jean christophe
romain rolland'ın en önemli eseridir. üç veya dört cilt olarak basılmış 10 kitaptan oluşur. ilk üç kitap (ilk cilt), ağırlıklı olarak beethoven'ın yaşamı ve karakterinden esinlenerek yazılmıştır ancak jean christophe aynı zamanda pek çok bestecinin özelliklerini de göstermektedir. kitabın fransızcadan çevirisini yapan (oldukça başarılı bir çeviri olduğunu söylemek gerek) adnan cemgil'in önsözünde bu durum, "beethoven'ın biyografisi, jean christophe'un önsözü olmuştur. yalnız romain rolland, bir müzik dehası olarak portresini çizdiği christophe'un kişiliğinde beethoven'ın özelliklerini canlandırmakla yetinmiş değildir. müzik tarihinin bütün kişileri bir araya getirilmiş ve roman bu bütünden kök almıştır." şeklinde açıklanmaktadır.
romain rolland, jean christophe'u 1900'lerin ilk çeyreğinde yazmış olmasına rağmen çocuğun dünyasını çağının çok ötesinde aktarmış.
romain rolland, jean christophe'u 1900'lerin ilk çeyreğinde yazmış olmasına rağmen çocuğun dünyasını çağının çok ötesinde aktarmış.
devamını gör...
sicario
2015 yapımı aksiyon filmi. yönetmenliğini denis villeneuve, görüntü yönetmenliğini ise roger deakins yapmakta. daha önce de prisoners'ın prodüksiyonunda beraber çalışan bu ikili, iyi bir kimya yakalamış bence. zira sicario'dan sonra blade runner 2049'da da beraber çalışmışlardır. filmin soundtrack'lerinde ise johann johannsson var. kendisini de denis ile başka filmlerde beraber çalışırken gördük. (bkz: arrival)
pek tabii bu üçlüyü bir aksiyon filminin prodüksiyonunda görmek heyecan verici. hele ki johann johannsson müzikleri ve villeneuve filmleri hayranı olan ben için. filmi bilgisayardan izledim maalesef. sinemada görme fırsatım olmadı. o yüzden biraz üzgünüm. büyük ekranda daha kaliteli bir ses ile izlemek çok güzel olurdu.
gelelim oyuncu kadrosuna. emily blunt, josh brolin ve benicio del toro başrollerde. üçünün de oyunculuğunu izlemek ayrı ayrı keyifliydi. emily'nin zaman geçtikçe kafayı sıyırması, benicio'nun soğukkanlılığı, josh brolin'in rahatlığı:)) filme o kadar doğal bir hava katmış ki anlatamam. ama josh brolin'in oyunculuğuna ayrı bir hayran kaldım. o etkileyici ses tonu ile her repliği çok efsane duruyordu. terlikli kahraman!?
filmin bir aksiyon filmi olduğunu söylemiştim. denis villeneuve filmleri genelde durgun tonda geçmesi ile bilinir. bu durgunluk bu filme, abartısız aksiyon sahneleri, doğal oyunculuklar ve harika bir sinematografi olarak yansımış. iyi mi olmuş? bence çok iyi olmuş. bir aksiyon filminde yüz tane bomba patlamadan da gerilim sağlanabiliyormuş, onu gördük. ve yine bunda besteci johann johannsson'un da payı büyük.
ara ara izlediğim nadir filmlerden oldu bu sebeplerle. her izlediğimde ayrı ayrı detaylara takılarak yeni şeyler keşfediyorum hatta.
bundan sonrası biraz spoiler'lı inceleme.
meksika-abd sınırında uyuşturucu karteline ait bir binaya baskında arkadaşlarından birkaçını kaybeden başrol hanım kate'e, kartel'e yapılacak baskında yer almak için bir teklif gelir. pek tabii kendisi kabul eder. bu teklif ise operasyonun başı olan matt'ten gelmiştir. operasyon için yola koyulan ikili uçakla meksika'ya gidecektir. ama uçakta alejandro da vardır. kate ilk başta alejandro'nun kim olduğu hakkında pek fikir sahibi olmasa da pek soru sormaz. olaylar geliştikçe kate, kendisinin sürekli geri plana atıldığını görür ve sorular sormaya başlar. filmin sonuna doğru cevaplarını almaya başlayan kate, kendisinin bu operasyonda sadece bir piyon olduğunu anlar. orada olmasının tek nedeni ise olayları fbi nezdinde legal bir zemine oturtmaktır. bu arada alejandro'nun ise filmde sözle bahsi hiç geçmeyen sicario(medellin) olduğunu öğrenir. alejandro ise bu yola ailesi uyuşturucu baronu tarafından katledildikten sonra girmiştir.
