d ü ğ ü n .
devamını gör...

yalnızlık ve yalnız olarak ölmek.
devamını gör...

ingiltere'den sonra tüm dünyaya yayılmış olan ve ağlarını oldukça güçlü ören modern kölelik sistemi. her şey sisteme göre yürür, bireyler bir çarkın dişleri şeklinde hiçbir şeyin farkına varmadan,daha doğrusu düşünmeden dönmeye devam ederler. kapitalizmde sıradan insanların görevi bellidir ; doğarlar,okula başlayıp uzun ve boş bir eğitimden geçerler- bu sayede daha çocukken kontrol altına alınırlar-, eğitimleri bittikten sonra sisteme atılıp efendilerine para kazandırmak için çalışırlar,önlerine karınlarını doyuracak kadar para atılır. ayrıca kendileri sırasıyla araba,ev,eş ve çocuk sahibi olurlar, onlar için bunlar şarttır, yapılmalıdır. hayatlarının neredeyse tümünü her gün çalışıp hafta sonları da kazandıkları parayı tekrar efendilerine geri vererek geçirirler. en son emekli olduklarında rahat bir nefes alırlar ki bu son nefeslerine oldukça yakın bir nefestir. emekli olmalarının sebebi ödül falan değildir, artık yaşlanmış ve güçten düştükleri için sistemden atılmışlar, yerlerini çocukları almıştır. en sonunda ölmeleriyle biter bu süreç, hayatları öyle bir sistem içinde geçmiştir ki artık ölümü huzur olarak karşılarlar. süreç artık tamamlanmıştır, ve kendileri bu süreç boyunca " özgür iradeyle düşünebilmek" hariç birçok şey yapmışlardır. peki aralarında aykırı bir ses çıkıp bu adaletsiz sisteme dur demek isterse ne olur ? etrafındakiler bu aykırı sesi hemen susturup dalga geçer,sindirirler. çok akıllıca bir sistemdir. her şey öyle güzel planlanmıştır ki , insanlar bu sisteme uymaktan başka bir çareleri olmadığını düşünürler. halbuki bir birlik olsalar bu asalaklardan kurtulup hür şekilde bir yaşama bir adım daha yaklaşabileceklerdir. burada da medya devreye girip şu anki düzenin değerini bilmelerini, aslında her şeyin çok iyi olduğu,asıl felaketin kendileri olmasa yaşanacağını bireylere empoze ederler. zaten beyni köleleşmiş olan insanlar da haline şükrederek sığır gibi yaşamaya devam eder.
devamını gör...

siz de hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz. goygoy yapıyoruz "sözlükte bilgi içerikli tanım yok" diye ağlıyorsunuz. tersini yapıyoruz "sözlük wiki'ye döndü" diye ağlıyorsunuz.
devamını gör...

dinlenmiş siyah çay, antiseptik özellik göstermektedir. bu yönüyle pamuğa dökülerek göz üzerine pansuman yapıldığında gözü dinlendirir ve mikropların iltihabın çözülerek kaybolmasına yardımcı olur.denendi ve onaylandı.
devamını gör...

avon firmasının ürettiği birbirinden değişik parfümler silsilesi.
çok uygun fiyatlı diyemeyeceğim bu net, lakin bi'channel de değil.*

our story'sinin hayranıydım lakin, artık üretimden kalktı. purblanca ise; beni en çok yansıtan parfümleri. uzun süredir tereddütteyim, hayvanlar üzerinde deney yapan firmalardan olmaları ihtimaline karşı.. ve alışverilerimi de durdurdum...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

cinsiyet fark etmeden bir kadının ya da erkeğin her iki cinsede yakınlık duymasıdır. onlarla arasında romantik ve cinsel bir çekim olmasıdır.

iki cinse de aynı derecede çekim söz konusu olmayabilir. birine daha yakın ya da bir cinsle uzun yıllar yakınlık duyduktan sonra diğer cinse karşıda yakınlık duyduğunu hissedebilir. bu sadece cinsel bir birliktelik olmak zorunda değildir.

hayvanlar aleminde bile gözlemlenmiş bir durumdur. kabul edilmiş heteroseksüelliğin yanında asıl yönelim olduğu cinse ara arada olsa meyletmesinden ayrılması gerekir. toplum baskısıyla bir çok insan kendini heteroseksüelliğe zorlamış kimisi bu durumu belli bir gizlilikle yine aynı cinse karşı yakınlıklar kurarak devam etmiştir. bu biseksüellikten farklı bir durumdur. ama kişinin kendini biseksüel olarak tanımlamasına engel olmaz.

çocukluk yıllarında bir çok insanın buna meyilli olduğunu okumuştum. henüz bir cinsel kimlik belirleyememiş kişileri 'acaba mı?' ya düşürüyormuş.

çocukken bir kız arkadaşımla evcilik oynarken şap diye öpmüştü beni hahah. sonrasında bunu hiç konuşmadık. beni ürkütmüştü. bunu kimseyle konuşmamıştım. bizim toplum malum böyle. bırak kendi cinsinle yaşanan bu deneyimi konuşmayı karşı cinsle yaşanan yakınlaşmaları bile konuşamazsın. tü kakadır bizim için cinsellik. sizce de çok garip değil mi?

hayatın bu kadar merkezinden olan bir güdüyü, bir çekimi, bir yakınlığı kimseyle konuşamamak. bunu ayıp saymak. çocuğun, gencin bunu ailesinden değilde kulaktan dolma bilgilerle ordan burdan öğrenmesi. ya da hiç öğrenemeyip bundan korkması. ve hayatı boyunca cinselliği tü kaka ilan etmesi.

genelde kadınlarda olan bir korku gibi görünsede erkekler de bu korkuyu derinlerinde yaşıyor. böyle toplumlarda malesef böyle. bilmediğimiz her şeyden korkuyoruz. ya da yanlış bildiğimiz. korkutulduğumuz. ne diyelim sağlık olsun hah. nasıl olacaksa???
devamını gör...

sözleşmeye bakış açım her zaman ismi vardı işlevi yoktu artık ismi de yok şeklindedir.
evet arkadaşlar çok abartıyoruz n’olmuş her yıl ölüversin 500 kadın(!) gerçekten içler acısı bi durumdayız.
devamını gör...

1978 yapımı bergman filmi.

bergman'ın alışık olduğumuz tarzında, sade ve yalın bir filmdir. gereksiz hiçbir diyalog, sahne, öylesine geçen bir dakika yoktur. filmin bütünü neredeyse diyaloglardan oluşur. benim bu filme dair en sevdiğim şey ise yüzeysel bir seyir halindeyken bile film değerlidir, gayet anlaşılırdır, derinlemesine incelendiğinde de sayfalar dolusu not çıkarabilmek mümkündür. yani her izleyen bu filmden bir şekilde etkilenir. sadece anne ve kızın piyano başında oldukları sahne bile kendi başına izlenebilir bir şaheserdir, kes al kısa film yap, göster insanlara. muazzam.

konusuna gelirsem, kısaca, 7 yıldır birbirini görmeyen anne ve kızın, annenin kızını ziyaret etmesiyle gerçekleşen hesaplaşmaları olarak özetlenebilir. ihmalkar anneden dolayı sevgiyi hissedememiş kızın anne karşısındaki tutumu, isyanı. ilk bakışta sanki kız tümüyle haklıymış gibi hissediliyor. konunun ve karakterin derinine indiğimizde aslında çok daha fazlası olduğunu görebiliyoruz. bana kalırsa bir haklı da yok gibi. film aynı zamanda yarı otobiyografik de olabilir. zira ingmar bergman protestan bir ailede sert bir disiplinle büyümüştür. bergman'ın birçok eşinden birçok çocuğu olmuştur. kendisi de sürekli sanatla ilgilenerek hayatına yön verdiği için filmdeki anne karakteriyle düşünüp filmi yorumlamamak elde değil. aynı zamanda ingrid bergman'ın da sıkıntılı özel hayatında buna benzer örnekler bulabilmek mümkün. ingrid, roberto rossellini filmlerinden birinde yer almak için italya'ya gitmiştir. ingrid o sıralar petter lindstrom ile evliydi. rosselini de ayrı yaşasalar da başka biriyle evliydi. ingrid ve rosselini, ingrid'in hamile kalmasından dolayı eşlerinden ayrılarak birbirleriyle evlenmiştir. evliliğin hemen öncesinde çocukları roberto'yu doğurmuştu. bu olaylar o dönemde bir skandal yaratmıştı ve ingrid amerika'daki hayranlarının ilgisini epey kaybetmişti. çocuklarıyla aralarındaki ilişkiler tümüyle bilinemese bile yaşantıları çocukları ile aralarına mesafe koymuş olabilir. ​bu bilgiler ışığında filmdeki anneye baktığımızda iki ustadan da yansımalar bulabilmek mümkün.

film hakkında birkaç detaydan bahsetmek isterim ki belki izlemiş olanlar için yeni bir farkındalık yaratabilir belki.

filmin başından sonuna dek izleyici olarak anneden çok kızı eva'ya yakınlık duyarız. sanki o biraz daha haklıymış gibi gelir bize. ihmalkar bir anne tarafından sevgisizce büyütülmüş bir kadın olarak tutumu daha doğru gelir. ama bergman'ın senaryoyu oluştururken ilk bakışta böyle algılanan o şeyi bozduğunu sanıyorum. bir defa bergman'ın hiçbir şeyi öylesine yapmadığını biliyoruz. bir tablo, bir diyalog oradaysa o mutlaka bir anlama, amaca hizmet ediyor, bir kapı aralıyor. eva'nın 4 yaşındaki oğlu gölde boğularak ölmüş. bergman 4 yaşındaki bir çocuk için neden böyle bir ölümü seçmiş olabilir diye düşünmeden edemedim filmi izledikten sonra. sonuçta onu ölümcül bir hastalıkla uykusunda da öldürebilirdi. burada eva'ya da belli bir mesafeden bakmamızı istedi belki. annesinde gördüğümüz ihmalkarlığı belki onda da bulmamızı istedi. sonuçta 4 yaşındaki bir çocuk gölde nasıl ölebilir? tek başına mıydı? annesi neden orada değildi, diye sormamıza sebep oluyor işte bu. eva'nın annesinden daha fazla sevmeye açık olduğu evet tartışılamaz bir gerçek. ama belki bu detay* kardeşine bakması, oğlunu sürekli hatırlamasını onun bu suçluluk duygusunun bir parçasının olduğunu ifade ediyordur. kim bilir.
filmin daha başlangıcında eva'nın gözlüklü olduğunu gördüğümde "aha tamam demek ki bu karakterin bir sığınağı olacak ve bir yerde dökülecek, patlayacak" demiştim. bergman tarzı yönetmenlerde hiçbir detay öylesine değil çünkü. karaktere hiç gözlük taktırmayabilirdi sonuçta. bu açıdan bakınca eva'nın gözlüğü çıkardığı sahnelerde "daha çok kendi" gibi olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. bu belki aşırı bir yorumdur bilemiyorum ama filmin açılış sekansındaki "eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki" repliğini düşününce bu düşünce bana çok da saçma gelmiyor.
ayrıca "annenin başarısızlıkları kızı tarafından ödenecek" tarzındaki replik de aynı magnolia filmindeki "babalarının günahlarını çocuklar öder" sözü gibi incile yapılmış bir atıf diye düşünüyorum. belki toplumsal değil, daha biricik, bireysel ama benzer bir düşünce.


filmde anlamlandıramadığım iki nokta var. birinicisi, filmin adının güz sonatı olmasına rağmen açılış sekansında bergman'ın özellikleri gülleri gözümüze sokması, masada, kahvaltıda güllerin olması. ikincisi ise anne charlotte'nin filmin ilk çeyreğindeki telefon konuşması. hikayenin bütününü hiçbir şekilde etkilemeyen bu sahne ne anlama geliyor hala anlayamadım. bu sahneyi filmden çıkarttığımda olaylar bütünü hiçbir şekilde değişmiyor benim için, öyleyse neden var diye sormadan edememiştim film bittiğinde. belki ben bir şeyleri kaçırıyorum.

daha da çok şey yazılır ama neyse.* müthiş film, müthiş!
devamını gör...

herkesle dalga geçtiğim için çocuğumun onlara benzeyecek olması korkusu… ekonomi falan halledilir ama bunu kaldıramam.
devamını gör...

bir lokantacı olarak dükkanımı kapatacak. ve evimde geçireceğim zaman. allah getir ve diğer kuryerelere yardım etsin.
devamını gör...

ve artık flörtünüz olmaması, kapanış.
devamını gör...

odamda, çalışma masamdayım sözlük. yaklaşık 2 saattir kütlenin korunumu yasasını tekrar ediyor, soru çözüyordum. sanırım konuyu anlayabildim, umarım anlamışımdır*.nihayetinde çalışmalarımı bitirebildim, daha sırada matematik var, yorgunum, ama bu güzel bir yorgunluk.
devamını gör...

son kibritini çaktı, sonsuz uykuya hazırdı.
-ernest hemingway.
devamını gör...

az da olsa bende de var olan yüzme bilmeme rağmen kıyıdan ayrılmayan,ufak bir dalgada hemen panik olan bende de evet.küçüklügümde de hep dalgaları insanı yutan canavara benzetirdim. kim o'ya bak sen.
devamını gör...

arkdadaş iyice ekşiye çevirdiniz burayı. tamam bir iki kişi makarasına yazdı ama herkes de devam ettirmek için aynı şeyi yazmasın be.
bu arada benim tavsiyem de kaynamış sütün üzerindeki ince kaymak tabakası.
devamını gör...

başlık sahibinin aldığı oy sayısına bakılırsa, beğenmesek de eskiden çok daha fazla olduğunu gördüğümüz alışkanlık.

önceden de bu konu bir sorundu ama 40, 50 hatta 60 küsur oy alan tanımlar var eskilerin içinde. yeni üyeler bu konuda berbat, kusura bakmasınlar ama. birkaç kişi var şurada yazıp çizen ve oy veren, gerisi bildiğin hayalet...

ben oy olayının önemini önemsizliğini tartışmıyorum. durum tespiti yapıyorum ve sonuç ortada.
devamını gör...

salman rushdie’nin destansı romanı. dilimize, geceyarısı çocukları diye çevrilmiş ve basılmıştır. bazen belgesellerde hindistan’ın adeta bir aktar dükkânını andıran renkli kültürünü izleriz. roman, bu fantastik dünyayı masalsı bir anlatımla sunuyor bize.

15 ağustos 1947, geceyarısı saat on ikide, tam da hindistan'ın ingiliz sömürüsünden kurtulup bağımsızlığının ilan edildiği anda 1001 tane çocuk dünyaya gelir. romanımızın kahramanı salim sina bunlardan biridir. salim, basında ilgi odağı olur ve başbakan nehru tarafından kendisine mektup yazılır ve kutlanır. ancak bu tesadüf, kahramanımız için beklenmedik sonuçlar doğuracaktır. zira kendisi gibi aynı saat doğmuş bin çocukla telepati kurmak ve tehlikeleri koku alma duyusuyla sezmek yetenekleri bahşedilmiştir kendisine. başbakanın da mektubunda belirttiği üzere salim’in kaderi hindistan’ın kaderi olacaktır. sömürge toplumlarının, sömürgeci sonrası ruh halini çarpıcı bir şekilde alt metinde işliyor yazar. bunu yaparken kendi iç dünyasından, hayatından yola çıkıyor. 700 sayfalık bu destanı, hem metis yayınları'ndan hem de can yayınları'ndan okuma şansına sahip oldum. can yayınları'nın çevirisi daha çok hoşuma gitti. geniş bir zamanda sindire sindire okumanızı tavsiye ediyorum.

“doğrunun ne buyurulmuşsa o olduğu bir ülkede gerçeğin varlığı sona eriyor bu yüzden de bize doğru olduğu söylenen şey dışında her şey mümkün kılınıyordu; hindistan'daki çocukluğumla pakistan'daki ergenliğim arasındaki fark buydu belki de - ilkinde sonsuz sayıda alternatif gerçeklikle kuşatılmışken, ikincisinde yine sonsuz sayıda sahtelik, gerçekdışılık ve yalan arasında serseri mayın gibi gezinip duruyordum.”
devamını gör...

yeni alınmış kitap kokusu bende mutluluk hormonu salgılıyor yemin ederim, bu mutluluğuma vesile olduğu için bir bilen'e teşekkürlerimi iletiyorum umarım sende hep mutlu olursun hayatının sonuna kadar güzel kafa sözlük yazarı...
devamını gör...

üsteki yazar o kadar haklısın ki. bekar mısın? ailen ile mi yaşıyorsun? evlenmeyi düşünüyor musun yada nişanlı mısın? evliysen çocuk düşünüyor musun? sanki iş yerinin nüfusuna giriyorsun hangi şirket yada kurumsa ismini soyad olarak alıcaksın. 2 ay deneme süresi var zaten işi ve çalışanı tanıma süreci bu kadar özele gerek yok. tam bir köle olabilir misin soruları.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim