entry nick uyumu
bu sefer entry yok ama bir yaşanmışlık var. annem az evvel sen rahatsızsın al ıhlamur iç dedi. güldüm ama bir şey diyemedim*.
devamını gör...
dolap uygulaması
bugün size ‘dolap’ uygulamasından bahsedeceğim. dolap uygulaması ilk olarak nisan 2016’da üç ortak tarafından kuruluyor. cenk çivici, yiğit darçın ve hande izmirlioğlu tarafından. (bkz: evet tarafından)insanların 2.el ürünlerini sattığı, satıp yeni ürünler almanızı sağlayan bir uygulama. dolap ile tanışmam bir arkadaşımın tavsiyesi ile oldu, kendi işimin yanında lostra işleriyle uğraşıyorum. 2. el ayakkabılar alıp, tamir edip ufak kar ekleyerek satıyorum. dolabı ilk kullanmaya başladığımda direk silmiştim. komisyon oranı %20 idi. bilmeyenler için, bu tarz uygulamaları kullanıyorsanız belli bir komisyon oranı oluyor ve benim için %20 fazlaydı. o dönem zebramo,gardrops, modacruz gibi uygulamaları tercih ediyordum. sonrasında dolap komisyonu %10 a indirdi, sürekli kuponlar veriyor %10-15-20 yani bir ürün aldınız bunun %20 sini dolap hediye veriyordu.
bir ürün alacaksınız diyelim 200 lira, kupon ile 160 liraya geliyordu. dolaptaki mantık şu, sizdeki ürünün fotoğrafını çekip uygulamaya yüklüyorsunuz, ayakkabı,kıyafet,mont bla bla bla sonrasında ürününüz satılıyor, dolapın anlaşmalı olduğu kargo firmalarına ürünü götürüp, dolabın size verdiği kargo kodu ile,kargoyu teslim ediyorsunuz, yolladığınız ürün alıcıya ulaşıyor ve herşey sorunsuz geçerse(sorunsuz kısmını anlatacağım sabredin) ürün onaylanıyor,alıcı size bir puan veriyor ve para hesabınıza geçiyor. burası çokomelli dolap size diyor ki eğer paranı çekmezsen ve dolapta harcarsan sana %10 kupon veririm, bir zorunluluk yok sadece bir teklif bu.
eğer yok çekicem diyorsanız da uygulamaya kayıt olurken, girdiğiniz ibana, yine uygulama üzerinden ‘paramı çek’ dediğiniz an da para hesabınıza en geç 1-3 iş günü geçiyor. dolap gerçekten faydalı bir uygulama, insan ihtiyacı olmasa da birşeyleri almak istiyor ki 1.000 den fazla alışverişim oldu, bilgisayar dan tutun da araba parçalarına kadar ürün aldım. burdaki mantık şu ‘ikinci el ürün alınır mı, giyilir mi’ öncelikle 2. el kültürü bizde gelişmemiş, bizde genelde çöpe atılacak ürün olarak bakılıyor ama amerika da bu durum çok daha yaygın. çok ürün aldım çok ürün sattım, illallah ettiğim de oldu çok mutlu olduğum da. gelelim zurnanın zırt dediği yere, dolap öncelikle diktatör gibi. kendi içinde bir bütünlüğü yok. uygulamaya yüklemenin yasak olduğu ürünler var mesela cinsel sağlık ürünleri,sigara bla bla bla gibi ama nike ilanına sigara koyup satan var. şikayet ediyorsun dönüş yok.
kullanılmış iç çamaşırları, kullanılmış çorap alanlar,satanlar, fetişler, sapıklar, dolandırıcılar her türlü insan var. mesela uygulamada gezerken bir ayakkabı ilanın da ‘kullanılmış çorap var mı almak istiyorum’ tarzında yorum görebilirsiniz. yada bir telefon sattınız, sattığınız kişi telefonun içindeki parçaları alıp, bu hasarlı diyip iade edebilir. iade prosedürü tamamen kafalarına göre yani allah’a emanet ürün satıyorsunuz. normalde replika ürün satmak yasak ama zibilyon tane butik, mağaza var. ‘ben komisyonuma bakarım’ diyip sesini çıkarmıyor. eskaza bir uyarı aldınız ve hesabınız kapandı diyelim ip ban atıyorlar. yani uygulamayı kullandığınız telefondan uygulamaya giremiyorsunuz, aynı isim, tc, numara ile kayıt olamıyorsunuz. herşeyi amiyane tabirle mimliyorlar. uygulamayı kullanıp havale ile yada elden satış yapan da var, uygulamanın sağladığı avantajı kullanıp, ama uygulama üzerinden değil de havale ile satış yapıyor.
