vietnam ve flipinler gibi asya ülkelerinde trans bireyleri tanımlarken kullanılan söz. "hanım oğlan" olarak da bilinirler. gerçek kadından zaman zaman ayırt edilmeleri zordur. o bölgeye giden türklerin sıklıkla karıştırıp ladyboylara asıldıkları bilinen bir gerçektir.
devamını gör...

sonrasında yapmadığınız için pişmanlık duyduğunuz her andır. çünkü pişmanlık bir çok duygudan daha güçlüdür..
devamını gör...

edebiyattan anlayan aklı ,mantıdan anlayan karnı doyurur.
devamını gör...

9 mayıs..
devamını gör...

fiyasko, rezalet, skandal diyerek geçen bir günün ardından serbestlik haberi ile aklıma gelenler;
acaba gündem değiştirmek için midir bu çabalar?
ülkede tek sıkıntı kokain için birinin içeri alınıp-alınmaması mıdır?
bitti mi bütün her şey? çözüldüğü göstermelik manifestolar ile ekonominin gerçekten batmadığı sorunu?
yeni gündemimiz hayırlı olsun, adam alındı-bırakıldı.
evet aptal yerine konuyoruz fakat bu ilk kez olmuyor.
her zaman ki gibi krizi fırsata çevirdiler.
çocukcağıza* sıradan bir büro memuru diyenler, pudra şekeri saçmalığına neden sığındı?
biz neden günlerce bunu tartışacağız?
neyse aklıma “akp yükselirken, mecliste gece yarıları çatır çatır geçirilen yasalara rağmen bizim bayrak yürüyüşlerine sarılıp, laiklik için yürüdüğümüz, toplandığımız günler geldi....”
biz yine boş kovalayalım, bir söylem, bir haber bizi deliye çevirsin. yüreğimizi tüketelim fakat adamlar ne yapmak istiyorsa onu yapsın.
sabahtan beri lannnn acaba bunlar bizi oyalamak ve çıldırtmak için bilerek mi kurban seçtiler diye düşünmeden edemiyorum.
evet tertemiz delirdim.
sağ gösterip soldan vuruyorlar hep.
devamını gör...

neden yıldıralım ki? çocuk bu, merak ediyor. dünyayı öğrettiklerimiz ile öğreniyor. 3-8 yaş arası çocuğun belki de en önemli gelişim dönemi. çocuk kendini ve etrafını keşfediyor. bu dönemde doğruları öğretmezsek dünyayı yanlış bir bakış açısı ile algılar. sakince cevap verin.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

fikir benim değil. instagram'da gördüğüm bir fotoğraftan esinlendim.
devamını gör...

yunan mitolojisinin en acıklı fakat felsefesi derin hikayelerinden biri birazdan anlatacaklarım.

girit kralı minos tahta geçince poseidon’a yalvarıp kendisine kraliyetinin sembolü olarak kar beyazı bir boğa göndermesini, bunu da tanrısına adayacağını söyler. istediği gibi bir boğa gelir fakat minos boğanın güzelliğine dayanamayıp kurban etmekten vazgeçer. bu hikayede gökten koç inmiyor ne yazık ki. tanrı poseidon, minos’un cüretkarlığına çok kızıp unutamayacağı bir ceza planlar. minos’un karısı pasiphaë’yi beyaz boğaya aşık eder. kraliçe pasiphaë, dönemin usta zanaatkarlarından daedalus efendiyi çağırtıp meramını anlatır, “bana tahtadan bir boğa yap ki beyaz boğayı kandırayım, benimle birlikte olabilsin” der. daedalus kraliçenin isteğini gerçekleştirir, boğayla kraliçenin bir çocuğu olur, fakat tövbestağfurullah ecinni gibi bir şey çıkar ortaya. insan desen insan değil, boğa desen boğa değil, “ee ad vericez ki lan buna” diye düşündüren bir şey çıkmıştır ortaya. şehrin zekilerinden biri çıkıp “beyler biz minoslu değil miyiz (minoan civilization)? burası minos şehri değil mi? e şehrin adını verelim gitsin, minoslu boğa diyelim, ne diyonuz?” diye sorar. ahali tabi alkış kıyamet, fikri çok beğenir, minos ve taurus kelimelerini harmanlayıp minotaur ismini üretirler.

