en sevdiğin yazarların seni takip etmediğini öğrenmek
"yani sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı? "
(bkz: nazım hikmet ran) üstadımız gayet güzel özetlemiş. herkes istediğini takip etmekte özgürdür..
(bkz: nazım hikmet ran) üstadımız gayet güzel özetlemiş. herkes istediğini takip etmekte özgürdür..
devamını gör...
kafa sözlük radyo yayınında sevişmek
birkaç gün içerisinde ülke çapında ünlü olacağınızı garantileyecek olay. yalnız mavi donu kendiniz getireceksiniz. mavi don önemli...
böyle bir şeyin gerçek olduğunu hayal edin. insanlar normal bir yayın bekleyerek açıyorlar radyoyu. yavaş yavaş mevzu hedefinden sapıyor; tuhaf tuhaf konuşmalar, sesler vesaire... böyle bir ülkede bunu yaparak ciddi anlamda fenomen olurdunuz. tabii 2 cephe çıkardı ilk etapta ortaya hemen: ilki hayranlıkla "cesarete bak bee! helal olsun" övgülerini sıralayan kitle, ikincisi "toplumun ahlakı (var çünkü) bozuluyor"cular...
***
evet, gerçeklere dönebiliriz. yapan var, yapamayan var. oturun oturduğunuz yerde.
böyle bir şeyin gerçek olduğunu hayal edin. insanlar normal bir yayın bekleyerek açıyorlar radyoyu. yavaş yavaş mevzu hedefinden sapıyor; tuhaf tuhaf konuşmalar, sesler vesaire... böyle bir ülkede bunu yaparak ciddi anlamda fenomen olurdunuz. tabii 2 cephe çıkardı ilk etapta ortaya hemen: ilki hayranlıkla "cesarete bak bee! helal olsun" övgülerini sıralayan kitle, ikincisi "toplumun ahlakı (var çünkü) bozuluyor"cular...
***
evet, gerçeklere dönebiliriz. yapan var, yapamayan var. oturun oturduğunuz yerde.
devamını gör...
novaturient
latince bir kelime. hayatımızda kötü giden şeyleri kökten değiştirmeyi istemek anlamına geliyor.
ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreğiküt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
pablo neruda
ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar,
her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler,
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar,
beyaz üzerinde siyahı tercih edenler,
gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreğiküt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler,
bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar,
hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
gönlünde incelik barındırmayanlar.
ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler,
kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler,
ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar,
daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler,
bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar,
bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden,
anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
pablo neruda
devamını gör...
prosopagnosia
birazdan paylaşacağım deneyimlerim sayesinde kendinizle ilgili yeni bir şey keşfetme ihtimaliniz olan başlık. zira yüzleri ayırt edememe ile kendini gösteren, “yüz körlüğü” olarak da adlandırılan bu rahatsızlık toplumun kırkta birinde görülür. ancak farklı dereceleri vardır. bu rahatsızlıktan muzdarip olanların bir bölümü aynada kendini tanıyamazken, bir bölümü rahatsızlığının farkında bile değildir.
gelelim bana... insanları hatırlamakta oldum olası kötüydüm ve bunu dikkatsizliğime, zayıf hafızama bağlardım, ta ki yüz körlüğü ile ilgili izlediğim bir belgeselde aynı kadının iki fotoğrafını gösterip “yüz körü olanlar bu fotoğrafların aynı kişiye ait olduğunu iddia ederler” deninceye kadar. sonra araştırmalarım başladı, internette bir test yaptım ve teşhisi koydum.
on tane koyunun karşısına geçtiğinizde yüzleriyle ilgili ne denebilir? hepsi ilk bakışta birbirine benzer. ayırt etmek zorunda olsanız bazı özelliklerini ezberlersiniz. kulağı kısa, kafasında farklı renk tüy var, dişi kırık gibi. zamanla da hepsini öğrenirsiniz. on tane insanla bir araya geldiğinizde ise, şanslı çoğunluktansanız, her birini hiçbir çaba harcamadan ayırt edebilirsiniz. zavallı ben ise yanağında beni var, burnu büyük, kaşında yara izi var gibi ayırt edici özellikleri ezberlemeye çalışırım.
aslında insan yüzlerini herkes kendi ırkı için daha kolay ayırt eder. klişe olacak ama, normal olan sizin için de çinliler birbirlerine çok benzemiyor mu? saç, kıyafet gibi ipuçlarını elimine etmek için shaolin rahiplerinin olduğu bir filmi düşünün. insanları ayırmak zor değil mi? bruce lee gibi sık gördüğümüz karakterleri belki daha iyi tanıyorsunuzdur. filmin bir sahnesinde yer alsa tanırsınız. ama kung fu yapmayan, saçları kazınmış bir köylüyü oynasa belki tanımazsınız. buradan benim insanlar karşısındaki durumuma bağlayacağım.
yüzlere ilişkin ezberlemeye çalıştığım bilgiler, sizin bir bakışta hafızaya attığınızın yanında çok az, ayrıca pek ayırt edici değil. bıyıklı olarak kodladığım müdür, eğer iş yerindeki tek bıyıklı ise onu kolayca tanırım, ama çarşıda tanıyamam, çünkü bıyıklı çok insan vardır ve müdürü orada görme beklentim yoktur.
sizin birisiyle ilgili kafaya attığınız görsel 320x240 pikselse, benimki 32x24 olabilir. bir sürü kişiyle eşleşebilecek bir görüntü. bu durumda ilave bilgilere başvuruyorum. kıyafet, saç, yürüme şekli, postür, boy, kilo ve en önemlisi ses. sesler aynı normal insanlarda olduğu gibi bir çaba harcamaksızın hafızama kaydoluyor. yani “sesi ince, durarak ve alçak sesle konuşuyor” gibi bir kodlama yapmıyorum. aksine ses olduğu gibi hafızama geliyor ve birisi onun sesini tarif etmemi söylese tarif edebilirim. halbuki bir yüzü sorsalar, eğer özellikle dikkat edip, uzun, geniş, oval, cildi bozuk vb diye kodlamadıysam cevaplayamam.
tabii çok sık gördüğüm kişileri kolay tanıyorum. çünkü insan her temasta birşeyler kapıyor. yine de saçları boyayıp, maske takıp sürprizler yapmıyor da değiller.
acı birşey söyleyeyim. çocuklarımın bebekliklerini, annemin gençliğini de tam hatırlamıyorum. fotoğraflara baka baka bilgi tazeliyorum, anıları “fotoğraflardaki yüzlerle” restore ediyorum, yoksa herşey flulaşıyor.
sosyal hayatta pot kırdığım ve insanları görmezden gelmişim gibi olan zamanlar oluyor. çarşı gibi tanıdıkla karşılaşma ihtimalimin az olduğu yerlerde insanlarla göz teması kurmuyorum, tanıdık birine rastlamışsam o selam verir ve o an görmüş olur cevap veririm. çok tanıdığın olabileceği işyeri, veli toplantısı gibi ortamlarda herkese gülümseyerek bakarım, tanıdıksa zaten selam verir, tanıdık değilse tavrından anlarım, arada tanımadıklarıma da selam verdiğim oluyor ama sorun değil, en kötü ihtimalle tuhaf tuhaf bakıyorlar. eminim bi sürü kişi de cevap verip sonra iki saat “acaba bu kimdi” diye düşünmüştür.
haa bir de, teknoloji sağolsun, arada veli gruplarında profil fotolarına bakıp ezber yapıyorum.*
gelelim bana... insanları hatırlamakta oldum olası kötüydüm ve bunu dikkatsizliğime, zayıf hafızama bağlardım, ta ki yüz körlüğü ile ilgili izlediğim bir belgeselde aynı kadının iki fotoğrafını gösterip “yüz körü olanlar bu fotoğrafların aynı kişiye ait olduğunu iddia ederler” deninceye kadar. sonra araştırmalarım başladı, internette bir test yaptım ve teşhisi koydum.
on tane koyunun karşısına geçtiğinizde yüzleriyle ilgili ne denebilir? hepsi ilk bakışta birbirine benzer. ayırt etmek zorunda olsanız bazı özelliklerini ezberlersiniz. kulağı kısa, kafasında farklı renk tüy var, dişi kırık gibi. zamanla da hepsini öğrenirsiniz. on tane insanla bir araya geldiğinizde ise, şanslı çoğunluktansanız, her birini hiçbir çaba harcamadan ayırt edebilirsiniz. zavallı ben ise yanağında beni var, burnu büyük, kaşında yara izi var gibi ayırt edici özellikleri ezberlemeye çalışırım.
aslında insan yüzlerini herkes kendi ırkı için daha kolay ayırt eder. klişe olacak ama, normal olan sizin için de çinliler birbirlerine çok benzemiyor mu? saç, kıyafet gibi ipuçlarını elimine etmek için shaolin rahiplerinin olduğu bir filmi düşünün. insanları ayırmak zor değil mi? bruce lee gibi sık gördüğümüz karakterleri belki daha iyi tanıyorsunuzdur. filmin bir sahnesinde yer alsa tanırsınız. ama kung fu yapmayan, saçları kazınmış bir köylüyü oynasa belki tanımazsınız. buradan benim insanlar karşısındaki durumuma bağlayacağım.
yüzlere ilişkin ezberlemeye çalıştığım bilgiler, sizin bir bakışta hafızaya attığınızın yanında çok az, ayrıca pek ayırt edici değil. bıyıklı olarak kodladığım müdür, eğer iş yerindeki tek bıyıklı ise onu kolayca tanırım, ama çarşıda tanıyamam, çünkü bıyıklı çok insan vardır ve müdürü orada görme beklentim yoktur.
sizin birisiyle ilgili kafaya attığınız görsel 320x240 pikselse, benimki 32x24 olabilir. bir sürü kişiyle eşleşebilecek bir görüntü. bu durumda ilave bilgilere başvuruyorum. kıyafet, saç, yürüme şekli, postür, boy, kilo ve en önemlisi ses. sesler aynı normal insanlarda olduğu gibi bir çaba harcamaksızın hafızama kaydoluyor. yani “sesi ince, durarak ve alçak sesle konuşuyor” gibi bir kodlama yapmıyorum. aksine ses olduğu gibi hafızama geliyor ve birisi onun sesini tarif etmemi söylese tarif edebilirim. halbuki bir yüzü sorsalar, eğer özellikle dikkat edip, uzun, geniş, oval, cildi bozuk vb diye kodlamadıysam cevaplayamam.
tabii çok sık gördüğüm kişileri kolay tanıyorum. çünkü insan her temasta birşeyler kapıyor. yine de saçları boyayıp, maske takıp sürprizler yapmıyor da değiller.
acı birşey söyleyeyim. çocuklarımın bebekliklerini, annemin gençliğini de tam hatırlamıyorum. fotoğraflara baka baka bilgi tazeliyorum, anıları “fotoğraflardaki yüzlerle” restore ediyorum, yoksa herşey flulaşıyor.
sosyal hayatta pot kırdığım ve insanları görmezden gelmişim gibi olan zamanlar oluyor. çarşı gibi tanıdıkla karşılaşma ihtimalimin az olduğu yerlerde insanlarla göz teması kurmuyorum, tanıdık birine rastlamışsam o selam verir ve o an görmüş olur cevap veririm. çok tanıdığın olabileceği işyeri, veli toplantısı gibi ortamlarda herkese gülümseyerek bakarım, tanıdıksa zaten selam verir, tanıdık değilse tavrından anlarım, arada tanımadıklarıma da selam verdiğim oluyor ama sorun değil, en kötü ihtimalle tuhaf tuhaf bakıyorlar. eminim bi sürü kişi de cevap verip sonra iki saat “acaba bu kimdi” diye düşünmüştür.
haa bir de, teknoloji sağolsun, arada veli gruplarında profil fotolarına bakıp ezber yapıyorum.*
devamını gör...
24 yaşında olmak
maalasef, hayatta ki bazı değişimler için geç olan yaştır. bundan önceki yaşlarınızda yaptığınız yanlış eylemlerin maddi veya manevi olarak cezasını çekmeye başladığınız yaştır. benim yaşımdır.
ne ara 24 oldum ben? 6 sene öncesini dün gibi hatırlıyorum, 18 olur olmaz ehliyet alacaktım. fakat 6 sene sonra 30 olacağım. hayat galiba hızlanıyor.
elde ne var? bana göre hiçbir şey, çevreme göre birkaç şey.
ne ara 24 oldum ben? 6 sene öncesini dün gibi hatırlıyorum, 18 olur olmaz ehliyet alacaktım. fakat 6 sene sonra 30 olacağım. hayat galiba hızlanıyor.
elde ne var? bana göre hiçbir şey, çevreme göre birkaç şey.
devamını gör...
tarihte bugün
türkiye'de ilk coronavirüs vakası tespit edildi.
devamını gör...
tunalı hilmi
meclis-i mebusan üyesi ve tbmm‘nin ilk üç döneminde vekillik yapmış olan kişi. bir dönem ittihat ve terakki üyesi olarak çalışmıştır.
“kavaklıdere” semtindeki bir caddeye adı verilmiştir. ankaralılar caddeye değil o bölgenin tamamına kısaca “tunalı” derler.
“kavaklıdere” semtindeki bir caddeye adı verilmiştir. ankaralılar caddeye değil o bölgenin tamamına kısaca “tunalı” derler.
devamını gör...
saçma türk adetleri
el öpmek. hadi öptün neden başını koyuyorsun? şükür virüs başladığından beri kurtulduk.
devamını gör...
orhan veli kanık
istanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
önce hafiften bir rüzgar esiyor
yavaş yavaş sallanıyor yapraklar ağaçlarda
uzaklarda, çok uzaklarda
sucuların hiç durmayan çıngırakları
istanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
orhan veli kanık
orhan veli kanık'ın yazdığı ve cem karaca'nın seslendirdiği bu şiiri istanbul'dan uzak kaldığım zamanlar da özlemimi gidermesi için çok dinledim. istanbul eskisi gibi sakin değil şiirlere konu olan o istanbul artık yok biliyorum ama bir gün sadece istanbul'u dinlediğinizde o şiir kokusunu tekrardan alıyorsunuz. önce laleliden tramvaya biniyoruz ilk durak eminönü galiba burası dünyaya açılan kapı olmalı. oradan kadıköy vapuruna biniyoruz. kadıköy vapurunun nostaljik bir havası var ne de olsa eskiye döneceğiz. sonrası size kalmış ne görmek istiyorsanız ne duymak istiyorsanız...gözlerinizi kapatın rüzgarın yüzünüzü sevmesine izin verin ve istanbul'u dinleyin.
önce hafiften bir rüzgar esiyor
yavaş yavaş sallanıyor yapraklar ağaçlarda
uzaklarda, çok uzaklarda
sucuların hiç durmayan çıngırakları
istanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
orhan veli kanık
orhan veli kanık'ın yazdığı ve cem karaca'nın seslendirdiği bu şiiri istanbul'dan uzak kaldığım zamanlar da özlemimi gidermesi için çok dinledim. istanbul eskisi gibi sakin değil şiirlere konu olan o istanbul artık yok biliyorum ama bir gün sadece istanbul'u dinlediğinizde o şiir kokusunu tekrardan alıyorsunuz. önce laleliden tramvaya biniyoruz ilk durak eminönü galiba burası dünyaya açılan kapı olmalı. oradan kadıköy vapuruna biniyoruz. kadıköy vapurunun nostaljik bir havası var ne de olsa eskiye döneceğiz. sonrası size kalmış ne görmek istiyorsanız ne duymak istiyorsanız...gözlerinizi kapatın rüzgarın yüzünüzü sevmesine izin verin ve istanbul'u dinleyin.
devamını gör...
tavlada sevgilisine yenilen erkek
"bilerek yapmıyorsa durum vahim" mi?? vah vah vah erkekliğine zeval mi geldi? iflah olmaz ç*marlar sizi.
"sevgilisine yenilmiş erkek"
"sevgilisine yenilmiş erkek"
devamını gör...
sanalika
2008 yılında yayınlanan sanal oyundur. karakter yaratma, çeşitli görevler yapıp para kazanma (balık tutma, gazete dağıtma, çöp toplama vb.), günlük aktiviteleri yapabilme (ev sahibi olmak, kuaför, sinema, cafe, alışveriş merkezi gibi yerlere gitme, ev eşyası alabilme vb.) özelliklerine sahiptir. mevsimlere göre oyunun teması da değişir. kışın kar birikir mesela caddelere.
oyunun yanılmıyorsam ilk çıktığı zamanlarda para birimi ''sanil''di. fakat daha sonrasında ''diamond'' da eklendi. normalde görevleri yapıp sanil kazanabilirken diamond kazanabilmek için para vermeniz gerekmekte.
benim bu oyunla tanışmam 9 yaşında, oyun çıktıktan bir yıl sonra olmuştu. hatırlıyorum da, balık tutup çöp toplayarak sanil kazanırdık. o zamanlar oyun çok cimriydi, o kadar caddeleri dolaşarak topladığımız çöplerin karşılığı nasıl 25 sanil olabilirdi insafsızlar... bir yoyo alabilmek için günlerce görev yapmanız gerekirdi, hele bir de ışıklı toplar ve kılıçlar vardı ki onlar için rahat bir ay görev peşinde koşulmalıydı.
yine de çocukluğumu hatırlattığından mıdır bilinmez, güzeldi. tabii ''sew olalım'' muhabbetine hiç girmiyorum bile. o neydi öyle her önüne gelen isim sormadan bu soruyu sorardı. her muhabbetin dönüyor olması çocuklar için gerçekten tehlikeliydi. zaten bir ara oyuna erişim yasağı gelmişti. o erişim yasağının da sebebi çocukları cinsel istismardan korumakmış. küçükken nedenini bilmiyordum elbette. erişim yasağından sonra küfürlü kelimelerin kullanımı yasaklandı* (sohbet argo içerirse mesajı gönderemiyordunuz) ve 18 yaş altı kullanıcılar için aile onayı sistemi geldi.
geçenlerde aklıma geldi bir bakayım dedim, her şey değişmiş, birçok yenilik hatta kolaylık gelmiş fakat eskiden daha anlamlıydı.
oyunun yanılmıyorsam ilk çıktığı zamanlarda para birimi ''sanil''di. fakat daha sonrasında ''diamond'' da eklendi. normalde görevleri yapıp sanil kazanabilirken diamond kazanabilmek için para vermeniz gerekmekte.
benim bu oyunla tanışmam 9 yaşında, oyun çıktıktan bir yıl sonra olmuştu. hatırlıyorum da, balık tutup çöp toplayarak sanil kazanırdık. o zamanlar oyun çok cimriydi, o kadar caddeleri dolaşarak topladığımız çöplerin karşılığı nasıl 25 sanil olabilirdi insafsızlar... bir yoyo alabilmek için günlerce görev yapmanız gerekirdi, hele bir de ışıklı toplar ve kılıçlar vardı ki onlar için rahat bir ay görev peşinde koşulmalıydı.
yine de çocukluğumu hatırlattığından mıdır bilinmez, güzeldi. tabii ''sew olalım'' muhabbetine hiç girmiyorum bile. o neydi öyle her önüne gelen isim sormadan bu soruyu sorardı. her muhabbetin dönüyor olması çocuklar için gerçekten tehlikeliydi. zaten bir ara oyuna erişim yasağı gelmişti. o erişim yasağının da sebebi çocukları cinsel istismardan korumakmış. küçükken nedenini bilmiyordum elbette. erişim yasağından sonra küfürlü kelimelerin kullanımı yasaklandı* (sohbet argo içerirse mesajı gönderemiyordunuz) ve 18 yaş altı kullanıcılar için aile onayı sistemi geldi.
geçenlerde aklıma geldi bir bakayım dedim, her şey değişmiş, birçok yenilik hatta kolaylık gelmiş fakat eskiden daha anlamlıydı.
devamını gör...
istanbul
kaosuna,her yerden toplanmış insan topluluğuna,trafiğine,yoğunluğuna,her şeyine rağmen aşığı olduğum;her gezdiğimde, dışarı çıktığımda yeni bi yönünü keşfettiğim muazzam bi şehir.
devamını gör...
kutuplaştıran değil kucaklaştıran olduk
paralel evrende yaşayan erdoğan'ın açıklamalarıdır.
devamını gör...
foucault sarkacı
fransız fizikçi leon foucault, 1851 yılında dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü kanıtlayabilmek için imparator 3. napolyon'dan izin almış ve paris'in en yüksek kubbeli yapısı pantheon'un tepesinden çelik tele bağlı demir bir top sarkıtmış. topun yerde bıraktığı izleri gözlemleyerek dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü kanıtlamıştır. bunun bir örneğini ege üniversitesi gözlemevinde görüp inceleme fırsatım olmuştu. gerçekten dönemi düşündüğümüzde etkileyici bir deney.
devamını gör...
kötü yazı yazmanın deha göstergesi olması
bir şeyi kötü yapanların kendilerini avutma şekli.
benim yazım da bayağı kötü bu arada. sanırım bayağı zekiyim.
benim yazım da bayağı kötü bu arada. sanırım bayağı zekiyim.
devamını gör...
bir öz eleştiri yap
seri iş yapacam diye kendini heder etme.
gene bir yerin bir yere takıldı ve gene kanayınca fark ettin.*
gene bir yerin bir yere takıldı ve gene kanayınca fark ettin.*
devamını gör...
iletişim kurmanın önündeki engeller
sinir ve ön yargı.
devamını gör...
-1 tanımı olan yazar
an itibarıyla @abuzer nickli yazardır.
devamını gör...
iki dirhem bir çekirdek
eskiden kullanılan bir ölçü birimi olan okka, bugünkü ölçülerle 1283 grama denk gelmektedir. okkanın dört yüzde birine dirhem denilmektedir. dirhem hassas bir ölçü birimidir ancak çok daha hassas ölçümler için ayrıca çekirdek kullanılmıştır. çekirdek ise beş santigrama denk gelmektedir. işte o zamanların en değerli parası olan bir osmanlı altını toplam iki dirhem bir çekirdek ağırlığa sahiptir. güzel giyinmiş, süslenmiş, şık kıyafetli insanlara yakıştırılan bu deyim, mecazi olarak altın gibisin demek için kullanılır.
devamını gör...