yakışıklı değilsen bir hiçsin
asıl aşırı yakışıklı veya aşırı güzelsen, o zaman hiçsin... çünkü o zaman insanlar yalnızca dış görünüşün için seninle olmak istiyor. tıpkı bir süs eşyası gibi... karakterin önemli değil istersen pisliğin teki ol, güzelliğin üstünü örtebiliyor her şeyin. ve bana göre asıl berbat olan şey tam olarak budur.
yakışıklı değilsen bir hiç değilsin. yalnızca seni dış görünüşüne göre değil de iç dünyana göre yargılayacak birine ihtiyacın var. ve en güzel ilişkiler ancak bu şekilde var olabilir. kalbe dokunarak.
yakışıklı değilsen bir hiç değilsin. yalnızca seni dış görünüşüne göre değil de iç dünyana göre yargılayacak birine ihtiyacın var. ve en güzel ilişkiler ancak bu şekilde var olabilir. kalbe dokunarak.
devamını gör...
beyin göçü
ne yazık ki bir ülkenin kaliteli bireylere değer vermediğini gösteren haklı bir eylemdir. türkiye için çok üzücü olsa da desteklediğimdir. tek bir hayatımız var ve onca emek verip edindiğimiz bilgileri ve yetenekleri eğer başka bir ülkede çok daha iyi şartlar altında sürdürebileceksek kalmak anlamsızdır.
bir gün ülkemiz için gerekli olmamasını dilediğimdir.
bir gün ülkemiz için gerekli olmamasını dilediğimdir.
devamını gör...
nazik erkeklerin eş cinsel zannedilmesi
aileleri onları ağaç kovuğunda, medeniyetten uzak yetiştirdiği için olması gerekeni yanlış yorumlayan insanlardır.
devamını gör...
azizler
insan senaryoda berkun oya, kadroda haluk bilginer, engin günaydın, binnur kaya, irem sak, okan yalabık, öner erkan, fatih artman; konuk oyuncu olarak halit ergenç, bergüzar korel gibi isimleri görünce çok çarpıcı bir film bekliyor.
acaba kim şöyle bir kadroyu toplayıp deneysel bir şeyler deneyelim diye bir öneride bulundu, gerçekten merak ediyorum. film genel anlamıyla eğlenceli ama bir olmamışlık var. sanki senaryonun bir kısmını birileri yazmış da tamamlayacağı yerleri sonraya bırakmış, başka biri gelip senaryoyu devam ettirmiş ve o yerleri tamamlayamamış gibi. hatta abartarak söyleyeyim sanki 5-6 bölümlük bir mini dizi için başlanmış da filme çevirmişler gibi. karakterler var, içi boş. o karakterler neden var anlamıyoruz.
--! spoiler !--
mesela bu küçük caner karakteri neden anlatıldı bize? sadece denyo sahnesi için mi izledik? (çocuk oyuncunun başarısı da muazzamdı bu arada. karakteri sevmesem de oyuncu müthis.)
fatih artman'ın oynadığı karakter neden var? derinliğine neden inilmedi? dışarıda yemek yeme sahnesinin bize vermek istediği şey ne? yemeksepeti olmasa böyle olurdunuz demek mi istenmiş?
irem sak'ın oynadığı sevgili karakteri neden o kadar uzun tutulmuş? tamam anladık, kadın asıl olayı göremiyor bir noktaya takılıp kalıyor da. kolye muhabbetine kustum yani. film bunla başladı, 3-4 farklı yerde yeniden gösterildi ve bununla bitti.
erbil'e çorba getiren kadın karakter ve erbil'in karısıyla konuştuğu sahne neden var?
youtuber çocuğun ailesinin olduğu sahne niye var? gerçekten filmde bize ekstra ne kattı?
--! spoiler !--
acaba kim şöyle bir kadroyu toplayıp deneysel bir şeyler deneyelim diye bir öneride bulundu, gerçekten merak ediyorum. film genel anlamıyla eğlenceli ama bir olmamışlık var. sanki senaryonun bir kısmını birileri yazmış da tamamlayacağı yerleri sonraya bırakmış, başka biri gelip senaryoyu devam ettirmiş ve o yerleri tamamlayamamış gibi. hatta abartarak söyleyeyim sanki 5-6 bölümlük bir mini dizi için başlanmış da filme çevirmişler gibi. karakterler var, içi boş. o karakterler neden var anlamıyoruz.
--! spoiler !--
mesela bu küçük caner karakteri neden anlatıldı bize? sadece denyo sahnesi için mi izledik? (çocuk oyuncunun başarısı da muazzamdı bu arada. karakteri sevmesem de oyuncu müthis.)
fatih artman'ın oynadığı karakter neden var? derinliğine neden inilmedi? dışarıda yemek yeme sahnesinin bize vermek istediği şey ne? yemeksepeti olmasa böyle olurdunuz demek mi istenmiş?
irem sak'ın oynadığı sevgili karakteri neden o kadar uzun tutulmuş? tamam anladık, kadın asıl olayı göremiyor bir noktaya takılıp kalıyor da. kolye muhabbetine kustum yani. film bunla başladı, 3-4 farklı yerde yeniden gösterildi ve bununla bitti.
erbil'e çorba getiren kadın karakter ve erbil'in karısıyla konuştuğu sahne neden var?
youtuber çocuğun ailesinin olduğu sahne niye var? gerçekten filmde bize ekstra ne kattı?
--! spoiler !--
devamını gör...
kanada
ıkinci vatanimdir.cok guzeldir,yemyesildir. bir insanin rahat ve ozgur bir sekilde yasayacagi ender ulkelerden biridir. ırkcilik yok denecek kadar azdir,multikulturel bir toplum oldugu halde kargasa yoktur...cok soguktur ama bu yani insani isyan ettirmiyor degil. onun disinda bu ulkede duzenini kurmus,sistemine adapte olmus birinin mutsuz yasamasi im-kan-siz.
devamını gör...
pandemide kitap satışlarının artması
alınan kitapların okunduğu/okunacağı anlamına gelmeyen durum.
az önce gördüğüm bir instagram hikayesinde gözlerim kanadı zira.
hikayede; yeni gelen kitaplar tamam, çok okuyorum göndermesi tamam, sosyal mesaj da tamam ama yanlış yazılmış bir şeylerin varlığı da tamam.
az önce gördüğüm bir instagram hikayesinde gözlerim kanadı zira.
hikayede; yeni gelen kitaplar tamam, çok okuyorum göndermesi tamam, sosyal mesaj da tamam ama yanlış yazılmış bir şeylerin varlığı da tamam.
devamını gör...
hayattan gram zevk almamak
yaşanılan koşulların değişmesi ve yaşın ilerlemesi ile birlikte açılan skill.
önceleri hayal kurabilirdik, onların peşine düşecek enerjimiz olurdu, uğraşırdık. bir yerden sonra insanın bırak denemeye hayal kurmaya bile mecali kalmıyor. yaptığın şeyleri tekrar ediyorsun sadece ve sanki "eskiden de böyleydi" gibi hissettiriyor. zorunluluktan yapıyorsun onu da. yoksa kimse oturduğun yerde "sana şu kadar para vereyim de, takıl, hobiler edin, dünyayı gez" demiyor. e haliyle bunların hepsi toplanınca * sevdiğin şeylerden bile gram zevk alamıyorsun.
önceleri hayal kurabilirdik, onların peşine düşecek enerjimiz olurdu, uğraşırdık. bir yerden sonra insanın bırak denemeye hayal kurmaya bile mecali kalmıyor. yaptığın şeyleri tekrar ediyorsun sadece ve sanki "eskiden de böyleydi" gibi hissettiriyor. zorunluluktan yapıyorsun onu da. yoksa kimse oturduğun yerde "sana şu kadar para vereyim de, takıl, hobiler edin, dünyayı gez" demiyor. e haliyle bunların hepsi toplanınca * sevdiğin şeylerden bile gram zevk alamıyorsun.
devamını gör...
sabah yapılan ilk iş
telefona bakmak.
devamını gör...
salataya vişne reçeli koymak
mantık güzel de sonucun güzelliğinden emin değilim.
devamını gör...
am ile pm'i karıştırmak
a alfabede p den önce gelir. buradan yürü.
devamını gör...
yks 2021
hazırlananlarına sabırlar ve başarılar dilediğim üniversiteye giriş sınavı. üstteki tatlı yazarlarımız gibi ben de matematik sorularınıza memnuniyetle yardımcı olabilirim. umarım olabildiğince stressiz bir süreç olur hepiniz için.
devamını gör...
hi my i run
girmiş olduğum başlığın kategorisini düzeltir misiniz diye yazdım, tabi hocam diye yazdı.
hem ilgili hem saygılı.
(bkz: ideal moderatör)
sevdim onu.
hem ilgili hem saygılı.
(bkz: ideal moderatör)
sevdim onu.
devamını gör...
kar yağdığı zaman sokağa çıkan tipler
valla kardeşimle çıktım bir, bir buçuk saat önce. arabanın üstündeki karları temizledik, silecekleri kaldırdık, biraz da oynadık sonra eve girdik. pardon da insanlar mutlu olunca siz neden geriliyorsunuz?
devamını gör...
fabrika kızı
mfö ile alpayın düeti şarkıya daha bi güzellik katmış.
beni çeken farklı bi şey var bu şarkıda, nedeni alpayın sesi mi yoksa şarkının sözleri mi bilemiyorum dinlerken baya etkileniyorum.
devamını gör...
kafa sözlük renk modu güncellemesi
gece moduna o kadar alışmıştım ki far görmüş tavşana döndüm. ben yine tam gece moduna devam edeceğim * ama bazı yazarların gerçekten faydalanacağını düşünüyorum. teşekkürler iko bey!
edit: hanım da olabilir, emin olamadım şimdi. neyse konumuz bu değil zaten.*
edit: hanım da olabilir, emin olamadım şimdi. neyse konumuz bu değil zaten.*
devamını gör...
alimden notlar
sözlükte adımın başlığını görünce duygulandım.
ellerinize sağlık.
kaleminize sağlık.
ellerinize sağlık.
kaleminize sağlık.
devamını gör...
normal sözlük'te gündemin nasıl belirlendiği sorunsalı
kismen dogru, kismen yanlis...herkesin ilgi alani,kendini ifade edis bicimi farkli...yeri geliyor siyaset uzerine yaziyoruz, yeri geliyor bir seyleri ti' ye aliyoruz. eglenilebilir de, dunya da kurtarilabilir, ciddi meseleler de tartisilabilir. ılgi alanina gore yazip gecmek en mantiklisi bence...dolayisiyla o yazmasin, bu yazsin demek yerine kisinin kendisine hitap eden konulara gore yazip,diger konulari gormemezlikten gelmesi en mantiklisi gibi... bu arada daha bir aylik sozluk icin fazla elestirici degil misiniz?
devamını gör...
piraye için yazılmış saat 21-22 şiirleri
nazım usta'nın piraye hanımefendi'ye yine içine bolca solculuk ve dava sosları ekleyerek, hapishanede yazdığı şiirleri. 5 ekim benim favorim, herkesin bir popisi var. ha unutmadan, başlık bir bengaripsengüzeldünyaumutlu uktesi.*
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 eylül 1945
bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 eylül 1945
oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
insanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 eylül 1945
kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 eylül 1945
o şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
ve ne düşünüyor
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 eylül 1945
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 eylül 1945
saat 21.
meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 eylül 1945
bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
ufak iş bizimkisi.
asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 eylül 1945
seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 ekim 1945
dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 ekim 1945
rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
bitecek fakat...
5 ekim 1945
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 ekim 1945
bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
benim bağırasım gelir : — «p î r â y e ,
p î r â y e !...» — diye...
7 ekim 1945
insan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
fakat ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 ekim 1945
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 ekim 1945
dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
bir şeyler soruyormuşun.
ıslak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
kırmızı kafesinde, kanaryamın : «memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
kahrederek uyandım.
kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 ekim 1945
gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 ekim 1945
kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
içimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın halep şehri...»
27 ekim 1945
bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 ekim 1945
ıtır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 kasım 1945
çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 kasım 1945
uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
bu, üç dakikalık bir zamandı.
sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 kasım 1945
damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
uludağda, zirvede kar
ve kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
ovada kavaklar soyunuyor.
ipekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 kasım 1945
tarif kabul etmez, — diyorlar, — istanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici istanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 kasım 1945
saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
ve zeytin devşirilmekte.
bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada...
1945 yılı aralık ayının dördü
ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin
kadını...
5 aralık 1945
delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız pirâyem...
6 aralık 1945
onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 aralık 1945
bursada havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 aralık 1945
ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal iznik gölüne gidiyorlar.
havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
ve ikiniz de uzaktasınız...
13 aralık 1945
gece kar birdenbire bastırmış.
bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
göz alabildiğine bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 aralık 1945
hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
sen ve namuslu istanbulum ne haldesiniz kim bilir?
kömürün var mı?
odun alabildin mi?
camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
gece erkenden yatağa gir.
evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 eylül 1945
bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 eylül 1945
oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
insanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 eylül 1945
kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 eylül 1945
o şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
ve ne düşünüyor
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 eylül 1945
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 eylül 1945
saat 21.
meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 eylül 1945
bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
ufak iş bizimkisi.
asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 eylül 1945
seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 ekim 1945
dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 ekim 1945
rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
bitecek fakat...
5 ekim 1945
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 ekim 1945
bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
benim bağırasım gelir : — «p î r â y e ,
p î r â y e !...» — diye...
7 ekim 1945
insan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
fakat ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 ekim 1945
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 ekim 1945
dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
bir şeyler soruyormuşun.
ıslak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
kırmızı kafesinde, kanaryamın : «memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
kahrederek uyandım.
kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 ekim 1945
gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 ekim 1945
kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
içimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın halep şehri...»
27 ekim 1945
bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 ekim 1945
ıtır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 kasım 1945
çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 kasım 1945
uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
bu, üç dakikalık bir zamandı.
sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 kasım 1945
damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
uludağda, zirvede kar
ve kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
ovada kavaklar soyunuyor.
ipekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 kasım 1945
tarif kabul etmez, — diyorlar, — istanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici istanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 kasım 1945
saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
ve zeytin devşirilmekte.
bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada...
1945 yılı aralık ayının dördü
ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin
kadını...
5 aralık 1945
delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız pirâyem...
6 aralık 1945
onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 aralık 1945
bursada havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 aralık 1945
ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal iznik gölüne gidiyorlar.
havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
ve ikiniz de uzaktasınız...
13 aralık 1945
gece kar birdenbire bastırmış.
bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
göz alabildiğine bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 aralık 1945
hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
sen ve namuslu istanbulum ne haldesiniz kim bilir?
kömürün var mı?
odun alabildin mi?
camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
gece erkenden yatağa gir.
evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
devamını gör...

