instagram kullanmayan yazarlar veri tabanı
neden bir başlık altında topluyorsunuz bizi? neslimiz tükensin diye üstümüze benzin döküp yakmasalar bari.
devamını gör...
agora meyhanesi radyo yayını
içerik ilgi çekici geldi. bu sebeple dinlemeye çalışacağım. umarım bir aksilik çıkmaz.
yayının kaydı olursa iyi olur zira kaçırırsak sonradan ulaşabilme imkanımız olsun.
muvaffakiyetler dilerim.
yayının kaydı olursa iyi olur zira kaçırırsak sonradan ulaşabilme imkanımız olsun.
muvaffakiyetler dilerim.
devamını gör...
ruhani varlıkları görmek ister miydiniz sorusu
ilginç bir soru cümlesi.
ben hep görüyorum bunları. mesela iki gün önce havaalanına gidecektim. bir taksi çağırdım, eve geldi. tam bineceğim, hop karşımda bir ruhani varlık. kaş göz yapıyor bana binme gibisinden. ne diyorsun konuşsana dedim. taksici bana bakıyor garip garip. abi kusura bakma dedim, benim eve dönmem gerekiyor. taksici küfretti bana tabii.
taksici gidince dedim konuş niye bindirmedin taksiye. dedi ki buradan havaalanına dünya kadar para yazar. yazık değil mi? gel şuradan otobüse bin, oradan metrobüs. mecidiyeköy'de inip h-2 numaralı otobüse bineceksin, havalanındasın.
dedim tamam senin dediğin gibi olsun. sonra kaçırdım tabi uçağı. bir daha çıksın karşıma beyzbol sopasıyla girişicem kendisine.
ben hep görüyorum bunları. mesela iki gün önce havaalanına gidecektim. bir taksi çağırdım, eve geldi. tam bineceğim, hop karşımda bir ruhani varlık. kaş göz yapıyor bana binme gibisinden. ne diyorsun konuşsana dedim. taksici bana bakıyor garip garip. abi kusura bakma dedim, benim eve dönmem gerekiyor. taksici küfretti bana tabii.
taksici gidince dedim konuş niye bindirmedin taksiye. dedi ki buradan havaalanına dünya kadar para yazar. yazık değil mi? gel şuradan otobüse bin, oradan metrobüs. mecidiyeköy'de inip h-2 numaralı otobüse bineceksin, havalanındasın.
dedim tamam senin dediğin gibi olsun. sonra kaçırdım tabi uçağı. bir daha çıksın karşıma beyzbol sopasıyla girişicem kendisine.
devamını gör...
sözlüğe kız arkadaşını çağırmak
kedimi bile çağırmam.
hayatımın her anı onlarla, burada da kardeşim falan da olmayıversin. sevgili yok. onu söylemiyorum bile...
hayatımın her anı onlarla, burada da kardeşim falan da olmayıversin. sevgili yok. onu söylemiyorum bile...
devamını gör...
elmer fudd
bir çizgi film karakteridir.
ekranlarda ilk göründüğünde ismi kafasının şekline atıfta bulanacak şekilde egghead olan kahraman zaman içinde geçirdiği fiziksel değişiklikler sonucunda yepyeni bir isim kazanmıştır.

aslında kazandığını söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü soyisim olarak eklenen fudd kelimesi aslında “ salaklık yapan kimse” anlamına gelir ama daha sonra “ silahların sadece avlanmak için kullanılması gerektiğine inanan kimse” anlamını da almıştır. ama bizi ilgilendiren daha çok ilk anlamıdır zira bu isim türkçeye saftirik elmer olarak çevrilmiştir.

elmer’ın derdi avlanmaktır. özellikle de tavşan avlama hevesindedir ancak dünyanın en sevimsiz ve sinir bozucu tavşanı olan bugss bunny ile karşılaştıktan sonra hayattaki tek amacı bu tavşandan kurtulmak olur.
hem yanından hiç ayırmadığı silahı bir türlü doğru dürüst kullanamaması hem de tavşanın ondan daha zeki olması sonucunda bu emeline asla ulaşamaz. başarısız olması yetmezmiş gibi bir de her bölüm aşağılanır ve hor görülür.
2020 yılı itibariyle de bir darbe de yapım şirketinden yer elmer. ve bireysel silahlanmanın önlenmesi ve çocukların şiddetten uzak tutulması amacıyla silahı elinden alınır.

bence bu saatten sonra elmer’ın emeklilik zamanı gelmiştir.
ekranlarda ilk göründüğünde ismi kafasının şekline atıfta bulanacak şekilde egghead olan kahraman zaman içinde geçirdiği fiziksel değişiklikler sonucunda yepyeni bir isim kazanmıştır.

aslında kazandığını söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü soyisim olarak eklenen fudd kelimesi aslında “ salaklık yapan kimse” anlamına gelir ama daha sonra “ silahların sadece avlanmak için kullanılması gerektiğine inanan kimse” anlamını da almıştır. ama bizi ilgilendiren daha çok ilk anlamıdır zira bu isim türkçeye saftirik elmer olarak çevrilmiştir.

elmer’ın derdi avlanmaktır. özellikle de tavşan avlama hevesindedir ancak dünyanın en sevimsiz ve sinir bozucu tavşanı olan bugss bunny ile karşılaştıktan sonra hayattaki tek amacı bu tavşandan kurtulmak olur.
hem yanından hiç ayırmadığı silahı bir türlü doğru dürüst kullanamaması hem de tavşanın ondan daha zeki olması sonucunda bu emeline asla ulaşamaz. başarısız olması yetmezmiş gibi bir de her bölüm aşağılanır ve hor görülür.
2020 yılı itibariyle de bir darbe de yapım şirketinden yer elmer. ve bireysel silahlanmanın önlenmesi ve çocukların şiddetten uzak tutulması amacıyla silahı elinden alınır.

bence bu saatten sonra elmer’ın emeklilik zamanı gelmiştir.
devamını gör...
cyrano de bergerac
başkasının cümleleri ile başkasının aşkını yaşayan christian mı veya gözünün önünde duran böyle incelikli bir sevgiyi göremeyecek kadar kör olan roxane mı yoksa korkularından ötürü sevgisini cümlelere hapsetmiş olan cyrano mu daha bahtsız? kelimelerin ne denli etkili olduğunu bilsem bile bana bazen korkulardan arınmış bir dokunuşun umutsuzca sarfedilen kelimelerden daha etkili olduğunu düşündüren edmond rostand oyunu. oyunu yalnızca bu aşk üzerinden değerlendirmek oldukça yanlış olurdu şüphesiz. cyrano riyakarlıktan uzak, kendince hak ve adalet arayışında ve 100 kişi ile düşünmeden mücadele edecek kadar iyi bir düellocu. üstün bir düellocu cyrano ama kalemi bana kalırsa kılıcından daha keskin olmuştur bundan ötürü kendini boş yere başkasının dış görünüşüne zincirlediği bu aşk bana hep talihsiz gelmiştir zaten. o meşhur "yoksa eldivenim ne çıkar! bir tanecik kalmıştı babamızdan yadigar, yanımda bulunsaydı yine kullanacaktım; ne çare, bir asilzadenin suratında bıraktım." cümleleri de esasında bu oyunda geçmektedir. konuya gelecek olursak; cyrano roxane'a deliler gibi aşıktır fakat oldukça büyük olan burnundan ötürü çekinip açılamaz ona. şansa bak ki cyrano'nun sözde çirkinliği yanında güneş gibi parlayan christian da roxane'a karşı bir şeyler hissetmektedir ve bu karşılıksız da değildir fakat christian ve roxane'ın aşkı gölgede kalacak bir sevgi olur çünkü christian'ın fısıltıları cyrano'nun cümlelerinden başka bir şey değildir. kendi dizginlenemez aşkını christian üzerinden aktarır cyrano ve ölüm kapısını çalana kadar bu gerçekten habersiz kalacaktır roxane. hem onurlu hem de ne budalacadır aslında cyrano'nun yaptığı oysa bazı gönüller cümlelerle de fethedilebilirdi şüphesiz. victor hugo'ya mal edilen ama ona ait olmayan pek meşhur bir şiirde şöyle bir dize var; çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? bu daima havada asılı kalacak bir soru.
vicomte, hiddetten boğulur gibi.
tavrı küstah, sözü tok,
bir köy asilzadesi, eldiveni bile yok!
sırmasız, fiyongosuz, kurdelesiz bir herif!
(ces grands airs arrogants !
un hobereau qui… qui… n’a même pas de gants !
et qui sort sans rubans, sans bouffettes, sans ganses !)
cyrano
evet ama, çok şükür, maneviyatım zarif!
hayır, bir züppe gibi takıp takıştıramam,
elbisem gösterişsiz olunca süsüm tamam
olur. bilhassa ihmal etmediğim şey budur:
yıkanmamış hakaret, paçavra olmuş gurur,
uykudan vicdanımın gözleri çapak çapak,
ve kirli endişeler ile sokağa çıkmak ...
yürürken, sırmadan çok pırıldar her tarafım:
hürriyetirn, gururum, şahane itikafım,.
göğsüme sıralarım, büküp bıyıklarımı,
bir alay kordon değil, kahramanlıklarımı
çarpık, pörsük bir vücut değildir, bu her zaman
bir korse giymiş gibi ruhumdur dimdik duran!
her yerde bir erkekçe sayhadır her satırım,
hakikati bir rnahmuz gibi şakırdatırım.
(moi, c’est moralement que j’ai mes élégances.
je ne m’attife pas ainsi qu’un freluquet,
mais je suis plus soigné si je suis moins coquet ;
je ne sortirais pas avec, par négligence,
un affront pas très bien lavé, la conscience
jaune encor de sommeil dans le coin de son œil,
un honneur chiffonné, des scrupules en deuil.
mais je marche sans rien sur moi qui ne reluise,
empanaché d’indépendance et de franchise ;
ce n’est pas une taille avantageuse, c’est
mon âme que je cambre ainsi qu’en un corset,
et tout couvert d’exploits qu’en rubans je m’attache,
retroussant mon esprit ainsi qu’une moustache,
je fais, en traversant les groupes et les ronds,
sonner les vérités comme des éperons.)
vicomte
fakat mösyö, ben ...
(mais, monsieur…)
cyrano
yoksa eldivenim ne çıkar!
bir tanecik kalmıştı babamızdan yadigar,
yanımda bulunsaydı yine kullanacaktım;
ne çare, bir asilzadenin suratında bıraktım.
(je n’ai pas de gants ?… la belle affaire !
ıl m’en restait un seul… d’une très vieille paire !
– lequel m’était d’ailleurs encor fort importun.
je l’ai laissé dans la figure de quelqu’un.)
vicomte, hiddetten boğulur gibi.
tavrı küstah, sözü tok,
bir köy asilzadesi, eldiveni bile yok!
sırmasız, fiyongosuz, kurdelesiz bir herif!
(ces grands airs arrogants !
un hobereau qui… qui… n’a même pas de gants !
et qui sort sans rubans, sans bouffettes, sans ganses !)
cyrano
evet ama, çok şükür, maneviyatım zarif!
hayır, bir züppe gibi takıp takıştıramam,
elbisem gösterişsiz olunca süsüm tamam
olur. bilhassa ihmal etmediğim şey budur:
yıkanmamış hakaret, paçavra olmuş gurur,
uykudan vicdanımın gözleri çapak çapak,
ve kirli endişeler ile sokağa çıkmak ...
yürürken, sırmadan çok pırıldar her tarafım:
hürriyetirn, gururum, şahane itikafım,.
göğsüme sıralarım, büküp bıyıklarımı,
bir alay kordon değil, kahramanlıklarımı
çarpık, pörsük bir vücut değildir, bu her zaman
bir korse giymiş gibi ruhumdur dimdik duran!
her yerde bir erkekçe sayhadır her satırım,
hakikati bir rnahmuz gibi şakırdatırım.
(moi, c’est moralement que j’ai mes élégances.
je ne m’attife pas ainsi qu’un freluquet,
mais je suis plus soigné si je suis moins coquet ;
je ne sortirais pas avec, par négligence,
un affront pas très bien lavé, la conscience
jaune encor de sommeil dans le coin de son œil,
un honneur chiffonné, des scrupules en deuil.
mais je marche sans rien sur moi qui ne reluise,
empanaché d’indépendance et de franchise ;
ce n’est pas une taille avantageuse, c’est
mon âme que je cambre ainsi qu’en un corset,
et tout couvert d’exploits qu’en rubans je m’attache,
retroussant mon esprit ainsi qu’une moustache,
je fais, en traversant les groupes et les ronds,
sonner les vérités comme des éperons.)
vicomte
fakat mösyö, ben ...
(mais, monsieur…)
cyrano
yoksa eldivenim ne çıkar!
bir tanecik kalmıştı babamızdan yadigar,
yanımda bulunsaydı yine kullanacaktım;
ne çare, bir asilzadenin suratında bıraktım.
(je n’ai pas de gants ?… la belle affaire !
ıl m’en restait un seul… d’une très vieille paire !
– lequel m’était d’ailleurs encor fort importun.
je l’ai laissé dans la figure de quelqu’un.)
devamını gör...
bekaretin hala bir sorun olabilmesi
genel olarak kadınları evlenilecek kadın ve eğlenilecek kadın kategorisine sokarlar. bu yüzden eğlenemedikleri, libidosu düşük, cinselliğini aşırı derecede bastırmış orgazm olamayan ve toplum baskısına boyun eğmiş kadınlarla evlenirler. bakire olmayan(burada her önüne gelene atlayan veya para karşılığı bu işi yapan kadınlardan bahsetmiyorum gayet duygularıyla sevdiği güvendiği eski sevgilisiyle birlikte olan kadınlardan bahsediyorum.) güçlü kadınlardan korkar ve tiksinirler çünkü devamlı ya eskisi benden daha iyiyse ya hala onu hayal ediyorsa deyip kafayı yerler çünkü ilişkide kadına para ve seksten başka güç gösterisi yapamazlar. bu tipitipler evlenmeden önce her haltı yiyip evleneceğim kadın el değmemiş olsun familyasındandır öbür türlü cinsel hastalık takıntısı, din veya cinselliği çok içselleştirip kendisi de bakir olan kişilerden bahsetmiyorum. temel argümanları ben patlak, ikinci el, çürük karıyı çocuklarımın anası yapmam ve meyve sinekleri üzerinde keşfedilmiş insanlarda hiçbir bilimsel kanıtı bulunmayan dişinin önceki partnerlerinin dna'sının çocuğun dna'sına geçtiğidir. kızlık zarı diktirme işlemiyle çok rahat kandırılırlar. aslında pavyonlar bile bu kültürün aynasıdır örneğin isviçre'de pavyon açsanız kimse gitmez ama türkiye'de çok kıymetlidir. türkiye'de kadın sevişirse orospu sevişmezse kezban olur böyle de iki yüzlüyüz. ama bunun üstesinden yine kadınlar gelebilir 21. yüzyılda artık her kadının bir düşünüp ya ben ne yapıyorum bekaret dinler ve tarım toplumundaki malvarlıkla ilgili kendi bedenimi erkeklere sırf bakireyim diye evlendiğimiz gece niye ödül gibi sunuyorum en az benim de erkekler kadar cinsel dürtülerim var ve bunu özgürce yaşamak benim de hakkım demelidir aksi halde yine aynı tas aynı hamam gider. ne yazık ki bazı kadınların da işine gelir bakire olmak çünkü elinde sadece o vardır ve baba evindeki baskıdan kurtulmanın tek yolu bekareti koz olarak kullanıp yukarıdaki tiplerden biriyle evlenir. zaten genellikle evlendiğinde özgür ve güçlü kadınları( sadece seks yapan değil örneğin şort giyen, gece arkadaşlarla dışarı çıkan, içki içen) dedikodu malzemesi yapıp en az yukarıdaki tipitip erkekler kadar zarar verir kendi cinsine. aslında içten içe o kadını kıskanır çünkü o kadın gibi olmak isteyip olamamıştır ve hayallerini başkasının yaşamasına gıcık olur.
not: meriç falan değilim kız düşürmek gibi bir derdim de yok zaten kendim heteroseksüel bir kadınım. ben sadece gördüğüm şeyleri yazdım ve farkındayım bekaret tabuları türkiye'de hala çok güçlü dışarıdan çok zeki kültürlü görünen erkekler bile bu konuya takık. dini inancından vb. ötürü sebeplerle bekaretini saklayan evlendiği kişiyle ilk birlikteliğini yaşamak isteyen fakat bunu evliliğin ödülü gibi değil samimi duygularla yapan kadınlara da erkeklere de saygım sonsuz benim derdim toplumun iki yüzlülüğüyle.
not: meriç falan değilim kız düşürmek gibi bir derdim de yok zaten kendim heteroseksüel bir kadınım. ben sadece gördüğüm şeyleri yazdım ve farkındayım bekaret tabuları türkiye'de hala çok güçlü dışarıdan çok zeki kültürlü görünen erkekler bile bu konuya takık. dini inancından vb. ötürü sebeplerle bekaretini saklayan evlendiği kişiyle ilk birlikteliğini yaşamak isteyen fakat bunu evliliğin ödülü gibi değil samimi duygularla yapan kadınlara da erkeklere de saygım sonsuz benim derdim toplumun iki yüzlülüğüyle.
devamını gör...
this war of mine
saraybosna kuşatmasından esinlenerek yaratılan oyundur. kuşatma altındaki sivillerin yaşamını oyuncuya neredeyse birebir aktarır.
oyunda aç kalmamak, hastalanmamak, ısınabilmek ve kendini savunabilmek için binbir takla atmanız gerekir. sıradan sivillerle yıkıntılar arasında tekinsiz dolaşırken içiniz daralabilir.
oyun tamamen sizin vicdanınızı sınıyor, zor bir durumda aç kalmamak için çalar mısınız? hasta birinin daha çok ihtiyacı olduğunu bile bile ilaçları kendinize saklar mısınız? savunmak için bile olsa birisini öldürebilir misiniz? bir çocuğun çok istediği bir oyuncağı yiyecek için takasla feda edebilir misiniz?
(örneğin; yaşlı bir çiftin evinden çok ihtiyacınız olan bir ilacı zorla aldığınızda, bir kaç gün sonra o çiftin evine tekrar giderseniz orayı terk ettiklerini ya da öldüklerini görebiliyorsunuz. eğer o ilacı almasanız evinizi paylaştığınız kişi ölebilirdi. sürekli bu şekilde ikilemlerde bırakıyor oyun sizi.)
oyun sonunda tüm kararlarınızı ve sonuçlarını bir rapor halinde size sunuyor.. her ne kadar sanal bir gerçeklik olsa da sonuçta aldığınız kararlar vicdanınızı rahatsız edebilir.
özellikle kışın soğuk günlerinde içinizin daha da ürpermesine neden olabilir.
oyunda aç kalmamak, hastalanmamak, ısınabilmek ve kendini savunabilmek için binbir takla atmanız gerekir. sıradan sivillerle yıkıntılar arasında tekinsiz dolaşırken içiniz daralabilir.
oyun tamamen sizin vicdanınızı sınıyor, zor bir durumda aç kalmamak için çalar mısınız? hasta birinin daha çok ihtiyacı olduğunu bile bile ilaçları kendinize saklar mısınız? savunmak için bile olsa birisini öldürebilir misiniz? bir çocuğun çok istediği bir oyuncağı yiyecek için takasla feda edebilir misiniz?
(örneğin; yaşlı bir çiftin evinden çok ihtiyacınız olan bir ilacı zorla aldığınızda, bir kaç gün sonra o çiftin evine tekrar giderseniz orayı terk ettiklerini ya da öldüklerini görebiliyorsunuz. eğer o ilacı almasanız evinizi paylaştığınız kişi ölebilirdi. sürekli bu şekilde ikilemlerde bırakıyor oyun sizi.)
oyun sonunda tüm kararlarınızı ve sonuçlarını bir rapor halinde size sunuyor.. her ne kadar sanal bir gerçeklik olsa da sonuçta aldığınız kararlar vicdanınızı rahatsız edebilir.
özellikle kışın soğuk günlerinde içinizin daha da ürpermesine neden olabilir.
devamını gör...
sesi güzel olmamasına rağmen şöhret olan şarkıcı
gülben ergen sesi kötü bile değil, sesi yok çünkü, birde reyhan karaca nın sesi çok kötü gerçekten.
devamını gör...
diş macunu
piyasada satılan bir çok diş macunu içerik açısından birbirinden farklı değil, kutusunun üzerindeki afilli tanımların pek bir önemi de yok aslında. diş etlerinde sorun yaşamaya başladıktan sonra sensodyne'e geçtim, gerçekten diş eti sağlığım daha iyi eskiye göre.
devamını gör...
kediye kuru mamayı ıslatıp vermek
artık elimizde ne kuru mama ne de yaş mama vardır.
devamını gör...
yanlış zamanda tanışılan doğru insan
o insan doğru insansa zamanı ben hallederim, zamanı da doğru hale getiririm, gerekirse kuantumu çözerim, doğru insan olsun yeter ki.
devamını gör...
türk eğitim sisteminde ingilizce öğretememe problemi
durun bir de ben anlatayım dediğim başlıktır.
öğrencinin hiçbir suçu günahı yoktur. öğretmenin sorumluluğu ve vebali ise büyüktür. hemen size durumu netliğe kavuşturacağını düşündüğüm bir hikaye anlatayım.
öğretmen olarak atandığım okulumda eğitim fakültesinden yeni mezun olmanın verdiği şevkle ingilizce öğretmek için hazırlık sınıflarına daldım. ben tecrübesiz ve yeni bir öğretmen olduğum için beni sınıfların dinleme ve konuşma derslerine verdiler.
tecrübeli olan öğretmen arkadaşlarımın hiçbir öğretmenlik mezunu değildi, sıkı durun hatta hiçbiri ingilizce mezunu değildi.
subject + verb + object metodunu kullanarak ingilizce öğreteceğini sanan bu güruhla çalışan acemi öğretmen ben tabii ki buna bir dur demeye kararlıydım.
dinleme dersleri için ideal olduğunu düşündüğüm filmler seçtim ve kendimce bir yöntem uygulamaya başladım. ama önce sınıflarda şöyle bir konuşma yaptım:
“ arkadaşlar aranızda 2 yaşına geldiğinde annesi babası tarafından karşısına oturtulup “ evladım artık konuşma zamanın geldi, geniş zamanla başlıyoruz” şeklinde türkçe öğrenen oldu mu? olmadığına göre ingilizceyi de böyle öğrenmeyeceğiz.”
öğrencilerin gözleri parladı tabii ki. filmleri açıp izliyor, benim önceden belirlediğim belli yerlerde filmi durdurup üzerinde elimizden geldiğince tartışıp eğlenip zaman geçiriyorduk. 3 ayın sonunda öğrencilerim ingilizce konuşmaya, konuşulanı anlamaya başladı. tabii ki bu sadece filmlerle olmadı; roleplay etkinlikleri, diyaloglar ve benzeri etkinlikler de yaptık.
sonuç gerçekten çok iyiydi.
peki bu güzel ve eğlenceli dönemin sonunda ne oldu sizce? okul müdürü beni odasına çağırıp hakkımda şikayet olduğunu söyledi, şikayet edenler diğer ingilizce öğretmeni arkadaşlarım, şikayet konusu da benim ders işlemek yerine çocuklara film izletip oyun oynatmam. hakkımda soruşturma açıldı elbette ama hiçbir şey çıkmadı.
demem o ki; tembel ingilizce öğretmenleri ve zavallı idareciler yüzünden ingilizce öğrenmeye istekli ve bu işi keyif alarak yapabilecek gençler heba olup gidiyor.
kimse üzülmesin ama ben pes etmedim, hala çok eğleniyoruz derste ve çocuklar konuşabiliyorlar ingilizce. mutluyuz.
öğrencinin hiçbir suçu günahı yoktur. öğretmenin sorumluluğu ve vebali ise büyüktür. hemen size durumu netliğe kavuşturacağını düşündüğüm bir hikaye anlatayım.
öğretmen olarak atandığım okulumda eğitim fakültesinden yeni mezun olmanın verdiği şevkle ingilizce öğretmek için hazırlık sınıflarına daldım. ben tecrübesiz ve yeni bir öğretmen olduğum için beni sınıfların dinleme ve konuşma derslerine verdiler.
tecrübeli olan öğretmen arkadaşlarımın hiçbir öğretmenlik mezunu değildi, sıkı durun hatta hiçbiri ingilizce mezunu değildi.
subject + verb + object metodunu kullanarak ingilizce öğreteceğini sanan bu güruhla çalışan acemi öğretmen ben tabii ki buna bir dur demeye kararlıydım.
dinleme dersleri için ideal olduğunu düşündüğüm filmler seçtim ve kendimce bir yöntem uygulamaya başladım. ama önce sınıflarda şöyle bir konuşma yaptım:
“ arkadaşlar aranızda 2 yaşına geldiğinde annesi babası tarafından karşısına oturtulup “ evladım artık konuşma zamanın geldi, geniş zamanla başlıyoruz” şeklinde türkçe öğrenen oldu mu? olmadığına göre ingilizceyi de böyle öğrenmeyeceğiz.”
öğrencilerin gözleri parladı tabii ki. filmleri açıp izliyor, benim önceden belirlediğim belli yerlerde filmi durdurup üzerinde elimizden geldiğince tartışıp eğlenip zaman geçiriyorduk. 3 ayın sonunda öğrencilerim ingilizce konuşmaya, konuşulanı anlamaya başladı. tabii ki bu sadece filmlerle olmadı; roleplay etkinlikleri, diyaloglar ve benzeri etkinlikler de yaptık.
sonuç gerçekten çok iyiydi.
peki bu güzel ve eğlenceli dönemin sonunda ne oldu sizce? okul müdürü beni odasına çağırıp hakkımda şikayet olduğunu söyledi, şikayet edenler diğer ingilizce öğretmeni arkadaşlarım, şikayet konusu da benim ders işlemek yerine çocuklara film izletip oyun oynatmam. hakkımda soruşturma açıldı elbette ama hiçbir şey çıkmadı.
demem o ki; tembel ingilizce öğretmenleri ve zavallı idareciler yüzünden ingilizce öğrenmeye istekli ve bu işi keyif alarak yapabilecek gençler heba olup gidiyor.
kimse üzülmesin ama ben pes etmedim, hala çok eğleniyoruz derste ve çocuklar konuşabiliyorlar ingilizce. mutluyuz.
devamını gör...
stevens - johnson sendromu
deri ya da mukoza gibi yumuşak dokunun, ilaçlar, bazen de enfeksiyonlar nedeniyle verdiği tepkiler sonucunda ortaya çıkan ciddi hastalık. genellikle yoğun bakımda tedavi gerektiren ve bazı durumlarda ölümle sonuçlanan nadir bir hastalıktır.
hasta kişide önce gripte görülen, boğaz ağrısı, öksürük, eklem ağrısı gibi bazı reaksiyonlar ortaya çıkar. ardından deride mor ya da kırmızı döküntüler oluşur ve deri soyulur. bazen hasar o kadar büyük olur ki, vücudun başka bir bölgesindeki deri, hasarlı bölgeye nakledilebilir.
hastalık belirtileri gösteren kişinin, eğer varsa, kullandığı ilaçları hemen bırakması gerekir.
hasta kişide önce gripte görülen, boğaz ağrısı, öksürük, eklem ağrısı gibi bazı reaksiyonlar ortaya çıkar. ardından deride mor ya da kırmızı döküntüler oluşur ve deri soyulur. bazen hasar o kadar büyük olur ki, vücudun başka bir bölgesindeki deri, hasarlı bölgeye nakledilebilir.
hastalık belirtileri gösteren kişinin, eğer varsa, kullandığı ilaçları hemen bırakması gerekir.
devamını gör...
yazarların sevilmeme nedenleri
rehabilitasyon merkezi gibiyim çünkü ama bu bedava. herkes anlatıyo, ben yargılamadan yol göstermeye çalışıyorum. işleri bitince de taburcu oluyorlar hayatımdan, enteresan.
devamını gör...
her yazar bir çaylak sahipleniyor
ben sorumluluk almamak için balık bile sahiplenmiyorum. insanı nasıl sahipleneyim yahu?
devamını gör...
soğansız bibersiz domatessiz ve yumurtasız menemen
menemen başlığı altında bize tavayı yedirecekler .
devamını gör...
geceye bir anı bırak
sene 2009’un sonları. ekşi’de o dönem yılların yazarıyım. reşit yaşta bile değildim ekşi’ye yazar olunca, ortaokula gidiyordum hatta. ama yalancıyı ıslatmıyorlar ne de olsa, yaşım oldukça büyük yetişkin bir erkeğim, öyle takılıyorum sözlükte. gazetelerde gördüğüm haberlerden, köşe yazılarından belli fikirler araklayıp, aklım yettiğince cümleler kurup, siyasi yazılar yazıp, futbol yorumları yapıp, ondan bundan duyduğum bilgileri satıyorum sözlükte. kendimi nasıl cool ve farklı hissediyorum aman aman… ama artik sıkıcı ve kasıntı gelmeye başladı ekşi bana, forum siteleri bile nerdeyse daha eğlenceliydi.
derken bir başlık gördüm sol frame’da, galatasaray sözlük açılmış (rerererarara sözlük daha doğrusu) ekşiciler yardırıyor falan. asosyal ve yalancı olan ben durur muyum, hemen üyelik işlemlerine başladım ve çaylaklık sürecini başarıyla geçip yazar oldum. yeni bir sözlük var, taze kan. ama ortam testosteron hormonu salgılanmış vaziyette, eril dilden geçilmiyor. hadi dedim burda da erkek olayım ve kısa sürede hatırı sayılır bir kişilik oldum. özel mesajlar, yersiz şakalar vs vs, ama biriyle daha farklı bir enerji yakaladık. yıldız teknik’te gemi mühendisliği bilmem bilmem neyi okumuş, özel bir firmada çalışan, kendi halinde, sevimli, donanımlı, eğlenceli ve fanatik galatasaraylı bir çocuk. ama ben abi diye hitap ediyorum, o bana birader falan. futbol, kadın, breaking bad, rakı mı, konyak mı, votka mı muhabbetleri… ama ben istanbul’un kenar mahallesinde yaşayan, sanayide çalışan, iki küçük kardeşine ve bir dul annesine bakan, artı babasının iş kazasında ölümüyle travma yaşamış, kara yağız bir delikanlıyım. böyle tanıttım kendimi. her gün muhabbet eder olduk.
facebook hesabını verdi bana, ekle beni dedi, irtibatta olalım. garibanlığıma acıdığından mıdır nedir, benim için hep bir şeyler yapmak istedi. ben de diyorum, abi ben sosyal hesap kullanmıyorum. kullanmaz olur muyum be, sabah akşam çocuğun fotoğraflarına baka baka aşık ettim kendimi. çoğu şey açıktı hesabında. o ne izliyor onu izliyorum, o kimi dinlerse onu dinliyorum. oğlum diyor, gel şuraya şu gün bira içelim. yok abi diyorum annem hasta falan filan derken atlatıyorum bir şekilde.
en son bir salı günü, kış vakti, saat 16 suları. okuldan gelir gelmez açtım sözlüğü, bir mesaj: “hüseyin kardeş (adım da hüseyin he), numaranı bana yaz, seni gs-fb derbisine götüreyim bu hafta.” yalancılıktan bir gebermediğim kalmış, üzerine bir de istanbul’da bile yaşamıyorum. durdum düşündüm, yeter dedim kendime, sözlük hesabımı sildim o gün ağlayarak. daha fazla devam edemedim. ardından büyük bir boşluğa, özleme ve vicdan azaplarına düştüm. adama dehşet alışmışım bir de, bir süre zor geldi onunla hiç iletişimde olmamak. facebook hesabına, ordan etkileşimde olduğu insanların hesaplarına, başka mecralardaki sosyal hesaplarına bir süre baktım hep, gizli gizli. danimarka'ya yerleşti, bir köpek evlat edindi, orda bir hayat kurdu kendine. hepsine uzaktan şahit oldum. kendi başıma bir süre ufak bir aşk acısı yaşadım ve melankoli halini atlatınca bir daha da sosyal hesaplarına bakmadım. göz görmeyince de gönül katlandı. (hahahha)
o belki bu olayı şimdi hatırlamaz bile ama, ben yaptığım şerefsizliği hiç unutmam. bugün ne zaman derbi olsa, ne zaman breaking bad'e, the prestige filmine denk gelsem, muse grubunun bir şarkısını dinlesem, hep onu hatırlatır bana.
bu da böyle rezil bir anımdır arkadaşlar. buraya kadar okuyan varsa ayırdığı vakit için teşekkürü bir borç bilirim, zira uzun entryleri ben hiç okumuyorum. sevgiler…
derken bir başlık gördüm sol frame’da, galatasaray sözlük açılmış (rerererarara sözlük daha doğrusu) ekşiciler yardırıyor falan. asosyal ve yalancı olan ben durur muyum, hemen üyelik işlemlerine başladım ve çaylaklık sürecini başarıyla geçip yazar oldum. yeni bir sözlük var, taze kan. ama ortam testosteron hormonu salgılanmış vaziyette, eril dilden geçilmiyor. hadi dedim burda da erkek olayım ve kısa sürede hatırı sayılır bir kişilik oldum. özel mesajlar, yersiz şakalar vs vs, ama biriyle daha farklı bir enerji yakaladık. yıldız teknik’te gemi mühendisliği bilmem bilmem neyi okumuş, özel bir firmada çalışan, kendi halinde, sevimli, donanımlı, eğlenceli ve fanatik galatasaraylı bir çocuk. ama ben abi diye hitap ediyorum, o bana birader falan. futbol, kadın, breaking bad, rakı mı, konyak mı, votka mı muhabbetleri… ama ben istanbul’un kenar mahallesinde yaşayan, sanayide çalışan, iki küçük kardeşine ve bir dul annesine bakan, artı babasının iş kazasında ölümüyle travma yaşamış, kara yağız bir delikanlıyım. böyle tanıttım kendimi. her gün muhabbet eder olduk.
facebook hesabını verdi bana, ekle beni dedi, irtibatta olalım. garibanlığıma acıdığından mıdır nedir, benim için hep bir şeyler yapmak istedi. ben de diyorum, abi ben sosyal hesap kullanmıyorum. kullanmaz olur muyum be, sabah akşam çocuğun fotoğraflarına baka baka aşık ettim kendimi. çoğu şey açıktı hesabında. o ne izliyor onu izliyorum, o kimi dinlerse onu dinliyorum. oğlum diyor, gel şuraya şu gün bira içelim. yok abi diyorum annem hasta falan filan derken atlatıyorum bir şekilde.
en son bir salı günü, kış vakti, saat 16 suları. okuldan gelir gelmez açtım sözlüğü, bir mesaj: “hüseyin kardeş (adım da hüseyin he), numaranı bana yaz, seni gs-fb derbisine götüreyim bu hafta.” yalancılıktan bir gebermediğim kalmış, üzerine bir de istanbul’da bile yaşamıyorum. durdum düşündüm, yeter dedim kendime, sözlük hesabımı sildim o gün ağlayarak. daha fazla devam edemedim. ardından büyük bir boşluğa, özleme ve vicdan azaplarına düştüm. adama dehşet alışmışım bir de, bir süre zor geldi onunla hiç iletişimde olmamak. facebook hesabına, ordan etkileşimde olduğu insanların hesaplarına, başka mecralardaki sosyal hesaplarına bir süre baktım hep, gizli gizli. danimarka'ya yerleşti, bir köpek evlat edindi, orda bir hayat kurdu kendine. hepsine uzaktan şahit oldum. kendi başıma bir süre ufak bir aşk acısı yaşadım ve melankoli halini atlatınca bir daha da sosyal hesaplarına bakmadım. göz görmeyince de gönül katlandı. (hahahha)
o belki bu olayı şimdi hatırlamaz bile ama, ben yaptığım şerefsizliği hiç unutmam. bugün ne zaman derbi olsa, ne zaman breaking bad'e, the prestige filmine denk gelsem, muse grubunun bir şarkısını dinlesem, hep onu hatırlatır bana.
bu da böyle rezil bir anımdır arkadaşlar. buraya kadar okuyan varsa ayırdığı vakit için teşekkürü bir borç bilirim, zira uzun entryleri ben hiç okumuyorum. sevgiler…
devamını gör...
yaşamak
"yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. unutma, aynı gökyüzü altında bir direniştir yaşamak."
nazım hikmet'e ait olduğu düşünülse de sözün sahibi belli değildir.
nazım hikmet'e ait olduğu düşünülse de sözün sahibi belli değildir.
devamını gör...