dolapta mesajlaşma özelliği yok, herşey yorumlar üzerinden bunu da sözde ‘şeffaf’ olmak için yapmışlar ama baya baya yorumlar üzerinden her türlü pislik dönüyor. şikayet de etseniz kafalarına göre davranıyorlar. dolap şuan aşırı kötü, çünkü trendyol dolabı satın aldı, haliyle komisyon %13 oldu, en ucuz kargo 8 liradan 12 liraya çıktı. büyük ürünlerde 16 lira oldu, ilk başta anlattığım dolap hesap ile alışveriş yaparsan kupon %10 dan %2 ye düştü . kimileri trendyol bilerek yapıyor, dese de dolap gerçekten kötü oldu. bir zamanlar insanların pandemi döneminde 3-5 kuruş birşey kazanmak için uğraştıkları,bir uygulama iken şimdilerde ne kazanırsanız hepsi benim diyen bir uygulama haline geldi. 50 liraya kadar satışlara komisyon 6,5 lira, 50 lira üstü satışlarda %13, 1.000 lira üstü ise 130 lira sabit olarak yapıldı. bunları sözde reklamlar ve giderler için kullanıyorlarmış. bazı kurnaz satıcılar halen dolabı kullanıp satış yapıyor halen hatrı sayılır bir kullanıcı oranına sahip olsa da eski albenisi yok. tabiki kullanıcıların da etkisi büyük, dolabın kargo avantajını kullanıp bisiklet, ağır ağır koliler, koşu bandı yollayanlar vardı onlar da bu şekilde bir önlem almış. bu arada söylemeyi unuttum eskiden sadece kadın ve çocuk ürünleri varken artık erkek ürünleri de var. iç güveysinden hallice bir uygulama.
bir ürün alacaksınız diyelim 200 lira, kupon ile 160 liraya geliyordu. dolaptaki mantık şu, sizdeki ürünün fotoğrafını çekip uygulamaya yüklüyorsunuz, ayakkabı,kıyafet,mont bla bla bla sonrasında ürününüz satılıyor, dolapın anlaşmalı olduğu kargo firmalarına ürünü götürüp, dolabın size verdiği kargo kodu ile,kargoyu teslim ediyorsunuz, yolladığınız ürün alıcıya ulaşıyor ve herşey sorunsuz geçerse(sorunsuz kısmını anlatacağım sabredin) ürün onaylanıyor,alıcı size bir puan veriyor ve para hesabınıza geçiyor. burası çokomelli dolap size diyor ki eğer paranı çekmezsen ve dolapta harcarsan sana %10 kupon veririm, bir zorunluluk yok sadece bir teklif bu.
eğer yok çekicem diyorsanız da uygulamaya kayıt olurken, girdiğiniz ibana, yine uygulama üzerinden ‘paramı çek’ dediğiniz an da para hesabınıza en geç 1-3 iş günü geçiyor. dolap gerçekten faydalı bir uygulama, insan ihtiyacı olmasa da birşeyleri almak istiyor ki 1.000 den fazla alışverişim oldu, bilgisayar dan tutun da araba parçalarına kadar ürün aldım. burdaki mantık şu ‘ikinci el ürün alınır mı, giyilir mi’ öncelikle 2. el kültürü bizde gelişmemiş, bizde genelde çöpe atılacak ürün olarak bakılıyor ama amerika da bu durum çok daha yaygın. çok ürün aldım çok ürün sattım, illallah ettiğim de oldu çok mutlu olduğum da. gelelim zurnanın zırt dediği yere, dolap öncelikle diktatör gibi. kendi içinde bir bütünlüğü yok. uygulamaya yüklemenin yasak olduğu ürünler var mesela cinsel sağlık ürünleri,sigara bla bla bla gibi ama nike ilanına sigara koyup satan var. şikayet ediyorsun dönüş yok.
kullanılmış iç çamaşırları, kullanılmış çorap alanlar,satanlar, fetişler, sapıklar, dolandırıcılar her türlü insan var. mesela uygulamada gezerken bir ayakkabı ilanın da ‘kullanılmış çorap var mı almak istiyorum’ tarzında yorum görebilirsiniz. yada bir telefon sattınız, sattığınız kişi telefonun içindeki parçaları alıp, bu hasarlı diyip iade edebilir. iade prosedürü tamamen kafalarına göre yani allah’a emanet ürün satıyorsunuz. normalde replika ürün satmak yasak ama zibilyon tane butik, mağaza var. ‘ben komisyonuma bakarım’ diyip sesini çıkarmıyor. eskaza bir uyarı aldınız ve hesabınız kapandı diyelim ip ban atıyorlar. yani uygulamayı kullandığınız telefondan uygulamaya giremiyorsunuz, aynı isim, tc, numara ile kayıt olamıyorsunuz. herşeyi amiyane tabirle mimliyorlar. uygulamayı kullanıp havale ile yada elden satış yapan da var, uygulamanın sağladığı avantajı kullanıp, ama uygulama üzerinden değil de havale ile satış yapıyor.
dolapta mesajlaşma özelliği yok, herşey yorumlar üzerinden bunu da sözde ‘şeffaf’ olmak için yapmışlar ama baya baya yorumlar üzerinden her türlü pislik dönüyor. şikayet de etseniz kafalarına göre davranıyorlar. dolap şuan aşırı kötü, çünkü trendyol dolabı satın aldı, haliyle komisyon %13 oldu, en ucuz kargo 8 liradan 12 liraya çıktı. büyük ürünlerde 16 lira oldu, ilk başta anlattığım dolap hesap ile alışveriş yaparsan kupon %10 dan %2 ye düştü . kimileri trendyol bilerek yapıyor, dese de dolap gerçekten kötü oldu. bir zamanlar insanların pandemi döneminde 3-5 kuruş birşey kazanmak için uğraştıkları,bir uygulama iken şimdilerde ne kazanırsanız hepsi benim diyen bir uygulama haline geldi. 50 liraya kadar satışlara komisyon 6,5 lira, 50 lira üstü satışlarda %13, 1.000 lira üstü ise 130 lira sabit olarak yapıldı. bunları sözde reklamlar ve giderler için kullanıyorlarmış. bazı kurnaz satıcılar halen dolabı kullanıp satış yapıyor halen hatrı sayılır bir kullanıcı oranına sahip olsa da eski albenisi yok. tabiki kullanıcıların da etkisi büyük, dolabın kargo avantajını kullanıp bisiklet, ağır ağır koliler, koşu bandı yollayanlar vardı onlar da bu şekilde bir önlem almış. bu arada söylemeyi unuttum eskiden sadece kadın ve çocuk ürünleri varken artık erkek ürünleri de var. iç güveysinden hallice bir uygulama.
devamını gör...
aç gözünü seyret tekrarı yok bunun
işimiz muhabbet efkarı yok bunun
arada bir dilimiz sürcer ise af ola
susmasını biliriz de kemiği yok bunun
arada bir dilimiz sürcer ise af ola
susmasını biliriz de kemiği yok bunun
devamını gör...
doğal sakinleştiriciler
balkonda mahalleye bakarak, gökyüzüna bakarak içilen çay.
devamını gör...
askerlikte ilk sabah
"koğuş kaalk! haydi beyler, haydi!" şeklinde bağırılması sonucunda uykunuzdan uyanıp "rüya değilmiş" dediğiniz, ardından tarifi imkansız bir sıkıntı ve iç daralması yaşadığınız sabahtır.
devamını gör...
toksik olumlama
2021 ales'te bir soruda karşımıza çıkınca ne olduğunu bilmediğimz bir kavram. biraz araştırdım. brene brown diye biri atıyor bu kavramı. empati yapayım derken olumlama yapayım derken işleri daha da kötüye getirme anlamında kullanılıyor. kişinn olumsjuz bir durum içindeyken deneyimlemesi gereken duyguları deneymlemesine engel olarak işlevsel olabilecek bir duyguyu yok saymasına yol açıyor.
devamını gör...
yılmaz vural
fi tarihte bir "sarıyer" maçında defans oyuncusuna; "çık tepesine oğlum, çıksana lan!" diye çileden çıkmışçasına bağrımış, sonra adama sarı kart yedirerek tribünü komple yarmış, sempatik ve de futbolu resmen tutku halinde yaşayan teknik adam.
devamını gör...
şüphecilik
(bkz: kinizm)
kinizm olarak geçer ama...
kinizmin şüphesi medeni değerlere yöneliktir, yani şüpheciliğe direkt karamsar bir anlam yüklenir.
kinizm olarak geçer ama...
kinizmin şüphesi medeni değerlere yöneliktir, yani şüpheciliğe direkt karamsar bir anlam yüklenir.
devamını gör...
normal sözlük - yedikule hayvan barınağı yardım kampanyası
kadınlı kızlı başlık açan yazarlar hiç uğramamış.
şaşırtmamıştır.
emeği geçen herkesi tebrik ederim. yarın ilgili yazarlar ile iletişime geçeceğim.
