güzelim diye kendimi kandırırken ben.
devamını gör...

genelde ortaokul veya lisede yapılan etkinliktir. eğer sınıfta hoşlandığınız biri varsa o kişinin isminin kime çıktığı bulunur, itinayla kağıtlar değiştirilir ve hoşlanılan kişiye hediye alınarak onunla yakınlık kurmaya çalışılır.
devamını gör...


her biri kendi kafasındaki dünyayı yaşadığı halde, hep birlikte oldukları için, aynı nedenle duygulandıklarını, aynı şeylere güldüklerini sanıyorlardı.
devamını gör...

kitap 1989 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. filmin yönetmeni peter weir, başrolü john keating rolü ile robin williams'tır. aynı zamanda kendisini before sunrise, before sunset ve before midnight serisinden tanımış olabileceğimiz ethan hawke, çekingen bir öğrenci olan todd anderson'ı oynuyor. filmi yıllar önce izlemiştim. bugün sözlüğün edebiyat ve okuma kulübü aracılığıyla yeniden izledim ve tekrar izlediğim için mutluyum.

sanıyorum ölü ozanlar derneği pek çok insana öğretmen olma heyecanını, isteğini kazandırmıştır. çünkü keating karakteri esasici eğitim tarzını benimseyen öğretmenlerin aksine -disipline etmek yerine- öğrencilerin hissettikleriyle ilgilenir. eleştirel düşünme becerisi kazandırmayı amaçlar. ancak düşündüren, eleştiri için cesaretlendiren, bakış açısı geliştiren bir öğretmen olabilmenin çok da kolay olmadığını düşünüyorum. hayatına almadığın, sindiremediğin bir davranış biçimini kazandıramazsın. yeterince cesur değilsen eleştiremezsin ve eleştirel düşünme becerisi, eleştirinin önemi anlatılarak kazandırılmaz. fikrini söylediğinde cezalandırıldığın herhangi bir yerde, örneğin bir sınıfta*, cesur davranmayı öğrenemezsin.

filmin son sahnesinde, güzel bir sahne ama spoiler olabilecek bir sahne değil, çocuklardan biri haksızlığa tek başına tepki gösteriyor. müdürün kendisine bağırması üzerine oturuyor. dayanamayıp tekrar ayağa kalkıyor ve yine tepki gösteriyor. bu kez arkadaşları da ona katılıyor. müdür yine bağırıyor ve çocuktan yerine oturmasını istiyor ancak bu kez sınıfın neredeyse yarısı ilk tepkiyi gösteren çocukla aynı hareketi ortaya koyuyor. müdür çok tepkili, çok da yetkili ama yalnız. açıkçası öğretmenlere bu filmi niye önerdiklerini aklım almıyor*.

filmde en sevdiğim bölüm sanırım keating'in çocukları yürüttüğü bölümdü. üç öğrenci yürümeye başladı bir süre sonra üçü de aynı adımları atıyordu. "başkalarının karşısında inançlarınızı korumanın ne kadar zor olduğunu göstermek istedim. hepimizin kabul edilmeye ihtiyacı var ancak şimdi kendi yürüyüşünüzü kendi adım atışınızı bulmanızı istiyorum."
devamını gör...

üç gün önce fethiye belediyesi, heykeltraş onur fırat fen imzalı uğur mumcu anıtının açılışını gerçekleştirdi.
anıtın üzerinde,
" vicdan sustu,
hukuk sustu,
insanlık sustu,
göz göre göre öldürüldük,
ey halkım unutma bizi…"
yazılıydı.

bütün kavgası aydınlık yarınlar için olanlara selam olsun,
selam olsun, susmayanlara..

(bkz: sesleniş)
devamını gör...

ben buraya ilk geldiğimde burası şirinler köyü gibiydi lan.

herkes sevgi dolu, minnoş, yazarların hepsi beyaz yakalı gibiydi. sanki emekli olmuşum da sahil kasabasına yerleşmiş gibi hissediyordum.

ne zaman ki isim değişikliği oldu, herkes birbirine sarmaya başladı rock çadırına çevirdiniz lan şirinler köyünü.

bu da günlük tespitim, hoççagalın.
devamını gör...

yazarların birbirinin tanımını okuma ve artı verme kültürünün oluşmasıdır. hani bir akvaryum alırsınız azot döngüsünü kurmak gerekir nitrat nitrit amonyak hidrojen sülfür ü belirli oranlarda tutmak için canlı bitkiler ve balıklar ile bir habitat kurarsınız ben şu an sözlükte bu kültürün oluşmadığını herkesin başlık parselleme ve tanım girme derdine düştüğünü düşünüyorum. ama iki ay içerisinde oluşturulması lazım yoksa burası zehirlenir. iyi tanımlar okumak için iyi tanımların pahasının ödenmesi lazım.
devamını gör...

şansla olmuyor işte. bir sıktığım bile tutmuyor. depresyondayım aylardır ve tek kelime çalışamadım. yarının son gün olduğunu şu an öğreniyorum o derece kopuğum. ailem çok büyük tepki veriyor. babam bir şey yapmamama ve çok naif bir insan olmama rağmen demediğini, yapmadığını bırakmadı. annemin de dedikleri cabası. dün elimde porçöz dakikalarca banyoda ağladım. halim ne olacak bilmiyorum.
devamını gör...

gece başlıyor..
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

25 yıl yaşadım. hukuk okudum, liseli bir ergenin tepkisel olarak yaptığı bir seçimdi. bölüm şu anda umrumda değil. ruhsatı 1-2 aya alacağım ve hala ne yapacağımı bilmiyorum. kendi hayatımı kendi ellerimle mahvettiğimi düşünür dövünürüm hala, geç büyüdüm biraz. hatrı sayılır güzellikte bir ömrüm olmadı, absürt çelişkiler-engeller-angaryalar arasında sıkışmışlık ve dağınıklık içinde stres dolu bir hayat. huzurla nefes aldığım günler sayılıdır.
çok sonradan farkına vardığım şey ise huzurlu hissettiğim her anın hep bazı katı gerçeklere sırtımı döndüğümde gerçekleşmesiydi. küçümsemeyin, çünkü bu gerçekleri yadsıma meselesi melankolik ve genel olarak depresif bir ruh haline sahip insanlar için paha biçilmez bir psikolojik terapidir. ya da kişisel gelişimci gibi konuşmayı bırakıp şöyle söyleyelim bu çarpıtmanın kendisi bir köle ahlakıdır.
ben, 2 senelik inişli-çıkışlı karşılıklı olarak da çeşitli fedakarlıklarla geçen ilişkimde hiç ummadığım bir anda aldatıldım.
zor bir hazım sürecinden sonra -buraya üç harfle hemencecik yazılan zor kelimesi çok fazla şey taşımaktadır- karşımdaki kişiye kendi zihnimdeki ideal insanı giydirdiğimi, bunun ilişki içerisindeyken karşı tarafı gerçekten tanımayı imkansızlaştırdığını, sürecin benim için kör ve mutlu olarak geçtiğini gördüm. ilişki içerisindeyken görmezden geldiğim veya yüzleşmediğim bir çok şeyi işin dışına çıkıp rasyonel bir şekilde düşündüğümde karşımdaki kişinin karakterine ve mizacına dair onlarca ipucuyla yüzleşmediğimi ve onları görmezden geldiğimi farkettim. manipüle olmuştum ancak bunun farkına, manipüle olduğum sürecin dışına çıkmadan varamazdım. burada sorun ilk baştaydı, yani manipüle olmanın kendisiydi sorun. hatta en son aldatılmama bu kadar şaşırmama şaşırır bir halde buldum kendimi.
bu bireysel ve insan-insana edinilen tecrübeler bir çok teorik aydınlanmadan güçlüdür. doğrudan öznesinin siz olduğu bir süreç sonu gelinen duygu durum değişimlerine kitaplarla gelinmez. bunu eskiler hakk-ul-yakîn/ ayn-ül-yakîn/ilm-ül-yakîn diye ayırmışlar.
bu ayrım kısaca şunu ifade eder; size denizde yüzmenin nasıl olduğunu anlatırım ve yüzmek hakkında bir takım teorik bilgilere sahip olursunuz, sonrasında gelir yüzen insanları kendiniz izler ve bilginizi güçlendirirsiniz. ancak hakk-ul yakin olmak için o denize girmeniz şarttır. girmezseniz, suyun teninize değmesinin nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman öğrenemezsiniz. yani gerçek anlamıyla yüzmek nedir bunu bilmek için teorilerle yetinemezsiniz. bundan dolayı insanı asıl dönüştüren şey tecrübeleridir, düşünceler sonradan gelir.
kişi yapıp ettiklerinin çoğunu düşünceleri ile değil, duyguları -veya buraya güdüleri de yazabilirdim aynı şey- ile yapar. ki bilindiği gibi 2500 senedir sanılanın aksine insan irrasyonel bir varlıktır. bu gerçeklerin farkında olduğum için saç-baş yolmadım tabiki. ilk başta kendime kızsam da bunun yersiz olduğunu anlamam için insan doğası üzerine biraz kafa yormam yeterli oldu. çünkü kadın-erkek ilişkilerinde belirleyici olan şey güdüler ve duygulardır. karşı cins işin içine girdiğinde denklemde hep fazladan bir bilinmeyen daha olur. bu tür doğal güdülerin ve duyguların işlerlik kazandığı her türlü ilişkide akıl karardığı için kişi manipüle olmaya açık hale gelir. gördüğünüz gibi çok zor bir denklem değil bu. tabiki denklem dıştan bakarken zor değil, ilişkinin içindeyken denklemi dahi göremezsiniz ki bir de çözeceksiniz. imkansızdır. tüm bunlardan dolayı da; süreç sonunda "bunların nasıl farkına varamadım", "ne salakmışım" tarzı gereksiz yakınmaların hiçbir anlamı yoktur. çünkü ilişki içerisinde iken burada anlattığım gibi teorik ve rasyonel süreçler yoktur. benim birçok şeyi gözardı etmem bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi. orada schopenhaur'ın "irade" dediği ve kör bir bilinci oturttuğu güç hakimdi. aklı kapatan duygu durumlarının içerisindeyken hiçbir zaman rasyonel olarak kendinizi çözümleyemezsiniz. o yüzdendir ki vaizler her zaman felsefecileri yenerler. duyguya oynayan her zaman kazanır. kimse heidegger'in teorik-soyut-anlaşılmaz dilini cübbeli ahmet hoca'nın esprilerine tercih etmez. çünkü insan esas itibariyle doğal bir varlıktır ve onu bükerek-çarpıtarak yani düşünerek kültürü inşa etmiştir. bu sahte yapıntılar içinde insan sadece duygulara-inançlara ihtiyaç duyar. hiçbir zaman "düşünce" bir ihtiyaç olmamıştır. çünkü düşünce yalnızlaştırır, belirli ortak gelenek-inanç ve duygulara dayalı olarak oluşan toplum, bunların tümünü düşünerek yadsıyan tek başına bir adamdan doğal olarak nefret edecektir.
aciz bir varlık olan insanın aklının kusurlu yapısı rasyonel olarak çalışmaz. hayatta kalmak için ötelerden gelen bir anlama- amaca ihtiyacı vardır. bu amacın etrafında kümelenenler işbirliği içinde yaşayabilir, düzen kurabilir, gelenekler icat edebilir ve birbirlerine güvenebilirler. bu sahteliklerin kurulmasının yegane amacı budur. hayatta kalmak için doğayı gerek teorik gerekse pratik bunca çarpıtmaya karşın gerçekliğin kendisi dolaysız olarak romantize edilecek veya anlamlandırabilecek bir şey değildir. gerçeği çarpıtmanın benim yaşadıklarım gibi ağır bedelleri vardır, ilk başta düşünmek yalnızlaştırsa da, kişi kendi hayatının öznesi olmayı ve nasıl olduğunu bilmediğimiz ve fırlatıldığımız bu varoluşu en gerçekçi kavrayışı düşünerek kazanır.
insan bilmediği şeye arzu duyamaz. hiç somon füme yemeyen birinin canı balık çekemez. düşünmek de böyledir, düşünmenin ve sağduyuyu yıkmanın hazzı onu tatmadan, başlangıçta birçok bedeli göze alarak yola çıkıp düşünmeden bilinemez. gerçeği olana indirgeyen ve kavramı tanımayan hiçkimse kendi hayatının öznesi olamaz. edilgenleşir ve içinde bulunduğu popülist akışın müşterisi olarak kalır. müşteri olarak kalmak bütün içerisinde birey olarak erimek demektir ve bu anlamsız ve yaşanmaya değmeyen bir varoluş tecrübesidir. neyi niçin yaptığını düşünsel olarak temellendiren kişi, önceden ona verili ve kurulmuş hiçbir hakikati ve kültürü kabullenmediği kendi ahlakını ve dünya görüşünü kendisi düşünerek inşa ettiği için "kendisi için varlık" olabilir. bütün bunlardan dolayı düşünmek ilk başta yıkıcı bir faaliyettir ve yıkmak gerçek anlamda özne olmanın tek şartıdır. işte bu tecrübe gerçekle temas etme şansını doğurur.
dil, görüntü veya yazı ile kurulan anlatıların hepsi gerçeği, öyle veya böyle indirger, gerçeği kendisi imal eder ve bu sahtedir. çoğu psikolojik-sosyolojik krizin de muhtemel sebepleri bu anlatıların gereğinden fazla topluma mal olması ve gerçekle ilişkinin imal edilmiş-üretilmiş şeyler üzerinden kurulmaya çalışılmasıdır. bu durum tüm topluma sirayet ettikçe hastalık da kolektif bir salgına dönüşmektedir. bu salgının dışında kalmak yukarıda dediğim düşünsel bir süreçle mümkündür.
bu süreçte edinilenlerin doğru-yanlış olması önemli değildir. önemli olan sağduyudan kaçınabilmek, yanlış da olsa öznenin ve kurucu ögenin insan olmasıdır. aristo'da yanıldı. biz bugün yerçekimini biliyoruz yani aristo'nun iddia ettiği gibi maddenin hareketinde bir erek yok, mesele kütleçekim. ama öyle güzel yanılmıştır ki aristo, o yanlışlardan bugün medeniyet dediğimiz şey doğmuştur.
leyla ile mecnun hiç yaşamadı. yaşadılarsa bile leyla şu an akp'li bir müteahhitle evli. rant konuşulan yemeklerde eşinin yanında gururla boy gösteriyor, instagrama yeni boyattığı evini atıp çevresine nispet yapıyor. lost dizisindeki gibi bir ada yok. hiçbir zaman da olmadı. insanlık hiçbir zaman doğa kanunlarının öyle veya böyle kesintiye uğradığına şahit olmadı. zamanda yolculuk diye bir şey yok. şehir ve medeniyet dediğimiz şeyin temelleri savaş ve sömürüye dayalı. hayat koca bir lars von trier filmi gibi. hiçbir zaman adil bir dünya kurmak mümkün olmadı. ötelerden insanlığa haber getiren, uçan kaçan herkes sahtekar, deli veya hasta. bilimin katı yasaları ve felsefenin teorik kavramlarıyla kurulu bir kültür ve medeniyet var. ve bu medeniyet tamamen sahte. doğal değil, ancak çok güzel. insan ne kadar çarpıtmaya ihtiyaç duysa da gerçek, hiçbir zaman bizim içimizdeki çocuğu, sevgi kelebeğini, filmlerde etkilendiğimiz hikayeleri onaylamayacak. gerçek tüm ihtişamıyla ortada. tek otorite doğa. öyleki onunla veya ona rağmen her şeyi kuruyor ve yapıyoruz.
insan olmanın en temel şartı özgürlüktür. kölelik kalkalı 150 sene oluyor daha. biz insanlık tarihinin çok çok ilkel bir aşamasındayız. bundan böyle her şey hızla gelişecek, değişecek ve mekanize olacak. bu kulağa hoş gelmiyor, ancak böyle. tüm bunlara rağmen bir şekilde evimizi arıyoruz. bir anlam olsun, varlığımız anlam kazansın istiyoruz. otorite ve büyük anlatılar uyduruyoruz. en temel insani ihtiyacımız ironik bir şekilde özgürlüğü devrecek bir otorite bulmak. ama yok. hala arıyoruz.
devamı gelecek.
devamını gör...

cennet mahallesi çiçekçi pembe ve ayyaş yunus
devamını gör...

jean christophe grange tarafından 2004 yılında yayınlanmış polisiye-gerilim kitabı. kitabın arka tarafında yazan yazıyı kitap hakkında fikir sahibi olun diye alıntılıyorum.


güneydoğu asya’da, yengeç dönencesi ile ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır.
siyah kanla çizilmiş bir yol.
korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yol.
paris. ilk temas. kuala lumpur. hayat yolu. uçuşan ve çoğalan. sonsuzluğun işaretleri. kamboçya. bal ve fresk. tayland. arınma odası. dünyadan soyutlanmış bu mekanda neler olduğunu anlayacaksınız! bangkok. gerçeğin rengi aynı zamanda yalanın da rengi’dir!
ve paris. her şey sona ermedi, yeni başlıyor.
çabuk saklan, baba geliyor!


kitap kapağı:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

şahsi fikrime gelirsek. okuduğum en iyi kitaplar lisetesinde ilk 10'a kesin girer. benim gibi bir psikopatın iç dünyasını şekillendiren kitaptır ayrıca. polisiye,bilimsel dayanaklar,olay örgüsü o kadar iyi ki anlatacak kelime bulamıyorum. okunmasını şiddetle öneriyorum.
devamını gör...

özgür demirtaş'ın, "günde ne kadar uyuyorsunuz?" sorusuna verdiği cevabı içeren başlık.

3

evet arkadaşlar 3 uyuyormuş. dakika da olabilir, saat de olabilir, yıl da olabilir. fakat bence 3 nanosaniyedir o. çünkü ne kadar az uyursanız o kadar zekisiniz biliyorsunuz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bi uyanıyorsun 2008 yılına dönmüşsün akşama çek cumhuriyeti türkiye maçı var
ülkede suriyeli yok
dolar 1.30
devamını gör...

zorunda değiliz ama mutlu olmak kadar iyi hissettirmiyor başka duygular burası çok net. bir kere yoğun mutsuzluğu gördüğünüz zaman mutlu olma zorunluluğunu hissetmeye başlıyorsunuz.
devamını gör...

resimag.com/p1/c225568548df.jpeg

"iskelet çiçeği" olarak da bilinen bu çiçek, 1803 yılında tanımlanmış.
yağmur yağdığında, ikinci görseldeki gibi şeffaf bir görüntü alıyor ve yağmurdan sonra tekrar eski görüntüsüne kavuşuyor.
genelde japonya ve çin'de yetişiyor.
devamını gör...

dur dur düzeltiyorum derler, o düzeltme bir türlü bitmez.
devamını gör...

bir de biralar biralar
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim