bir psikolojidir, içinde bulunulan ruh halidir. ne kadar kaybettiginiz ya da neleri kaybettiginiz değil o dönemki ruh durumunuza göre kaybeden hisseder ve kaybeden olursunuz. ben de kaybettim. muhtemelen buradaki herkes de zaman zaman kaybetti. belki de halihazırda da kaybediyor. yarın, öbür gün ne kadar büyük zaferler kazanırsanız kazanın yine bir gün belki kaybeden psikolojisine gireceksiniz.
cünkü kaybetmek çoğu zaman sandıgımiz gibi trajik bir çöküş değil, emil cioran’ın o karanlık aforizmalarında dolaşan o ince varoluş yorgunluğudur; insan bazen hiçbir şey kaybetmekden de tükenmiş hisseder ve tukenmislik, en rafine yenilgidir. minkowski’nin zamanın içsel akışı gorusune göre kayıp çoğu zaman nesnel bir eksilme değil, zamanla kurduğumuz bağın kopmasıdir, insan geleceğe doğru akamadığında kendini kaybetmiş sayar.
otto rank doğum travmasından söz ederken aslında ilk kopuşu , ilk kaybı işaret eder; belki de bütün yenilgilerimiz o ilk ayrılığın yankısıdr. helmuth plessner insanın “eksantrik konumundan” bahsederkenkendine dışarıdan bakabilen tek varlık oluşumuzu anlatır; işte kaybeden psikolojisi tam da o dış bakışın acımasızlaştığı yerde başlar, insan kendini seyreden bir yargıca dönüşür.
bazen yenilgi dediğimiz şey, flusser’in tarif ettiği gibi programlanmış bir oyunun içinde hamle yapmaktan ibarettir; sistemin kodlarını sorgulamadan oynadığımız her oyunda kazansak bile kaybetmisşizdir. gomez davila’nın skolyonlarında ima ettiği o aristokratik yalnızlık vardır bir de; insan çoğunlukla aynı dili konuşmadığı için kaybeder, kalabalığın içinde azınlıkta kalmak bir yenilgi gibi görünür ama belki de hakiki mesafe oradadır.
simone weil “ağırlık ve lütuf” arasında gidip gelirken, bazı kayıpların insanı yere bastırdığını ama tam da o ağırlığın içinden bir tür arınma doğduğunu söyler; kaybetmek bazen iradenin degil, egonun kırılmasıdır. ernst jünger’in içsel geri çekiliş fikrini düşünub; dış dünyada yenilmiş görünen biri, iç dünyasında tahkimat kuruyorsa gerçekten mağlup mudur?
belki de kaybeden psikolojisi dediğimiz şey, peter zapffe’nin insan bilincini fazlalık olarak görmesinden doğan o aşırı farkındalıktiır; insan, varoluşunun ağırlığını taşıyamadıginda bunu kayıp diye adlandırır. oysa kimi zaman kaybetmek, sadece bir illüzyonun çökmesidir; cornelius castoriadis’in dediği gibi anlamı biz icat ederiz ve icat ettiğimiz anlam çöktüğünde dünya değil, tahayyülümüz yıkılır.
ben kaybettim dedim ya; belki de sadece kurduğum sembolik düzen çöktü, belki de içimdeki anlatı yanlış çerçevelenmişti ve ben çerçeveyi gerçek sandım; çünkü insan çoğu zaman olaylara değil, onlara verdiği isme yenilir. kaybetmek bu yüzden bir fiil değil, bir yorumdur ve yorum değiştiğinde mağlubiyetin metafiziği de dağılır.
ve belki de mağlubiyetleri kabul etmek, rövanşı alma hissinden uzaklaşıp bambaşka maçlara doğru yol almak, gerçek galibiyet olacaktır. bohçasını sırtına vurup gidebilmeli bu yüzden bir insan. ben bunu yapamıyorum, yapamamışım güzel dostlarım. allah'ın selamı, lucifer'in ışığı, ahuramazda'nın bilgeliği, yahweh'in torpili ve kayirmasi sizinle olsun.
devamını gör...