geceye tek bir başyapıt film bırak
devamını gör...
ölmesi gereken türk gelenekleri
kesinlikle cenaze evine yapılan akın.
her zaman korkunç bulmuşumdur.
insanlar acısını mı yaşasın yoksa günde bin defa "dostlar sağ olsun" mu desin? karnınızı mı doyursun?
azalarak değil,hemen bitmeli.
her zaman korkunç bulmuşumdur.
insanlar acısını mı yaşasın yoksa günde bin defa "dostlar sağ olsun" mu desin? karnınızı mı doyursun?
azalarak değil,hemen bitmeli.
devamını gör...
60 percent
tanışma hikayemizi eksik anlatmış yazardır.
kendisi çok başarılı bir mühendisken ben de yedek parçacı olarak sanayide kendi halinde, aç bırakmayan bir dükkanın sahibiydim. albay emeklisi dedemin adam olması için zorla gönderildiği sanayi aynı zamanda. kendisini çok sever, saygı duyarım hâlâ. dedemin bir sözünü hiç unutmam “sanayide içtiğin çayın tadını hiçbir starbucks’ta arama torunum.”
dedemin bu sözlerinin de etkisiyle franchising üzerinden starbucks açmaya çalışsam da bütçem yetmedi, hem çocuğuz daha o zamanlar, nerede gezer o kadar para? ben de ilerleyen zamanlarda sanayide, hem sanayi çayının tadını unutmamak adına hem de dedeme olan saygımdan dolayı yedek parçacı açtım. bir de küçük bir atölyem var, orada da zor bulunan parçaların dökümünü yapıyorum.
hafta sonu saat 4-5 civarı evimde uzanırken hükümet kanadından sevdiğimiz bir ağabey aradı. “yardım göndereceğimiz kargo uçağının bir parçası eksik, eğer mümkünse bugün içerisinde dökebilir misin?” diye bir ricada bulundu. parçaya ait verileri gönderirseniz neden olmasın diyerek o gün açmadığım dükkana gidip, kalıbı çıkartıp dişliyi bir güzelce döktüm. 3-4 saat içerisinde de hazır edip dişliyi benden isteyen kişiyi aradım. gece 11’den sonra kadife sokak karga’ya bir mühendislerini göndereceklerini söyleyip bir de fotoğrafını gönderdiler. ben de dişliyi kaybetmemek adına anahtarlığıma taktım ve aç olan karnımı doyurmak için bir yere gittim. saat yaklaşmıştı ve hemen karga’nın yolunu tuttum. nihayet erkenden gelebilmiştim.
karga’ya girip gözlerimle mühendisi bir yokladım ama yok, daha gelmemişti. barda oturup bir şeyler içerken anahtarlığı da elimde bir o yana bir bu yana sallamaya başladım. derken beklenildiğinden tamamen habersiz, fotoğrafından çıkarttığım mühendis geldi. dönüp selam verdim ve oturabileceğini söyledim. yaptığı işlerden, gezdiği yerlerden ve ayakkabılarımdan bahsetti. sonra da dişliye gözü takılıp içerisinde bulunduğu sorundan bahsetti. zaten haberimin olduğundan, dişliyi bu sabah döktüğümden ya da ülkenin imkansızlıklarından bahsetmedim. dedemin hikayesini ve bu dişlinin de onun bir anısı olduğunu söyledim. ödünç istedi ama ben zaten o dişliyi kendisi için, hediye olarak yapmıştım. dişliyi verdim ve kalkması gerektiğini söyleyerek kalktı. tekrar görüşmek için sözleştik fakat gelemeyeceğini zaten biliyordum. hükümet kanadındaki ağabeyden sürekli kendisi hakkında bilgileri alıyordum. ara sıra karga’ya da uğruyordu ama sürekli düşünceliydi. hepsinden haberdardım.
işte tanışma hikayemizin aslı budur kendisiyle. eğer dedemi dinlemeyip starbucks açsaydım hem sanayi çayının tadını hem de böyle bir insan olmam gerektiğini unuturdum. sanayi çayı tadında, samimi ve iyi niyetlerle dolu bir tanışmaydı bizimkisi.
kendisi çok başarılı bir mühendisken ben de yedek parçacı olarak sanayide kendi halinde, aç bırakmayan bir dükkanın sahibiydim. albay emeklisi dedemin adam olması için zorla gönderildiği sanayi aynı zamanda. kendisini çok sever, saygı duyarım hâlâ. dedemin bir sözünü hiç unutmam “sanayide içtiğin çayın tadını hiçbir starbucks’ta arama torunum.”
dedemin bu sözlerinin de etkisiyle franchising üzerinden starbucks açmaya çalışsam da bütçem yetmedi, hem çocuğuz daha o zamanlar, nerede gezer o kadar para? ben de ilerleyen zamanlarda sanayide, hem sanayi çayının tadını unutmamak adına hem de dedeme olan saygımdan dolayı yedek parçacı açtım. bir de küçük bir atölyem var, orada da zor bulunan parçaların dökümünü yapıyorum.
hafta sonu saat 4-5 civarı evimde uzanırken hükümet kanadından sevdiğimiz bir ağabey aradı. “yardım göndereceğimiz kargo uçağının bir parçası eksik, eğer mümkünse bugün içerisinde dökebilir misin?” diye bir ricada bulundu. parçaya ait verileri gönderirseniz neden olmasın diyerek o gün açmadığım dükkana gidip, kalıbı çıkartıp dişliyi bir güzelce döktüm. 3-4 saat içerisinde de hazır edip dişliyi benden isteyen kişiyi aradım. gece 11’den sonra kadife sokak karga’ya bir mühendislerini göndereceklerini söyleyip bir de fotoğrafını gönderdiler. ben de dişliyi kaybetmemek adına anahtarlığıma taktım ve aç olan karnımı doyurmak için bir yere gittim. saat yaklaşmıştı ve hemen karga’nın yolunu tuttum. nihayet erkenden gelebilmiştim.
karga’ya girip gözlerimle mühendisi bir yokladım ama yok, daha gelmemişti. barda oturup bir şeyler içerken anahtarlığı da elimde bir o yana bir bu yana sallamaya başladım. derken beklenildiğinden tamamen habersiz, fotoğrafından çıkarttığım mühendis geldi. dönüp selam verdim ve oturabileceğini söyledim. yaptığı işlerden, gezdiği yerlerden ve ayakkabılarımdan bahsetti. sonra da dişliye gözü takılıp içerisinde bulunduğu sorundan bahsetti. zaten haberimin olduğundan, dişliyi bu sabah döktüğümden ya da ülkenin imkansızlıklarından bahsetmedim. dedemin hikayesini ve bu dişlinin de onun bir anısı olduğunu söyledim. ödünç istedi ama ben zaten o dişliyi kendisi için, hediye olarak yapmıştım. dişliyi verdim ve kalkması gerektiğini söyleyerek kalktı. tekrar görüşmek için sözleştik fakat gelemeyeceğini zaten biliyordum. hükümet kanadındaki ağabeyden sürekli kendisi hakkında bilgileri alıyordum. ara sıra karga’ya da uğruyordu ama sürekli düşünceliydi. hepsinden haberdardım.
işte tanışma hikayemizin aslı budur kendisiyle. eğer dedemi dinlemeyip starbucks açsaydım hem sanayi çayının tadını hem de böyle bir insan olmam gerektiğini unuturdum. sanayi çayı tadında, samimi ve iyi niyetlerle dolu bir tanışmaydı bizimkisi.
devamını gör...
doların sevişen öpüşen özenti kitle yüzünden artması
allah'ım!! sen beyin dağıtırken niye bizim ülkeyi pas geçtin?
devamını gör...
psikopatoloji
kısaca duygu, düşünce ve davranışlardaki "anormal"likleri inceler diyebiliriz. psikoloji bölümlerinde "anormal psikolojisi" dersi adı altında da okutulmaktadır. duygu, düşünce ve davranışın anormal olup olmadığı değerlendirilirken dikkate alınan bazı özellikler vardır: istatistiki seyreklik, toplumsal norm ihlali, kişisel rahatsızlık hissi, beklenmedik olma, yeti yitimi ya da günlük işlevselliğin bozulması. ancak kavramlar ve toplumsal yapı zaman içerisinde değiştiği için anormalliği kapsayacak basit bir tanım yapılamamaktadır. bu yüzden bıçaksırtı bir araştırma dalıdır kanaatimce.
devamını gör...
yeşil-uzum
kendisi bu günde sevdiğim yazar olur.
kıs ı am melting lannn melting
sen hayırdır?
evlâdım, sen yeni nickinle sevimli, madalyalı başlamıştın, ne oldun gene?
agresif trol.
a anladım beni kıskandın de mi?
ıtiraf et.
kıs ben seni de seviyorum, ama anacıım, senin mesaj kutun bile kapalı.
nasıl olacak kalp kalbe karşı.
neyse çocuklar, biri az ayarını bozunca ardından gelen asempatikler, huysuz şirinler sizede iyi sözcükler.
hadi size birde tavsiye gelsin, 46 yaşından.
her şey her yerde yazılmaz
kıs ı am melting lannn melting
sen hayırdır?
evlâdım, sen yeni nickinle sevimli, madalyalı başlamıştın, ne oldun gene?
agresif trol.
a anladım beni kıskandın de mi?
ıtiraf et.
kıs ben seni de seviyorum, ama anacıım, senin mesaj kutun bile kapalı.
nasıl olacak kalp kalbe karşı.
neyse çocuklar, biri az ayarını bozunca ardından gelen asempatikler, huysuz şirinler sizede iyi sözcükler.
hadi size birde tavsiye gelsin, 46 yaşından.
her şey her yerde yazılmaz
devamını gör...
soyut isim
beş duyu organından biriyle algılayamadığımız, var olduklarını hislerimizle ve düşünce yoluyla bildiğimiz kavramlar soyut isimlerdir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının ilk aşkları için yaptıkları
önceden bir zaman, onu biraz daha görüp, onunla konuşabilmek için bir okul çıkışı kendisiyle beraber 1 saat yol gidip evin yolunu şaşırmamdır. ondan 3 durak önce inmem gerekiyordu aslında. bana neden inmediğimi sorunca ise: "benim de orada işim vardı" dedim ve onunla aynı durakta ininceye kadar eşlik etmeye devam ettim.
o eve gitmeden önce biraz kordon boyunca yürüyüp biraz daha konuştuk. birbirimize "sonra görüşürüz" demeden önce, en son birazcık da deniz kenarına oturup biraz daha konuşmaya karar verdik. aradan 15 dk civarı bir süre geçtikten sonra bana ne anlattı biliyor musunuz? "sevgilisiyle olan kavgalarını". orada, sevdiğimin yanında onun üç yıllık sevgilisi olduğunu öğrendim. akşam olana değin onu teselli ettim, dertlerini dinledim. umarım onu birazcık da olsa içini ferahlatabilmiş, bir nebze mutlu olarak eve dönmesine yaramışımdır diyorum şimdi...
veda ettikten sonra evin yolunu tuttum. tam ben giderken bir bulut üzerime doğru ağlamaya başladı, doğa ana bile bana üzüldü sanıyorum.
o eve gitmeden önce biraz kordon boyunca yürüyüp biraz daha konuştuk. birbirimize "sonra görüşürüz" demeden önce, en son birazcık da deniz kenarına oturup biraz daha konuşmaya karar verdik. aradan 15 dk civarı bir süre geçtikten sonra bana ne anlattı biliyor musunuz? "sevgilisiyle olan kavgalarını". orada, sevdiğimin yanında onun üç yıllık sevgilisi olduğunu öğrendim. akşam olana değin onu teselli ettim, dertlerini dinledim. umarım onu birazcık da olsa içini ferahlatabilmiş, bir nebze mutlu olarak eve dönmesine yaramışımdır diyorum şimdi...
veda ettikten sonra evin yolunu tuttum. tam ben giderken bir bulut üzerime doğru ağlamaya başladı, doğa ana bile bana üzüldü sanıyorum.
devamını gör...
lady lazarus
lady lazarus ne istiyor? intikam çığlıklarını kan ve kemikleriyle atıyor! zaferin beklenmedik bir kaybı var burada! dirilmek uğruna önce ölmek gerek! ölmek içinse dirilmeyi göze almak gerek! lazarus! uyan hülyalarının ardından! kaç bin kere daha kesilip biçileceksin?
otuz yaşında kendini en derin mahzenin en derin tabutuna kapatan sonsuz gömülmüşlüğün temsilcisini, sylvia plath'i daha iyi anlamanın bir yoludur. "diğer her şey gibi, ölmek de bir sanattır. ben bunu son derece iyi yapıyorum."
herr god! herr lucifer!
i have done it again.
one year in every ten
i manage it——
a sort of walking miracle, my skin
bright as a nazi lampshade,
my right foot
a paperweight,
my face a featureless, fine
jew linen.
peel off the napkin
o my enemy.
do i terrify?——
the nose, the eye pits, the full set of teeth?
the sour breath
will vanish in a day.
soon, soon the flesh
the grave cave ate will be
at home on me
and i a smiling woman.
i am only thirty.
and like the cat i have nine times to die.
this is number three.
what a trash
to annihilate each decade.
what a million filaments.
the peanut-crunching crowd
shoves in to see
them unwrap me hand and foot——
the big strip tease.
gentlemen, ladies
these are my hands
my knees.
i may be skin and bone,
nevertheless, i am the same, identical woman.
the first time it happened i was ten.
it was an accident.
the second time i meant
to last it out and not come back at all.
i rocked shut
as a seashell.
they had to call and call
and pick the worms off me like sticky pearls.
dying
is an art, like everything else.
i do it exceptionally well.
i do it so it feels like hell.
i do it so it feels real.
i guess you could say ı’ve a call.
it’s easy enough to do it in a cell.
it’s easy enough to do it and stay put.
it’s the theatrical
comeback in broad day
to the same place, the same face, the same brute
amused shout:
‘a miracle!’
that knocks me out.
there is a charge
for the eyeing of my scars, there is a charge
for the hearing of my heart——
it really goes.
and there is a charge, a very large charge
for a word or a touch
or a bit of blood
or a piece of my hair or my clothes.
so, so, herr doktor.
so, herr enemy.
i am your opus,
i am your valuable,
the pure gold baby
that melts to a shriek.
i turn and burn.
do not think i underestimate your great concern.
ash, ash—
you poke and stir.
flesh, bone, there is nothing there——
a cake of soap,
a wedding ring,
a gold filling.
herr god, herr lucifer
beware
beware.
out of the ash
i rise with my red hair
and i eat men like air.
gene yaptım, gene yaptım işte.
on yılda bir kere
beceririm bunu ben –
bir çeşit ayaklı mucize, tenim
bir nazi abajuru kadar parlak,
sağ ayağım
kağıt üstüne ağırlık,
yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
yahudi keteni, en incesinden.
kaldır o örtüyü
sevgili düşmanım.
korkuttum mu yoksa?
göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
sasımış soluğum
yok olur gider bir günde.
pek yakında, evet pek yakında
mezar inimin yediği etim
gene üstümde olacak eve gittiğimde.
bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
otuzundayım daha.
kedi gibi dokuz canım var hem de.
bununla üç etti.
ne pis iş bu
silip, yok etmek her on yılı böyle.
milyonlarca lif, milyonlarca.
ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın
açığa çıkarılışını.
baylar, bayanlar!
böyle striptiz görmediniz.
bunlar ellerim.
bunlar da dizlerim.
bir deri bir kemiğim belki,
ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
ilk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
kazaydı.
ikincisinde, işi bitirmeye
ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
kapatmıştım kendimi,
sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.
ölmek,
her şey gibi, bir sanattır,
bu konuda yoktur üstüme.
öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
benim canıma okuyan
aynı yere, aynı surata,
aynı şaşkın, hayvansı
'bu bir mucize! mucize! '
haykırışlarına güpegündüz
görkemli bir dönüş yapmak.
bir bedeli var
yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
dinlemenin bir bedeli var –
tıkır tıkır çalışıyor işte.
bedeli var, hem de ne bedeli var,
bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
ya da kanımdan bir damlanın
ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
ya, işte böyle, herr doktor.
işte böyle, herr düşman.
beni siz yarattınız.
ben sizin kıymetli eşyanız.
eriyip bir çığlığa dönüşen
som altından bebeğiniz.
dönüyor, yanıyorum.
yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.
karıştırıp durduğunuz
küller, küller –
et, kemik, yok orada başka bir şey –
bir kalıp sabun,
bir alyans,
bir de altından diş dolgusu.
herr tanrı, herr şeytan
aman dikkat
aman dikkat
ben diriliyorum, kalkıyorum işte
küllerin arasından kızıl saçlarımla
ve insan yiyorum, hava solurcasına.
otuz yaşında kendini en derin mahzenin en derin tabutuna kapatan sonsuz gömülmüşlüğün temsilcisini, sylvia plath'i daha iyi anlamanın bir yoludur. "diğer her şey gibi, ölmek de bir sanattır. ben bunu son derece iyi yapıyorum."
herr god! herr lucifer!
i have done it again.
one year in every ten
i manage it——
a sort of walking miracle, my skin
bright as a nazi lampshade,
my right foot
a paperweight,
my face a featureless, fine
jew linen.
peel off the napkin
o my enemy.
do i terrify?——
the nose, the eye pits, the full set of teeth?
the sour breath
will vanish in a day.
soon, soon the flesh
the grave cave ate will be
at home on me
and i a smiling woman.
i am only thirty.
and like the cat i have nine times to die.
this is number three.
what a trash
to annihilate each decade.
what a million filaments.
the peanut-crunching crowd
shoves in to see
them unwrap me hand and foot——
the big strip tease.
gentlemen, ladies
these are my hands
my knees.
i may be skin and bone,
nevertheless, i am the same, identical woman.
the first time it happened i was ten.
it was an accident.
the second time i meant
to last it out and not come back at all.
i rocked shut
as a seashell.
they had to call and call
and pick the worms off me like sticky pearls.
dying
is an art, like everything else.
i do it exceptionally well.
i do it so it feels like hell.
i do it so it feels real.
i guess you could say ı’ve a call.
it’s easy enough to do it in a cell.
it’s easy enough to do it and stay put.
it’s the theatrical
comeback in broad day
to the same place, the same face, the same brute
amused shout:
‘a miracle!’
that knocks me out.
there is a charge
for the eyeing of my scars, there is a charge
for the hearing of my heart——
it really goes.
and there is a charge, a very large charge
for a word or a touch
or a bit of blood
or a piece of my hair or my clothes.
so, so, herr doktor.
so, herr enemy.
i am your opus,
i am your valuable,
the pure gold baby
that melts to a shriek.
i turn and burn.
do not think i underestimate your great concern.
ash, ash—
you poke and stir.
flesh, bone, there is nothing there——
a cake of soap,
a wedding ring,
a gold filling.
herr god, herr lucifer
beware
beware.
out of the ash
i rise with my red hair
and i eat men like air.
gene yaptım, gene yaptım işte.
on yılda bir kere
beceririm bunu ben –
bir çeşit ayaklı mucize, tenim
bir nazi abajuru kadar parlak,
sağ ayağım
kağıt üstüne ağırlık,
yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
yahudi keteni, en incesinden.
kaldır o örtüyü
sevgili düşmanım.
korkuttum mu yoksa?
göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
sasımış soluğum
yok olur gider bir günde.
pek yakında, evet pek yakında
mezar inimin yediği etim
gene üstümde olacak eve gittiğimde.
bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
otuzundayım daha.
kedi gibi dokuz canım var hem de.
bununla üç etti.
ne pis iş bu
silip, yok etmek her on yılı böyle.
milyonlarca lif, milyonlarca.
ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın
açığa çıkarılışını.
baylar, bayanlar!
böyle striptiz görmediniz.
bunlar ellerim.
bunlar da dizlerim.
bir deri bir kemiğim belki,
ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
ilk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
kazaydı.
ikincisinde, işi bitirmeye
ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
kapatmıştım kendimi,
sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.
ölmek,
her şey gibi, bir sanattır,
bu konuda yoktur üstüme.
öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
benim canıma okuyan
aynı yere, aynı surata,
aynı şaşkın, hayvansı
'bu bir mucize! mucize! '
haykırışlarına güpegündüz
görkemli bir dönüş yapmak.
bir bedeli var
yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
dinlemenin bir bedeli var –
tıkır tıkır çalışıyor işte.
bedeli var, hem de ne bedeli var,
bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
ya da kanımdan bir damlanın
ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
ya, işte böyle, herr doktor.
işte böyle, herr düşman.
beni siz yarattınız.
ben sizin kıymetli eşyanız.
eriyip bir çığlığa dönüşen
som altından bebeğiniz.
dönüyor, yanıyorum.
yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.
karıştırıp durduğunuz
küller, küller –
et, kemik, yok orada başka bir şey –
bir kalıp sabun,
bir alyans,
bir de altından diş dolgusu.
herr tanrı, herr şeytan
aman dikkat
aman dikkat
ben diriliyorum, kalkıyorum işte
küllerin arasından kızıl saçlarımla
ve insan yiyorum, hava solurcasına.
devamını gör...
küfür etkisi yaratan ama küfür olmayan sözler
senden de bu beklenirdi.
devamını gör...
yazarların kendini ararken bakacakları ilk yer
mısralarımın arasına...
hangisine gizlemişim kendimi
ona bakarım.
hangisinde dökmüşüm içimi
delirmişim anlatamadıklarımda
kırgınlıklarımı ütüleyip katlayıp da
kaldırmışım hangi kelimelerin altına?
ellerim hangi kalemi tutmuş
hangi kelimeler yardım ve yataklık etmiş bana?
cezayı kime kesmişim yine
denizde mi gezdirmişim kalemimi
yoksa kenarları buruşmuş bir parşömen kâğıdında?
eski ve kırık bir aynaya mı ya da
yorgun ruhumun en derinlerinde mi otumuşum susup ta.
kelimelerimle saklambaç oynarken
nereye saklanmışım, usulca bakarım ona
ya bir denizin dibinde bulurum kendimi sonunda
ya da susup gitmiş yitik bir sesin kenarında.
hangisine gizlemişim kendimi
ona bakarım.
hangisinde dökmüşüm içimi
delirmişim anlatamadıklarımda
kırgınlıklarımı ütüleyip katlayıp da
kaldırmışım hangi kelimelerin altına?
ellerim hangi kalemi tutmuş
hangi kelimeler yardım ve yataklık etmiş bana?
cezayı kime kesmişim yine
denizde mi gezdirmişim kalemimi
yoksa kenarları buruşmuş bir parşömen kâğıdında?
eski ve kırık bir aynaya mı ya da
yorgun ruhumun en derinlerinde mi otumuşum susup ta.
kelimelerimle saklambaç oynarken
nereye saklanmışım, usulca bakarım ona
ya bir denizin dibinde bulurum kendimi sonunda
ya da susup gitmiş yitik bir sesin kenarında.
devamını gör...
kadınların gerçekte istedikleri şey
özgürce yaşamak.
bu kadar basit.
bu kadar basit.
devamını gör...
astronomik saat
prag'ın eski şehir meydanındaki astronomik saat, ilk kez 1410 yılında bir saat ustası ve astromomi profesörü tarafından yapılmıştır. ancak sonraki yıllarda bozulması ile saat ustası hanus usta onu tekrardan tamir etmiş ve şimdiki ününe kavuşturmuştur. dönemin çek kralının özel emri ile saati tekrar tasarlamış ve tamir etmiştir. bu görkemli saat kral için gövde göstergesi oluvermiş. ünü dilden dile dolaşmış. avupadaki kralların da bu muhteşem saatten istemesiyle, çek kralı görkemli saatin ustası hanus ustanın gözlerine mil çektirmiş ve kör etmiş. bunlara dayanamayan hanus usta saatin mekanizmasına kendini asarak intihar etmiş. hanus ustanın intihar etmesiyle bu muhteşem saatin mekanizması durmuş. bunun sonucunda 50 yıl boyunca astromomik saat kimse tarafından onarılamamış. aslında bu zeka dolu bir intikamın da hikayesidir.
--- alıntı ---
meydanlıkta yapayalnız, gotik duvar üstünde, hanus ustanın saati onikiyi vuruyordu.
nazım hikmet ran
--- alıntı---

*
--- alıntı ---
meydanlıkta yapayalnız, gotik duvar üstünde, hanus ustanın saati onikiyi vuruyordu.
nazım hikmet ran
--- alıntı---

*
devamını gör...
otobüste sigara içilen yıllar
>=40 yaşların teneffüs ettiği eylem.
allah'tan o yıllarda çok fazla otobüs yolculuğu yapmadım.
babam eve gelen büyüklerine bile içirtmezdi.
doğduğumdan beri yeşilaycıyım.
eğer genlerim beni yarı yolda bırakırsa,
bu ciğerlerle kanser olursam sigaraya başlıycam.
allah'tan o yıllarda çok fazla otobüs yolculuğu yapmadım.
babam eve gelen büyüklerine bile içirtmezdi.
doğduğumdan beri yeşilaycıyım.
eğer genlerim beni yarı yolda bırakırsa,
bu ciğerlerle kanser olursam sigaraya başlıycam.
devamını gör...
okuyana kahkaha attıracak komik espriler
devamını gör...
kray ikizleri
50'ler ve 60'larda londra çevresinde işlenmiş organize suçların en önde gelen isimleri. bir kardeş ronald "ronnie" kray diğeri ise reginald "reggie" kray'dır. george cornell (ingiliz suçlu) ve jack mcvitie (jack the hat olarak bilinen ingiliz suçlu) cinayetlerine de karışmış, şantaj, saldırı gibi suçlar işlemişlerdir. 1969 yılında ömür boyu hapis cezası almışlardır.
ronald kray, aklî dengesinin yerinde olmaması sebebiyle 10 yıl sonra yani 1979 senesinde bir hastaneye yatırılmış ve kalp krizinden ölene kadar yani 1995 senesine kadar orda kalmıştır.
reginald kray ise 2000 yılında serbest bırakılmıştır. çünkü artık yeteri kadar hapiste kaldığı düşünülmüştür. aslında kendisine kanser teşhisi konduğu için serbest bırakılmıştır. fakat 8 hafta sonra kanserden dolayı ölmüştür.
kray kardeşler zengin birileri olmak istiyorlardı, istedikleri şey bitip tükenmeyen eğlenceydi. çocukluk dönemlerinde boksa başladılar ve ikisi de amatör şampiyon oldular. reggie daha sakin ve ciddi biriydi, ama ronald sürekli kazanmak istiyordu. sokak kavgalarına başladılar, yeraltı alemine girdiler ve gangster oldular.
16-18'li yaşlarında hapisle tanıştılar, çete savaşları falan yüzünden hapse girdiler. silahlı soyguna başladılar, gece kulübü işine girdiler. ve londra'nın esrarengiz yeraltı dünyasında ün kazandılar. suç işleyip kazandıkları parayla işlerini halletiler. ve zengin oldular, artık 1 tane değil daha fazla gece kulübü işletiyorlardı. kendi impatorluklarını kurmuşlardı.
fakat polisler kendilerinden şüphelenmesin diye paralarını hayır kurumlarına da bağışlıyorlardı. fakat ronnie yani ronald zihinsel olarak dengesizdi. yani aklî dengesi yerinde değildi. bir adamı bıçaklayıp sonra da onu bilinçsizce dövmüştü ve bu sebepten 3 yıl hapis cezası almıştı. bu ikiz kardeşlerin saygınlığına zarar veriyordu.
ronald hapisteyken, reggie yani reginald işleri daha da büyüttü, geliştirdi. çeteler kurmaya başladı. daha sonra ronald uyuşturucu bağımlılığı sebebiyle tekrar hapse girdi. çıktığında değişmişti, tipi falan. ikiz gibi değillerdi. ronald hapisten çıktıktan sonra ikizler artık 30 gece kulübüne sahip oldular. artık ünlü bir suçluydular.
ronald kendi yazmış olduğu "my story" yani hikayem adlı otobiyografik kitabında şöyle der:
o dönem hayatımızın en güzel yıllarıydı. o döneme, "sallanan altmışlar" dendi. beatles ve rolling stones pop müzik yöneticileriydi, carnaby street de moda dünyasını yönetti. ama ben ve kardeşim londra'yı yönettik. evet, biz dokunulmazdık.
kray ikizleri, hapiste bile planlarından vazgeçmediler, tekrar zirveye çıkma hayaliyle yaşadılar. fakat her şey istedikleri gibi gitmedi, biri kalp krizinden diğeri de kanserden öldü ve kray ikizlerinin hikayesi sona erdi.
bir zamanlar gangster aleminin imparatoru olan bu kardeşler artık yaşamıyor. ve londra, şimdi rahat bir şekilde nefes almakta.. *
(resimlerde herhalde gözlüklü olanı ronald diğeri de reginald, ben öyle tahmin ediyorum).






ronald kray, aklî dengesinin yerinde olmaması sebebiyle 10 yıl sonra yani 1979 senesinde bir hastaneye yatırılmış ve kalp krizinden ölene kadar yani 1995 senesine kadar orda kalmıştır.
reginald kray ise 2000 yılında serbest bırakılmıştır. çünkü artık yeteri kadar hapiste kaldığı düşünülmüştür. aslında kendisine kanser teşhisi konduğu için serbest bırakılmıştır. fakat 8 hafta sonra kanserden dolayı ölmüştür.
kray kardeşler zengin birileri olmak istiyorlardı, istedikleri şey bitip tükenmeyen eğlenceydi. çocukluk dönemlerinde boksa başladılar ve ikisi de amatör şampiyon oldular. reggie daha sakin ve ciddi biriydi, ama ronald sürekli kazanmak istiyordu. sokak kavgalarına başladılar, yeraltı alemine girdiler ve gangster oldular.
16-18'li yaşlarında hapisle tanıştılar, çete savaşları falan yüzünden hapse girdiler. silahlı soyguna başladılar, gece kulübü işine girdiler. ve londra'nın esrarengiz yeraltı dünyasında ün kazandılar. suç işleyip kazandıkları parayla işlerini halletiler. ve zengin oldular, artık 1 tane değil daha fazla gece kulübü işletiyorlardı. kendi impatorluklarını kurmuşlardı.
fakat polisler kendilerinden şüphelenmesin diye paralarını hayır kurumlarına da bağışlıyorlardı. fakat ronnie yani ronald zihinsel olarak dengesizdi. yani aklî dengesi yerinde değildi. bir adamı bıçaklayıp sonra da onu bilinçsizce dövmüştü ve bu sebepten 3 yıl hapis cezası almıştı. bu ikiz kardeşlerin saygınlığına zarar veriyordu.
ronald hapisteyken, reggie yani reginald işleri daha da büyüttü, geliştirdi. çeteler kurmaya başladı. daha sonra ronald uyuşturucu bağımlılığı sebebiyle tekrar hapse girdi. çıktığında değişmişti, tipi falan. ikiz gibi değillerdi. ronald hapisten çıktıktan sonra ikizler artık 30 gece kulübüne sahip oldular. artık ünlü bir suçluydular.
ronald kendi yazmış olduğu "my story" yani hikayem adlı otobiyografik kitabında şöyle der:
o dönem hayatımızın en güzel yıllarıydı. o döneme, "sallanan altmışlar" dendi. beatles ve rolling stones pop müzik yöneticileriydi, carnaby street de moda dünyasını yönetti. ama ben ve kardeşim londra'yı yönettik. evet, biz dokunulmazdık.
kray ikizleri, hapiste bile planlarından vazgeçmediler, tekrar zirveye çıkma hayaliyle yaşadılar. fakat her şey istedikleri gibi gitmedi, biri kalp krizinden diğeri de kanserden öldü ve kray ikizlerinin hikayesi sona erdi.
bir zamanlar gangster aleminin imparatoru olan bu kardeşler artık yaşamıyor. ve londra, şimdi rahat bir şekilde nefes almakta.. *
(resimlerde herhalde gözlüklü olanı ronald diğeri de reginald, ben öyle tahmin ediyorum).






devamını gör...



