"hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin."

edip cansever'in hayatın sağından solundan kesip aldığı ve bir yapboz parçası gibi bir araya getirdiği karakterler ile yazdığı başyapıt. esasında beş tragedya bulunur fakat v. tragedya toplam yedi bölümden oluştuğu için ufak bir karmaşa ortaya çıkıyor zaman zaman. edip cansever neden edip cansever diye sorulduğunda yanıtı tragedyalarda yatar. lusin, zavallı lusin ve doğduğu için hiç ölmeyecek olan stepan, ismi stepan olduğu için asla satranç oyuncusu olamayacak stepan. iskambil kağıtları, biraz alkol, yapayalnız kalmaktaki eylemimizi suçlayan alkol. ah benim sevgili vartuhi ve çürük ilkyaz ağacı diran. geceye değgin bir ölümlünün kendini tanrıya yok dedirtmesi ve hepsi. onlarca şey okudum hiçbiri böyle kolumu kanadımı kırmadı benim. edip cansever şöyle demiştir tragedyalar için:

"gene hepsinin bir masalın sonundaki gibi yok oluşu, geleceğin geçmişe karşı bir utkusu olmalıydı.
evet, kısa bir değinme işte... bana umutsuz, toplumdan kopuk diyenlere de bir yanıt belki."




"yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telaşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil."


"duymuyorum ben acılarımı. ve yitirdim çoktan
yitirdim bütün karşıtlıkları. ne umut
ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
kurtaramaz varlığımı benim. ve yoğun bir anlamsızlığın
içinde
sanki renksiz, boyutsuz
ve göksüz, zamansız bir evrende
tek çıkar yol yaşamaksa lusin
yaşıyorum ben de kaygısız
değişmez bir anlamsızlığı böylece."


"çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz
herkesin, ama herkesin yanılıp bir yerlere gittiği
bir cümlede durmuş gibiyiz
ki bütün mektupların, telgrafların
durmadan yanlış verildiği"


"unutulmuş gibiyim ben. ve insan
bir bakıma unutulmuş gibidir
bilmem ki, nasıl anlatmalı, yalnız bile değilim.
belki de yalnızlıktan
daha fazla bir şey bu
unuttum ben kendimi de stepan."


"ağıt

gün bitti. saat kaç. bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız
bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.

koro başı

daha bir sürü böyle
silahlar eleştirecek sizi belki de
işte siz
toplayıp susacaksınız içinizdeki ölüleri
bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
ne korku, ne kin, ne de yenilme
ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
dünyanın tekdüzenli renginde."


"stepan
elini verir misin, elini?
benim anladığımca sen
bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
bu böyle olunca da, o zaman
şaşırma bir gün mutluluk yerine
daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan.

lusin
bir acıyla.. daha hiç denenmemiş!.

stepan
bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
ve düşün, insanlığının en alımlı katında
her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana?"


"çünkü belki isa’nın
acıdan ve uzun boylu bir korkudan
çıkarılmış bir homoseksüelliği götürüp
bir gökyüzü boşluğunda biçimlendirdiği zaman
ve sonra yeniden doğduğu zaman. işte vartuhi
görmek için bunları birtakım din kitaplarından"


"ve alkol olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
biz öylece kalırdık
imgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
oralarda
sevişirken kalırdık
akarsular alkollere girer kalırdı
balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
içe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
oralarda kalırdı."


"yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme.

belki de
soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı
bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı
gözü dönmüş biriyle
o güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde.

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette
bir ölüm
ölümün anlamı ne?"


" stepan
beni güçlendiriyorsun lusin. ne var ki
istemiyorum güçlenmeyi ben. daha doğrusu
bulunmuş bir eşyayım da sanki, örneğin
bir para cüzdanı, bir anahtar zinciri
ya da eski bir saat… her neyse
kullanıyorum kendimi bulduğum gibi.

lusin
bilmiyorum stepan. bildiğim bir şey varsa
öyle bir satranç taşının oyuncusuyla
çok zorlu bir durumda konuşması gibi
konuşmaya geldim seninle.

stepan
mutluydun. dokunulmaz bir içgüdüyle
yaşıyordun ölümsüzlüğünü. ve tanrı
yetiyordu sanırım bütün isteklerine.

lusin
yitirdim inançlarımı stepan. ve nasıl alabildiğine
sorumsuz dolaşırsa kan vücutta
bir yandan bir parçası olarak insanın
bir yandan büsbütün yabancı insana
giderek tanrıyı buldum ben de. tanrıysa
yitirdi kesinliğini bir insan kılığında.

stepan
ve sonra dayanılmaz bir yalnızlığın altında
insanları -gördün birden ve bütün kasvetleri
diyebilirim ki, kapatılmış bir özgürlük isteği seni
çekiverdi sanki odama.

lusin
bir özgürlük de değil bu, daha çok
bir özgürlük duygusu belki
bence bu duygunun bir karşılığı olmalı
tanrıya inandıkça tanrının olması gibi.

stepan
bilmem ki, nasıl anlaşırız bu durumda
çünkü ben mi yöneteceğim seni, yoksa
sen mi alacaksın buyruğuna beni
hiç değilse dengeyi kim sağlayacak
ayrıca böylesi bir denge gerekli mi, değil mi."


kimseyi sokmadığın o taşkın havasında
ve ölüm sonrası bir yaratık gibi kendini
yaşamaya zorladığın kurşunla
sen
çılgın
yani bir çılgınlığı anlamanın
çağdaş ve seyircisiz tanrısı
günüyüz, görkemiyiz bir seni kutlamanın."


"olmayan insanlarız. üstelik olmamaya
tanığız, kararlıyız.
sanki bir hayat komasından çıktık da
görünsün istiyoruz yeniden
hep aynı biçimde yeniden
yeniden, yeniden, yeniden çıldırdığımız."


yangınsız, cehennemsiz
bir ölüm mü kalıyor sanki geriye
ve ölüm ki nedir bay yargıç
çok garip bir şekilde kirlenmenin
adıdır ölüm
sonra soğuk ve eski
ve sonsuz bir dilekçenin
altındaki pullar gibidir
imzası görünmezse de çürümüş iskeletlerimizin."


"adım stepan, lusin. yani ben bir satranç oyuncusu olamam."

" lusin

yani bir çıkmazı sürdürüyorsun kısaca
bu yitiriş kendini, bu çöküş
sanki bir üstünlük duygusu veriyor sana

stepan
bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. ve gelecekteki
bir önseziyi kuruyorum şimdiden.

lusin
asıl iş bir sonuca varmakta.

stepan
varabilir misin?

lusin
öyleyse çok uzun bir yol bu doğrusu.

stepan
bir konyak daha içer misin?"


ve belki..
bir kurşun!
sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
sadece avlandınız
ağız dil bilmez söylemeyi."


" stepan
bak lusin, şu da var ki, genelevse gideceğin yer senin
zaten bir genelevde yaşıyor gibisin
her türlü çirkinliğin içinde
her türlü düşmanlığın, her türlü bencilliğin
içinde anlaşıyorsun vuruşaraktan
ve kırılaraktan durmadan
öyleyse bir kurtuluş bu mu? bana kalırsa
ölümünü içinde taşıyan bir isyan.

lusin
isyandı tanrıya başkaldırmak da. öyleyse
ben şimdi neye inanacağım
yalnızsam, beni yalnız bırakan
ve yalnız değilsem, kararsız bir yargıç olan
başkalarına mı?
yoksa kendime mi stepan, ne dersin?

hep böyle baş eğmek mi? istemiyorum bunu stepan
düşmeli bir çirkinliğin içine. ve yavaş yavaş
aşmalı çirkinliği.


stepan
sadece bir anlaşma! ne çıkar anlaşsak da biz
ve bütün anlaşmaların dünyada
sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz.

lusin
öyleyse yalnız da değilsin sen. ayrıca
tutsaksın yalnızlığına stepan.

stepan
bunu yadsımıyorum ki lusin. yadsımıyorum da
demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte bu durumda
iki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?
yok sanki bir şey yapacak..

lusin
belki de var.. ama nasıl?

stepan
zorlasak mı acaba bizim olmayan
görünmez bir mutluluğun yollarını
her türlü acılarla yılmadan
savaşsak mı geleceği kurtarmak için
ama gelecek ne lusin, bilmem ki
bilsem bile ne çıkar, o zaman da ben neyim?"



stepan
olsa olsa bunca çıkmazı
sürdürmek benimkisi bir zevk biçiminde boyuna
ve yaratmak yeniden bütün iğrendiklerimi.

lusin
kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. ayrıca
katı, ilgisiz, iğreti…

stepan
ve diyebilirsin ki lusin, soyu kalmamış hayvanlar gibi
öyle bir buz çağını yaşıyorum da
içkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi.

lusin
hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey istemeden gerçekte.

stepan
belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece
doğarak acılarıma her an yeniden
ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte."


"ve umutlar sonsuzdur.
çünkü en büyük yaslar
en büyük ölümlerden sonra tutulur."



"çıkagelmesi bir gün. ve nasıl
nefretin en çağdaş biçimiyle
bir şeyler çözülüyor, bir şeyler yıkılıyor, anlıyorum
öyleyse
sayılar neden böyle yumuşak
neden hiç kimseler konuşmuyor
ben neden yalnızım?"


"herkesin ölü bir şeyi vardır. ölüler çoğaldıkça
artık hiçbir şey ölemez.
ve bu yüzden olacak armenak ölümü tanımıyor
yollar var arasında ölümle
aşamaz o yolları. aşmak için
hiçbir şey yapamaz armenak"


"yapayalnız kalmaktaki eylemimizi
suçlayan bir şeydi alkol
öyleydi.
ve yaşam söylemekti bay yargıç
bilip de söyleyemediklerimizi
eski bir umut kadar eskidik. ve eski
yaralarımızı gösterelim size, çürüklerimizi"


"ve alkol tanrının dengesini yitirdiği
gibi bir gürültüyle çıtırdıyor
ve tanrının uçsuz bucaksız denizlerde güneşlendiği
bir günde alkol
dünya bir sıkıntının yönetiminde ve uzun
herkes biraz içiyor"


"bırakınca giderdik. sonra her şey giderdi. ve artık
bir silah patlasa, bir kurşun
doğayı baştanbaşa kanatan
bir kurşun olurdu. içkilere dönerdik"


" sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
çılgınca dönerlerdi sesimizde
biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
renksizdi
ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan"



"kalmak hep böyle kalmak mı yeni bir yağmur yağıncaya dağlarda dağlarda ve soğuk her yerimizde, çağlarda yılgınız çünkü sen, ey soğumak korkusu
ey umut, ey beyaz örtülerin tükenmez uzunluğu
kimse bir gün sana koşmaktan kendini alamaz."


" ve öyle çok sesten katı bir sessizliğe geçerkenki
bulanık, kirli
biçiminde bir yaz ayini. upuzun kokulu tabutunda
bilmeden yer değiştiren bir süryani
solgun balmumu çiçeğinden o hiç anlatılmayana
bakarkenki
kızgın demir yüzlü bir su hayvanından
yansımış kızgın yüzünü bildirerek böylece, insanın en muthiş bir yerinde, insanın
kimselerden oğrenmediği bir gülüşe
kimselerden öğrenmediği bir gülüşle
başkalarınca işitilmedik bir yerinde
acısızlık açınca ölmemekteki renklerini...
başlar ceplerinizin alkolle işleyen saatleri."


" ve günün her saatinde fal açan bir adamın
şu sinek onlusunu bir türlü kullanamadığı.
her şey ne kadar beyaz!
her şey ne kadar beyaz içimizde sakladıklarımızın birazı
sesimiz ve bütün düşündüklerimiz, her şey
yolcular, o soğuk istasyonlar, bizim her günkü tekrarlarımız
değil mi. ne kadar beyaz gemiler
fenerler ve bütün yol göstericiler parmak uçlarımız
kim bilir kime yazdığımız bin yıllık dilekçeler
o buz tutmuş güneşler, eski eşya satıcıları
ve sirkler
ey büyük sirk tanrısı, sen bizim her türlü aşkınlığımız
ve yalnız."


"çamuruyla buluşan sayısız eylemlerin utkunun, aşkın ve yenilginin
sonra her şeyin artık, birden her şeyin yıllanmış isteklerin, ateşsiz cehennemlerin
o ölüm günlerinde, o süssüz törenlerde alanlarda dirilen korkusuz,
yeğin"


"hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin."





















devamını gör...

başardın mı? başaramazsan da asla vazgeçme sonuna kadar devam.
devamını gör...

alfa olma şansının ayağına gelmesi.
devamını gör...

fakirlik emaresi olarak görülse de, aslında zevkli insanın yaptığı şeydir. hazırcı paragöz tipler bilmez böyle şeylerin hazzını! saranların çoğu sigaranın fiyatından dolayı sarıyor tabi o da bir gerçek.
devamını gör...

oblomov
suç ve ceza
uğultulu tepeler
palto
gog
dönüşüm
devamını gör...

ruhumun iyileşmesi sonrasında da mezun olup kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek. öyle fazla hayalim yok artık bu bataklıktan çıksam yeterli.
devamını gör...

düşünce tarzımla çok uyuştuğuna inandığım margeret atwood distopyası. hemen hiç konuşma olmuyor, tamamen kızın zihnindeyiz.bu nedenle de kadının bildiği,gördüğü ve yaşadıkları haricinde başka bir bilgimiz olamıyor.ilk sayfalarda neredeyim ne yapıyorum gibi amnezik bir his yaşatıyor ama bir süre sonra o dünyaya alışıyoruz.kadınlara sözde korunaklı ve özel varlıklar oldukları, kıymetli olduklarını söyledikleri bir yaşantı kurulmuş.burada biçilen değer ise tamamen doğurganlık üzerine. ne kadar doğurursa ederi de o kadar kadınların. şimdi kapalı kapılar ardında vücut bulan yaşantılardan ve anlayıştan pek de farkı yok bu açıdan. farkı,bunun bir öte-gelecekte yaşanıyor olması. çarpıcı bir kitaptı fikrimce. okumasam ciddi bir kayıp olurdu diye düşünüyorum.
devamını gör...

buluş yapıyorlardı. arkadaşlar tanımların hepsini okudum da ciddi mi yazıyorsunuz anlamadım. çok fazla okumuş olmanıza, entellektüel birikime falan ihtiyacınız yok. ben de bilgisiz biriyim ama şu google denen zımbırtıyı çok profesyonel kullanıyorum. geliştirin kendinizi. merak ettiğiniz bir kelime yazıp entera basarak başlayın mesela. sonra da bu tarz sorunsallarınızı aramaya başlarsınız. doğuda yüzlerce yıl öncesinden çinden tutun anadoluya kadar yüzlerce buluş gerçekleşmiştir. avrupanın gelişimi daha geç fakat daha tutarlı, daha hızlı olmuştur. doğu insanı inanç ve kültür olarak değişime daha kapalı olduğu için gelişim çok çok yavaşlamıştır ama bu durum o kadar buluş olduğu gerçeğini değiştirmez. "yeaa doğulular zır cahil yeaa tek bir buluş bile yok kanka, hep avrupa bulmuş." diyenleri nazikçe araştırmaya sevk edin.
devamını gör...

francis guthrie adlı bir matematik öğrencisi tarafından öne sürülen ve çizilebilecek tüm haritaları renklendirmek için sadece 4 rengin yeterli olduğunu söyleyen teorem. komşu bölgelerin aynı renkte olmaması koşuluyla...

teorem öncesi, herhangi bir haritanın 6 ya da 5 renkle tamamen renklendirilebileceği kanıtlanmıştı. 4 renk ise matematikçileri zorluyordu. ülke veya bölge sayısı arttıkça işler karışıyordu çünkü.

matematikçiler uğraşadursun, 70'li yıllarda bilgisayarlar biraz geliştirilince teorem de kanıtlanmış oldu. ancak matematikçiler, ispat bir insan yerine bir makineden geldiği için durumdan rahatsız olmuştu.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

edith piaf: gelen mesajlar dolayısıyla küçük bir açıklama eklemek istedim. konu çok anlaşılmıyor sanırım bu haliyle.

burada hedef, sadece 4 tane renk kullanarak herhangi bir haritayı boyamak. bunu yaparken de amaç şu; birbirine komşu olan, yani haritada birbirine değen hiçbir bölge aynı renkle boyanmayacak.

ufak ya da bölgelendirmenin fazla olmadığı haritalarda bunu yapmak oldukça kolayken [ bakınız ], büyük haritalarda bunu yapmak son derece zordur [ bakınız ]. işte bunu başarmak, doğrudan insanlara değil, insanların programladığı bilgisayarlara nasip olmuştur.
devamını gör...

ekmek, geri kalan her şey ateş pahası.
devamını gör...

hayatımdaki en yakın arkadaşımdan yani sözlükte bilinen adıyla kıvırcık ateş topu * doğum günü hediyesi olarak çok güzel ve çok tatlı bi kolye almıştım*. hem de papatya desenli ve o kadar güzel kii hep takıyorum ayrılamıyoruz resmen*.
devamını gör...

1791-1882 yıllarında yaşamış romantizmin önemli temsilcilerinden, italyan ressam.
venedik'te doğan ressamın resme olan ilgisi amcası tarafından farkedilip desteklenmiş ve resim eğitimi almış. çeşitli ressamların yanında çıraklık yapmış, 1809'da burs kazanarak roma'ya gitmiş ve burada raffaello'nun eserleri üzerine çalışmış.

1859 yılında tamamladığı öpücük tablosuyla bilinen ressam, eserlerinde tarihi, dini ve mitolojik sahneleri işliyor. kadın portrelerini de sıklıkla resmettiğini görüyoruz. ben sadece en sevdiğim eserini iliştirmek isterim.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel a melancholy thought

ismi aynı olan benzer bir portresi daha var ama ben bunu çok seviyorum. kadının yüzünden hüznü ve acıyı açıkça okuyabiliyoruz. ellerini kayıtsızca bırakmış olması,kıyafetinin düşmesine bile dikkat etmeyişi, yanındaki muhteşem çiçeklerin güzelliğine tamamen zıt gibi gözüken mutsuz hali ama elinde hala bir çiçek taşıması, çok hoş detaylar. en sevdiğim tablosu kesinlikle bu. en sevdiğim demiş miydim?*

diğer tablolarını incelemek için buradan
biyografisiyle ilgili kaynak
devamını gör...

hiçbir şeyin hiçbir yaşta değişmediğini kanıtlayan, idrak edilmesini sağlayan sorunsal.

aynı çocukken kenarda izlenen o mahalle maçından, "sen de oynar mısın?" gibi bir teklif gelmesi gibi.
devamını gör...

kadın iki şırıngayı birleştirip öyle uzaktan anestezi yapmalı ve asla kontrol etmemeliydi, haklısınız. ileride diş hekimliği yaparsam bunları göz önünde bulundururum*.
devamını gör...

suç haberleri ile ilgili uzun süre muhabirlik yapmış sevinç yavuz tarafından yazılmış kitap.
çok ilginç hikayeler var. 1960'lardan bu yana türkiye'de duyulmuş yakalanmış seri katilleri anlatıyor. genellikle çocukluk döneminde yaşadıkları travmalarla ilişkilendirilmiş cinayetleri. ürkütücü şeyler. kitabi okuduktan sonra içlerinden bazılarını deli gibi araştırmış haklarındaki haberlere röportajlara bakmıştım. acayip ilginç şeyler vardı gerçekten.

kitabı okuyunca sırf x kişisinin travmalarına sebep olan kişiye benzediği için suçsuz yere öldürülebileceğini fark ediyor insan huh.
devamını gör...

türkiye'de bir erkeğin cinselliğini satabilmesi için, epey bir extrem özelliklere sahip olması gerekiyor.

bu adamların çoğu, ağasın, paşasın, kralsın, yıkar geçersin usulü büyütülmüş sanırım.

aslanım öyle olmuyor o işler. ama şurada bir hatun kişisi çıkıp, var mı benimle yatacak yazsa, server kilitlenir, kafaya bir hafta ulaşılamaz anasını satayım.*

öyle bir cinsel açlık mevcut ne yazık ki.
devamını gör...

insanın dişinin arasına kaçmayan mısır.
devamını gör...

bir zamanlar mp3 çalarımla keyif alarak yaptığım eylemdi. ta ki karşı komşum fark edene kadar. kadın bir kaç kez balkonda beni öyle gördü ve 'napıyosun sen apartmanda yangın çıksa, gaz kaçağı olsa gelsek kapını çalsak veya arasak duymayacaksın' diye diye beni de kendi gibi paranoyak etti. şimdi ne zaman kulaklığı taksam otomatik olarak bir koku mu var acaba diye av köpeği gibi geziyorum evin içinde kulağımda kulaklıkla.
devamını gör...

kanki nasıl bi müzik kulağın var, kıçınla mı dinliyorsun diyorum bazen. metallica bir devrimdir. aynı şekilde; slayer, megadeth gibi gruplarla birlikte thrash metalin öncüsü oldular zaten. hetfield, ulrich, hammett yaşarken gördüğümüz en iyi üçlülerden birisi. on tane grammy ödülü olan, arka arkaya beş albümü satış listelerinde en başta olan ilk gruptan bahsediyoruz. gözünü seviyim bırak manyak olursun...
devamını gör...

henüz 7 yaşımdayken, izlediğim titanic'ten çok etkilenip google'a girmiş ve aklıma gelen bütün harflerle melodi oluşturup bu şarkıyı araştırmaya çalışmıştım. céline dion- my heart will go on
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim