zaman tüneli

ne zaman testo taylan videosu izlemeye kalksam gözüme ilk çarpan şey bu oluyor... kameramanı ya da kameramanları her kimse direkt dogme 95 manifestosunu ezbere bilen ve videoları lars von trier yönetiyormuş gibi çeken tipler.

elde taşınan ve sürekli deprem oluyormuşçasına sallanan kamera, pazar günü banyo yaptıktan sonra iç karartmak için yakılan sarı ışık, rüzgardan ve nefes sesinden patlayan ham sesler... bunları görmeye bayılıyorum videolarında. ekstra bir yapay ışık-ışıklandırma da yok... başlangıçtaki saçma intro dışında ortamda müzik yoksa ekstradan bir şeyler çalmıyor... herhangi bir jenerik yok... en güzel şey kesinlikle mekan ne sunuyorsa o çekiliyor, ekstradan bir şey yok...

kurgusal bir yapaylık zaten yok. adam geçen gün kapalı televizyon ekranına zoom atıp oradaki karartıdan diğer sahneye geçti...

kameraman gizli dogme 95 hayranı ya da türkiye şartları adamı farkında olmadan sinema tarihinin en radikal yönetmenine dönüştürdü, ortası yok...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

cuma salatının salat vakitlerinde olduğu gibi resulle ve ayet indirilen dönemle ilgili olduğunu bilen erkektir.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ne kadar süreceğini ve sonrasında ne olacağını kuantum fizik yasalarıyla bile açıklamanın imkansız olduğu, imkanlar dahilinde tedbirli yaklaşılması gereken duygu durum hali...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir nezaket cümlesi. eskiden* sözlük yazarları arasında favori için dm ile teşekkür etme kültürü vardı. favori oto boka kullanılan bir düğme değildi. el sıkışma gibi bu da covid ile unutuldu gitti belki de...

ben sevimli bir troll olduğum için "pardon elim çarpmış yanlışlıkla oldu hehe..." diye cevaplardım. ne günlerdi, böyle bir hatıra işte. dursun burada...
devamını gör...

iki kıyı arasında

sabah, denizden değil, kâğıttan geldi.
mila mutfak masasında oturmuş, önündeki iki şeyi karşılaştırıyordu: solmuş bir kahve fincanı ve telefonunda açık duran bir ileti. iletiyi gece yarısından beri okuyup duruyordu. kelimeler değişmedi ama her okuyuşta biraz daha ağırlaşmış gibiydi. sunumun tarihi öne alınmıştı. ekip bekliyordu. adı stüdyonun kapısına asılacak bir projede, onun imzası olmadan hiçbir şeyin ilerlemeyeceği söyleniyordu. bir de son satır vardı, en incitici olan çünkü en nazik olanıydı: «seni özledik. dön artık.»
fincanın kenarına parmağını sürttü. soğuktu.
pencereden atölyenin çatısı görünüyordu. kiremitler sabahın seyreltik ışığında gri, ıslak bir dizi hâlinde uzanıyordu. dün gece o çatının altındaki pencerede yanan ışığı düşündü. söndüğünü görmemişti. belki hiç sönmemişti.
kalktı. suyu ısıttı ama içmedi. bir şeyi ertelemek için yapılan hareketlerdi bunlar, kendi de biliyordu. ceketini aldı, cebine anahtarı koydu, dışarı çıktı. sabah havası tuz ve ıslak taş kokuyordu. iskelenin oradan bir motor sesi geliyordu, tek, tekleyerek.
atölyenin kapısı aralıktı.
içeride cavit vardı. tezgâhın başında değil bu sefer; pencerenin dibindeki iskemlede oturmuş, elinde bir zımpara kâğıdı, ama zımparalamıyordu. kâğıdı avucunda evirip çeviriyordu sadece. mila girince başını kaldırdı. bakışında dünkü yumuşaklık yoktu. bir mesafe vardı orada, gecenin bir yerinde konulmuş, sabaha kadar sertleşmiş bir mesafe.
«erken kalkmışsın» dedi mila.
«uyuyamadım.»
bunu neredeyse hiç açıklamazdı cavit. kendi hakkında bir şey söylemek, onun için pencereyi biraz aralamak gibiydi ve genellikle kapalı tutardı. ama bu sabah söyledi, sonra pişman olmuş gibi zımpara kâğıdına döndü.
mila iki adım attı, tezgâhın yanına geldi. üzerinde yarım kalmış bir sandık vardı, kapağı henüz takılmamıştı. babasının başladığı işlerden biri. kenarları düzeltilmiş, oyulmuş, cilaya hazır. cavit'in elinden çıkmıştı bu düzgünlük, tanıdı.
«şehirden yazmışlar» dedi mila. kendi sesini duyunca bir an durdu. söylemeyi planlamamıştı. «sunum öne alınmış. beni istiyorlar.»
cavit'in eli durdu. zımpara kâğıdının hışırtısı kesildi ve o an atölyedeki sessizlik başka türlü doldu, ağırca, gövdesi olan bir sessizlik.
«ne zaman?»
«perşembe. yani...» parmaklarıyla saydı, gerek yoktu, biliyordu. «dört gün.»
cavit ayağa kalktı. iskemle taş zemine sürtününce keskin bir ses çıkardı. pencereye doğru döndü, dışarıya baktı, denize belki, belki daha yakın bir şeye, cama yapışmış kuru bir tuz lekesine.
«gitmelisin o zaman» dedi.
öyle düz, öyle çabuk söyledi ki mila bir an ne diyeceğini bulamadı. bir tartışma bekliyordu belki. bir soru. bir «kal.» onun yerine bu vardı: kapıyı ardına kadar açan, dışarısını gösteren bir cümle.
«bu kadar mı?»
«ne bekliyordun?»
«bilmiyorum.» doğruydu. bilmiyordu. «bir şey. herhangi bir şey.»
cavit ona döndü. yüzünde bir kasılmışlık vardı, çenesinde, gerilmiş bir ip gibi. «ne söylememi istiyorsun, mila? kalmanı mı? hangi hakla?»
«hak meselesi değil bu.»
«her şey hak meselesidir.» zımpara kâğıdını tezgâha bıraktı, üstüne bir ağırlık koyar gibi. «senin bir hayatın var. orada. bir ismin var. kapılara asılan bir isim. ben burada ne sunabilirim? talaş mı? denizin sesini mi?»
«ben bunu istedim mi ki?»
«istemesen de öyle.»
mila tezgâhın kenarını tuttu. tahta pürüzsüzdü, avucunun altında serin. bir öfke yükseliyordu içinde ama altında başka bir şey vardı, öfkeyi besleyen, ondan daha eski bir şey: terk edilme korkusu, kendi terk edilmesinden değil, terk etme sırasının kendisine gelmesinden.
«sen geri çekiliyorsun» dedi. «farkında mısın? daha ben bir şey karar vermeden sen çoktan çekildin. kolayına geliyor, değil mi? önce sen bırakırsan, seni bırakmış olmuyorlar.»
bu cümle cavit'in yüzüne çarptı. görünür oldu çarpması. bir an gözleri kısıldı, sonra açıldı, içinde bir şey kırılmış gibi.
«sen ne bilirsin ne kolayıma geliyor?»
«o zaman anlat.»
«anlatacak bir şey yok.»
«hep bunu diyorsun.» sesi yükseldi, kendi de duydu, atölyenin taş duvarları arasında yankılandı. «her şeyi kendine saklıyorsun. dün gece feneri gösterdin, kasabada niye kaldığını yarım ağızla anlattın, sonra sustun. bugün de böyle. bir kapı aralıyorsun, sonra suratıma kapatıyorsun. ben ikisinin arasında kalıyorum, o aralıkta. yoruldum orada durmaktan.»
cavit uzun bir süre konuşmadı. dışarıda martı sesleri, bir çekicin uzaktan gelen tokmağı. içeride ise bu iki insanın nefesi, düzensiz, birbirini kaçıran.
«baban da böyle derdi» dedi sonunda cavit, sesi alçalmış. «kapıyı hep açık bırak, derdi. ne için biliyor musun? içeri güneş girsin diye değil. insan çıkmak isterse çıkabilsin diye. hapsedilmiş hissetmesin diye.»
mila şaşırdı. «ne alakası var?»
«alakası şu. ben sana kapıyı açık tutuyorum, mila. çık istersen. kimse tutmuyor.»
«ya ben çıkmak istemiyorsam?»
söz ağzından, karar vermeden önce döküldü. ikisi de duydu. cavit bir an ona baktı, o bakışta bir umut kıvılcımı belirdi, hemen ardından söndürüldü, sanki umut etmenin bedelini önceden ödemiş, bir daha ödemeye niyeti yokmuş gibi.
devamını gör...

şehirden gelen konuk

sabah sisi henüz iskelenin tahtalarından çekilmemişti ki mila, atölyenin önündeki basamaklara oturmuş, elindeki kahvenin buğusuna bakıyordu. cavit içeride bir kalıbı zımparalıyordu; ritmik, sabırlı bir ses. o ses son günlerde ona bir tür saat gibi gelmeye başlamıştı. sabah oldu mu zımpara, öğleye doğru cam kesme, akşamüstü çayın kaynaması.
denize doğru bir motorun sesi geldi. erken bir motor.
kasabaya bu saatte kimse gelmezdi. balıkçılar çoktan çıkmış, dönenler ağlarını serip kahvenin önüne çökmüştü. mila fincanı basamağa bıraktı, ayağa kalktı. motorun kıçında bir figür belirdi, ayakta duruyordu, dengesini bulmaya çalışan biri gibi kollarını hafifçe açmış. açık renk bir palto. kasabada kimse öyle bir palto giymezdi.
içini bir şey kavradı, adını koyamadığı bir şey. kahve midesinde ekşidi.
«cavit» dedi, sesi kendine bile yabancı geldi. «bir dakika dışarı gelir misin?»
zımpara durdu. cavit kapının eşiğinde belirdi, elindeki bezle parmaklarını silerek. bakışı önce mila'ya, sonra onun baktığı yöne kaydı. motoru gördü. paltolu adamı gördü. yüzünde bir şey değişmedi, sadece bezi tutan eli bir an durdu, sonra yine silmeye devam etti.
«beklediğin biri mi?» diye sordu.
«hayır» dedi mila. sonra düzeltti. «yani. sanırım.»
motor iskeleye yanaştı. balıkçılardan biri halatı aldı, hiçbir şey sormadan bağladı. paltolu adam tahtaya atladı, ilk adımında dengesini kaybetti, kolunu savurup toparladı. gülümsedi, kendine, bu sakarlığa. mila o gülümsemeyi tanıyordu. aylarca o gülümsemeyi karşısında görmüştü, restoran masalarında, taksi koltuklarında, uyandığı sabahlarda.
reha.
«mila» diye seslendi uzaktan, kolunu kaldırarak. «inanamıyorum, seni bulmak ne kadar zor bir işmiş.»
ona doğru yürüdü. adımları hızlıydı, kentin adımlarıydı; iskelenin ağır ahşabına uymuyordu, tahtaların üzerinde tık tık ediyordu. mila kımıldamadı. ayakları basamağa çakılmış gibiydi.
«neredesin sen böyle» dedi reha, yanına geldiğinde. «ararım, açmazsın. mesaj atarım, tek kelime. sonunda selin söyledi, memleketine gitmiş dedi. ben de bindim geldim.»
«buraya gelmene gerek yoktu.»
«gerek yoktu mu?» kaşlarını kaldırdı. yüzü hâlâ o eski yüzdü, düzgün, bakımlı, güneşin biraz aldığı. «mila, üç haftadır seni bekliyorum. imzalanacak sözleşme masada duruyor. galeri açılışı ertelendi ertelendi, daha ne kadar dayanır sanıyorsun?»
«buraya gelmene gerek yoktu.»
cavit hâlâ kapının eşiğindeydi. bezi çoktan cebine sokmuştu. bakmıyordu onlara, denize bakıyordu, ama mila onun her kelimeyi duyduğunu biliyordu. sırtının o dikliğinden.
«reha, bu cavit» dedi mila, ikisi arasında kalan boşluğu doldurmaya çalışırcasına. «babamın atölyesinde çalışıyor. yani, çalışıyordu. yani, hâlâ çalışıyor.»
reha döndü, cavit'i yeni fark etmiş gibi. elini uzattı.
«reha» dedi. «mila'nın... arkadaşı. şehirden.»
cavit eşikten indi, elini sıktı. kısa, sağlam bir tokalaşma. avucundaki nasırlar reha'nın yumuşak eline değdi.
«cavit» dedi sadece. başka bir şey eklemedi. o sessizliği mila'dan başka kimse okuyamazdı belki, ama o okudu. içinde bir şeyin çekildiğini gördü, deniz çekilir gibi.
«ne güzel bir yer» dedi reha, etrafına bakınarak. sesinde bir şehirlinin küçük kasabaya karşı taşıdığı o hafif tepeden bakış vardı; her şeyi sevimli buluyordu, oyuncak buluyordu. «gerçekten. havası bile başka. mila, keşke bana söyleseydin böyle bir yerin olduğunu. hafta sonu kaçamağı için birebir.»
«kaçamak değil» dedi mila.
«ne?»
«hiçbir şey.»
balıkçılar toplanmaya başlamıştı iskelenin ucunda, uzaktan bakıyorlardı. kasabada bir yabancı, hele böyle giyimli bir yabancı, günün dedikodusu olacaktı. mila bunu biliyordu. cavit'in de bildiğini biliyordu.
«gel» dedi reha'ya. «kahvede oturalım. buranın çayı iyidir.»
cavit'e dönmedi. dönemedi.
kahvenin önündeki masaya oturdular. reha paltosunu çıkardı, sandalyenin arkasına özenle astı. altında ince bir kazak vardı, gri, pahalı. mila onu bu manzaranın içinde görmek istemiyordu; ağların, tuzlu tahtaların, boyası dökülmüş sandalyelerin arasında yanlış bir nota gibiydi.
«anlatsana» dedi reha, önüne gelen çay bardağını kaldırıp inceleyerek. «ne yapıyorsun sen burada üç haftadır? atölyeyi kapatacaktın hani. anahtarı teslim et, dön. iki gün sürer demiştin.»
«işler uzadı.»
«ne işi?»
mila cevap veremedi. ne diyecekti? babasının defterlerini bulduğunu mu? cavit'in her sabah zımparasını dinlediğini mi? yağmurlu bir öğleden sonra, aynı çatının altında, aralarındaki mesafenin nasıl inceldiğini mi?
«devir işlemleri» dedi sonunda. «sanıldığından karışık. vergi meselesi, envanter, bir sürü şey.»
reha ona baktı. o bakışta mila'yı yıllardır tanıyan birinin sezgisi vardı. reha aptal değildi; hiçbir zaman olmamıştı.
«mila» dedi, sesini alçaltarak. «bana bak. bir şey mi oldu?»
«ne olacak?»
«bilmem. sen söyle. farklısın.»
elini masanın üzerinden uzattı, mila'nın eline dokundu. o dokunuş bir zamanlar tanıdıktı, hatta güzeldi. şimdi yabancı geliyordu. parmakları soğuktu, motorun rüzgârından.
mila elini geri çekmedi. çekemedi de. çekseydi bir cevap vermiş olacaktı ve cevap vermeye hazır değildi.
kahvenin camından atölyeye bakabiliyordu. cavit içeri girmişti, tezgâhın başına dönmüştü. zımpara sesi yeniden başlamıştı, ama farklıydı bu sefer. daha sert. daha hızlı.
«galeri seni istiyor» dedi reha. «anlıyor musun? seni. yıllardır uğraştığın şey bu değil mi? kendi işin, kendi adın. bütün o gece yarılarına kadar çizdiğin taslaklar, o başvurular. şimdi kapı açıldı ve sen bir balıkçı köyünde vergi işleriyle uğraşıyorsun.»
«burası köy değil.»
«ne fark eder.»
«fark eder» dedi mila, sesi beklediğinden sert çıktı. reha geri çekildi, elini bardağına götürdü.
bir süre konuşmadılar. deniz kıyıya vuruyordu, tekdüze, sabırlı. bir martı masanın yakınına indi, ekmek kırıntısı umuduyla, sonra uçup gitti.
«kızgın olduğunu anlıyorum» dedi reha en sonunda. «kaybolduğun için, seni takip ettiğim için. ama mila, benim de bir sorumluluğum var. sana bu fırsatı ben ayarladım. galericiyle ben konuştum. ortada benim de adım var. yarın öbür gün açılış olmazsa, ben ne diyeceğim onlara?»
«bunu benim için mi yaptın, kendin için mi?»
«bu ne demek şimdi?»
«sadece soruyorum.»
reha bardağını bıraktı, arkasına yaslandı. yüzünde bir kırgınlık belirdi, gerçek miydi yoksa alışkanlıktan mı, mila bilemedi.
«ikimiz için» dedi. «öyle demek istemiştim. biz bir takımdık, mila. hatırlıyor musun? sen çizerdin, ben satardım. en iyi ekipti bu. şimdi ne oldu?»
biz bir takımdık. geçmiş zaman. mila bunu fark etti, reha'nın fark ettiğini fark etmeden söylediği o geçmiş zamanı.
«ne zamandır biz değiliz, reha» dedi usulca.
«ne?»
«ayrıldık. sekiz ay önce. hatırladın mı? sen hatırlamıyorsun galiba, çünkü hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya devam ediyorsun.»
reha bir an sustu. sonra güldü, o kısa, gergin gülüşle.
«ayrılmak dediğin şey» dedi. «bir mola. ikimiz de öyle demiştik. kafamızı toplayalım demiştik. kariyerlerimize odaklanalım. sonra bir bakarız.»
«ben demedim öyle. sen dedin.»
reha cevap vermedi. bardağını çevirdi, tabağın üzerinde. küçük bir tık sesi çıktı. mila o sesi duyunca aklına kırık bir fincan geldi, birkaç gün önce atölyede yere düşen fincan, cavit'in eğilip topladığı parçalar. aralarında o gün ne olmuştu. küçük bir şey, büyümüştü sonra. sözcükler yerine oturmamıştı.
şimdi de oturmuyordu.
«bak» dedi reha, tonunu yumuşatarak. «uzun yoldan geldim. yorgunum. tartışmaya gelmedim buraya. sadece seni görmek istedim. ve evet, seni geri götürmek istedim, açık söyleyeyim. ama önce bir dinlen, düşün. bu gece kalacak bir yer var mı burada? bir pansiyon, bir şey?»
«var.»
«güzel. yarın konuşuruz. karar vermek zorunda değilsin şu an.»
ama karar vermek zorundaydı. mila bunu biliyordu. reha'nın gelişi, o açık renk paltosuyla iskeleye çıkması, ertelediği her şeyi tek bir güne sıkıştırmıştı. şehir buraya kadar gelmişti. artık ondan kaçamazdı.
reha kalktı, paltosunu aldı. «şu pansiyonu göster bana. sonra sen işine dön, ben de biraz gezinirim. bu güzelim yeri görmüş olayım.»
mila da kalktı. kahvenin sahibi hesabı almadı, reha uzattığı parayı geri çevirtti. mila içinden teşekkür etti, çünkü reha'nın cebinden çıkan o kâğıt parayı, o temiz banknotu, bu masanın üzerinde görmek istemiyordu.
pansiyona doğru yürürken atölyenin önünden geçtiler. zımpara sesi durmuştu. cavit kapının önünde duruyordu, elinde bir cam parçası, ışığa tutmuş, içinden geçen aydınlığa bakıyordu. ya da bakıyormuş gibi yapıyordu.
«cavit» dedi mila, durmak zorunda kalarak. «ben reha'yı pansiyona götürüyorum. birazdan dönerim.»
cavit başını kaldırdı. bakışı bir mila'ya, bir reha'ya kaydı. yüzü sakindi. fazla sakindi.
«acele etme» dedi. «iş kaçmıyor.»
bu kadar. başka bir şey söylemedi. cam parçasını yine ışığa tuttu, sanki onlar orada değilmiş gibi.
mila o an bir şey söylemek istedi. ne olduğunu tam bilmediği bir şey. bekle, demek istedi belki. ya da bu göründüğü gibi değil. ama söyleyemedi. cavit'in eli, cam parçasını çevirirken hafifçe titredi. belki de ışıktandı. mila o titremeyi görmemiş gibi yaptı ve yürümeye devam etti.
sokak, akşamüstünün o kararsız aydınlığındaydı. reha yanında, elleri ceplerinde, biraz aksayarak yürüyordu. sabahki düşme onu daha çok topallatmıştı ama bunu söylemiyordu.
«onunla aranızda bir şey var» dedi reha. soru değildi.
«cavit atölyenin sahibi. ben orada çalışıyorum.»
«ben onu sormadım.»
mila cevap vermedi. bir kaldırım taşı yerinden oynamıştı; ayağıyla düzeltmeye çalıştı, olmadı, bıraktı. pansiyonun turuncu tabelası görünmüştü ilerde. yarısı yanmayan harfler.
«beş yıldır buradayım» dedi sonunda. «cavit bana iş verdi. kalacak yer buldu. kimse bir şey sormadan.»
«minnet aşk değildir.»
durdu mila. reha'ya baktı. adamın yüzünde ne bir alay vardı ne de bir üstünlük. sadece yorgun bir kesinlik. sanki bunu kendi hayatında bir yerde öğrenmiş, bedelini ödemiş, öyle söylüyordu.
«sen ne bilirsin ki» dedi mila. sesi sertti ama arkası gelmedi.
yürümeye devam ettiler. pansiyonun önündeki demir kapı gıcırdadı. içeride, kapı yanındaki masada, sahibe nezahat hanım radyo dinliyordu; bir kadın sesi eski bir türküyü yarım söylüyordu, cızırtının altında.
«oda tuttum» dedi reha. «üst kat. deniz tarafı.»
«deniz tarafı pahalıdır.»
«bir hafta kalacağım. belki daha az.»
mila kapının eşiğinde durdu, içeri girmedi. nezahat hanım başını kaldırdı, gözlüğünün üstünden ikisine baktı, sonra tekrar radyoya döndü. bu semtte insanlar birbirine çok bakar, az konuşurdu.
«yaranı temizlet» dedi mila. «nezahat hanım'da tentürdiyot vardır.»
«sen temizlemez misin?»
söz ağızdan çıkmıştı bile. reha kendi de şaşırmış gibiydi. bir an ikisi de sustu. içeride radyodaki kadın sesi bir dize daha söyledi, sonra parazite karıştı.
«dönmem lazım» dedi mila. «cavit bekliyor.»
«cavit acele etme dedi.»
«onu tanımıyorsun.»
bunu söylerken kendi de fark etti; cavit'i savunuyor muydu, yoksa ondan mı korkuyordu, ayıramadı. ikisi de olabilirdi. belki ikisi de aynı şeydi.
reha eşikten içeri bir adım attı, sonra döndü. yüzünde sabahki o soğuk mesafe artık yoktu. onun yerine bir şey vardı; adını koyamadığı, koymak istemediği bir şey.
«yarın atölyeye gelebilir miyim?» diye sordu. «çalışmanı görmek isterim.»
«orada görülecek bir şey yok. cam kesiyorum. zımparalıyorum. elimi kesiyorum bazen.»
«görmek isterim yine de.»
mila cevap vermedi. geri çekildi, kapının demirine değdi eli, soğuktu. nezahat hanım radyoyu kıstı.
«kızım» dedi içeriden. «çayı demledim. içmeden gitme.»
«sonra nezahat hanım. işim var.»
döndü, yürüdü. arkasından reha'nın topallayarak merdivenleri çıkışını duydu; her basamakta bir duraksama, sonra devam. duymamaya çalıştı.
sokağın sonuna geldiğinde durdu. geri baktı. pansiyonun üst katında bir pencerede ışık yanmıştı. deniz tarafı. perde yoktu ya da açıktı; içeride bir gölge kımıldadı, pencereye yaklaştı, dışarı baktı. mila hemen köşeyi döndü, görülmemek için. sonra durdu, güldü kendine. neden saklanıyordu ki?
atölyeye vardığında cavit içerideydi. zımpara yeniden çalışıyordu; o boğuk, tekdüze uğultu. cavit tezgâhın başında eğilmiş, bir camın kenarını yuvarlıyordu. ışık, alnındaki teri parlatıyordu. mila girince başını kaldırmadı.
«geç kaldın» dedi. zımparayı durdurmadı.
«yol uzundu.»
«pansiyon iki sokak ötede.»
mila önlüğünü aldı, boynundan geçirdi. bağcıkları arkada bağladı. ellerinin titrediğini fark etti, kendine kızdı, durdurmaya çalıştı, olmadı.
«adam kim?» diye sordu cavit. hâlâ camla uğraşıyordu ama artık zımpara dönmüyordu; boşta çalışıyordu, motor uğulduyor, taş boşluğu döndürüyordu.
«bilmiyorum. bir yolcu. ayağı burkuldu, ben de yardım ettim.»
«yolcular geçer gider.»
«evet.»
«bu kalmış ama. pansiyona.»
mila cevap vermedi. kendi tezgâhına gitti, sabah yarım bıraktığı işi eline aldı. bir vitray parçası; mavi ve yeşil camlardan bir yaprak deseni. kenarları henüz lehimlenmemişti. kurşun şeritleri masanın üstünde duruyordu, kıvrılmış, beklemede.
cavit motoru kapattı. atölyeye sessizlik doldu, ama o dolu bir sessizlikti; ikisinin nefesi, dışarıdan gelen bir kedi miyavlaması, uzakta bir vapur düdüğü.
«sana bir şey soracağım» dedi cavit. yaklaştı. mila'nın tezgâhının kenarına dayandı. elleri kir içindeydi, tırnaklarının altı kararmıştı; on beş yıllık cam tozunu artık ovmakla çıkaramazdı.
«sor.»
«beni bekleyecek misin?»
mila elindeki camı bıraktı. kurşun şeridi aldı, parmaklarının arasında çevirdi. yumuşacıktı kurşun; istediğin şekli alırdı, bir kere büktün mü de eski haline dönmezdi.
«neyi bekleyeceğim cavit?»
«biliyorsun.»
biliyordu. aylardır bu vardı aralarında; söylenmemiş, ama her akşam masaya oturur gibi orada oturan bir şey. cavit ona hiç açıkça söylememişti. sadece bakışlarıyla, ona ayırdığı en iyi camlarla, akşamları «yemek yedin mi» diye sormasıyla. mila da hiç cevap vermemişti. cevap vermemek de bir cevaptı belki.
«sen benden yaşça büyüksün» dedi mila. bu bir cevap değildi. zaman kazanmaktı.
«biliyorum kaç yaşında olduğumu.»
«demek istediğim o değil.»
«ne demek istiyorsun peki?»
mila kurşun şeridi masaya koydu. ellerini önlüğüne sildi, gerek yoktu, temizdi elleri, ama sildi yine de.
«sen bana iyi davrandın» dedi. «kimse yokken sen vardın. bunu unutmuyorum.»
«iyilik istemiyorum senden.»
«biliyorum. ama benim verebileceğim bu.»
söyledi işte. aylardır dilinin ucundaki cümle, en sonunda döküldü. cavit'in yüzünde bir şey oynadı, kısa bir kasılma, sonra geçti. doğruldu tezgâhtan. ellerini pantolonuna sildi.
«o adam yüzünden mi?» diye sordu. sesi düzdü, fazla düzdü.
«hayır. onunla ilgisi yok.»
«yarım saat önce gelmişti buraya. şimdi sen böyle konuşuyorsun.»
«cavit.»
«ben aptal değilim mila.»
camlardan birini aldı, sabah kestikleri kalın bir parça. ışığa tuttu, tıpkı reha'yı uğurladığında yaptığı gibi. içinden geçen aydınlığa baktı. sonra tezgâha koydu, sert değil, ama kesin bir hareketle.
«o adam gelmeden önce de böyleydi» dedi mila. «sadece söyleyecek cesaretim yoktu.»
«şimdi cesaretin geldi.»
«belki.»
cavit atölyenin kapısına doğru yürüdü. eşikte durdu, arkasını dönmedi. dışarıda hava iyice kararmıştı; sokak lambası yeni yanmış, camlara sarı bir renk vermişti.
«ben sana ev demedim mi?» dedi. sesi artık düz değildi. bir çatlak vardı içinde. «kalacak yer buldun dedim, iş buldun dedin. ama ben sana ev demek istedim. anladın mı hiç?»
mila anlamıştı. belki hep anlamıştı. işte asıl acıtan buydu; anlamıştı ve yine de ona verebileceği bir şey bulamamıştı içinde. ne kadar aradıysa. kurşun gibi değildi kalbi; büktüğün yerde durmuyordu.
«özür dilerim» dedi.
«özür isteyen kim?» cavit güldü, ama gülüş değildi o. «git. bu akşam kal. yarın gel yine. iş kaçmıyor.»
aynı sözü ikinci kez söylemişti. ama bu sefer başka bir anlamı vardı; sen kaçsan da iş kalır, ben kalırım, bu atölye kalır. mila önlüğünü çıkardı, dikkatlice katladı, tezgâhın kenarına koydu.
«kalmayacağım» dedi. «bu akşam pansiyonda bir oda var mı nezahat hanım'da, sorarım.»
cavit döndü. ilk defa gözlerinin içine baktı, kaçmadan.
«o adamın olduğu yerde mi?»
«onunla ilgisi yok dedim.»
«öyle diyorsun.»
sessizlik. dışarıda kedi yine miyavladı, bu sefer daha yakında. cavit kapıyı biraz araladı, kedi içeri süzüldü; tekir, bir kulağı yırtık. atölyenin müdavimiydi. cavit ona her akşam bir tabak süt koyardı.
«şuna süt koy hiç değilse» dedi cavit. «gitmeden önce.»
mila köşedeki tabağı aldı, dolaptan sütü çıkardı, koydu. kedi hemen başladı içmeye; dili küçük, hızlı hareketlerle. ikisi de bir süre kediye baktılar. konuşmamak için bir bahaneydi belki.
«nereye gideceksin?» diye sordu cavit sonunda. öfkesi çekilmişti; geriye yorgunluk kalmıştı, o eski, tanıdık yorgunluk.
«bilmiyorum. bir süre düşünmem lazım.»
«beş yıl sonra düşünecek ne kaldı?»
mila cevap veremedi. haklıydı cavit, bir bakıma. beş yıl az değildi. ama insan bazen beş yıl boyunca yanlış bir yerde durur, yerinden kımıldamaz, çünkü kımıldamak korkutucudur. sonra bir sabah bir yabancı denizden çıkar, ayağı burkulur, ve insanın içinde kımıldayan bir şey olur.
«sana borçluyum» dedi. «bunu hep bileceğim.»
«borç istemiyorum.» cavit tezgâha döndü, camı yeniden eline aldı. «zaten baştan beri istediğim o değildi.»
zımparayı çalıştırdı. o boğuk uğultu tekrar doldu atölyeyi. konuşmanın bittiğinin işaretiydi. mila kapıya yürüdü. eşikte durdu, bir kez daha döndü. cavit'in sırtı ona dönüktü; omuzları eğik, camın üstüne kapanmış. alnındaki ışık artık görünmüyordu.
«iyi geceler cavit» dedi.
cevap gelmedi. ya da geldi de zımpara sesinin altında kaldı. mila anlayamadı. anlamamayı seçti belki.
dışarı çıktı. hava serinlemişti; denizden gelen tuzlu bir rüzgâr sokağı süpürüyordu. yukarıda, gökyüzünde birkaç yıldız çıkmıştı, şehrin ışıkları arasından zar zor görünen. mila kollarını göğsünde kavuşturdu, yürümeye başladı. kaldırım taşları eşit değildi; ayakkabısının burnu bir yerde takıldı, dengesini toparladı. yürümeye devam etti.
atölyeden uzaklaştıkça zımpara sesi inceldi, sonra bir uğultu, sonra hiç. yerine dalgaların sesi geçti. rıhtım boştu bu saatte. sadece bir balıkçı, teknesinin kenarına oturmuş, ağını topluyordu; başını kaldırıp mila'ya baktı, bir şey söylemeden yeniden ağa döndü. fenerin ışığı suyun üstünde titriyor, her dalgayla dağılıp toplanıyordu.
mila bir bank buldu, oturdu. oturmayı düşünmemişti aslında; bacakları karar verdi onun yerine. elleri hâlâ soğuktu. ceketinin cebinde bir şey vardı, parmakları ona ilişti. cavit'in ona sabah verdiği o küçük cam parçası. kusurlu olanı. «at bunu, işe yaramaz» demişti cavit, sonra vermişti işte. mila atmamıştı. şimdi avucunda çeviriyordu onu, pürüzlü kenarını başparmağıyla yokluyordu.
baştan beri istediğim o değildi.
ne demek istemişti bununla? camdan mı bahsediyordu, yoksa? mila cümleyi tekrar tekrar dinledi kafasının içinde, sesin tonunu hatırlamaya çalıştı. cavit'in sesi hep böyleydi zaten; iki anlama birden açık, hiçbirine tam kapanmayan. insan onunla konuşurken bir kapının önünde bekler gibi olurdu. açılır mı, açılmaz mı.
«geç oldu.»
ses arkasından gelmişti. mila irkildi, döndü. cavit'ti. ceketini almış, atölyenin ışığını söndürmüş, arkasından gelmiş. elinde bir şey yoktu bu kez; ne cam, ne alet. sadece elleri, ceplerinde.
«uyuyamadım» dedi mila. yalandı. henüz yatmaya bile gitmemişti.
cavit banka değil, korkuluğa yaslandı. denize baktı. mila'ya değil.
«bu saatte burada oturmak iyi değil» dedi. «rüzgâr azdı biraz.»
«sen de dışarıdasın.»
«ben başkayım.»
mila güldü. kısa, istemsiz bir gülüş. «herkes başka» dedi. «bu bir şey açıklamıyor.»
cavit cevap vermedi. fenerin ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu; öbür yarısı karanlıkta. sakalı birkaç günlük çıkmıştı, çenesinde beyaz bir tel parlıyordu. mila bunu daha önce fark etmemişti. adamı hep atölyenin sarı ışığında görmüştü; burada, deniz ışığında, başka biriydi sanki. daha yorgun. daha az örülü.
«o camı attın mı?» diye sordu cavit birden.
mila cebindeki parçayı sıktı. «hayır.»
«neden?»
«sen de atmamışsın» dedi mila. «bana verdin. atmak istesen çöpe atardın.»
cavit'in çenesinde bir kas oynadı. bir şey söyleyecekti, vazgeçti. korkuluktan itti kendini, banka doğru bir adım attı, sonra durdu. oturmadı. ayakta kaldı, mila'nın yanında, ama biraz uzağında.
«yarın gidiyorsun» dedi. soru değildi.
«öbür gün.»
«fark etmez.»
«eder» dedi mila. sesi kendi kulağına da fazla sert geldi. yumuşatmaya çalıştı. «bir gün eder. bazen.»
deniz vurdu rıhtıma. bir dalga, sonra sessizlik, sonra bir dalga daha. balıkçı ağını toplamayı bitirmiş, teknesinin içinde bir yere çökmüştü; artık görünmüyordu. rıhtımda ikisi kalmıştı bir tek.
«buraya niye geldin sen?» diye sordu cavit. «gerçekten. bir kadın kalkıp da bu köye, benim atölyeme, cam öğrenmek için gelmez.»
«belki de gelir.»
«gelmez.» kesindi bu kez. «bir şeyden kaçıyorsun. ya da bir şeyi arıyorsun. ikisi de aynı kapıya çıkar burada.»
mila korkuluğun ötesindeki karanlığa baktı. denizin nerede bittiği, göğün nerede başladığı belli değildi; ikisi de aynı mürekkep. cevap vermek zorunda değildi. cavit de bunu biliyordu; sormuştu ama beklemiyordu. adamın sorularının çoğu böyleydi. havada asılı kalmak için sorulmuş.
«bir sözüm vardı» dedi mila sonunda. kendi de şaşırdı söylediğine. «birine. çok önce. tutmadım.»
cavit onu dinliyordu. bunu, dönmemesinden anladı mila; sırtı ona dönük olduğu halde bütün bedeni dinliyordu.
«o yüzden mi cam?» dedi cavit.
«ne alakası var camla?»
«cam kırılır» dedi cavit. «ama önce şekil alır. sıcakken. bir söz gibi. verdiğin anda yumuşak, akışkan, her şeye dönüşebilir. soğuyunca da öyle kalır. ya tutar, ya çatlar. ortası yok.»
mila avucundaki parçaya baktı. karanlıkta göremiyordu ama kenarının nerede pürüzlendiğini parmağıyla biliyordu artık.
«bu çatlamış mı yani?» diye sordu, camı kaldırarak.
cavit sonunda döndü. baktı ona, banka doğru bir adım daha attı, bu sefer oturdu. bankın öbür ucuna, arada bir kişilik boşluk bırakarak. ellerini dizlerine dayadı. parmakları yara izleriyle doluydu; camla çalışan bir adamın elleri.
«çatlamamış» dedi cavit, göz ucuyla parçaya bakarak. «içinde bir hava kabarcığı var, o kadar. kusur değil aslında. ben kusur diyorum çünkü satamam. ama kabarcık camı öldürmez. sadece ışığı başka türlü kırar.»
«o zaman niye atmamı istedin?»
cavit uzun bir süre cevap vermedi. deniz iki kez daha vurdu. rüzgâr mila'nın saçından bir tutamı yüzüne düşürdü; kadın onu geri itti, kulağının arkasına sıkıştırdı.
«çünkü» dedi cavit sonunda, yavaş, «ona baktığımda hâlâ hatayı görüyorum. kabarcığın nasıl oluştuğunu. fırını fazla açık bıraktığım o anı. kendimi görüyorum yani. sen ona bakınca bunu görmüyorsun. ışığı görüyorsun. bu daha iyi. o yüzden versem sende kalsın, bende değil, diye düşündüm.»
mila camı bir an daha çevirdi elinde, sonra ceketinin cebine geri koydu. ama bu kez daha derine, daha güvenli bir yere.
«ben de öyleyim galiba» dedi. «kabarcıklı. birileri hatayı görüyor. birileri ışığı.»
cavit ona döndü. ilk kez gözleri buluştu, gerçekten. fenerin ışığı ikisinin arasındaki boşluğa düşüyordu; ne onu tam aydınlatıyor ne bunu.
«sen kendine hangisini görüyorsun?» diye sordu cavit.
soru fazla yakındı. mila cevabı biliyordu ama söylemek istemedi. bakışını denize kaçırdı.
«konuyu değiştiriyorsun» dedi cavit. sesinde bir tebessüm vardı, görünmeyen. «hep yaparsın bunu. bir şey sorulunca deniz oluyorsun. uzaklaşıyorsun.»
«sen de zımpara oluyorsun» dedi mila. «bir şey söyleyecek gibi oluyorsun, sonra o sesin arkasına saklanıyorsun.»
cavit güldü bu kez. sesli. kısa ama gerçek. rıhtımda garip durdu bu ses; buraya ait değildi sanki, ama iyi geldi.
«belki» dedi. «belki ikimiz de saklanıyoruz. sen denizin, ben makinenin arkasına.»
sustular. bu susuş öncekiler gibi değildi; keskin değildi, boşlukla dolu değildi. içinde bir şey vardı. ikisi de fark etti, ikisi de bozmak istemedi.
rüzgâr biraz daha azdı. mila titredi. belli belirsiz, sadece omuzlarında. cavit gördü. ceketini çıkarmaya davrandı, elini yakasına attı.
«gerek yok» dedi mila hemen. «iyiyim.»
«titriyorsun.»
«alışığım.»
cavit elini indirdi. ama biraz yaklaştı bankta. arada bir kişilik boşluk vardı; şimdi yarım kişilik. belki daha az. mila bunu ölçmedi, ölçmek istemedi, ama biliyordu. adamın kolundan yayılan sıcaklık, deniz rüzgârının içinde bir çizgi gibi belirdi.
«öbür gün» dedi cavit. «kaçta?»
«sabah vapuru.»
«erken.»
«erken.»
cavit başını salladı. denize baktı, sonra tekrar mila'ya. «gitmeden atölyeye uğra» dedi. «bir şey yapacağım sana. bu gece. uyumazsam biter.»
«ne yapacaksın?»
«uğrarsan görürsün.»
«yine mi soru cevap oluyorsun?»
«sen yine mi merak ediyorsun?»
mila güldü. bu sefer kendi de sesli. iki gülüş, boş rıhtımda, birbirinin peşinden. fenerin ışığı ikisinin de yüzüne bir an aynı anda düştü, dalganın vurmasıyla titredi, geri çekildi.
«peki» dedi mila. «uğrarım.»
kalktı. cavit de kalktı. bir an, ikisi de aynı yöne mi gidecekler, ayrı mı, bilemediler. sonra cavit bir adım geri çekildi, atölyenin karanlık kütlesine doğru döndü.
«iyi geceler mila» dedi.
ve bu kez, mila cevabı duydu. zımpara yoktu ortada, deniz vardı sadece, deniz onu boğmadı. «iyi geceler» dedi. duyuldu.
cavit atölyeye doğru yürüdü. mila birkaç saniye durdu, gidişini izledi. adamın sırtı yine ona dönüktü, ama başka türlü. eğik değildi bu kez. sonra kendi yoluna döndü, pansiyonun sarı ışığına doğru.
cebindeki cam soğuktu hâlâ. ama mila avucunu ona kapattı, taşıdı. içindeki kabarcığı, göremediği o küçük havayı, artık biliyordu.
sabaha az vardı. deniz durmadan vuruyordu rıhtıma; her seferinde biraz daha az sesle, sanki o da uykuya hazırlanıyordu. mila pansiyonun kapısına vardığında yıldızlar solmaya başlamıştı. anahtarı çevirdi, girdi. ama ışığı hemen yakmadı. karanlıkta durdu bir süre, cebindeki camı çıkardı, pencere kenarına koydu. dışarıdaki solgun aydınlık parçanın içinden geçti; kabarcık, o küçük hata, bir an için ışıldadı. sonra mila perdeyi çekti.
yatağa uzandı ama uyumadı. tavana baktı, öbür gün sabah vapuruna, ve ondan önceki geceye, cavit'in uykusuz bitireceği o bilinmez şeye. merak ediyordu. uzun zamandır bir şeyi böyle merak etmemişti; kaçtığı, arttığı, çevrelediği o boşlukta, ilk kez ileriye dönük bir şey vardı. bir sabah. bir uğrama. bir görme.
gözlerini kapadı. deniz hâlâ oradaydı, duvarın ötesinde, sabırlı. mila da öyle. sabaha kadar, camın içindeki o küçük havayı düşündü. kimileri kusur der ona. kimileri ışık. ve o gece, ilk kez, hangisi olduğuna kendi karar verebileceğini sezdi.
uyudu sonunda. dışarıda, atölyenin bir penceresinde ışık yanıyordu hâlâ; sarı, inatçı, tek. sabaha kadar sönmedi.
devamını gör...

sabahın ilk ışığı

fırtına gece yarısına doğru yorulmuştu. rüzgâr önce tükendi, sonra yağmur inceldi ve en son deniz durdu. sabaha karşı çatının üzerinden akan son damlalar tekdüze bir ritim tutturdu; mila onu dinleyerek uyandı.
atölyenin arka odasında, tahta bir kanepenin üzerindeydi. üzerine örtülmüş kaba yün battaniye omzundan kaymıştı. cavit'in ceketiydi altındaki, kokusundan anladı: tütün değil, cila ve tuz. kolunu battaniyenin dışında bırakmış, üşümüştü.
dışarıda ışık henüz karar vermemişti. ne gündüzdü ne gece. camın gerisinde her şey gri kurşundan bir levha gibiydi, sonra o levhanın bir ucundan ince bir çizgi açıldı, kızıla çalan bir çizgi.
doğruldu. boynu tutulmuştu. yastık niyetine katladığı hırkası yere düşmüş, ıslak zeminde bir leke bırakmıştı.
cavit yoktu.
bir an, dün gecenin hepsini kendisinin uydurduğunu düşündü. fırtına vardı, evet, onu duymuştu, camları döven o çılgın el vardı. ama konuştukları, karanlıkta kesik kesik dökülen o cümleler, elinin bir ara onun eline değmesi ve ikisinin de çekmemesi, hepsi rüyanın kıyısından geçmiş gibiydi.
ayağa kalktı. zemin soğuktu. çorapları hâlâ nemli, giymek istemedi, çıplak ayakla ön dükkâna geçti.
kapı aralıktı. cavit oradaydı, eşiğin dışında, taş basamağa oturmuş. sırtı ona dönük. elinde bir şey tutuyordu, dikkatle baktığında bir fincan olduğunu gördü, buharı tütüyordu hâlâ. deniz onun karşısında, dün geceki hırçınlığından utanmış gibi, düz ve gümüşiydi.
«uyandın mı» dedi cavit, dönmeden. onu nasıl duyduğunu mila anlayamadı; belki tahtanın gıcırtısından, belki nefesinden.
«kaça uyandın sen?»
«uyumadım pek.»
basamağın yanına gitti. oturdu. aralarında bir avuç mesafe vardı, dün gecenin karanlığında bu mesafe kapanmıştı, şimdi ışıkla birlikte geri gelmişti. ikisi de bunu biliyordu.
cavit fincanı ona uzattı.
«iç. ısınırsın.»
ıhlamurdu. şekersiz. mila bir yudum aldı, sıcaklık boğazından aşağı indi. fincanın kenarında ince bir çatlak vardı, parmağı ona takıldı.
«bunu ben kırmıştım galiba» dedi. «çocukken. babamın en sevdiği fincandı.»
cavit ona baktı ilk kez. gözlerinin altı morarmıştı uykusuzluktan, ama bakışı berraktı.
«kırılan onaramaz demişti baban. ben denedim yine de. içine su tutar hâlâ.»
deniz kıyıya küçük dalgalar getiriyordu, biri patlıyor, ötekisi ona yetişemeden geriye kayıyordu. bir martı, ıslak kanatlarını kurutmak için bir kayanın üstüne oturmuş, kendini silkeliyordu.
«enkaz gibi olmuş her yer» dedi mila, iskeleye doğru bakarak. fırtına birkaç sandalı devirmiş, birini karaya kadar sürüklemişti. iskelenin tahtalarından biri kopmuş, denize sarkıyordu. «dün gece bunların hepsi olurken biz burada oturuyorduk.»
«yapabileceğimiz bir şey yoktu. dışarı çıksaydık ikimiz de o sandallar gibi olurduk.»
gülümsedi mila. yorgun bir gülümsemeydi ama gerçekti.
sessizlik çöktü aralarına, ama ağır değildi bu sessizlik. dün gece söylenenler odanın içinde asılı duruyordu hâlâ, ikisi de onlara dokunmaktan çekiniyordu. cavit babasından söz etmişti karanlıkta. kendi babasından. denize açılıp da dönmeyen o adamdan, ve annesinin her akşam iskelede beklediği o yıllardan. mila da anlatmıştı, kaçtığı şeyi. şehri, orada kurduğu ve içine sığamadığı hayatı. isimleri anmamışlardı. bazı şeyleri karanlık kolaylaştırıyordu, ışık zorlaştırıyordu.
«acıktın mı?» diye sordu cavit birden.
«sen konuyu hep böyle mi değiştirirsin?»
cavit'in yüzünde bir gölge oynadı, sonra dağıldı.
«değiştirmiyorum. gerçekten acıktın mı diye soruyorum.»
«biraz.»
«fırıncı sadık dün ekmekleri yetiştirmiştir, fırtına ona vız gelir. gidip bakayım açık mı.»
kalktı. dizlerini ovaladı, yaşının bu sabah biraz daha ağırlaştığını belli eden bir hareketti. sonra durdu, mila'ya baktı.
«sen burada kal. üşürsün dışarıda.»
«seninle geleyim.»
«hayır.» sesi sertti, sonra yumuşadı. «yani, kal istersen. yollar çamur. ayağında da bir şey yok.»
doğruydu. mila ayaklarına baktı, sonra cavit'e. adamın gitmesini istemediğini, ama bunu söyleyemeyeceğini biliyordu. söylerse bir şey başlardı, ve o şeyin ne olduğunu ikisi de henüz adlandıramıyordu.
«tamam» dedi. «ben de burayı toparlarım.»
cavit ıslak sokağa adım attı. birkaç metre sonra döndü.
«fincanı bırakma yere. yine kırarsın.»
gitti. mila arkasından baktı, adamın omuzları hafifçe öne düşüktü, ıslak kaldırımda dikkatli yürüyordu. köşeyi dönene kadar izledi.
içeri girdi. atölye dün geceden çıkmış gibiydi, öyleydi zaten. tezgâhın üstündeki lamba hâlâ yanıyordu, sabah ışığında sararmış bir leke gibi duruyordu. söndürdü onu.
fırtına bir pencereden içeri su sızdırmıştı, tahta zeminde bir gölcük birikmişti. mila bir bez aldı, dizlerinin üstüne çöktü, silmeye başladı. suyun soğuğu ellerine geçiyordu. aldırmadı.
silerken tezgâhın altındaki rafa gözü ilişti. babasının el aletleri oradaydı, her biri kendi yerinde, yıllardır aynı yerde. cavit onları böyle tutmuştu. kimse dokunmasın diye, ya da her biri nerede lazımsa orada olsun diye. bir eğe, bir keski, ucu aşınmış bir çekiç. sapları elin biçimini almıştı, babasının elinin.
bir tanesini aldı eline. keskiydi. sapı pürüzsüzdü, yıllarca tutula tutula parlamış. babasının bu keskiyle çalışırken çıkardığı sesi hatırladı, tahtaya değen o küçük, kararlı çıtırtıyı. çocukken bu sesle uyurdu, atölyenin üstündeki odada. dışarıda deniz, aşağıda babasının keskisi. iki uyku sesi.
keskiyi yerine koydu. elleri titriyordu, soğuktan mı yoksa başka bir şeyden mi, ayırt edemedi.
kalktı, silmeyi bıraktı. tezgâhın üstündeki yarım işe baktı. cavit'in üstünde çalıştığı bir sandık kapağıydı, kenarlarına ince bir bordür oyulmuştu. yarısı bitmiş, öbür yarısı çizilmiş ama oyulmamıştı. desen, birbirine dolanan dalga çizgileriydi. mila parmağını oyuğun üstünde gezdirdi. cavit'in eli buraya kaç kez değmişti, kim bilir.
dışarıdan bir ses geldi. kapı açıldı.
cavit döndü. kolunun altında bir somun ekmek, öbür elinde kâğıda sarılı bir şey.
«sadık açıktı. sana selam söyledi. kim olduğunu sordu, dedim ki ustanın kızı.» durdu. «umarım doğru dedim.»
«doğru dedin.»
cavit ekmeği tezgâhın bir köşesine koydu, işin üstüne değil, dikkat etti buna. kâğıdı açtı, içinde birkaç zeytin ve bir parça beyaz peynir vardı.
«kahvaltı sayılmaz ama.»
«sayılır» dedi mila.
tezgâhın kenarına iki tabure çektiler. cavit ekmeği eliyle böldü, bir parçasını mila'ya uzattı. elleri değdi bir an. ikisi de fark etti, ikisi de bir şey söylemedi.
sessizce yediler. ekmek sıcaktı hâlâ, içi yumuşak. zeytinler tuzluydu, deniz gibi. cavit bir bardağa su koydu, aralarına bıraktı, sırayla içtiler.
«dün gece» diye başladı mila, sonra durdu.
«evet?»
«anlattığın şeyler. baban. onları kimseye anlatmadın herhalde daha önce.»
cavit bir zeytin çekirdeğini avucunda çevirdi.
«anlatacak kimse yoktu» dedi. «ya da vardı ama ben susmayı seçtim. bilmiyorum. uzun zaman geçti.»
«neden bana?»
cavit ona baktı. o berrak, yorgun bakış yine.
«karanlıktı» dedi. «karanlıkta insan kendini unutuyor. şimdi ışıkta anlatamazdım bunları.»
«şimdi ışık var.»
«farkındayım.» zeytin çekirdeğini tabağa bıraktı. «onun için de böyle tuhaf oturuyoruz burada, kimin ne diyeceğini bilmeden.»
mila güldü. gerçek bir gülüştü, göğsünün içini biraz açan. cavit'in de dudağının kenarı kalktı.
«sen de biraz tuhafsın zaten» dedi mila.
«kim değil ki?»
yediler yine. bir süre sonra cavit tabakları topladı, bir kenara koydu. ellerini pantolonuna sildi, sonra durdu, sanki bir karar veriyordu.
«bir şey göstereceğim sana» dedi.
arka odaya geçti. mila peşinden gitti. odanın köşesinde, örtüyle kapatılmış bir şey vardı, mila daha önce fark etmemişti onu, ya da fark etmiş de önemsememişti. cavit örtüyü çekti.
bir sandıktı. ama sıradan bir sandık değildi. ceviz ağacından, kapağı boydan boya oyulmuş. denizin oyulmuşu vardı üstünde, dalgalar, bir tekne, ve uzakta ince bir çizgi, deniz feneri. işçilik öyle inceydi ki mila bir an nefesini tuttu.
«bunu sen mi yaptın?»
«baban başladı. ben bitirdim.»
mila diz çöktü sandığın önünde, parmaklarını dalgaların üstünde gezdirdi. tahtanın altında babasının elini hissetti, sonra cavit'in elini. ikisinin çalışması bir yerde birbirine karışmıştı, ama nerede birinin bittiğini öbürünün başladığını söylemek imkânsızdı.
«ne zaman?»
«baban hastalanmadan önce başlamıştı. bir kızı için yapıyorum demişti. ama hangi kız diye sormadım. sonra... sonra o gitti, iş yarım kaldı. ben de bitirdim. nasıl bitirilir diye düşündüm çok. onun elinin gittiği yeri tahmin etmeye çalıştım.»
mila'nın parmağı fenerin üstünde durdu.
«benim için miydi?»
cavit hemen cevap vermedi.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «ama başka kızı yoktu.»
mila sandığın kapağını kaldırdı. içi boştu, tahtanın taze kokusu yükseldi. boştu ama boş durmuyordu, bir şey bekliyor gibiydi.
«neden bana daha önce göstermedin bunu?»
«vermeye hazır değildim.»
«şimdi hazır mısın?»
cavit kapının pervazına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. dışarıda deniz sesi düzelmişti, uzun ve sakin geliyordu.
«hazır olmak diye bir şey yok» dedi. «bir gün elinden bırakırsın. o kadar.»
mila fenerin camını yeniden yerine oturttu. menteşe küçük bir cırtla kapandı, sanki uzun zamandır aynı sesi çıkarmayı bekliyormuş gibi.
«bunu babam mı yapmıştı gerçekten?»
«öyle diyorum işte.»
«sen görmedin ama.»
cavit omuz silkti. pencereden içeri giren tuz kokusu, atölyenin talaş kokusuna karışıyordu. yaşlı adamın parmakları tezgâhın kenarındaki bir çentiği okşadı, alışkanlıktan olmalı, çünkü bakmıyordu bile.
«görmedim. elinden çıkanı gördüm. bir kişinin yaptığını, işi bitmeden bırakınca anlarsın. bir yeri fazla düzgün, öbür yeri aceleye gelmiş. bu fenerin kaidesi babanın, kapağı benim.»
mila kapağa dokundu, sonra kaideye. farkı gerçekten hissetti mi, yoksa hissetmek istediği için mi hissetti, ayıramadı.
«ikisi de aynı görünüyor bana.»
«zaman geçti. ben de onun gibi çalışmayı öğrendim. yıllarca aynı tezgâhta durursan, başkasının eli senin eline geçer.»
bunu sıradan bir şey söyler gibi söyledi. mila'nın gırtlağında bir düğüm oluştu, yutkundu, geçmedi.
sandığı yeniden kapattı. ama kapağı tam indirmedi, bir parmak boşluk bıraktı, sanki içerideki taze koku çıkmaya devam etsin diye.
«onu tanıyor muydun iyi?»
cavit kollarını çözdü, tezgâha doğru bir adım attı. ayağı yerdeki talaşları hışırdattı.
«yanımda çalıştı üç kış. konuşkan değildi. bir sabah gelir, akşama kadar tek kelime etmezdi bazen. ama ellerini duyardın. törpü çekişinden ne düşündüğünü anlardım.»
«nasıl yani?»
«içi rahatsa yumuşak çeker törpüyü. bir derdi varsa sert. o son kış hep sert çekiyordu.»
mila pencereye yürüdü. camda kendi yansımasını gördü, arkasında cavit'in eğik gölgesini. dışarıda iskele fenerinin ışığı suya uzun bir çizgi bırakıyordu, dalgayla birlikte kırılıp yeniden toparlanıyordu.
«o son kış» dedi mila, sözcükleri yavaşça bırakarak. «ben doğmadan önce mi, sonra mı?»
cavit cevap vermedi. bir bez aldı eline, tezgâhın üstündeki tozu silmeye başladı, oysa toz yoktu.
«cavit.»
«duydum.»
«sonra mı?»
bezi tezgâha bıraktı. elini beline götürdü, belki ağrıdan, belki başka bir şeyden.
«sen bir yaşındaydın» dedi. «bir kere getirmişti seni buraya. kucağında. talaşın içinde ağladın, koku burnuna kaçmış herhalde. o da güldü. ilk defa güldüğünü gördüm o gün.»
mila pencere pervazına tutundu. ahşap serindi, avucunun altında hafif nemliydi.
«ben hatırlamıyorum onu» dedi. «hiçbir şey. bir yüz bile.»
«bir yaşındaydın. kim hatırlar.»
«annem de anlatmadı. hiç. adını bile zor söylerdi.»
cavit tezgâha yaslandı, bacaklarını uzattı. yaşlı bir adamın gövdesi yorulunca çıkardığı o boğuk sesle nefes verdi.
«herkesin kendi susması var» dedi. «annen susmayı seçti. ben başka türlü seçtim. yıllardır bu feneri sakladım. belki bir gün gelirsin diye.»
«nereden bildin geleceğimi?»
«bilmedim. ummadım bile artık. sonra geçen ay iskelede gördüm seni. yürüyüşünden tanıdım. baban da öyle yürürdü, sanki denize bir şey borçluymuş gibi.»
mila güldü, ama gülüşü ortada kırıldı, bir hıçkırığa benzedi sonra yeniden gülüşe döndü. elinin tersiyle gözünün altını sildi, hızlıca, görülmesini istemeden.
«saçmalık bu» dedi. «yürüyüşten insan tanınır mı?»
«tanınır. yürüyüş yalan söyleyemez.»
atölyenin köşesinde bir şey kımıldadı, mila irkildi. kedi. cavit'in kedisi, tekir bir hayvan, rafın altından süzülüp geldi, mila'nın bacağına sürtündü sonra tezgâhın altına çekildi.
«adı ne?» diye sordu mila, konuyu değiştirmek için, sesindeki titremeyi örtmek için.
«yok adı. gelir gider. isim koyarsan kalmasını beklersin, o da kalmaz.»
bunu söyleyince ikisi de sustu. deniz sesi doldu aradaki boşluğu.
mila sandığa geri döndü. kapağı kaldırdı, feneri iki eliyle aldı, göğsüne yakın tuttu. metal soğuktu ama avucunda ısınmaya başladı. camın içindeki fitil yeri boştu, hiç yakılmamıştı.
«bunu yakabilir miyiz?» diye sordu.
cavit ona baktı, uzun uzun. gözlerinin çevresindeki çizgiler derinleşti.
«fitil lazım. bir de yağ. ikisi de var burada bir yerde.»
rafları karıştırmaya başladı. kavanozlar, teneke kutular, bir sürü küçük şey, hepsi düzensiz ama cavit'in eli gitmesi gereken yere gidiyordu. bir teneke aldı, kapağını açtı, kokladı.
«bozulmamış» dedi. «balık yağı. eskiden hep bununla yakardık. kokusu ağır olur ama.»
fitili bulmak daha uzun sürdü. sonunda bir çekmecenin dibinde, bir kâğıda sarılı, bulundu. cavit fitili düzeltti, feneri mila'nın elinden almadan, onun tuttuğu haliyle içine yerleştirdi. parmakları mila'nın parmaklarına değdi, bir an, sonra çekildi.
«yağı koy» dedi. «ölçüsü yok, azıcık.»
mila teneke kutuyu eğdi. yağ, altın renginde ve ağır, fenerin haznesine damladı. bir damla kaidenin kenarına düştü, cavit hemen sildi, alışkanlıkla.
«kibrit?»
«bende.» mila cebini karıştırdı. bir kibrit kutusu çıkardı, iskele büfesinden almıştı geçen gün, ne için aldığını bilmeden. çöpü çaktı. ilk seferde tutuşmadı, ikincide alev parladı.
fitile değdirdi. bir cızırtı, sonra sarı bir dil yükseldi, titredi, dengeye geldi. fenerin camı içeriden ısınırken hafif bir sis tuttu, sonra berraklaştı.
ışık atölyenin duvarlarına yayıldı. cavit'in yüzü bu ışıkta yumuşadı, yılların oyduğu çizgiler daha az sert göründü. kedi tezgâhın altından yeniden çıktı, alevle mila arasında bir yere oturdu, gözleri iki küçük ateş oldu.
«işte» dedi cavit. «yandı.»
mila feneri tezgâhın üstüne koydu. alevin karşısında oturdu, dizlerini kucakladı. cavit de bir taburede yerini aldı, dizleri çıtırdadı.
«anlat bana» dedi mila. «ne bileceksem hepsini. bir daha soramam belki.»
«neden soramayasın?»
«yarın gidiyorum. vapur öğlen kalkıyor.»
cavit'in eli havada bir an durdu, sonra dizine indi.
«gidiyor musun?»
«işim var karada. buraya sadece... bir şey aramaya gelmiştim. annemin bir sandığı vardı, içinden bu adanın adı çıktı. bir kâğıt. senin adın da vardı üstünde.»
«benim adım mı?»
«cavit usta. bir de bu atölyenin adresi. başka bir şey yok. annem öldükten sonra buldum.»
fenerin alevi bir esintiyle yattı, sonra doğruldu. cavit uzun süre konuşmadı. sonunda başını kaldırdı.
«annen bu adaya bir kere geldi» dedi. «sen doğmadan. babanla birlikte. o zamanlar gençtiler, deli gibi. bütün gece iskelede oturur, sabaha kadar konuşurlardı. ben karşı kahvede görürdüm onları. sonra baban kaldı, annen gitti. kavga mı ettiler, başka bir şey mi, bilmem. baban bir daha eskisi gibi olmadı.»
«neden kalmış burada?»
«denizi bırakamadı. bir de... beklediği bir şey vardı sanırım. gelmeyecek bir şey.»
mila alevin içine baktı. fitil yavaşça kısalıyordu, siyah bir uç bırakarak.
«o fener» dedi. «benim için yaptığını söylemiştin. ama beni tanımıyordu bile. bir yaşındaydım.»
«yaptığı zaman sen yoktun daha» dedi cavit. «ya da vardın, kimse bilmiyordu. bir kızım olacak dedi bir gün. ona bir fener yapacağım, karanlıkta yolunu bulsun diye. sonra... yarım kaldı işte.»
«nasıl yarım kaldı?»
cavit ayağa kalktı. pencereye gitti, dışarı baktı. sırtı mila'ya dönüktü, omuzları çökmüştü.
«bir fırtına vardı» dedi. sesi camın soğuğuna çarpıp geri geldi. «ekimdi. herkes teknesini bağladı, o bağlamadı. denize açıldı, kimse neden bilmez. belki bir şey kanıtlamak istedi. belki sadece yorulmuştu. tekne üç gün sonra ters döndü bulundu, ama o yoktu içinde.»
mila hareketsiz kaldı. alevin ışığı yüzünde titredi.
«bulunmadı mı hiç?»
«deniz bazen geri verir, bazen vermez. onu vermedi.»
atölyeye ağır bir sessizlik çöktü, alevin cızırtısı bile fazla geldi bir an.
«fener o zaman tezgâhta duruyordu» diye devam etti cavit. «yarım. kapağı yoktu. ben aylarca elimi süremedim. sonra bir kış, elim gitti kendiliğinden. kapağı taktım. bitirdim. ama vermedim kimseye. kime verecektim ki? sen yoktun ortada.»
mila ayağa kalktı. feneri yeniden aldı eline. alev sallandı ama sönmedi.
«şimdi buradayım» dedi.
«şimdi buradasın.»
«bunu alabilir miyim?»
cavit döndü. yüzündeki bir şey, belki bir gülümseme, belki bir çatlak, ışığa yakalandı.
«zaten senin» dedi. «otuz yıldır senin. ben sadece sakladım.»
mila feneri göğsüne bastırdı. sıcaklık göğsüne geçti, ceketinin içinden. dışarıda deniz, o uzun ve sakin sesiyle, iskele taşlarına vuruyordu.
«yarın gitmeden» dedi mila, «bana onun çalıştığı yeri gösterir misin? nerede otururdu, hangi tezgâhta.»
«şu köşedeki» dedi cavit, çenesiyle işaret ederek. «pencere kenarı. ışık iyi gelir diye orayı seçmişti. hep denize bakardı çalışırken. ben derdim ki, işine bak. o gülerdi, deniz de iş derdi.»
mila köşeye yürüdü. tezgâhın kenarına dokundu, ahşap yıllarca ellenmekten parlamıştı. pencereden dışarı baktı, babasının baktığı yerden, babasının açısından. iskele feneri suya çizgisini bırakıyordu, kırılıp toparlanarak.
«buradan aynı şeyi görmüş demek» dedi, kendine söyler gibi.
«aynı şeyi. yıllarca.»
fenerdeki alev artık küçülmüştü, yağ bitiyordu. mila onu söndürmedi, kendi kendine sönmesini bekledi. alev bir titredi, bir yattı, sonra son bir parıltıyla söndü. fitilin ucundan ince bir duman yükseldi, yukarıda dağılmadan önce bir an bütün kaldı, sonra hiç oldu.
«yağı bittiğinde söndürmezdi» dedi cavit. elini önlüğüne sildi, bir şey silmiyordu aslında, öyle bir alışkanlık. «kendi sönsün derdi. zorla bitirilen ışık uğursuzdur, öyle bir lafı vardı. ben de kaç kez, be adam, gaz para diye çıkıştım. dinlemezdi.»
mila fitile bakmaya devam etti. duman kokusu tezgâhın üstüne çökmüştü, is ve yanık yağ, buna karışan bir de tütsü gibi bir şey. babasının kokusu muydu bu, yoksa kendi uydurduğu bir şey mi, bilemedi.
«onu hiç kızgın gördünüz mü?» diye sordu.
«kızgın mı?» cavit güldü, dişlerinin arasından çıkan kısa bir sesti. «kızmazdı. susardı. bir şeye içerlediğinde konuşmayı keserdi, o kadar. iki gün üç gün. sonra bir sabah gelirdi, sanki hiçbir şey olmamış gibi, çayı koyardı, bana bir laf atardı. barışma diye bir şey yoktu onda. unutma vardı. ya da unutmuş gibi yapma.»
bunu duyunca mila'nın içinde bir yere bir şey oturdu. kendi de öyleydi. kavga etmezdi, çekilirdi. annesi hep söylerdi, sen babana çekmişsin, o suskunluk sende de var, derdi, azarlar gibi. o zaman anlamazdı ne demek istediğini. şimdi anlıyordu. kan böyle bir şeydi demek, hiç görmediğin bir adamın susuşunu taşıyordun içinde.
pencerenin dışında martı bağırdı, sonra bir tane daha. sabahın rengi değişmeye başlamıştı, iskele artık gri değil, kirli bir bal rengindeydi.
«bir şey soracağım» dedi mila. «ama kızmayın.»
«sor.»
«neden bana hiç ulaşmadı? adresim vardı. annem taşındığında bile bırakmıştı yeni adresi, avukat aracılığıyla. biliyorum, kâğıtları gördüm. yani biliyordu nerede olduğumu.»
cavit bir süre cevap vermedi. tezgâhın arkasına geçti, bir kutuyu yerinden aldı, tekrar koydu. elleri boşta durmayı sevmiyordu.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «yalan söylemeyeceğim sana. bilmiyorum. ama bir şey söyleyeyim, isteği vardı. kaç kez masaya oturdu, kâğıt aldı önüne. mektup yazacaktı. yazamadı. bir keresinde yazdı, uzun uzun, sonra yırttı. ateşe attı parçaları. yanında durdum, karışmadım. bazı adamlar var, elinden gelmez. sevgi ellerinden gelmez, dilleri dönmez. ama içleri dolu olur. baban öyleydi. dolu bir adamdı, boşaltamadan gitti.»
mila cevap vermedi. pencere kenarına, babasının oturduğu tabureye ilişti. ahşap soğuktu, sabahın soğuğu geçmişti içine. denize baktı. fener sönmüştü artık, gündüzün ışığı onu gereksiz kılmıştı, ama demirinden bir is izi kalmıştı camda, kendi kendine yanan bir şeyin izi.
«ben de yazamadım» dedi. «yıllarca. kaç kere düşündüm, giderim, kapısını çalarım, ne diyeceğimi bilmesem de giderim. gitmedim. hep bir sonraki yıl dedim. sonraki yaz. iş yoğun, param yok, vakit yok. hepsi yalan. korktum. kapıyı açar da bakar, tanımaz gibi bakar diye korktum. ya da tanır da, umursamaz gibi diye.»
«umursardı.»
«bunu bilemezsiniz.»
«bilirim.» cavit'in sesi sertleşmemişti ama kesindi, tartışmaya kapalı. «her yıl doğum gününde bir şey yapardı. sen bilmezsin. o tarih geldi mi, o gün dükkânı açmazdı. tek gün. yılın tek günü kapalı olurdu burası. sabah erken denize inerdi, akşama kadar gelmezdi. ne yapardı orada, bilmem. ama biliyordum niye. kaçıncı yaşına bastığını sayardı içinden, eminim. uzaktan.»
mila'nın gözü yaşarmadı, o türden değildi bu. boğazında bir şey vardı, yutkunmakla geçmeyen, sıcak bir taş. elini tezgâhın kenarındaki oyuğa koydu, babasının parmaklarının aşındırdığı yere. belki yıllarca aynı yere koymuştu elini, aynı düşünceyi düşünürken.
«doğum günüm martta» dedi. «on dördünde.»
«biliyorum.»
bu iki kelime, o küçücük onay, mila'nın omuzlarından bir şeyi indirdi. yıllardır taşıdığı, taşıdığını bile unuttuğu bir ağırlık. demek biliyordu. demek o gün, o adam denizin kenarında, kızının kaç yaşına bastığını sayıyordu. görmediği, sesini bile hatırlamayacağı bir kız.
kapı çaldı. zil değildi, cama vurulan bir eldi, iki kısa vuruş.
cavit döndü, camın ardındaki gölgeye baktı, elini kaldırdı.
«kerem'dir» dedi. «balıkçı. her sabah gelir, çay içer, gider. alışkanlık. baban giderken bile alışkanlıklar kaldı. onlar ölmüyor işte, insan ölüyor da.»
kapıyı açtı. içeri giren adam mila'nın beklediğinden gençti, otuzlarında belki, saçları tuzdan ve rüzgârdan sertleşmiş, yanakları güneşten çatlamış. elinde bir file, içinde iki tane balık, pulları sabah ışığında maden gibi parlıyordu.
«getirdim işte» dedi kerem, sonra mila'yı gördü, durdu. filesini indirmedi, öylece tuttu havada. bakışı bir mila'da, bir cavit'te gidip geldi.
«kızı» dedi cavit, tek kelime. açıklamaya gerek görmedi.
kerem'in yüzünde bir şey oldu. tanıma değildi, çünkü tanımıyordu. ama bir şeyi yerine oturtan bir insanın yüz ifadesiydi, uzun süredir eksik duran bir parçanın nihayet bulunduğu an. filesini tezgâha koydu, sessizce.
«demek geldin» dedi. mila'ya karşı değil, sanki başka birine söylüyordu bunu, orada olmayan birine. «geç kaldın.»
«kerem» diye araya girdi cavit, uyaran bir tonda.
«yok, haklı» dedi mila. «geç kaldım. biliyorum.»
kerem ona baktı, uzun uzun. gözleri babasının gözlerini arıyordu belki onun yüzünde, ya da annesinin, tanımadığı bir kadının. sonra yumuşadı, omuzları düştü.
«kusura bakma» dedi. «öyle demek istemedim. yani istedim ama... baban benim için önemliydi. küçüklüğümde babam yoktu, o vardı. bu tezgâhın başında büyüdüm sayılır. balık getirirdim ona, o bana zanaatı öğretirdi. camı nasıl keseceğimi, ışığın nasıl kırıldığını. bir gün dedi ki, kerem, dedi, sen benim oğlum gibisin ama benim bir kızım var, dedi. uzakta. bir gün gelirse, dedi, ona iyi bak. söz ver. söz verdim. ama gelmedin. gelmedin de, ben de sözümü tutamadım, o kadar zaman.»
sessizlik oldu. dükkânın içinde asılı duran camlar hafifçe salındı, dışarıdan geçen bir kamyonun titreşimiyle. renkli ışıklar duvarda yer değiştirdi, kımıldadı.
mila bir taburede oturuyordu, ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmış. kerem'in söylediği şey, o söz, ona iyi bak, içine bir kanca gibi takılmıştı. ölmüş bir adam, hiç görmediği kızı için bir başkasına söz veriyordu. bu ne demekti? sevmek miydi bu, yoksa sevememenin borcunu başkasına ödetmek mi?
«o balıkları ne yapacaksınız?» diye sordu, konuyu değiştirmek için, boğazındaki taşı yenmek için.
«kahvaltı» dedi kerem. «her sabah böyle. iki balık, biraz ekmek. baban tavada pişirirdi, arka odada bir ocak var. ben getiririm, o pişirirdi. şimdi...»
cümlesini bitirmedi. şimdi kim pişirecekti. cümlenin gerisi havada asılı kaldı, tıpkı camlar gibi.
«ben pişireyim» dedi mila. nereden geldiğini bilmediği bir cesaretle. «yani, pişirebilirim. fena aşçı değilimdir.»
iki adam ona baktı. cavit'in yüzünde bir şey kımıldadı, gözlerinin kenarında bir kırışık derinleşti.
«babana çekmişsin» dedi. «o da böyle yapardı. bir şey konuşulamayacak kadar ağır olunca, mutfağa kaçardı. ateşe iş bulurdu kendine.»
arka oda dar ve alçaktı, tavanına baba yadigârı camlar asılmıştı, kırık parçalar, denemeler, bitmemiş işler. bir ocak, iki göz, üstünde kararmış bir tava. mila tavayı eline aldı, ağırlığını tarttı. bir zamanlar babasının elinde olan bir ağırlık. ocağı yaktı, mavi bir çember tutuştu.
kerem balıkları temizledi, hızlı ve kesin hareketlerle, bunu bin kere yapmış birinin rahatlığıyla. mila ona baktı, ellerini izledi. bileğinde eski bir yara izi vardı, uzun, beyaz, cam kesiği gibi.
«o mu yaptı?» diye sordu, izi göstererek.
kerem baktı, sonra güldü, ilk kez gerçekten güldü.
«yok» dedi. «kendi beceriksizliğim. on dört yaşımdaydım. cam keserken. baban dikişleri kendi attı, doktora götürmedi, para yok diye. bir de kızdı bana, dikkatsizsin diye. sonra o akşam en güzel camı verdi bana, hediye. mavi bir cam, dalga desenli. hâlâ duruyor bende. böyle bir adamdı işte. bir eliyle döver, öbür eliyle sarardı.»
balıklar tavada cızırdadı, yağ sıçradı. koku dar odayı doldurdu, deniz kokusuyla karışan bir şey, sıcak ve tanıdık, hiç yaşanmamış bir çocukluğun kokusu gibi. mila balıkları çevirdi. derileri altın rengine dönmüştü, kenarları kıvrılmıştı.
«anlat» dedi, sırtı adamlara dönük, tavaya bakarak. «başka ne biliyorsanız. onu tanımıyorum ben. bir tek fotoğrafını gördüm, o da bulanık. elimde bir adamın adı var sadece, bir de bu dükkân. anlatın ki bir şeye tutunayım.»
cavit taburede oturdu, dizlerini oğuşturdu.
«ne anlatayım» dedi. «kırk yıllık adam. nereden başlanır?»
«baştan» dedi mila. «en baştan. nasıl geldi buraya, nasıl açtı bu dükkânı.»
ve cavit anlatmaya başladı. yavaş yavaş, bir kelimeyi bulup öbürüne dizerek, sözleri tezgâhtaki camlar gibi tek tek yerleştirerek. nasıl bir başka şehirden gelmiş, cebinde neredeyse hiç parayla. nasıl önce bir başkasının yanında çıraklık etmiş, camın nasıl kesildiğini, nasıl eğildiğini, nasıl renklendiğini öğrenmiş. nasıl bu köşedeki dükkânı, o zamanlar yıkık dökük bir yeri, kirası ucuz diye tutmuş. nasıl ilk yıllar aç kalmış, bazı geceler tezgâhın altında yatmış, eve dönecek gücü olmadığından.
mila dinledi. balıklar tabaklara geçti, ekmek kesildi, çay demlendi, ama kimse yemeye başlamadı.
devamını gör...

aynı çatı, aynı gece

rüzgâr önce kepenkleri buldu. sonra çatının bir köşesinde gevşek kalmış sacı, sonra da atölyenin arkasındaki incir ağacının en inatçı dalını. mila kepenkleri kapatmaya çalışırken parmaklarının arasından bir mandal kaydı, denize doğru fırladı, karanlıkta kayboldu. yağmur henüz başlamamıştı. ama gökyüzü, denizin üstünde ağırlaşmış, kurşun rengine yakın bir şeye dönüşmüştü, ve o rengin altında dalgalar bildiği kıyıyı unutmuş gibi vuruyordu taşlara.
«içeri gir» dedi cavit arkasından. elinde bir çekiç, öteki elinde bir avuç çivi vardı. «ben hallederim. sen o mandalın peşine düşme, gitti gider.»
«kaç tane kaldı?»
«bir tane. en zoru.»
mila geri çekildi, kapının eşiğinde durdu. adamın kepengi tutuşunu izledi; omzunu tahtaya dayamış, dizini bükmüş, rüzgârın her itişinde bir adım geri gidip yeniden dayanıyordu. bir çivi tutturdu. iki. üçüncüde çekiç kaydı, parmağına değdi, ama sesini çıkarmadı. sadece elini bir an havada tuttu, sonra devam etti. mila o susuşu gördü. babasının da böyle bir susuşu vardı, canı yandığında bağırmak yerine daha sessiz olurdu.
kepenk kapandığında ilk damlalar düştü. iri, tek tek, sonra hep birden. cavit içeri girdi, kapıyı ardından çekti, sürgüyü indirdi. ıslanmıştı. saçından bir damla burnunun ucuna indi, oradan çenesine.
«bu gece geçmez» dedi. «radyo öyle diyor. sabaha kadar sürer.»
«eve gidemez misin?»
«yolun yarısı su alır bu havada. köprünün altı özellikle.» çekici tezgâhın üstüne bıraktı. «sen de gidemezsin. pansiyon bu tarafta değil.»
bunu ikisi de biliyordu. ama söylenmesi gerekiyordu, çünkü söylenmeyince ortada asılı kalıyordu, ve asılı kalan şey ikisini de rahatsız ediyordu. mila başını salladı. atölyenin içine baktı. tozlu tezgâh, duvarda asılı testereler, köşede babasının bıraktığı o eski soba, yıllardır yakılmamış ama borusu hâlâ tavana doğru uzanan.
«soba çalışır mı?»
«denemedik.» cavit sobaya doğru gitti, kapağını açtı, içine baktı. «kuru odun var arkada. boru tıkalı olmasa yakarız.»
«boru tıkalıysa?»
«o zaman üşürüz.»
ilk kez, o gece, adamın ağzının bir kenarında bir şey kıpırdadı. gülümseme değildi tam olarak. gülümsemenin habercisiydi belki. mila bunu da fark etti, ve fark ettiğini belli etmemek için sobaya doğru eğildi.
odunu birlikte taşıdılar. cavit sobayı yaktı, ilk denemede boru tuttu, duman yukarı çekti, aşağı vurmadı. bir süre ateşin çıtırtısından başka ses olmadı içeride, dışarıda ise fırtına kendi işine devam etti; sanki iki ayrı dünya vardı, biri camın ötesinde deliren, biri camın berisinde ısınmaya çalışan.
«aç mısın?» diye sordu cavit.
«biraz.»
«yukarıda bir şeyler var. ekmek, peynir. zeytin. çay yaparım.»
yukarısı, atölyenin üstündeki küçük ara kattı. bir zamanlar babası orada oturur, uzun tornalama günlerinde eve inmez, orada uyurdu. mila yıllar önce o merdiveni sayısız kez çıkmıştı. şimdi çıkarken basamaklardan biri gıcırdadı, ve o gıcırtı ona sekiz yaşını, babasının sırtına yaslanıp uyuyakaldığı bir öğle sonrasını getirdi. durdu. elini korkuluğa koydu.
«iyi misin?» cavit alttan sordu.
«iyiyim. basamak eskimiş.»
«hepsi eskimiş. ben alışkınım, nereye basacağımı biliyorum.»
yukarıda tek bir ampul vardı, sarı, yorgun. küçük bir masa, iki iskemle, bir divan, üstünde katlanmış bir battaniye. duvarda babasının bir fotoğrafı; genç, gülümsüyor, elinde yeni bitmiş bir sandal maketi. mila fotoğrafa uzun uzun baktı.
«bunu buraya sen mi astın?»
cavit çayı ocağa koyarken durdu. «evet. aşağıda dururdu, çekmecede. bir gün çıkardım, buraya koydum. bakınca iyi geliyordu.»
«iyi geliyordu.»
«yalnız çalışırken.» bunu söyledikten sonra sırtı ona dönük kaldı, ve mila o sırtın bir şey daha söylemek isteyip vazgeçtiğini gördü.
sofrayı küçük masaya kurdular. ekmek bayattı ama sobanın yanında tutunca yumuşadı. peynir tuzluydu. zeytinler koyu, buruşuk, kasabanın kendi ağaçlarından. çay demlendi. içtiler. dışarıda bir yerlerde bir teneke devrildi, yuvarlandı, sesi uzaklaştı.
«babam bu peyniri severdi» dedi mila. «şehirde bunu bulamadım hiç. denedim, olmadı.»
«buranın suyu farklı. otu farklı. peynir de farklı oluyor.»
«her şey farklı.»
cavit bardağını iki eliyle sardı. parmakları büyüktü, çalışmaktan kalınlaşmış, ama fincanı tutuşunda bir dikkat vardı, kırılacakmış gibi. «sen de farklısın» dedi. «geldiğin günden bu güne.»
«nasıl?»
«ilk gün iskelede duruşun vardı. sanki bir şey senden çalınmış da onu geri almaya gelmişsin gibi. kimseye bakmıyordun. şimdi bakıyorsun.»
mila fincanı dudağına götürdü, ama içmedi. «o gün kimseye bakamıyordum» dedi. «bakarsam kalırım diye korkuyordum sanırım.»
«şimdi korkmuyor musun?»
soru havada durdu. cevap vermek yerine mila kalktı, cama gitti, dışarı baktı. ama camda dışarıyı göremedi, sadece kendi yansımasını, arkasında sarı ampulü, daha arkada oturan adamı gördü. yağmur cama vuruyor, yansımayı bozuyor, sonra yeniden topluyordu.
«fırtınayı seviyor musun?» diye sordu, konuyu değiştirerek.
«sevmek mi.» cavit düşündü. «alıştım. ilk yıllarda korkardım. tek başıma kaldığımda, gece, deniz böyle kabarınca. sonra bir şey oldu.»
«ne oldu?»
«anladım ki fırtına beni aramıyor. kendi işi var onun. ben sadece yolunda duruyorum. o da geçip gidiyor.» bardağını bıraktı. «insan bunu anlayınca daha az korkuyor. fırtınadan da, başka şeylerden de.»
mila döndü, ona baktı. «başka şeyler ne?»
cavit gözlerini kaçırmadı bu kez. «sen biliyorsun» dedi.
ampul bir an titreşti, sonra düzeldi. dışarıda bir şimşek denizi aydınlattı, bir saniye sonra gök gürledi, öyle yakındı ki masadaki fincanlar hafifçe titredi. mila irkildi.
«yakındı» dedi cavit. «ama geçti. duydun mu, uzaklaşıyor.»
bir şimşek daha, bu kez daha uzak. gök gürültüsü geç geldi, boğuk.
«sayarsan mesafesini bulursun» dedi cavit. «şimşekle gürültü arasını. baban öğretmişti bana. ilk yaz.»
«baban öğretmişti derken.» mila iskemleye geri oturdu. «sen kaç yaşındaydın buraya geldiğinde?»
«on dokuz. belki yirmi. kaçıyordum bir yerden. nereye gittiğimi bilmiyordum, otobüse binmiştim, denize kadar gitmiş, inmiştim. iskelede oturuyordum, param yoktu, gidecek yerim yoktu. baban geçti yanımdan. durdu. bir şey sormadı. sadece, gel bir çay iç, dedi.»
«ve gittin.»
«ve gittim. o çay hiç bitmedi.» sobaya bir odun attı. alev bir an büyüdü, yüzünü aydınlattı, sonra yeniden çekildi. «otuz yıl sürdü o çay. adam bana bir zanaat verdi, bir ev verdi, bir isim verdi bu kasabada. karşılığında hiçbir şey istemedi. ben de ödeyemedim borcumu, çünkü ödemek istediğim gün gitti.»
mila'nın gözleri sobanın ateşinden ona kaydı. «onun hastalığını biliyor muydun?»
«son yıla kadar bilmiyordum. sonra sakladı, ama saklayamadı. ben de ona bilmiyormuşum gibi davrandım. ikimiz de rol yaptık. çok kötü oyunculardık.» bir an sustu. «seni çok andı.»
mila'nın eli masanın üstünde kaldı, hareketsiz. «ne dedi?»
«kızgın değildi. insanlar sanıyor ki terk edilen kızgın olur. o değildi. sadece merak ederdi. bugün ne yapıyor, dedi bir keresinde. mutlu mu acaba. onu rahatsız eden gittiğin değildi. mutlu olup olmadığını bilmemesiydi.»
cam dışarıda ağlıyordu, yağmur öyle sertti. içeride mila'nın elinin üstüne bir gölge düştü; cavit uzanmıştı, ama dokunmadı, eli havada durdu, bir karar bekler gibi. sonra geri çekti.
«kusura bakma» dedi. «bunları anlatmamam gerekirdi belki.»
«hayır.» mila'nın sesi çıkmadı önce, sonra çıktı. «anlatman gerekiyordu. kimse anlatmadı bana. ben de sormadım. sormaya cesaret edemedim.»
«neden gittin?»
soru basitti, ama mila bunu yıllardır kimseye sormasına izin vermemişti. şehirde arkadaşları vardı, sevgilileri olmuştu, ama kimse bu soruyu böyle, sobanın önünde, fırtınanın ortasında, tuzlu peynirin kokusuyla sormamıştı.
«küçük geldi bana» dedi sonunda. «kasaba, atölye, babamın hayatı. hepsi küçük geldi. büyük bir şey istiyordum. şehir, isim yapmak, bilmediğim bir hayat. babam beni tornaya oturtmaya çalışırdı, ben kaçardım. bu benim değil, derdim. ben başka bir şey olacağım. ne olacağımı bilmiyordum aslında. sadece bu olmayacağımı biliyordum.»
«oldun mu peki? başka bir şey.»
mila güldü, ama gülüşünde neşe yoktu. «bir mimarlık ofisinde çalışıyorum. başkalarının çizdiği binaları başkalarına anlatıyorum. on yıldır. kendi çizdiğim tek bir şey yok. içimden hep bir şey çizmek geldi, ama hep ertelendi, hep başka bir iş çıktı.» fincanına baktı. «küçük gelen hayattan kaçtım, büyük sandığım hayatın içinde küçüldüm.»
cavit uzun süre bir şey söylemedi. sonra kalktı, divandaki battaniyeyi aldı, mila'nın omzuna koydu. hareketi doğaldı, düşünülmemiş, ve tam da bu yüzden mila'nın nefesini bir an tuttu.
«üşüyordun» dedi cavit, açıklarcasına.
«üşümüyordum.»
«o zaman ben üşüyordum, sen de tutuyorsun.»
bu kez mila güldü, gerçekten. battaniye omuzlarından kaymadı. cavit yeniden oturdu, ama iskemlesini bu kez biraz yaklaştırmıştı, ya da mila öyle sandı.
dışarıda fırtına doruğuna çıktı. bir dalga, iskeleyi aşacakmış gibi bir gürültüyle kırıldı, camlar sarsıldı, tavandaki lamba bir an kısıldı, sonra yeniden toparlandı. mila irkildi. cavit'in eli, hiç düşünmeden, masanın üstünde duran mila'nın eline değdi, sonra çekilmedi.
«sadece rüzgâr» dedi.
«biliyorum.»
ama elini çekmedi mila da. ikisi de baktılar tuttukları yere, sanki oraya ait olmayan bir şey konmuş da ne yapacaklarını bilmiyorlarmış gibi. cavit'in parmaklarının ucu nasırlıydı, halat ve tuz görmüş bir elin nasırı. mila'nınkiler ise kâğıt kesiği ve mürekkep kokan bir hayatın parmaklarıydı. bir süre öylece kaldılar.
«elin soğuk» dedi cavit sonunda.
«sen az önce üşüdüğünü söylemiştin.»
«ikimiz de yalancıyız demek.»
fırtına ikinci bir dalgayı iskeleye çarptırdı. bu kez bir tahta çatırtısı geldi, uzun ve yırtılan bir ses. cavit başını kaldırdı, kaşları çatıldı.
«baba kısmı gevşemiş olmalı» dedi. «sabah bakmam lazım. bu gidişle bakmaya bir şey kalmayabilir.»
«şimdi mi çıkacaksın?»
«deli değilim.» bir an durdu. «en azından bu gece değil.»
sobanın üstündeki cezvede kalan kahve kaynayıp taşmış, tenekenin kenarında koyu bir çizgi bırakmıştı. cavit kalktı, cezveyi kenara aldı, bir bez kaptı, sildi. sırtı mila'ya dönüktü. omuzları geniş, ama bir yeri, kürek kemiklerinin arası, sanki yıllardır bir şeyi taşımaktan öne düşmüş gibiydi. mila baktı. battaniyeyi biraz daha çekti üstüne.
«karın» dedi mila, sonra durdu. sormak istemişti, sormamaya karar vermişti, ama kelime çoktan çıkmıştı ağzından. «duvarda fotoğrafı var. sordum diye kızma.»
cavit bezi astı çiviye. döndü. yüzünde bir şey yoktu, boşluk değil, kilit gibi bir sükûnet.
«nadya» dedi. «altı yıl oldu.»
«üzgünüm.»
«herkes öyle diyor.» oturdu yeniden, ama bu kez uzağa. «bir sonbahar. deniz o gün süt gibiydi, hatırlıyorum. rüzgâr yoktu. ben açıktaydım, ağları çekiyordum. o evdeydi. sabah bir baş ağrısıyla uyanmış, öğlen yatağa girmiş. akşam döndüğümde artık konuşmuyordu.» elini masaya koydu, avuç içi yukarı, boş. «fırtınada değil. deniz almadı onu. kendi başına gitti, sessizce, ben yokken. en kötüsü de bu. ben bir dalgayla boğuşurken, o hiç ses çıkarmadan.»
mila bir şey söylemedi. söylenecek şeylerin hepsi tanıdıktı, hepsi işe yaramazdı, bunu biliyordu. bunun yerine masanın üstündeki eli, biraz önce çekilen o eli, kendi iki avucunun arasına aldı. cavit karşı koymadı.
«bu adaya onun için gelmiştim» dedi cavit, sesi alçalarak. «şehirde tanışmıştık. o buralıydı, ben değil. beni buraya o getirdi. sonra o gitti, ben kaldım. gidecek yerim yoktu artık. ya da gitmek istemedim, bilmiyorum.» başını salladı. «insan bir yere birinin yüzünden bağlanıyor, sonra o kişi olmuyor, ama bağ kalıyor. tuhaf.»
«hiç şehre dönmeyi düşünmedin mi?»
«şehirde ne yapayım?» güldü, ama gülüşünde acı bir tortu vardı. «orada herkes bir yere yetişiyor. ben hiçbir yere yetişmiyorum. burada denizle kavga ediyorum, denizle barışıyorum, günün sonunda yorgun oluyorum. yorgunluk iyi şey. uyutur.»
dışarıda dalgalar birbiri ardına vuruyordu, ama bir düzen tutturmuşlardı sanki, önce uzak bir hışırtı, sonra yaklaşan bir gümbürtü, sonra kırılış. mila saymaya başladı içinden. bir, iki, üç, dalga. cavit'in eli hâlâ avuçlarının arasındaydı, ve mila fark etti ki o el artık soğuk değildi.
«sen» dedi cavit. «sen niye geldin buraya? kimse tatilde bu adaya gelmez. yazın bile gelmezler pek. şimdi, kasımda...»
«kaçtım.»
«kimden?»
«kendimden herhalde.» omuz silkti mila. «bir dergide çalışıyordum. yıllarca. iyiydim de. başkalarının hayatını yazıyordum, başkalarının fotoğraflarına başlık atıyordum, başkalarının aşklarını cümleye döküyordum. bir gün masamda oturuyordum, önümde birinin düğün fotoğrafları, güzel bir çift, ışıklar, çiçekler. onlara bir başlık yazmam gerekiyordu. ve ben o an fark ettim ki kendi adıma bir cümle bile kuramıyorum. hep başkasının cümlesiydi. kalktım. çantamı aldım. kimseye bir şey söylemedim.»
«kovulmadın mı?»
«bilmiyorum. telefonu açmıyorum.» güldü. «belki hâlâ orada bir masam vardır, tozlanıyordur.»
cavit ona baktı, uzun uzun, sanki yüzünde okuyacak bir şey arıyordu. rüzgâr bacadan içeri bir uğultu yolladı, soba bir an homurdandı.
«kalıyorsun o zaman» dedi cavit. soru değildi.
«nereye gideceğim ki? vapur ne zaman kalkar bu havada?»
«kalkmaz. üç gün, belki dört. deniz karar verir.»
«deniz karar verir» diye tekrarladı mila. kelimeyi tadar gibiydi. «şehirde her şeye ben karar verirdim. ya da öyle sanırdım. burada bir denizin kararını beklemek... tuhaf bir rahatlık var bunda.»
«alışırsın. ya da delirirsin. ikisi de olur.»
bu kez ikisi birden güldü. gülüş bittiğinde aralarında kalan sessizlik eskisi gibi değildi, ürkek değildi artık, oturmuş bir sessizlikti, yerini bulmuş. mila elini yavaşça çekti cavit'in elinin üstünden, ama bunu bir kopuş gibi değil, bir soluk alma gibi yaptı.
«çizmelisin» dedi cavit birden.
«ne?»
«az önce dedin ya, hep çizmek istemiş, hiç çizmemişsin. burada üç günün var. deniz seni burada tuttu. bir şey çiz.»
«neyi çizeceğim?»
cavit omuz silkti. «ne görürsen. şu cezveyi. şu pencereyi. fırtınayı. bilmiyorum. ben balıkçıyım, ressam değil.»
mila pencereye baktı. camda kendi hayali yüzüyordu, sobanın ışığında, ardında koyu bir karanlık ve o karanlığın içinde kımıldayan bir şey, deniz. kâğıdı yoktu. kalemi yoktu. ama ilk kez uzun zamandır elinin bir şeye uzanmak istediğini hissetti, parmakları kıpırdadı dizinin üstünde, kendiliğinden.
«kâğıdım yok» dedi.
cavit kalktı, arka odaya geçti. bir dolap gıcırdadı, bir şeyler devrildi, bir küfür duyuldu, sonra sessizlik. döndüğünde elinde bir defter vardı, kenarları sararmış, kapağı rutubetten kabarmış.
«nadya'nındı» dedi, uzatarak. «hesap tutardı bununla. yarısı boş. kim bilir, belki senin için tutmuştur.»
mila defteri aldı. ağırdı, kâğıtları kalındı, eski bir kâğıt kokusu geldi, biraz nem, biraz tozlu bir tatlılık. ilk sayfaları çevirdi. bir kadının el yazısı, düzenli rakamlar, un, tuz, gazyağı, ip. sonra bomboş sayfalar. beyaz, sabırlı.
«bir kalem?»
cavit cebinden bir güdük kurşun kalem çıkardı, uzattı. marangoz kalemi, yassı, ucu bıçakla açılmış.
mila defteri dizine koydu. bir an baktı boş sayfaya, o sayfanın verdiği o eski korkuyla, başkalarının cümlelerine sığınmayı öğreten o korkuyla. sonra kalemi kâğıda değdirdi. ilk çizgi eğri çıktı, titrekti, bir işe yaramazdı. ikincisi de. ama üçüncüde eli hatırladı, çok eskiden, çocukken, defter kenarlarına gizli gizli çizdiği zamanları hatırladı, ve çizgi kendine bir yol buldu.
cavit sesini çıkarmadı. kalktı, cezveyi tekrar sürdü ateşe, iki fincanı çalkaladı, oturdu. mila çiziyordu. pencereyi çizmiyordu, cezveyi de değil. bir el çiziyordu, masanın üstünde, avuç içi yukarı, boş. neden onu çizdiğini kendi de bilmiyordu, ya da biliyordu da söylemiyordu kendine.
fırtına yavaşladı. değil, yavaşlamadı, ama artık ona alışmışlardı, gürültüsü odanın bir parçası olmuştu, sobanın çıtırtısı gibi, saatin tıkırtısı gibi. mila'nın kalemi kâğıtta hışırdadı. cavit başını arkaya yasladı, gözlerini kapattı, ama uyumadı; kirpiklerinin ardından zaman zaman mila'ya bakıyordu, kadının kaşlarının arasındaki o küçük kırışığa, dilinin ucunu dişlerinin arasına sıkıştırışına.
«bitti» dedi mila bir süre sonra.
cavit gözlerini açtı. defteri uzattı mila. cavit baktı. uzun baktı. kendi eliydi çizilen, tanıdı. az önce mila'nın avuçlarının arasında duran el.
«iyi çizmişsin» dedi. sesi biraz boğuktu.
«beğenmedin.»
«beğendim.» parmağını çizginin üstünde gezdirdi, değmeden, havada. «sadece... bu el yorgun görünüyor. ben kendimi hiç yorgun görmemiştim. sen görmüşsün.»
mila bir şey demedi. kalemi kapadı, defteri kapadı, ama kucağında tuttu, geri vermedi.
«sabah iskeleye çıkacağım» dedi cavit. «o gevşeyen kısma bakmam lazım. gelir misin?»
«fırtınada mı?»
«sabaha diner. denerim ben, bilirim. bu tür fırtınalar akşam çıkar, şafakta yorulur. sabah gökyüzü yıkanmış olur, deniz durgun, her yer tuz kokar. görmelisin. çizersin.»
«peki» dedi mila. düşünmeden. sonra düşününce de vazgeçmedi. «gelirim.»
cavit gülümsedi, o küçük, zoraki olmayan gülümsemeyle. kahve yeniden kaynadı, bu kez taşmadan aldı ateşten. iki fincana döktü. uzattı birini.
«şekersiz iç» dedi. «adanın kuralı.»
«kim koymuş bu kuralı?»
«ben. şimdi.»
mila güldü, fincanı aldı. sıcaktı, avuçlarını ısıttı. dışarıda bir dalga daha kırıldı, ama önceki kadar öfkeli değildi. denizin de yorulduğu belli oluyordu. ikisi kahvelerini içtiler, konuşmadan, ama sessizlikleri konuşmadan daha çok şey söylüyordu. battaniye mila'nın omzunda kaldı. cavit almadı geri. istemedi de.
gece ilerledikçe soba küllendi, ışık soldu. cavit divanı gösterdi mila'ya, kendisi arka odaya çekileceğini söyledi. kapıda durdu bir an.
«nadya'nın defteri sende kalsın» dedi. «doldur. boş durmasın.»
kapı arkasından çekilmeden önce ekledi:
«sabah erken kalkarım. balıkçılar gelmeden fener sönmesin diye.»
mila başını salladı. defteri aldı, kapağını parmağıyla yokladı. deri eskimişti, köşeleri yumuşamış, tuz kokmuştu. içinde biri yaşamış gibi.
cavit gidince oda büyüdü sanki. divana oturdu mila, battaniyeyi dizlerine çekti. lambanın fitili giderek kısalıyordu; alevin ucu bir sağa yattı, bir sola. duvarda cavit'in eski çizimleri asılıydı, çivilere geçirilmiş kartonlar. bir tanesi fenerin kendisiydi, ama gerçeğinden daha yalnız duruyordu kâğıtta. sanki çizen kişi feneri değil de kendini çizmiş.
defteri açtı.
ilk sayfa boştu. ikincisi de. üçüncüde küçük bir el yazısı vardı, silik, kurşun kalemle. cavit'in eli değildi bu, daha yuvarlaktı harfler. nadya, diye düşündü mila. okumamalıydı belki. okudu.
«deniz bugün gri. cavit balık tutamadı, kızdı. ben kızmadım. onun kızgınlığını seviyorum çünkü hep bana değil, kendine.»
altında tarih yoktu. sadece bu üç cümle, sonra yine boşluk. mila sayfayı çevirmedi. parmağını harflerin üzerinde gezdirdi, sanki dokunursa kadın konuşacakmış gibi. kalemi buldu divanın yanındaki sepette. ucu körelmişti. çakıyla açtı, talaşları avucuna topladı.
yazmak istedi. ne yazacağını bilmedi.
uzun süre kalem elinde kaldı öylece. sonunda bir tek satır yazdı, kendi yuvarlak olmayan, dik harfleriyle:
«bir yabancının battaniyesinde ısınmak, insana yuvayı hatırlatıyor.»
beğenmedi. üstünü çizmek istedi. çizmedi. nadya'nın cümlesini de kimse çizmemişti.
lamba söndü kendiliğinden. karanlıkta gözleri yavaş yavaş alıştı; pencereden gelen soluk bir aydınlık vardı, fenerin döngüsü. her yirmi saniyede bir odayı yalayıp geçiyordu ışık huzmesi. bir gelip bir gitmesinde mila uykuya daldı, defteri göğsünün üzerinde.
rüyasında bir tren vardı, kalabalık bir peron, birinin adını sesleniyordu ama ses çıkmıyordu ağzından. uyandığında yastığı ıslaktı; ağladığını değil, terlediğini düşündü. öyle demek daha kolaydı.
dışarısı henüz ağarmamıştı. fenerin dibinde bir gürültü, ardından zincir sesi. cavit çoktan kalkmıştı. mila battaniyeyi katladı, saçını topladı, yüzünü ovaladı avuçlarıyla. kahve fincanları hâlâ tezgâhtaydı, dibinde kuruyan telve. birini kaldırdı, kokladı. şekersizdi gerçekten.
kapıyı itti.
rüzgâr dünkü kadar sert değildi ama tuzu keskindi. cavit merdivenin dibinde, dizlerinin üstünde bir ağın ipliğini onarıyordu. parmakları hızlı, alışkın. ona bakmadan konuştu.
«uyudun mu?»
«biraz.»
«divan serttir. nadya da yakınırdı.»
adı yine ağzından kolayca çıkmıştı, ama bu sefer ardından susmadı. mila merdivene oturdu, iki basamak yukarısına. denizi seyretti bir süre. ufukta bir gemi vardı, çok küçük, kımıldamıyor gibi.
«ne kadar zaman oldu?» diye sordu mila. nereden geldiğini kendisi de bilmeden.
cavit ipliği dişiyle kopardı.
«neyin?»
«onun.»
elleri durdu bir an. sonra yeniden başladı ağı örmeye, daha yavaş.
«üç kış. dördüncüsüne giriyoruz.»
«gitti mi, yoksa...»
«insan bazen gider de gitmez. bazen kalır da orada olmaz.»
bulanık bir cevaptı, mila bunu anladı ve üstelemedi. denizin bu adamı böyle yaptığını düşündü; her şeyi yarım söyleyen, gerisini dalgalara bırakan biri. belki de kendisi de öyle olmuştu son aylarda. cümlelerin sonunu getirmeyen biri.
«ben de birinden kaçıyorum» dedi mila. söyleyince şaşırdı. söylemeye niyeti yoktu.
cavit başını kaldırdı ilk kez. gözleri açık renkti, denizin bugünkü rengine yakın. bir şey sormadı. sadece bekledi.
«kaçmak yanlış kelime belki» diye düzeltti mila. «bırakıp gelmek. ya da... geri dönmemek için gitmek. ne dersen de.»
«isim koymana gerek yok.»
bu cümle mila'nın içinde bir yere değdi. isim koymaya çalışmaktan yorulmuştu zaten. herkes ondan bir açıklama bekliyordu; annesi, kız kardeşi, iş yerindeki o kadın. neden gittiğini, neden geri dönmediğini, ne düşündüğünü. burada, bu ıssız kayanın üstünde, kimse ondan cümle kurmasını istemiyordu.
«kahvaltı var mı?» diye sordu, konuyu bilerek başka yere çekerek.
cavit'in ağzının kenarı kalktı azıcık.
«peynir var. ekmek dün akşamdan. bir de balık, eğer o gemi bize bir şey bırakmadıysa.»
«ben ekmeği kızartabilirim. sobada olur mu?»
«olur. nadya da...»
durdu. bu sefer kendi durdu, mila değil.
«söyle» dedi mila usulca. «söylemek istiyorsan söyle. ben rahatsız olmam.»
cavit ağı bıraktı yanına. ellerini dizlerine dayadı, denize baktı. uzun bir sessizlikten sonra konuştu, sesi alçaktı, rüzgârla karışıyordu.
«o da ekmeği sobada kızartırdı. kenarları yansın isterdi. ben yanığını sevmem, ama onunki başkaydı. yanığını bile severdim.»
sonra sustu. mila da sustu. içeri girdiler.
soba hâlâ sıcaktı, közleri karıştırınca kırmızısı canlandı. mila ekmeği dilimledi, bıçak eski olduğundan zorlandı. cavit peyniri çıkardı bir tenekeden, kokusu keskindi, keçi peyniriydi. bir kavanoz bal da koydu masaya, kristalleşmiş, koyu.
«adada arı mı var?» diye şaşırdı mila.
«yok. balıkçılardan alıyorum. karadan getiriyorlar. ayda bir gelirler, erzak bırakırlar, mektup varsa onu da.»
«sana mektup gelir mi?»
cavit güldü, ama gülüşünde bir yorgunluk vardı.
«gelmez. yıllardır gelmez. ama ben yine de sorarım. alışkanlık.»
ekmekler kızardı, birinin kenarı fazla karardı. mila onu cavit'e uzatmadı, kendi tabağına koydu.
«yanığını ben yerim» dedi.
cavit ona baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. oturdular karşılıklı, küçük tahta masanın iki yanına. bal ekmeğe sürüldü, peynir bölündü. uzun zamandır böyle bir kahvaltı etmemişti mila; ne şehirde, ne o evde, ne kimseyle. yalnız yediği kahvaltılar vardı, ayakta, telefona bakarak. bu başkaydı. karşısında biri vardı ve o biri ona bakıyordu, ama sıkıştırmadan.
«bugün ne yapacaksın?» diye sordu cavit.
«bilmiyorum. vapur ne zaman geçer?»
«yarın. belki öbür gün. deniz izin verirse.»
«o zaman... kalıyorum galiba.»
«galiba.»
söz ağızda döndü, tuhaf bir tat bıraktı. kalmak. mila bu kelimeyi ne zamandır kullanmamıştı. hep gitmekten söz ediyordu, ayrılmaktan, bırakmaktan. kalmak fiilini unutmuş gibiydi. fincanını kaldırdı, kahve bitmişti, dibinde telve. yine de içermiş gibi yaptı, ellerinin duracak bir yeri olsun diye.
«fenere çıkabilir miyim?» diye sordu sonra. «en üste. bakmak istiyorum.»
cavit tereddüt etti. feneri kimseye göstermezdi, mila bunu sezdi. ama başını salladı sonunda.
«basamaklar diktir. yüz on yedi tane. saydım bir gün, canım sıkkındı.»
«yüz on yedi mi?»
«bir eksik bir fazla. her seferinde farklı sayıyorum. belki basamaklar değişiyor.»
mila güldü. cavit de. ilk kez ikisi birlikte, aynı anda. kısa sürdü ama oldu.
kalktılar. cavit önden gitti, kapıyı açtı. fenerin içi loştu, taş duvarlar rutubet kokuyordu. ortada demir bir merdiven kıvrılarak yükseliyordu, spiral gibi. basamaklar dardı, ayak ancak sığıyordu. cavit tırmanmaya başladı, mila arkasından. sayı saydı içinden. yirmide şaştı, kırkta bıraktı. cavit haklıydı; insan sayamıyordu buraları, ayakları unutuyordu.
yukarı çıktıkça ışık arttı. en üstte cam bir odacık vardı, dört bir yanı deniz. büyük mercek ortada duruyordu, pirinç aksamı parlatılmış, tertemiz. cavit'in tek dokunduğu şey belliydi bu; her yer tozluyken bu cam ve bu pirinç el değmiş gibi ışıldıyordu.
«vay» dedi mila. başka söz bulamadı.
ada aşağıda küçücük kalmıştı, bir avuç kaya, birkaç eğri çam. deniz her yönde uzanıyordu, ucu görünmeden. sabah güneşi bulutların arasından sızıyor, suyu yer yer gümüşe boyuyordu.
«nadya buraya çıkardı» dedi cavit. bu kez adı söylerken sesi titremedi. «saatlerce dururdu. ben aşağıda çalışırım, o burada denize bakar. ne gördüğünü sorardım. hiçbir şey, derdi. ama gözleri bir şey görüyordu, biliyorum.»
mila cama yaklaştı, alnını değdirdi soğuk yüzeye. nefesi buğuladı camı.
«belki de gitmek istediği yeri görüyordu» dedi usulca.
cavit ona baktı. uzun uzun. mila bakışın ağırlığını enseninde hissetti, dönmedi.
«sen de mi gitmek istediğin bir yeri görüyorsun?» diye sordu cavit.
mila cevap vermedi hemen. camdaki buğuyu parmağıyla sildi, dışarısı yeniden netleşti.
«ben gidilecek yerlerden bıktım» dedi sonunda. «kalınacak bir yer arıyorum galiba. onu nasıl bulacağımı bilmiyorum.»
rüzgâr fenerin tepesinde uğulduyordu, cam çerçeveler hafifçe titriyordu. aşağıda bir martı fenerin çevresinde döndü, bağırdı, uzaklaştı. cavit merceğe dokundu, parmağının ucuyla bir toz zerresini sildi olmayan.
«bazı yerler» dedi, «insanı tutar. sen fark etmeden. sonra gitmek istediğinde, kapıyı açık bulursun ama ayakların gitmez.»
mila ona döndü bu kez. yüzü sabah ışığında yumuşamıştı, sakalının arasında birkaç ak tel parlıyordu. yorgun ama huzurlu bir yüzdü. denizin yıllarca yontup şekil verdiği bir yüz.
«sen gitmedin mi hiç?» diye sordu mila.
«gittim. bir kere. onu ararken.»
«buldun mu?»
cavit denize döndü yeniden. uzaktaki gemi artık iyice küçülmüş, ufkun çizgisine karışmak üzereydi.
devamını gör...

fırtına öncesi

sabah erken, deniz kendini değiştirdi. dün akşam iskelenin altında tembel tembel çırpınan su, gece boyu bir yerde karar vermiş gibi, gri bir kütle halinde kabarıp iniyordu şimdi. mila mutfağın penceresinden baktı. ufuk çizgisi belirsizdi; gökle deniz aynı kurşun rengine boyanmış, ikisini ayıran şey silinmişti.
radyoda bir kadın sesi, gecikmeli ve boğuk, güneybatıdan gelen alçak basıncı okuyordu.
cavit atölyeye gelmeden önce mila kahvaltıyı hazırladı, ama içi rahat değildi. zeytini tabağa dizerken elinin nasıl davrandığına dikkat etti. sakin duruyordu. kendi sakinliğine güvenmedi.
kapı vurulmadan açıldı. cavit'in ceketinin omuzları ıslaktı, saçları yapışmıştı alnına.
«erken başlıyor» dedi eşikte durup. «muhtar sabah dört gibi telsizden anons yapmış. duymadın mı?»
«uyuyordum.»
«iyi ki uyumuşsun. bugün uyuyacak vaktin olmayacak.»
ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına astı. yağmur damlaları tahtaya düştü, küçük koyu lekeler yaptı. mila bir bardak sıcak süt uzattı, adam almadan önce ellerini birbirine sürttü, ısınmak için değil, bir şeyi düşünürken yaptığı bir hareket olduğunu mila artık biliyordu.
«ne kadar kötü olacak?» diye sordu.
«bilinmez. deniz böyle kabardığında iki türlü olur. ya bütün öfkesini bir gecede boşaltır gider, ya üç gün boynumuzda durur. bu sefer ikincisine benziyor.»
süt bardağının buğusu cavit'in çenesine vurdu. içmedi hemen. camdan dışarı, iskeleye baktı.
«tekneleri çekmemiz lazım» dedi. «kimse tek başına yapamaz onu. herkes herkese lazım bugün.»
mila ceketini aldı raftan. babasının eski muşamba yağmurluğu hâlâ kapının arkasında asılıydı, sararmış, çatlamış, ama sağlam. onu giydi. kollar uzun geldi. içinde babasının kokusu yoktu artık, sadece nemli kumaşın ve pasın kokusu vardı, ama bir an durup kolları katlarken elinin altında o kokuyu aradı.
«hazırım» dedi.
iskeleye indiklerinde kasaba çoktan hareket halindeydi. balıkçılar, market sahibi, fırıncının oğlu, hepsi rıhtımda toplanmış, birbirlerine bağırıyorlardı. rüzgâr sesleri parçalıyordu; bir cümle başlıyor, ortasında uçup gidiyordu. denizin yüzeyi kırışmış, kenarlarda köpük halkaları dönüyordu.
ilk teknenin halatına sarıldılar. ıslak urgan mila'nın avucunu yaktı. çekti. ayakları kayganlıkta tutunacak yer aradı.
«iki elinle» dedi cavit yanından. «vücudunu geriye ver, kollarınla değil.»
mila dediğini yaptı. tekne bir karış ilerledi kızağın üstünde. sonra bir karış daha. yağmur artık düz gelmiyordu, yandan, iğne gibi, yüzlerine çarpıyordu. konuşmak imkânsızdı. sadece çekiyorlardı, bir ritim tutturmuşlardı, ikisi de aynı anda gerileniyor, aynı anda soluk alıyorlardı, ve bu, mila fark etti, atölyede tezgâhın başında birlikte çalıştıkları zamanki o sessiz uyumun ta kendisiydi, sadece burada tuz ve rüzgâr vardı.
üçüncü tekneyi çektiklerinde eli titriyordu. cavit gördü.
«ara ver.»
«sen vermiyorsun.»
«benim ellerim buna alışkın. seninki değil.»
mila cevap vermedi, ama durmadı da. dördüncü halata uzandı. cavit bir an ona baktı, bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı, sonra vazgeçti, o da halata sarıldı.
öğleye doğru bütün tekneler karadaydı. rıhtımda insanlar birbirlerinin sırtına vuruyor, birbirlerine sıcak bir şeyler bağırıyordu; yüzleri kızarmış, gözleri yağmurdan kısılmıştı. fırıncının karısı büyük bir termostan bardaklara çay dolduruyor, dolaşıp herkese uzatıyordu. mila'ya da bir bardak verdi.
«sen ihsan'ın kızısın, değil mi?» dedi kadın, yüzüne bakarak. «aynı gözler. baban da böyle kısardı gözlerini, denize bakarken.»
mila çayı aldı. bardağın sıcağı avucundaki yanığa değince acıdı, ama bırakmadı.
«evet» dedi. «onun kızıyım.»
kadın başını salladı, bir şey daha söyleyecek gibi durdu, sonra termosunu alıp başka birine döndü. mila çayını içti. karşıda cavit, muhtarla bir şeyler konuşuyor, arada eliyle denizi işaret ediyordu. ıslak saçları alnına düşmüş, yüzü açık, kaygılı ama canlıydı. mila baktı ona. bu, şehirdeki hiçbir erkeğe benzemiyordu. şehirdeki erkekler kaygılarını gizlerdi, güçlü görünmek için. cavit gizlemiyordu. denizden korkuyordu, ve bunu göstermekten korkmuyordu, ve bu ikisi bir arada, mila'nın içinde bir yeri yumuşatıyordu, adını koyamadığı bir yeri.
atölyeye döndüklerinde ikisi de sırılsıklamdı. mila muşambayı çıkardı, altındaki kazak bile ıslaktı. cavit sobayı yaktı, kuru odunları içeri attı, kibriti çaktı. alev tutuşurken elleri gene o hareketi yaptı, birbirine sürtündü.
«üşüyorsun» dedi mila.
«ellerim hep böyle. kan gitmiyor uçlarına. çocukluktan.»
«doktora göründün mü hiç?»
«ne diyecek doktor? elin böyle işte, alışacaksın, diyecek.» güldü, ama gülüşünde bir yorgunluk vardı. «zaten alıştım.»
sobanın önünde iki sandalye çektiler. aralarına, tezgâhtan aldıkları eski bir tahta kutuyu koydular, üstüne iki bardak. cavit rakı çıkardı bir dolaptan, ihsan'ın rakısı, dedi, yıllardır duruyor, açmaya kıyamadım. iki parmak koydu bardaklara, üstüne su, buz yoktu, olsun.
«babama» dedi cavit, bardağını hafifçe kaldırıp.
«babama» diye tekrarladı mila. bardaklar değdi, boğuk bir ses çıktı.
dışarıda rüzgâr camı zorluyordu. çerçeve gevşemişti bir yerde, ıslık gibi bir ses geliyordu aralıktan. cavit kalktı, bir bez tıkadı aralığa, ses kesildi, ama tam kesilmedi, alttan gene sızıyordu.
«bu ev yaşlı» dedi otururken. «baban bin yerini tamir etti, ama deniz kenarında hiçbir şey uzun yaşamaz. tuz her şeyi yer. demiri, tahtayı, insanı.»
«insanı da mı?»
«insanı en çok.» bardağından bir yudum aldı. «buraya gelenlerin çoğu kaçar sonunda. genç olanlar. şehre giderler. tuz onları yormadan giderler. kalanlar... kalanlar zaten tuzlanmış olanlardır. onlar başka yerde yaşayamaz.»
mila ona baktı. ateşin ışığı adamın yüzünün bir yanını turuncuya boyamış, öbür yanını gölgede bırakmıştı.
«sen tuzlanmış olanlardan mısın?» diye sordu.
cavit hemen cevap vermedi. bardağını iki eliyle sardı, içine baktı, sanki cevap orada yüzüyormuş gibi.
«ben» dedi sonunda, «gitmeyi denedim bir kere. çok gençken. bir çantam vardı, otobüse bindim. iki saat sonra, dağın öbür yanında, deniz gözden kaybolunca... nefes alamadım. kalbim değil, ciğerlerim. sanki hava başka bir havaydı orada. indim, geri döndüm. bir daha denemedim.»
«nereye gidiyordun?»
«fark etmez. herhangi bir yere. buradan başka bir yere.» güldü, ama bu sefer gülüşü acı değildi, bir çeşit teslimiyet vardı içinde. «bazı insanlar bir yere ait olur, mila. seçmezler bunu. doğarlar öyle. ben denizin ait olduğu insanlardanım. deniz beni tutmuş, bırakmıyor.»
mila rakısından bir yudum aldı. anason dilini yaktı, boğazından geçerken göğsünü ısıttı.
«ben kaçanlardanım o zaman» dedi. «on sekiz yaşında kaçtım. bir daha dönmedim. on altı yıl.»
«neden kaçtın?»
soru basitti, ama cevabı mila'nın içinde yıllardır kilitli duruyordu. kimseye söylememişti tam olarak. şehirdeki hayatında herkes onun neden geldiğini bilmezdi, sadece geldiğini bilirdi.
«annem öldüğünde» dedi yavaşça, «babam çok değişti. susmaya başladı. bütün gün atölyede kalırdı, gece geç gelirdi, hiçbir şey konuşmazdı benimle. ben on beş yaşındaydım. ona bir şey söyleyemedim, o bana bir şey söyleyemedi. ikimiz de aynı acıyı yaşıyorduk, ama ayrı odalarda yaşadık onu. sonra ben dayanamadım. bu sessizliğe dayanamadım. kaçtım.»
ateş çıtırdadı. bir odun çöktü, kıvılcımlar sıçradı.
«şimdi düşünüyorum da» diye devam etti mila, sesi kısıldı, «belki babam konuşmayı bilmiyordu, sadece. belki içinde çok şey vardı ve ağzından çıkmıyordu. ve ben onu terk edilmişlik gibi anladım. oysa belki de o beni kaybetmekten korkuyordu, o yüzden hiç yaklaşamadı.»
cavit ona baktı. bir şey söylemedi hemen. bardağını kutunun üstüne koydu, tahtaya değince küçük bir ses çıktı.
«baban seni her gün andı» dedi sonunda. «her gün, mila. adını anmazdı, ama... bir müşteri gelir, genç bir kız, tezgâha yaslanır bir şey sorardı, baban ona bakardı, gözleri bir yere giderdi. sonra kendine gelirdi. bunu yüz kere gördüm. belki bin kere.»
mila'nın gözü camda döndü, dışarıya, gri suya.
«bunu bana neden söylüyorsun?»
«çünkü sen gitmeden önce bilmeni istiyorum. baban seni sevmeyi bilmiyordu, ama sevdi. bunlar farklı şeyler. bir insan sevmeyi bilmeden de sevebilir. sadece... sevgisi elinden çıkmaz. içinde kalır. bazen bütün ömür içinde kalır.»
odada bir sessizlik oldu, ama boş bir sessizlik değildi bu, dolu bir sessizlikti, kelimelerin altında akan bir sudu.
mila anladı ki adam sadece babasından bahsetmiyordu. belki de hiç babasından bahsetmiyordu.
«sen de öyle misin?» diye sordu, sesi neredeyse fısıltıydı. «sevmeyi bilmeyen, ama seven biri misin?»
cavit'in çenesi kasıldı. gözleri ateşe döndü, sonra mila'ya, sonra gene ateşe.
«ben» dedi, durakladı, «ben çok konuşan biri değilim. ellerimle konuşurum. bir sandalyeyi tamir ederim, bir tekneyi kalafat ederim, birine bir masa yaparım. söylemek istediğim şeyleri o ahşaba koyarım. ağzımdan çıkmaz, ama tahtada durur.»
«peki bana ne yaptın?» dedi mila. kendi cüretine şaştı, ama sözcük ağzından çıkmıştı bir kez.
adam ona baktı. uzun uzun, sanki cevabı yüzünde arıyormuş gibi. sonra ayağa kalktı, ocağın yanındaki kalasa doğru yürüdü, orada bir şey vardı, bezle örtülü bir şey. bezi çekti.
küçük bir sandıktı. ceviz. kapağında bir dalga oyulmuştu, iç içe geçen çizgiler, denizin bir yerde durup nefes aldığı o an.
«bunu üç gece önce bitirdim» dedi. «kimin için yaptığımı bilmeden başladım. ellerim bildi, ben bilmedim.»
mila kalktı. sandığa değdi parmak uçlarıyla. ahşap hâlâ ılıktı, sanki içinde bir şey soluk alıyordu. dalganın oyuğunda gezdirdi elini.
«bu ben miyim?»
«bilmiyorum» dedi cavit. «belki sen. belki geldiğin yer. belki geldiğin yerde bıraktığın şey.»
camdan gelen ışık değişmişti. öğle sonuydu artık, ocaktaki köz sönmeye yüz tutmuş, odaya çamsakızı ve tuz kokusu sinmişti. dışarıda bir motor sesi geçti, uzaklaştı, gitti. aralarındaki mesafe bir kol boyuydu ve o kol boyu bir denizden geniş görünüyordu mila'ya.
«neden korkuyorsun?» diye sordu adam.
soruyla cevap verirdi hep, mila bunu fark etmişti. bir şeyi söylemek istemediğinde başka bir kapı açardı, seni oraya buyur ederdi.
«ben mi korkuyorum?» dedi mila. «sen elini bile uzatmıyorsun.»
cavit'in eli havada kaldı. yarı yolda. sandığın kenarında mila'nın parmaklarına bir karış mesafede. orada durdu, titremeden, ama durdu.
«uzatırsam» dedi, «bir daha geri çekemem. ben öyleyim. bir şeye başlarsam bitiririm. bir masayı yarım bırakmam. bir tekneyi suya inmeden koymam.»
«ben bir tekne değilim.»
«hayır» dedi, sesinde bir çatlak. «sen çok daha zor bir şeysin. seni yanlış zımparalarsam iz kalır. ömür boyu.»
rüzgâr çıktı dışarıda. kapının altından ince bir çizgi halinde soğuk sızdı, mila ürperdi, ama üşüdüğünden değildi. adamın yüzüne baktı, o hırpalanmış, güneşten çatlamış, kırk yılın hava koşulunu taşıyan yüze. şakağında bir yara izi vardı, eski, beyazlamış. ona dokunmak istedi. içindeki bu istek onu ürküten şeydi asıl.
«ben yarın gidiyorum» dedi mila.
söyledi işte. sabahtan beri içinde taşıdığı taşı yere bıraktı.
adamın çenesindeki kas yine kımıldadı. elini geri çekti. sandığın kapağını kapadı yavaşça, dalga oyuğu avucunun altında kaldı.
«biliyordum» dedi. «bavulunu gördüm. kapının yanında. kilitli değil, ama dolu.»
«ada küçük. kışın burada kalınmaz. feribot haftada iki kez geliyor, sonra o da kesiliyor. sen de biliyorsun bunu.»
«biliyorum.»
«o zaman neden bu sandığı yaptın?»
cavit döndü, sırtını tezgâha dayadı. kollarını göğsünde kavuşturdu, sonra bıraktı, ellerini ne yapacağını bilemedi, sonunda cebine soktu. kocaman elleri o küçük ceplere sığmadı.
«çünkü» dedi, «bir insan bazen kalması için değil, hatırlaması için bir şey yapar. gittiğin yere götür. içine bir şey koy. bir kabuk, bir taş, ne bilirsem. açtığın zaman burnuna tuz gelsin. o kadar.»
«o kadar mı?»
«o kadar.»
ama gözleri o kadar demiyordu. mila okumayı öğrenmişti bu adamı, üç haftada, iskelede tesadüfen çarpıştıkları o ilk sabahtan beri. kelimeleri az, ama bakışları uzundu. bir cümleyi bir dakika susarak söylerdi.
öğle sonu ışığı odanın ortasına düştü, tozlar döndü içinde, ağır ağır, sanki acele edecek hiçbir yer yokmuş gibi. mila sandığı aldı kucağına. ağırdı. bir çocuk kadar ağır değil, ama boş bir şey de değil.
«feribot dokuzda» dedi. «yarın.»
«biliyorum.»
«gelecek misin iskeleye?»
adam sustu. uzun uzun sustu, o dolu sessizliklerinden biriyle. dışarıda bir martı bağırdı, keskin, kısa, sonra kesildi.
«ben veda etmeyi bilmem» dedi sonunda. «denedim bir kez. on yıl önce. kötü oldu. o gün bir kayık yaptım, kürekleri ters taktım. fark etmedim üç gün.»
mila güldü. istemeden. gözlerinin kenarı ıslandı, ama gülüyordu, ikisi bir arada oldu.
«ters mi taktın?»
«ters taktım. deniz düzeltti sonra. deniz her şeyi düzeltir, ama vakit ister.»
kapıya doğru yürüdü mila, sandık kucağında. eşikte durdu. ardına bakmadı önce, bakamadı, çünkü baksa gitmezdi, biliyordu bunu. dışarıda çam iğneleri yola serilmişti, ıslak, koyu, ayak altında kaygan. deniz aşağıda kurşun rengindeydi, kışa hazırlanıyordu o da.
«cavit» dedi, hâlâ sırtı dönük.
«efendim.»
o "efendim" onu yerinden etti. böyle çağırmıştı hep, o eski usul saygıyla, ama içinde bir şey vardı, bir yumuşaklık, kelimenin altına gizlenmiş.
«bu sandığın içine bir şey koyacağım» dedi mila. «ben gidince açma. bir yıl sonra aç.»
«bir yıl uzun.»
«sen tekneyi kalafat ederken bir yıl kısa dersin. kereste kurumadan olmaz dersin. kendine de aynısını söyle.»
adam bir şey demedi. ama mila arkasında bir hareket sezdi, tahtanın gıcırtısını, bir adımın yarısını.
«mila.»
ilk kez adıyla çağırıyordu onu. üç hafta boyunca "hanımefendi" demişti, "sen" demişti, bir kez "yabancı" demişti şakayla. şimdi adını söyledi ve ad ağzında bir tuhaf durdu, sanki ilk kez telaffuz edilen bir kelimeydi, dünyada ondan başka kimsenin bilmediği.
döndü mila. kucağındaki sandıkla, eşikte, arkasında kışa gömülen bir deniz, önünde kışa gömülen bir adamla.
«efendim» dedi. onun kelimesini geri verdi.
cavit iki adım attı. bu sefer tam attı, yarım değil. elini uzattı, o koca, nasırlı, ceviz kokan elini, mila'nın yanağına değdi. serçe parmağı şakağındaki bir tutam saçı buldu, geri itti. öyle nazik ki, o kadar iri bir adamın böyle bir naziklik saklaması mila'ya haksızlık gibi geldi.
«içine ne koyacaksın?» diye sordu, sesi boğuk.
«sana söylemem. bir yıl sonra açacaksın.»
«ya açmazsam?»
«açarsın» dedi mila. «sen bir şeyi yarım bırakmazsın. kendin söyledin.»
adam güldü. ilk kez, gerçekten, dişleri göründü, gözünün kenarında çizgiler açıldı. on yaş gençleşti bir anda, sonra gene o yaşa döndü, ama artık aynı yüz değildi.
akşama doğru mila pansiyona döndü. sandık koltuğunun altında. yol boyunca kimse görmedi onu, ada boştu, kepenkler yarı yarıya inik. bir kedi izledi onu bir süre, dut ağacının altından, sonra vazgeçti.
odasında masaya koydu sandığı. camdan liman görünüyordu, tek bir ışık yanıyordu aşağıda, bir teknenin feneri. belki onun teknesi. belki değil.
çantasından bir defter çıkardı. yıpranmış, kenarları kıvrılmış. içinden bir sayfa kopardı, üç haftadır her gece bir şeyler yazdığı o sayfalardan biri. katladı. sandığın içine koydu. yanına bir şey daha koydu: iskelede o ilk sabah cebine attığı bir midye kabuğu, içi sedefli, dışı çatlak. çarpıştıklarında yere düşmüştü elindeki. adam eğilip almış, ona uzatmıştı, "sizin mi?" diye sormuştu. değildi. ama mila "evet" demişti. neden dediğini o zaman bilmiyordu. şimdi biliyordu.
kapağı kapadı. dalga oyuğu parmaklarının altında, ılık değildi artık, ama mila avucunu üstünde tuttu, ısınana kadar.
sabah dokuza az kala iskeledeydi. sis vardı, deniz görünmüyordu, sadece suyun sesi geliyordu, taşlara vuran o tekdüze, sabırlı ses. feribot geç kaldı. bir çeyrek, sonra yarım saat. mila bavulunun üstünde oturdu, elleri ceplerinde, gözleri sisin içinde bir şey arıyor.
gelmedi.
feribot düdük çaldı, iskeleye yanaştı, palamarı attılar. birkaç kişi indi, kışlık erzak taşıyan, yüzü örtülü. mila ayağa kalktı. bavulunu aldı. bir kez daha döndü, çam yoluna, dut ağacına, boş kepenklere baktı.
gelmedi.
feribota bindi. güvertede durdu, korkuluğa yaslandı. motor homurdandı, iskele geri kaydı, sis ada ile aralarına bir perde çekti. midesinde bir taş vardı, ama bu sefer yere bırakamayacağı bir taş.
feribot açıldıkça ada silindi. önce ev silindi, sonra iskele, sonra çam sırtı. sadece sis kaldı, bir de suyun sesi.
sonra, sisin içinden, bir şey.
bir kayık. küreklerini çeken bir adam, sırtı kambur, kolları geniş. feribotun ardından geliyordu, hızla, düzensiz, deneyimli olmayan biri gibi değil, telaşlı biri gibi. kürekler suya vuruyor, kaldırıyor, gene vuruyordu.
mila korkuluğa asıldı. «cavit!» diye bağırdı. ses siste boğuldu.
kayık yaklaştı. adam başını kaldırdı. sisli, ıslak, saçları alnına yapışmış. bir şey tutuyordu havada, iki eliyle, kürekleri dizine sıkıştırmış.
ceviz sandık.
«açtım!» diye bağırdı cavit. sesi suyun üstünde geldi, kırık kırık. «bir yıl beklemedim! açtım!»
mila'nın elleri korkuluğu kavradı, beyazlaşana kadar.
«ne yazmışsın orada?» diye bağırdı adam. «ne yazmışsın da ben on yıllık kayığı yarım saatte suya indirdim?»
feribot açılıyordu, kayık geride kalıyordu, mesafe büyüyordu her saniye. ama adam kürek çekmeyi bıraktı, sandığı göğsüne bastırdı, öylece durdu sisin ortasında, bir nokta, kaybolan bir nokta.
«dur!» diye bağırdı mila kaptana, güverteden içeri koştu. «durun, birini bırakacağım, ben ineceğim!»
kaptan ona baktı, sonra sisteki kayığa, sonra gene ona. yüzünde bir şey kıpırdadı, adalıya has bir bilgi, kimin nereye ait olduğunu bilen o eski göz.
motor kesildi. feribot yavaşladı, durdu, suyun üstünde sallandı.
mila'nın yazdığı tek satırdı. defterden kopardığı sayfada, üç hafta boyunca yazdığı her şeyin altına, en son, tek bir cümle: "sen elini uzatmazsan ben feribottan atlarım."
cavit atlamamıştı. ama on yıllık kayığı suya indirmişti, kürekleri bu sefer doğru takmıştı, ve sisin içine doğru çekiyordu, kısa, sabırsız çekişlerle, adamın kollarının ne yapacağını bilen o körlüğüyle.
feribotun küpeştesinden aşağı sarkan halat merdiveni kimse ona uzatmadı. mila kendi çözdü. parmakları ıslak iple boğuşurken, arkasından bir kadın sesi, «kızım, deli misin, su buz gibi» dedi ama tutmadı kolundan. kimse tutmadı. adalıların bir âdeti vardı, sevdayı hastalık gibi görürler, karışılmaz, geçmesi beklenir.
indi merdiveni. son basamakta durdu, ayağının altında sadece su, tuzun ve yosunun kokusu yüzüne çarptı.
kayık yaklaşıyordu. sisin gri sütununun içinden önce küreklerin sesi geldi, tahtaya sürtünen bir inilti, sonra cavit'in nefesi, sonra cavit.
«atlama» dedi cavit. sesi kısıktı, sabahtan beri konuşmamış gibi. «atlama işte, geliyorum.»
«geç kaldın.»
«biliyorum.»
kayık küpesteye değdi, tahta tahtaya. cavit ayağa kalkınca sandal sallandı, adam dengesini bir kürekle tuttu, öteki elini uzattı. avucu nasırlıydı, on yıl ağ örmüş bir avuç, balık pulu girmiş çizgileri. mila o ele baktı, sonra adamın yüzüne, sisten ıslanmış kirpiklerine.
«sayfayı okudum» dedi cavit.
«öyle mi.»
«üç hafta ne yazdın, hiç okumamıştım. bugün okudum. hepsini.»
mila merdivenin son basamağında, adamın elini tutmadan durdu. yukarıdan kaptanın öksürüğü geliyordu, bir uyarı gibi, acele et gibi.
«neden bugün?»
«çünkü gidiyordun» dedi cavit. «insan bir şeyi ancak elinden kayarken doğru dürüst tutuyor. utanç verici bir şey bu. farkındayım.»
suyun üstünde martı değil, bir karabatak vardı; dalıp çıkıyor, her çıkışında biraz daha uzağa. mila ona baktı, bakışını oradan alamıyor gibi yaptı, oysa tek düşündüğü uzanan eldi.
«kayığı doğru bağladın mı bu sefer» dedi.
cavit'in ağzının kenarı kıpırdadı, gülmeye benzeyen ama gülmeyen bir şey.
«iki kez düğümledim.»
«geçen sefer bir kez bağlamıştın da sabaha karşı sürüklenmişti sandalın, karaburun'a kadar gitmişti, hatırladın mı.»
«hatırladım. o gün seni tanımıştım zaten. sandalı almaya gelmiştin, ıslak eteğinle, bana kızıyordun.»
«kızmıyordum.»
«kızıyordun. haklıydın.»
mila indi. elini tutmadı yine de, kendi indi kayığa, sandalın dengesini bozdu, ikisi de bir an savruldu, cavit onu belinden yakaladı, sonra hemen bıraktı, sanki fazla tutmak bir suçmuş gibi. sandığını kaptan yukarıdan uzattı, cavit aldı, ayaklarının dibine koydu.
feribot yeniden homurdandı. motor titredi, su köpürdü, kocaman gövde ağır ağır dönmeye başladı. kaptan aşağı bir şey seslendi, sise karıştı sözleri, belki «uğurlar olsun» belki bir küfür, belli olmadı.
sonra ikisi kaldı. iki kişi, bir sandal, çevrelerinde duvar gibi kabaran sis.
«nereye gidiyoruz» diye sordu mila.
«bilmiyorum. adaya değil şimdilik. kimse yokken oturmak istiyorum seninle. konuşmadan.»
kürekleri suya daldırdı. sandal ilerledi, sisin içinde açtığı yarık arkalarında hemen kapandı. mila sandığın üstüne oturmuştu, kollarını dizine dolamış, adamın kürek çekişini izliyordu. cavit'in her çekişinde omzundaki eski gömlek geriliyor, dikiş yerinden bir iplik oynuyordu. yamalıydı gömlek. mila o yamayı biliyordu, bir akşam kendi elleriyle dikmişti, iğneyi ters tutarak, çünkü dikiş dikmeyi hiç öğrenmemişti, adam da ona hiç «bilmiyorsun sen bunu» dememişti.
«bir şey soracağım» dedi mila. «sen bana bugüne kadar bir kez bile sevdiğini söyledin mi?»
kürekler bir an durdu. su damlaları küreğin ucundan geri döküldü, tek tek, halkalar açarak.
«söylemedim.»
«neden?»
«söyleyince bitecek sanıyordum. söylenmemiş şeyler daha uzun yaşıyor bende. babam da hiç söylememişti anneme. kırk yıl. bir kez bile. ama annem öldüğünde adam üç gün konuşmadı, sonra denize açıldı, akşam döndüğünde saçları bembeyazdı. anladım o zaman, söylememek başka, sevmemek başka.»
mila cevap vermedi. elini suya daldırdı, buz gibiydi gerçekten, o kadın haklıydı. parmaklarının ucu uyuştu.
«ben senin baban değilim» dedi sonunda. «ben kırk yıl beklemem.»
«biliyorum.»
«bugün söylemezsen inerim.»
«sisin ortasındayız. nereye ineceksin.»
«yüzerim.»
cavit kürekleri bıraktı, iki avucuyla yüzünü sildi, tuzu ve sisi. sonra öne eğildi, dirseklerini dizine dayadı, mila'ya baktı. bu kez bakışını kaçırmadı, karabatağa da bakmadı, hiçbir yere kaçmadı.
«seni seviyorum» dedi.
söyleyince ne bitti ne çöktü. sis aynı sisti, su aynı su. ama sandalın içinde bir şey yer değiştirdi, bir yükün bir yandan öbür yana kayması gibi, gövdeyi hafifçe eğen bir ağırlık.
«zor muydu» diye sordu mila.
«ölmek gibiydi.»
«yaşıyorsun ama.»
«şimdi anladım işte, yaşıyorum.»
karabatak bir daha daldı, bu sefer çıkmadı, ya da sis yuttu çıkışını. uzaklarda feribotun düdüğü öttü, cılız, kayıp bir ses, sonra o da sustu.
mila sandığın üstünden kalktı, sandalın ortasına, cavit'in oturduğu banka yaklaştı. sandal yalpaladı. adam onu bu sefer bırakmadı, belinden değil, iki yanından tuttu, sıkıca, tutmayı bilen o körlükle. alnını mila'nın karnına dayadı, oracıkta, kürekler suda salınırken.
«adaya dönmeyecek miyiz gerçekten» dedi mila, elini adamın ıslak saçlarına koyarak.
«bir saat sonra. şimdi değil. şimdi sis dağılmasın istiyorum.»
«neden.»
«çünkü sis dağılınca herkes bizi görecek. görülmemek güzel. bir saat kimse bizi görmesin.»
mila güldü, kendi de şaşırdı sesine, uzun zamandır gülmemişti öyle, boğazından geliyordu ses, hafif çatlak.
«adalılar zaten biliyor» dedi. «yukarıdaki kadın bile biliyordu. deli mi dedi bana, atlarken.»
«adalılar her şeyi bilir. ama bilmekle görmek başka. ben görülmeden biraz daha seninle kalmak istiyorum. bencillik bu.»
«öyleyse çek küreği. uzaklaşalım. görünmeyecek kadar.»
cavit doğruldu. yüzünde o gülmeye benzeyen ama gülmeyen şey yine kıpırdadı, bu sefer biraz daha ileri gitti, dudaklarına ulaştı. kürekleri kavradı. mila banka, tam karşısına oturdu, dizleri adamın dizlerine değiyordu. her çekişte biraz daha, biraz daha.
sisin içinde bir yön yoktu. ne ada belliydi, ne kıyı, ne feribotun gittiği taraf. sadece küreğin sesi vardı, tahtanın iniltisi, suyun küreğe verdiği o ıslak öpücük, bir de iki nefes, gitgide aynı ritme giren.
«bir şey daha söyleyeceğim» dedi cavit, çekerken.
«söyleme. bir tane yeter bugüne. fazlasını harcama.»
«bu başka bir şey.»
«neymiş.»
«sayfayı sakladım. kopardığın o sayfayı. cebimde. ıslandı biraz ama duruyor.»
mila elini uzattı, adamın göğüs cebine dokundu. ıslak kâğıdın hışırtısı geldi parmaklarına, katlanmış, yumuşamış bir kâğıt.
«neden sakladın.»
«ilk defa biri benim için feribottan atlayacaktı. insan böyle bir kâğıdı atmaz. torunlarıma göstereceğim.»
«bizim torunumuz mu olacak.»
cavit cevap vermedi. ama kürek çekişi bir an aksadı, sonra düzeldi, ve mila o aksamayı cevap saydı, çünkü adamı öğrenmişti, konuşmadığı yerlerden okumayı biliyordu artık.
sis, sözü verilmiş bir saat boyunca dağılmadı. belki daha uzun. ikisi de saati tutmadı. karabatak bir yerlerde daldı çıktı, feribot uzaklaştı, ada bekledi. sandalın içinde iki kişi, birbirinin dizine değen dizler, katlanmış ıslak bir kâğıt, ve nihayet söylenmiş, artık geri alınamayacak bir cümle, suyun üstünde salınıp durdu.
kürekler çekildi. bir daha. bir daha.
devamını gör...

sözlüğün en güzel kızı olabilir.
devamını gör...

"rüzgâr yine kokunu getirdi.
anlayacağın bu gece de canım burnumda."
devamını gör...

ankara.

yılın belli mevsimleri ise tekirdağ.
memleket kırklareli.

arada bir de istanbul.
devamını gör...

belki de inançsızdır.
devamını gör...

#4055174
normalde kedi fotilerini şukulamam ama iyimiş poz hehe...
devamını gör...

aynı zamanda meşhur pardon filmi de burada çekilmiştir.

(bkz: pardon)
devamını gör...

tarihin en iyi bitiricisi idir benim için.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim