güne bir şiir bırak
kızıma prensesler hakkında hikaye okumayacağım.
sihirli ayakkabılar hakkında, arabalar hakkında
ve bir yerlerde harika bir orman olduğu gerçeği hakkında,
çünkü prensler ve ormanlar yoktur.
kılıçları düşen kötü adamlar hakkında
yüksek kuleler ve mucize kapıları hakkında,
bu sözleri ona gece okumayacağım
çünkü korkarım ki inanacak.
bunu kimseye okumayacağım
çünkü ben bir kez
iyiler kazanacak diye inandırılmıştı.
kalbin duygusu önemli olduğu söylenmişti.
son anda bir kahramanın koşarak geleceğini
ve beni beladan kurtaracağını.
sadece hayat tamamen farklı gösterdi
ve ejderhalar içeride yaşar.
yapmayacağım!
ama ne kadar konuşursak ta
korkarım ki yatmadan önce gideceğim... ve kitabın üzerine bir el feneri tutuğunu
ve bunu kendi kendine okuduğunu.. ve kirpiklerinin altında yanan gözlerle
kısık bir fısıltıyla bana "anne, prenslerin olduğu doğru mu?" diye soracak.
ve elbette cevap vereceğim - "evet ..".
buradan
sihirli ayakkabılar hakkında, arabalar hakkında
ve bir yerlerde harika bir orman olduğu gerçeği hakkında,
çünkü prensler ve ormanlar yoktur.
kılıçları düşen kötü adamlar hakkında
yüksek kuleler ve mucize kapıları hakkında,
bu sözleri ona gece okumayacağım
çünkü korkarım ki inanacak.
bunu kimseye okumayacağım
çünkü ben bir kez
iyiler kazanacak diye inandırılmıştı.
kalbin duygusu önemli olduğu söylenmişti.
son anda bir kahramanın koşarak geleceğini
ve beni beladan kurtaracağını.
sadece hayat tamamen farklı gösterdi
ve ejderhalar içeride yaşar.
yapmayacağım!
ama ne kadar konuşursak ta
korkarım ki yatmadan önce gideceğim... ve kitabın üzerine bir el feneri tutuğunu
ve bunu kendi kendine okuduğunu.. ve kirpiklerinin altında yanan gözlerle
kısık bir fısıltıyla bana "anne, prenslerin olduğu doğru mu?" diye soracak.
ve elbette cevap vereceğim - "evet ..".
buradan
devamını gör...
çağlayan adliyesindeki sarıklı avukat
bir kimse nasıl boynuna haç kolyesi takabiliyor, nasıl makyaj yapabiliyor nasıl fular bağlayabiliyor, nasıl istediği gibi yırtık pırtık, sadece haya yerlerini örten kıyafetler giyebiliyorsa, bunun adı özgürlük ise ve kimse karışamıyorsa, önceden şapka takmak kanun olduğu ve sırf takmadıkları için insanlar asıldı ise ve bu durum günümüzde hor değil de hoş karşılanıyorsa, topluma hiç bir zararı olmayan, kanunla değilde sünnetle ilahi vahyin tebliğ ve temsilcisi allah rasûlü'nün sünneti seniyyesi olan sarığın da takılmasında bir mahzur yoktur. bugün sarığı anlamsız bularak istemeyenler, hakaret edenler, dün, yukarıda fotoğraf karesindeki hanım kardeşlerimizin başörtüleri yüzünden birinciliğini bile açıklamayarak kürsüye, hatta üniversiteye almayanlardır. başörtüsü moda aksesuar değildir. o nedenle başörtüsü serbest bu bir ayrıcalıktır denemez bu da açıklık gibi bir özgürlüktür. serbest olmaması teklif dahi edilemez. eğer saygılı laik bir düzende yaşanılıyorsa. yahut isteniliyorsa ki burada çıkart evinde tak, bu da o kişinin dinini alaya almak ve bizatihi onunla dalga geçmektir.
ha adliyenin giyimin kuşamın bir sınırı adabı kuralı vardır ve buna hiç kimse bir şey demiyor herkes uyuyor ise amennâ. fakat sadece dînî sembolize eden şeylerde varsa bu kural diğerlerine karışılınca niye bu kadar açık kıyafet vs. horozlanılıyorsa, sıkıntı. ve trajikomik.
özgürlükse, demokrasi hürriyet ve gerçek laiklikse mesele, sadece kendi çıkarlarınıza değil, islam dinine de özgürlük.
birde bunlardan hukukçu mu olacak deniliyor, bunu diyenin islam hukukundan da islam tarihindeki bir çok ünlü kadıdan da haberi yoktur sanırım.
cehalet, davul gibidir. içi boştur ama sesi çoktur.
ha adliyenin giyimin kuşamın bir sınırı adabı kuralı vardır ve buna hiç kimse bir şey demiyor herkes uyuyor ise amennâ. fakat sadece dînî sembolize eden şeylerde varsa bu kural diğerlerine karışılınca niye bu kadar açık kıyafet vs. horozlanılıyorsa, sıkıntı. ve trajikomik.
özgürlükse, demokrasi hürriyet ve gerçek laiklikse mesele, sadece kendi çıkarlarınıza değil, islam dinine de özgürlük.
birde bunlardan hukukçu mu olacak deniliyor, bunu diyenin islam hukukundan da islam tarihindeki bir çok ünlü kadıdan da haberi yoktur sanırım.
cehalet, davul gibidir. içi boştur ama sesi çoktur.
devamını gör...
gece yatmadan önce yapılan son şey
hafif ve içten bi ağlarım. kendime şefkat gösterip yatarım
devamını gör...
rebecca
*
1940 yapımı, yönetmeni alfred hitchcock olan gizem/romantik konulu filmdir. psikolojik gerilim ağırlıklı bir filmdir ama benim için bu pek geçerli değildir. daphne du maurier'in aynı adlı romanından uyarlandığı söylenir, bu romanın da jane eyre'den esinlendiğinden bahsedilir. bu detayı filmin son sahnesine şahit olunca daha iyi anlayabiliyorum. filmin oyuncularına gelecek olursak, joan fontaine, laurence olivier başrolü çeker. ama filmde hiç görünmeyen rebecca adlı kadının başrollerden rol çaldığı söylenebilir.
film, mrs. van hopper'ın ücret karşılığında arkadaşlığını yapan bir genç kadının, uçurumun kenarında bekleyen bir adamı görmesiyle başlar. intihar edeceğini düşünerek adama yaklaşır fakat gördüğü tavır karşısında uçurumun yanından ayrılır. ancak bu son karşılaşmaları değildir. mrs. van hopper ile birlikte otelde kalan genç kadın, bay de winter'e fazlasıyla maruz kalır. zamanla aralarında yaşananlar dolayısıyla ani bir evlenme kararı alırlar ve her zaman bay de winter ile birlikte anılan manderley malikânesine yerleşirler. her şey oldukça hızlı ve kolay olmuştur çünkü, yeni bayan de winter olan genç kadının bir ailesi yoktur. bay de winter ise kimsenin söyleyeceklerine aldıracak biri değildir.
bay ve bayan de winter malikâneye yerleştidiklerinde ikisinin de bu duruma alışması biraz zor olur. ama bu konuda en çok zorlanan bayan de winter'dir. evin içerisindeki herkes, sanki hala varlığını sürdürüyormuş gibi bay de winter'in ölen eski eşinden bahseder. hikayenin en gerilimli noktası budur, hizmetçisinden tut, maxim de winter ve onun ailesine kadar herkesin ağzındadır bu kadın. zamanla bayan de winter kendini kocasının eski eşiyle kıyaslamaya başlar, onun gibi olmaya çalışır ama bunun yaptığı en büyük hata olduğunu fark eder. her şeyin tekerrür ediyormuş gibi göründüğü bir gecede, rebecca'nın öldüğü sandal bulunur. oysa maxim, öncesinde rebecca'nın cesedini teşhis etmiş ve öldüğünü kanıtlamıştır. ama o gece, bayan de winter bunların hepsinin yalan olduğunu öğrenir. rebecca'yı maxim öldürmüş ve bilerek onu denize sandalıyla birlikte atmıştır. bunu hamile olduğunu öğrendiği için yapmıştır. burada maxim'in ne kadar büyük bir öfke problemi olduğunu görürüz. bayan de winter'in bu itiraftan sonra kocasını terk edeceğini düşünebiliriz ama evlilikleri boyunca yaşadığı psikolojik şiddet ve manipülasyon onu kocasının yanında kalmaya iter. onunla birlikte suçu gizlemeye çalışır. başarılı da olur, ancak rebecca'nın takıntılı hizmetlisi bu çiftin mutluluğuna göz yummayacağı için bütün bir malikâneyi kendi de içerisindeyken yakar. tıpkı jane eyre de yaşananlar gibi, ama o kitaptaki gibi çiftler burada uzun bir ayrılık yaşamazlar. bayan de winter yangından kurtulur ve kocasının kollarına koşar. tüm malikâne yanarken onlar sadece kavuşmanın mutluluğunu yaşarlar.
*
1940 yapımı, yönetmeni alfred hitchcock olan gizem/romantik konulu filmdir. psikolojik gerilim ağırlıklı bir filmdir ama benim için bu pek geçerli değildir. daphne du maurier'in aynı adlı romanından uyarlandığı söylenir, bu romanın da jane eyre'den esinlendiğinden bahsedilir. bu detayı filmin son sahnesine şahit olunca daha iyi anlayabiliyorum. filmin oyuncularına gelecek olursak, joan fontaine, laurence olivier başrolü çeker. ama filmde hiç görünmeyen rebecca adlı kadının başrollerden rol çaldığı söylenebilir.
film, mrs. van hopper'ın ücret karşılığında arkadaşlığını yapan bir genç kadının, uçurumun kenarında bekleyen bir adamı görmesiyle başlar. intihar edeceğini düşünerek adama yaklaşır fakat gördüğü tavır karşısında uçurumun yanından ayrılır. ancak bu son karşılaşmaları değildir. mrs. van hopper ile birlikte otelde kalan genç kadın, bay de winter'e fazlasıyla maruz kalır. zamanla aralarında yaşananlar dolayısıyla ani bir evlenme kararı alırlar ve her zaman bay de winter ile birlikte anılan manderley malikânesine yerleşirler. her şey oldukça hızlı ve kolay olmuştur çünkü, yeni bayan de winter olan genç kadının bir ailesi yoktur. bay de winter ise kimsenin söyleyeceklerine aldıracak biri değildir.
bay ve bayan de winter malikâneye yerleştidiklerinde ikisinin de bu duruma alışması biraz zor olur. ama bu konuda en çok zorlanan bayan de winter'dir. evin içerisindeki herkes, sanki hala varlığını sürdürüyormuş gibi bay de winter'in ölen eski eşinden bahseder. hikayenin en gerilimli noktası budur, hizmetçisinden tut, maxim de winter ve onun ailesine kadar herkesin ağzındadır bu kadın. zamanla bayan de winter kendini kocasının eski eşiyle kıyaslamaya başlar, onun gibi olmaya çalışır ama bunun yaptığı en büyük hata olduğunu fark eder. her şeyin tekerrür ediyormuş gibi göründüğü bir gecede, rebecca'nın öldüğü sandal bulunur. oysa maxim, öncesinde rebecca'nın cesedini teşhis etmiş ve öldüğünü kanıtlamıştır. ama o gece, bayan de winter bunların hepsinin yalan olduğunu öğrenir. rebecca'yı maxim öldürmüş ve bilerek onu denize sandalıyla birlikte atmıştır. bunu hamile olduğunu öğrendiği için yapmıştır. burada maxim'in ne kadar büyük bir öfke problemi olduğunu görürüz. bayan de winter'in bu itiraftan sonra kocasını terk edeceğini düşünebiliriz ama evlilikleri boyunca yaşadığı psikolojik şiddet ve manipülasyon onu kocasının yanında kalmaya iter. onunla birlikte suçu gizlemeye çalışır. başarılı da olur, ancak rebecca'nın takıntılı hizmetlisi bu çiftin mutluluğuna göz yummayacağı için bütün bir malikâneyi kendi de içerisindeyken yakar. tıpkı jane eyre de yaşananlar gibi, ama o kitaptaki gibi çiftler burada uzun bir ayrılık yaşamazlar. bayan de winter yangından kurtulur ve kocasının kollarına koşar. tüm malikâne yanarken onlar sadece kavuşmanın mutluluğunu yaşarlar.
*
devamını gör...
normal sözlük t-shirtleri
20.000 karma puanı ne allahsız dedirten t-shirtler.
hem 20.000 karma puanım olsa sözlükten hisse isterim ne t-shirtü ya!
hem 20.000 karma puanım olsa sözlükten hisse isterim ne t-shirtü ya!
devamını gör...
ahmak ıslatan
(bkz: sagopa kajmer)'in 2014 yılında yayımlanmış olan "pesimist ep 6 - ahmak ıslatan" albümünde yer alan, anlamlı ve hüzün dolu bir rap parçası.
...gönlümün cennetine koyduklarım ve cehenneminde yaktıklarım
ne çok şey anlatıyor, gözlerine baktıklarım
çok şey anlatıyor, gözümden akıttıklarım
ahmak ıslatanlarım...
...gönlümün cennetine koyduklarım ve cehenneminde yaktıklarım
ne çok şey anlatıyor, gözlerine baktıklarım
çok şey anlatıyor, gözümden akıttıklarım
ahmak ıslatanlarım...
devamını gör...
sözlük yazarlarının en büyük günahı
biri de çıkıp zina diyememiş.
devamını gör...
mauthausen toplama kampı
sizleri tarihte bir yolculuğa çıkarayım. “de hadi takılın peşime”
mauthausen, ikinci dünya savaşı sırasında toplama kampı olarak kullanılmış, ausschwitz’ten sonra en büyük ikinci kamptır. yıl 1938 - 1945
ben bu toplama kampını ilk kez ziyaret ettiğimde, sanırım 17 yaşındaydım ki ben ve teoman zaten hep onyediyizdir. bu kampı birkaç kez görme fırsatı bulmuştum
mauthausen; yukarı avusturya eyaletinde, tuna nehri kenarına kurulmuş bir köydür. viyana’ya yaklaşık 120 km. avusturya’nın bir başka büyük şehri linz’e 20 km uzaklıktadır. kamp alanı ise köyün hemen dışında oldukça büyük bir alana kurulmuştur. ve artık ziyaretçilere açılan bir “anıt” olmuştur.
dışarıdan bakıldığında etrafı surlarla çevrili bir yapıdır.

tam ortadaki büyük kapıdan içeri girelim. içeri girdiğinizde büyük bir avluya çıkarsınız. kampa getirilen esirler (çoğu yahudi ve sovyet askeri) bu avluda önce çıplak olarak soyundurulur ve büyük hortumlarla toplu halde yıkatılırlardı. kış yaz aynı şekilde. daha sonra esirlerin fotoğrafları çekilir ve avlunun bittiği yerde başlayan merdivenlerden, yerleşkenin olduğu alana girerlerdi. bu anlanda tek katlı, birbirine bağlı şekilde kulübe benzeri barınaklar vardır. mauthausen’de kaç esir kaldığı bilinmiyor. ölen sayısı ise bulunan ve belgelenen yaklaşık 320 bin kişi kadardır. ilk kurulan kamplardan biridir ancak, müttefiklerin işgalden kurtardıkları son kamptır.
hadi şu barakalara girelim;

içeride sıralı şekilde dizilmiş bir ranza sistemi var. bu alanda bir yatağı 4-5 kişi aynı anda paylaşır ve vardiya sistemine göre çalıştırılan esirler, günün farklı saatlerinde bu alanı kullanırlardı. yani 24 saatte bir yatağı 12-15 kişi kullanırdı. esirler, taş ocaklarında çalışırdı.

bu barakadan çıkıp karşıya geçelim. karşı baraka bugün müzeye çevrilmiştir. içeride fotoğraflar, eşyalar, kıyafetler vs görebilirsiniz. ayrıca o dönemin canlı tanıklarının anlattıkları belgesel filmler gösterilir. bu barakadan da çıkalım ve dışarıdan barakanın altına inen merdivenlere yönelenim. bu bodrum katını eminin çok duydunuz.
gaz odaları

bu alanda zehirli gazla(zyklon b)öldürülen esirler, yine hemen yakınında bulunan fırınlarda yakılırlardı. ancak ölen sayısı çok fazla olduğundan, fırınların dışında toplu mezarlara da gömülürlerdi.

bir diğer öldürme şekli ise; “ölüm merdivenleri”
basamak sayısını hatırlamıyorum ancak, yaklaşık her bir basamağı 50 cm yüksekliğinde olan merdiven, taş ocağı ile kampı birbirine bağlar. ayakta durmaya bile gücü olmayan esirler, sırtlarına taşlar yüklenip bu merdivenlerden çıkmak zorundaydılar. durmak, dinlenmek yok. duran kişi orada vurulurdu. binlerce kişi hayatını bu merdivenlerde kaybetmiştir. bu nedenle almanca “todestiege” yani “ölüm merdiveni” denir.

hitler’in çılgın deneylerini duymuşsunuzdur. çocukların gözlerine kimyasallar vererek, mavi gözlü yapma deneyi, kadınları insan ve hayvan spermleri ile hamile bırakarak daha güçlü bir ırk yaratma deneyi gibi. bu konu çok detaylıdır. başka bir yazıda anlatalım. ancak bu deneylerin bir çoğu bu kampta yapılmıştır. çok sayıda kadın ve çocuk esir bu kampta yapılan tıbbi deneyler sonucunda ölmüştür.
sovyet kızıl ordu, 1945 yılında avusturya’yı işgalden kurtarır. 5 mayıs 1945 günü ise direnen son kale mauthausen alınır. 5 mayıs avusturya’da resmi tatildir ve “faşizimden kurtulma günü” olarak kutlanır. anma töreni bu kampta yapılır.

bugün viyana’nın merkezinde sovyet askerleri için yapılmış bir anıt vardır. bu anıtta almanca ve rusça, minnet ve saygı belirten bir yazı vardır. kızıl ordu kelimesi bu anıtta yazılıdır. almanca “das heldendenkmal der roten armee” kahraman kızıl ordu anıtı yazılıdır.

bu toplama kampı hakkında yazılacak çok ayrıntı var ama konuyu uzatmayalım. bedava rehber bu kadar gezdirir diyelim.
kaynak: gözümle gördüğüm ve lanet olası hafızam.
mauthausen, ikinci dünya savaşı sırasında toplama kampı olarak kullanılmış, ausschwitz’ten sonra en büyük ikinci kamptır. yıl 1938 - 1945
ben bu toplama kampını ilk kez ziyaret ettiğimde, sanırım 17 yaşındaydım ki ben ve teoman zaten hep onyediyizdir. bu kampı birkaç kez görme fırsatı bulmuştum
mauthausen; yukarı avusturya eyaletinde, tuna nehri kenarına kurulmuş bir köydür. viyana’ya yaklaşık 120 km. avusturya’nın bir başka büyük şehri linz’e 20 km uzaklıktadır. kamp alanı ise köyün hemen dışında oldukça büyük bir alana kurulmuştur. ve artık ziyaretçilere açılan bir “anıt” olmuştur.
dışarıdan bakıldığında etrafı surlarla çevrili bir yapıdır.

tam ortadaki büyük kapıdan içeri girelim. içeri girdiğinizde büyük bir avluya çıkarsınız. kampa getirilen esirler (çoğu yahudi ve sovyet askeri) bu avluda önce çıplak olarak soyundurulur ve büyük hortumlarla toplu halde yıkatılırlardı. kış yaz aynı şekilde. daha sonra esirlerin fotoğrafları çekilir ve avlunun bittiği yerde başlayan merdivenlerden, yerleşkenin olduğu alana girerlerdi. bu anlanda tek katlı, birbirine bağlı şekilde kulübe benzeri barınaklar vardır. mauthausen’de kaç esir kaldığı bilinmiyor. ölen sayısı ise bulunan ve belgelenen yaklaşık 320 bin kişi kadardır. ilk kurulan kamplardan biridir ancak, müttefiklerin işgalden kurtardıkları son kamptır.
hadi şu barakalara girelim;

içeride sıralı şekilde dizilmiş bir ranza sistemi var. bu alanda bir yatağı 4-5 kişi aynı anda paylaşır ve vardiya sistemine göre çalıştırılan esirler, günün farklı saatlerinde bu alanı kullanırlardı. yani 24 saatte bir yatağı 12-15 kişi kullanırdı. esirler, taş ocaklarında çalışırdı.

bu barakadan çıkıp karşıya geçelim. karşı baraka bugün müzeye çevrilmiştir. içeride fotoğraflar, eşyalar, kıyafetler vs görebilirsiniz. ayrıca o dönemin canlı tanıklarının anlattıkları belgesel filmler gösterilir. bu barakadan da çıkalım ve dışarıdan barakanın altına inen merdivenlere yönelenim. bu bodrum katını eminin çok duydunuz.
gaz odaları

bu alanda zehirli gazla(zyklon b)öldürülen esirler, yine hemen yakınında bulunan fırınlarda yakılırlardı. ancak ölen sayısı çok fazla olduğundan, fırınların dışında toplu mezarlara da gömülürlerdi.

bir diğer öldürme şekli ise; “ölüm merdivenleri”
basamak sayısını hatırlamıyorum ancak, yaklaşık her bir basamağı 50 cm yüksekliğinde olan merdiven, taş ocağı ile kampı birbirine bağlar. ayakta durmaya bile gücü olmayan esirler, sırtlarına taşlar yüklenip bu merdivenlerden çıkmak zorundaydılar. durmak, dinlenmek yok. duran kişi orada vurulurdu. binlerce kişi hayatını bu merdivenlerde kaybetmiştir. bu nedenle almanca “todestiege” yani “ölüm merdiveni” denir.

hitler’in çılgın deneylerini duymuşsunuzdur. çocukların gözlerine kimyasallar vererek, mavi gözlü yapma deneyi, kadınları insan ve hayvan spermleri ile hamile bırakarak daha güçlü bir ırk yaratma deneyi gibi. bu konu çok detaylıdır. başka bir yazıda anlatalım. ancak bu deneylerin bir çoğu bu kampta yapılmıştır. çok sayıda kadın ve çocuk esir bu kampta yapılan tıbbi deneyler sonucunda ölmüştür.
sovyet kızıl ordu, 1945 yılında avusturya’yı işgalden kurtarır. 5 mayıs 1945 günü ise direnen son kale mauthausen alınır. 5 mayıs avusturya’da resmi tatildir ve “faşizimden kurtulma günü” olarak kutlanır. anma töreni bu kampta yapılır.

bugün viyana’nın merkezinde sovyet askerleri için yapılmış bir anıt vardır. bu anıtta almanca ve rusça, minnet ve saygı belirten bir yazı vardır. kızıl ordu kelimesi bu anıtta yazılıdır. almanca “das heldendenkmal der roten armee” kahraman kızıl ordu anıtı yazılıdır.

bu toplama kampı hakkında yazılacak çok ayrıntı var ama konuyu uzatmayalım. bedava rehber bu kadar gezdirir diyelim.
kaynak: gözümle gördüğüm ve lanet olası hafızam.
devamını gör...
spontane radyo yayını
rob bunu okumayacak yanakları kızarıp ama kendi başlığıma bkz verme rezilliğini göze almak pahasına başlıktaki arkadaşlara amme hizmeti; arkadaşlar biraz da robnaja'nın kahkahası'nı övelim mi?
devamını gör...
gerçekler acıdır
acıyı bal eyledik.....geldi aklıma.
devamını gör...
van'da helikopterden iki köylünün atılması
yüzde yüz olmuştur bu ülkede yaşanan hiç bir olaya şaşırmamak lazım. öyle olaylar dönüyor ki çoğu basına yansımadığı için insanların haberi olmuyor.
devamını gör...
önce selam sonra kelam
kutuplaşma nedeni ile; birbirimizden korkar hale geldiğimiz bu günlerde; insanların hepsinin birbirleri ile selamlaşabileceği günleri görmek dileği ile.
-“aranızda selâmı yayınız.” (müslim)
-resulullah’a islâm’ın hangi ameli daha hayırlı?” diye sorulmuştu.
“yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermen.” diye cevap verdi.” (ebu dâvud)
-“ben size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi?
aranızda selâmı yayınız.” buyurmuşlardır. (müslim)
-hz. muhammed (s.a.v.)
-“aranızda selâmı yayınız.” (müslim)
-resulullah’a islâm’ın hangi ameli daha hayırlı?” diye sorulmuştu.
“yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermen.” diye cevap verdi.” (ebu dâvud)
-“ben size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi?
aranızda selâmı yayınız.” buyurmuşlardır. (müslim)
-hz. muhammed (s.a.v.)
devamını gör...
18 aydır işsiz olan müzisyenin intihar etmesi
müzisyenler düpedüz ölüme terk edildi. hiçbir destek verilmedi, hiçbir normalleşme sürecinden yararlanamadılar.
cenazelerde, mitinglerde, camilerde yandaşlar fink atarken, açık havada konser verilmesine bile izin verilmedi. bar ruhsatı olan mekanlara çifte standart uygulandı, açtırılmadılar.
bilerek ve isteyerek sanatı bu ülkede bitirmek istiyorlar.
laiksen kanun önünde daha az eşitsin bu iktidar döneminde sanki. sanatçıysan hele iktidarın gözünde hiçbir değerin yok. covıd döneminde müzik enstrümanları üzerinde ötv'ye kat kat zam yapan bir iktidardan söz ediyoruz burada.
müzisyen olmayın, alkol tüketmeyin, ifade etmeyin, yaşamayın, başınızı öne eğin, polisi görüntülemeyin, soru sormayın, e napalım yani.
en azından sosyalist rejimlerde olduğu gibi müzisyenleri yakalayıp işkence etmiyolar şu an, ona da şükür.
bu günler unutulmasın diye yazıyorum sözlük. içinde bulunduğumuz umutsuzluk unutulmasın. bunun da üstesinden geleceğiz eminim, yaşadığımız baskı yaptığımız müzik üzerinde kendini gösterecek. bundan bir 5-10 yıla türkiye'den bir rammstein çıkarsa şaşırmayın.
cenazelerde, mitinglerde, camilerde yandaşlar fink atarken, açık havada konser verilmesine bile izin verilmedi. bar ruhsatı olan mekanlara çifte standart uygulandı, açtırılmadılar.
bilerek ve isteyerek sanatı bu ülkede bitirmek istiyorlar.
laiksen kanun önünde daha az eşitsin bu iktidar döneminde sanki. sanatçıysan hele iktidarın gözünde hiçbir değerin yok. covıd döneminde müzik enstrümanları üzerinde ötv'ye kat kat zam yapan bir iktidardan söz ediyoruz burada.
müzisyen olmayın, alkol tüketmeyin, ifade etmeyin, yaşamayın, başınızı öne eğin, polisi görüntülemeyin, soru sormayın, e napalım yani.
en azından sosyalist rejimlerde olduğu gibi müzisyenleri yakalayıp işkence etmiyolar şu an, ona da şükür.
bu günler unutulmasın diye yazıyorum sözlük. içinde bulunduğumuz umutsuzluk unutulmasın. bunun da üstesinden geleceğiz eminim, yaşadığımız baskı yaptığımız müzik üzerinde kendini gösterecek. bundan bir 5-10 yıla türkiye'den bir rammstein çıkarsa şaşırmayın.
devamını gör...
faruk sümer
prof. dr. faruk sümer, 1924 yılında konya'nın bozkır ilçesinde doğmuştur. 1931 yılında istanbul'a yerleşmiştir. 1934 yılında soyadı kanunu'nun çıkmasıyla birlikte ilk önce demirtaş daha sonra bu soyadından vazgeçip sümer soyadını almıştır. eğitim hayatını istanbul'da devam ettiren sümer, 1943 yılında istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi tarih bölümü’ne girmiştir. 1948 yılında buradan mezun olmuş ve 1950'de ankara üniversitesi dil ve tarih- coğrafya fakültesi'nde doktoraya başlamıştır. "vı. ve xvıı. yüzyıllarda anadolu-suriye ve el-cezire’de oğuz boylarına mensup teşekküller" adlı doktora teziyle 1950 yılında doktor unvanını almıştır. daha sonra aynı üniversitede ortaçağ tarihi kürsüsü’ne asistan olarak atandı ve "oğuzlar’a ait destanî mahiyette eserler” adlı teziyle 1963’te profesörlüğe yükseldi. 10 temmuz 1982’de emekliye ayrılan sümer, yakalandığı karaciğer kanseri yüzünden 21 ekim 1995 tarihinde istanbul’da öldü. 1964'te iran, 1959-60, 1966-67, 1970, 1973, 1977-78'de ingiltere, 1968, 1970'te fransa, 1969-70, 1974-75'te almanya ve 1979'da abd'de alanı ile ilgili çeşitli bilimsel inceleme ve araştırmalarda bulunmuş, 1971 yılında california üniversitesi’nden gelen tarih bölümü başkanlığı önerisini reddederek türkiye’de çalışmayı tercih etmiştir.
bazı eserleri;
oğuzlar (türkmenler): tarihleri-boy teşkilatı-destanları (1967)
kara koyunlular: başlangıçtan cihan-şah'a kadar (1967)
dede korkud kitabı (edip uysal ve warren s. walker ile birlikte, 1972)
safevî devletinin kuruluşu ve gelişmesinde anadolu türklerinin rolü: şah ismail ile halefleri ve anadolu türkleri (1976)
türklerde atıcılık ve binicilik (1982)
yabanlu pazarı: selçuklular devrinde milletlerarası büyük bir fuar (1985)
eski türkler’de şehircilik (1984)
eshâbü'l-kehf - yedi uyurlar (1989)
selçuklular devrinde doğu anadolu'da türk beylikleri (1990)
the book of dede korkut (abd, 1992)
çepniler: anadolu’nun bir türk yurdu haline gelmesinde önemli rol oynayan oğuz boyu (1992)
tirebolu tarihi (1992)
türk cumhuriyetlerini meydana getiren eller ve türk destanları (1997)
türk devletleri tarihinde şahıs adları (1999)
kaynak bağlantılar;
belleten.gov.tr/tam-metin/2...
islamansiklopedisi.org.tr/s...
www.biyografya.com/biyograf...
not: esdemirei ukdesidir.
bazı eserleri;
oğuzlar (türkmenler): tarihleri-boy teşkilatı-destanları (1967)
kara koyunlular: başlangıçtan cihan-şah'a kadar (1967)
dede korkud kitabı (edip uysal ve warren s. walker ile birlikte, 1972)
safevî devletinin kuruluşu ve gelişmesinde anadolu türklerinin rolü: şah ismail ile halefleri ve anadolu türkleri (1976)
türklerde atıcılık ve binicilik (1982)
yabanlu pazarı: selçuklular devrinde milletlerarası büyük bir fuar (1985)
eski türkler’de şehircilik (1984)
eshâbü'l-kehf - yedi uyurlar (1989)
selçuklular devrinde doğu anadolu'da türk beylikleri (1990)
the book of dede korkut (abd, 1992)
çepniler: anadolu’nun bir türk yurdu haline gelmesinde önemli rol oynayan oğuz boyu (1992)
tirebolu tarihi (1992)
türk cumhuriyetlerini meydana getiren eller ve türk destanları (1997)
türk devletleri tarihinde şahıs adları (1999)
kaynak bağlantılar;
belleten.gov.tr/tam-metin/2...
islamansiklopedisi.org.tr/s...
www.biyografya.com/biyograf...
not: esdemirei ukdesidir.
devamını gör...
yazarların bugüne kadar gördüğü ülke sayısı
ilk önce kendi ülkenizi ,gezin görün, öğrenin, sonra yurtdışı na çıkın , başka ülkeleri gördüğünüzde ,ülkemizin güzellikleri ile karşılaştırın ki, aradaki farkı görün, doğal güzellikleri,tarihi , yemekleri ile çok farklı çok güzel bir ülkemiz var , ama insanı biraz eğitimsiz, kirli,çevreye duyarsız, olmasa tadından yenmez.
devamını gör...
bilir o beni
nasıl olmuşsa gözümden kaçmış benim, müzik dinlemek için uygulamayı açınca ilk şarkının ardından kendisi beliriverdi.
söz-müzik ve düzenlemesi elbette yine sinan kaynakçı'ya ait olan yeni pinhani şarkısıdır efendim.
bilir mi onlar bizi bilinmez!
çünkü artık kimse bu kadar tanımak istemiyor kimseyi,
ya da insan birisine bu kadar güvenebilir mi?
hayal kırıklıklarımız içimizde koca bir kalabalık gibi çöreklenmişken.
ama bu şarkı bilinmek isteyenlerce bilinecektir bence...
sözleri şöyledir;
bugün aramadım ama bilir o beni
çok uzaktayım ama görür o beni
eve dönemedim ama bulur o beni
bana acımadı ama sever o beni
karşıma geçsin, göğsüme vursun
ben soru sormam, o bana sorsun
kim daha yorgun, kim daha üzgün
bilir o beni, bilir o beni, bilir o beni
bugün aramadım ama bilir o beni
bana acımadı ama sever o beni...
buradan dinleyebilirsiniz;
bilir o beni...
günaydın ve güzel günler herkese ve de iyi dinlemeler olsun...
söz-müzik ve düzenlemesi elbette yine sinan kaynakçı'ya ait olan yeni pinhani şarkısıdır efendim.
bilir mi onlar bizi bilinmez!
çünkü artık kimse bu kadar tanımak istemiyor kimseyi,
ya da insan birisine bu kadar güvenebilir mi?
hayal kırıklıklarımız içimizde koca bir kalabalık gibi çöreklenmişken.
ama bu şarkı bilinmek isteyenlerce bilinecektir bence...
sözleri şöyledir;
bugün aramadım ama bilir o beni
çok uzaktayım ama görür o beni
eve dönemedim ama bulur o beni
bana acımadı ama sever o beni
karşıma geçsin, göğsüme vursun
ben soru sormam, o bana sorsun
kim daha yorgun, kim daha üzgün
bilir o beni, bilir o beni, bilir o beni
bugün aramadım ama bilir o beni
bana acımadı ama sever o beni...
buradan dinleyebilirsiniz;
bilir o beni...
günaydın ve güzel günler herkese ve de iyi dinlemeler olsun...
devamını gör...
çiğköfteci ali usta
sirkecide dolanırken ara sokaklardan birinde bir kalabalık gördüm.
tabii toplumuzun sıradan bir bireyi olarak merak ettim. bu kalabalık da neyin nesiydi?
karşıma neyin çıkacağından haberim yok ama.
veeee o hep videolarını seyrettiğim 'çiğköfte katili' tam da karşımda duruyor. hemen telefonuma sarıldım, önce bir poz almalıydım.

pozumu aldıktan sonra seyretmeye başladım.
kalabalık bir taraftan, ali ustanın bağırışları, milleti azarlayışları bir taraftan, nereye düştüm ben böyle dedirtti bana.
çok değişik bir yer.
ali usta bir kere deli bir adam. böyle bir enerji böyle bir hız böyle bir çene olamaz.
yani gün boyu ayakta muhtemelen. yıllardır da bu işi yapıyor. bi an ister istemez ali ustayı bir ofiste hayal ediyorum.
aman allahım cehenneme dönerdi galiba.
neyse efendim yanındakiler de onun hızına yetişmek zorunda. ne istiyorsa saniyesinde yerine gelmeli.
buna siz müşteriler de dahilsiniz. hele ki biraz geç yanıt verin, artık ali ustanın dilinden kurtulamazsınız.
yani videodaki ali usta gerçek, eksiksiz şekilde.
ben de tabii merak ediyorum tadını çiğköftenin. bu kadar meşhur bir çiğköfteci sadece enerji ve şöhretten ibaret olamaz herhalde.
müşkülpesent bir kaç git gel sonrası denemeye kara veriyorum.
sıraya girmeniz gerekiyor önce. şöhretin bir bedeli var. uzun sürmüyor ama bekleyiş. alacağınız şeyin parasını verdikten sonra o an geliyor.
çiğköftenize kavuşacaksınız. ama istediğiniz çiğköfteye değil.
ali usta size soruyor ama nereye soruyor allah aşkına?
acı olsun mu limon olsun mu nar ekşisi olsun mu? kim hayır der.
ama bunlar çiğköfteye kurak bir yere yılda bir inen allah'ın rahmeti gibi. artık nasibinize ne kadar gelirse.
dürümün hali zaten içler acısı. koyduğu marullar dürümün yüzde 40'lık kısmına denk geliyor.
tabii ali usta'yı bilenler başlarına böyle bir şeyin geleceğini çok iyi biliyor.
gelelim yemek faslına. aldık dürümle ayranı ama nerede yiyeceğiz?
önce etrafıma bakınıyorum. millet ayakta yiyor. ve hiç rahatsız değiller bu durumdan.
ben de diyorum herhalde adet böyle. bir kaç ısırık ve ayran içme çabasından sonra iç kısmı denemeye karar veriyorum.
ve milletin ayakta yeme adetine şükrederek boş yerlerden birine geçiyorum.
ve bir çiğköfte meraklısı olarak artık rahat rahat tadına bakabilirim.
ilk ısırıklarda, salçalı bulgur lan bu, dediğimi hatırlıyorum.
çiğköfte zaten salçalı bulgurdur bir yerde ama siz o tadı almazsınız direkt olarak.
ama sonra o tada alışıyorum çok garip bir şekilde. yediğim bu salçalı bulgurun değişik bir orijinalliği var.
ilk etapta beğenmediğim çiğköfte, allah allah fena değilmiş boyutuna evriliyor.
bana sorarsanız denenmeyi hak eden bir çiğköftesi var ali usta'nın.
tabii toplumuzun sıradan bir bireyi olarak merak ettim. bu kalabalık da neyin nesiydi?
karşıma neyin çıkacağından haberim yok ama.
veeee o hep videolarını seyrettiğim 'çiğköfte katili' tam da karşımda duruyor. hemen telefonuma sarıldım, önce bir poz almalıydım.

pozumu aldıktan sonra seyretmeye başladım.
kalabalık bir taraftan, ali ustanın bağırışları, milleti azarlayışları bir taraftan, nereye düştüm ben böyle dedirtti bana.
çok değişik bir yer.
ali usta bir kere deli bir adam. böyle bir enerji böyle bir hız böyle bir çene olamaz.
yani gün boyu ayakta muhtemelen. yıllardır da bu işi yapıyor. bi an ister istemez ali ustayı bir ofiste hayal ediyorum.
aman allahım cehenneme dönerdi galiba.
neyse efendim yanındakiler de onun hızına yetişmek zorunda. ne istiyorsa saniyesinde yerine gelmeli.
buna siz müşteriler de dahilsiniz. hele ki biraz geç yanıt verin, artık ali ustanın dilinden kurtulamazsınız.
yani videodaki ali usta gerçek, eksiksiz şekilde.
ben de tabii merak ediyorum tadını çiğköftenin. bu kadar meşhur bir çiğköfteci sadece enerji ve şöhretten ibaret olamaz herhalde.
müşkülpesent bir kaç git gel sonrası denemeye kara veriyorum.
sıraya girmeniz gerekiyor önce. şöhretin bir bedeli var. uzun sürmüyor ama bekleyiş. alacağınız şeyin parasını verdikten sonra o an geliyor.
çiğköftenize kavuşacaksınız. ama istediğiniz çiğköfteye değil.
ali usta size soruyor ama nereye soruyor allah aşkına?
acı olsun mu limon olsun mu nar ekşisi olsun mu? kim hayır der.
ama bunlar çiğköfteye kurak bir yere yılda bir inen allah'ın rahmeti gibi. artık nasibinize ne kadar gelirse.
dürümün hali zaten içler acısı. koyduğu marullar dürümün yüzde 40'lık kısmına denk geliyor.
tabii ali usta'yı bilenler başlarına böyle bir şeyin geleceğini çok iyi biliyor.
gelelim yemek faslına. aldık dürümle ayranı ama nerede yiyeceğiz?
önce etrafıma bakınıyorum. millet ayakta yiyor. ve hiç rahatsız değiller bu durumdan.
ben de diyorum herhalde adet böyle. bir kaç ısırık ve ayran içme çabasından sonra iç kısmı denemeye karar veriyorum.
ve milletin ayakta yeme adetine şükrederek boş yerlerden birine geçiyorum.
ve bir çiğköfte meraklısı olarak artık rahat rahat tadına bakabilirim.
ilk ısırıklarda, salçalı bulgur lan bu, dediğimi hatırlıyorum.
çiğköfte zaten salçalı bulgurdur bir yerde ama siz o tadı almazsınız direkt olarak.
ama sonra o tada alışıyorum çok garip bir şekilde. yediğim bu salçalı bulgurun değişik bir orijinalliği var.
ilk etapta beğenmediğim çiğköfte, allah allah fena değilmiş boyutuna evriliyor.
bana sorarsanız denenmeyi hak eden bir çiğköftesi var ali usta'nın.
devamını gör...
stoacı
her kriz bir fırsattır düşüncesini benimserler. hayatın hep iyi kötü sürprizler getireceğini ve bunun bilincinde olup karşımıza çıkan her krizi bir fırsata dönüştürmemiz gerektiğini ifade ederler. ayrıca kontrol edemeyeceğimiz hiçbir şeye kafa yormamamız gerektiğini şimdi yaşadığımız zamanın sonsuz olmadığının idrakine varıp zamanı etkin kullanmamızın gerekliliği üzerine kafa yorarlar. yaşanan her kötü olaydan sonra bir adım geri çekilip büyük resme bakmamız gerekir stoacılara göre. ayrıca en önemli sloganları da memento moridir. yani her zaman fani olduğumuzu, ölümü aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini ve anı yaşamaya odaklanmamız gerektiğini ifade ederler.
yazarken çok güzel insanın içi kıpır kıpır oluyor bir ferahlık geliyor sanki üzerine insanın ama maalesef bunları insanoğlu her zaman aklında tutup öyle hareket edemiyor işte.
anksiyeteli, depresif, kendini bulamamış insanına ilaç gibi gelecek, kolayca benimsenebilecek felsefe.
son derece açık ve anlaşılabilir ilkeleri vardır; tanrı’dan gelen her şeyi kabulleniş, maddi ve manevi bütün bağımlılıklardan uzak durmak, yaşamdan haz almak, ölümü kabulleniş...
tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için kuvvet; değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve bu ikisini birbirinden ayırmak için akıl ver.
stoa duası
yazarken çok güzel insanın içi kıpır kıpır oluyor bir ferahlık geliyor sanki üzerine insanın ama maalesef bunları insanoğlu her zaman aklında tutup öyle hareket edemiyor işte.
anksiyeteli, depresif, kendini bulamamış insanına ilaç gibi gelecek, kolayca benimsenebilecek felsefe.
son derece açık ve anlaşılabilir ilkeleri vardır; tanrı’dan gelen her şeyi kabulleniş, maddi ve manevi bütün bağımlılıklardan uzak durmak, yaşamdan haz almak, ölümü kabulleniş...
tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için kuvvet; değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve bu ikisini birbirinden ayırmak için akıl ver.
stoa duası
devamını gör...

