platonik sevmek
sevme hissinin kisiye verdigi o tadin en yogun sekilde alindigi sevme bicimidir. zordur lakin cikar yoktur, kavusma imkani da olmaya bilir lakin hayali bile mutlu etmektedir. cok ozeldir bir kere, hissedilen o sevgi de, kavusmaya umulan kisi de...
devamını gör...
çam devirmek
genel olarak patavatsız insanları anlatan bir deyim. söylediği lafın nereye gideceğini bilmeden konuşup, karşısındakini üzen insanları tanımlamak için kullanılır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının en sevdiği yemek
sevdiklerimle yediğim tüm yemekler.
devamını gör...
kadına şiddet gösterenlerin kadına şiddeti kınaması
sadece erkeklere has bir özellik değildir. kendi hemcinsine psikolojik şiddet ve sözel şiddet uygulayıp; bazı özel günlerde, sempozyumlarda vb. şiddeti kınadığını, şiddete karşı olduğunu vb. dile getiren kadınlar hatta kadın akademisyenler gördüm. kadınlar kendi aralarında bu şiddet sorununu çözemedikleri için erkeklerin kadınlara yaklaşımı hakkında çok bir şey söylemek istemiyorum.
devamını gör...
saman sarısı
nazım hikmet'in en güzel şiirlerinden birisi, 18 milyon 728 dizeden falan oluştuğu için okuması epey zordur.
seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşındayım belki yüz yaşındayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
uçuncu katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor
sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
sair nikolas gilyen havana'ya dondu çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
butun yapılara butun taşıt araçlarına butun canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hatta şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış miydi yağından sabun saclarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
yelin içinde sıcak bir francala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
bana ilk ve belki de son niş_animi bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanepeler bebek
evlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviye çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşünden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve iste kira kof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir tas kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
sigaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avlucunda
ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik'in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında roka
ene rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta'nin
orda köylerden gelen genç isçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde can kulesinde saat başlarını çalan
borazan gece yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
öldürülmenin acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş
bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
sen yoksun
uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünun en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
butun pencerelerde perdeler inik
tramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden
silkinmek için lejyon erler köprüsü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerinin içinden geçiyorlar
berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük günesin altında karları çıtırdata çıldırta
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alani'nda yitirdim ansızın
seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim
avlucumda elinin sıcaklığı senin sonra elinin
yumuşak ağırlığını yitirdim avlucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde
tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da saray burnu akıntısını çıkıyor bir römorkör
ardında uç macuna
gaf ediyor da vah vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydandan römorkörün
kaptanın seslenemedim çünkü makinesi öyle
gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da
kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydandan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın butun sokaklarında butun
kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler
şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakıalarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy'a gitmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim
ve sait faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten
çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi
ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estirt orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardıroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını stirasnoy manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stirasnoy alanı'na şimdi puşkin alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını
elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor
kızıl meydanca konkord'a iniyor abidin'e
rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü
titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere
dolanacak ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin'le tavan arasındaki otel odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam'in iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda
paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili, mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin'le
meydanda fırdonen celalettin'den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdir kozmos yemişleri satar
bizim abidin de oyle avni de levni de
mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve sairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan
vakitlari tuvalinda abidin'in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
parçasını sen ırmağına sen misel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö dupon'un oltasına takılacak
bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö dupon çekip çıkaracak onu sudan paris'in mavi
suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemeyecek
ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu mösyö dupon gerisin geriye paris'in suretiyle
birlikte suret eski yerinde kalacak
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük
mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler basımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin'e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda
şehit düsenin ve gagarin yoldasın ve daha adini sanını
kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldasın ve ondan
sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karasi sarisi melezi
ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abadin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı baliğinkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrinin resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya'nın memelerini okşuyordu
avlucu nasır nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yasındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas'in da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı
balıkçı nikolas'in elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık butun sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel'in sözleri gibi
bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidelin sıktığı el
ömrünun ilk kurşunkalemiyle ömrünun ilk kadına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların
bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünun resmini ama yalansızının
aksam oluyor paris'te
nötr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris'in
bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir o dur
paris'te bir kestane ağacı olacak
paris'in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris'e boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabin vaadini
yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı
dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de abidin bir de ben
bir de saman sarısı belası, başımın.
seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşındayım belki yüz yaşındayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
uçuncu katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor
sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
sair nikolas gilyen havana'ya dondu çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
butun yapılara butun taşıt araçlarına butun canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hatta şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış miydi yağından sabun saclarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
yelin içinde sıcak bir francala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
bana ilk ve belki de son niş_animi bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
sacları saman sarisi kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanepeler bebek
evlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviye çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşünden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve iste kira kof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir tas kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
sigaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avlucunda
ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik'in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında roka
ene rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta'nin
orda köylerden gelen genç isçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde can kulesinde saat başlarını çalan
borazan gece yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
öldürülmenin acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş
bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
yağmurlar içindeydi pirag
sen yoksun
uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünun en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
butun pencerelerde perdeler inik
tramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden
silkinmek için lejyon erler köprüsü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerinin içinden geçiyorlar
berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarisi kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük günesin altında karları çıtırdata çıldırta
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alani'nda yitirdim ansızın
seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim
avlucumda elinin sıcaklığı senin sonra elinin
yumuşak ağırlığını yitirdim avlucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde
tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da saray burnu akıntısını çıkıyor bir römorkör
ardında uç macuna
gaf ediyor da vah vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydandan römorkörün
kaptanın seslenemedim çünkü makinesi öyle
gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da
kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydandan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın butun sokaklarında butun
kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler
şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakıalarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy'a gitmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim
ve sait faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten
çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi
ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estirt orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardıroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını stirasnoy manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stirasnoy alanı'na şimdi puşkin alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını
elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor
kızıl meydanca konkord'a iniyor abidin'e
rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü
titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere
dolanacak ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin'le tavan arasındaki otel odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam'in iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda
paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili, mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin'le
meydanda fırdonen celalettin'den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdir kozmos yemişleri satar
bizim abidin de oyle avni de levni de
mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve sairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan
vakitlari tuvalinda abidin'in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
parçasını sen ırmağına sen misel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö dupon'un oltasına takılacak
bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö dupon çekip çıkaracak onu sudan paris'in mavi
suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemeyecek
ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu mösyö dupon gerisin geriye paris'in suretiyle
birlikte suret eski yerinde kalacak
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük
mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler basımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin'e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda
şehit düsenin ve gagarin yoldasın ve daha adini sanını
kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldasın ve ondan
sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karasi sarisi melezi
ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abadin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı baliğinkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrinin resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya'nın memelerini okşuyordu
avlucu nasır nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yasındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas'in da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı
balıkçı nikolas'in elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık butun sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel'in sözleri gibi
bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidelin sıktığı el
ömrünun ilk kurşunkalemiyle ömrünun ilk kadına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların
bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünun resmini ama yalansızının
aksam oluyor paris'te
nötr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris'in
bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir o dur
paris'te bir kestane ağacı olacak
paris'in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris'e boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabin vaadini
yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı
dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de abidin bir de ben
bir de saman sarısı belası, başımın.
devamını gör...
çirkinlik
bir gün, güzellik ve çirkinlik deniz kıyısında karşılaştılar. biri, öbürüne “haydi yıkanalım,” dedi.
soyunup suya daldılar. biraz sonra, çirkinlik kıyıya çıkıp güzelliğin giysilerini giydi ve yoluna devam etti.
güzellik de sudan çıktı. giysilerini bulamayınca, çıplak kalmaktan da çok utandığı için, çirkinliğin giysilerine büründü. sonra, kendi yoluna gitti.
işte, o gün bugündür, erkekler ve kadınlar güzellikle çirkinliği birbirine karıştırdılar.
ancak, kimi insanlar, ona ait olmayan giysilerine rağmen güzelliğin yüzünü gördüler ve onu tanıdılar. kimi insanlar da tanırlar çirkinliğin yüzünü; giysiler onu gözlerinden saklayamaz.
halil cibran/gezgin
devamını gör...
güneş kremi
ilk gördüğü güneşte, çillenen kızaran benim gibi soluk benizliler için
icat olmuş krem.
icat olmuş krem.
devamını gör...
normal sözlük belgesel veri tabanı
kudüs, filistin, israil ile ilgili tarihi bir belgesel, izlemeniz tavsiye olunur!!!
büyük felaket: nakba 1.bölüm
büyük felaket: nakba 2.bölüm
büyük felaket: nakba 3.bölüm
büyük felaket: nakba 4.bölüm
büyük felaket: nakba 1.bölüm
büyük felaket: nakba 2.bölüm
büyük felaket: nakba 3.bölüm
büyük felaket: nakba 4.bölüm
devamını gör...
başarıyı engelleyen faktörler
amerikalı bir gazeteci atatürk'e işlerinde nasıl başarılı olduğunu sorar. atatürk'ün cevabı ise şöyledir;
"ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. o işe neler engel olur, diye düşünürüm. engelleri kaldırdım mı, iş zaten kendi kendine yürür."
(bkz: niyazi ahmet banoğlu)
"ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. o işe neler engel olur, diye düşünürüm. engelleri kaldırdım mı, iş zaten kendi kendine yürür."
(bkz: niyazi ahmet banoğlu)
devamını gör...
narsist anne
hiçbir zaman sevildiğinizi, gerçekten ilgilenildiğinizi hissedemediğiniz, hiçbir zaman yaranamadığınız annedir. ne yapsanız yaranamazsınız. yaptığınız hiçbir şeyi beğenmez, aşağılar, hakaretler yağdırır, sözünü dinlemediğinizde acımasızca eleştirir, yerin dibine sokar. onun yanındayken gittikçe küçüldüğünüzü, enerjinizin çekildiğini hissedersiniz. sürekli suçlar.. en çok hissettiğiniz duygu, suçluluk duygusudur. öyle bir manipüle eder ki "kötü, yetersiz, değersiz, nankör" biri olduğunuza sizi inandırır. sevgiyi hissedemezsiniz çünkü sevmeyi bilmez, sürekli kontrol eder. çocuğunu kendi uzantısı olarak görür, o yüzden her yaptığına karışır, asla onu bir birey olarak görmez. kendini çok değersiz ve yetersiz hissettiğinden haliyle onun uzantısı da onun gibi değersiz ve yetersizdir.
"zor bir ailede büyümek" kitabı, benim bu konuda farkındalık kazanmamı sağladı. annenizin narsist olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zordur zira kendisi tam bir görev yapıcıdır. yedirir, içerir, güzel kıyafetler giydirir ama duygusal olarak hiçbir zaman yanınızda yoktur. mesela fiziksel olarak hasta olduğunuzda çayınızı çorbanızı yapar ama duygusal sorunlarınıza asla yanınızda yoktur. duygularınızı yok sayar, "sen de amma abartıyorsun, kafanda kuruyorsun" gibi şeyler söyler. üzüldüğünüzde teselli etmez, niye üzülüyorsunuz diye kızar. yanlış bir şey yapsa bile, hiçbir zaman özür dilemez çünkü hiçbir zaman pişmanlık hissetmez. size kötü davrandıysa siz zaten hak etmişsinizdir, niye sizden özür dilesin ki?
her zaman haklıdır. kendini her durumda haklı görür.
böyle biriyle mücadele çok zordur ama farkındalık kazandığınızda olgunluk sahibi bir birey oluyorsunuz. öncelikle, kendinizi suçlamayı bırakın, ne olursa olsun siz koşulsuz sevilmeyi, iyi davranılmayı hak eden iyi birisiniz. ondan ilgi, sevgi, onay beklemeyin. kendi kendinizi sevmeyi, sarıp sarmalamayı ve onaylamayı öğrenin. siz böyle duygusal olarak güçlendikçe sizin üzerinizde etkili olamadığını görecek, belki ilk zamanlar daha da saldıracak ama siz, kararlılıkla kendi arkanızda durdukça o da mecburen sizi olduğunuz gibi kabul edecek ki etmese bile, siz zaten bunu umursamayacaksınız...
benim yıllarımı aldı, hiç kolay değil ama sonundaki ödül yani kendimi bulmam için tüm bu mücadeleye değdi...
"zor bir ailede büyümek" kitabı, benim bu konuda farkındalık kazanmamı sağladı. annenizin narsist olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zordur zira kendisi tam bir görev yapıcıdır. yedirir, içerir, güzel kıyafetler giydirir ama duygusal olarak hiçbir zaman yanınızda yoktur. mesela fiziksel olarak hasta olduğunuzda çayınızı çorbanızı yapar ama duygusal sorunlarınıza asla yanınızda yoktur. duygularınızı yok sayar, "sen de amma abartıyorsun, kafanda kuruyorsun" gibi şeyler söyler. üzüldüğünüzde teselli etmez, niye üzülüyorsunuz diye kızar. yanlış bir şey yapsa bile, hiçbir zaman özür dilemez çünkü hiçbir zaman pişmanlık hissetmez. size kötü davrandıysa siz zaten hak etmişsinizdir, niye sizden özür dilesin ki?
her zaman haklıdır. kendini her durumda haklı görür.
böyle biriyle mücadele çok zordur ama farkındalık kazandığınızda olgunluk sahibi bir birey oluyorsunuz. öncelikle, kendinizi suçlamayı bırakın, ne olursa olsun siz koşulsuz sevilmeyi, iyi davranılmayı hak eden iyi birisiniz. ondan ilgi, sevgi, onay beklemeyin. kendi kendinizi sevmeyi, sarıp sarmalamayı ve onaylamayı öğrenin. siz böyle duygusal olarak güçlendikçe sizin üzerinizde etkili olamadığını görecek, belki ilk zamanlar daha da saldıracak ama siz, kararlılıkla kendi arkanızda durdukça o da mecburen sizi olduğunuz gibi kabul edecek ki etmese bile, siz zaten bunu umursamayacaksınız...
benim yıllarımı aldı, hiç kolay değil ama sonundaki ödül yani kendimi bulmam için tüm bu mücadeleye değdi...
devamını gör...
30 yaşından fazla olup kendini genç gören insan
bu neden insanlara dert olur? insanın kendisini nasıl gördüğü kendi şahsını ilgilendirir dediğim serzeniştir.
devamını gör...
apartman boşluğu
hakan bıçakçı 'nın 2016 yılında iletişim yayınlarından çıkan kitabı.
ben iki gunde büyük bir merak ve sabırsızlık içinde okumuş olmakla beraber orta kısmı biraz geçince "e hadi artıık, o kadar okudum,olsun artık bir şeyler!!" dedirtmeye başlıyor. yine de sabrederseniz güzel bir sonu olduğunu düşünüyorum.
gelelim konusuna; hem reklam ofisinde çalışıp hem bir mekanda grubuyla sahne alan arif, albüm yapma ve müzik alanında ilerlemek için reklam işini bırakır, kendine yeni bir ev tutar, sevgilisinden ayrılır ve tam kendini tamamen şarkı bestelemeye verecekken...
psikolojik gerilim türüne yakın bir kitap olmakla beraber klasik bir hakan bıçakçı kitabı olarak bir miktar kelime şakası bir miktar ironi de mevcut.
kitapta en sevdiğim nokta; bolumlerin sıra ile bir arif, bir anlatici tarafından dile getirilmesi. kitabın durağan ve uzak yapısına hareket ve canlılık getirmiş.
yazarın dili oldukça sade, okunması kolay. buna rağmen kitapta betimlemelerden, karakter analizlerinden, tasvirlerden olabildiğince uzak kalınmış. olaylar ve görüntüler ağırlıkta. kitap oldukça durağan bir kurgu ile ilerlerken hem merak duygusu yavaş yavaş yukarı çekiliyor hem de bir an önce sonu gelsin de ne öğreneceksin öğrenelim dediğiniz her an daha yavaş ve ağır ilerliyor.
ilk sayfalarında sakin, umutlu,kararlı bir arif ile basladigimiz kitap ortalara doğru bize sebepleri ve sonuçları merak ettirmeye bu sırada arif ile ilgili şüpheler ve karamsarlıklar oluşturmaya basliyor. kitabın son aşamasında okurda merak unsuru zirveye çıkarken yazarda "bu bölüm burada neden var?" soruları sorduran bir ağırdan alma vücut bulmaya basliyor. size sebep ve sonucu vermeden önce kitapta belki daha önce dikkat etmediginiz ve ya neden bu kadar gereksiz ayrıntılara giriyor dediğiniz detaylara açıklık getiriliyor.
kitabı gerilim romanı olarak okursanız sonucu okurda oluşturduğu merak düzeyinden aşağıda bitiyor. kitabı psikolojik gerilim kitabı olarak okursanız arif gibi asosyal bireylerin sonuna acımaya ve yazarın kurgusal kabiliyetine hayran kaliyorsunuz.
bu kitap bende birebir aynı olmadığını bilmeme rağmen (bkz: enemy) filmine götürdü. en azından gerilim dozu olarak bende yarattığı etki aynıydı.
ben iki gunde büyük bir merak ve sabırsızlık içinde okumuş olmakla beraber orta kısmı biraz geçince "e hadi artıık, o kadar okudum,olsun artık bir şeyler!!" dedirtmeye başlıyor. yine de sabrederseniz güzel bir sonu olduğunu düşünüyorum.
gelelim konusuna; hem reklam ofisinde çalışıp hem bir mekanda grubuyla sahne alan arif, albüm yapma ve müzik alanında ilerlemek için reklam işini bırakır, kendine yeni bir ev tutar, sevgilisinden ayrılır ve tam kendini tamamen şarkı bestelemeye verecekken...
psikolojik gerilim türüne yakın bir kitap olmakla beraber klasik bir hakan bıçakçı kitabı olarak bir miktar kelime şakası bir miktar ironi de mevcut.
kitapta en sevdiğim nokta; bolumlerin sıra ile bir arif, bir anlatici tarafından dile getirilmesi. kitabın durağan ve uzak yapısına hareket ve canlılık getirmiş.
yazarın dili oldukça sade, okunması kolay. buna rağmen kitapta betimlemelerden, karakter analizlerinden, tasvirlerden olabildiğince uzak kalınmış. olaylar ve görüntüler ağırlıkta. kitap oldukça durağan bir kurgu ile ilerlerken hem merak duygusu yavaş yavaş yukarı çekiliyor hem de bir an önce sonu gelsin de ne öğreneceksin öğrenelim dediğiniz her an daha yavaş ve ağır ilerliyor.
ilk sayfalarında sakin, umutlu,kararlı bir arif ile basladigimiz kitap ortalara doğru bize sebepleri ve sonuçları merak ettirmeye bu sırada arif ile ilgili şüpheler ve karamsarlıklar oluşturmaya basliyor. kitabın son aşamasında okurda merak unsuru zirveye çıkarken yazarda "bu bölüm burada neden var?" soruları sorduran bir ağırdan alma vücut bulmaya basliyor. size sebep ve sonucu vermeden önce kitapta belki daha önce dikkat etmediginiz ve ya neden bu kadar gereksiz ayrıntılara giriyor dediğiniz detaylara açıklık getiriliyor.
kitabı gerilim romanı olarak okursanız sonucu okurda oluşturduğu merak düzeyinden aşağıda bitiyor. kitabı psikolojik gerilim kitabı olarak okursanız arif gibi asosyal bireylerin sonuna acımaya ve yazarın kurgusal kabiliyetine hayran kaliyorsunuz.
bu kitap bende birebir aynı olmadığını bilmeme rağmen (bkz: enemy) filmine götürdü. en azından gerilim dozu olarak bende yarattığı etki aynıydı.
devamını gör...
02125526507
istanbul avrupa yakasına ait bir telefon numarası. su arıtma cihazı reklamı için arıyorlar. böyle çağrıları sevmiyorsanız peşinen kara listeye ekleyin. *
devamını gör...
yazarların en sevmediği şey
tek bi şey söyleyemeyeceğim ama
-ısrar edilmesi
-yalan söylenmesi
-uyuyamama/uykusuzluk
-cümleyi tamamlamama*
lütfen bana bunları yapmayın,lütfen .
**.
-ısrar edilmesi
-yalan söylenmesi
-uyuyamama/uykusuzluk
-cümleyi tamamlamama*
lütfen bana bunları yapmayın,lütfen .
**.
devamını gör...