bu sırada kraliçe pasiphaë yavrusunu besler, büyütür, fakat hayvan (?!) büyüdükçe insani duygulardan yoksun olduğunu görür. merhamet duygusu yoktur. öldürme güdüsü baskındır. garip de bir yaratık olduğu için neyle besleyeceklerini de bilemezler, açlıktan iyice gözü dönen minotaur insan öldürüp kendine ziyafet çekmeye başlar (otçul boğayı da insan yiyen canavara çevirmeleri ilginç bir detay olmuş). kral minos, karısı kraliçe için tahta boğayı yapan adamı çağırtır, “bu belayı başımıza sen açtın, sen temizleyeceksin. şu yaratığı hapsedebileceğimiz bir hapishane yap” der, peşine de “yıkıl karşımdan” diye ekler. daedalus ve oğlu ikarus bir labirent yapar, minotaur da bu labirentin merkezinde hapis tutulur der efsane. hatta derler ki, daedalus o kadar mükemmel bir labirent yapmış ki neredeyse kendisi bile içerde yolunu kaybedecekmiş.

tam “işler bitti, hadi biz ödemeyi alıp yolumuza gidelim sayın kralım” diyecekken minos “bi’ dakka durun bakalım. bu labirentin varlığından haberdar olan, girişini çıkışını bilen, dahası içinde kraliçenin bizzat kendi doğurduğu boğa adamın varlığını bilen sadece siz varsınız. bu bilgilerle sizi salamam. muhafızlar! kapatın bunları kuleye” der ve baba oğulu kuleye hapsettirir.

daedalus bakar ki kral minos’un ordusu gün geçtikçe daha da büyüyor, kral da daha sert davranmaya başlamış; “bize karadan kaçış yok” diyerek gözünü denize dikmiş. bakmış ki donanma da o biçim, ondan da vazgeçmiş. umudunu kaybetmek üzereyken kulenin tepesine gelip giden kuşları fark etmiş. kuşların tüylerini balmumuyla tahta bir iskelete tutturarak kanat yapan daedalus, bir çiftini oğluna verir diğer çifti kendi alır. uçmadan önce oğlunu sıkı sıkıya tembihler, “ey oğul” der. “sakın denize çok yakın uçma, kanatlarındaki tüyler ıslanır, boğulursun”. baba ya bu, nasihatlere devam eder. yine “ey oğul” der. “güneşe de çok yakın uçma, kanatların erir, çakılırsın”. ikarus tabi uçan ilk insan olacak, gencecik çocuk, heyecandan yerinde duramıyor. “he baba he” deyip babasıyla birlikte kulenin penceresinden bırakır kendini boşluğa.

piyuuuu… hezarfen uçmazdan yıllaaar yıllar önce ikarus uçmuş. o kadar uçmuş ki, sanki yıllardır uçuyormuş gibiymiş. kuşlarla yarışa tutuşmuş, bir yukarı bir aşağı dala çıka uçmaya başlamış. kendini özgürlüğün büyüsüne o kadar kaptırmış ki yükseldikçe yükselmiş. “bir fani bu kadar yükselerek bana nasıl saygısızlık edebilir” diyerek küplere binen güneş tanrısı helios, yakıvermiş ikarus’un kanatlarını. tüylerini bir arada tutan balmumu eriyince olanca hızıyla suya çakılmış, oracıkta boğularak can vermis ikarus. o günden sonra ikaria adasına ve çevreleyen denize ikarus’un ismini vermişler.

şimdi gelelim hikayenin ana fikrine. çok yüksekten uçmak (kendine çok güvenmek) ve çok alçaktan uçmak (fazla uysal olmak), ikisi de tehlikelidir. ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder. yüksekten, ya da düşmekten korkmanın yerine bugün konfor alanından çıkıp riskli bir girişimde bulunmayı da koyabiliriz (parayı dolara yatırmak gibi, borsaya girmek gibi, “ben bu işi başarırım ya ne var ki” gibi).

“limitlerimizin farkında olmak” sonucu da çıkartılabilir. ölçülü olmak, yerine göre davranmak falan gibi şeyler. mesela rains of castamere şarkısında der ki “and who are you, the proud lord said, that i must bow so low? (peki siz kimsiniz ki, dedi gururlu lord, ben önünde yerlere kadar eğileceğim?)”, bence anlatmak istediğimi çok güzel anlatıyor. saygıyı elden bırakmadan dişlerini gösteren lannister lordunun gözünden bu “kendini ezdirmemek ama çizgiyi de aşmamak” düsturunu ben görebiliyorum yani, umarım size de görünür. zorlarsak belki büyüklere, yaşlılara, tecrübelilere vs saygı, hürmet falan gibi sonuçlar da çıkarılabilir (ama hiç benim çıkartacağım sonuç değil heheh).
son olarak bahsetmezsem çarpılırım dediğim bir konu var. eskiden sakin diye bir grup vardı, bu konu üzerine bir şarkıları var.

ikarus’un (eğer başarsaydı) güneşe ulaşan ilk ölümlü olması üzerine bir şarkı. “birden susarsa bütün yenilgiler // tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya” der, sanki o istediğin hedefe ulaşınca geçmişteki bütün yenilgilerin kaybolacağını, hayatının ihtilalini gerçekleştireceğini, zincirlerini kıracağını söyler.

ya da ben çok fazla anlam yüklüyorum. bilemedim.

bruegel'in landscape with the fall of icarus isimli tablosunda mesela ikarus'un düştüğünü sağ altta görebilirsiniz.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
ya da daha modern çalışmalarda şu şekilde de resmedildiği oluyormuş.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel ya da böyle
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir robert seethaler romanıdır.

daha sonra kendisi hakkında bir tanım yazmayan düşündüğüm için uzun uzun yazarı anlatmayacağım ama hızlı okunan ve etkileyiciliği üst düzey romanlar okumak istiyorsanız bence robert seethaler’in toprak, bütün bir ömür, tütüncü çırağı romanlarına bir göz atın.

bu kitap bir besteci ve orkestra şefi olan gustav mahler’in son seyahatini yani belki de son senfonisini anlatıyor. gustav mahler 14 kardeşinin sekizini çok küçük yaşta kaybedip ölümle erken tanışan, ilk konserini 14 yaşında veren, kendinden 20 yaş küçük eşinden olan kızlarından birini difteri yüzünden kaybeden bir müzisyen. ve yaşadığı bunca şeyi müzikle tedavi etmeye çalışan bir dahi.

kitap büyük müzik dahisinin son gemi seyahatini anlatırken geri dönüşlerle müzisyenin hayatına da derin bakışlar atıyor. gemide büyük saygı gören müzisyeni ise ara ara gemide çalışan ve onun hizmetine tahsis edilen bir çocuk ile sohbet ederken görüyoruz. bu bir tesadüf olmasa gerek.

mahler öldüğünde sadece elli yaşındaydı ama sanki yüzyıllar boyunca bu dünya üzerinde kalmış gibi yaşadı ve eserler bıraktı. nasıl bir müzik tutkusu olduğunu anlamak için hayatına bakmak yeterlidir belki ama ölmeden önce söylediği son sözler de bize bir ipucu verecektir:

mozart, mozart.”
devamını gör...

hastasıyım, net..
ilk çıktığında, herkes yattıktan sonra gizlice televizyonu açıp, karanlıkta onu izlerdim.. çocuktum daha dikkatimi çekmiş..
sonra hep izledim, çok seviyorum onu,
öyle fanlık hayranlık anlamında değil ama, objektif dinleyebiliyorum, katılmadığım fikirleri de var, kendisini tanımayı çok isterdim, bu başlığı açmayı düşünüyordum, şimdi tesadüfen gördüm sözlüğe girişte, ekşi yi onun sayesinde tanıdım sevdim, hatta girdim, buraya gelmemde de aslında onun girip okuma ihtimalinin de etkisi var :) kendi evinde çekilmiş bir video var, sevdiği küçük eserleri almış, tanınmamış sanatçıların eserlerini, o büyük galerilerdeki pahalı eserlere inanmıyor, yani onu pazarlama ile kandıramazsınız, gerçek olan, anlamlı ve değerli eserleri bulmuş, bugün istese en baba kanalda en baba günde saatte gelir oturur televizyona, hiçbir kanalda hayır demez, parada kazanır, ismi kaşe olmuş, ama radyo programı yapıyor.. anlamlı olanı, ruhu olanı "tercih ediyor" buyursunlar demesi olsun, hoşuna giden akıllıca bir espri duyunca uzata uzata gülmesi olsun, bayılıyorum kendisine..
mesela arkadaşlarım bana birşey anlatırken, bir kavram, yada bir durum, benim anlamam için şunu söylerler "mesela okan bayülgen gibi" o zaman anlarım.. gidip ben sizin hayranınızım filanda demem yani, o tarz da değilim, ama bir şekilde, özellikle iş vesilesiyle filan tanışmayı çok isterdim, kız arkadaşı zaten uzay bir kadın, cv si yle dövüyor bütün eski sevgililerini, şu an beraberlermi bilmiyorum ama biraz sıkılmış gibi görünüyor.. seviyor öyle özgün kadınları, akıllı, özgüvenli kadınları, biliyorum ama ne bileyim, merakını dindirmişse, şu saatlerde sıkılmış olması lazım, evlilikle ilgili tespitleri çook yerinde ve enteresandır, kimsedende duyulmamış şeylerdir, ve sporla ilgili çok şahidim var, spor ve vücuduna çok zaman ayıranlarla ilgili aynı şeyleri söylemiştim daha önce, sosyal medyadaki paylaşımlarla ilgilide öyle, kızına koyduğu isimde benim ondan öncede kullandığım kelime istanbulla aynı, ve son olarak çocuğuna dünyadaki başkentlere gidip kalabilmesi için evler alması beni benden almıştır diyip ben harakiri yapmaya gidermişim
seni seviyorum okan bayülgen
bana ilham veriyorsun
devamını gör...

'yol yanlış ama yürüdük o kadar.' diye bir söz varya aynen öyle işte. yaşamışım o kadar hiç başa dönemem. olduğu kadar artık.
devamını gör...

başarılarının devamını dilerim kuzucuk.
geçen de benim tanımımı beğenmişti ama tonla tanımımı sildiği için teselli mahiyetinde beğendi. *
devamını gör...

sesli olarak sahnelenen* radyo oyunudur. çok zevk alarak dinlediğim oyunlar var. şayet hiç radyo tiyatrosu denemediyseniz şiddetle tavsiye ediyorum.
iki arkadaş
ve kar izleri örtü
kayip şeyler dükkanı gibi oyunlarla başlayabilirsiniz.
devamını gör...

çok şükür ki sözlüğümüzden uzak duracak olan insandır.gitsin nerede kime nasıl ediyorsa etsin,ama sözlükten uzak dursun dedirten başlık.
devamını gör...

güçlü olmak çok yüceltilen bir kavram. bazen insan sadece hissettiği gibi davransa daha iyi olmaz mı diyorum.? sonra kendine gelip, çözmen gereken bir sürü sorunu görünce zorunlu olarak ayağa kalkıyorsun.

hayatta eyvallahı olmayan kadındır. çoğundan, toplumsal cinsiyet rollerine aykırı davrandiğı için korkulur.
devamını gör...

“tabi siz anneleri tarafından size emanet edilen çocukları her bakımdan yetersiz gördüğünüz bir kadının annelik etmesine şiddetle karşısınız ama”
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim