normal sözlük'ün yararları
can sıkıntısına iyi gelmesi. kendi düşüncelerini özgürce ifade edebilmek. başka insanların fikirlerini okuyup yeni bakış açısı kazanabilmek. düşünmediğim bir konuyla ilgili düşünmek.
devamını gör...
güne bir özdemir asaf şiiri bırak
ı.
her şeyi süpürebilirsin;
sonbaharı süpüremezsin.
sen her şeyi süpürebilirsin;
sonbaharı süpüremezsin.
yalnızsa
sürekli bir sonbaharı
süpürür hep.
düşünemezsin.
ıı.
yanar
sobasında
yalnızın
üşüyen
bakışları.
lambasında
karanlığa donuk
bir ışık
titrer
sönük-sönük.
penceresi
dışına kapanmıştır,
kapısı
içine örtük.
ııı.
yalnız
bin yıl yasar
kendini
bir anada.
ıv.
yalnızn
nesi var, nesi yoksa
tümü birdenbiredir.
v.
yalnız
bir ordudur
kendi çölünde
sonsuz savaşlarında
hep yenen
kendi ordusunu.
vı.
yalnızın
sakladığı bir şey vardır;
boyuna yerini değiştirir,
boyuna onu arara.
biri bulsa diye.
vıı.
yalnız
hem bilgesi,
hem delisidir
kendi dünyasının.
ayrıca;
hem efendisi
hem kölesidir
kendisinin
tadını çıkaramaz
görecesiz dünyasında
hiçbirinin
vııı.
yalnız
sürekli dinleyendir
söylenmemiş bir sözü.
ıx.
sözünde durması
yalnızın yalancılığıdır
kendisine.
hep yüzüne vurur utancı.
o yüzden
gözlerini kaçırır
gözlerinden.
x.
yalnızın odasında
ikinci bir yalnızlıktır
ayna.
xı.
yalnız
hep uyanır
ikinci uykusuna.
xıı.
yalnız
kendi bencinin
sen’idir.xııı.
bir sözde saklanmış bir yalanı
bir gözde okuduğundan
bakmaz kendi gözlerine bile.
xıv.
hep susadığında
o
kendi çölündedir.
xv.
kendi öyküsünü
ne anlatabilen
ne de dinleyebilen.
kendi türküsünü
ne yazabilen,
ne söyleyebilen.
xvı.
bir zamanlar güldüğünü
anımsar
da...yoğurur hüzünün çamurunu
avuçlarında.
xvıı.
yalnız
aranan tek görgü tanığıdır
yargılanmasında
kendi davasının...
her duruşması ertelenir
kavgasının.
xvııı.
yalnız
hem kaptanı
hem de tek yolcusudur
batmakta olan gemisinin.
onun için
ne sonuncu ayrılabilir
gemisinden,
ne de ilkin.
xıx.
yalnızın adı okunduğunda
okulda ya da yasamda
kimse
'burda'
diyemez..
ama
yok da..
xx.
uykunun duvarında başladı...
önceleri bir toz gölgesi sanki;
sonra bir yumak yun gibi.
ama simdi iyice görüyor
örümceğin ağını
gün gibi
xxı.
yalnız
duymuş olduğunun sağırı,
görmüş olduğunun koru
dur
ölür ölür ölür
öldürür öldürür öldürür
duyduklarını unutur,
duyacaklarını düşünür.
xxıı.
yalnızın adına
hiç kimse konuşamaz..
o
kendi kendisinin
sanığıdır.
xxııı.
yalnız
önceden sezer
sonra olacakları
paylaşacak biri vardır;
anlatır anlatır ona
olanları, olmayacakları.
xxıv.
her leke
kendisiyle çıkar
yalnızın durumları.
devamını gör...
the emoji movie
emoji filmi 2017 yapımı çocuk, animasyon filmidir. yönetmenliğini tony leondis, senaristliğini yine tony leondis ve eric siegel yapmıştır.
film depresif bir çocuk olan alex'in telefonunun içinde geçiyor. herkesten farklı olmak, farklı düşünmek, farklı davranmak bu filmdede dışlanma sebebi.
gene, diğer emojilerden farklı. tek bir yüz ifadesi yok. o bir bezgin olması gerekirken gülüyor, ağlıyor, gözlerinden kalp çıkarıyor, şaşırıyor ve bu durum telefonun yönetimi tarafından hoş karşılanmıyor.
başkan gülen kadın smiler, onun üretim hatası olduğunu ve yok edilmesi gerektiği kararını veriyor. ve macera başlıyor.
gene, beşlik ve asi kız hacker jailbreakle beraber problemi çözmek için uygulama uygulama geziyorlar. tehlikeler atlatıyorlar ve eğleniyorlar.
hikaye biraz zayıf ve çalıntı olduğu tartışılsa da kendi çapında izlenebilir. boş zamanınız varsa ve çocuklarla izlenmelik bir film aranıyorsa tercih edilebilir.
iyi seyirler efem...
seslendirme ekibi,
alex (barış küçükgüler)
gene (ali çorapçı)
beşlik (özgür özdural)
jailbreak (ayça koptur)
gülen (zeynep özden ayyıldız)
mel bezgin (ali ekber diribaş)
mary bezgin (özlem abacı)
kaka (uğur taşdemir)
akiko glitter (melissa melis toklu)
küçük kaka (şafak ökdemir)
'şeytan' steven (talha sayar)
travis (ali hekimoğlu)
telefon mağaza çalışanı (elif doğan)
film depresif bir çocuk olan alex'in telefonunun içinde geçiyor. herkesten farklı olmak, farklı düşünmek, farklı davranmak bu filmdede dışlanma sebebi.
gene, diğer emojilerden farklı. tek bir yüz ifadesi yok. o bir bezgin olması gerekirken gülüyor, ağlıyor, gözlerinden kalp çıkarıyor, şaşırıyor ve bu durum telefonun yönetimi tarafından hoş karşılanmıyor.
başkan gülen kadın smiler, onun üretim hatası olduğunu ve yok edilmesi gerektiği kararını veriyor. ve macera başlıyor.
gene, beşlik ve asi kız hacker jailbreakle beraber problemi çözmek için uygulama uygulama geziyorlar. tehlikeler atlatıyorlar ve eğleniyorlar.
hikaye biraz zayıf ve çalıntı olduğu tartışılsa da kendi çapında izlenebilir. boş zamanınız varsa ve çocuklarla izlenmelik bir film aranıyorsa tercih edilebilir.
iyi seyirler efem...
seslendirme ekibi,
alex (barış küçükgüler)
gene (ali çorapçı)
beşlik (özgür özdural)
jailbreak (ayça koptur)
gülen (zeynep özden ayyıldız)
mel bezgin (ali ekber diribaş)
mary bezgin (özlem abacı)
kaka (uğur taşdemir)
akiko glitter (melissa melis toklu)
küçük kaka (şafak ökdemir)
'şeytan' steven (talha sayar)
travis (ali hekimoğlu)
telefon mağaza çalışanı (elif doğan)
devamını gör...
window shopping
ingilizce'de 'bir şey alma amacı güdülmeden, sadece ürünleri incelemek amacıyla mağazaları dolanmak' anlamına gelen deyimdir.
devamını gör...
feniçka
özgür ruhlu lou andreas-salomé tarafından yazılan bir eser.
• genel bilgi.
yetmiş sayfalık kısa bir kitap.
bu eserde lou'nun resmen temsili olan feniçka*'nın düşüncelerini, kararlarını dar görüşlü max werner'ın bakış açısından okuyoruz.
iki zıt düşünce, bir arada.
• yorumum.
kitap çok güzeldi. feniçka'nın özgür ruhunu çok sevdim. ve yazar kendi düşüncelerini aktarırken anlaşılır bir dil kullanmış.
üsteki alıntıdan ibaret olan tanımda değinmek istediğim bir konu anlatılmış. #1191893
zaten kitabın salomé’nin yaşadığı bir deneyime dayandığını belirteyim. kitapta salomé’nin nietzsche'nin evlilik teklifini neden geri çevirdiğin cevabını bulacaksınız.
aslında bu durum sadece nietzsche ile alakalı değildi. her erkek için aynıydı bu durum.
lou bağımsız, özgür yaşamayı seviyordu. aynı kendi yarattığı karakteri gibi, feniçka gibi.
feniçka'nın düşünceleri aslında yazarın bir aynası.
yukarıda (genel bilgi kısmında) "zıt düşünceler, bir arada." demiştim. buna örnek bir alıntı bırakmak istiyorum.
(...)
*"çünkü böyle kızların bütün erkeklere güvensizlikle yaklaşacağını varsayıyorum. erkeklerin kendilerinden güvenden çok daha başka şeyler beklediğini düşünmekte haklı değiller mi?"
"vay canına!" diye düşünen max werner, fenya'ya daha dikkatlice baktı. böyle tekinsiz konularda hiç tanımadığı bir erkekle, burada, paris'te, gecenin bir yarısında, bu sokak kafesinde konuşurken gösterdiği rahatlığın derecesi çarpıcıydı, hem de yüzünde sanki nadir rastlanan böcek türlerinden söz ediyorlarmış gibi bir ifadeyle.
oynak işçi kızlar, genç erkekler, gece kafeleri ve aşk maceraları onun için gerçekten de bu denli nadir rastlanan böcek türleri gibi miydi?
aynı zamanda, "bu varsayım erkeklere olan güvenlerini gölgelemiyordur sanırım, çünkü bir erkek insani olarak etkilenmesinin yanı sıra onlardan kadın... kadın olarak da bir şeyler bekleyebilir, onlar da bunu çok doğal bulurlar. aksi halde gururları incinirdi ve özgüvenleri de artmazdı," diyerek fenya'nın sorusunu yanıtladı max werner.
(...)
fenya, erkeklerin kadınlara "normal bir insan gibi bakma" eylemini gerçekleştirmediğini söylerken*,
max ise bir adamın "normal bir insan gibi bakma"ması kadınları gururlandığını söylemek istiyor.
alınası, okunası bir kitap.
• genel bilgi.
yetmiş sayfalık kısa bir kitap.
bu eserde lou'nun resmen temsili olan feniçka*'nın düşüncelerini, kararlarını dar görüşlü max werner'ın bakış açısından okuyoruz.
iki zıt düşünce, bir arada.
• yorumum.
kitap çok güzeldi. feniçka'nın özgür ruhunu çok sevdim. ve yazar kendi düşüncelerini aktarırken anlaşılır bir dil kullanmış.
üsteki alıntıdan ibaret olan tanımda değinmek istediğim bir konu anlatılmış. #1191893
zaten kitabın salomé’nin yaşadığı bir deneyime dayandığını belirteyim. kitapta salomé’nin nietzsche'nin evlilik teklifini neden geri çevirdiğin cevabını bulacaksınız.
aslında bu durum sadece nietzsche ile alakalı değildi. her erkek için aynıydı bu durum.
lou bağımsız, özgür yaşamayı seviyordu. aynı kendi yarattığı karakteri gibi, feniçka gibi.
feniçka'nın düşünceleri aslında yazarın bir aynası.
yukarıda (genel bilgi kısmında) "zıt düşünceler, bir arada." demiştim. buna örnek bir alıntı bırakmak istiyorum.
(...)
*"çünkü böyle kızların bütün erkeklere güvensizlikle yaklaşacağını varsayıyorum. erkeklerin kendilerinden güvenden çok daha başka şeyler beklediğini düşünmekte haklı değiller mi?"
"vay canına!" diye düşünen max werner, fenya'ya daha dikkatlice baktı. böyle tekinsiz konularda hiç tanımadığı bir erkekle, burada, paris'te, gecenin bir yarısında, bu sokak kafesinde konuşurken gösterdiği rahatlığın derecesi çarpıcıydı, hem de yüzünde sanki nadir rastlanan böcek türlerinden söz ediyorlarmış gibi bir ifadeyle.
oynak işçi kızlar, genç erkekler, gece kafeleri ve aşk maceraları onun için gerçekten de bu denli nadir rastlanan böcek türleri gibi miydi?
aynı zamanda, "bu varsayım erkeklere olan güvenlerini gölgelemiyordur sanırım, çünkü bir erkek insani olarak etkilenmesinin yanı sıra onlardan kadın... kadın olarak da bir şeyler bekleyebilir, onlar da bunu çok doğal bulurlar. aksi halde gururları incinirdi ve özgüvenleri de artmazdı," diyerek fenya'nın sorusunu yanıtladı max werner.
(...)
fenya, erkeklerin kadınlara "normal bir insan gibi bakma" eylemini gerçekleştirmediğini söylerken*,
max ise bir adamın "normal bir insan gibi bakma"ması kadınları gururlandığını söylemek istiyor.
alınası, okunası bir kitap.
devamını gör...
abartılan tatlı
vezir parmağı. bildiğin tulumbanın parmak halinde olanı. başka bir numarası yok.
tanım: abartılan tatlıların anlatıldığı başlık.
tanım: abartılan tatlıların anlatıldığı başlık.
devamını gör...
fillerin göçü
çin’de gerçekleşen ve tam on yedi ay ve beş yüz kilometre süren yolculuktur.
haberlerde karşıma çıkanca hemen nobel ödüllü portekizli yazar, büyük insan, edebiyat tanrısı jose saramago’nun filin yolculuğu kitabını getirdi aklıma bu olay. olayın detaylarını araştırınca aralarında bir bağlantı olmadığını görsem de içimde hem bir mutluluk hem de bir hüzün doldurdu bu anlamsız göç.
filler çok zeki yaratıklardır, bence insanlardan bile daha zeki ancak hafızaları insanlar kadar zayıf, merhametleri insanlar kadar eksik olmadığı için dünya üzerindeki baskın ırk olmayı başaramadılar.
fillerle ilgili birçok bilgiye sahip olduğunu düşünen biliminsanları kısa mesafe yolculuklarına alışkın oldukları fillerin beş yüz kilometre süren bu göçüne bir anlam verememiş henüz. bence bu anlamlandıramamanın altında yatan asıl neden öğrendikleri şeyin dünyayı mutlu etmeyecek kötü bir haber olabilme korkusu ve hiçbir şekilde maddi gelir elde edemem açgözlülüğü olabilir. o zaman dört açılı diş fırçası bekliyoruz bilim dünyasından.

hayvanlar anlamsız şeyler yapmazlar, hele ki bu anlamsız hareket üstüne üstlük beklenmedikse mutlaka bir anlamı vardır. evin içinde yürürken aniden yön değiştiren ve insanlara anlamsız gelen bir şekilde bambaşka bir istikamette hızla giden hamamböceğine tuvalet aynası karşısında dudağını büzerek fotoğraf çeken insanın hareketi çok daha mantıksız geliyordur bence.
demek istediğim fillerin bu yolculuğunun anlamsız olmadığı ve dünya üzerinde gerçekleşecek muhtemel bir felaketin habercisi olduğudur.
peki ne yaptı bu filler? geçtikleri yollarda bulunan evlere tanrı misafiri oldular, bazı yiyeceklere ortak oldular, küçük çocuklar gibi buldukları yerlerde uyudular, tarlalarda kendi izlerini bıraktılar, sulara girip göçün yorgunluğunu attılar üzerlerinden. belki de filler hayatın tadını çıkarmaya karar verdi aklı evvel insanların yapamadığını görünce.

filler tepişirken insanlar ezilsin.
haberlerde karşıma çıkanca hemen nobel ödüllü portekizli yazar, büyük insan, edebiyat tanrısı jose saramago’nun filin yolculuğu kitabını getirdi aklıma bu olay. olayın detaylarını araştırınca aralarında bir bağlantı olmadığını görsem de içimde hem bir mutluluk hem de bir hüzün doldurdu bu anlamsız göç.
filler çok zeki yaratıklardır, bence insanlardan bile daha zeki ancak hafızaları insanlar kadar zayıf, merhametleri insanlar kadar eksik olmadığı için dünya üzerindeki baskın ırk olmayı başaramadılar.
fillerle ilgili birçok bilgiye sahip olduğunu düşünen biliminsanları kısa mesafe yolculuklarına alışkın oldukları fillerin beş yüz kilometre süren bu göçüne bir anlam verememiş henüz. bence bu anlamlandıramamanın altında yatan asıl neden öğrendikleri şeyin dünyayı mutlu etmeyecek kötü bir haber olabilme korkusu ve hiçbir şekilde maddi gelir elde edemem açgözlülüğü olabilir. o zaman dört açılı diş fırçası bekliyoruz bilim dünyasından.

hayvanlar anlamsız şeyler yapmazlar, hele ki bu anlamsız hareket üstüne üstlük beklenmedikse mutlaka bir anlamı vardır. evin içinde yürürken aniden yön değiştiren ve insanlara anlamsız gelen bir şekilde bambaşka bir istikamette hızla giden hamamböceğine tuvalet aynası karşısında dudağını büzerek fotoğraf çeken insanın hareketi çok daha mantıksız geliyordur bence.
demek istediğim fillerin bu yolculuğunun anlamsız olmadığı ve dünya üzerinde gerçekleşecek muhtemel bir felaketin habercisi olduğudur.
peki ne yaptı bu filler? geçtikleri yollarda bulunan evlere tanrı misafiri oldular, bazı yiyeceklere ortak oldular, küçük çocuklar gibi buldukları yerlerde uyudular, tarlalarda kendi izlerini bıraktılar, sulara girip göçün yorgunluğunu attılar üzerlerinden. belki de filler hayatın tadını çıkarmaya karar verdi aklı evvel insanların yapamadığını görünce.

filler tepişirken insanlar ezilsin.
devamını gör...
martı
çok sesli bayağı da yaramaz bir kuş türü.
yan komşu bu eve taşınırken uyardı. 'pek rahatsız ediyorlar. seslerinden uyunmuyor. bağırmaları bir yana çatıda sürekli sanki çocuklar koşturuyor gibi oluyor. korkma sakın ha' diye.
açıkçası kuşları pek severim. bu zamanlar da hoşuma gidiyor. ilk defa bu kadar içli dışlı oldum. vapurda simit atmam ve evde kalan ekmekleri sahile taşıyıp etrafımı sarmaları dışında. şuan bir sıkıntım yok kendileriyle.
bazen deli gibi odamın balkonuna üşüşüyorlar hatta bir kere korkmama neden oldular. minik çocuğu kaptılar sandım. işte biri bu eve taşınırken kulağıma 'aman dikkat kedileri teraslardan martılar kapıyormuş' dedi diyeli biraz ürküyorum. onun dışında kanka bile oluruz bakarsınız.
kuş yahu işte sevin, öpün, koklayın dikkat edin ağzınızı burnunuzu yemesin. benim mıncırasım var onlar beni mıncırır diye ürküyorum.
yan komşu bu eve taşınırken uyardı. 'pek rahatsız ediyorlar. seslerinden uyunmuyor. bağırmaları bir yana çatıda sürekli sanki çocuklar koşturuyor gibi oluyor. korkma sakın ha' diye.
açıkçası kuşları pek severim. bu zamanlar da hoşuma gidiyor. ilk defa bu kadar içli dışlı oldum. vapurda simit atmam ve evde kalan ekmekleri sahile taşıyıp etrafımı sarmaları dışında. şuan bir sıkıntım yok kendileriyle.
bazen deli gibi odamın balkonuna üşüşüyorlar hatta bir kere korkmama neden oldular. minik çocuğu kaptılar sandım. işte biri bu eve taşınırken kulağıma 'aman dikkat kedileri teraslardan martılar kapıyormuş' dedi diyeli biraz ürküyorum. onun dışında kanka bile oluruz bakarsınız.
kuş yahu işte sevin, öpün, koklayın dikkat edin ağzınızı burnunuzu yemesin. benim mıncırasım var onlar beni mıncırır diye ürküyorum.
devamını gör...
habertürk sunucusunun işçiye tokat atması
çalışanın yerinde olsaydım ben de ona kafa atardım...
savunmam da şu olurdu, ağırıma gitti. kendimi tutamadım. bir anda böyle bir tepki verdim.
ama öyle bir kafa atmak değil. öylesine bir kafa geçirirdim ki, o puştu oturduğu koltuktan 2 saat kaldıramazlardı. gözünü belki hastanede bile açamazdı bir daha...
gençlerimiz kendilerini ezdiriyorlar. sokayım işine de parasına da.. ekerim biçerim yine karnım doyar. bu kölelik ne be abicim!
muharrem'in narin narin konuşmaya kaldığı yerden devam etmesi, fatma şahin'in de hiçbir şey olmamış gibi konuşması...
fatma şahin hanım! sen koskoca yetkileri olan bir insansın. ne yapıyorsunuz muharrem bey! çabuk kendinize gelin ve çalışanınızdan özür dileyin ve bu röportaja da burada son veriyoruz. diye saydırması gerekirdi...
bu herifin işine son verilmesi gerekiyor.
savunmam da şu olurdu, ağırıma gitti. kendimi tutamadım. bir anda böyle bir tepki verdim.
ama öyle bir kafa atmak değil. öylesine bir kafa geçirirdim ki, o puştu oturduğu koltuktan 2 saat kaldıramazlardı. gözünü belki hastanede bile açamazdı bir daha...
gençlerimiz kendilerini ezdiriyorlar. sokayım işine de parasına da.. ekerim biçerim yine karnım doyar. bu kölelik ne be abicim!
muharrem'in narin narin konuşmaya kaldığı yerden devam etmesi, fatma şahin'in de hiçbir şey olmamış gibi konuşması...
fatma şahin hanım! sen koskoca yetkileri olan bir insansın. ne yapıyorsunuz muharrem bey! çabuk kendinize gelin ve çalışanınızdan özür dileyin ve bu röportaja da burada son veriyoruz. diye saydırması gerekirdi...
bu herifin işine son verilmesi gerekiyor.
devamını gör...
evernevergreen
bilgi içerikli bir girdiyi uzunluğuna bakmaksızın baştan sona okuduğuna inandığım tek insan.
devamını gör...
normal sözlük 1. istanbul zirvesi
ankara'dakiler gül suyu & lokum, istanbul'dakiler votka & red bull. ankara'dakiler ölsün mü? *
devamını gör...
sözlük radyosu
beklediğimiz, aradığımız heyecanlanmalar ile canlı yayınına başlayan güzide radyomuz/parçamız.
birazdan röportajımla sizlerleyim a dostlar.
birazdan röportajımla sizlerleyim a dostlar.
devamını gör...
kürtçenin yansımadan türemiş olması
"yansıma teorisi'ne göre, dil, insanların, ses çıkaran varlıkların seslerini yansımasıyla kurulmuştur. yani, doğadaki sesler taklit edilerek, kelimeler oluşmuştur. dolayısıyla, konuşma başlamıştır."
teoriye göre tüm dillerin kökeni bu şekilde oluştuğuna göre yazar burada ne demek ne yapmak istemektedir
(bkz: ırkçı)
teoriye göre tüm dillerin kökeni bu şekilde oluştuğuna göre yazar burada ne demek ne yapmak istemektedir
(bkz: ırkçı)
devamını gör...
normal sözlük'te herkesin fakir olması
abi cidden iyi maaş alıyorum ama öğrencilik yıllarımda kanıma işlemiş fakirlikten kurtulamıyorum bu durum sadece bende yok sanırım bunu gördüğüme sevindim
devamını gör...
kuzey kalesi
çocukluğumuzun en özel oyuncaklarından birisidir kuzey kalesi. bizim dönemimizde her çocuğun hayalini süslerdi. yalnız bir kusuru vardı. pahada ağırdı. hal böyle olunca da kendisine erişim ciddi anlamda sıkıntı oluyordu. kuzey kalesine sahip olan çocukların havası bin beş yüz oluyordu. ben kendisi ile komşumuzun oğlu vesilesi ile tanıştım. ilk görüşte aşktı benimkisi. resmen dibim düştü. çocukla biraz oynadık. kalenin sahibi arkadaş olduğu için de doğal olarak kaleyi ve askerleri o aldı. bizeyse kızılderililer kaldı. ele geçiremedik tabi kaleyi. atlarımız yerlerde. kızılderili bıdıklarımız kan revan içerisinde perişan. bilindik senaryoyu o gün komşuda birebir kendim deneyimlemiş oldum.
sonrasında yayından son hızla fırlamış bir ok misali eve doğru koşmaya başladım. kalbimde ve beynimde kızılderililer dört nala at koşturuyordu. onların intikamını almalıydım. daha önemlisi o kaleyi almalıydım. büyük bir heyecanla kapıyı çaldım. annemin kapıyı açması ile birlikte nefes nefese ''anne sana bir şey söylemem lazım.'' diyerek girdim konuya. ya da ben konuya girdiğimi düşünüyordum zira annem benim eve girme mevzuma takılmıştı. kapı önünde palas pandıras ayakkabıları çıkarıp, içeri daldığımda ise banyo istikametinde ilerlemem ve elimi yüzümü yıkamam konusunda uyarıldığım için beynimde ve ruhumda dört nala at süren kızılderililer kursağıma doğru ilerlemeye başlamışlardı.
zorunluluğu savdıktan sonra koştum annemin yanına. ''anne sana bir şey söylemem lazım.'' annem gülümseyerek; ''haydi mutfağa önce yemek yenecek.'' deyince isyan bayrağını açmış buldum. ''anne söylemem lazım. anlatayım sonra oturalım yemeğe.'' annem ciddiyetimi anlamış olmalıydı. peki dedi sakince. beklediğim bir tavır değildi çünkü yemek meselesi mühim meseleydi. tabi biraz afallamış bir halde mevzuya girdim. kuzey kalesinin ne kadar güzel olduğundan, onu ne kadar çok istediğimden heyecanla bahsettikten sonra annem ''tamam baban gelince babanla konuşursun.'' dedi ve kursağımdaki kızılderililer savaş boyalarını sürmeye başladılar. yemeği yedim ama vakit bir türlü geçmiyor, babam bir türlü gelmiyordu. zaten babaların böyle zamanlarda muhakkak gecikmek gibi kötü bir huyları vardır. siz kulağınızı kapıdaki seslere odaklamışsınızdır ama o anahtar sesi bir türlü duyulmaz. anahtar sesini duyduğumda artık yorgun ve bitkin bir vaziyetteydim ama yine de son gücümle kapıya doğru koştum. bilindik ritüeller sonrasında ki, babamın terliklerini bile çoktan hazırlamıştım, hemen konuya girdim. anneme söylediklerimi aynen babama da aktardım. muzipçe gülümsedi. rahmetli bunu çok sık yapardı. ''gündemimizde böyle bir mesele yok.'' dedi. evet işte o anda kale tepeme yıkılmış ve kursağımda savaş naraları atan tüm kızılderililer usulca yere uzanıvermişti. bir savaşı daha kaybetmiştik.
işin esası şu ki; biz hayır kelimesinin ne anlama geldiğini bilirdik. yetiştiriliş tarzımız öyleydi. üstelemenin ve işi arsızlığa vurmanın bir getirisi olmadığını bilirdik. bu süreç sonunda odama gittim ve komşu çocuğunun kalesine imrenme turlarına başladım. imrenme diyorum zira yine yetiştirilme tarzı gereği kıskanmak denilen şey de bizden uzaktı. tatlı bir burukluk vardı yani üzerimde. neyse ne! ben şansımı denemiştim ve olmamıştı.
ertesi sabah annem kahvaltıda gece babanla konuştuk, bugün gidip bakalım şu kaleye demesin mi? tonton yanaklı tanrı amca tüm dualarımı kabul etmişti. ben küçükken tanrı, tonton yanaklı, göbekli ve sevimli bir amcaydı ve bazen işleri tereyağından kıl çeker gibi hallediyordu. kırtasiyeye varana kadar bir önceki gece yerlere yatmış olan kızılderililer tabiri caizse ayaklanmış ve heyecanla savaş dansı yapmaya başlamışlardı. kırtasiyenin önüne geldiğimizde annem bana dışarıda beklememi söyledi. bekle, bekle, bekle... ne kadar zordu bazı şeyler. zaman yine geçmedi. kızılderililer ve ben bu süreçte çok yorulmuştuk ama pes etmedik. sabırla bekledik. annem kırtasiyeden elinde sadece atlı bir kızılderili bıdıkla çıkmasın mı? ''olamaaaazz!'' diye bağırmak istedim. annem geldi başımı okşadı; ''bak şimdi bu kalenin ilk parçası ,sonrasında harçlıklarını biriktireceksin ve her seferinde gelip bir parça alacaksın ve kaleyi kendin tamamlayacaksın.'' diyerek gülümsedi. olsun dedim içimden nasıl olsa bir şekilde tamamlarım. ev ile kırtasiye arasındaki yolu çok aşındırdım. bazen yeterli param yokken dahi gidip hangi parçayı alacağımı belirlemeye çalıştım. sıkıntılı bir süreçti ve ben en nihayetinde o kaleyi bir şekilde tamamladım. hatta üzerine eklemeler bile yaptım. kuzey kalesi, bir insanın hedefine ulaşması konusunda sabrın ve mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu öğretti bana...
sonradan öğrendim ki, bunu öğretenler annem ve babammış * annem, o gün kalenin parasının tamamını ödemiş. kırtasiyeci tanıdık olduğu içinde ben yeterli parayla gittiğimde, parça parça bıdıkları ve kaleyi vermesi konusunda ricacı olmuş. kırtasiyeci amca da kabul etmiş. böylece kuzey kalesi maceram hem kaleyi almam, hem de kırtasiyeci amca da biraz birikmişe sahip olmam gibi güzel bir finalle noktalandı. kalenin bendeki senaryosu ise diğerlerinden farklı oldu. dörtnala koşan kızılderililerimle birlikte her seferinde kaleyi aldık. toplar tüfekler falan hikâye oldu. hem kızılderililerin intikamını almıştım hem de kaleyi...
meşhur kuzey kalesi şöyle bir şey; selam durun kaleyi teslim almaya geliyoruz *
sonrasında yayından son hızla fırlamış bir ok misali eve doğru koşmaya başladım. kalbimde ve beynimde kızılderililer dört nala at koşturuyordu. onların intikamını almalıydım. daha önemlisi o kaleyi almalıydım. büyük bir heyecanla kapıyı çaldım. annemin kapıyı açması ile birlikte nefes nefese ''anne sana bir şey söylemem lazım.'' diyerek girdim konuya. ya da ben konuya girdiğimi düşünüyordum zira annem benim eve girme mevzuma takılmıştı. kapı önünde palas pandıras ayakkabıları çıkarıp, içeri daldığımda ise banyo istikametinde ilerlemem ve elimi yüzümü yıkamam konusunda uyarıldığım için beynimde ve ruhumda dört nala at süren kızılderililer kursağıma doğru ilerlemeye başlamışlardı.
zorunluluğu savdıktan sonra koştum annemin yanına. ''anne sana bir şey söylemem lazım.'' annem gülümseyerek; ''haydi mutfağa önce yemek yenecek.'' deyince isyan bayrağını açmış buldum. ''anne söylemem lazım. anlatayım sonra oturalım yemeğe.'' annem ciddiyetimi anlamış olmalıydı. peki dedi sakince. beklediğim bir tavır değildi çünkü yemek meselesi mühim meseleydi. tabi biraz afallamış bir halde mevzuya girdim. kuzey kalesinin ne kadar güzel olduğundan, onu ne kadar çok istediğimden heyecanla bahsettikten sonra annem ''tamam baban gelince babanla konuşursun.'' dedi ve kursağımdaki kızılderililer savaş boyalarını sürmeye başladılar. yemeği yedim ama vakit bir türlü geçmiyor, babam bir türlü gelmiyordu. zaten babaların böyle zamanlarda muhakkak gecikmek gibi kötü bir huyları vardır. siz kulağınızı kapıdaki seslere odaklamışsınızdır ama o anahtar sesi bir türlü duyulmaz. anahtar sesini duyduğumda artık yorgun ve bitkin bir vaziyetteydim ama yine de son gücümle kapıya doğru koştum. bilindik ritüeller sonrasında ki, babamın terliklerini bile çoktan hazırlamıştım, hemen konuya girdim. anneme söylediklerimi aynen babama da aktardım. muzipçe gülümsedi. rahmetli bunu çok sık yapardı. ''gündemimizde böyle bir mesele yok.'' dedi. evet işte o anda kale tepeme yıkılmış ve kursağımda savaş naraları atan tüm kızılderililer usulca yere uzanıvermişti. bir savaşı daha kaybetmiştik.
işin esası şu ki; biz hayır kelimesinin ne anlama geldiğini bilirdik. yetiştiriliş tarzımız öyleydi. üstelemenin ve işi arsızlığa vurmanın bir getirisi olmadığını bilirdik. bu süreç sonunda odama gittim ve komşu çocuğunun kalesine imrenme turlarına başladım. imrenme diyorum zira yine yetiştirilme tarzı gereği kıskanmak denilen şey de bizden uzaktı. tatlı bir burukluk vardı yani üzerimde. neyse ne! ben şansımı denemiştim ve olmamıştı.
ertesi sabah annem kahvaltıda gece babanla konuştuk, bugün gidip bakalım şu kaleye demesin mi? tonton yanaklı tanrı amca tüm dualarımı kabul etmişti. ben küçükken tanrı, tonton yanaklı, göbekli ve sevimli bir amcaydı ve bazen işleri tereyağından kıl çeker gibi hallediyordu. kırtasiyeye varana kadar bir önceki gece yerlere yatmış olan kızılderililer tabiri caizse ayaklanmış ve heyecanla savaş dansı yapmaya başlamışlardı. kırtasiyenin önüne geldiğimizde annem bana dışarıda beklememi söyledi. bekle, bekle, bekle... ne kadar zordu bazı şeyler. zaman yine geçmedi. kızılderililer ve ben bu süreçte çok yorulmuştuk ama pes etmedik. sabırla bekledik. annem kırtasiyeden elinde sadece atlı bir kızılderili bıdıkla çıkmasın mı? ''olamaaaazz!'' diye bağırmak istedim. annem geldi başımı okşadı; ''bak şimdi bu kalenin ilk parçası ,sonrasında harçlıklarını biriktireceksin ve her seferinde gelip bir parça alacaksın ve kaleyi kendin tamamlayacaksın.'' diyerek gülümsedi. olsun dedim içimden nasıl olsa bir şekilde tamamlarım. ev ile kırtasiye arasındaki yolu çok aşındırdım. bazen yeterli param yokken dahi gidip hangi parçayı alacağımı belirlemeye çalıştım. sıkıntılı bir süreçti ve ben en nihayetinde o kaleyi bir şekilde tamamladım. hatta üzerine eklemeler bile yaptım. kuzey kalesi, bir insanın hedefine ulaşması konusunda sabrın ve mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu öğretti bana...
sonradan öğrendim ki, bunu öğretenler annem ve babammış * annem, o gün kalenin parasının tamamını ödemiş. kırtasiyeci tanıdık olduğu içinde ben yeterli parayla gittiğimde, parça parça bıdıkları ve kaleyi vermesi konusunda ricacı olmuş. kırtasiyeci amca da kabul etmiş. böylece kuzey kalesi maceram hem kaleyi almam, hem de kırtasiyeci amca da biraz birikmişe sahip olmam gibi güzel bir finalle noktalandı. kalenin bendeki senaryosu ise diğerlerinden farklı oldu. dörtnala koşan kızılderililerimle birlikte her seferinde kaleyi aldık. toplar tüfekler falan hikâye oldu. hem kızılderililerin intikamını almıştım hem de kaleyi...
meşhur kuzey kalesi şöyle bir şey; selam durun kaleyi teslim almaya geliyoruz *
devamını gör...
değer görmek
insanın başına gelebilecek en güzel şeylerden biridir.
içimizdeki eksiklik ve yetersizlik duygularının çoğunu öldürür bu durum.
sizi hayata, yaşama tekrar bağlar.
ben de varım ve hissediyorum varlığımı dersiniz.
çocukken hele değer alma kotanız dolduysa hayatta kolay kolay duygusal olarak zorluk çekmesiniz.
doğduğunuz evde aileniz en savunmasız, küçük ve yardıma muhtaç halinizle bile size değer verdiyse işte o zaman değerli bir varlık olduğunuz zihninize kazılır.
yetişkinlik döneminde - özellikle duygusal yönden. meslek, iş, aşk, dostluk vs- tercihleriniz daha sağlıklı ve tutarlı olur.
kendinize olan inancınız daha yüksektir.
değersiz hissettiğiniz hiç bir ortamda zorunluluk olmadığı sürece fazla kalmazsınız.
işte bu yüzden çok önemlidir değer görmek.
eğer hayatınızda kendinizi değersiz hissettiren kişiler var ise
umarım en kısa zamanda kurtulursunuz.
umarım bizi iten, döven, söven, hakaret eden insanlar yerine yüzümüzü okşayan, saçımızı koklayan, varlığımıza saygı duyan ve çizgilerimizi geçmeyen, sırtımızı sıvazlayan insanlarla hayatımızın her alanında, her yaşımızda karşılaşırız.
içimizdeki eksiklik ve yetersizlik duygularının çoğunu öldürür bu durum.
sizi hayata, yaşama tekrar bağlar.
ben de varım ve hissediyorum varlığımı dersiniz.
çocukken hele değer alma kotanız dolduysa hayatta kolay kolay duygusal olarak zorluk çekmesiniz.
doğduğunuz evde aileniz en savunmasız, küçük ve yardıma muhtaç halinizle bile size değer verdiyse işte o zaman değerli bir varlık olduğunuz zihninize kazılır.
yetişkinlik döneminde - özellikle duygusal yönden. meslek, iş, aşk, dostluk vs- tercihleriniz daha sağlıklı ve tutarlı olur.
kendinize olan inancınız daha yüksektir.
değersiz hissettiğiniz hiç bir ortamda zorunluluk olmadığı sürece fazla kalmazsınız.
işte bu yüzden çok önemlidir değer görmek.
eğer hayatınızda kendinizi değersiz hissettiren kişiler var ise
umarım en kısa zamanda kurtulursunuz.
umarım bizi iten, döven, söven, hakaret eden insanlar yerine yüzümüzü okşayan, saçımızı koklayan, varlığımıza saygı duyan ve çizgilerimizi geçmeyen, sırtımızı sıvazlayan insanlarla hayatımızın her alanında, her yaşımızda karşılaşırız.
devamını gör...
yurt
ingilizce sözlüklere tıpkı yoğurt sözcüğü gibi türkçeden geçmiş isim soylu sözcük.
önceki girdilerde de yazıldığı gibi eski türkçede (orta asya dönemi) çadır, oba anlamı taşırken türkiye türkçesinde memleket anlamı kazanmıştır.
ingilizcedeki anlamı, türkçedeki ilk anlamı gibidir; yani çadır (ama normal çadırdan büyük ve daha teçhizatlı) anlamında.
önceki girdilerde de yazıldığı gibi eski türkçede (orta asya dönemi) çadır, oba anlamı taşırken türkiye türkçesinde memleket anlamı kazanmıştır.
ingilizcedeki anlamı, türkçedeki ilk anlamı gibidir; yani çadır (ama normal çadırdan büyük ve daha teçhizatlı) anlamında.
devamını gör...
halkımızın artık aşina olması gereken bazı kavramlar
nezaket
güleryüz
tatlı dil
saygı
kadına, çocuğa, hayvana, bitkiye saygı, sevgi, minnet, teşekkür
güleryüz
tatlı dil
saygı
kadına, çocuğa, hayvana, bitkiye saygı, sevgi, minnet, teşekkür
devamını gör...
