1.
son tanımları
2.
dostum modernizm bizi boğuyor ya
sabahın köründe akıllı saatinin çok oturdun kalk kız biraz yürü diye bileğini titretmesiyle başlayan, gece tv karşısında 2 saat ne izleyeceğini seçemeyip hiçbir şey izlemeden uyumakla biten üzücü döngüye sahip, bunalıma girmeye hazırlanan plaza çalışanı serzenişi...
devamını gör...
3.
sarmadı kelimesinin sinefillere tek atması
dünyadaki bütün sinema kuramlarını, 100 yıllık estetik tartışmalarını ve bağımsız sinema manifestolarını tek celsede çöpe atan muazzam kelime... sarmadı...
misal adam 4 yıl mimar sinan sinema-tv okumuş, üzerne bir de yüksek lisans çakmış... sana 3 saat boyunca kalabalığı çeken tuhaf bir film açıyor, bir an bu işkenceye son vermek için ''sarmadı...'' diyorsun... ondan sonra sinefillerin çöküşü başlıyor...
- görsel dili çok güçlü bunun...
- beni sarmadı...
- 27 dakika cannes'da alkışlandı...
- sarmadı...
- bu kurgu tekniği tamamen burjuvaziyi eleştirme üzerine kurulu.
- sarmadı...
adam fransız yeni dalgası’ndan girip tarkovski’nin mühürlenmiş zamanı’ndan çıkmaya hazırlanırken sarmadı dediğin an karşındakinin gözlerindeki tüm ışık sönüyor... sarmadı herhangi bir antitez kabul edecek kelime değil çünkü...
karşındaki sana ne anlatırsa anlatsın o an ''sanat sanat için mi, toplum için mi bilemem ama benim için değil ve beni sarmadı.'' dediğin an tüm konu kapanıyor.
misal adam 4 yıl mimar sinan sinema-tv okumuş, üzerne bir de yüksek lisans çakmış... sana 3 saat boyunca kalabalığı çeken tuhaf bir film açıyor, bir an bu işkenceye son vermek için ''sarmadı...'' diyorsun... ondan sonra sinefillerin çöküşü başlıyor...
- görsel dili çok güçlü bunun...
- beni sarmadı...
- 27 dakika cannes'da alkışlandı...
- sarmadı...
- bu kurgu tekniği tamamen burjuvaziyi eleştirme üzerine kurulu.
- sarmadı...
adam fransız yeni dalgası’ndan girip tarkovski’nin mühürlenmiş zamanı’ndan çıkmaya hazırlanırken sarmadı dediğin an karşındakinin gözlerindeki tüm ışık sönüyor... sarmadı herhangi bir antitez kabul edecek kelime değil çünkü...
karşındaki sana ne anlatırsa anlatsın o an ''sanat sanat için mi, toplum için mi bilemem ama benim için değil ve beni sarmadı.'' dediğin an tüm konu kapanıyor.
devamını gör...
4.
testo taylan videolarındaki dogme 95 estetiği
ne zaman testo taylan videosu izlemeye kalksam gözüme ilk çarpan şey bu oluyor... kameramanı ya da kameramanları her kimse direkt dogme 95 manifestosunu ezbere bilen ve videoları lars von trier yönetiyormuş gibi çeken tipler.
elde taşınan ve sürekli deprem oluyormuşçasına sallanan kamera, pazar günü banyo yaptıktan sonra iç karartmak için yakılan sarı ışık, rüzgardan ve nefes sesinden patlayan ham sesler... bunları görmeye bayılıyorum videolarında. ekstra bir yapay ışık-ışıklandırma da yok... başlangıçtaki saçma intro dışında ortamda müzik yoksa ekstradan bir şeyler çalmıyor... herhangi bir jenerik yok... en güzel şey kesinlikle mekan ne sunuyorsa o çekiliyor, ekstradan bir şey yok...
kurgusal bir yapaylık zaten yok. adam geçen gün kapalı televizyon ekranına zoom atıp oradaki karartıdan diğer sahneye geçti...
kameraman gizli dogme 95 hayranı ya da türkiye şartları adamı farkında olmadan sinema tarihinin en radikal yönetmenine dönüştürdü, ortası yok...
elde taşınan ve sürekli deprem oluyormuşçasına sallanan kamera, pazar günü banyo yaptıktan sonra iç karartmak için yakılan sarı ışık, rüzgardan ve nefes sesinden patlayan ham sesler... bunları görmeye bayılıyorum videolarında. ekstra bir yapay ışık-ışıklandırma da yok... başlangıçtaki saçma intro dışında ortamda müzik yoksa ekstradan bir şeyler çalmıyor... herhangi bir jenerik yok... en güzel şey kesinlikle mekan ne sunuyorsa o çekiliyor, ekstradan bir şey yok...
kurgusal bir yapaylık zaten yok. adam geçen gün kapalı televizyon ekranına zoom atıp oradaki karartıdan diğer sahneye geçti...
kameraman gizli dogme 95 hayranı ya da türkiye şartları adamı farkında olmadan sinema tarihinin en radikal yönetmenine dönüştürdü, ortası yok...
devamını gör...
5.
yıllardır aynı pentatonik gamı dinleyip gurme takılmak
aşırı saygı duyulması gereken, adeta bir budist rahibi adanmışlığıyla sürdürülen muazzam bir inziva biçimi...
bunu başarıyla uygulayan insanlar biliyorum, tanıyorum. koskoca müzik tarihinde sağa sola kıvrılmadan, hiçbir riske girmeden, sadece aynı 5 notanın etrafında dönüp duran ritimleriyle bir ömür geçirmeyi başarmış insanlar bunlar... öylesine kıskanıyorum ki onların o kudretli kararlılıklarını...
tek sıkıntı şu ki, bu insanların yanında yanlışlıkla modern bir prodüksiyon, katmanlı bir synth bass ya da frekans oyunu açmamanız lazım... bir anda tuhaf bir şekilde ''bu müzik değil!!!'' ile başlayan ve müzisyenlere ihanet ettiğinizi vurgulayan bir nutuk başlatıyorlar...
böyle bir nutuk çekmek istemiyorsanız asla farklı, modern müzik hakkında konuşmamak lazım bunların yanında... aksi takdirde tehlikeli bir hal alıyor ortalık...
olayın sırrı aslında çok basit...
zamanında barda 12 bar blues çalınırken balkon demiri yudumlayıp ben bu işi çözdüm hissiyatına kapılmışlar... daha sonra bu özgüvenle kendilerini yabancı ilan ettikleri her şeye kapatacak bir yobazlığa erişmişler... aslında kimseye zararları olmasa mükemmel bir inziva örneği ama bugün frekanslarla insanları zehirlediklerini iddia ederek konser kapatan tarikatçılar gibi sinsi bir saldırganlıkları var bunların...
adeta bir akepeli motivasoynuyla, daw ekranı görse karmaşık uzay teknolojisi sanıp uzaklaşacak bir vizyonla, prodüksiyon masasında tarz birleştiren insanlara müzik bu değil yeaa diye elitizm kasarak saldırıyorlar...
gene de hakkını yemeyelim, bu sadakat takdire şayan.
bunu başarıyla uygulayan insanlar biliyorum, tanıyorum. koskoca müzik tarihinde sağa sola kıvrılmadan, hiçbir riske girmeden, sadece aynı 5 notanın etrafında dönüp duran ritimleriyle bir ömür geçirmeyi başarmış insanlar bunlar... öylesine kıskanıyorum ki onların o kudretli kararlılıklarını...
tek sıkıntı şu ki, bu insanların yanında yanlışlıkla modern bir prodüksiyon, katmanlı bir synth bass ya da frekans oyunu açmamanız lazım... bir anda tuhaf bir şekilde ''bu müzik değil!!!'' ile başlayan ve müzisyenlere ihanet ettiğinizi vurgulayan bir nutuk başlatıyorlar...
böyle bir nutuk çekmek istemiyorsanız asla farklı, modern müzik hakkında konuşmamak lazım bunların yanında... aksi takdirde tehlikeli bir hal alıyor ortalık...
olayın sırrı aslında çok basit...
zamanında barda 12 bar blues çalınırken balkon demiri yudumlayıp ben bu işi çözdüm hissiyatına kapılmışlar... daha sonra bu özgüvenle kendilerini yabancı ilan ettikleri her şeye kapatacak bir yobazlığa erişmişler... aslında kimseye zararları olmasa mükemmel bir inziva örneği ama bugün frekanslarla insanları zehirlediklerini iddia ederek konser kapatan tarikatçılar gibi sinsi bir saldırganlıkları var bunların...
adeta bir akepeli motivasoynuyla, daw ekranı görse karmaşık uzay teknolojisi sanıp uzaklaşacak bir vizyonla, prodüksiyon masasında tarz birleştiren insanlara müzik bu değil yeaa diye elitizm kasarak saldırıyorlar...
gene de hakkını yemeyelim, bu sadakat takdire şayan.
devamını gör...
6.
rap dinleyen kişinin iq düzeyi
ahahahaha, adam istediği ilgiyi 2 dakikada çekti, verdik ilgisini, müthiş yazarlarız.
daha sabah iq testi çözerken ''bunlar çok zor ya...' deyip kapatmıştım... mode xl'ın son albümünü beğendiğim için iq seviyemi de bugün şans eseri öğrenmiş oldum, 36 numara ayakkabı giyiyorum, 36 iq'luk bir insanmışım.
bu sözlük gerçekten çok mükemmel bir yer, insanın tüm ön yargısını yıkıp geçiyor... kim derdi ki 50'sine (belki de 60?!) merdiven dayamış, sözlükte torunu yaşındaki insanların ilgisini kazanmak için memeli fotoğraflarını paylaşmaktan gocunmayan prostatlı bir amcanın bana böyle bir iyiliği dokunacak...
gerçekten mutlu oldum ben... teşekkürler erken amca, büyük ihtimalle ben nerede yanlış yaptım da bu yaşta gençlerin ortamında meme ucu sergileyen bir figürana dönüştüm sancısını bastırmak için millete iq analizi kasman olmasa böyle güzel bir iyiliğe vesile olamayacaktın...
muhtemelen kızın yaşında birinin önerisini dinlemezsin, minicik bir 'her şeyi ben bilirim yobazlığı sezdim sende ama ben yine de yazayım amcam.
sen yine git balkonda sirke dök, örgüt bülteni okuyup devrim hayalleri kur, tansiyonunu ölç, prostat muayeneni ol ama lütfen bir ara farazi'nin samplelarına, veyasin'in beatlerine, kayra'nın lirikalitesine bi göz gezdir, inan ben de senin gibi oldies but goldies diye düşünüyordum ama inan ki bazı rap&hip-hop albümleri şahane...
daha sabah iq testi çözerken ''bunlar çok zor ya...' deyip kapatmıştım... mode xl'ın son albümünü beğendiğim için iq seviyemi de bugün şans eseri öğrenmiş oldum, 36 numara ayakkabı giyiyorum, 36 iq'luk bir insanmışım.
