optik yanılsama
“duyularımıza güvenilebilir ancak kolayca kandırılabilirler” *
manipülasyon marifetini kullanarak, göz veya beynin kandırılması dolayısıyla gerçekte olandan farklı bir görüntü, renk veya hareket algılama olarak tarif edilebilir. yani, renk ve biçim gibi faktörlerin etkisiyle algılanan görüntü ile gerçekte var olan görüntünün birbirinden farklı olmasıdır.
dijital medya sanatçısı ve yazılım geliştiricisi olan øyvind kolås'ın görsel bir deneyi; "renk asimilasyon ızgara yanılsaması". gerçekte siyah beyaz olan bir görselin üzerine renkli çizgilerden oluşan bir grid yerleştirerek, görseli renkli algılamamıza neden oluyor.
øyvind kolås, deneyini şöyle açıklamış: "gri tonlu bir görselin üzerine bindirilen ve fazla doygunluğa sahip olan renkli bir ızgara, gri tonlu hücrelerin sanki renkliymiş gibi algılanmasına yol açıyor."

mükemmele yakın sonucu grid sistemiyle elde ettiği halde onun kadar etkili olmayan nokta ve çizgi gibi başka seçenekleri de kullanmış øyvind kolås.
sonuç: "ızgaralar siyah/beyaz arka plan üzerine bindirildiğinde görüntünün ortalaması alınıyor, biz görseli renkli olarak algılıyoruz.


optik illüzyonlar 3 tür;
- değişmez yanılsama: birden fazla görselin aralıklı bile olsa, bir araya gelerek gerçekliklerinden farklı bir görsel oluşturmasıdır. ana görseli oluşturan görsellerin her biri kolaylıkla ayırt edilebildiği halde ana görsel, onu oluşturan küçük görsellerden tamamen farklıdır. burada (bkz: giuseppe arcimboldo)
- fizyolojik yanılsama: parlaklık, eğim, renk, boyut, konum veya harekete aşırı maruz kalmış beynin ya da gözün etkilenmesidir.
- bilişsel yanılsama: bilinçsiz algılamaya dayanır. bu tip bir yanılsamada kişinin bakış açısı etkendir.
şu örnekte a ve b karelerinin aynı renkte olduğuna inanmak mümkün değil,

ben karelerin ayrı ayrı görüntülerini kaydedip kıyasladım:


bu da hermann ebbinghaus’ın ızgara illüzyonu:

optik yanılsama sanatın da özellikle, resim ve heykel sanatlarının ve hatta sinemanın da faydalandığı bir alan. "op art" yani, optik art tanımı bunu açıklar. bu akımda renkler ve geometrik şekiller ön plana alınır, rengin ve biçimlerin kompozisyonu optik bir yanılsama oluşturmak üzere düzenlenir. m. c. escher, giuseppe arcimboldo, victor vasarely, op art kapsamına alınacak çalışmalar yapan sanatçıların en bilindikleridir.
kaynak
kaynak
manipülasyon marifetini kullanarak, göz veya beynin kandırılması dolayısıyla gerçekte olandan farklı bir görüntü, renk veya hareket algılama olarak tarif edilebilir. yani, renk ve biçim gibi faktörlerin etkisiyle algılanan görüntü ile gerçekte var olan görüntünün birbirinden farklı olmasıdır.
dijital medya sanatçısı ve yazılım geliştiricisi olan øyvind kolås'ın görsel bir deneyi; "renk asimilasyon ızgara yanılsaması". gerçekte siyah beyaz olan bir görselin üzerine renkli çizgilerden oluşan bir grid yerleştirerek, görseli renkli algılamamıza neden oluyor.
øyvind kolås, deneyini şöyle açıklamış: "gri tonlu bir görselin üzerine bindirilen ve fazla doygunluğa sahip olan renkli bir ızgara, gri tonlu hücrelerin sanki renkliymiş gibi algılanmasına yol açıyor."

mükemmele yakın sonucu grid sistemiyle elde ettiği halde onun kadar etkili olmayan nokta ve çizgi gibi başka seçenekleri de kullanmış øyvind kolås.
sonuç: "ızgaralar siyah/beyaz arka plan üzerine bindirildiğinde görüntünün ortalaması alınıyor, biz görseli renkli olarak algılıyoruz.


optik illüzyonlar 3 tür;
- değişmez yanılsama: birden fazla görselin aralıklı bile olsa, bir araya gelerek gerçekliklerinden farklı bir görsel oluşturmasıdır. ana görseli oluşturan görsellerin her biri kolaylıkla ayırt edilebildiği halde ana görsel, onu oluşturan küçük görsellerden tamamen farklıdır. burada (bkz: giuseppe arcimboldo)
- fizyolojik yanılsama: parlaklık, eğim, renk, boyut, konum veya harekete aşırı maruz kalmış beynin ya da gözün etkilenmesidir.
- bilişsel yanılsama: bilinçsiz algılamaya dayanır. bu tip bir yanılsamada kişinin bakış açısı etkendir.
şu örnekte a ve b karelerinin aynı renkte olduğuna inanmak mümkün değil,

ben karelerin ayrı ayrı görüntülerini kaydedip kıyasladım:


bu da hermann ebbinghaus’ın ızgara illüzyonu:

optik yanılsama sanatın da özellikle, resim ve heykel sanatlarının ve hatta sinemanın da faydalandığı bir alan. "op art" yani, optik art tanımı bunu açıklar. bu akımda renkler ve geometrik şekiller ön plana alınır, rengin ve biçimlerin kompozisyonu optik bir yanılsama oluşturmak üzere düzenlenir. m. c. escher, giuseppe arcimboldo, victor vasarely, op art kapsamına alınacak çalışmalar yapan sanatçıların en bilindikleridir.
kaynak
kaynak
devamını gör...
anoreksiya nervoza
genellikle genç kadınlarda görülen, yemek yememe, çok az uyuma ve buna rağmen oldukça aktif olmakla karakterize psikolojik bir bozukluktur.
bu hastalar, ince kalma konusunda oldukça takıntılılardır. yemek yemeyi reddederler, çok az uyurlar ve çok aktiflerdir. anoreksiya nervozada kişi, şişman olduğunu düşünürek çok düşük kalorili oldukça sıkı diyetler uygular.
kilo almaktan aşırı korkarlar ve zayıf olmalarına rağmen sıkı diyetler uygularlar. asla ince olduklarına inanmazlar ve sürekli tartılma davranışı gösterirler.
anoreksiya nervoza hastaları da aynı bulimia nervoza hastaları gibi yediklerini kusarak çıkarma davranışı gösterebilirler. ayrıca diyet hapları ve müshil de kullanabilirler.
bu hastalığın kendine özgü bir nedeni yoktur. birkaç faktörün bir araya gelmesi ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. hastaların mükemmelliyetçi olması, bebeklik dönemindeki yanlış beslenme davranışları, genetik yatkınlık ve çevresel faktörler etkili olabilir. özellikle moda dünyasındaki zayıf olmanın güzellikle bağdaştırılması ergenlik döneminde olumsuz bir etki yaratabilir.
anoreksiya nervoza tanısı, kişinin normal kilosunu kabul etmemesi, kilo almaktan duyulan aşırı korkusunun değerlendirilmesi ile koyulur.
bu hastalar, ince kalma konusunda oldukça takıntılılardır. yemek yemeyi reddederler, çok az uyurlar ve çok aktiflerdir. anoreksiya nervozada kişi, şişman olduğunu düşünürek çok düşük kalorili oldukça sıkı diyetler uygular.
kilo almaktan aşırı korkarlar ve zayıf olmalarına rağmen sıkı diyetler uygularlar. asla ince olduklarına inanmazlar ve sürekli tartılma davranışı gösterirler.
anoreksiya nervoza hastaları da aynı bulimia nervoza hastaları gibi yediklerini kusarak çıkarma davranışı gösterebilirler. ayrıca diyet hapları ve müshil de kullanabilirler.
bu hastalığın kendine özgü bir nedeni yoktur. birkaç faktörün bir araya gelmesi ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. hastaların mükemmelliyetçi olması, bebeklik dönemindeki yanlış beslenme davranışları, genetik yatkınlık ve çevresel faktörler etkili olabilir. özellikle moda dünyasındaki zayıf olmanın güzellikle bağdaştırılması ergenlik döneminde olumsuz bir etki yaratabilir.
anoreksiya nervoza tanısı, kişinin normal kilosunu kabul etmemesi, kilo almaktan duyulan aşırı korkusunun değerlendirilmesi ile koyulur.
devamını gör...
birine sadece kadın olduğu için saygı duymak
"fazladan ağırlık taşımak" çirkin bir tabir olmakla birlikte doğum yapmak kadının göreviymiş gibi lanse etmektir ve tamamıyla yanlış bir düşüncedir.
"bir insanın bu dünyaya gelip yaşamış olması bile kendisine saygı duyulmasını gerektirir" diye bir söz var ve ben buna da katılmıyorum mesela.
evet insanların düşüncelerine, yaptıklarına, söylediklerine saygı göstermeliyiz fakat bunun bir sınırı var, kendimizi kandırmayalım. mesela neden genç bir insan genelin yanlış gördüğü bir şey yaptığında eleştirilirken aynı şeyi yaşlı bir birey yaptığında "o büyük, saygı göster" oluyor? saygı, yaşa göre artıp azalan bir kavram mı? o kişi kendisine saygı gösterilmesi için çabalamadı ki, sadece uzun süre hayatta kaldı.
kısaca, birine sadece cinsiyeti ya da yaşından dolayı saygı duymak bana düşüncesizce bir hareket olarak geliyor. normal konularda ve insanların hassasiyetine dokunmayan alanlarda zaten saygı göstermek zorundayız fakat dediğim gibi her şeyin bir sınırı var. sınırı geçen kişilere saygı gösteremem. saygı göstermeme hareketim de o kişileri dinlememek ve söylediklerini, yaptıklarını önemsememektir.
"bir insanın bu dünyaya gelip yaşamış olması bile kendisine saygı duyulmasını gerektirir" diye bir söz var ve ben buna da katılmıyorum mesela.
evet insanların düşüncelerine, yaptıklarına, söylediklerine saygı göstermeliyiz fakat bunun bir sınırı var, kendimizi kandırmayalım. mesela neden genç bir insan genelin yanlış gördüğü bir şey yaptığında eleştirilirken aynı şeyi yaşlı bir birey yaptığında "o büyük, saygı göster" oluyor? saygı, yaşa göre artıp azalan bir kavram mı? o kişi kendisine saygı gösterilmesi için çabalamadı ki, sadece uzun süre hayatta kaldı.
kısaca, birine sadece cinsiyeti ya da yaşından dolayı saygı duymak bana düşüncesizce bir hareket olarak geliyor. normal konularda ve insanların hassasiyetine dokunmayan alanlarda zaten saygı göstermek zorundayız fakat dediğim gibi her şeyin bir sınırı var. sınırı geçen kişilere saygı gösteremem. saygı göstermeme hareketim de o kişileri dinlememek ve söylediklerini, yaptıklarını önemsememektir.
devamını gör...
kafa sözlük
kendimi kendimce ifade edebildiğim, içimi dökebildiğim ruhumu, zihnimi dinlendirdiğim sözlük.
bir süre kafa iznindeydim. zor günler geçirdim ve hala geçirmeye devam ediyorum. döndüm geldim, olaylar olaylar...
konulara girmeyeceğim. bilmediğim, dahil olmadığım mevzular. zaten mahkeme deyyolaaa aman şahit mahit yazarlar.
yönetimin tutumu bu konularda hoşuma gitti belirtmek isterim. çizgileri durdukları yer olaylara en azından bizlere yansıyan kısmıyla duruşları pek yerinde. olayı çirkinleştirmeden tarafsız kalabilmeleri ve gereğini yerine getirmeleri takdire şayan. selamlar olsun...
arkadaşlar buraları bu kadar ciddiye almayın. evet yazıyoruz, kendimizi ifade ediyoruz, belli başlı arkadaşlıklar kuruyoruz ama bu kadar. yani fikir beyan etmeye korkar olduk. garip bir kesim var ki ağzımızdan çıkan her şeyi kendilerine vazife edip yalanlamaya, eleştirmeye, kendilerince ortaya çıkarmaya ya da dalga geçmeye and içmişler. abicim size ne ya? biz size bir şey dediysek özelinize gelip saldırdıysak sizin fikrinize tü kaka dediysek amenna ama yani ağzımızdan çıkan miniminnak bir söze bile başka biri tanımla cevap veriyor. niye abi niye? ben senin gibi düşünmek zorunda mıyım? senin gibi yaşamak zorunda mıyım? sen tanımını kendi fikrinle giremiyor musun da bana, ona, buna cevaben giriyorsun? biri bir tanım girmiş bakıyorsun başkası ona cevap vermiş. yahu sane ne adam içini dökmüş? bana çok komik geliyor bunlar. hayat burayla ibaret sanki. sürekli açık aramak sürekli anti fikir üretmek üzerine bir dünya kurmuşsunuz kendinize çok ilginç. neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz inanın anlamıyorum?
neyse genel itibariyle çizgisi çok düzgün insanlar var. bilgi edindiğim, güldüğüm, tecrübelerinden yararlandığım, beni alıp başka başka yerlere götüren yazarlar... bazen mesaj kutularını tıklıyorum zaten. keyifle takip ediyor keyifle okuyorum aman sabahlar olmasın. hepinize çok selam mucukluyorum efem.
seviyorum burayı. kendim çalıp kendim oynuyorum. açıkçası en başlarda akışta dolaşıp her türlü tanımı ve yazarı okumayı seviyordum ama son günlerde bu tutumumu değiştirdim yukarıda saydığım nedenlerden dolayı. neyse işte orta yolu bulacağız elbet. selamlar olsun herkese kısa bir aradan sonra yine ben geldim.
sevgiler, saygılar...
bir süre kafa iznindeydim. zor günler geçirdim ve hala geçirmeye devam ediyorum. döndüm geldim, olaylar olaylar...
konulara girmeyeceğim. bilmediğim, dahil olmadığım mevzular. zaten mahkeme deyyolaaa aman şahit mahit yazarlar.
yönetimin tutumu bu konularda hoşuma gitti belirtmek isterim. çizgileri durdukları yer olaylara en azından bizlere yansıyan kısmıyla duruşları pek yerinde. olayı çirkinleştirmeden tarafsız kalabilmeleri ve gereğini yerine getirmeleri takdire şayan. selamlar olsun...
arkadaşlar buraları bu kadar ciddiye almayın. evet yazıyoruz, kendimizi ifade ediyoruz, belli başlı arkadaşlıklar kuruyoruz ama bu kadar. yani fikir beyan etmeye korkar olduk. garip bir kesim var ki ağzımızdan çıkan her şeyi kendilerine vazife edip yalanlamaya, eleştirmeye, kendilerince ortaya çıkarmaya ya da dalga geçmeye and içmişler. abicim size ne ya? biz size bir şey dediysek özelinize gelip saldırdıysak sizin fikrinize tü kaka dediysek amenna ama yani ağzımızdan çıkan miniminnak bir söze bile başka biri tanımla cevap veriyor. niye abi niye? ben senin gibi düşünmek zorunda mıyım? senin gibi yaşamak zorunda mıyım? sen tanımını kendi fikrinle giremiyor musun da bana, ona, buna cevaben giriyorsun? biri bir tanım girmiş bakıyorsun başkası ona cevap vermiş. yahu sane ne adam içini dökmüş? bana çok komik geliyor bunlar. hayat burayla ibaret sanki. sürekli açık aramak sürekli anti fikir üretmek üzerine bir dünya kurmuşsunuz kendinize çok ilginç. neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz inanın anlamıyorum?
neyse genel itibariyle çizgisi çok düzgün insanlar var. bilgi edindiğim, güldüğüm, tecrübelerinden yararlandığım, beni alıp başka başka yerlere götüren yazarlar... bazen mesaj kutularını tıklıyorum zaten. keyifle takip ediyor keyifle okuyorum aman sabahlar olmasın. hepinize çok selam mucukluyorum efem.
seviyorum burayı. kendim çalıp kendim oynuyorum. açıkçası en başlarda akışta dolaşıp her türlü tanımı ve yazarı okumayı seviyordum ama son günlerde bu tutumumu değiştirdim yukarıda saydığım nedenlerden dolayı. neyse işte orta yolu bulacağız elbet. selamlar olsun herkese kısa bir aradan sonra yine ben geldim.
sevgiler, saygılar...
devamını gör...
kısa boylu kadınların daha güzel olması
yüreği iyi olsun. fiziksel özellikler gelip geçici. şunu bir anlasa insanlar her şey daha güzel olacak.
devamını gör...
söylemesi keyifli kelimeler
“enteresan” en sevdiğim kelimelerden biri. söylerken karşıdaki kişiyle dalga mı geçiyorsun, cidden ımmm değişikmiş mi demek istiyorsun; onun zeka seviyesine göre anlamı değişiyor.
devamını gör...
desert rose
bir hafta kadar önce keşfettiğim, shape of my heart ile aklımıza kazınan sting'in cezayirli olan cheb mami ile birlikte düetini paylaştığı mükemmel ötesi bir parça.
anısı olan bir şarkı, inşallah heba olmaz. bu tür olağanüstü güzellikler heba olmalarıyla ünlüdür.
anısı olan bir şarkı, inşallah heba olmaz. bu tür olağanüstü güzellikler heba olmalarıyla ünlüdür.
devamını gör...
yarı iletken
yalıtkan olduğu halde geçici etkiler sonucunda iletken hale gelen ve bu etkiler ortadan kalktığında tekrar yalıtkan olan malzeme. elektronik devrelerde sıklıkla kullanlırlar. germanyum ve silisyum, en meşhur örnekleridir.
devamını gör...
another
12 bölüm ve 1 bölüm ova'dan oluşan korku animesidir.
bir kasabada bir söylenti dolaşmaktadır. ortaokul 3-3 sınıfında her sene bir ölü kendini canlı sanarak sınıfa yerleşmektedir..

mikami mei'yi kendini canlı sanan bir ölü diye düşünmüştüm, sonra düşüncelerim değişti: sizi ters köşe edebilecek animelerden.
bir kasabada bir söylenti dolaşmaktadır. ortaokul 3-3 sınıfında her sene bir ölü kendini canlı sanarak sınıfa yerleşmektedir..

mikami mei'yi kendini canlı sanan bir ölü diye düşünmüştüm, sonra düşüncelerim değişti: sizi ters köşe edebilecek animelerden.
devamını gör...
içimizin dışımızın siyaset olması
ülkenin mevcut koşullarında aksi mümkün olmayan durum.
ihtiyaçlar hiyerarşisi diye bir kavram var malum. önce hayatta kalalım sonra başka şeylerle ilgileniriz.
(aynı muhabbet yangın konusunda da var; ülke yanarken siyaset yapmayın bik bik. kardeşim ülkede çıkan yangında bile alınan tavır politik. biz n'apalım? bütün ülke yanacaktı az daha. an itibariyle bir, atlantis gibi denizin dibine batmadığımız kaldı.)
ihtiyaçlar hiyerarşisi diye bir kavram var malum. önce hayatta kalalım sonra başka şeylerle ilgileniriz.
(aynı muhabbet yangın konusunda da var; ülke yanarken siyaset yapmayın bik bik. kardeşim ülkede çıkan yangında bile alınan tavır politik. biz n'apalım? bütün ülke yanacaktı az daha. an itibariyle bir, atlantis gibi denizin dibine batmadığımız kaldı.)
devamını gör...
20 şubat 2021 alanyaspor galatasaray maçı
galatasaray için zor bir maç olacaktır. kupa maçında ki hataların tekrarı ciddi anlamda yıkım yaratabilir.
fatih hoca önlemini almıştır diye düşünüyor ve psikolojimi rahatlatıyorum.
skor tahminim; 0-1.
fatih hoca önlemini almıştır diye düşünüyor ve psikolojimi rahatlatıyorum.
skor tahminim; 0-1.
devamını gör...
satirik şiir
kişilerin ve toplumların sorunlarını alaycı bir dille anlatan şiirlerdir.
halk edebiyatında taşlama; divan edebiyatında hicviye olarak geçer.
halk edebiyatında taşlama; divan edebiyatında hicviye olarak geçer.
devamını gör...
0850 ile başlayan tacizci numaralar
-alo
*sessizlik*
+internetsiz ev kalmasın diye
*sessizlik*
+internetsiz ev kalmasın diye
devamını gör...
persona
ingmar bergman ustamın başyapıtı. fazla bir dayanağım yok ancak filmin senaryoya hapsedilmeden deneysel bir gözle çekildiğini ve ne yapılırsa yapılsın ustanın kafasındakinin tam olarak anlaşılamayacağını düşünüyorum. her izleyişimde farklı ve bazen zıt anlamlar yakalıyorum çünkü.
devamını gör...
ağlayamamak
eğer üzülüp ağlayamıyorsan kendini salmamandan kaynaklanıyordur. ciddi bir meseledir ağlayamamak. insanın bıçaklanıp vucudundan kan akmamasına benzer. ağlayamayan arkadaşların bir doktora görünmesi gerekir. eğer üzülüp ağlayamıyorsa.
devamını gör...
tanımlarda ayrı mesaj kutusunda ayrı bir insan olmak
burada "şöyle kaliteli, böyle mükemmel" diye övülen adamın, erkek cinsel organı görmek için discord'da günlerce kadın taklidi yapmasından sonra şaşırtmayan hadise.
devamını gör...
sarılık
kanda bilirubinin aşırı miktarda birikmesi sonucu deri mukoza ve göz akının sararması ile belirgin durumdur.
devamını gör...
atlas silkindi
türkçeye “ atlas vazgeçti” diye de çevrilen ayn rand üçlemesidir.
“kimse için yaşamayacağım ve kimsenin benim için yaşamasını istemeyeceğim.”
bu yemini yüksek sesle tekrar ettikten sonra bu yazıyı okumaya başlayabilirsiniz. zira bundan sonra okuyacağınız satırlar tamamıyla bu yeminin dayandığı felsefe üzerinedir. tam 1500 sayfalık bir seyahat “atlas silkindi”. bu zamana kadar yapılmamış bir edebiyat olayı, ya da bu zamana kadar bu kadar etkili olamamış.”atlas silkindi” bir destan sanki ama bu zamana kadar anlatılanların aksine bir yolda yürümekte kahramanlar, bir tersine destan.
hep jack london’ın mücadele eden, savaşan, ezilen insanları anlattığı romanlarını okuduk ve işçi sınıfına büyük bir sempati ve yakınlık duyarken işverenleri, sanayicileri, fabrikatörleri kan emici yarasalar olarak gördük. emile zola ütopik-sosyalist romanı “emek”te herkesin dostça kardeşçe yaşadığı, herkesin ihtiyacı kadarını alıp, yeteneği kadarını topluma hediye ettiği bir ülkeyi anlattı bize. b.traven, ezilen insanların hikayelerine o kadar inanmıştı ki ömrünü onların arasında geçirdi ve sadece onların hikayelerini anlattı. yani onlara göre zenginler kötü fakirler iyiydi, işverenler bencil işçiler çalışkan ve bonkördü, fabrikatörler sömüren fabrika çalışanları sömürülendi. ama ayn rand bunları hepsine itiraz etti, tümünü reddetti.
ona göre zenginler toplumun emniyet subabıydı. onlar olmazsa toplum ayakta kalamazdı. sömürülen kısım işçiler değil işverenlerdi. onlar zekalarını ortaya koyup bir servet üretiyor ve işçiler bundan en büyük payı kapmak için haksız bir mücadele veriyorlardı. “herkese ihtiyacı kadar herkesten yeteneği kadar” ilkesini en ağır biçimde eleştirirken, bunun toplumun temellerindeki dinamit olduğunu söylemekten kaçınmıyor.
bir insan sırf ihtiyaç duyduğu için ve hele de yeteneği kısıtlıysa neden daha yetenekli bir insandan fazla kazanmak durumunda kalsın ki? yani benim ihtiyacım olan şey sadece 10 dolarsa ve arkadaşımın ihtiyacı olan şey 1000 dolarsa ve arkadaşım yetenek fukarasıysa, onun ihtiyacını karşılamak için kaç gece fazla mesai yapmam gerekecek? komşumun ayağı kırılırsa onun yerine ne kadar daha çalışmam istenecek benden? işte sosyalizmin şiarı olan cümle bu sorularla sarsılıyor ayn rand tarafından. kitabın kahramanlarıın tümü fiziksel olarak yunan heykellerini andıran insanlar. zekaları ne kadar parlaksa vücutları da o kadar çarpıcı.
hank rearden, francisco d’anconia, ragnar danneskjöld… bu üç isim yakışıklı oldukları kadar zeki adamlar, son ikisi john galt’ın sınıf arkadaşları; hocaları hugh akstonla birlikte emin adımlarla yürümekteler ve karşılarında olanlardan biri de diğer hocaları dr. robert stadler. stadler kendi yaptığı makinenin kurbanı olanlardan. hugh akston fikirlerini sonuna kadar savunanlardan. ve dagny taggart… kuş gibi vücuduyla kendinden emin tavırları onu dünyanın en güzel kadını yapmaya yetecektir elbette ama o bunla yetinmeyip dev tren şirketi kompleksli kardeşi jim’e rağmen yönetmeye çalışır. bütün büyük adamlar ona aşıktır. hatta john galt bile.
ama john galt kim ki? bu bir soru değil, bu bir yakarı, bu çaresizlik bildiren bir deyim, bu herşeyin sonu, bu dünyanın motorlarını durduran adamın adı. dahi bir mühendis john galt ve new york’u karanlıklara gömecek zekaya sahip bir adam. sonunda sizi beklenmedik bir finale sürekleyecek olan adam.
george orwell hem “1984”te hem de “hayvan çiftliği”nde sosyalizmin uygulanış biçimini eleştirmişti, aynı şeyi zamyatin “biz”de yaptı ve ursula k. leguin “mülksüzler”de ama onlar sosyalizmi değil onun uygulanışını eleştirdiler ama ayn rand sosyalizmin dibine koymaya çalıştığı bombanın pimini bu kitapla çekmeyi kafaya koymuş bir yazardı. söylediklerinin tek kelimesine katılmadan okudum romanı, zira bir tek yeri kabul etmeye kalksaydım amansız bir kapitalist olabilirdim.
“kimse için yaşamayacağım ve kimsenin benim için yaşamasını istemeyeceğim.”
bu yemini yüksek sesle tekrar ettikten sonra bu yazıyı okumaya başlayabilirsiniz. zira bundan sonra okuyacağınız satırlar tamamıyla bu yeminin dayandığı felsefe üzerinedir. tam 1500 sayfalık bir seyahat “atlas silkindi”. bu zamana kadar yapılmamış bir edebiyat olayı, ya da bu zamana kadar bu kadar etkili olamamış.”atlas silkindi” bir destan sanki ama bu zamana kadar anlatılanların aksine bir yolda yürümekte kahramanlar, bir tersine destan.
hep jack london’ın mücadele eden, savaşan, ezilen insanları anlattığı romanlarını okuduk ve işçi sınıfına büyük bir sempati ve yakınlık duyarken işverenleri, sanayicileri, fabrikatörleri kan emici yarasalar olarak gördük. emile zola ütopik-sosyalist romanı “emek”te herkesin dostça kardeşçe yaşadığı, herkesin ihtiyacı kadarını alıp, yeteneği kadarını topluma hediye ettiği bir ülkeyi anlattı bize. b.traven, ezilen insanların hikayelerine o kadar inanmıştı ki ömrünü onların arasında geçirdi ve sadece onların hikayelerini anlattı. yani onlara göre zenginler kötü fakirler iyiydi, işverenler bencil işçiler çalışkan ve bonkördü, fabrikatörler sömüren fabrika çalışanları sömürülendi. ama ayn rand bunları hepsine itiraz etti, tümünü reddetti.
ona göre zenginler toplumun emniyet subabıydı. onlar olmazsa toplum ayakta kalamazdı. sömürülen kısım işçiler değil işverenlerdi. onlar zekalarını ortaya koyup bir servet üretiyor ve işçiler bundan en büyük payı kapmak için haksız bir mücadele veriyorlardı. “herkese ihtiyacı kadar herkesten yeteneği kadar” ilkesini en ağır biçimde eleştirirken, bunun toplumun temellerindeki dinamit olduğunu söylemekten kaçınmıyor.
bir insan sırf ihtiyaç duyduğu için ve hele de yeteneği kısıtlıysa neden daha yetenekli bir insandan fazla kazanmak durumunda kalsın ki? yani benim ihtiyacım olan şey sadece 10 dolarsa ve arkadaşımın ihtiyacı olan şey 1000 dolarsa ve arkadaşım yetenek fukarasıysa, onun ihtiyacını karşılamak için kaç gece fazla mesai yapmam gerekecek? komşumun ayağı kırılırsa onun yerine ne kadar daha çalışmam istenecek benden? işte sosyalizmin şiarı olan cümle bu sorularla sarsılıyor ayn rand tarafından. kitabın kahramanlarıın tümü fiziksel olarak yunan heykellerini andıran insanlar. zekaları ne kadar parlaksa vücutları da o kadar çarpıcı.
hank rearden, francisco d’anconia, ragnar danneskjöld… bu üç isim yakışıklı oldukları kadar zeki adamlar, son ikisi john galt’ın sınıf arkadaşları; hocaları hugh akstonla birlikte emin adımlarla yürümekteler ve karşılarında olanlardan biri de diğer hocaları dr. robert stadler. stadler kendi yaptığı makinenin kurbanı olanlardan. hugh akston fikirlerini sonuna kadar savunanlardan. ve dagny taggart… kuş gibi vücuduyla kendinden emin tavırları onu dünyanın en güzel kadını yapmaya yetecektir elbette ama o bunla yetinmeyip dev tren şirketi kompleksli kardeşi jim’e rağmen yönetmeye çalışır. bütün büyük adamlar ona aşıktır. hatta john galt bile.
ama john galt kim ki? bu bir soru değil, bu bir yakarı, bu çaresizlik bildiren bir deyim, bu herşeyin sonu, bu dünyanın motorlarını durduran adamın adı. dahi bir mühendis john galt ve new york’u karanlıklara gömecek zekaya sahip bir adam. sonunda sizi beklenmedik bir finale sürekleyecek olan adam.
george orwell hem “1984”te hem de “hayvan çiftliği”nde sosyalizmin uygulanış biçimini eleştirmişti, aynı şeyi zamyatin “biz”de yaptı ve ursula k. leguin “mülksüzler”de ama onlar sosyalizmi değil onun uygulanışını eleştirdiler ama ayn rand sosyalizmin dibine koymaya çalıştığı bombanın pimini bu kitapla çekmeyi kafaya koymuş bir yazardı. söylediklerinin tek kelimesine katılmadan okudum romanı, zira bir tek yeri kabul etmeye kalksaydım amansız bir kapitalist olabilirdim.
devamını gör...
tinder'da işid militanı ile eşleşen avusturalyalı
devamını gör...
hayat nasıl yaşanmalı sorunsalı
yaşadığının farkında olarak. günler, aylar, yıllar o kadar hızlı akıp geçiyor ki bu hızda bazen kendimizi, yaşadığımızı unutuyoruz. bugün bir parkta oturdum. ağaçtan düşen yaprakları, gökyüzünde uçan kuşları, çevremde gezinen kedileri izledim. o anın içinde o an orada olduğumu hissettim. hafif esen rüzgarla beraber düşen sarı kahverengi yapraklarla beraber sonbaharda olduğumuzu hissettim ilk defa. ve yaşadığımı, nefes aldığımı. keşke yaşadığımız her dakikanın böyle farkına varabilsek diye düşündüm. ama ne yazık ki sıklıkla kaybetmeden öğrenemiyor, sürekli unutuyoruz.
devamını gör...