ilginç bilgiler
hocam okuduğunuz muhtemelen zebur falan olabilir dikkatli baktınız mı bence bu sizi çok daha fazla şaşırtabilir şimdiden herkese iyi köşeler dilerim..
devamını gör...
özgürlük
ne beşeri ne de toplum düzeni olarak olamayız, imkansızdır. olduğumuzu sanırız ama karıncanın kavanozdan çıkıp başka bir kavanozda olduğunu fark etmesi gibidir. sistem ele almıştır bizi.
devamını gör...
muhafazakar ailenin farklı düşünen çocuğu olmak
yaşadığım ve çok zor olan bir durumdur.
çevredeki fikirlerden kendini sıyırıp, sorgulamak ve bunun sonucunda insanın kendi fikirlerinin oluşması kişiye benliğini kazandırır. ne yazık ki yaşadığınız insanlar sizden farklı düşünen insanlar olunca kendiniz olmak için çok uğraşmanız gerekiyor, çok yorucu. bazı şeyleri anlatmak istersiniz ama "nasıl olsa yargılamadan dinlemeyecekler" diye vazgeçersiniz. dayatılan doğruları ayıp olmasın diye yapmaya çalışırsanız benliğinize saygısızlık yapıyor gibi hissedersiniz. çevrenizde "ne kadar isyankar ve bencilsin" diye yargılanmaya alışırsınız. anlaşılmak ister ama yargılanırsınız. hep içinizde "anlaşılma" umuduyla yaşarsınız.
çevredeki fikirlerden kendini sıyırıp, sorgulamak ve bunun sonucunda insanın kendi fikirlerinin oluşması kişiye benliğini kazandırır. ne yazık ki yaşadığınız insanlar sizden farklı düşünen insanlar olunca kendiniz olmak için çok uğraşmanız gerekiyor, çok yorucu. bazı şeyleri anlatmak istersiniz ama "nasıl olsa yargılamadan dinlemeyecekler" diye vazgeçersiniz. dayatılan doğruları ayıp olmasın diye yapmaya çalışırsanız benliğinize saygısızlık yapıyor gibi hissedersiniz. çevrenizde "ne kadar isyankar ve bencilsin" diye yargılanmaya alışırsınız. anlaşılmak ister ama yargılanırsınız. hep içinizde "anlaşılma" umuduyla yaşarsınız.
devamını gör...
babayla girilen diyaloglar
- baba x cipsinden alır mısın gelirken?
+ tamam.
15 dakika sonra markette arar..
+ kızım dondurulmuş cips var ondan alayım mı?
-yok baba dediğimden al sen, yoksa da kalsın.
+ kaşık cips varmış ondan alayım mı?
- babacım yok kalsın o zaman.
+ almayayım mı?
- yok baba alma.
eve dondurulmuş cipsi alıp geldi. şaka değil her markete gittiğinde bunu yaşıyoruz..
+ tamam.
15 dakika sonra markette arar..
+ kızım dondurulmuş cips var ondan alayım mı?
-yok baba dediğimden al sen, yoksa da kalsın.
+ kaşık cips varmış ondan alayım mı?
- babacım yok kalsın o zaman.
+ almayayım mı?
- yok baba alma.
eve dondurulmuş cipsi alıp geldi. şaka değil her markete gittiğinde bunu yaşıyoruz..
devamını gör...
oyuncu anne ya da babanın öz evladıyla erotik sahne çekmesi
oyunculuk mesleğinin profesyonelliğini sınayan bir durum.
evli bir oyuncunun rol gereği başka biriyle sevişmesi günümüzde oyunculuk mesleğinin profesyonelliğine dayandırılıyor. sahnede bütünüyle başka bir karaktere bürünen bir oyuncu, o karakterin cinsel eylemlerini canlandırırken kendi kişiliğinden tamamen soyutlanmış biri gibi algılanıyor. bu algı sayesinde hiç kimse oyunculuk mesleğini icra eden eşine kendisini aldattığı gerekçesiyle boşanma davası açmıyor. bu algı toplumun çoğunluğu tarafından da benimseniyor. buraya kadar güzel...
peki, oyunculuk gerçekten kişiliğin soyutlandığı profesyonel bir meslekse, oyunculuk yapan bir anne ya da babanın yine kendileri gibi oyuncu olan oğul ya da kızıyla aynı projede sevgili olarak rol alması ve erotik bir sahne çekmesi de doğal karşılanabilir mi? tutarlılık açısından bu durumun da doğal karşılanması gerekir. ama baba-kız oyunculuk yapan rutkay aziz ve doğa rutkay'a böyle bir teklifle giderseniz, hiç hoş şeyler olmayacağını size taahhüt edebilirim.
ben bir sahne sanatları dramatik yazarlık mezunu olarak birçok oyuncu arkadaşıma bu soruyu sormuş ve hepsinden de ''kafayı mı yedin lan'' cevabını almış biri olarak sektörün bu duruma bakışını az çok biliyorum. fakat açıkça tutarlılığı bozmalarına rağmen halen oyunculuğun profesyonel bir meslek olduğunu iddia ederek ikiyüzlüce bir tavır sergiliyorlar. şu an bu başlığı açarken burada da benzer bir tavırla karşılaşacağımı maalesef biliyorum.
edit: yanlış anlaşılmamak için bu konudaki fikrimi açıkça belirtmek istiyorum: oyunculuğun iddia edildiği gibi profesyonel bir meslek olduğuna inanmıyorum. başlıkta ifade ettiğim durumun gariplik derecesiyle, evli bir oyuncunun başkasıyla sevişmesinin garipliğinin eşit olduğunu savunuyorum.
evli bir oyuncunun rol gereği başka biriyle sevişmesi günümüzde oyunculuk mesleğinin profesyonelliğine dayandırılıyor. sahnede bütünüyle başka bir karaktere bürünen bir oyuncu, o karakterin cinsel eylemlerini canlandırırken kendi kişiliğinden tamamen soyutlanmış biri gibi algılanıyor. bu algı sayesinde hiç kimse oyunculuk mesleğini icra eden eşine kendisini aldattığı gerekçesiyle boşanma davası açmıyor. bu algı toplumun çoğunluğu tarafından da benimseniyor. buraya kadar güzel...
peki, oyunculuk gerçekten kişiliğin soyutlandığı profesyonel bir meslekse, oyunculuk yapan bir anne ya da babanın yine kendileri gibi oyuncu olan oğul ya da kızıyla aynı projede sevgili olarak rol alması ve erotik bir sahne çekmesi de doğal karşılanabilir mi? tutarlılık açısından bu durumun da doğal karşılanması gerekir. ama baba-kız oyunculuk yapan rutkay aziz ve doğa rutkay'a böyle bir teklifle giderseniz, hiç hoş şeyler olmayacağını size taahhüt edebilirim.
ben bir sahne sanatları dramatik yazarlık mezunu olarak birçok oyuncu arkadaşıma bu soruyu sormuş ve hepsinden de ''kafayı mı yedin lan'' cevabını almış biri olarak sektörün bu duruma bakışını az çok biliyorum. fakat açıkça tutarlılığı bozmalarına rağmen halen oyunculuğun profesyonel bir meslek olduğunu iddia ederek ikiyüzlüce bir tavır sergiliyorlar. şu an bu başlığı açarken burada da benzer bir tavırla karşılaşacağımı maalesef biliyorum.
edit: yanlış anlaşılmamak için bu konudaki fikrimi açıkça belirtmek istiyorum: oyunculuğun iddia edildiği gibi profesyonel bir meslek olduğuna inanmıyorum. başlıkta ifade ettiğim durumun gariplik derecesiyle, evli bir oyuncunun başkasıyla sevişmesinin garipliğinin eşit olduğunu savunuyorum.
devamını gör...
intihar etmek
twitterda yasaklı olan, hesap kilitleyen ifade.*
dün bir psikiyatrist, tam kapanma yetmez, yas da ilan edilmesi gerekir diye tweet attığı için bence intihar edelim tam olsun diye tweet attım. hesabım kilitlendi, twitter bana beni önemsediğini ve yardım almam gerektiğine dair, uzun bir mail attı.*
dün bir psikiyatrist, tam kapanma yetmez, yas da ilan edilmesi gerekir diye tweet attığı için bence intihar edelim tam olsun diye tweet attım. hesabım kilitlendi, twitter bana beni önemsediğini ve yardım almam gerektiğine dair, uzun bir mail attı.*
devamını gör...
bırakma kendini
bilmem kime gücendin, hadi gel anlat bana...
devamını gör...
jack nicholson
dünya sinemasının dev oyuncularından biridir.

toplamda on iki kez oscar adaylığı bulunan dev aktör bu adaylıklardan üçünde oscar’ı kazanmıştır. ilk ödülünü 1976 yılında one flew over the cuckoo’s nest filmindeki muhteşem ötesi performansı ile, ikinci ödülünü terms of endearment filmindeki yardımcı erkek oyuncu performansı ile, üçüncü ödülünü de 1998 yılında as good as it gets filminde yarattığı harikalarla kazanmıştır.
birçoğumuzun aklında the shining filmindeki rolü ile kalmış olsa da bu rol için adaylık bile kazanamamıştır. hatta stanley kubrick’in çektiği ve kült filmler arasında rahatlıkla gösterebileceğimiz bu filmden korku edebiyatının tartışılmaz kralı olan ve bu hikayenin de yazarı olan stephen king hiç hoşnut kalmamıştır.
kafası bozuk karakterler konusunda çok üstün bir yeteneği olan jack nicholson the shining dışında benim aklımda belki de en çok the bucket list filmi ile yer etmiştir.
dünya çapındaki aktörler arasında kendime göre bir sıralama yapma hadsizliğini gösterirsem eğer, jack nicholson kesinlikle ilk on içinde olacaktır.

toplamda on iki kez oscar adaylığı bulunan dev aktör bu adaylıklardan üçünde oscar’ı kazanmıştır. ilk ödülünü 1976 yılında one flew over the cuckoo’s nest filmindeki muhteşem ötesi performansı ile, ikinci ödülünü terms of endearment filmindeki yardımcı erkek oyuncu performansı ile, üçüncü ödülünü de 1998 yılında as good as it gets filminde yarattığı harikalarla kazanmıştır.
birçoğumuzun aklında the shining filmindeki rolü ile kalmış olsa da bu rol için adaylık bile kazanamamıştır. hatta stanley kubrick’in çektiği ve kült filmler arasında rahatlıkla gösterebileceğimiz bu filmden korku edebiyatının tartışılmaz kralı olan ve bu hikayenin de yazarı olan stephen king hiç hoşnut kalmamıştır.
kafası bozuk karakterler konusunda çok üstün bir yeteneği olan jack nicholson the shining dışında benim aklımda belki de en çok the bucket list filmi ile yer etmiştir.
dünya çapındaki aktörler arasında kendime göre bir sıralama yapma hadsizliğini gösterirsem eğer, jack nicholson kesinlikle ilk on içinde olacaktır.
devamını gör...
devlet bahçeli'den tarihi konuşma
iki keklik bir kayada ötüyor,ötmede keklik derdim bana yetiyor....
gözlerim yaşardı dinlerken...
bunak.....
twitter.com/REM__BEN/status...
gözlerim yaşardı dinlerken...
bunak.....
twitter.com/REM__BEN/status...
devamını gör...
seni sen yapan özelliklerin
enerjim.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
iki kadın bir erkekten oluşan bir aile grubu. bir de ben. bir otobüs durağındayız. üçlü ben yaşlarda. kardeş/kuzen bir şey. gürültülü bir grup değiller. kendi aralarında havadan sudan konuşuyorlar, ben de telefonumla ilgileniyorum.
önümüzden insanlar gelip geçiyor. ben ve erkek oturuyoruz, kadınlar ayakta. yaşça daha küçük olan kadın telefonuna bakıyor arada, nispeten daha sessiz. öbür kadınla erkek sohbet ediyorlar. kadın bir sessizliğin ardından gruba "farkında mısınız, bu sene kısa etek, şort giyen kız sayısı çok arttı." diyor. erkek onaylıyor; "evet evet." duyuyorum, tepki vermiyorum. kadın devam ediyor; "hayır önceden böyle değildi, pandemi mi açtı saçtı böyle insanları anlamıyorum, nereye baksam kıç." sessiz kadın kahkaha atıyor telefonundan kafasını kaldırmadan. erkek bana bir yan bakış atıyor. kafamı kaldırıyorum, erkeğe bakmıyorum. kadına, direkt yüzüne bakıyorum. kadın bakışımı fark etmiyor, arkasına dönüyor, yola bakıyor. telefonuma dönüyorum tekrar. tartışmak için enerjim yok. ama kadının şort giydiğimi fark edip etmediğini merak etmekten de kendimi alamıyorum. telefonuyla ilgilenen kadın konuşuyor bu defa önümüzden geçen bir kadını kast ederek "al bak, bir tane daha." artık dayanamıyorum "ne bir tane daha?" bakışlar bana dönüyor. grubun baskın karakteri olduğu belli, istatistikçi kadın "pardon?" diyor. "size ne insanların ne giydiğinden." diyorum sakin bir ses tonuyla. kadın bir şeyler söylediyse de anlaşılmıyor, çünkü erkek lafa giriyor; "hanımefendi biz sizi kast etmedik." kimi kastettiklerini soruyorum. kadın yine erkek konuştuğu için kendi cümlesini bile tamamlamıyor ve erkek sonunda "biz öylesine, sokaktan geçen insanlarla ilgili sohbet ediyoruz."
bu konuşma tabi ki tarafların asla birbirini anlayamayacağı bir düzlemde devam etti ve nihayetlendi. benim dolmuşum geldi ve bindim. neyse ki...
yazma sebebim bu diyalogu aktarmak değil. kişilerin başka insanların kılık kıyafeti ile ilgili yorum yapma haddini kendilerinde bulmaları da değil. bahsetmek istediğim şey şu; orada onlarla bekliyor olmam bizi küçük bir grup yaptı. insan çok, çok, çok garip bir canlı. sosyalliğimiz, etkileşim bağımlılığımız ve birlikte hareket etme içgüdümüz o kadar baskın ki evet bu bizi evrimleştirmiş ancak gerçekten zekamızı da duygu durumumuzu da çok net olumsuz yönde etkilemiş. tamamen rastlantısal şekilde yakın koordinatlarda doğan insanların gezegeni savaş alanına çevirmek pahasına birbirlerine çok kusurlu şekilde bağlanmasına falan sebebiyet veren mevzunun küçük ölçekli hali tam olarak o dolmuş durağında bugün deneyimlediğim şey. yahu kısa şort, etek giyen ama senin yanında oturmayan kadın hakkında atıp tutarken, sadece ben senin yanında oturuyorum diye beni kapsam dışında bırakıyor olmanın nasıl bir açıklaması olabilir? bu nasıl çarpık, nasıl yanlış, nasıl saçma bir dürtüdür?
düşündüm dolmuşta. kadın muhtemelen benim şortlu olduğumu fark etmemişti bu cümleyi ederken. adam farkındaydı, onaylarken de, sonrasında da. beni, ne tepki vereceğim diye yoklarken de kafasında netlemişti bizim küçük grupluğumuzu. ses etmeyebilirdim ama edersem de sorun değildi. cevap hazırdı, biz sizi kastetmedik. çünkü niye edelim? siz de bizim yanımızdasınız. siz de bizden birisiniz...
biz yan yanaydık, birlikteydik ve bir de bizim dışımızda kalanlar vardı. onlar hakkında "biz" bir olarak istediğimizi konuşabilirdik. çünkü "kendimizi bir topluluğa ait hissetmemiz" gerekiyor. o topluluğun davranışlarına da toleransımız default bir şekilde tanımlı olmalı. sosyal kabul ancak böyle edinilir(!) aksi, bizi uyumsuz, problemli biri yapıyor toplum içinde. sadece toplum değil, biz de kendimizden rahatsız oluyoruz. sorgusuz sualsiz bir kabulleniş. sahip olduğumuz ailede, çalıştığımız iş yerinde aykırı özelliklerimiz olsa da bir bütünün içindeyiz. mikro milliyetçilik semtçilikten başlıyor düşünsene. komşu sitelerin çocukları falan dövüşüyorlar aralarında sebepsiz yere. daha bunun ili, ülkesi... oho...
seneler var bu konuda okuma yapmayalı, düşünmeyeli. ama şurası çok net, türümüzün sosyal etkileşim, iletişim bağımlılığı, aidiyet duygumuzu çok olumsuz yönde kurgulamamıza sebep oluyor, bunun da bakış açımız üzerinde (eşitlik, adalet, önyargı vb çok kritik konularda) müthiş negatif bir etkisi var.
insan çok garip evet. ama ben zeki olduğunu falan da kabul etmiyorum genel olarak. alet oymakla, ateşi gıda pişirmek için falan kullanmakla olmamış o işler. görüyoruz. tekil, bireysel, salt yaşam ve yaşam gereklerini düşünen canlılara bakın bir, bir de bize. kim daha zeki? kim daha yararlı? kim daha "insan"?
önümüzden insanlar gelip geçiyor. ben ve erkek oturuyoruz, kadınlar ayakta. yaşça daha küçük olan kadın telefonuna bakıyor arada, nispeten daha sessiz. öbür kadınla erkek sohbet ediyorlar. kadın bir sessizliğin ardından gruba "farkında mısınız, bu sene kısa etek, şort giyen kız sayısı çok arttı." diyor. erkek onaylıyor; "evet evet." duyuyorum, tepki vermiyorum. kadın devam ediyor; "hayır önceden böyle değildi, pandemi mi açtı saçtı böyle insanları anlamıyorum, nereye baksam kıç." sessiz kadın kahkaha atıyor telefonundan kafasını kaldırmadan. erkek bana bir yan bakış atıyor. kafamı kaldırıyorum, erkeğe bakmıyorum. kadına, direkt yüzüne bakıyorum. kadın bakışımı fark etmiyor, arkasına dönüyor, yola bakıyor. telefonuma dönüyorum tekrar. tartışmak için enerjim yok. ama kadının şort giydiğimi fark edip etmediğini merak etmekten de kendimi alamıyorum. telefonuyla ilgilenen kadın konuşuyor bu defa önümüzden geçen bir kadını kast ederek "al bak, bir tane daha." artık dayanamıyorum "ne bir tane daha?" bakışlar bana dönüyor. grubun baskın karakteri olduğu belli, istatistikçi kadın "pardon?" diyor. "size ne insanların ne giydiğinden." diyorum sakin bir ses tonuyla. kadın bir şeyler söylediyse de anlaşılmıyor, çünkü erkek lafa giriyor; "hanımefendi biz sizi kast etmedik." kimi kastettiklerini soruyorum. kadın yine erkek konuştuğu için kendi cümlesini bile tamamlamıyor ve erkek sonunda "biz öylesine, sokaktan geçen insanlarla ilgili sohbet ediyoruz."
bu konuşma tabi ki tarafların asla birbirini anlayamayacağı bir düzlemde devam etti ve nihayetlendi. benim dolmuşum geldi ve bindim. neyse ki...
yazma sebebim bu diyalogu aktarmak değil. kişilerin başka insanların kılık kıyafeti ile ilgili yorum yapma haddini kendilerinde bulmaları da değil. bahsetmek istediğim şey şu; orada onlarla bekliyor olmam bizi küçük bir grup yaptı. insan çok, çok, çok garip bir canlı. sosyalliğimiz, etkileşim bağımlılığımız ve birlikte hareket etme içgüdümüz o kadar baskın ki evet bu bizi evrimleştirmiş ancak gerçekten zekamızı da duygu durumumuzu da çok net olumsuz yönde etkilemiş. tamamen rastlantısal şekilde yakın koordinatlarda doğan insanların gezegeni savaş alanına çevirmek pahasına birbirlerine çok kusurlu şekilde bağlanmasına falan sebebiyet veren mevzunun küçük ölçekli hali tam olarak o dolmuş durağında bugün deneyimlediğim şey. yahu kısa şort, etek giyen ama senin yanında oturmayan kadın hakkında atıp tutarken, sadece ben senin yanında oturuyorum diye beni kapsam dışında bırakıyor olmanın nasıl bir açıklaması olabilir? bu nasıl çarpık, nasıl yanlış, nasıl saçma bir dürtüdür?
düşündüm dolmuşta. kadın muhtemelen benim şortlu olduğumu fark etmemişti bu cümleyi ederken. adam farkındaydı, onaylarken de, sonrasında da. beni, ne tepki vereceğim diye yoklarken de kafasında netlemişti bizim küçük grupluğumuzu. ses etmeyebilirdim ama edersem de sorun değildi. cevap hazırdı, biz sizi kastetmedik. çünkü niye edelim? siz de bizim yanımızdasınız. siz de bizden birisiniz...
biz yan yanaydık, birlikteydik ve bir de bizim dışımızda kalanlar vardı. onlar hakkında "biz" bir olarak istediğimizi konuşabilirdik. çünkü "kendimizi bir topluluğa ait hissetmemiz" gerekiyor. o topluluğun davranışlarına da toleransımız default bir şekilde tanımlı olmalı. sosyal kabul ancak böyle edinilir(!) aksi, bizi uyumsuz, problemli biri yapıyor toplum içinde. sadece toplum değil, biz de kendimizden rahatsız oluyoruz. sorgusuz sualsiz bir kabulleniş. sahip olduğumuz ailede, çalıştığımız iş yerinde aykırı özelliklerimiz olsa da bir bütünün içindeyiz. mikro milliyetçilik semtçilikten başlıyor düşünsene. komşu sitelerin çocukları falan dövüşüyorlar aralarında sebepsiz yere. daha bunun ili, ülkesi... oho...
seneler var bu konuda okuma yapmayalı, düşünmeyeli. ama şurası çok net, türümüzün sosyal etkileşim, iletişim bağımlılığı, aidiyet duygumuzu çok olumsuz yönde kurgulamamıza sebep oluyor, bunun da bakış açımız üzerinde (eşitlik, adalet, önyargı vb çok kritik konularda) müthiş negatif bir etkisi var.
insan çok garip evet. ama ben zeki olduğunu falan da kabul etmiyorum genel olarak. alet oymakla, ateşi gıda pişirmek için falan kullanmakla olmamış o işler. görüyoruz. tekil, bireysel, salt yaşam ve yaşam gereklerini düşünen canlılara bakın bir, bir de bize. kim daha zeki? kim daha yararlı? kim daha "insan"?
devamını gör...
terliklerimle gelsem sana
ezginin günlüğü’ne ait eksik bir şey şarkısının en samimi bölümü, cümlesi.
terliklerimle gelsem sana. sonunda aşkı bulmuş gibi.
terliklerimle gelsem sana. sonunda aşkı bulmuş gibi.
devamını gör...
normal sözlük’te radikal islamcı patlaması
tepki gösteren herkesi kafir ilan eden dallamaların tamlamalarıyla şenlenen başlık.
devamını gör...
sevgi eksikliği
insanları canavara dönüştürür.
devamını gör...
yemekten kıl çıkması
yaş ilerledikçe bünye yavaşlıyor. orijinalimden bir kaç kilo fazlam var. lakin verdiği hissiyat elvis'in ölmeden önceki hali gibi. geçenlerde ''göbeğin mi çıktı'' senin diyerek beni uyaran bir arkadaşa ''love me tender'' diye şarkı söylemeye başladım, boş gözlerle suratıma baktı. son günlerde abur cuburu azaltmaya başladım. daha nadiren zararlı şeyler yiyorum. misal 10 gün önce canım kokoreç çekti, öteki tarafa aç gideceğime tok giderim diyerek girdim kokoreççiye. yarım kokoreç ve kola söyledim. buzlu kola geldi. kokoreç eşliğinde koladan bir yudum aldım. ağzıma buz parçası geldi. yutkunduktan sonra ağzımda kalan buz parçasını, kıtır kıtır dişimle yemeye başladım. hani buz yerken yarısını siz yersiniz diğer yarısı da erir gider ya... ve lakin diğer yarısı erimiyor!
ağzımdaki buz parçasını çıkardım. buz parçası zannettiğim şeyin cam parçası olduğunu gördüm. gayet kendimden emin bir şekilde garsonu çağırdım, peçetenin üzerine koyduğum cam parçasını göstererek ''koladan cam çıktı'' dedim. o an garson benim kölem olacak; bundan eminim. hatta kokoreççiden bana hisse bile verecekler. büyük skandal çünkü. garson peçeteyi eline aldı, cam parçasını inceledi, inceledi, inceledi, en sonunda peçeteyi bana iade ederek ''cam değil, mika'' dedi.
''tamam o zaman'' dedim.
ağzımdaki buz parçasını çıkardım. buz parçası zannettiğim şeyin cam parçası olduğunu gördüm. gayet kendimden emin bir şekilde garsonu çağırdım, peçetenin üzerine koyduğum cam parçasını göstererek ''koladan cam çıktı'' dedim. o an garson benim kölem olacak; bundan eminim. hatta kokoreççiden bana hisse bile verecekler. büyük skandal çünkü. garson peçeteyi eline aldı, cam parçasını inceledi, inceledi, inceledi, en sonunda peçeteyi bana iade ederek ''cam değil, mika'' dedi.
''tamam o zaman'' dedim.
devamını gör...
her şeyden ve herkesten uzaklaşma isteği
bir çeşit bağımlılık olduğunu düşünüyorum. uzaklaşıyorsun, sonra kendinle vakit geçirmeyi sevmeye başlıyorsun yavaş yavaş. daha sonra kimseyle uğraşmak istemeyip yalnız kalıyorsun ama bu sefer de kendinle uğraşmak zorunda kalıyorsun*.
bir de kendini kötü hissettiğin zaman bunu kimseye anlatamama durumu var tabii. kötü hissettiğinle kalıyorsun öyle. ne fark eden var, ne konuşan, ne soran*. yine kendin hallediyorsun ya da halledemiyorsun.
her şeyde olduğu gibi bunun da fazlasının zarar olduğunu düşünüyorum. hiç değilse bende öyle oluyor.
iyi yanlarına gelecek olursam da kendini ve çevrendekileri sorguluyorsun ve buna göre insan seçmeye başlıyorsun. çevrende kimse kalmıyor ama sonuç olarak sorgulamışsın işte, ben kendimi öyle avutuyorum.
bir de kendini kötü hissettiğin zaman bunu kimseye anlatamama durumu var tabii. kötü hissettiğinle kalıyorsun öyle. ne fark eden var, ne konuşan, ne soran*. yine kendin hallediyorsun ya da halledemiyorsun.
her şeyde olduğu gibi bunun da fazlasının zarar olduğunu düşünüyorum. hiç değilse bende öyle oluyor.
iyi yanlarına gelecek olursam da kendini ve çevrendekileri sorguluyorsun ve buna göre insan seçmeye başlıyorsun. çevrende kimse kalmıyor ama sonuç olarak sorgulamışsın işte, ben kendimi öyle avutuyorum.
devamını gör...
konuşurken araya ingilizce kelimeler sıkıştıran insan
farklı görünmek dikkat çekmek adına durup dururken araya ingilicce sıkıştıran insanlardan ben de hoşlanmıyorum ama literatüre yerleşen bazı kelimeleri olduğu gibi kullanıyorum istemsizce. en basitinden meslektaşlarımla konuşurken default kelimesini kullanınca herkes tam olarak ne dediğimi anlıyor ama günlük hayatta yanlışlıkla default diyip anlaşılmayınca varsayılan diye düzeltiyorum yine de o kesin aydınlanma yaşanmıyor.
devamını gör...


