normal sözlük yazarlarının nicklerinin hikayesi
eski mahlasımın hikayesi en sevdiğim yemek olmasıydı ve o mahlasımı da çok çok severdim, sütlü tarhana çorbası, bebeğim, seni çok da özleyeceğim ancak benim için daha anlamlı olacak bir mahlasım olsun, biraz da hayatımda üzerine gittiğim değişimlerden biri de bu olsun istedim, birkaç gün sosyal medya detoxumu yaptım, üzerine güzelce düşünüp geri geldim. şimdi de size nereden çıktı şu claranın sandalyesi onu anlatayım.
beni az çok tanıyan herkes benim heidi’ye kelimenin tek anlamıyla aşık olduğumu bilir. her okuduğumda ve izlediğimde ayrı anlamlar çıkartırım bu güzel yapıttan. son izleyişimde de öncekilerde olduğunun aksine heidi’nin perspektifinden * kopup clara’ya odaklandım, belki de artık kendime onu daha yakın gördüğüm içindir. nedenini açıklayayım. clara nasıl tekerlekli sandalyesine hapsolduysa ben de yaşadıklarıma hapsoldum, ilk başlarda berbat hayatımı bahane edip gerçekten tanımak istemeyeceğiniz bir versiyonum ortaya çıktı; sonrasında suçu kendisine atan, kendine eziyet eden, aç bırakan, acı çektiren versiyonuma sıra geldi, ağlamaktan başı zonkladı, her aynaya baktığında kendine hakaret etti, mutfak zeminine oturup kendi kendini intihar etmemeye ikna etmeye çalıştı ve o zeminde kendini bıraktı; ondan sonra iyileşmeye çalışan versiyonum çıktı ortaya ki o dönemler benim için daha rahattı, kendi kendime eziyet etmeyi bırakabilmem halen en büyük gurur kaynaklarımdan biridir. o halimin de çok hataları oldu tabii, yeteri kadar iyi bir insan olamamıştı hala, kendini tamamen boşverdi, özgüvensiz özgüvensiz dolaştı etrafta. öyle böyle şu anki halime vardım, şu anki halimi size nasıl anlatayım, hapis hayatı gibi, kafese konulmuş bir kuşum adeta. çevremin etkisi bunda çok büyük ancak oturup düşünmeye başladım, tek çevrem mi benim kafesim, yoksa kendi kendime de gol atıyor muyum ben?
yine heidi’mi izlerken, mahlasımın atası sahne geldi karşıma.
bilmeyenler için clara yürüyemeyen bir kız, çok zengin bir ailenin çocuğu ve evinde hapis gibi hayat yaşıyor. evet, aynen benim gibi, dört duvar arasına kısılıp kalmış bir karakter. yürüyemeyeceğine hem o, hem çevresi emin, yürüyebilsem neler olurdu diye bile düşünmemiş bir clara çizin gözünüzde, evet o benim. bacaklarım tutuyor ama bacakların tutmaması durumunu bir varoluşsal kriz olarak da düşünebilirsiniz, bir şeyi yapamayacağınıza kendinizi inandırırsınız ya, o şey gibi düşünebilirsiniz, psikolojik problem olarak da düşünebilirsiniz. clara, bir süre alp’lerde kalınca güçlenip yürüme antrenmanları yapabilecek hale geliyor ki bu da iyileşme süreci olarak görülebilir. clara, çabalarıyla kendi ayakları üzerinde durabilir hale geliyor, mecazen demiyorum, ve minik adımlar da atabiliyor ama yoruluyor ve pes etmek istiyor. evde otururken depoda duran tekerlekli sandalyesini ne kadar çok istediğini fark ediyor ki bu da biz insanların güvenli yerleri * olarak yorumlanabilir. sonrasında clara yürüyerek, evet, evden depoya kadar yürüyerek tekerlekli sandalyesine ulaşıyor, bir daha yürümeye ihtiyacı olmadığı için çok mutlu oluyor, rahatlıyor ve dışarı çıkartmak * için itiyor, ve sonrasında da olan oluyor. tekerlekli sandalyesi alp dağlarından aşağı yuvarlanıp paramparça oluyor. sonrasında da clara bağımlı olduğu o sandalyeden kurtulmasıyla ve düzenli çalışmayla normal insanlar gibi yürüyebilir oluyor. ben de artık beni bağlayan tekerlekli sandalyemi itmek istiyorum, kendi ayaklarım üstünde durmak, özgür olabilmek istiyorum. bunu unutmamak için bu mahlası seçtim. umarım ben de kafesimden kurtulabilirim. bana şans dileyin. zamanını ayırıp bu tanımımı okuyan herkese de ayrıca teşekkür ederim. herkese iyi geceler.
beni az çok tanıyan herkes benim heidi’ye kelimenin tek anlamıyla aşık olduğumu bilir. her okuduğumda ve izlediğimde ayrı anlamlar çıkartırım bu güzel yapıttan. son izleyişimde de öncekilerde olduğunun aksine heidi’nin perspektifinden * kopup clara’ya odaklandım, belki de artık kendime onu daha yakın gördüğüm içindir. nedenini açıklayayım. clara nasıl tekerlekli sandalyesine hapsolduysa ben de yaşadıklarıma hapsoldum, ilk başlarda berbat hayatımı bahane edip gerçekten tanımak istemeyeceğiniz bir versiyonum ortaya çıktı; sonrasında suçu kendisine atan, kendine eziyet eden, aç bırakan, acı çektiren versiyonuma sıra geldi, ağlamaktan başı zonkladı, her aynaya baktığında kendine hakaret etti, mutfak zeminine oturup kendi kendini intihar etmemeye ikna etmeye çalıştı ve o zeminde kendini bıraktı; ondan sonra iyileşmeye çalışan versiyonum çıktı ortaya ki o dönemler benim için daha rahattı, kendi kendime eziyet etmeyi bırakabilmem halen en büyük gurur kaynaklarımdan biridir. o halimin de çok hataları oldu tabii, yeteri kadar iyi bir insan olamamıştı hala, kendini tamamen boşverdi, özgüvensiz özgüvensiz dolaştı etrafta. öyle böyle şu anki halime vardım, şu anki halimi size nasıl anlatayım, hapis hayatı gibi, kafese konulmuş bir kuşum adeta. çevremin etkisi bunda çok büyük ancak oturup düşünmeye başladım, tek çevrem mi benim kafesim, yoksa kendi kendime de gol atıyor muyum ben?
yine heidi’mi izlerken, mahlasımın atası sahne geldi karşıma.
bilmeyenler için clara yürüyemeyen bir kız, çok zengin bir ailenin çocuğu ve evinde hapis gibi hayat yaşıyor. evet, aynen benim gibi, dört duvar arasına kısılıp kalmış bir karakter. yürüyemeyeceğine hem o, hem çevresi emin, yürüyebilsem neler olurdu diye bile düşünmemiş bir clara çizin gözünüzde, evet o benim. bacaklarım tutuyor ama bacakların tutmaması durumunu bir varoluşsal kriz olarak da düşünebilirsiniz, bir şeyi yapamayacağınıza kendinizi inandırırsınız ya, o şey gibi düşünebilirsiniz, psikolojik problem olarak da düşünebilirsiniz. clara, bir süre alp’lerde kalınca güçlenip yürüme antrenmanları yapabilecek hale geliyor ki bu da iyileşme süreci olarak görülebilir. clara, çabalarıyla kendi ayakları üzerinde durabilir hale geliyor, mecazen demiyorum, ve minik adımlar da atabiliyor ama yoruluyor ve pes etmek istiyor. evde otururken depoda duran tekerlekli sandalyesini ne kadar çok istediğini fark ediyor ki bu da biz insanların güvenli yerleri * olarak yorumlanabilir. sonrasında clara yürüyerek, evet, evden depoya kadar yürüyerek tekerlekli sandalyesine ulaşıyor, bir daha yürümeye ihtiyacı olmadığı için çok mutlu oluyor, rahatlıyor ve dışarı çıkartmak * için itiyor, ve sonrasında da olan oluyor. tekerlekli sandalyesi alp dağlarından aşağı yuvarlanıp paramparça oluyor. sonrasında da clara bağımlı olduğu o sandalyeden kurtulmasıyla ve düzenli çalışmayla normal insanlar gibi yürüyebilir oluyor. ben de artık beni bağlayan tekerlekli sandalyemi itmek istiyorum, kendi ayaklarım üstünde durmak, özgür olabilmek istiyorum. bunu unutmamak için bu mahlası seçtim. umarım ben de kafesimden kurtulabilirim. bana şans dileyin. zamanını ayırıp bu tanımımı okuyan herkese de ayrıca teşekkür ederim. herkese iyi geceler.
devamını gör...
sosyal medya kullanmayan insan
hep yapmak istesem de beceremediğim bir şey. hayatını sosyal medyayla geçirmek yerine kitaplarla, filmlerle, blog yazılarını yazmakla dolduran kişiyse eğer hayranlıkla baktığımdır.
devamını gör...
kafede kitap okuyan tip
dışarıda kahve içerken kitap okumak istemiştir
devamını gör...
titanik batarken keman telini değiştiren kemancı
battı balık yan gider diyen kemancıdır. madem battık bari güzel bir ses duyarak batalım diye düşünmüştür.
devamını gör...
hayattan gram zevk almamak
zevk alınacak bir tarafı kalmadı o yüzdendir. ıyi insan yok. kalıplaşmış kurallara sıkışıp kalmışız. ınsan olmanın değeri kalmadı. nesinden zevk alayım?
devamını gör...
bir yazar sizi takip etmeye başladı
takibe takib edemedigim yazardır kaç para ulen bu özellik. *
devamını gör...
the fly
bu filmi ilk izlediğimde çocuktum. hatırladığım kadarıyla, tiksinti, korku karışımı bir his hasıl olmuştu. visitors etkisi yaratmıştı diyebilirim. bir süre sineklere karşı tavır aldım. aramıza ciddi mesafeler girdi. ısırılıp dönüşüm geçirmek istemiyordum. bu mesafeli ilişkimiz bir süre devam etti. ondan sonra mevzuyu unuttum. tabi sonrasında büyüdük. sağ olsun özel televizyonlar filmi unutmamıza imkân vermediler. iyi ki de öyle yapmışlar. izledikçe farklı noktalar dikkatimi çekmeye başladı. sonra dedim ki david cronenberg büyük adammış yahu. belki bir nevi modern kafka hikâyesi. böcek değil de sinek, samsa değil de, seth...
aslında bu film bir yeniden çekim. 1958 yılındaki ilk versiyonunu, bu filmi izledikten sonra izlemiştim. tabi benim için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. bir bilim kurgu filmi olmaktan öte ,o koca kafalı sinek/insan karışımı yaratık tam bir komedi unsuruydu. kaldı ki ben eski filmleri seven bir tosbağayım. bayılırım hatta. bu yüzden 86 yapımının verdiği gazla, 58 yılına yaptığım zaman yolculuğunun, kapsülde kabuğumda ters dönmek suretiyle neticelendiğini üzüntü ile bildirmek isterim. kutsalı övebilmek adına bu kadar berbat bir filmin yapılmış olmasını ise esefle kınıyorum.
biz yine dönelim 86 yapımı olan bu filme. seth abi ışınlanma teknolojisini keşfeder. zaten zeki bir hergele. ama ne yazık ki işler yolunda gitmez. verenica ablaya mevzuyu göstermeye çalışırken densiz, terbiyesi ve hadsiz bir sinek kabine dalıverir. ışınlanma esnasında dna'lar birbirine karışır ve seth abimiz için ızdırap dolu bir süreç başlar. aslında fly, tek mekân çekimi bir film olmasa da, mevzunun çoğunun seth'in yaşadığı evde geçiyor oluşu filmi değerli kılıyor. oyunculuk ön plana çıktığı gibi aynı zamanda bunaltıcı ve gergin bir ortam oluşuyor. biliyorsunuz ki, işler daha berbat bir hale gelecek ama siz yine de gergin bir şekilde mevzunun noktalanmasını bekliyorsunuz.
görsellik ve güzellik algısı... bu algının yerle bir oluşu, o esnada yaşanan ıstırap ve yabancılaşma vesaire tam tadında işlenmiştir diyebilirim. kafka ve dönüşüm nasıl ki, ''gregor samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.'' klişesi ile insanların beyninde yer etmişse, fly bilim kurgu severlerin aklında seth'in şu sözleriyle yer etmiştir; ''ben bir böceğim. bir zamanlar insan olduğunu rüyasında görmüş ve buna bayılmış bir böcek... ama artık rüya sona erdi! ve böcek uyandı!'' ki o sahneyi izlediğinizde ve devamında söylenenleri duyduğunuzda kafka klişesinden çok daha çarpıcı bir söylemle karşı karşıya olduğunuzu göreceksiniz diye düşünüyorum.
bu arada jeff goldblum'a pek çok yapımda denk gelmişimdir. fakat şunu söylemem lazım ki, seth rolünde çıkardığı iş muazzamdı ve bir daha bunun yanına dahi yaklaşamadı. sanırım onun tepe noktası da bu roldü. bilim kurgu severler için kült film statüsünde sayılabilecek bir yapımdır. es geçmemek lazım. beğenmeyecek olsanız dahi izlemenizde fayda var zira her kurguda diğerine yaptığınız yolculuk daha anlamlı bir hal alıyor. en azından benim için böyle.
bu filmi beğenmeyenlere şöyle baktığım doğrudur. *
aslında bu film bir yeniden çekim. 1958 yılındaki ilk versiyonunu, bu filmi izledikten sonra izlemiştim. tabi benim için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. bir bilim kurgu filmi olmaktan öte ,o koca kafalı sinek/insan karışımı yaratık tam bir komedi unsuruydu. kaldı ki ben eski filmleri seven bir tosbağayım. bayılırım hatta. bu yüzden 86 yapımının verdiği gazla, 58 yılına yaptığım zaman yolculuğunun, kapsülde kabuğumda ters dönmek suretiyle neticelendiğini üzüntü ile bildirmek isterim. kutsalı övebilmek adına bu kadar berbat bir filmin yapılmış olmasını ise esefle kınıyorum.
biz yine dönelim 86 yapımı olan bu filme. seth abi ışınlanma teknolojisini keşfeder. zaten zeki bir hergele. ama ne yazık ki işler yolunda gitmez. verenica ablaya mevzuyu göstermeye çalışırken densiz, terbiyesi ve hadsiz bir sinek kabine dalıverir. ışınlanma esnasında dna'lar birbirine karışır ve seth abimiz için ızdırap dolu bir süreç başlar. aslında fly, tek mekân çekimi bir film olmasa da, mevzunun çoğunun seth'in yaşadığı evde geçiyor oluşu filmi değerli kılıyor. oyunculuk ön plana çıktığı gibi aynı zamanda bunaltıcı ve gergin bir ortam oluşuyor. biliyorsunuz ki, işler daha berbat bir hale gelecek ama siz yine de gergin bir şekilde mevzunun noktalanmasını bekliyorsunuz.
görsellik ve güzellik algısı... bu algının yerle bir oluşu, o esnada yaşanan ıstırap ve yabancılaşma vesaire tam tadında işlenmiştir diyebilirim. kafka ve dönüşüm nasıl ki, ''gregor samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.'' klişesi ile insanların beyninde yer etmişse, fly bilim kurgu severlerin aklında seth'in şu sözleriyle yer etmiştir; ''ben bir böceğim. bir zamanlar insan olduğunu rüyasında görmüş ve buna bayılmış bir böcek... ama artık rüya sona erdi! ve böcek uyandı!'' ki o sahneyi izlediğinizde ve devamında söylenenleri duyduğunuzda kafka klişesinden çok daha çarpıcı bir söylemle karşı karşıya olduğunuzu göreceksiniz diye düşünüyorum.
bu arada jeff goldblum'a pek çok yapımda denk gelmişimdir. fakat şunu söylemem lazım ki, seth rolünde çıkardığı iş muazzamdı ve bir daha bunun yanına dahi yaklaşamadı. sanırım onun tepe noktası da bu roldü. bilim kurgu severler için kült film statüsünde sayılabilecek bir yapımdır. es geçmemek lazım. beğenmeyecek olsanız dahi izlemenizde fayda var zira her kurguda diğerine yaptığınız yolculuk daha anlamlı bir hal alıyor. en azından benim için böyle.
bu filmi beğenmeyenlere şöyle baktığım doğrudur. *
devamını gör...
tanım da tanım ille de tanım ah tanım yok da tanım
arkadaş biri beni aydınlatsın üstüme toprak, tiner falan atsın. afedersiniz adam tanım diye s*çmık atmış, altına yeriyoruz az feyz alır diye belki moderatör geliyor siliyor neymiş tanım eksik. yahu siz bu adamlara müdahale etmiyorsunuz diye emek veriyoruz zaten ne troll sevdalısıymışsınız. ben sol tarafta s*çmık okumak için 3000 tanımlık emek vermiyorum buraya kusura bakmayın.
tanım: amatör moderasyona tanım da tanım.
zıplayan hoplayan yazarlara ithafen edit, ben bunu elli kere söyledim moderasyona don't panic. keyiften yazmıyoruz buraya.
tanım: amatör moderasyona tanım da tanım.
zıplayan hoplayan yazarlara ithafen edit, ben bunu elli kere söyledim moderasyona don't panic. keyiften yazmıyoruz buraya.
devamını gör...
hani iyiler hep kazanırdı
yukarıda bir arkadaşımızın da değindiği gibi, kavram kargaşasından kaynaklanan bir sorgulamadır.
öncelikle, "kazanmak" nedir? birisine kazık atarak cebine bir miktar para atan kişi kazanmış mı olur örneğin? yoksa onurunu, yaşam amacını, benlik bütünlüğünü yitirdiği için asıl kaybeden midir? onur, direngenlik, mertlik, gönül ferahlığı; asıl bunlar değil midir insana kazandığını, mutlu olduğunu hissettiren? spartaküs mü kazandı, onu çarmıha gerenler mi? bunu düşününüz.
ikincisi, "kazanmak" denen şeyi hangi vadede değerlendirmek gerekir? beş bin metre yarışında dört bininci metreyi geride geçen yarışçı kaybetmiş denebilir mi? hadi onu da geçelim, bu yarışı kaybetse bile, yarışçının önünde daha onlarca yarış yok mudur? kazanmak denen şey, illaki girilen her yarışı kazanmak mıdır, yoksa belirlenmiş bir amaca doğru yene yenile ilerlemek midir?
üçüncüsü, "iyi" kimdir? işte bu soruya, epey kaba bir tarzda da olsa, brecht "iyi adama bir iki soru" şiiriyle yanıt vermiştir. bunu da düşününüz.
öncelikle, "kazanmak" nedir? birisine kazık atarak cebine bir miktar para atan kişi kazanmış mı olur örneğin? yoksa onurunu, yaşam amacını, benlik bütünlüğünü yitirdiği için asıl kaybeden midir? onur, direngenlik, mertlik, gönül ferahlığı; asıl bunlar değil midir insana kazandığını, mutlu olduğunu hissettiren? spartaküs mü kazandı, onu çarmıha gerenler mi? bunu düşününüz.
ikincisi, "kazanmak" denen şeyi hangi vadede değerlendirmek gerekir? beş bin metre yarışında dört bininci metreyi geride geçen yarışçı kaybetmiş denebilir mi? hadi onu da geçelim, bu yarışı kaybetse bile, yarışçının önünde daha onlarca yarış yok mudur? kazanmak denen şey, illaki girilen her yarışı kazanmak mıdır, yoksa belirlenmiş bir amaca doğru yene yenile ilerlemek midir?
üçüncüsü, "iyi" kimdir? işte bu soruya, epey kaba bir tarzda da olsa, brecht "iyi adama bir iki soru" şiiriyle yanıt vermiştir. bunu da düşününüz.
devamını gör...
toplumsal işbölümü
emile durkheim kitabıdır. bu kitabında, küçük ölçekli toplumları, endüstrileşmiş toplumlar ile karşılaştırır.
devamını gör...
hijo de la luna
(iho dela luna) ay'ın çocuğu veya ay'ın oğlu anlamına gelen ve ispanyol pop grubu mecano'ya ait ispanyolca şarkıdır. bu şarkı, bir ispanyol çingenesinin ay'a eş bulmak için yalvarmasını, ay'ın ise buna karşılık kadının doğacak ilk çocuğunu kendisine vermesini şart koştuğu eski bir efsaneyi anlatır.şarkının ismi de buradan gelir.
alman senfonik metal grubu haggard'ın yorumu ise olağanüstüdür.
alman senfonik metal grubu haggard'ın yorumu ise olağanüstüdür.
devamını gör...
israil'in mescid-i aksa'ya saldırması
islamcılar yine siviller ölüyor diye ağlamaya başlamış pkkdan bir farkları yok pkkda böyle saldırır sonra bombalanınca siviller ölüyor diye ağlar ya silah bırakırsın güçlü olana boyun eğersin yada sivil ölürse ağlamazsın ayrıca mescidi aksa israilin kılıç hakkıdır gücünüz varsa gidin alın geri.
devamını gör...
yıkıcılık mazisi
cafer modarres sadeghi’nin iki öykülük öykü kitabına ismini veren ben sabaha kadar uyanığım öyküsünde geçen bir sözdür.
artık aldığınız yaşlar alacağınız yaşlardan daha fazla olmaya başladığında dönüp geçmişe bir göz atma ihtiyacı hissedersiniz. nostaljik bir yenilenme ve hatırlama hesabından çok; bir hesap çıkarma, olup biteni anlamlandırma çabasıdır bu geri dönüşün bir arpa boyu uzanan halsizliği.
ben de geri dönüp baktığımda az gidip uz gittiğimden ve dere tepe düz gittiğimden emin olduktan sonra gökten düşen üç elmadan sadece birini yerden alıp kafamı şöyle bir ovuşturup acıdan kurtularak düşünmeye başladım.
ve benim de bir yıkıcılık mazim olduğu ortaya çıktı geçmişimi daha iyi görebilmek için kullandığım kozmik gözlerimin nedenini açıklamaya çalışırken.
sanki belli bir yaş aralığında dokunduğum her şeyi yerle yeksan etmişim ve işin en kötü yanı ise bunun farkına varmayacak kadar iyi niyetli bir kötü adammışım. ne kadar çok insana zarar vermişim, ne kadar çok umudu yıkıp geçmişim, ne kadar hayal kırıklığı yaratmışım.
mazimde kalmasını umduğum yıkıcılığa kesin olarak bir son verme isteğindeyim. bir sonraki yaşım bir dönüm noktası olacak, bunun sözünü aldım. yıkılcılık mazisi kaybolup gider belki. enkazın altında sapasağlam çıkarım.
artık aldığınız yaşlar alacağınız yaşlardan daha fazla olmaya başladığında dönüp geçmişe bir göz atma ihtiyacı hissedersiniz. nostaljik bir yenilenme ve hatırlama hesabından çok; bir hesap çıkarma, olup biteni anlamlandırma çabasıdır bu geri dönüşün bir arpa boyu uzanan halsizliği.
ben de geri dönüp baktığımda az gidip uz gittiğimden ve dere tepe düz gittiğimden emin olduktan sonra gökten düşen üç elmadan sadece birini yerden alıp kafamı şöyle bir ovuşturup acıdan kurtularak düşünmeye başladım.
ve benim de bir yıkıcılık mazim olduğu ortaya çıktı geçmişimi daha iyi görebilmek için kullandığım kozmik gözlerimin nedenini açıklamaya çalışırken.
sanki belli bir yaş aralığında dokunduğum her şeyi yerle yeksan etmişim ve işin en kötü yanı ise bunun farkına varmayacak kadar iyi niyetli bir kötü adammışım. ne kadar çok insana zarar vermişim, ne kadar çok umudu yıkıp geçmişim, ne kadar hayal kırıklığı yaratmışım.
mazimde kalmasını umduğum yıkıcılığa kesin olarak bir son verme isteğindeyim. bir sonraki yaşım bir dönüm noktası olacak, bunun sözünü aldım. yıkılcılık mazisi kaybolup gider belki. enkazın altında sapasağlam çıkarım.
devamını gör...
adalet bakanı'nın adaletsizliğe isyan etmesi
(bkz: kader kime şikayet edeyim seni)
(bkz: kimseye etmem şikayet) ağlarım ben halime...
(bkz: adaletin bu mu dünya)
(bkz: kimseye etmem şikayet) ağlarım ben halime...
(bkz: adaletin bu mu dünya)
devamını gör...
oruç tutma nedenleri
1) oruç, cenâb-ı hakk’a ve o’nun emirlerine bağlılığın göstergesidir.
bakara 155 : andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. sabredenleri müjdele!
2) oruç, müminleri sabra alıştırır.
bakara 153 : ey iman edenler! sabır ve namazla yardım dileyin. şüphesiz allah sabredenlerin yanındadır.
3) oruç, şükür ifâdesidir.
bakara 183 : ey îman edenler! oruç, sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. umulur ki korunursunuz.
4) oruç, günahları bağışlatır.
buhari : kim fazîletine inanarak ve karşılığını allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.
5) oruç, bedenin zekâtıdır.
taberani : her şeyin bir zekâtı vardır. bedenin zekâtı da oruçtur.
6) oruç, bedenin sağlığıdır.
devamlı çalışan her varlığın mutlak dinlenmeye ihtiyâcı vardır. on bir ay, bütün âzâlarımızla çalışan bedenimizin bir ay belli zaman dilimlerinde biraz istirahat etmesi çok mâkuldür. islâm’ın beş şartından biri olan oruç, hakikaten şifa kaynağıdır. avrupa ve amerika’da doktorlar, hastalarına oruç tutmalarını tavsiye ediyorlar. oruçla insan vücûdunda biriken toksinler, fazla yağlar, birikmiş zehirler vücuttan dışarı atılır. bu sebeple oruç islam ülkelerinin dışında da hızla yayılmaktadır.
7) oruç, ahlâkı güzelleştirir.
buhari : kim yalanı, gıybet, dedikodu gibi günah sözleri terk etmezse bilsin ki onun yiyip içmesini bırakmasına allah teâlâ’nın ihtiyâcı yoktur.
8) oruç, rızkı bereketlendirir.
taberani : bereket ayı olan ramazan geldi. allah teâlâ onda size zenginlik ve rahmet indirir. hata ve kusurları bağışlar, duâları kabul eder. allah teâlâ, sizin amellerinize bakar ve sizinle meleklerine iftihar eder. öyle ise, allah katında hayırlı olmaya bakın, hayır işleyin. gerçekten en bedbaht kimse, allah teâlâ’nın rahmetinden mahrum kalandır.” buyrulur.
[[/alıntı]]
bakara 155 : andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. sabredenleri müjdele!
2) oruç, müminleri sabra alıştırır.
bakara 153 : ey iman edenler! sabır ve namazla yardım dileyin. şüphesiz allah sabredenlerin yanındadır.
3) oruç, şükür ifâdesidir.
bakara 183 : ey îman edenler! oruç, sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. umulur ki korunursunuz.
4) oruç, günahları bağışlatır.
buhari : kim fazîletine inanarak ve karşılığını allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.
5) oruç, bedenin zekâtıdır.
taberani : her şeyin bir zekâtı vardır. bedenin zekâtı da oruçtur.
6) oruç, bedenin sağlığıdır.
devamlı çalışan her varlığın mutlak dinlenmeye ihtiyâcı vardır. on bir ay, bütün âzâlarımızla çalışan bedenimizin bir ay belli zaman dilimlerinde biraz istirahat etmesi çok mâkuldür. islâm’ın beş şartından biri olan oruç, hakikaten şifa kaynağıdır. avrupa ve amerika’da doktorlar, hastalarına oruç tutmalarını tavsiye ediyorlar. oruçla insan vücûdunda biriken toksinler, fazla yağlar, birikmiş zehirler vücuttan dışarı atılır. bu sebeple oruç islam ülkelerinin dışında da hızla yayılmaktadır.
7) oruç, ahlâkı güzelleştirir.
buhari : kim yalanı, gıybet, dedikodu gibi günah sözleri terk etmezse bilsin ki onun yiyip içmesini bırakmasına allah teâlâ’nın ihtiyâcı yoktur.
8) oruç, rızkı bereketlendirir.
taberani : bereket ayı olan ramazan geldi. allah teâlâ onda size zenginlik ve rahmet indirir. hata ve kusurları bağışlar, duâları kabul eder. allah teâlâ, sizin amellerinize bakar ve sizinle meleklerine iftihar eder. öyle ise, allah katında hayırlı olmaya bakın, hayır işleyin. gerçekten en bedbaht kimse, allah teâlâ’nın rahmetinden mahrum kalandır.” buyrulur.
[[/alıntı]]
devamını gör...
yazarların kişisel çöküşünün başladığı yıl
2015. o yıldan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı, hiçbir şey...
devamını gör...
evde bira yapmak
hazır bira kitleriyle 3 kere denedim.
önce tekel büfelerinden depozitolu şişeler aldım (50 tane, normalde 48 şişe çıkıyor tek seferde ama 2 tane de yedekte dursun). bira kitleri satan yerler de şişe satıyorlar ama pahalı. depozito daha ucuza geliyor.
şimdi efenim şişeleri önce deterjanla filan iç dış güzel yıkadım, sonrasında bulaşık makinasında bir tur daha yıkadım. sonrasında bira kitiyle gelen dezenfekte etmek için kullanılan iki farklı ürün var. bunları sırayla yapmanız gerekiyor. (tarif kısmına girmiyorum zira bira kitiyle gelen broşürde detaylı anlatıyor.)
önce kovada 2 hafta ürünün mayalanmasını bekliyorsunuz, sonra da temizlenmiş şişelere doldurup (burası çok sıkıcı, iflahını kesiyor insanın) içine şeker atarak 1 hafta da şişede gazlanmasını bekliyorsunuz. şişe kapaklarının çok sıkı kapatılması lazım. en ufak hava sızıntı tüm emeklerinizi hiç eder.
ben ilk yaptığımda biraz hayal kırıklığı oldu. hatta 10 - 15 şişesini tükettim ama içime sinmedi bir türlü, bıraktım unuttum gitti kalan 30 civarı şişeyi, bakkaldan almaya devam ettim.
aradan 5 ay filan geçince evde bira olmadığı ve bakkala gitmeye üşendiğim bir gün aklıma geldi baktım şişelere. uzun süre bekleyince biranın tadı çok iyiydi. piyasada satılan pilsner biralardan daha iyiydi. dolayısıyla sabırsızlık edip hemen açmaktansa şişedeyken en az 1 ay bekletmek çok daha iyi sonuçlar verir.
son sefer yaptığımda mayalanma sürecinde kovanın ağzını iyi kapatamamışım, hava sızmış. tüm birayı bozmuştu malesef. o günden sonra atom fiziği de profesörlük de yerin dibine batsın diyip bıraktım bu işleri.
önce tekel büfelerinden depozitolu şişeler aldım (50 tane, normalde 48 şişe çıkıyor tek seferde ama 2 tane de yedekte dursun). bira kitleri satan yerler de şişe satıyorlar ama pahalı. depozito daha ucuza geliyor.
şimdi efenim şişeleri önce deterjanla filan iç dış güzel yıkadım, sonrasında bulaşık makinasında bir tur daha yıkadım. sonrasında bira kitiyle gelen dezenfekte etmek için kullanılan iki farklı ürün var. bunları sırayla yapmanız gerekiyor. (tarif kısmına girmiyorum zira bira kitiyle gelen broşürde detaylı anlatıyor.)
önce kovada 2 hafta ürünün mayalanmasını bekliyorsunuz, sonra da temizlenmiş şişelere doldurup (burası çok sıkıcı, iflahını kesiyor insanın) içine şeker atarak 1 hafta da şişede gazlanmasını bekliyorsunuz. şişe kapaklarının çok sıkı kapatılması lazım. en ufak hava sızıntı tüm emeklerinizi hiç eder.
ben ilk yaptığımda biraz hayal kırıklığı oldu. hatta 10 - 15 şişesini tükettim ama içime sinmedi bir türlü, bıraktım unuttum gitti kalan 30 civarı şişeyi, bakkaldan almaya devam ettim.
aradan 5 ay filan geçince evde bira olmadığı ve bakkala gitmeye üşendiğim bir gün aklıma geldi baktım şişelere. uzun süre bekleyince biranın tadı çok iyiydi. piyasada satılan pilsner biralardan daha iyiydi. dolayısıyla sabırsızlık edip hemen açmaktansa şişedeyken en az 1 ay bekletmek çok daha iyi sonuçlar verir.
son sefer yaptığımda mayalanma sürecinde kovanın ağzını iyi kapatamamışım, hava sızmış. tüm birayı bozmuştu malesef. o günden sonra atom fiziği de profesörlük de yerin dibine batsın diyip bıraktım bu işleri.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
.....
suları düşün bir kez, yolları ne yakın düşer ölüme. ya da eski bir kente sür, yalınayak gelmişse unuttuğun yüzler. mutlak sarı bir çiçek bulacaklardır aşka ve sulara ilişmeyen...
...... ilkiz kucur
suları düşün bir kez, yolları ne yakın düşer ölüme. ya da eski bir kente sür, yalınayak gelmişse unuttuğun yüzler. mutlak sarı bir çiçek bulacaklardır aşka ve sulara ilişmeyen...
...... ilkiz kucur
devamını gör...