bu sözlük gerçekten çok mükemmel bir yer, insanın tüm ön yargısını yıkıp geçiyor... kim derdi ki 50'sine (belki de 60?!) merdiven dayamış, sözlükte torunu yaşındaki insanların ilgisini kazanmak için memeli fotoğraflarını paylaşmaktan gocunmayan prostatlı bir amcanın bana böyle bir iyiliği dokunacak...
gerçekten mutlu oldum ben... teşekkürler erken amca, büyük ihtimalle ben nerede yanlış yaptım da bu yaşta gençlerin ortamında meme ucu sergileyen bir figürana dönüştüm sancısını bastırmak için millete iq analizi kasman olmasa böyle güzel bir iyiliğe vesile olamayacaktın...
muhtemelen kızın yaşında birinin önerisini dinlemezsin, minicik bir 'her şeyi ben bilirim yobazlığı sezdim sende ama ben yine de yazayım amcam.
sen yine git balkonda sirke dök, örgüt bülteni okuyup devrim hayalleri kur, tansiyonunu ölç, prostat muayeneni ol ama lütfen bir ara farazi'nin samplelarına, veyasin'in beatlerine, kayra'nın lirikalitesine bi göz gezdir, inan ben de senin gibi oldies but goldies diye düşünüyordum ama inan ki bazı rap&hip-hop albümleri şahane...
devamını gör...
7.
sözlük kavgasını en iyi anlatacak yönetmen
bence michael haneke.
çünkü sözlük kavgasında da haneke filmlerinde olduğu gibi kimsenin gerçekten bağırıp çıldırdığını düşünmüyorum. küfürlerin havaya uçtuğu son kavgayı saymazsak genelde kavgalar masum bir entry sonrası çıkıyor... masum bir yenge entrysi, masum bir burç entrysi ya da bunun gibi bir şeyden patlayan kavgalar görüyorum geldiğimden beri... bir de kavganın çıkış sebebi genelde 3 entry sonrası unutulduğu ve kavgaya başkaları da dahil olduğu için bu karakter analizlerini en güzel haneke yapabilir.
çünkü sözlük kavgasının asıl tuhaflığı kavganın kendisinde değil, insanların kavga ettikçe kendileri hakkında istemeden bilgi vermesinde... ilk entryde yengelerimiz fazla duygusal deniyor, beş entry sonra bir adam diğerinin çocukluğunda yeterince ilgi görmediğini iddia ediyor... ardından adresler havada uçuşmaya başlıyor... sonra bakıyorsun ki adamın kaç bira içip sözlüğe geldiğini öğreniyorsun falan...
kimse birbirini tanımıyor ama herkes karşısındakinin adresine kadar çözmüş durumda.
çünkü burada asıl mesele kimin haklı olduğu değil. insanların hiçbir şey olmamış bir yerden nasıl yavaş yavaş birbirlerinden nefret etmeye başladığı... hangi haneke filmini izlesem hep buna denk geliyorum.
mesela tarantino bunu yapamaz.
tarantino çekse herkes çok eğlenir... herkes birbirine küfreder, masaya vurur, uzun uzun konuşur, araya popüler kültür referansları girer falan... ama sözlük kavgaları böyle değil, komik olacak kadar kötü ve tatsız, tuzsuz... eski sözlüklerin kavgalarını özlüyorum o yüzden.
çünkü sözlük kavgasında da haneke filmlerinde olduğu gibi kimsenin gerçekten bağırıp çıldırdığını düşünmüyorum. küfürlerin havaya uçtuğu son kavgayı saymazsak genelde kavgalar masum bir entry sonrası çıkıyor... masum bir yenge entrysi, masum bir burç entrysi ya da bunun gibi bir şeyden patlayan kavgalar görüyorum geldiğimden beri... bir de kavganın çıkış sebebi genelde 3 entry sonrası unutulduğu ve kavgaya başkaları da dahil olduğu için bu karakter analizlerini en güzel haneke yapabilir.
çünkü sözlük kavgasının asıl tuhaflığı kavganın kendisinde değil, insanların kavga ettikçe kendileri hakkında istemeden bilgi vermesinde... ilk entryde yengelerimiz fazla duygusal deniyor, beş entry sonra bir adam diğerinin çocukluğunda yeterince ilgi görmediğini iddia ediyor... ardından adresler havada uçuşmaya başlıyor... sonra bakıyorsun ki adamın kaç bira içip sözlüğe geldiğini öğreniyorsun falan...
kimse birbirini tanımıyor ama herkes karşısındakinin adresine kadar çözmüş durumda.
çünkü burada asıl mesele kimin haklı olduğu değil. insanların hiçbir şey olmamış bir yerden nasıl yavaş yavaş birbirlerinden nefret etmeye başladığı... hangi haneke filmini izlesem hep buna denk geliyorum.
mesela tarantino bunu yapamaz.
tarantino çekse herkes çok eğlenir... herkes birbirine küfreder, masaya vurur, uzun uzun konuşur, araya popüler kültür referansları girer falan... ama sözlük kavgaları böyle değil, komik olacak kadar kötü ve tatsız, tuzsuz... eski sözlüklerin kavgalarını özlüyorum o yüzden.
devamını gör...
8.
kubrick filmlerinde sıkılmanın kültür göstergesi olması
şu hayatta en nefret ettiğim hayran kitlesini düşünüyorum. ilk sırayı radiohead hayranları alıyor. ikinci sıramda kubrick hayranları var... nefret etme sebebim tamamen kendilerine karşı duyduğum kıskançlık... asla onlar kadar sabırlı bir sinefil olamayacağımın bilincindeyim...
yirmi dakika boyunca bir adamın sadece pencereye bakmasını izleyebilecek kadar olgun ve sabırlı insanlar bunlar... ayrıca entelektüel itibarlarını bu kadar düşünmelerini o kadar kıskanıyorum ki... sıkılsalar bile asla itibarları düşecek diye söyleyemiyorlar.
çünkü bu insanlarda sıkılmak bile kültürel bir deneyim. normal insan üç saat boyunca hiçbir şey olmayınca sıkılır, kubrick hayranı filmin temposunun onu rahatsız emtesine bayılır...
bunlar sıkılmalarının estetik değerini keşfeden insanlar... o kadar kıskanıyorum ki bunları... misal ben dün gece l'annee derniere a marienbad açtım, küfür ederek kapattım.
hatta bu kubrick hayranları ne kadar sıkılırlarsa o kadar gururlanırlar.... üç saat boyunca kıpırdamadan oturup hiçbir şey anlamamış olmak onlar için başarısızlık değil, sinemasal dayanıklılık belgesi. film bitince hiçbirinin ağzından çok sıkıldım dediğini duyamazsınız... olsa olsa seyirciyi konfor alanından çıkaran bir deneyimdi dediklerini duyabilirsiniz.
ayrıca bunların hakkında çok tuhaf bir gözlemim oldu... sıkılan bir insanın yaptığı ilk şey saate bakmak olur di mi? bunlar asla saate bakmıyorlar... çünkü biliyorlar ki saate bakınca filmin zaman algısı bozulacak.
çünkü kubrick hayranları biliyor ki, bir film ne kadar sıkıcı ve dayanılmazsa o kadar iyidir.
yirmi dakika boyunca bir adamın sadece pencereye bakmasını izleyebilecek kadar olgun ve sabırlı insanlar bunlar... ayrıca entelektüel itibarlarını bu kadar düşünmelerini o kadar kıskanıyorum ki... sıkılsalar bile asla itibarları düşecek diye söyleyemiyorlar.
çünkü bu insanlarda sıkılmak bile kültürel bir deneyim. normal insan üç saat boyunca hiçbir şey olmayınca sıkılır, kubrick hayranı filmin temposunun onu rahatsız emtesine bayılır...
bunlar sıkılmalarının estetik değerini keşfeden insanlar... o kadar kıskanıyorum ki bunları... misal ben dün gece l'annee derniere a marienbad açtım, küfür ederek kapattım.
hatta bu kubrick hayranları ne kadar sıkılırlarsa o kadar gururlanırlar.... üç saat boyunca kıpırdamadan oturup hiçbir şey anlamamış olmak onlar için başarısızlık değil, sinemasal dayanıklılık belgesi. film bitince hiçbirinin ağzından çok sıkıldım dediğini duyamazsınız... olsa olsa seyirciyi konfor alanından çıkaran bir deneyimdi dediklerini duyabilirsiniz.
ayrıca bunların hakkında çok tuhaf bir gözlemim oldu... sıkılan bir insanın yaptığı ilk şey saate bakmak olur di mi? bunlar asla saate bakmıyorlar... çünkü biliyorlar ki saate bakınca filmin zaman algısı bozulacak.
çünkü kubrick hayranları biliyor ki, bir film ne kadar sıkıcı ve dayanılmazsa o kadar iyidir.
devamını gör...
9.
sinefilleri niçin öldürmeliyiz
çünkü onlar ağırkanlı insanlardır.
değişen bir sinema dünyasına karşı
16 milimetrelik filmler gibi katı
festival katalogları gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, ukala ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca başyapıt derler.
filmin hiçbir şeyi olmasa da
uzun sürmüş görünmek gibi bir hünerleri vardır.
her şeyi hafife alır ve herkese
sen bunu anlamamışsın derler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
bir gün olsun görüntü yönetmenini akıllarına getirmeden
düşünemezler…
ve birbirlerinin yönetmenlerini överek
kendi sinema bilgilerini büyütmeye çalışırlar.
çünkü onlar dört saatlik filmleri savunurlar
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarda ezildikçe içeride arthouse kesilirler.
gișe filmlerini izlemez ve sinemaya
ancak bir iran filmi gelirse ilgi gösterirler.
adım başı sinema salonu olsa da şehirlerinde
temiz bir film izleyemez ve her zaman
bir karış siyah beyazlıkla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştiremezler
evlerinde kubrick, bergman ve tarkovsky vardır.
bir gün olsun marvel izlemez
ve letterboxd hesaplarını ancak yatarken kapatırlar.
değişen bir sinema dünyasına karşı
16 milimetrelik filmler gibi katı
festival katalogları gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, ukala ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca başyapıt derler.
filmin hiçbir şeyi olmasa da
uzun sürmüş görünmek gibi bir hünerleri vardır.
her şeyi hafife alır ve herkese
sen bunu anlamamışsın derler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
bir gün olsun görüntü yönetmenini akıllarına getirmeden
düşünemezler…
ve birbirlerinin yönetmenlerini överek
kendi sinema bilgilerini büyütmeye çalışırlar.
çünkü onlar dört saatlik filmleri savunurlar
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarda ezildikçe içeride arthouse kesilirler.
gișe filmlerini izlemez ve sinemaya
ancak bir iran filmi gelirse ilgi gösterirler.
adım başı sinema salonu olsa da şehirlerinde
temiz bir film izleyemez ve her zaman
bir karış siyah beyazlıkla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştiremezler
evlerinde kubrick, bergman ve tarkovsky vardır.
bir gün olsun marvel izlemez
ve letterboxd hesaplarını ancak yatarken kapatırlar.
devamını gör...
10.
sözlük kavgasını gaspar noe tarzıyla filme almak
film sözlüğün ana sayfasında başlıyor. kamera tepeden bakıyor...
ortada hiçbir kavga yok en başında, kimisi fotoğraflar başlığına fotoğraf atıyor, kimisi içmedeyiz normal sözlük başlığında balkon demiri tadına sahip birasını paylaşıyor... sonrasında normal sözlük yazarlarının kutsalı olan yengeler hakkında başlıklar ve entryler girilmeye başlıyor...
burada kamera yavaş yavaş ters dönmeye başlıyor...
bir şeyler olacağını hissettiren hafif gerilim dolu bir müzik girmeye başlıyor ve kamera bir yazarın ismine odaklanıyor önce, renkler yavaş yavaş insanı gerecek şekilde soluklaşıyor ve bir entry göze çarpıyor... ''kardeşim sen meriçsin, yengeleri ağzına alma!'' i
nsanı geren elektronik müzik daha da belirginleşiyor, bir nick beliriyor ekranda... bu ''evet, yengeç burcu kadınıyım...'' diye bir entry giriyor ve üç farklı ses beliriyor o sırada... fısıltıyla ''ilgi manyağı...'' diyor birisi, hemen ardından ''sen de az değilsin.'' diye bağırıyor bir başkası... en sonuncu ses normal konuşma tarzıyla ''yengem, canım yengem...'' diyor.
bir tarafta yengeciler ve onları meriçler diye suçlayanlar, diğer tarafta tarafta yengeç burcunu savunanlar ve hayatında bir tane yengeç kadını tarafından terk edilmiş gibi davrananlar var...
kamera tam o sırada sadece “ben yengeç burcuyum” dediği için kendisini bir anda davanın sanığı olarak bulan kadın yazara odaklanıyor..
kadın ne olduğunu anlamaya çalışırken kamera nickine gereğinden fazla yaklaşıyor... ekrandaki nicki büyüyor, küçülüyor, tekrar büyüyor. fondaki elektronik uğultu artık iyice rahatsız edici bir hal almış, sanki birazdan çok önemli bir şey olacakmış gibi gerilim yaratıyor ama aslında ortada hala hiçbir suç yok. kadın sadece yengeç burcu olduğunu söylemiş...
tam o anda ekran ikiye bölünüyor ve ekranın sağ köşesinde farklı bir nick beliriyor... oldukça sakin ve akıllı bir insan izlenimi uyandıran bu nick bir anda gelene geçene korkunç biçimde saldırmaya başlıyor... önce insanlara kendisi sövüyor ve hemen ardından kendine sövdürmeye başlıyor. çok şey biliyor gibi davranan bu yazar önce yengecilere saldırıyor, hemen ardından onları meriç olarak yadırgayanlara sövüyor ve en son suçsuz, günhsız yengeç burcu kadına sövüyor... ekran artık negatif bir renge dönüşüyor, müzik insanı korkunç biçimde sağır ederken ekranın belirli yerlerinde andropoz yazısı beliriyor.
film bitiyor.
ortada hiçbir kavga yok en başında, kimisi fotoğraflar başlığına fotoğraf atıyor, kimisi içmedeyiz normal sözlük başlığında balkon demiri tadına sahip birasını paylaşıyor... sonrasında normal sözlük yazarlarının kutsalı olan yengeler hakkında başlıklar ve entryler girilmeye başlıyor...
burada kamera yavaş yavaş ters dönmeye başlıyor...
bir şeyler olacağını hissettiren hafif gerilim dolu bir müzik girmeye başlıyor ve kamera bir yazarın ismine odaklanıyor önce, renkler yavaş yavaş insanı gerecek şekilde soluklaşıyor ve bir entry göze çarpıyor... ''kardeşim sen meriçsin, yengeleri ağzına alma!'' i
nsanı geren elektronik müzik daha da belirginleşiyor, bir nick beliriyor ekranda... bu ''evet, yengeç burcu kadınıyım...'' diye bir entry giriyor ve üç farklı ses beliriyor o sırada... fısıltıyla ''ilgi manyağı...'' diyor birisi, hemen ardından ''sen de az değilsin.'' diye bağırıyor bir başkası... en sonuncu ses normal konuşma tarzıyla ''yengem, canım yengem...'' diyor.
bir tarafta yengeciler ve onları meriçler diye suçlayanlar, diğer tarafta tarafta yengeç burcunu savunanlar ve hayatında bir tane yengeç kadını tarafından terk edilmiş gibi davrananlar var...
kamera tam o sırada sadece “ben yengeç burcuyum” dediği için kendisini bir anda davanın sanığı olarak bulan kadın yazara odaklanıyor..
kadın ne olduğunu anlamaya çalışırken kamera nickine gereğinden fazla yaklaşıyor... ekrandaki nicki büyüyor, küçülüyor, tekrar büyüyor. fondaki elektronik uğultu artık iyice rahatsız edici bir hal almış, sanki birazdan çok önemli bir şey olacakmış gibi gerilim yaratıyor ama aslında ortada hala hiçbir suç yok. kadın sadece yengeç burcu olduğunu söylemiş...
tam o anda ekran ikiye bölünüyor ve ekranın sağ köşesinde farklı bir nick beliriyor... oldukça sakin ve akıllı bir insan izlenimi uyandıran bu nick bir anda gelene geçene korkunç biçimde saldırmaya başlıyor... önce insanlara kendisi sövüyor ve hemen ardından kendine sövdürmeye başlıyor. çok şey biliyor gibi davranan bu yazar önce yengecilere saldırıyor, hemen ardından onları meriç olarak yadırgayanlara sövüyor ve en son suçsuz, günhsız yengeç burcu kadına sövüyor... ekran artık negatif bir renge dönüşüyor, müzik insanı korkunç biçimde sağır ederken ekranın belirli yerlerinde andropoz yazısı beliriyor.
film bitiyor.
devamını gör...
13.
zenci rap dinleye dinleye filolog olan insan
çok enteresan bir tarz... dinleyenlerin asla ortası yok... yani ya çok entelektüel bir insan oluyor bunu dinleyen ya da getto hissini fazla içselleştirip mahallede yürüyüşü, duruşu komple değiştiren absürt bir tipe dönüşüyor... yani bir anda kelimelerle oynayan bir filolog da olabiliyorsunuz, mahalledeki garibanı darlayan serseri de, enteresan yani, düz, vasat bir dinleyicisini henüz gömedim.
sırf bu yüzden ben de dinleyemiyorum bunu, ortalama bir insan olduğum için niteliklerim dinlemeyi karşılamıyor... kriminal olamayacak kadar korkağım, entelektüel olamayacak kadar tembelim...
sırf bu yüzden ben de dinleyemiyorum bunu, ortalama bir insan olduğum için niteliklerim dinlemeyi karşılamıyor... kriminal olamayacak kadar korkağım, entelektüel olamayacak kadar tembelim...
devamını gör...
14.
post-rock dinleyicisinin müzikten beklentisini düşürmesi
post-rock öylesine güzel ve öylesine insanı minimal bir yaşama iten bir tarz ki zamanla müzikten beklentilerinizi de minimalize ediyor.
eskiden dinlediğim müzikten gerçekten bir şeyler bekliyordum. melodisi beni içine çeksin, nakaratı kafamda çalsın dursun... vokalin sesine hayranlık duyayım, gitarı şöyle bir yerden girsin de oha diyebileyim.
sonra post-rock dinlemeye başladım.
yavaş yavaş post-rockın içerisine girdikçe 9 dakika boyunca tekrar eden iki akor için çok iyiymiş diyebiliyorum...
misal eskiden bir şarkının bir kısmı çok fazla aklımda kalırdı. bu bana tuhaf bir ilham verirdi... şarkının adından, anlattıklarından tutun kadrosunda çalanların kullandığı ekipmanlara kadar araştırırdım.
şimdilerde dinlediğim şarkıların çoğunun adını hatırlamıyorum. dikkat etmiyorum çünkü... tek beklentim 7. dakikada davulun biraz daha yükselmesi...
bir ara fark ettim ki eskiden bir şarkının beni şaşırtmasını isterken artık şaşırtmamasını istiyorum... gitar aynı şeyi çalsın, davul aynı yerde dursun, kimse bir şey anlatmaya çalışmasın, şarkı bir yere varacakmış gibi hissettirsin ama mümkünse varmasın...
eskiden bu şarkı hayatımı değiştirdi diyordum.
şimdi güzel şarkıymış, hiçbir şey olmadı diyorum.
eskiden dinlediğim müzikten gerçekten bir şeyler bekliyordum. melodisi beni içine çeksin, nakaratı kafamda çalsın dursun... vokalin sesine hayranlık duyayım, gitarı şöyle bir yerden girsin de oha diyebileyim.
sonra post-rock dinlemeye başladım.
yavaş yavaş post-rockın içerisine girdikçe 9 dakika boyunca tekrar eden iki akor için çok iyiymiş diyebiliyorum...
misal eskiden bir şarkının bir kısmı çok fazla aklımda kalırdı. bu bana tuhaf bir ilham verirdi... şarkının adından, anlattıklarından tutun kadrosunda çalanların kullandığı ekipmanlara kadar araştırırdım.
şimdilerde dinlediğim şarkıların çoğunun adını hatırlamıyorum. dikkat etmiyorum çünkü... tek beklentim 7. dakikada davulun biraz daha yükselmesi...
bir ara fark ettim ki eskiden bir şarkının beni şaşırtmasını isterken artık şaşırtmamasını istiyorum... gitar aynı şeyi çalsın, davul aynı yerde dursun, kimse bir şey anlatmaya çalışmasın, şarkı bir yere varacakmış gibi hissettirsin ama mümkünse varmasın...
eskiden bu şarkı hayatımı değiştirdi diyordum.
şimdi güzel şarkıymış, hiçbir şey olmadı diyorum.
devamını gör...
15.
anathema dinleyen arkadaşın evine belediyeyle girmek
günlerdir doğru şeyi yapıp yapmadığımı sorguluyorum sözlük.
yıllardır tanıdığım ve enerjisine hayran olduğum bir arkadaşımın yıllar önce anathema dinlediği kötü, karanlık bir dönemi olmuştu. antimatter'lar, shamrain'ler havada uçuşuyordu. kendisine destek olma amaçlı birkaç aylık bir rehabilitasyon süreci başlatmış, stooges, cramps, buzzcocks falan dinleterek çocuğu kendine getirmiştik.
çok şükür toparlamıştı... yani biz öyle sanıyorduk aslında... fark ettim ki geçenlerde tekrar kurumsal depresyona girmiş öküz. battaniye altı ağıt popuna tekrar bulaşmış... baktım enerjisi düşük, hülyalı hülyalı bakıyor... dayanamadım mesaj attım, ''nasılsın?” diye sordum. gelen cevap “we are here because we're here...”.
o an bütün hayat enerjimi emildi be sözlük...
normalde yanında olup iyileştirmeye çalışacağımı düşünen benim bile artık tahammülüm kalmadı.boka tekrar bulaştığını hisseder hissetmez ilk iş belediyeyi aradım... ihbar ettim onu... belediye ekipleriyle eve girdik.
ev aramasında alternative 4'ü dexter gibi havalandırmanın içine saklamış, arayınca bulamayalım diye oraya koymuş herhalde... hayır spotify'dan dinlediği yetmezmiş gibi albümü gidip fiziksel olarak da satın almış.
daha da kötüsü mutfakta deeper into the night albümünü bulduk.
shamrain'e de bulaşmış... aah ah...
adam yaklaşık 1,5 yıldır kimseye hissettirmeden gizli gizli anathema dinliyormuş. en son evresinde fark ettik. daha da kötüsü olay hukuki bir boyut kazandı. çünkü kendi dinlediği yetmezmiş gibi flörtlerine de antimatter falan atıyormuş. bu boku dinlemekle kalmıyor, insanlara öneriyormuş.
yani mesele artık kişisel olmaktan çıktı. sanıyorum rehabilitasyon kapsamında kendisine türk punk dinletecekler.
oysa ki yıllar önce uyarmıştım...
“bak,” demiştim, “insanlar sana benim gibi davranmaz. garage punk falan dinletmezler. gider türk punk dinletirler. vallahi kahrolursun kalitesizlik içinde... etrafını liseli bebeler sarar.” demiştim yani. dedim be, dedim... dedim!
aaah ah.
içim yanıyor içim.
yıllardır tanıdığım ve enerjisine hayran olduğum bir arkadaşımın yıllar önce anathema dinlediği kötü, karanlık bir dönemi olmuştu. antimatter'lar, shamrain'ler havada uçuşuyordu. kendisine destek olma amaçlı birkaç aylık bir rehabilitasyon süreci başlatmış, stooges, cramps, buzzcocks falan dinleterek çocuğu kendine getirmiştik.
çok şükür toparlamıştı... yani biz öyle sanıyorduk aslında... fark ettim ki geçenlerde tekrar kurumsal depresyona girmiş öküz. battaniye altı ağıt popuna tekrar bulaşmış... baktım enerjisi düşük, hülyalı hülyalı bakıyor... dayanamadım mesaj attım, ''nasılsın?” diye sordum. gelen cevap “we are here because we're here...”.
o an bütün hayat enerjimi emildi be sözlük...
normalde yanında olup iyileştirmeye çalışacağımı düşünen benim bile artık tahammülüm kalmadı.boka tekrar bulaştığını hisseder hissetmez ilk iş belediyeyi aradım... ihbar ettim onu... belediye ekipleriyle eve girdik.
ev aramasında alternative 4'ü dexter gibi havalandırmanın içine saklamış, arayınca bulamayalım diye oraya koymuş herhalde... hayır spotify'dan dinlediği yetmezmiş gibi albümü gidip fiziksel olarak da satın almış.
daha da kötüsü mutfakta deeper into the night albümünü bulduk.
shamrain'e de bulaşmış... aah ah...
adam yaklaşık 1,5 yıldır kimseye hissettirmeden gizli gizli anathema dinliyormuş. en son evresinde fark ettik. daha da kötüsü olay hukuki bir boyut kazandı. çünkü kendi dinlediği yetmezmiş gibi flörtlerine de antimatter falan atıyormuş. bu boku dinlemekle kalmıyor, insanlara öneriyormuş.
yani mesele artık kişisel olmaktan çıktı. sanıyorum rehabilitasyon kapsamında kendisine türk punk dinletecekler.
oysa ki yıllar önce uyarmıştım...
“bak,” demiştim, “insanlar sana benim gibi davranmaz. garage punk falan dinletmezler. gider türk punk dinletirler. vallahi kahrolursun kalitesizlik içinde... etrafını liseli bebeler sarar.” demiştim yani. dedim be, dedim... dedim!
aaah ah.
içim yanıyor içim.
devamını gör...
16.
anın fotoğrafı
17.
refah devleti dertsizliğinden türeyen züppe sineması
işsizlik, kira, trafik, aile baskısı, gelecek kaygısı falan gibi ufak tefek dertleri olmayan insanların hayatın anlamsızlığı üzerine iki buçuk saat film çekmesiyle ortaya çıkan sinema türü... bu film türünün kurallarından bahsetmek istiyorum biraz.
öncelikle karakterin hayatında mümkün olduğunca az gerçek problem olacak. kira derdi yok, sağlık sistemiyle kavgası yok, ailesi nispeten normal, cebinde para var, şehir yaşanabilir. yani bizim ülkede şükür sebebi diye anlatılabilecek ne varsa karakterde mevcut.
sonra bütün bunlara rağmen karakter mutsuz olacak.
ama öyle normal mutsuzluk değil. param yok değil, ilişkim kötü değil, yarın ne yiyeceğim gibi kolay şeyler değil..hayatımda bir şey eksik ama ne olduğunu bilmiyorum seviyesinde, son derece steril bir mutsuzluk.
filmin ortasında mutlaka bir parti sahnesi gelir. herkes güzel, herkes eğitimli, herkes şık. insanlar şarap içerken karakter bir köşede boş boş bakar. biri yanına gelip iyi misin? der. karakter iyiyim der. işte filmin asıl olayı burada başlar... karakter iyi değildir ve inanın ne izleyici ne de karakter sorunu anlayabilir, anlatabilir...
joachim trier bu türün önemli isimlerinden biri mesela. adamın sinemasında karakterlerin hayatına dışarıdan baktığında ya bunun ne derdi var diye sorduruyor, film ilerledikçe karakter sana bunun aslında çok daha sofistike bir dert olduğu ortaya çıkıyor... burjuva draması.
bizim ülkede de bu sinemanın acayip sevilmesi komik geliyor bana... çünkü türk izleyicisi iki saat boyunca norveçli birinin hayatında hiçbir sorun bulamayıp sonunda adamla empati yapabilmesi çok enteresan.
öncelikle karakterin hayatında mümkün olduğunca az gerçek problem olacak. kira derdi yok, sağlık sistemiyle kavgası yok, ailesi nispeten normal, cebinde para var, şehir yaşanabilir. yani bizim ülkede şükür sebebi diye anlatılabilecek ne varsa karakterde mevcut.
sonra bütün bunlara rağmen karakter mutsuz olacak.
ama öyle normal mutsuzluk değil. param yok değil, ilişkim kötü değil, yarın ne yiyeceğim gibi kolay şeyler değil..hayatımda bir şey eksik ama ne olduğunu bilmiyorum seviyesinde, son derece steril bir mutsuzluk.
filmin ortasında mutlaka bir parti sahnesi gelir. herkes güzel, herkes eğitimli, herkes şık. insanlar şarap içerken karakter bir köşede boş boş bakar. biri yanına gelip iyi misin? der. karakter iyiyim der. işte filmin asıl olayı burada başlar... karakter iyi değildir ve inanın ne izleyici ne de karakter sorunu anlayabilir, anlatabilir...
joachim trier bu türün önemli isimlerinden biri mesela. adamın sinemasında karakterlerin hayatına dışarıdan baktığında ya bunun ne derdi var diye sorduruyor, film ilerledikçe karakter sana bunun aslında çok daha sofistike bir dert olduğu ortaya çıkıyor... burjuva draması.
bizim ülkede de bu sinemanın acayip sevilmesi komik geliyor bana... çünkü türk izleyicisi iki saat boyunca norveçli birinin hayatında hiçbir sorun bulamayıp sonunda adamla empati yapabilmesi çok enteresan.
devamını gör...
18.
oslo 31 ağustos
ben bu yönetmenin filmlerini sevemiyorum ya... özellikle bu üçlemeyi hiç beğenmiyorum... reprise, oslo 31 ağustos ve dünyanın en kötü insanı... hadi üçüncü filmde kendimden bir şeyler buldum ama özellikle bu filmi hiç beğenmedim, beğenemedim.
bu filmdeki burjuva bunalımı beni en iten şeylerden birisi film için... özellikla anders'in kimse beni anlamıyor şovu o kadar ucuz ve basit ki... tamam, harika bir potansiyeli varken hiç etmiş bir şımarık karakterin hayatı, senaryoda bakınca böyle, e pratikte? yok... o kibri doğru düzgün hissedemiyoruz bile...
burada birçoğumuz depresyona girmiş insanlarız... depresyon gibi bile gelmiyor adamın hayatı, etrafa verilen zarar, kendine verilen zarar, o pis hissiyat, dibe vuruş ve hatta yersiz öfkenin kırıntısı bile yok.
estetik olarak hoş görüntüler, güzel sinematografi ama hikaye olarak kötü bir senaryo var ortada... yani ben asla tekrar hatırlamam bu filmi... yani insanlar yazmışlar ''çok vurucu ve gerçekçi bir iş görüşmesi...'' diye, bunu diyen insanlar hiç iş görüşmesine gitmemiş gibiler ya. neymiş efendim adam sisteme baş kaldırıyormuş, aynen kanka.
yönetmenin hemen tüm filmlerindeki kilit karakterleri her şeye sahip olan ama ne yapacağını bilmeyen enteresan karakterlerle dolu. bi nebze güzel bi fikir ama bu kadar kötü yazılmamalılar.
bu filmdeki burjuva bunalımı beni en iten şeylerden birisi film için... özellikla anders'in kimse beni anlamıyor şovu o kadar ucuz ve basit ki... tamam, harika bir potansiyeli varken hiç etmiş bir şımarık karakterin hayatı, senaryoda bakınca böyle, e pratikte? yok... o kibri doğru düzgün hissedemiyoruz bile...
burada birçoğumuz depresyona girmiş insanlarız... depresyon gibi bile gelmiyor adamın hayatı, etrafa verilen zarar, kendine verilen zarar, o pis hissiyat, dibe vuruş ve hatta yersiz öfkenin kırıntısı bile yok.
estetik olarak hoş görüntüler, güzel sinematografi ama hikaye olarak kötü bir senaryo var ortada... yani ben asla tekrar hatırlamam bu filmi... yani insanlar yazmışlar ''çok vurucu ve gerçekçi bir iş görüşmesi...'' diye, bunu diyen insanlar hiç iş görüşmesine gitmemiş gibiler ya. neymiş efendim adam sisteme baş kaldırıyormuş, aynen kanka.
yönetmenin hemen tüm filmlerindeki kilit karakterleri her şeye sahip olan ama ne yapacağını bilmeyen enteresan karakterlerle dolu. bi nebze güzel bi fikir ama bu kadar kötü yazılmamalılar.
devamını gör...