şaşırtmamıştır.
emeği geçen herkesi tebrik ederim. yarın ilgili yazarlar ile iletişime geçeceğim.
devamını gör...
leyla ile mecnun
t: türk dizi tarihinin kendi alanındaki en başarılı dizisi
zamanında, üçüncü sezon sonrası kendisi için bir yazı yazmıştım bir yerlerde. buraya aktarayım. biraz spoiler vardır, izlemeyenler ona göre aksiyon alırlarsa güzel olur.
leyla ile mecnun’u komedi dizisi sananlar…
yazı başlığından devamla, sanmaya devam edebilirler… fakat beklenti çıtalarını yüksek tutmamaları önemle rica olunur.
leyla ile mecnun’u neden şimdi yazıyorum bilmiyorum. üçüncü sezon finali olabilir mi? kendisini, etrafımdaki birçok kişinin aksine ilk bölümden beri takip ediyorum, hem de severek. ilk zamanlar ben de komedi, daha doğrusu “absürt” komedi olarak görüyordum kendisini. nasıl görmeyeyim? çölde leyla’sını ararken bulduğunu düşünüp neredeyse bir kutup ayısına sarılan mecnun vardı ortada. karşısına çıkan ak sakallı dedenin ağzından çıkan ilk sözler meşhur lost sayılarımızdı. gecesinde ise o rüyadaki dede mecnun’un odasında peyda oluyor ve kay azıcık şöyle kıçlı başlı yatalım diyordu. normaldi yani komedi kıvamında düşünmem kendisini.
fakat işin rengi başkaydı. yukarıda bahsedilen ve ilk bölümde absürt komedi sahnelerine yer veren dizi yine aynı bölümde mecnun’un “içim yanıyor be içim” sözünden sonra iskender’in dudaklarından şu cümleleri zerk ediyordu dertli bünyelere :
“yanar bilirim, yanar, yanar… bir gün biri çıkar karşına, bütün dünyan alt üst olur. ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırırsın. doğru düzgün düşünemezsin bile, bütün dünyan o olur. yanındayken bile bir gün çekip gidecek diye korkarsın. ne öpmeye kıyabilirsin, ne koklamaya. ne zaman onu düşünsen, sol kaburgan ağrır. ağlamak istersin, ağlayamazsın…”
bu cümlelerin etkisi ahmet mümtaz taylan’ın müthiş oyunculuğu ile birleşince birkaç kat daha artıyor. onunla beraber izleyenin de boğazı düğümleniyor. her ne kadar bir sonraki sahnede bizi ters köşeye yatırıp güldürse de leyla ile mecnun’un buram buram dram koktuğu ta ilk bölümden belliymiş. zaten ismindeki acıklı hikâye ile müsemma olmayacaksa bu dizi ne anlamı var ki mecnun’un mecnun olmasının, leyla sürekli yanı başındayken leyla’sızlığının. bu dizinin hamurunda leyla’sızlık, senaryosunda dram var.
kendisini özel yapan şey sadece absürt komedi gibi görünüp altında dram yatması da değil. çok özel bir yere sahip kendisi. karakterleri, oyunculukları, oyunculukların dibine kadar insanın zihnine işlemesi, zihnin onlarla bütünleşmesi, her gün akıp giden hayatta hepsinin birilerinin yerine konulması, bunların da ötesinde kendimizi bir karakterin yerine koymamız. shakespeare’den tiratlar, attila ilhan, oğuz atay ve nicelerinden göndermeler, şiirler. şiirler, kitaplar. filmlere, şarkılara, kişilere dokundurmalar. düzeni eleştirmeler, eleştireni eleştirmeler.
tabi bu eşsiz yapıtın arkasında sağlam kale olarak senaryo ve o senaryonun arkasındaki burak aksak var. piyasa şartlarında çok zor tutunacak bir eser ortaya çıkarıyor bana göre. trt’den başka bir kanalda yayımlanabileceğini de düşünmüyorum açıkçası. yönetmenlerimizin de hakkını yemeyelim, hepsinin yeri ayrı. fakat onur ünlü bir başka elbette. üç sezondur bekleyen yazı şimdi kotarılmaya çalışılırsa böyle olur işte, toparlaması güçleşir, uzadıkça uzar. bu nedenle yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum kendisinin ne olduğu ve ne olmadığı hakkındaki düşüncelerimi aktararak. onu seven çok seviyor, sevmeyen ise sevmiyor (nokta).
yazı uzayacak ama, zira ortada bir üçüncü sezon finali var. sonradan izlediğim için yorumlamak, daha doğrusu yapabildiğimin en iyisi olarak kendisinden bahsetmek ancak şimdi kısmet oluyor. leyla ile mecnun bu sezon finalinde yüksek ihtimalle kendisini tutabilenlerin boğazını düğümlemiş ve o düğümü şöyle sıkısından, kolayca açılmayanından atmış, kendisini tutamayanları ise salya sümüğe boğmuştur. hissettiriyordu esasında üç, dört bölümdür böyle olacağını. fakat bu kadarını kimse beklemiyordu sanırım. kızanı vardır, söveni vardır, takdir edeni, yereni vardır. bu kadar da olmaz, sıktı artık, bitmeli diyeni de çoktur. diyenleri anlayışla karşılar, iyi yolculuklar dileriz.
komedi dizisinden beklenen şeyler değil zaten bu sezon finalleri ya da dram yüklemeleri. kendisini işte tam da bu nedenle sevenleri çok seviyor. bu dönüm noktaları, hayal mi gerçek mi belli olmayan yanılsamaları , karakterlerin düştüğü bu içler acısı durumlar daha da bağlıyor kendisini bize. güneşli bir günde, masmavi bir gökyüzü altında, saçlarını yalayan denizden gelen serin rüzgâra rağmen mutsuz olanların dizisidir kendisi. melankolik olmayanların işi yok bu gemide…
şu noktadan sonra okumaya devam edenler olacaksa eğer mutlaka üçüncü sezon finalini izlemiş olsunlar. tek tek yazmak çok zor olan biteni, en azından hepsini. ben biraz ana karakterler etrafında dolanacağım. hemen aklınıza leyla ve mecnun gelmesin, onlar zaten hikâyede kendilerine biçilen rolü oynuyorlar. esas leyla artık yok, diğerleri ise birer yanılsamadan ibaret. mecnun ise dedemizin söylediği üzere kaderini yaşıyor, tercihini değil. görünen çöl bir bahane, mecnun için artık her yer çölün ta kendisi. yine dedemizin ifadesiyle o çölde hapis kendisi.
benim bahsedeceğim ana karakterler hırsız yavuz, erdal bakkal ve ismail abi. iskender de var elbette fakat diğer üçlümüz için daha ağır sınavlar vardı sezon finalinde. yavuz için alman pastasını bir daha yemek bir hayal mi sadece? sonbahar mevsimine veda mıdır bu? neredeyse bir sezon boyunca çocuğunu bekleyen erdal için “oglini” ve nurten’i aynı ayna kaybetmek nasıl bir sınavdır peki? o hastane sahnesi adeta balyoz etkisine sahip, cevapsız kalan iskender ve erdal’la birbirlerine sarılmaları. erdal’ın durumunun azıcık benzerini yaşayanlar için durum ne kadar zorsa, iskender’in cevapsızlığı benzerlerini yaşayanlar için de bir o kadar zordur. işte o anlarda kelimeler çıkıyor aradan…
ismail abi için ayrı bir paragraf gerekiyor. saflığın temsilcisi ismail abi. insanlar derde düştüğünde “abim” diye söze başlayan ismail abi. beklenen değil, hep bekleyen olan ismail abi. burak aksak’ın, cengiz aytmatov’un beyaz gemi’sinden esinlenerek yazdığı ismail abi. içinde zerre kadar kötülük barındırmayan, beyaz bir sayfa ismail abi. artık bir gidene daha tahammülü olmadığı için dayanamayıp mavi sulara gömülen ismail abi. mecnun için leyla ne ise, ismail abi için gemi odur. daha doğrusu gemi perdesi ile beklediği babası odur. gerçek gemi asla gelmeyecek, diğer gemiler ise sadece birer yanılsamadan ibaret. ismail abi için artık her yer denizin ta kendisi. o denizde mahkumdur kendisi.
güzel de çekilmiş kendisini denize bıraktığı sahne. handel’in sarabande’si eşliğinde ağır çekimle önce bir döndü ismail abi, sonra o güneşli havada, masmavi gökyüzü altında, esen rüzgâra karşı bıraktı kendisini denize. mutlu değildi elbette, yılgındı. gidenlerin dönmeyeceğini bilme yılgınlığıydı bu. “söyleme dönüp dönmeyeceğini” derken içimde bir umut kalsın demek istiyordu. gittiğini bildikleri ayrı, dönmeyeceklerini bildikleri ayrı, öldüğünü bildikleri ayrıdır insan için. bazı gidişler ölümden beterdir ya. ölüm bir süre üzer, beklemek, umut etmek, dönmeyeceğini bile bile beklemekse her gün. bir gemi düdüğü duyulur, bu sefer tepkisiz kalmak olmaz, serin sular bekliyordur.
sezon finali ile bir beklenti daha başladı. bir sonraki sezon muhtemelen bu leyla’mızla da vedalaşacağız. tabi bizi ara ara ters köşeye yatıran burak aksak başka şeyler planlıyorsa bilemem. bakalım mecnun’un serabı gerçekliğe dönüşte nasıl olacak.
zamanında, üçüncü sezon sonrası kendisi için bir yazı yazmıştım bir yerlerde. buraya aktarayım. biraz spoiler vardır, izlemeyenler ona göre aksiyon alırlarsa güzel olur.
leyla ile mecnun’u komedi dizisi sananlar…
yazı başlığından devamla, sanmaya devam edebilirler… fakat beklenti çıtalarını yüksek tutmamaları önemle rica olunur.
leyla ile mecnun’u neden şimdi yazıyorum bilmiyorum. üçüncü sezon finali olabilir mi? kendisini, etrafımdaki birçok kişinin aksine ilk bölümden beri takip ediyorum, hem de severek. ilk zamanlar ben de komedi, daha doğrusu “absürt” komedi olarak görüyordum kendisini. nasıl görmeyeyim? çölde leyla’sını ararken bulduğunu düşünüp neredeyse bir kutup ayısına sarılan mecnun vardı ortada. karşısına çıkan ak sakallı dedenin ağzından çıkan ilk sözler meşhur lost sayılarımızdı. gecesinde ise o rüyadaki dede mecnun’un odasında peyda oluyor ve kay azıcık şöyle kıçlı başlı yatalım diyordu. normaldi yani komedi kıvamında düşünmem kendisini.
fakat işin rengi başkaydı. yukarıda bahsedilen ve ilk bölümde absürt komedi sahnelerine yer veren dizi yine aynı bölümde mecnun’un “içim yanıyor be içim” sözünden sonra iskender’in dudaklarından şu cümleleri zerk ediyordu dertli bünyelere :
“yanar bilirim, yanar, yanar… bir gün biri çıkar karşına, bütün dünyan alt üst olur. ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırırsın. doğru düzgün düşünemezsin bile, bütün dünyan o olur. yanındayken bile bir gün çekip gidecek diye korkarsın. ne öpmeye kıyabilirsin, ne koklamaya. ne zaman onu düşünsen, sol kaburgan ağrır. ağlamak istersin, ağlayamazsın…”
bu cümlelerin etkisi ahmet mümtaz taylan’ın müthiş oyunculuğu ile birleşince birkaç kat daha artıyor. onunla beraber izleyenin de boğazı düğümleniyor. her ne kadar bir sonraki sahnede bizi ters köşeye yatırıp güldürse de leyla ile mecnun’un buram buram dram koktuğu ta ilk bölümden belliymiş. zaten ismindeki acıklı hikâye ile müsemma olmayacaksa bu dizi ne anlamı var ki mecnun’un mecnun olmasının, leyla sürekli yanı başındayken leyla’sızlığının. bu dizinin hamurunda leyla’sızlık, senaryosunda dram var.
kendisini özel yapan şey sadece absürt komedi gibi görünüp altında dram yatması da değil. çok özel bir yere sahip kendisi. karakterleri, oyunculukları, oyunculukların dibine kadar insanın zihnine işlemesi, zihnin onlarla bütünleşmesi, her gün akıp giden hayatta hepsinin birilerinin yerine konulması, bunların da ötesinde kendimizi bir karakterin yerine koymamız. shakespeare’den tiratlar, attila ilhan, oğuz atay ve nicelerinden göndermeler, şiirler. şiirler, kitaplar. filmlere, şarkılara, kişilere dokundurmalar. düzeni eleştirmeler, eleştireni eleştirmeler.
tabi bu eşsiz yapıtın arkasında sağlam kale olarak senaryo ve o senaryonun arkasındaki burak aksak var. piyasa şartlarında çok zor tutunacak bir eser ortaya çıkarıyor bana göre. trt’den başka bir kanalda yayımlanabileceğini de düşünmüyorum açıkçası. yönetmenlerimizin de hakkını yemeyelim, hepsinin yeri ayrı. fakat onur ünlü bir başka elbette. üç sezondur bekleyen yazı şimdi kotarılmaya çalışılırsa böyle olur işte, toparlaması güçleşir, uzadıkça uzar. bu nedenle yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum kendisinin ne olduğu ve ne olmadığı hakkındaki düşüncelerimi aktararak. onu seven çok seviyor, sevmeyen ise sevmiyor (nokta).
yazı uzayacak ama, zira ortada bir üçüncü sezon finali var. sonradan izlediğim için yorumlamak, daha doğrusu yapabildiğimin en iyisi olarak kendisinden bahsetmek ancak şimdi kısmet oluyor. leyla ile mecnun bu sezon finalinde yüksek ihtimalle kendisini tutabilenlerin boğazını düğümlemiş ve o düğümü şöyle sıkısından, kolayca açılmayanından atmış, kendisini tutamayanları ise salya sümüğe boğmuştur. hissettiriyordu esasında üç, dört bölümdür böyle olacağını. fakat bu kadarını kimse beklemiyordu sanırım. kızanı vardır, söveni vardır, takdir edeni, yereni vardır. bu kadar da olmaz, sıktı artık, bitmeli diyeni de çoktur. diyenleri anlayışla karşılar, iyi yolculuklar dileriz.
komedi dizisinden beklenen şeyler değil zaten bu sezon finalleri ya da dram yüklemeleri. kendisini işte tam da bu nedenle sevenleri çok seviyor. bu dönüm noktaları, hayal mi gerçek mi belli olmayan yanılsamaları , karakterlerin düştüğü bu içler acısı durumlar daha da bağlıyor kendisini bize. güneşli bir günde, masmavi bir gökyüzü altında, saçlarını yalayan denizden gelen serin rüzgâra rağmen mutsuz olanların dizisidir kendisi. melankolik olmayanların işi yok bu gemide…
şu noktadan sonra okumaya devam edenler olacaksa eğer mutlaka üçüncü sezon finalini izlemiş olsunlar. tek tek yazmak çok zor olan biteni, en azından hepsini. ben biraz ana karakterler etrafında dolanacağım. hemen aklınıza leyla ve mecnun gelmesin, onlar zaten hikâyede kendilerine biçilen rolü oynuyorlar. esas leyla artık yok, diğerleri ise birer yanılsamadan ibaret. mecnun ise dedemizin söylediği üzere kaderini yaşıyor, tercihini değil. görünen çöl bir bahane, mecnun için artık her yer çölün ta kendisi. yine dedemizin ifadesiyle o çölde hapis kendisi.
benim bahsedeceğim ana karakterler hırsız yavuz, erdal bakkal ve ismail abi. iskender de var elbette fakat diğer üçlümüz için daha ağır sınavlar vardı sezon finalinde. yavuz için alman pastasını bir daha yemek bir hayal mi sadece? sonbahar mevsimine veda mıdır bu? neredeyse bir sezon boyunca çocuğunu bekleyen erdal için “oglini” ve nurten’i aynı ayna kaybetmek nasıl bir sınavdır peki? o hastane sahnesi adeta balyoz etkisine sahip, cevapsız kalan iskender ve erdal’la birbirlerine sarılmaları. erdal’ın durumunun azıcık benzerini yaşayanlar için durum ne kadar zorsa, iskender’in cevapsızlığı benzerlerini yaşayanlar için de bir o kadar zordur. işte o anlarda kelimeler çıkıyor aradan…
ismail abi için ayrı bir paragraf gerekiyor. saflığın temsilcisi ismail abi. insanlar derde düştüğünde “abim” diye söze başlayan ismail abi. beklenen değil, hep bekleyen olan ismail abi. burak aksak’ın, cengiz aytmatov’un beyaz gemi’sinden esinlenerek yazdığı ismail abi. içinde zerre kadar kötülük barındırmayan, beyaz bir sayfa ismail abi. artık bir gidene daha tahammülü olmadığı için dayanamayıp mavi sulara gömülen ismail abi. mecnun için leyla ne ise, ismail abi için gemi odur. daha doğrusu gemi perdesi ile beklediği babası odur. gerçek gemi asla gelmeyecek, diğer gemiler ise sadece birer yanılsamadan ibaret. ismail abi için artık her yer denizin ta kendisi. o denizde mahkumdur kendisi.
güzel de çekilmiş kendisini denize bıraktığı sahne. handel’in sarabande’si eşliğinde ağır çekimle önce bir döndü ismail abi, sonra o güneşli havada, masmavi gökyüzü altında, esen rüzgâra karşı bıraktı kendisini denize. mutlu değildi elbette, yılgındı. gidenlerin dönmeyeceğini bilme yılgınlığıydı bu. “söyleme dönüp dönmeyeceğini” derken içimde bir umut kalsın demek istiyordu. gittiğini bildikleri ayrı, dönmeyeceklerini bildikleri ayrı, öldüğünü bildikleri ayrıdır insan için. bazı gidişler ölümden beterdir ya. ölüm bir süre üzer, beklemek, umut etmek, dönmeyeceğini bile bile beklemekse her gün. bir gemi düdüğü duyulur, bu sefer tepkisiz kalmak olmaz, serin sular bekliyordur.
sezon finali ile bir beklenti daha başladı. bir sonraki sezon muhtemelen bu leyla’mızla da vedalaşacağız. tabi bizi ara ara ters köşeye yatıran burak aksak başka şeyler planlıyorsa bilemem. bakalım mecnun’un serabı gerçekliğe dönüşte nasıl olacak.
devamını gör...
hristiyan
1. yüzyılda yaşamış yahudi vaiz ve dini lider olan nasıra*lı isa'nın öğretilerine ve vaazlarına dayanan tek tanrılı 2. ibrahimi din* olan hristiyanlık* dini mensubu mesihçi*ler olarak bilinen kişilerdir.
devamını gör...
normal sözlük’te ayrıştırıcı başlıklar açmak
özellikle bugün denk geldiğim başlıklardır.şunu yapan kız, imamhatipli kız,türbanlı kız vs . özellikle dış görünüşe dayalı başlıklar gördükçe moralimin bozulduğunu belirtmek istiyorum.lütfen insanları katagorize etmeyi bırakalım ,önyargılarımızı yıkalım.
devamını gör...
pilot kalem ile 2 dakikada bütün ateistleri mümin yapan genç
bu videoyu izleyipte müslüman olmayan birisini görmedim. "ben izledim ama hâlâ ateistim." diyenler ateist taklidi yapıyordur.
devamını gör...
felty sendromu
romatoid artrit+splenomegali (dalağın büyümesi)+ nötropeni birlikteliği sonucu oluşan hastalıktır.
(bkz: romatoid artrit)
(bkz: romatoid artrit)
devamını gör...
günün sözü
"beni, sizi anlamak zorunda bırakmayın. daha önemli işlerim var."
charles bukowski
charles bukowski
devamını gör...
turgut uyar
kelime dahisi aşmış şair.
"düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."
"sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne?
benim dengemi bozmayınız "
*''ve oturuldu bir takım şeyler söylendi... imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne.''
*eski asker. her daim şair.
güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
kürdistan'da ve muş - tatvan yolunda bir yer kanar
muş - tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar
muş - tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
(bkz: yokuş yol'a)
"düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."
"sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne?
benim dengemi bozmayınız "
*''ve oturuldu bir takım şeyler söylendi... imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne.''
*eski asker. her daim şair.
güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
kürdistan'da ve muş - tatvan yolunda bir yer kanar
muş - tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar
muş - tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
(bkz: yokuş yol'a)
devamını gör...
sen haklısın deyip konuyu kapatmak
erdemiliktir. doğru olanı yapmaktır.
her yiğit yapmaz öyle. kimileri saldırganlaşır. kimileri de karizma oluşturup ''haklısın'' deyip konuyu kapatır.
her yiğit yapmaz öyle. kimileri saldırganlaşır. kimileri de karizma oluşturup ''haklısın'' deyip konuyu kapatır.
devamını gör...
eşkıya
eşkıya, başrollerini şener şen ve uğur yücel'in paylaştığı 1996 yapımı sinema filmi. yavuz turgul'un yönettiği ve senaryosunu yazdığı eşkıya, 1996-1997 sezonunda 2 milyon 568 bin 339 kişi tarafından izlendi. gişe istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 1989'dan sonraki dönemde, gösterime girdiği 1996'dan 2001 yılına kadar türk sinemasının en yüksek gişe hasılatı elde eden filmi oldu. türk sinemasının modern zamanlarındaki ilk büyük gişe patlamasını gerçekleştiren eşkıya'nın bu başarısı, 1980'li yıllardan itibaren üretim ve seyirci sayısı bakımından büyük bir çöküş yaşayan türk sinemasının kaderini değiştiren bir dönüm noktası sayılmaktadır.
aldığı ödüller:
1997 bogey ödülü, almanya
1998 festróia - tróia uluslararası film festivali, altın yunus, portekiz
2015 şubat ayı itibarı ile ımdb (ınternet movie data base)'de en iyi 250 film arasında bulunan ilk ve tek türk filmi oldu. 128. sıraya kadar yükseldikten sonra düşüş yaşayıp 2015 mayıs ayının sonunda listeden çıktı. fakat, 7 kasım 2016'da listeye yeniden girmiştir. 25 nisan 2020 itibarıyla 95. sıradadır
alıntıdır.
dipnot:filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ederim yoksa bende bilirdim özetlemesini :)
devamını gör...
yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
hayat tecrübelerimiz sonucunda bize ders olacak mahiyetteki cümlelerin toplandığı başlık.
kendini sev.
kendine değer ver.
kendin için yaşa.
insanları dinle, anla, gerektiğinde yanlarında ol ama her zaman sınırların olsun.
kendini sev.
kendine değer ver.
kendin için yaşa.
insanları dinle, anla, gerektiğinde yanlarında ol ama her zaman sınırların olsun.
devamını gör...
