merdumlar baskında radyo yayını
iki sevdiğim merdum var
biri kaptan olan biri giriz olan
sorum şu
sempatikliğiniz mi sizi merdum kılan
sempatik olduğunuz mu merdum musunuz
merdum olmasa idiniz ne olurdunuz?
biri kaptan olan biri giriz olan
sorum şu
sempatikliğiniz mi sizi merdum kılan
sempatik olduğunuz mu merdum musunuz
merdum olmasa idiniz ne olurdunuz?
devamını gör...
26 ocak 2021 normal sözlük'ten taptaze rozetler
devamını gör...
afganistan
"dünyanın göt deliği" tanımlamasının zbamm diye oturduğu, muhtemelen gezegendeki en kötü ülke.
bir yandan aşiretler tarafından, diğer yandan islam batağı yüzünden, bir başka yandan ise taliban gibi terör örgütlerinin demir yumruklu sosyal yönetim anlayışı nedeniyle parça parça olmuştur.
biter mi? bitmez.
ülke dev savaşlar geçirmiştir.
sovyetler'in abd'sine, tabiri caiz ise herkes içinden geçmiş, zaten fakir olan halk daha fakirleşmiş, ülke iyice mahvolmuştur. iğrenç bir sosyo-kültürel yapısı vardır. çocukların köle pazarlarında satıldığını, erkek çocukların bile zengin toprak ağalarına seks kölesi olarak pazarlandığını görebilirsiniz. şiddet başını almış gitmiştir. yine pazardan gidip bir ak-47 de alabilirsiniz.
fakir halkın en büyük gelir kaynaklarından biri uyuşturucu üretip satmaktır. hatta "afgan eroini" diye bir adı bile vardır ve izine tüm dünyada rastlanır.
ülkemiz de dahil olmak üzere, dünyada bu kadar afgan göçmeni bulunmasının da nedeni budur. insanlar gerekirse cebinde 5 kuruş olmadan, ne pahasına olursa olsun ülkeden kaçıyorlar.
işte afganistan'ın içinde bulunduğu acınası durumun nedenleri bunlardır.
evet coğrafya kaderdir ve evet, zavallı afgan halkı, başlı başına bir sosyolojik ibret hikayesidir.
observatoryihr.org/blog/afg...
bir yandan aşiretler tarafından, diğer yandan islam batağı yüzünden, bir başka yandan ise taliban gibi terör örgütlerinin demir yumruklu sosyal yönetim anlayışı nedeniyle parça parça olmuştur.
biter mi? bitmez.
ülke dev savaşlar geçirmiştir.
sovyetler'in abd'sine, tabiri caiz ise herkes içinden geçmiş, zaten fakir olan halk daha fakirleşmiş, ülke iyice mahvolmuştur. iğrenç bir sosyo-kültürel yapısı vardır. çocukların köle pazarlarında satıldığını, erkek çocukların bile zengin toprak ağalarına seks kölesi olarak pazarlandığını görebilirsiniz. şiddet başını almış gitmiştir. yine pazardan gidip bir ak-47 de alabilirsiniz.
fakir halkın en büyük gelir kaynaklarından biri uyuşturucu üretip satmaktır. hatta "afgan eroini" diye bir adı bile vardır ve izine tüm dünyada rastlanır.
ülkemiz de dahil olmak üzere, dünyada bu kadar afgan göçmeni bulunmasının da nedeni budur. insanlar gerekirse cebinde 5 kuruş olmadan, ne pahasına olursa olsun ülkeden kaçıyorlar.
işte afganistan'ın içinde bulunduğu acınası durumun nedenleri bunlardır.
evet coğrafya kaderdir ve evet, zavallı afgan halkı, başlı başına bir sosyolojik ibret hikayesidir.
observatoryihr.org/blog/afg...
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
parlak gunesi hissettim. tipki o zamanlardaki gibi gunes beni yakacak diye rahatsizdim icten ice. vizir vizir arabalar geciyordu. neden yol ortasinda kimsesiz kalmistim bir fikrim yoktu. buradan kurtulmaliydim. cekinerek de olsa otostop cekmeye basladim.
birkac dakika sonra gri tanidik bir araba onumde durdu. icine attim hemen kendimi. birde baktim ki o, ayni cocuksu bakis, uzun kirpikler, o bembeyaz ten, keskin kaslar. simsiyah gozleri isildiyordu. beni bekler gibi bir hali vardi. 'ama nasil?' dedim. 'seni seviyorum' dedi sadece. kalbimde korkunc bir agri hissettim. beni sevmesini falan istemiyordum. o sevince cok acitiyordu. yanlis, yanlis! inmek istedim arabadan ancak kapilar kilitlendi ve korkunc bir hizla arabayi surdu. hizdan korktugumu hep bilirdi. kemer takamadigimi, hizdan cok korktugumu, zaten genel olarak bircok sacma sapan seyden korktugumu da bilirdi. kendisinden korkmam da dahildi buna.
sirtimi dondum ona, zamaninda bana yaptigi gibi. 'seni sevdigimi biliyorsun' dedi belirli araliklarla. konusmadim. ne zaman sussam sinirlenirdi ancak bu sefer sinirlenmedi. arabayi ormanlik bir alanda durdurdu. ardima bakmadan kactim oradan.
ormanda kosarken hislerim karmakarisikti. ben onun kirli sevgisini istemiyordum. agaclar fisildiyor gibiydi. seni seviyor!
ormanlik alani gecip sakinlestigim gibi lise formamla okulda buldum kendimi. acik saclarim da uzundu. zaten en son lisede uzundu saclarim. anlam veremiyordum. burada ne yaptigimi bilmiyordum. sigara ictigimiz koseye dogru ilerledim, o zamanlar sadece sigara icmek icin muhatap oldugum birkac arkadas oradaydi. bana sigara uzatti iclerinden en sevmedigim. sorgulamadim ve yaktim sigarayi. uzun boylarinin arkasina kendimi kamufule ediyordum. zil calinca hayiflandim, mecburen yarim attim sigarami.
sinifa gittigimde ilk gordugum o yemyesil gozlerdi. o zamanlar aslinda hic de dikkat etmedigim birseyi farkettim, ben bu yesil gozleri cok seviyordum. yine mutsuzdu, bebeksi suratinda yilmis bir ifade vardi. yanina oturdum, zaten lise boyunca hep yanyana oturmustuk onunla. 'kulakligin yaninda mi?' dedi. kafami salladim hayir anlaminda. telefonumu istedi bu sefer. oda yoktu. belliki konusmak istiyordu, yasadiklarini dusunmemek adina. ondaki yalnizlik, kimsesizlik 4 sene boyunca bana da yapismisti. ona baka baka kararmistim belli ki.
kafasini siraya koydu, duzgun burnu bu acidan daha guzel gorunuyordu. yillarca o kafasini siraya koydugunda kisa duz saclarina elimi daldirmak istemistim hep. bu kez cesaret ettim. 'yapma yarasa uyuyacagim.' dedi. dinlemedim.
bir anda okulun arka bahcesinde buldum kendimi. o yine bir kosede dalip gitmisti. siniftan bir cocuk geldi, cebime yuklu bir miktar para sikistirdi. 'ne oluyor?' dedim. 'hadi git seni bekliyor.' parayi alip yanina gittim. yine konusmadi. 'okuldan kacalim.' dedim kendisine. kabul etti. duvardan atlamaya hazirlandik. o beni tutacakti. etegim vardi ama. biraz acildi etegim. 'ne guluyorsun!' diye isyan ettim. 'etek giymemelisin, etek kizi degilsin.' dedi. utandim ama dogru soyluyordu.
duvari astigimizda bir anda sehir merkezindeydik. elimi tuttu. nereye gidecegimizi biliyor gibiydi. bu sefer icim rahatti. elini iyice kavradim ve yuruduk. nereye vardik hic hatirlamiyorum..
birkac dakika sonra gri tanidik bir araba onumde durdu. icine attim hemen kendimi. birde baktim ki o, ayni cocuksu bakis, uzun kirpikler, o bembeyaz ten, keskin kaslar. simsiyah gozleri isildiyordu. beni bekler gibi bir hali vardi. 'ama nasil?' dedim. 'seni seviyorum' dedi sadece. kalbimde korkunc bir agri hissettim. beni sevmesini falan istemiyordum. o sevince cok acitiyordu. yanlis, yanlis! inmek istedim arabadan ancak kapilar kilitlendi ve korkunc bir hizla arabayi surdu. hizdan korktugumu hep bilirdi. kemer takamadigimi, hizdan cok korktugumu, zaten genel olarak bircok sacma sapan seyden korktugumu da bilirdi. kendisinden korkmam da dahildi buna.
sirtimi dondum ona, zamaninda bana yaptigi gibi. 'seni sevdigimi biliyorsun' dedi belirli araliklarla. konusmadim. ne zaman sussam sinirlenirdi ancak bu sefer sinirlenmedi. arabayi ormanlik bir alanda durdurdu. ardima bakmadan kactim oradan.
ormanda kosarken hislerim karmakarisikti. ben onun kirli sevgisini istemiyordum. agaclar fisildiyor gibiydi. seni seviyor!
ormanlik alani gecip sakinlestigim gibi lise formamla okulda buldum kendimi. acik saclarim da uzundu. zaten en son lisede uzundu saclarim. anlam veremiyordum. burada ne yaptigimi bilmiyordum. sigara ictigimiz koseye dogru ilerledim, o zamanlar sadece sigara icmek icin muhatap oldugum birkac arkadas oradaydi. bana sigara uzatti iclerinden en sevmedigim. sorgulamadim ve yaktim sigarayi. uzun boylarinin arkasina kendimi kamufule ediyordum. zil calinca hayiflandim, mecburen yarim attim sigarami.
sinifa gittigimde ilk gordugum o yemyesil gozlerdi. o zamanlar aslinda hic de dikkat etmedigim birseyi farkettim, ben bu yesil gozleri cok seviyordum. yine mutsuzdu, bebeksi suratinda yilmis bir ifade vardi. yanina oturdum, zaten lise boyunca hep yanyana oturmustuk onunla. 'kulakligin yaninda mi?' dedi. kafami salladim hayir anlaminda. telefonumu istedi bu sefer. oda yoktu. belliki konusmak istiyordu, yasadiklarini dusunmemek adina. ondaki yalnizlik, kimsesizlik 4 sene boyunca bana da yapismisti. ona baka baka kararmistim belli ki.
kafasini siraya koydu, duzgun burnu bu acidan daha guzel gorunuyordu. yillarca o kafasini siraya koydugunda kisa duz saclarina elimi daldirmak istemistim hep. bu kez cesaret ettim. 'yapma yarasa uyuyacagim.' dedi. dinlemedim.
bir anda okulun arka bahcesinde buldum kendimi. o yine bir kosede dalip gitmisti. siniftan bir cocuk geldi, cebime yuklu bir miktar para sikistirdi. 'ne oluyor?' dedim. 'hadi git seni bekliyor.' parayi alip yanina gittim. yine konusmadi. 'okuldan kacalim.' dedim kendisine. kabul etti. duvardan atlamaya hazirlandik. o beni tutacakti. etegim vardi ama. biraz acildi etegim. 'ne guluyorsun!' diye isyan ettim. 'etek giymemelisin, etek kizi degilsin.' dedi. utandim ama dogru soyluyordu.
duvari astigimizda bir anda sehir merkezindeydik. elimi tuttu. nereye gidecegimizi biliyor gibiydi. bu sefer icim rahatti. elini iyice kavradim ve yuruduk. nereye vardik hic hatirlamiyorum..
devamını gör...
hunter dili
b12 vitamini eksikliği anemisinde klinik olarak görülen dilin ağrılı ve kızarık olmasına verilen isimdir.
görüntü için buradan bakabilirsiniz.
görüntü için buradan bakabilirsiniz.
devamını gör...
bazı sözlük yazarlarını kıskanmak
sanki 40 yıllık ahbapmış gibi birbirleriyle şakalaşıyorlar, mahlaslarına yazıyorlar. biz de geriden geriden anne bizde neden yok diyerek seyrediyoruz.
kıskanıyoruz vallahi.
kıskanıyoruz vallahi.
devamını gör...
kimler yaşamayı hak etmiyor deseler bu derim
başka bir canlının yaşamasına izin vermeyenlerdir. psikolojik ya da fiziksel olarak birinin yaşamını engelleyenlerin tek bir nefes almaya bile hakkı olmamalı bence, nefret etmeliler aldıkları nefesten.
devamını gör...
muharrem ince'nin yüzde elli artı bir oy alacağını söylemesi
9 kelimelik trajikomik hikaye.
devamını gör...
ten kokusu
huzursuz ve stresli zaman dilimlerinde insana en iyi gelen, guzel bir ten kokusudur bence. evlat kokusu denilen bir sey var ki en kotu anlarda bile insanin icini cicek bahcesine cevirir. gunes acar, agaclar yesillenir, kelebekler ucar falan... yeni dogan bebek kokusu denilen bir sey var birde cicekler, parfumler halt yemis, oyle bambaska bir koku.
devamını gör...
yapılmaması gereken şeyler
(bkz: yanlamak)
biraz kendiniz olun. duruşunuz olsun. insanlar sizi birinin yancısı olarak bileceğine bilmesin daha iyi.
biraz kendiniz olun. duruşunuz olsun. insanlar sizi birinin yancısı olarak bileceğine bilmesin daha iyi.
devamını gör...
birdenbire olan şeyler
aşk olmalı . bir temas ,bir bakış ve daha önce hissedilmeyen duygular sonucu , karşılıklı olması beklemeden kendini bir anda içinde bulduğun duyguların yoğunluğu.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
gece 02.25. kimbilir yazmayı bitirdiğimde yelkovan kaçı zorluyor olacak? biraz uzun yazacağım, okuyasınız yoksa hiç başlamayınız. buraya yazmayalı bir ayı geçmiş. hoş, geçtiğimiz hafta uzunca içimi döktüm de birkaç dakika sonra sessiz sedasız kaldırıverdim. yazdığım bir şeyin ilgi çekmek maksatlı yazılmış olduğunu düşünmesin diye sevgili yazarlar.*
biraz böyleyiz işte. başkalarının hisleri, başkalarının düşünceleri, başkalarının herhangi bir şeyleri bizi biz olmaktan alıkoyuyor. insanların beklentilerine kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki biz kendimizden ne bekliyoruz, kendimiz için ne bekliyoruz, bunu unutuveriyoruz. birkaç yıl evvel bu minvalde bir twit attığımda o dönemler psikolojik olarak pek de iyi durumda olmayan bir arkadaşım, bu twiti okuduktan sonra günlerce kendisinin ne istediğini aradığını ancak bir türlü bulamadığını söylemişti. ben o twiti alelade bir şekilde attıktan sonra yatıp uyumuştum halbuki. bugün aklıma geldi ve düşündüm: dün birkaç arkadaşla modada ne de güzel vakit geçirmişiz. bugün üsküdarda farklı birkaç arkadaşla ne de uzun oturmuş zaman nasıl geçmiş anlamamışız. daha da düşündüm sonra. benimle sık konuşan, beni az buçuk tanıyan insanlardan daima duyduğum o söz öbekleri: “yine mi dışardasın? yine kimle takılıyosun? yine nerede sürtüyosun?”*
daima bir goygoy masasında yerim var* sevdiğim pek çok insan, beni sevdiğine inandığım pek çok insan, fena sayılmayan bir meslek, eh işte denilecek bir sosyal statü, yaşıyoruz, mutluyuz falan seviyoruz da hani yaşamayı. işte böyle şeyler. peki bu pembemsi, pembemtrak tablonun içerisinde ben neden sürekli biraz eksik, neden sürekli biraz doyumsuz, neden sürekli biraz melankolik hissediyorum? neden olur olmadık anlarda sürekli en kötü en gaddar en başarısız insan benmişim gibi hissediyorum?*
yoksa insan “tamamlanamayan bir varlık” diyenler kurşunu doğru yere mi isabet ettirmişler? eğer çizdiğim bu güzel tabloya rağmen dönüp dolaşıp kalbimi yoklayan ağrı için “ kanka boşver be insan tamamlanamayan bir varlıktır demişler, olur bunlar” derseniz bana ağır bir küfür ettiğinizi düşünürüm. nasılsa kimse yarası öyle kolay tanımlanabilsin istemez. öyle ya anlaşılmak isteriz de daima; derdimiz, tasamız, sızımız, ağrımız, yaramız öyle birkaç kelime ile ifade edilecek alelade bir mesele değildir, hep çetrefilli, en çetrefillidir. napayım benim için de böyle. bana bu kalbimin sıkışmasını iki cümleyle izah ederseniz buna darılırım. isteğim bir lejyoner hastalığı teşhisi de değil elbet, ağrım küçümsenmesin bana yeter.
burası artık konudan saparak ve bir hayli uzatarak geldiğimiz nokta. doğrusu bu kadar uzun yazmamın sebebi de buydu; varsın okunmasın, ben kendim için yazacağım. -bana kalırsa bu da bir aldatmaca, kendim için yazıyorsam neden günlüğüme yazmıyorum, yahut günlüğüm yoksa neden ismini karalama defteri koyduğum bir word dosyasına çiziktirmiyorum da buraya yazıyorum? demek siz de biraz okuyun diye niyetlenmişim, öyle ya kendi kendine nasıl yetsin insan?-* evet ne diyordum, iyi değilim. hayır mutlak iyi değilim. yahut mutlaka iyi değilim. sahi salvadore nasılım? sahi siz nasılsınız ruhi bey? iyiyim, iyiyim.
velhasılı bu uzun yazının özeti şu: görünüşü fena olmayan, orta halli, dümdüz, dışardan bakılınca asla görünmeyen bir düğüme sahip bir ipliğim ben. elinize ilk alışta da fark etmiyorsunuz. şöyle bir dokunmayla hissetmeniz dahi zor. iyice dokunmanız, temas etmeniz, elinizi şefkatle* şöyle bir gezdirmeniz gerekiyor. o zaman birden o düğüme temas edip oha bu nasıl olmuş böyle diye şaşırıyorsunuz. yani o kadar gizli saklı bir düğüm bu. diyorsunuz ki nasıl olmuş böyle? neden böyle? hangi böyle?*
işte benim bu gece yarım saattir meramımı arz etmeye çalıştığım mevzudaki bahis bundan başkası değildir. o dümdüz ipe* bazı geceler hışımla saldırıyor, o düğüme dokanıyor, neden böyle nasıl böyle hangi böyle diye hayıflanıyorum. hayıflandıkça buraya geliyor, buraya geldikçe kafa ütülüyorum.
insan tamamlanamayan varlık mıdır bilemem. sorduğu bazı soruların yanıtını asla bulamayan, asla bulamayacak olan ama bulamasa da sormaktan asla vazgeçemeyecek olan bir varlık var. ona insan dediklerini çok sonra öğrendim.
buraya kadar aralıksız okuyan yüce gönüllü bütün yazarlar, sorduğunuz sorulara doğru yanıtlar bulmanızı dilerim, daima.
biraz böyleyiz işte. başkalarının hisleri, başkalarının düşünceleri, başkalarının herhangi bir şeyleri bizi biz olmaktan alıkoyuyor. insanların beklentilerine kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki biz kendimizden ne bekliyoruz, kendimiz için ne bekliyoruz, bunu unutuveriyoruz. birkaç yıl evvel bu minvalde bir twit attığımda o dönemler psikolojik olarak pek de iyi durumda olmayan bir arkadaşım, bu twiti okuduktan sonra günlerce kendisinin ne istediğini aradığını ancak bir türlü bulamadığını söylemişti. ben o twiti alelade bir şekilde attıktan sonra yatıp uyumuştum halbuki. bugün aklıma geldi ve düşündüm: dün birkaç arkadaşla modada ne de güzel vakit geçirmişiz. bugün üsküdarda farklı birkaç arkadaşla ne de uzun oturmuş zaman nasıl geçmiş anlamamışız. daha da düşündüm sonra. benimle sık konuşan, beni az buçuk tanıyan insanlardan daima duyduğum o söz öbekleri: “yine mi dışardasın? yine kimle takılıyosun? yine nerede sürtüyosun?”*
daima bir goygoy masasında yerim var* sevdiğim pek çok insan, beni sevdiğine inandığım pek çok insan, fena sayılmayan bir meslek, eh işte denilecek bir sosyal statü, yaşıyoruz, mutluyuz falan seviyoruz da hani yaşamayı. işte böyle şeyler. peki bu pembemsi, pembemtrak tablonun içerisinde ben neden sürekli biraz eksik, neden sürekli biraz doyumsuz, neden sürekli biraz melankolik hissediyorum? neden olur olmadık anlarda sürekli en kötü en gaddar en başarısız insan benmişim gibi hissediyorum?*
yoksa insan “tamamlanamayan bir varlık” diyenler kurşunu doğru yere mi isabet ettirmişler? eğer çizdiğim bu güzel tabloya rağmen dönüp dolaşıp kalbimi yoklayan ağrı için “ kanka boşver be insan tamamlanamayan bir varlıktır demişler, olur bunlar” derseniz bana ağır bir küfür ettiğinizi düşünürüm. nasılsa kimse yarası öyle kolay tanımlanabilsin istemez. öyle ya anlaşılmak isteriz de daima; derdimiz, tasamız, sızımız, ağrımız, yaramız öyle birkaç kelime ile ifade edilecek alelade bir mesele değildir, hep çetrefilli, en çetrefillidir. napayım benim için de böyle. bana bu kalbimin sıkışmasını iki cümleyle izah ederseniz buna darılırım. isteğim bir lejyoner hastalığı teşhisi de değil elbet, ağrım küçümsenmesin bana yeter.
burası artık konudan saparak ve bir hayli uzatarak geldiğimiz nokta. doğrusu bu kadar uzun yazmamın sebebi de buydu; varsın okunmasın, ben kendim için yazacağım. -bana kalırsa bu da bir aldatmaca, kendim için yazıyorsam neden günlüğüme yazmıyorum, yahut günlüğüm yoksa neden ismini karalama defteri koyduğum bir word dosyasına çiziktirmiyorum da buraya yazıyorum? demek siz de biraz okuyun diye niyetlenmişim, öyle ya kendi kendine nasıl yetsin insan?-* evet ne diyordum, iyi değilim. hayır mutlak iyi değilim. yahut mutlaka iyi değilim. sahi salvadore nasılım? sahi siz nasılsınız ruhi bey? iyiyim, iyiyim.
velhasılı bu uzun yazının özeti şu: görünüşü fena olmayan, orta halli, dümdüz, dışardan bakılınca asla görünmeyen bir düğüme sahip bir ipliğim ben. elinize ilk alışta da fark etmiyorsunuz. şöyle bir dokunmayla hissetmeniz dahi zor. iyice dokunmanız, temas etmeniz, elinizi şefkatle* şöyle bir gezdirmeniz gerekiyor. o zaman birden o düğüme temas edip oha bu nasıl olmuş böyle diye şaşırıyorsunuz. yani o kadar gizli saklı bir düğüm bu. diyorsunuz ki nasıl olmuş böyle? neden böyle? hangi böyle?*
işte benim bu gece yarım saattir meramımı arz etmeye çalıştığım mevzudaki bahis bundan başkası değildir. o dümdüz ipe* bazı geceler hışımla saldırıyor, o düğüme dokanıyor, neden böyle nasıl böyle hangi böyle diye hayıflanıyorum. hayıflandıkça buraya geliyor, buraya geldikçe kafa ütülüyorum.
insan tamamlanamayan varlık mıdır bilemem. sorduğu bazı soruların yanıtını asla bulamayan, asla bulamayacak olan ama bulamasa da sormaktan asla vazgeçemeyecek olan bir varlık var. ona insan dediklerini çok sonra öğrendim.
buraya kadar aralıksız okuyan yüce gönüllü bütün yazarlar, sorduğunuz sorulara doğru yanıtlar bulmanızı dilerim, daima.
devamını gör...
herkese yetişip kendine geç kalanlar kulübü
hayatımda değer verdiklerimi mutlu etmeye çalışmaktan kendime zaman ayıramadığımı, sürekli başkalarına yetişmeye çalıştığımı günden güne daha çok hissediyorum. en son kendim için ne zaman ne yaptığımı hatırlayamıyorum. hayatta biraz bencil olmak gerekiyor sanırım.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
akıl zekayı geçerse yöneticilik başlar. zeka aklı geçerse yaratıcılık başlar. eğer akıl ile zekanın önüne hırs geçerse o zaman da felaket başlar.
devamını gör...
şehr-i ramazan
buradaki şehr, kent anlamında kullandığımız şehir sözcüğü değil, o farsça kökenli bir sözcük.
buradaki şehr arapça kökenli olup, bir ay, 30 günlük süre demektir. türkçe'de yalın anlamıyla da ramazan ayı demektir. ramazan geleneği boyunca da nesilden nesile aktarılmıştır.
buradaki şehr arapça kökenli olup, bir ay, 30 günlük süre demektir. türkçe'de yalın anlamıyla da ramazan ayı demektir. ramazan geleneği boyunca da nesilden nesile aktarılmıştır.
devamını gör...
kartaca
günümüzde libya'da bulunan antik kent.
m.ö. 8. yüzyılda fenikelilerce koloni edilmiş. roma akdeniz'de yükselişe geçene kadar akdeniz ticaretini tekelinde bulunduran zengin bir devlettir. bulunduğu konum itibariyle deniz ticaretinde söz sahibi olmuştur. biri ticarî gemilere diğeri savaş gemilerine ait olmak üzere iki ayrı limana sahiplerdi. denizcilikte usta oldukları bilinmektedir. romalıların ilk gemilerini kartaca filosunu örnek alarak inşa ettiği söylenmektedir.
ordularında paralı asker ve filler kullandıkları bilinmekte. dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi kartaca'nın da yönetici sınıfı asil ve zenginlerden oluşmaktaydı. yerli halktan aldıkları acımasız vergiler ve diğer halkları köleleştirmelerinden dolayı "insan avcıları" lakabına mazhar olmuşlardır.
m.ö. 3. yüzyıl ortalarında roma ile çıkarları çatışınca ikili mücadeleler başlamış. bu mücadeleler aralıklı olarak 100 yıl kadar sürmüştür. sonuçta roma bu savaşlardan galip ayrılmış, kartaca'nın görkemli günlerinden geriye yakılmış, yıkılmış evler kalmıştır.
roma m.ö. 146'da burayı eyalet hâline getirince toprakları kutsal ilan etmiş ve işlenmesini, konut yapılmasını yasaklamış, eskinin bu görkemli topraklarını yıllarca çöl gibi kurutarak cezalandırmıştır.
m.ö. 8. yüzyılda fenikelilerce koloni edilmiş. roma akdeniz'de yükselişe geçene kadar akdeniz ticaretini tekelinde bulunduran zengin bir devlettir. bulunduğu konum itibariyle deniz ticaretinde söz sahibi olmuştur. biri ticarî gemilere diğeri savaş gemilerine ait olmak üzere iki ayrı limana sahiplerdi. denizcilikte usta oldukları bilinmektedir. romalıların ilk gemilerini kartaca filosunu örnek alarak inşa ettiği söylenmektedir.
ordularında paralı asker ve filler kullandıkları bilinmekte. dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi kartaca'nın da yönetici sınıfı asil ve zenginlerden oluşmaktaydı. yerli halktan aldıkları acımasız vergiler ve diğer halkları köleleştirmelerinden dolayı "insan avcıları" lakabına mazhar olmuşlardır.
m.ö. 3. yüzyıl ortalarında roma ile çıkarları çatışınca ikili mücadeleler başlamış. bu mücadeleler aralıklı olarak 100 yıl kadar sürmüştür. sonuçta roma bu savaşlardan galip ayrılmış, kartaca'nın görkemli günlerinden geriye yakılmış, yıkılmış evler kalmıştır.
roma m.ö. 146'da burayı eyalet hâline getirince toprakları kutsal ilan etmiş ve işlenmesini, konut yapılmasını yasaklamış, eskinin bu görkemli topraklarını yıllarca çöl gibi kurutarak cezalandırmıştır.
devamını gör...
bergama
bir kaç sene önce tatil için ege tarafına gittiğimizde babamın isteği ile günübirlik ziyaret için gittiğimiz, hem antik kenti ile hem eski rum evleri ile hem de temiz ve düzenli bir ilçe olması ile beni oldukça şaşırtmış, beklentimin üstünde keyifte bir gün sunmuş olan sevimli ilçe. eczacılığın babası kabul edilen galen de bergama doğumluymuş. bizimkilere "beni burada bırakın ben yaşarım burada" dedim anneciğim de şaşırdı. ilginç bir şekilde kendimi çok ait hissettim, tekrar gitmeyi çok istiyorum. kameramdan bir fotoğraf da paylaşayım;
devamını gör...