olaylar sona yaklaşırken alejandro, baronu ve ailesini öldürür, kate'e ise olayların tamamen legal olduğunu imzalatan bir kağıt imzalatır. zorla.
senaryoda da gördüğümüz üzere çıkarları uyuşan herkes herkesle çalışıyor. ortada pek etik kalmamış. bir tek bizim kate sütten çıkmış ak kaşık. ama o da piyon işte...
filmin en sevdiğim yanı ise yine sinematografisi oldu. roger deakins bu film için 50-60'ların bilinen yönetmeni jean-pierre melville'den esinlendiğini belirtmiş. peki nasıl tezahür etmiş bu esinlenme; geniş açılar, durgun kamera, uzak ve uzun çekimler ve tek seferde çekilmiş aksiyon sahneleri. çok normal olayları uzun çekimlerle betimlemesi, bizde ister istemez bir beklenti oluşturuyor ve şöyle diyoruz; işte şimdi bişeyler olacak, bu sakinlik hayra alamet değil, kesin önemli bir şey gerçekleşecek!
tabi bu süre uzadıkça gerilim de artıyor. buna filmdeki en iyi örnek otoyol sahnesidir herhalde. trafiğe takılan bir konvoy var, konvoyda önemli bir tutuklu, çevrede eskort polis araçları ve onların da çevresinde birkaç araçta kartelin silahlı adamları. aksiyona girilmeden önce kamerada öyle bir betimleniyor ki o sahne, daha silahlar ateşlenmeden soğuk soğuk terletiyor seyirciyi.
deakins'ın sözleri ile anlatacak olursak; aksiyon yapmaya çalışılmıyor kamerada. aksiyon sadece ve sadece gösteriliyor. iyi bir şekilde.
yine deakins doğal ışıkla çalışmayı seven bir sinematograf olduğundan ötürü, filmdeki renkler de çok doğal, patlamıyor gözünüzde. bazı sahneler için sırf güneş ışığı ile çalıştığı bile söyleniyor. ama iş gece çekimlerine gelince olay karmaşıklaşıyor. zira ortada sadece ay ışığı var.
hatta ve hatta tünel sahnesinde o da yok. peki deakins ne yapıyor? ışık kullanmak yerine filmi gece görüş kamerası ile çekiyor o sekansta.
olmuş mu derseniz, bence harika olmuş. siyah beyaz drone çekimleri ve yer yer kullanılan yeşilimsi gece görüşü, o sekansın ruhunu yansıtıyor. doğal bir gerginlik oluşturuyor.
uzun lafın kısası, ben sevdim filmi. gerçekçi aksiyon sevenler de kaçırmasın derim. umarım villeneuve ve deakins'ı daha pek çok yapımda beraber çalışırken görürüz. rip johann johannsson :(
pek tabii bu üçlüyü bir aksiyon filminin prodüksiyonunda görmek heyecan verici. hele ki johann johannsson müzikleri ve villeneuve filmleri hayranı olan ben için. filmi bilgisayardan izledim maalesef. sinemada görme fırsatım olmadı. o yüzden biraz üzgünüm. büyük ekranda daha kaliteli bir ses ile izlemek çok güzel olurdu.
gelelim oyuncu kadrosuna. emily blunt, josh brolin ve benicio del toro başrollerde. üçünün de oyunculuğunu izlemek ayrı ayrı keyifliydi. emily'nin zaman geçtikçe kafayı sıyırması, benicio'nun soğukkanlılığı, josh brolin'in rahatlığı:)) filme o kadar doğal bir hava katmış ki anlatamam. ama josh brolin'in oyunculuğuna ayrı bir hayran kaldım. o etkileyici ses tonu ile her repliği çok efsane duruyordu. terlikli kahraman!?
filmin bir aksiyon filmi olduğunu söylemiştim. denis villeneuve filmleri genelde durgun tonda geçmesi ile bilinir. bu durgunluk bu filme, abartısız aksiyon sahneleri, doğal oyunculuklar ve harika bir sinematografi olarak yansımış. iyi mi olmuş? bence çok iyi olmuş. bir aksiyon filminde yüz tane bomba patlamadan da gerilim sağlanabiliyormuş, onu gördük. ve yine bunda besteci johann johannsson'un da payı büyük.
ara ara izlediğim nadir filmlerden oldu bu sebeplerle. her izlediğimde ayrı ayrı detaylara takılarak yeni şeyler keşfediyorum hatta.
bundan sonrası biraz spoiler'lı inceleme.
meksika-abd sınırında uyuşturucu karteline ait bir binaya baskında arkadaşlarından birkaçını kaybeden başrol hanım kate'e, kartel'e yapılacak baskında yer almak için bir teklif gelir. pek tabii kendisi kabul eder. bu teklif ise operasyonun başı olan matt'ten gelmiştir. operasyon için yola koyulan ikili uçakla meksika'ya gidecektir. ama uçakta alejandro da vardır. kate ilk başta alejandro'nun kim olduğu hakkında pek fikir sahibi olmasa da pek soru sormaz. olaylar geliştikçe kate, kendisinin sürekli geri plana atıldığını görür ve sorular sormaya başlar. filmin sonuna doğru cevaplarını almaya başlayan kate, kendisinin bu operasyonda sadece bir piyon olduğunu anlar. orada olmasının tek nedeni ise olayları fbi nezdinde legal bir zemine oturtmaktır. bu arada alejandro'nun ise filmde sözle bahsi hiç geçmeyen sicario(medellin) olduğunu öğrenir. alejandro ise bu yola ailesi uyuşturucu baronu tarafından katledildikten sonra girmiştir.
olaylar sona yaklaşırken alejandro, baronu ve ailesini öldürür, kate'e ise olayların tamamen legal olduğunu imzalatan bir kağıt imzalatır. zorla.
senaryoda da gördüğümüz üzere çıkarları uyuşan herkes herkesle çalışıyor. ortada pek etik kalmamış. bir tek bizim kate sütten çıkmış ak kaşık. ama o da piyon işte...
filmin en sevdiğim yanı ise yine sinematografisi oldu. roger deakins bu film için 50-60'ların bilinen yönetmeni jean-pierre melville'den esinlendiğini belirtmiş. peki nasıl tezahür etmiş bu esinlenme; geniş açılar, durgun kamera, uzak ve uzun çekimler ve tek seferde çekilmiş aksiyon sahneleri. çok normal olayları uzun çekimlerle betimlemesi, bizde ister istemez bir beklenti oluşturuyor ve şöyle diyoruz; işte şimdi bişeyler olacak, bu sakinlik hayra alamet değil, kesin önemli bir şey gerçekleşecek!
tabi bu süre uzadıkça gerilim de artıyor. buna filmdeki en iyi örnek otoyol sahnesidir herhalde. trafiğe takılan bir konvoy var, konvoyda önemli bir tutuklu, çevrede eskort polis araçları ve onların da çevresinde birkaç araçta kartelin silahlı adamları. aksiyona girilmeden önce kamerada öyle bir betimleniyor ki o sahne, daha silahlar ateşlenmeden soğuk soğuk terletiyor seyirciyi.
deakins'ın sözleri ile anlatacak olursak; aksiyon yapmaya çalışılmıyor kamerada. aksiyon sadece ve sadece gösteriliyor. iyi bir şekilde.
yine deakins doğal ışıkla çalışmayı seven bir sinematograf olduğundan ötürü, filmdeki renkler de çok doğal, patlamıyor gözünüzde. bazı sahneler için sırf güneş ışığı ile çalıştığı bile söyleniyor. ama iş gece çekimlerine gelince olay karmaşıklaşıyor. zira ortada sadece ay ışığı var.
hatta ve hatta tünel sahnesinde o da yok. peki deakins ne yapıyor? ışık kullanmak yerine filmi gece görüş kamerası ile çekiyor o sekansta.
olmuş mu derseniz, bence harika olmuş. siyah beyaz drone çekimleri ve yer yer kullanılan yeşilimsi gece görüşü, o sekansın ruhunu yansıtıyor. doğal bir gerginlik oluşturuyor.
uzun lafın kısası, ben sevdim filmi. gerçekçi aksiyon sevenler de kaçırmasın derim. umarım villeneuve ve deakins'ı daha pek çok yapımda beraber çalışırken görürüz. rip johann johannsson :(
devamını gör...
ali babacan'ın partisinin 1. olağan kongresi'nde ağlaması
ne için yaptığını bilmediğim ve ilgilenmediğim ağlamadır.
ama anlattıkları gerçektir, ağlanacak kadar da vahimdir.
o dönem üniversitelerde bunlar yapılmasaydı vatandaş akp’ye bu kadar sarılmazdı.
şimdi de güç akp’nin elinde, onlar da bilmelidir ki yapılan haksızlıklar bir gün patlar.
mazlumun ahını almamak gerekir.
ama anlattıkları gerçektir, ağlanacak kadar da vahimdir.
o dönem üniversitelerde bunlar yapılmasaydı vatandaş akp’ye bu kadar sarılmazdı.
şimdi de güç akp’nin elinde, onlar da bilmelidir ki yapılan haksızlıklar bir gün patlar.
mazlumun ahını almamak gerekir.
devamını gör...
başak burcu
karşılaştığınızda kaçmanız gereken burç.
devamını gör...
bilinmeyen bir kadının mektubu
"sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?"
bir kadının ağzından yazılmış mektuplardan oluşan bir kitap, karşılıksız bir aşkın duygu seline ortak ediyor okuyucuyu. kitap ayracı kullanmanıza gerek kalmadan bir çırpıda bitireceğiniz bu eserden sonra kalbinizde bir parça burukluk ile veda edecektir kitap sizlere.
kitapta kadının duyguları ve yaşamış olduğu yoğun hisler öylesine ustaca işlenmiş ki hem bu aşkı kıskanıyor hem de yazara hayran oluyorsunuz.
'sana, beni asla tanımamış olan sana...' cümlesi ile başlayan, bir ömrünü sadece o adamı sevmeye adamış bir kadının hikayesi bu. adamla ilgili her türlü anıya, nesneye kutsal gözü ile bakıp, içindeki aşkı her gün daha da alevlendiren bir aşkın kurbanının sözleri.
adamın vurdumduymazlığı ve sevgisizliği karşısında kadının yoğun ve özel duyguları ustaca işlenmiştir yazar tarafından. öyle aşıktır ki kadın, mezarda olsam ve beni çağıracak olsan o gücü kendimde bulurum diye seslenir adama.
bu kısa ama bir o kadar yoğun eser, kesinlikle okunmalı diye düşünüyorum. yazarın duygu aktarımını harika bir şekilde gerçekleştirdiği, elinizden düşürmeden bitirebileceğiniz mükemmel bir eser.
bir kadının ağzından yazılmış mektuplardan oluşan bir kitap, karşılıksız bir aşkın duygu seline ortak ediyor okuyucuyu. kitap ayracı kullanmanıza gerek kalmadan bir çırpıda bitireceğiniz bu eserden sonra kalbinizde bir parça burukluk ile veda edecektir kitap sizlere.
kitapta kadının duyguları ve yaşamış olduğu yoğun hisler öylesine ustaca işlenmiş ki hem bu aşkı kıskanıyor hem de yazara hayran oluyorsunuz.
'sana, beni asla tanımamış olan sana...' cümlesi ile başlayan, bir ömrünü sadece o adamı sevmeye adamış bir kadının hikayesi bu. adamla ilgili her türlü anıya, nesneye kutsal gözü ile bakıp, içindeki aşkı her gün daha da alevlendiren bir aşkın kurbanının sözleri.
adamın vurdumduymazlığı ve sevgisizliği karşısında kadının yoğun ve özel duyguları ustaca işlenmiştir yazar tarafından. öyle aşıktır ki kadın, mezarda olsam ve beni çağıracak olsan o gücü kendimde bulurum diye seslenir adama.
bu kısa ama bir o kadar yoğun eser, kesinlikle okunmalı diye düşünüyorum. yazarın duygu aktarımını harika bir şekilde gerçekleştirdiği, elinizden düşürmeden bitirebileceğiniz mükemmel bir eser.
devamını gör...
hz. muhammed
kime ve neye göre örnek.hadislere baktığımız da size katilamiyorum.şimdi klasik ateist falan gibi etiket yapiştirmayin çünkü ateist değilim.klasik aişe yaş muhabbetine girecek değilim farklı olaylardan örnek verebilirim.
devamını gör...
geceye bir hayat dersi bırak
hayır demesini bilin sürekli evet derseniz kaybedebilirsiniz.
devamını gör...
hatırla sevgili
sırf beren saat ve okan yalabık'ın oyunculuğunu sevdiğim için izlemek istediğim ama çok üşendiğim dizi.
devamını gör...
türkiye'deki 196 rektörden 68'inin uluslararası makalesinin olmaması
cumaya gidip gitmediklerine ve bıyık şekillerine bakıldığı için akademik yeterliliğin pek önemi yoktur.
devamını gör...
siyah bir keçi satın alıp onunla bir ömür geçirmek sorunsalı
uslu bir yazar olabilirseniz, belki siz de ormanın derinliklerinde siyah keçilerle yaşayabilirsiniz?
uslu bir yazar ııhh hiç bana göre değil. size başarılar dostum.
uslu bir yazar ııhh hiç bana göre değil. size başarılar dostum.
devamını gör...
sözlüğün ücra bir köy okulunda ölümsüzleşmesi
çok güzel ve dokunaklı olmuş. umarım başta sel felaketinde zarar gören bozkurt ilçemiz olmak üzere sözlüğün yardım edebileceği başka yerler olur.
devamını gör...
aspartam
şekersiz şeklinde pazarlanan ürünlerde çoğunlukla (bkz: asesülfam potasyum) ile birlikte kullanılan yapay bir tatlandırıcı. coca cola zero, coca cola light ve redbull şekersiz verisyonları bunlardan bazılarıdır.
devamını gör...
üniversitede ilk gün
''zil ne zaman çalacak'' sorusuna maruz kaldığım gün. kendisini lise 5'e gelmiş sanan o gençle daha sonra can ciğer arkadaş olduk. arada bu olayı kendisine hatırlatır hatırlatır gülerim.
devamını gör...
sosyal deney
belirli olaylara karşı insanların tepkisini ölçmek için yapılan, birçok durumda deneklerin bir deneyde olduklarından haberdar olmadığı deney. bu haberdar olmama durumu nedeniyle, bu tür deneylerin etik kurallarına uyup uymadığı tartışmalıdır.
bilinen ilk sosyal deney, 19. yüzyıl sonlarında amerikalı psikolog norman triplett tarafından yapıldı. bu deney, bisikletçilerin zaman karşı yarışmaları durumundansa, rakiplere karşı yarışma durumunda çok daha hızlı bisiklet sürdüklerine ilişkin bir deneydi. başka bazı deneyler de yaparak benzer sonuçları elde etmişti triplett.
günümüzde sokaklarda bile yapılan ufak çaplı versiyonlarına rastlasak da, aslında en önemli ve dünyaca ünlü bazı sosyal deneyler tarihe de bir şekilde isimlerini kazıdı. genellikle bu deneyler laboratuvar ortamlarında yapılmıştı. bunların en ünlü olanlarının 1-2 tanesinden kısaca bahsedeyim.
1- stanford hapishane deneyi - 1971
ilgili başlıkta gayet detaylı şekilde güzelce anlatılmış. işin özeti, bu deneyin amacı, gardiyanların uyguladığı şiddetin ve sadistçe hareketlerin kişiliğin mi yoksa ortamın mı sonucu olduğunu araştırmaktı. bunun için denekler seçildi ve bir kısmı gardiyan, bir kısmı mahkûm olarak ayrıldı. birkaç gün içerisinde, gardiyan rolündeki deneklerin, kendilerini bu role kaptırarak inanılmaz zalim bireylere dönüştüğü görüldü. mahkûmlar ise gerçekten duygusal travmalar yaşadılar. böylece sosyal bakımdan üstlenilen rollere, insanların nasıl kolayca adapte olabildiği de açıkça görülmüş oldu. daha sonradan deneyi anlatan filmler de yapıldı.
2- hawthorne deneyi - 1924
bu deney bir fabrikadaki verimliliği artırma isteği üzerine ortaya çıktı. yine çok kısa şekilde değineceğim. deneyde amaç, ışıklandırma, mola süreleri ve sayıları, ücretlendirme gibi birtakım etkenlerin verimlilik üzerindeki etkisini görmekti. deney sonucunda, çalışanların çalışma koşullarını kendilerinin belirlemeleri ve sosyal etkileşimlere izin verilmesi ile kendilerini değerli hissetmeleri gibi durumların, performans üzerindeki olumlu sonuçları görüldü.
bilinen ilk sosyal deney, 19. yüzyıl sonlarında amerikalı psikolog norman triplett tarafından yapıldı. bu deney, bisikletçilerin zaman karşı yarışmaları durumundansa, rakiplere karşı yarışma durumunda çok daha hızlı bisiklet sürdüklerine ilişkin bir deneydi. başka bazı deneyler de yaparak benzer sonuçları elde etmişti triplett.
günümüzde sokaklarda bile yapılan ufak çaplı versiyonlarına rastlasak da, aslında en önemli ve dünyaca ünlü bazı sosyal deneyler tarihe de bir şekilde isimlerini kazıdı. genellikle bu deneyler laboratuvar ortamlarında yapılmıştı. bunların en ünlü olanlarının 1-2 tanesinden kısaca bahsedeyim.
1- stanford hapishane deneyi - 1971
ilgili başlıkta gayet detaylı şekilde güzelce anlatılmış. işin özeti, bu deneyin amacı, gardiyanların uyguladığı şiddetin ve sadistçe hareketlerin kişiliğin mi yoksa ortamın mı sonucu olduğunu araştırmaktı. bunun için denekler seçildi ve bir kısmı gardiyan, bir kısmı mahkûm olarak ayrıldı. birkaç gün içerisinde, gardiyan rolündeki deneklerin, kendilerini bu role kaptırarak inanılmaz zalim bireylere dönüştüğü görüldü. mahkûmlar ise gerçekten duygusal travmalar yaşadılar. böylece sosyal bakımdan üstlenilen rollere, insanların nasıl kolayca adapte olabildiği de açıkça görülmüş oldu. daha sonradan deneyi anlatan filmler de yapıldı.
2- hawthorne deneyi - 1924
bu deney bir fabrikadaki verimliliği artırma isteği üzerine ortaya çıktı. yine çok kısa şekilde değineceğim. deneyde amaç, ışıklandırma, mola süreleri ve sayıları, ücretlendirme gibi birtakım etkenlerin verimlilik üzerindeki etkisini görmekti. deney sonucunda, çalışanların çalışma koşullarını kendilerinin belirlemeleri ve sosyal etkileşimlere izin verilmesi ile kendilerini değerli hissetmeleri gibi durumların, performans üzerindeki olumlu sonuçları görüldü.
devamını gör...
günün sözü
- ve onlara küçük bir çocuk yol gösterecek.
işaya 11,6
işaya 11,6
devamını gör...
bu gece kafa sözlük sunucusu saat kaçta çökecek yarışması
kazanana çokoprens vereceğim yarışmadır aynı zamanda.
efenim direneceğiz.
efenim direneceğiz.
devamını gör...
son görülmesi ve mavi tiki kapalı insan
cool insandır. aynı zamanda karşıda ki kişinin son görülmesini de merak etmeyen insandır.
devamını gör...
dindar bir nesil yetişiyor mu sorunsalı
namaz kılıp insan öldüren
oruç tutup küfürler eden
hacca gidip iftiralar atan insanlara göre dindar olmayabiliriz tabii
oruç tutup küfürler eden
hacca gidip iftiralar atan insanlara göre dindar olmayabiliriz tabii
devamını gör...

