delikanlı insanın penisi büyük olur
çok erken başladığını düşündüğüm başlık türü. her ne oluyorsa oluyor; konu yine milletin pipisine, kukusuna geliyor. arkadaşlar bırakın milletin pipisini, ölçüsünü zartını zurtunu, neden dert oluyor.
devamını gör...
ubuntu
insanlar arasındaki manevi bağın gücüne ve huzurun hümanizmde olduğuna inanmak anlamına gelen zuluca sözcük.
devamını gör...
kürk mantolu madonna
kitabi okumaya başladığımda klasik bir sabahattin ali kitabı olduğunu, zar zor geçinen az maaşlı ve şikayet eden ama bu düzeni de kabullenmiş bir memur tipinin çizildigini, o uzun bazen fazlaca uzun olan betimlemelerini diğer bir kitabında da gördüğüm birebir ayni kelimelerin vişne çürüğü bir rengin anlatilislariyla, araya sıkıştırılmış eski türkçe kelimeleriyle pek abartılacak bi seyi yokmuş canım (her kitabin abartilmasini doğru buluyorum ama popüler kültür şeyleri anlarsiniz ya!) dediğim bir kitap gibi ilerliyordu. ama sonra bu memur beyi falan unutmuş raif efendinin defterini okuduğumun farkinda bile değildim. bunun üzerinde başlarda sıkılıp ikide bir kitabı bırakmamın etkisi olduğunu düşünüyorum çünkü asıl olaya kitlendikten sonra bir çırpıda bitiriverdim. kitapta aslında insanin içinde birden oluşan tutkuyu okuduk. raifin her gün tabloda gördüğü bir kadını seyredip diğer her şeye gözünü kulağını kapatmasi, hatta tablodaki kadının yaninda olduğunu bile farketmeyecek kadar tabloya kapılması çok ilginçti. raifteki tutkuydu aşktı ama mariadaki bence aşk değildi. çoğu zaman raifi kırmamak icin onunla beraber gibi hissettim. sabahattin ali yine insanin zihninde oluşan sonsuz düşüncelerden birçoğuna kitabında yer vermiş okurken altını çizdiğim çok yer oldu. soruları düşündüm sorguladım ve kendime göre farklı cevaplar verdiklerimde oldu. raif ve maria beraber olsalardı nasıl ilerlerdi hayatları diye de düşündüm. bu aslında onların elindeydi. hepimizin elinde hayatı istediğimizyöne çevirmek, akışa uymak zorunda değiliz. ama insan ilişkileri özellikle kadın erkek ilişkileri belirtildiği ve bilindiği üzere cok karmaşık. bu konuya bir baska yazimda tekrar uzun uzun değinmek isterim. sevgiler.
devamını gör...
jagermeister
tüm üretim sürecinin içerisinde bulunmaktan kıvanç duyduğum muhteşem likör. aslında ortaya çıkmasında büyük emeğim var lakin curt mast denen kuzu postundaki kurt, beni bu mevzuda fena kazıkladı. bazı arkadaşlar belirtmiş bunun babasının bir sirke fabrikası vardı. işler kötüye gidince, fabrikanın yönetimi bu hergeleye geçti anında fabrikayı şarap fabrikasına çevirdi. laf aramızda şaraptan da iyi anlıyordu. yani özetle işi kıvırdı. tabi sonrasında doğal olarak eli biraz para gördü. parayı bulunca da başladı uçuk kaçık fikirler üretmeye. neymiş efendim dünyanın en güzel likörünü yapacakmış. e yap dedim, seni tutan mı var? ''yapacağım elbette ama yaptığım karışımları ilk sen deneyeceksin dostum!'' diye tutturdu. eh konu bedava içki olunca, tosbağa da olsan hayır diyemiyorsun. kabuğumun en yumuşak yerinden vurdu beni allahsız.
1930'ların başında karışımları yapmaya başladı bizim curt. yapıyor, getiriyor, içiyoruz. her seferinde ''ıhh olmamış, şurası eksik, burası eksik.'' diye geri gönderiyorum bunu. dile kolay 4 senemiz böyle geçti. 4 sene bilfiil içkiyi bedavaya getirdim. yalnız bazı karışımlar rezildi onunda altını çizmem lazım. aslında kendimi insanlığın mükemmel içkiye ulaşması için feda ettim ama kıymetim bilinmedi. bak işte bu değersizlik hissi çok fena. içki bütün kötülüklerin anasıdır diyorlar ama bence bütün kötülüklerin anası değersizlik hissi. adama her şeyi yaptırır. hayatı insana zehir eder. neyse konumuz bu değil. 1934 yılının baharında bu yine çıktı geldi yanıma; ''al bakalım bu sefer beğenecek misin? '' diye meraklı gözlerle hazırladığı karışımı bana uzattı. şişeyi kafama dikmemle birlikte resmen boğazımda havai fişekler patladı. allahım o nasıl bir tat. içtikçe içesim geliyor. yahu dedim ne ettin? olmuş mu diyor hala bana, şişe bitmiş adamın sorduğu soruya bakar mısınız? orada anlamalıydım zaten bundan adam olmayacağını ama içkinin güzelliğinin de etkisi ile; ''budur abicim!'' deyivermişim. muhteşem olmuş cidden. aldığı müspet yanıt sonrası bayağı bir mutlu oldu bu. ne koydun bunun içine? diye sordum. 56 farklı bitki özünü birbirine karıştırmış manyak. say bakayım şunları dedim. kaldı öyle afalladı resmen. 10-12 tanesini ancak saymıştır. meğer adam sırrını güvende tutuyormuş da haberimiz yokmuş. ben de hafızası zayıf bu hergelenin diye düşünüyorum.
eee dedim bu karışıma ne isim vereceksin? ne bileyim sen söyle dedi. kafam güzel tabi, ego da tavan yapmış, ''muhteşem tosbağa'' koy deyiverdim. patlattı bu kahkahayı. tamam bakarız dedi ve çekti gitti. bir daha heriften haber alamadık iyi mi? sonra öğrendim ki karışıma ''usta avcı'' ismini koymuş. şişeye de tosbağa resmi basmak yerine geyik resmi basmış. adam akıllı. benim gibi allahsız tosbağayı böyle bir karışımın alameti farikası edecek değil ya! işin içine dini de sokup, mevzuyu mis gibi pazarlamış. aziz hibertus denen sözde azize ithaf etmiş içkiyi. avcıyı koruyan azizden dünyaya hayır mı gelir? gelmez ama kasaya ciddi gelir getiriyor. adam da bir yönde haklı.
şimdi demem o ki; siz, siz olun bunun 70'liğini ya da 100'lüğünü tak diye içmeyin. sağlıklıdır, zindelik verir, insana iyi gelir, avcı içkisi, aziz içkisi falan diye güvenmeyin. sonra sapıtırsınız ve alternatif bir tarih bile yazabilirsiniz. ben öyle yapıyorum misal. bu arada 70'liği asgari 240 tl oldu. 100'lüğü de 340 tl. allah'tan ekonomi iyi herkes alıp içebiliyor. yoksa halimiz nice olurdu değil mi ama?
1930'ların başında karışımları yapmaya başladı bizim curt. yapıyor, getiriyor, içiyoruz. her seferinde ''ıhh olmamış, şurası eksik, burası eksik.'' diye geri gönderiyorum bunu. dile kolay 4 senemiz böyle geçti. 4 sene bilfiil içkiyi bedavaya getirdim. yalnız bazı karışımlar rezildi onunda altını çizmem lazım. aslında kendimi insanlığın mükemmel içkiye ulaşması için feda ettim ama kıymetim bilinmedi. bak işte bu değersizlik hissi çok fena. içki bütün kötülüklerin anasıdır diyorlar ama bence bütün kötülüklerin anası değersizlik hissi. adama her şeyi yaptırır. hayatı insana zehir eder. neyse konumuz bu değil. 1934 yılının baharında bu yine çıktı geldi yanıma; ''al bakalım bu sefer beğenecek misin? '' diye meraklı gözlerle hazırladığı karışımı bana uzattı. şişeyi kafama dikmemle birlikte resmen boğazımda havai fişekler patladı. allahım o nasıl bir tat. içtikçe içesim geliyor. yahu dedim ne ettin? olmuş mu diyor hala bana, şişe bitmiş adamın sorduğu soruya bakar mısınız? orada anlamalıydım zaten bundan adam olmayacağını ama içkinin güzelliğinin de etkisi ile; ''budur abicim!'' deyivermişim. muhteşem olmuş cidden. aldığı müspet yanıt sonrası bayağı bir mutlu oldu bu. ne koydun bunun içine? diye sordum. 56 farklı bitki özünü birbirine karıştırmış manyak. say bakayım şunları dedim. kaldı öyle afalladı resmen. 10-12 tanesini ancak saymıştır. meğer adam sırrını güvende tutuyormuş da haberimiz yokmuş. ben de hafızası zayıf bu hergelenin diye düşünüyorum.
eee dedim bu karışıma ne isim vereceksin? ne bileyim sen söyle dedi. kafam güzel tabi, ego da tavan yapmış, ''muhteşem tosbağa'' koy deyiverdim. patlattı bu kahkahayı. tamam bakarız dedi ve çekti gitti. bir daha heriften haber alamadık iyi mi? sonra öğrendim ki karışıma ''usta avcı'' ismini koymuş. şişeye de tosbağa resmi basmak yerine geyik resmi basmış. adam akıllı. benim gibi allahsız tosbağayı böyle bir karışımın alameti farikası edecek değil ya! işin içine dini de sokup, mevzuyu mis gibi pazarlamış. aziz hibertus denen sözde azize ithaf etmiş içkiyi. avcıyı koruyan azizden dünyaya hayır mı gelir? gelmez ama kasaya ciddi gelir getiriyor. adam da bir yönde haklı.
şimdi demem o ki; siz, siz olun bunun 70'liğini ya da 100'lüğünü tak diye içmeyin. sağlıklıdır, zindelik verir, insana iyi gelir, avcı içkisi, aziz içkisi falan diye güvenmeyin. sonra sapıtırsınız ve alternatif bir tarih bile yazabilirsiniz. ben öyle yapıyorum misal. bu arada 70'liği asgari 240 tl oldu. 100'lüğü de 340 tl. allah'tan ekonomi iyi herkes alıp içebiliyor. yoksa halimiz nice olurdu değil mi ama?
devamını gör...
söyleşi
bir yazarın seçtiği bir konuyla ilgili kendine has görüş ve düşüncelerini fazla derine inmeden okurla konuşuyormuş gibi anlattığı yazı türüdür.
kalemi elime almadığım uzunca bir zaman diliminin ardından bir parça dökülme hissinden yola çıkarak birkaç kelam edeyim istedim.
okumaya durumumuz yoktu kitlesini şurada kaybettiğimizi varsayarak kalanlar için hazırsanız başlıyorum.
bugünkü konu, birçok insanı derinden etkileyen ancak bazıları için hala sıradan görülen bir olay, "kadına şiddet".
şimdi biraz tanımsal bir şekilde başlayacak olursak
nedir kadına şiddet? fiziksel ya da psikolojik tahrip. nedenleri nelerdir? işte bu kısım uzun uzadıya bir makalede konu olarak işlenebilir. keza işlenmiştir de. olayın derinine inmeden zikredecek olursak fiziksel ya da ekonomik açıdan güçlü bireylerin zayıf olan üzerinde gücünü kabul ettirme durumu.
nasıl gerçekleşir? darp, hakaret, küçük görme...
peki kimler şiddet görür? işte bu kısım çok önemli herkes yani her kadın şiddet görebilir, en azından bir kez. eğer tanıdığımız biri ise baba, anne, eş, abi, sevgili bu bir kereden sonra yolumuza bakarız. tabii maddi açıdan kendine yetebilen, hayatta tek başına ayakta kalabilecek şekilde yetiştiysek. bu şartları sağlayamayan bireyler zaten bu zulmün altında ne yazık ki hayatlarına devam etmek zorunda kalıyorlar.
ve bu konu bir kesim tarafından hala sıradanlaştırılabiliyor. basit argümanlar; bir de kadının ne yaptığına bakmak lazım, insanı da çileden çıkarabiliyorlar vesaire... hayır, efendim. çileden çıkabilirsiniz. kadın yanlış yapmış olabilir. ama bu size şiddet hakkını doğurmaz. pozitif ayrımcılık yapmıyorum eğer kadın da psikolojik şiddet uyguluyorsa o zaman aynı kınama, onun için de geçerli olacaktır. ancak fiziksel şiddet tek taraflıdır. kendisini savunamayacak bir bireye saldırmak, zarar vermek için insaniyetin yitirilmiş olması gerekir.
peki şiddeti sadece tanıdıklarımızdan mı görürüz? hayır!
burada anlatmak istediğim iki anım var, konuyu pekiştirmek için ve de şiddetin bazen gerçekten hiç beklemediğiniz bir anda karşımıza çıkıveriyor oluşunu göstermek için. biri henüz yirmi yaşında bir öğrenciyken bir diğeri de öğretmen olduğum, otuz yaşındayken gerçekleşen iki olay.
evet şimdi ilk olay şu şekilde vuku buldu. "o sıralar eskişehir'de, üniversitede okuyorum; bir tatilde yakın bir arkadaşımla birlikte birkaç günlüğüne istanbul'a gidiyoruz. annesi, arkadaşım ve ben alışveriş için dışarıya çıkıyoruz ve akşam on gibi kağıthane'de anacadde üzerinden eve dönüyoruz. o esnada koyu renkli bir araba yanımızdan yavaşlayarak geçiyor. laf atıyorlar. sonra karşı şeritten aynı şekilde laf atarak geçiyorlar. tekrar yanımazdan geçerken arkadaşımın annesi elindeki şemsiyesi sallayarak bağırıyor. 'defolun gidin rahatsız etmeyin' diye. araç birden köklenerek durduluyor. içindeki dört kişiden ikisi iniyor. birden arkadaşımın annesine saldırmaya başlıyor bir tanesi. diğeri izliyor. biz de arkadaşımla araya girmeye çalışıyoruz. ama adam durmuyor. bir müddet bu böyle devam ediyor. yoldan insanlar gelip geçiyor. bağırıp yardım istiyoruz. bir arabadan geçen birinin şu sözlerini duyuyorum o kargaşa esnasında 'kimbilir o....lar, ne yaptılar!' bakın o gece tokat yedim, itildim, fırlatıldım ama bu cümle daha çok acıttı canımı. bu arada adam bizi bir kenara atıyor sürekli kadına yumruk, tekme falan atıyor. bir şey yapamayacağımı anlayınca plakayı aldım, polisi aradım. ama adres bilmiyordum! sonra bir güvenlik ya da bekçi emin değilim ama silahlı üniformalı biri geldi. havaya ateş etti ve adamı kadının üzerinden zor bela aldılar. hastaneye gittik. darp raporu aldık. arkadaşımın annesinin burnu kırıldı, arkadaşımın kaşı patladı ve hepimizde birçok morarmış bölge vardı. doktor beyin tavrına da değinmek istiyorum 'gece vakti sokakta ne işimiz varmış?'*
sonra adam 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı. ha bunda başka suçların da etkisi vardı gerçi ama olsun. "
ikinci olaya gelirsek o da bir zamanlar gelibolu'da görev yaptığım sırada gerçekleşti." bir gün bir kadın öğretmen arkadaşımla okul bahçesinde nöbet tutuyoruz. o esnada kapıya yakın bir yerde bir hengame oluyor. koşup gidiyoruz. erkek öğrencilerimizden biri gözyaşı içinde yerde, öğrencimiz olmayan bir erkek ile bir kız da okula doğru yürüyor. ilk önce çocuğu kontrol edip diğerlerinin peşinden koşuyoruz. memurun odasına geçiriyorum. orada beklemelerini, polisi arayacağımı söylüyorum. o ara müdüre falan haber yollayınca erkek olan 'aman işi amma büyüttünüz, kız arkadaşıma top attı,ben de bir tokat attım altı üstü, gidiyoruz biz.' deyip kapıya yöneliyor. hayır gidemezsiniz deyince arkadaşımı da beni tartaklayarak kapıdan çıkmaya çalışıyor. ve başarıyor. okuldan çıkmadan polis geliyor. karakola gidiyoruz. karokolda öğreniyoruz ki başka bir liseden olan bu öğrenci birçok kez başka öğrencilere şiddet uygulamış ancak hatırı sayılan bir dayısı olduğu için hep şikayetler geri alınmış ve de 10 kereden fazla karakolluk olmasına rağmen davranışlarının sonucuna hiç katlanmamış. biz ifade verirken dışarıda bir gürültü kopuyor. bakıyoruz aynı kişi bu sefer bir polis memuru ile kavga ediyor. ama tabii ki polis etkisiz hale getiriyor. ona da şahit olunca hem davacı hem de başka bir olayın tanığı oluyoruz. tam hatırlamıyorum ama 18 ay gibi bir ceza alıyor sonuç olarak. "
konuya geri dönecek olursam görüyorsunuz ki bazen nedenleri kişiden kaynaklanmasa da sebep-sonuçlarıyla ilginiz olmasa da şiddetin ortasında kalıveriyorsunuz. ailemden ya da çevremden hiç şiddet görmemiş bir bireyken fiziksel olarak bir kadından daha güçlü olmalarını hak gören birileri sebebiyle bu durumu yaşadım. suçlu; paşa oğlum her şeyi yapabilir diyen anneler mi, babasından gördüğü şiddeti yansıtan adamlar mı bilmiyorum. bildiğim tek şey var. yakmayın kadınların canlarını!
kalemi elime almadığım uzunca bir zaman diliminin ardından bir parça dökülme hissinden yola çıkarak birkaç kelam edeyim istedim.
okumaya durumumuz yoktu kitlesini şurada kaybettiğimizi varsayarak kalanlar için hazırsanız başlıyorum.
bugünkü konu, birçok insanı derinden etkileyen ancak bazıları için hala sıradan görülen bir olay, "kadına şiddet".
şimdi biraz tanımsal bir şekilde başlayacak olursak
nedir kadına şiddet? fiziksel ya da psikolojik tahrip. nedenleri nelerdir? işte bu kısım uzun uzadıya bir makalede konu olarak işlenebilir. keza işlenmiştir de. olayın derinine inmeden zikredecek olursak fiziksel ya da ekonomik açıdan güçlü bireylerin zayıf olan üzerinde gücünü kabul ettirme durumu.
nasıl gerçekleşir? darp, hakaret, küçük görme...
peki kimler şiddet görür? işte bu kısım çok önemli herkes yani her kadın şiddet görebilir, en azından bir kez. eğer tanıdığımız biri ise baba, anne, eş, abi, sevgili bu bir kereden sonra yolumuza bakarız. tabii maddi açıdan kendine yetebilen, hayatta tek başına ayakta kalabilecek şekilde yetiştiysek. bu şartları sağlayamayan bireyler zaten bu zulmün altında ne yazık ki hayatlarına devam etmek zorunda kalıyorlar.
ve bu konu bir kesim tarafından hala sıradanlaştırılabiliyor. basit argümanlar; bir de kadının ne yaptığına bakmak lazım, insanı da çileden çıkarabiliyorlar vesaire... hayır, efendim. çileden çıkabilirsiniz. kadın yanlış yapmış olabilir. ama bu size şiddet hakkını doğurmaz. pozitif ayrımcılık yapmıyorum eğer kadın da psikolojik şiddet uyguluyorsa o zaman aynı kınama, onun için de geçerli olacaktır. ancak fiziksel şiddet tek taraflıdır. kendisini savunamayacak bir bireye saldırmak, zarar vermek için insaniyetin yitirilmiş olması gerekir.
peki şiddeti sadece tanıdıklarımızdan mı görürüz? hayır!
burada anlatmak istediğim iki anım var, konuyu pekiştirmek için ve de şiddetin bazen gerçekten hiç beklemediğiniz bir anda karşımıza çıkıveriyor oluşunu göstermek için. biri henüz yirmi yaşında bir öğrenciyken bir diğeri de öğretmen olduğum, otuz yaşındayken gerçekleşen iki olay.
evet şimdi ilk olay şu şekilde vuku buldu. "o sıralar eskişehir'de, üniversitede okuyorum; bir tatilde yakın bir arkadaşımla birlikte birkaç günlüğüne istanbul'a gidiyoruz. annesi, arkadaşım ve ben alışveriş için dışarıya çıkıyoruz ve akşam on gibi kağıthane'de anacadde üzerinden eve dönüyoruz. o esnada koyu renkli bir araba yanımızdan yavaşlayarak geçiyor. laf atıyorlar. sonra karşı şeritten aynı şekilde laf atarak geçiyorlar. tekrar yanımazdan geçerken arkadaşımın annesi elindeki şemsiyesi sallayarak bağırıyor. 'defolun gidin rahatsız etmeyin' diye. araç birden köklenerek durduluyor. içindeki dört kişiden ikisi iniyor. birden arkadaşımın annesine saldırmaya başlıyor bir tanesi. diğeri izliyor. biz de arkadaşımla araya girmeye çalışıyoruz. ama adam durmuyor. bir müddet bu böyle devam ediyor. yoldan insanlar gelip geçiyor. bağırıp yardım istiyoruz. bir arabadan geçen birinin şu sözlerini duyuyorum o kargaşa esnasında 'kimbilir o....lar, ne yaptılar!' bakın o gece tokat yedim, itildim, fırlatıldım ama bu cümle daha çok acıttı canımı. bu arada adam bizi bir kenara atıyor sürekli kadına yumruk, tekme falan atıyor. bir şey yapamayacağımı anlayınca plakayı aldım, polisi aradım. ama adres bilmiyordum! sonra bir güvenlik ya da bekçi emin değilim ama silahlı üniformalı biri geldi. havaya ateş etti ve adamı kadının üzerinden zor bela aldılar. hastaneye gittik. darp raporu aldık. arkadaşımın annesinin burnu kırıldı, arkadaşımın kaşı patladı ve hepimizde birçok morarmış bölge vardı. doktor beyin tavrına da değinmek istiyorum 'gece vakti sokakta ne işimiz varmış?'*
sonra adam 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı. ha bunda başka suçların da etkisi vardı gerçi ama olsun. "
ikinci olaya gelirsek o da bir zamanlar gelibolu'da görev yaptığım sırada gerçekleşti." bir gün bir kadın öğretmen arkadaşımla okul bahçesinde nöbet tutuyoruz. o esnada kapıya yakın bir yerde bir hengame oluyor. koşup gidiyoruz. erkek öğrencilerimizden biri gözyaşı içinde yerde, öğrencimiz olmayan bir erkek ile bir kız da okula doğru yürüyor. ilk önce çocuğu kontrol edip diğerlerinin peşinden koşuyoruz. memurun odasına geçiriyorum. orada beklemelerini, polisi arayacağımı söylüyorum. o ara müdüre falan haber yollayınca erkek olan 'aman işi amma büyüttünüz, kız arkadaşıma top attı,ben de bir tokat attım altı üstü, gidiyoruz biz.' deyip kapıya yöneliyor. hayır gidemezsiniz deyince arkadaşımı da beni tartaklayarak kapıdan çıkmaya çalışıyor. ve başarıyor. okuldan çıkmadan polis geliyor. karakola gidiyoruz. karokolda öğreniyoruz ki başka bir liseden olan bu öğrenci birçok kez başka öğrencilere şiddet uygulamış ancak hatırı sayılan bir dayısı olduğu için hep şikayetler geri alınmış ve de 10 kereden fazla karakolluk olmasına rağmen davranışlarının sonucuna hiç katlanmamış. biz ifade verirken dışarıda bir gürültü kopuyor. bakıyoruz aynı kişi bu sefer bir polis memuru ile kavga ediyor. ama tabii ki polis etkisiz hale getiriyor. ona da şahit olunca hem davacı hem de başka bir olayın tanığı oluyoruz. tam hatırlamıyorum ama 18 ay gibi bir ceza alıyor sonuç olarak. "
konuya geri dönecek olursam görüyorsunuz ki bazen nedenleri kişiden kaynaklanmasa da sebep-sonuçlarıyla ilginiz olmasa da şiddetin ortasında kalıveriyorsunuz. ailemden ya da çevremden hiç şiddet görmemiş bir bireyken fiziksel olarak bir kadından daha güçlü olmalarını hak gören birileri sebebiyle bu durumu yaşadım. suçlu; paşa oğlum her şeyi yapabilir diyen anneler mi, babasından gördüğü şiddeti yansıtan adamlar mı bilmiyorum. bildiğim tek şey var. yakmayın kadınların canlarını!
devamını gör...
20 saat kuralı
josh kaufman bir konuyu daha iyi öğrenmek için onu tam 20 saat boyunca çalışmanızı söyler. tabii, bu 20 saati günlere ve dakikalara bölmelisiniz. aksi halde psikolojik olarak yorulacak ve 20 saat kuralınız bozulacaktır.
devamını gör...
ahmet taner kışlalı
iki eserini okuduğum rahmetli gazeteci.
1 - siyaset bilimi
2 - siyasal sistemler
siyaset bilimi isimli eserine "siyaset nedir?" diyerek başlar, yaşanılan coğrafyanın, ekonominin ve kültürün siyasete etkisine, siyasetteki cinsiyet ve yaş dağılımına, siyaset dışı oluşum ve kurumların siyasete etkisine, vs, bir çok konuya akıcı bir üslupla değinir ve bütün bunlari size izah ederken yormaz, sıkmaz, abi ne anlatıyorsun sen dedirtmez. hele ki eserlerinde dipnot yoktur desem yeridir ve dipnot kullanarak okuyucunun dikkatini dağıtmak yerine, dipnotu metin içerisinde verir geçer.
siyasal sistemler isimli eserinde ise adı üzerinde siyasi çatışmaya sebep olan ve bu siyasi çatışmaya etkisi bulunan bütün olgulari, yani maddi imkanlar, dini inançlar, toplumdaki sinif/kültür farklılıkları ile bütün bunları "yönlendiren" propaganda aletlerini izah eder. bu kitabi okurken de sıkılmazsınız ancak şunu şahsım adına ifade etmem gerekir ki bahsi geçen eserin 71-94. sayfaları arasında islam hakkındaki yazdıkları gülüp geçilecek şeylerdir.
iki eserde sadece siyaset hakkında bir şeyler öğrenmek isteyenler için değil, üslubu ve konuları bakımından siyaset ile ilgili herkesin okumasını tavsiye ettiğim eserlerdir.
1 - siyaset bilimi
2 - siyasal sistemler
siyaset bilimi isimli eserine "siyaset nedir?" diyerek başlar, yaşanılan coğrafyanın, ekonominin ve kültürün siyasete etkisine, siyasetteki cinsiyet ve yaş dağılımına, siyaset dışı oluşum ve kurumların siyasete etkisine, vs, bir çok konuya akıcı bir üslupla değinir ve bütün bunlari size izah ederken yormaz, sıkmaz, abi ne anlatıyorsun sen dedirtmez. hele ki eserlerinde dipnot yoktur desem yeridir ve dipnot kullanarak okuyucunun dikkatini dağıtmak yerine, dipnotu metin içerisinde verir geçer.
siyasal sistemler isimli eserinde ise adı üzerinde siyasi çatışmaya sebep olan ve bu siyasi çatışmaya etkisi bulunan bütün olgulari, yani maddi imkanlar, dini inançlar, toplumdaki sinif/kültür farklılıkları ile bütün bunları "yönlendiren" propaganda aletlerini izah eder. bu kitabi okurken de sıkılmazsınız ancak şunu şahsım adına ifade etmem gerekir ki bahsi geçen eserin 71-94. sayfaları arasında islam hakkındaki yazdıkları gülüp geçilecek şeylerdir.
iki eserde sadece siyaset hakkında bir şeyler öğrenmek isteyenler için değil, üslubu ve konuları bakımından siyaset ile ilgili herkesin okumasını tavsiye ettiğim eserlerdir.
devamını gör...
yazarların yaşamak isteyeceği kitaplar
alice harikalar diyarında
devamını gör...
gri saç rengi
saçları beyazlamaya başlayan kişilerin saç rengi olarak düşünülür. hatta bu gri saçlar kendini belli eder etmez, kadınlar boyayla gizliyorlar. ama günümüzde artık insanlar gri saçlarını serbest bırakarak daha havalı ve modern görünmek istiyorlar.
devamını gör...
lingual tiroid
tiroid dokusunun dil kökünde bulunmasına verilen isimdir.
çok nadir görülür.
genelde hipotiroidi bulgusu görülür, malignite görülebilir ancak tiroid medüller karsinom görülmez.
kesin tanısı tc 99m sintigrafisi yapılarak konulur.
çok nadir görülür.
genelde hipotiroidi bulgusu görülür, malignite görülebilir ancak tiroid medüller karsinom görülmez.
kesin tanısı tc 99m sintigrafisi yapılarak konulur.
devamını gör...
imha etmek
askeri birlikleri yok etmek anlamında kullanılan bir deyimdir. askeri toplulukları hareket edemez hale getirmektir.
devamını gör...
bağırarak konuşan insan
genelde haksız oldukları zaman sesini yükseltir bu tipler . veya bilgisiz oldukları için bir konu hakkında fikir beyan ederken üste çıkmak için ses tonunu yükseltirler . halbuki seni duymak isteyene bir fısıltı yeter . alıntı hangi kitaptaydı veya nerdendi hatırlayamadım hatırlayınca eklerim .
devamını gör...
bir ailenin çocuğuna yapacağı en büyük kötülük
sen yapamazsın tarzı laflarla özgüvensiz büyütmek.
devamını gör...
kırık telefon camı
telefonunun ön camının yara alması sonucu oluşan durumdur.
bir yazarın kozalak futbolu oynarken başına gelmiştir.
geçmiş olsun.
bir yazarın kozalak futbolu oynarken başına gelmiştir.
geçmiş olsun.
devamını gör...
kredi kartı ekstresi
kalp çarpıntısı,soğuk terleme ile birlikte ben ne yaptım böyle sorgulamasını yaptırır insana.
devamını gör...
muhalefet olmayan herkesi akp'li sanmak
muhalefet olan herkesi chp'li sanmak kadar saçma olan şey. belki adam devletçi ve yeri geliyor muhalefet olmuyor veya siyaset konuşmayı sevmiyor. hemen etiket yapıştırmak, sen de akp'lisin demek de neyin kafası? ben söyleyeyim at kafası.
devamını gör...




