sehpadaki midi klavye yazar profili

sehpadaki midi klavye kapak fotoğrafı
sehpadaki midi klavye profil fotoğrafı
rozet
karma: 216 tanım: 198 başlık: 96 takipçi: 13

son tanımları


geceye bir şarkı bırak

aaaağaaa ağaaaaaaaaargh.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının ses tonları

hayatın insanı burzum'a dönüştürmesi

sabah metrobüsüne bindiğin an başlayan, fatura öderken derinleşen ve en sonunda insan içine çıkmak yerine evde kartondan kalkan yapmaya kadar varan bir dönüşüm süreci bu... kimse bir sabah uyanıp “ortalığın da adını koymazsam!” diyerek güne başlamıyor. insanın içindeki küçük hayal kırıklıkları birikiyor, birikiyor, en sonunda seni yavaş yavaş ormana doğru itiyor.

önce yalnız kalmak istiyorsun. arkadaşlarını daha az arıyorsun, kalabalıktan sıkılıyorsun. sonra şehir gözüne anlamsız gelmeye başlıyor. metrobüste herkes telefona bakıyor, kafede herkes kahve içiyor, sözlükte herkes “günaydın arkadaşlarrr” diye birbirine enerji saçıyor... sen de bunları izleyip “bunlar neden bu kadar mutlu?” diye düşünmeye başlıyorsun. işte dönüşüm burada başlıyor.

bir noktadan sonra normal müzik de yetmemeye başlıyor. artık sadece dungeon synth dinliyorsun. çünkü gitar, davul, vokal gibi şeyler fazla dünyevi gelmeye başlıyor. insan sesine ihtiyaç duymuyorsun, şarkının melodisini duyamıyorsun... melodi yok. davul yok. nakarat nerede, o da yok. on iki dakika boyunca kalede pusuyormuşsun gibi gibi bir ses var ortada ve sen buna “inanılmaz atmosferik” diyorsun.

derken insanın içindeki o her insan özünde iyidir” diyen genç ölüyor. yerine daha şüpheci biri geliyor. mahalledeki a101'in tabelasına bakıyorsun, ziraat atmsine bakıyorsun, sabah sekizde elinde kahvesiyle “günaydıın” diyerek ofise giren plaza çalışanını görüyorsun... işte burada burzum nasıl kilise yakmaya başladıysa, sen de kendi anarşinle destek veriyorsun... reyondaki ürünleri çok amaçsızca yan yana koyuyorsun... head&shoulders şampuanı domatesin yanına, ketçapın yanına gliss saç kremi, en son kolonyaların yanında çekirdekler beliriyor... açık baklagil kısımlarında bulgurun içine nohut, nohutun içine bulgur yerleştiriyorsun...

finalde bir gün evde kartondan kalkan yaparken yakalanıyorsun. arka planda 24 bit kalitesinde kaydedilmiş rüzgar sesi, uzaklardan gelen bir kapı gıcırtısı ve kapatıcı tüpünün kapağını şaklatarak tutulmuş tutulmuş ritim var. “ben antik çağların koruyucusuyum.” diye fısıldıyorsun.

işte hayat seni böylece burzuma çeviriyor.
devamını gör...

rüyada vegan bowl yiyen black metalci görmek

geçenlerde rüyamda bir black metalci gördüm. kendisiyle ilgili hiçbir gariplik yoktu aslında. uzun saçlar, siyah ved buens ende tişörtü,karanlık ve kibirli bakışlar... gayet standart.

garip olan elindeki vegan bowldu. adam bir ağacın altında oturmuş, önündeki kinoayı çatalla karıştırıyordu... daha onu gördüğüm en beynim bunda bi yanlışlık olduğunu kestirmeye başladı zaten... bir süre uzaktan izledim.

yanına gidip ne yediğini sordum, vegal bowl dediğini duyar duymaz etli bir şeyler yok mu diye düşündüm. işte o an aklımdan geçen şeyi de duydu bu adam... ''hayvansal gıdalar tüketmiyorum.'' dedi. sonra uyandım ama tüm gün aklımda bu rüyanın anlamı vardı. kimi yerde black metalci görmek kısmetin kapanması demekti, vegan bowl ise allah korusun ileride beyaz yakalı olmak anlamına geliyordu. en son tarot bakan bi arkadaşıma bahsettim rüyamdan, bana dönüşüme gideceğimden bahsetti.

bugün vegan bowl. yarın şekersiz badem sütü... öbür gün pilates ve bir hafta sonra linkedinde yeni bir başlangıç paylaşımı... daha da korkuncu her hafta instagrama atılan monday motivation hikayeleri...

allah hayırlara çevirsin. ben değişmek istemiyorum. bir daha rüyamda vegan bowl yiyen black metalci görürsem burzuma dönüşeceğim.
devamını gör...

tokio hotel'in efendi bir gruba dönüşmesi

2008 yılı ergenliğimin en şiddetli zamanıydı galiba... sabahtan akşama kadar tokio hotel dinleyip aşık olduğum tom kaulitz'in saçlarını, makyajını, kıyafetlerini düşünürdüm... o yaşta bana inanılmaz havalı geliyordu... zaten insanın ergenken ''ben normal değilim...'' diyebilmek biraz da hoşuna gidiyor bilirsiniz, tokio hotel tam anlamıyla aykırı bir şeydi.

yıllar geçti, büyüdük... meraktan tekrar baktım geçen, acaba tarzları nasıl oldu diye bir göz gezdireyim dedim.

ulan bunlar efendi adam olmuşlar!

eskiden fotoğraflarına bakınca ''sevgilim olsa annem kesin eve sokmaz...'' dediğim çocuk şu an arkadaş grubuna ''selam enişte, hoşgeldin...'' diye tanıştırmalık olmuş...

insan bazı şeyleri biraz da rahatsız edicilik, aykırılık için seviyor... işte o rahatsız edicilik gitmiş, bunlar kocaman adam olmuş.

ergenken beni asi olmaya özendiren grup benden önce büyüyüp efendi olmuş.
çok zoruma gitti, çok.

insanın çocukluk aşkının değişmesi norma ama benim çocukluk aşkımın “iyi akşamlar, nasılsınız?” seviyesine gelmesi biraz fazla geldi. bu ihaneti sindiremeyeceğim.
devamını gör...

kız diye buluşulan sözlük yazarının erkek çıkması

bu sözlükte erkek diye konuşulan ve buluşmak istenen yazarın kadın çıkma ihtimali daha yüksek... bakın siz dalga geçtiğimi sanıyorsunuz ama burada memecilik oynayan erkeklerin çoğu kadın hesap... şakam yok arkadaşlar, çok ciddiyim...
devamını gör...

post punk müzisyenlerinin güneş görmeye başlaması

post-punk'ın son yıllarda neden eski ruhunu kaybettiğini düşündüğümde bizzat vardığım sonuç... eskiden güneş görmeyen o müzisyenlerin nihilizmini ve toplum nefretini çok güzel anlayabiliyorduk...

sadece ekmek ve sigara almak için dışarı çıkan bu adamlar nasıl olduysa önce balkonlarında uzun süre geçirmeye başladılar, sonrasında parkın varlığını keşfettiler ve en son arkadaşlarıyla kahve içmeye çıktıklarında başlayan çöküş seslerini nasıl duyamadık biz? yüzlerine renk geldiği gün post punk da öldü... yüzlerine güneş vurduğu anda yazdıkları şarkıların anlamı kayboldu...

gece vakti yürüdükleri sokaklarda artık gündüz dolaşıp d vitamini aldılar... aldıkları d vitamini tüm karanlığı yok etti... sonrasında prova yaptıkları rutubetli bodrumların yerini havalandırması olan stüdyolar aldı....

en son vegan bowl yemeye başladılar... işte böyle sona yaklaştılar, yaklaştık... toplumun tutarsızlığını anlatan adam kahvaltıda avokado yiyemez... yememeli...
devamını gör...

dream pop'ta uyku düzeninin kariyer bitirmesi

sene 2018, o zamanlar müzik yapmak istiyorum... gitar çalabiliyor muyum? hayır üşeniyorum... bas? çok kalın telleri var ellerim acır... bateri? hayır benim elim ayağım tutmuyor... klavye? çok isterim ama kesin vahid guetta gibi titanik çalarım tam şarkının ortasında... benim için en doğru şey kadife sesimle vokal yapmak...

bir şekilde dream popçuların ortamına karıştım. slowdive'ın son albümünü beğenmediğimi söyledim, hiçbir zaman ısınamadığım cocteau twins'i övdüm, seefeel'in değerini bilemediler diye dert yakındım... baktım ki ben böyle konuştukça takdir ediyorlar, kimisi ''bu kızın müzik kulağı var...'' diyo ki , kimisi dream pop'u gerçekten anladığımı söylüyo falan...

önce benden albüm önerisi istemeye başladılar. sonra konu müzik eleştirilerine geldi, hepsinin beklediği mesih benmişim gibi not alıyorlardı resmen. konu döndü dolaştı ve neden müzik yapmadığıma geldi... açıklamaya çalışırken kendimi bir anda bir grubun vokali olarak buldum.

en kötü stüdyoya en uygun zaman olarak sabahın on birini seçtiler. neden? çünkü diğer saatler dolu... geceden söylemem gereken şarkıları attılar ezberlemem lazım, baktım ki hepsi coctau twins... tüylerim ürperdi, hiç sevmiyorum bu grubu... ama el mecbur yani, sabahın dördüne kadar ezberlemeye çalıştım ki vokali duysam bile anlamıyorum, bir şekilde 3 saatlik uykuyla kalktım hazırlandım gittim.

o uykulu halimle söylediğim şarkılara bayıldılar... ses tonumdan rüya fışkırıyor falan dediler... manyak lan bunlar diye kaçmayı düşünsem de bir tarafım rock star olmayı çok istedi be... hatta kendime sahne adı bile düşündüm...

sonrasında yine ertesi güne aynı saate randevu aldılar... eve gidip başka şarkılar çalışmam söylendi, bu sefer sadece allahın belası cocteau twins yoktu allahtan, slowdive, alvvays falan atmışlar ortaya... yine 3-4 saatlik uykuyla kalkıp gittim, fark ettim ki ben heyecandan uyuyamıyorum, bu vokal işi pek bi sardı... uykusuzluktan şarkıların bazı yerlerini sallıyorum, efsane detonelerim oluyor ama bir şekilde örtüyorum, arada kendimi mikrofon tutacağına yaslayarak gözlerimi dinlendiriyorum, yerdeki amfiye oturup uyuyorum, bazı yerlerde sadece mırıldanıyorum falan... o uykulu sesime bayıldı bunlar... yine sesime övgüler, sahnedeki otistik hareketlerime tebrikler falan...

eve dönerken bir sonraki prova için kesinlikle uykumu alacağıma dair söz verdim kendime... öyle orada burada uyuklamak ya da uyumak yok...

bir sonraki stüdyo günü geldi çattı... geçenki playlistten devam dediler prova için. şarkıları doğru düzgün okudum, evde bağıra bağıra tekrarlar yaptım ve her nasılsa o gece 10 gibi uyudum... uykumu alınca sesimin ve hareketlerimin daha düzgün ve düzenli olduğunu düşünerek müthiş bi özgüvenle girdim stüdyoya...

şarkıları doğru düzgün söyledikçe bunlar kendi kendilerine bakıyorlar, benim düzgün ve temiz sesime eşlik etmeye çalışan basçı müziği kaçırıyor falan...

ben de içimden nihayet oldu bu iş diye düşünüyorum. çünkü ilk defa sözleri doğru söylüyorum, notaları tutturuyorum, detone olmuyorum, mikrofonu tutacağım yere yaslanıp uyumuyorum... resmen profesyonel vokalist oldum.

şarkı bitti.

kimse konuşmadı... en son içlerinden birinin ''dün kaçta uyudun?'' diye sorduğunu duydum... saat 10 dediğimde hepsinin kafasını öne aldığını gördüm.

basçı gitariste baktı. davulcu gözlerini kapattı. klavyeci ağlamak üzereydi... meğer benim bütün vokal tekniğim uykusuzlukmuş. uykumu aldığım için sesim istedikleri gibi çıkmamış, şarkı sözlerini hatırlayıp söylemem tüm dengeleri bozmuş... işte dream pop grubundan atılma sebebim tam olarak bu oldu.

bu yüzden dream pop'a ve uyku düzensizliğine düşmanım...
devamını gör...

shoegaze'in mühendisler tarafından öldürülmesi

shoegaze'in zaman içinde prodüksiyon kalitesini artırarak kendi ruhunu yavaş yavaş kaybettiğini düşünüyorum. çünkü shoegaze'in olayı zaten hiçbir şeyi tam olarak duyamamaktı.

gitar var mı? var. kaç tane gitar var? bilmiyoruz. vokal nerede? bir yerlerde. davul çalıyor mu? muhtemelen. bütün bunlar birbirine karışınca ortaya inanılmaz güzel bir şey çıkıyordu.

sonra teknoloji gelişti. mikrofonlar gelişti, kayıt teknikleri gelişti, prodüksiyon gelişti... en kötüsü de mühendisler müziği gerçekten duyulabilir hale getirdi.. shoegaze asıl böyle öldü.

slowdive'ın ilk dönemlerindeki o bulanık, birbirine karışmış, vokalin resmen gitarların arasında kaybolduğu kayıtları düşünün. müzik sanki yazın serinlemek için girdiğin bim'in içinden yankılanıyo gibiydi...

sonra birileri geldi ve gitarları biraz daha belirginleştirelim dedi... neden? kim istedi abi bunu? neden ciddiye aldınız?

shoegaze gruplarının yeni hallerine bakıyorum da... gitar artık gitar. davul artık davul. bas artık bas. bu kadar organizasyon shoegaze'e yakışmıyor işte...

neymiş efendim artık vokalin ne söylediğini merak etmemek adına her şeyi duyabiliyormuşuz... hayır abi, ben merak etmiyorum. shoegaze'in ihtiyacı daha iyi kayıt değildi. biraz daha kötü ekipmandı.
devamını gör...

indie rock'ta kötü prodüksiyonun çekiciliği

normalde müzikte vokalin anlaşılması, gitarların temiz duyulması, davulun gerçekten davul gibi gelmesi falan iyi şeyler ama indie rock'ta kötü prodüksiyonun neden bu kadar makbul olduğunu uzun zamandır düşünüyorum...

gitar biraz boğuksa samimi... vokal uzaktan geliyorsa atmosferik. davul kutunun içinden geliyorsa organik. şarkının yarısında ne olduğunu anlamıyorsam deneysel.. hatta bazen kayıt o kadar kötü ki albümü değil, direkt demo dinliyor gibi hissediyorum ama çoğu zaman gerçekten çok güzel.

strokes'un ıs this ıt'deki kuru gitarları, arctic monkeys'in ilk dönemindeki o fazla cilalanmamış sound'u, pavement'ın zaten “bunu biraz daha bozabilir miyiz?” diye kaydetmiş gibi duran albümleri... bunları bugün ultra temiz, kusursuz bir prodüksiyonla yeniden kaydetsek teknik olarak daha iyi duyulurlar ama kesinlikle çok kötü olurlar...

gitar fazla temizse ticari, davul fazla netse stüdyo işi, vokal fazla düzgünse pop, hiçbir şeyi doğru düzgün duyamıyorsam... işte buna mükemmelik diyorum.
devamını gör...

post punk solistlerinde demir eksikliği geleneği

post punk solistlerinin vokal seçmelerinde ses renginden önce demir eksikliği arandığını çok geç keşfettim.

özellikle vokal seçimlerinde vokalin ses tonu ya da nasıl söylendiğine bakılmıyor. zaten sesin üstüne biraz yankı, az biraz distorşın, biraz da bodrum katta kaydettik efekti konunca hepsinin sesi aşağı yukarı aynı yere geliyo zaten.

asıl önemli olan şey vokalin fiziksel olarak post punk'a uygun seçilmesi

ten soluk, gözlerin altı mor olmalı... hafif çökmüş ve en az üç gündür çok düzensiz uyuyor olmalı... bu türde vokalin güzel olması kötü bir izlenim... hatta bazen vokalin hasta olması bile yeterli oluyor... adam iyileşince şutluyorlar gruptan jdskjsndfds...

mesela başka müzik türlerinde vokal seçerken ses aralığına, tona, tekniğe falan bakılırken post punk'ta bakılan tek şey kan tahlili... vokale sesiniz nasıl diye asla sormuyorlar, demir eksikliğini soruyorlar... düşük cevabını duyar duymaz hoş geldiniz diyorlar...

post punk'ta vokal olmanın temel kriteri ses değil, hemoglobin.
devamını gör...

rock müziğin beyaz yakalılaşması

rock müziğin beyaz yakalılaşmasını uzun zamandır izliyorum ve bence bu, müzik tarihinin yeterince konuşulmayan facialarından biri.

eskiden rock müzisyeni dediğin insanın hayatı belli değildi...

nerede kalıyor, ne zaman uyuyor, yarın ne yapacak bilmiyorsun. stüdyoya gece üçte gidiyor, iki gün sonra geri dönüyor, elinde sigara, üstünde buruşuk tişört... evet bayağı teoman gibiydi hepsi...

sonra müzisyenler iletişim önemini keşfetti... eskiden grup üyeleri birbirleriyle kavga eder, albüm gecikir, menajer çıldırırdı. şimdi herkes iletişim konusunda çok daha sağlıklı... albüm asla gecikmiyor...

sonra uyku düzenleri düzeldi bunların... eskiden adamın sabah yedi buçukta uyanması için ya turne otobüsünün kaza yapması gerekiyordu ya da otel görevlisinin kapıyı kırması gerekiyordu... şimdi alarmını kuruyor, perdelerini açıyor, bir bardak su içiyor ve güne başlıyor, bunu da müzik grubunun instagram hesabından paylaşıyor...

ayrıca en özlediğim şeylerden birisi de albüm kayıtları sırasında mutlaka bir üyenin ortadan kaybolmasıydı... kimse kaybolanın nerede olduğunu bilmezdi. şimdi google calendar'dan birbirlerinin müsaitliğini görüyorlar... ona göre stüdyo planı yapıyorlar, allahım çok korkunç...

o eski parasızlık gitti. eskiden müzisyenin cebinde üç kuruş olurdu, bütün gece bir barda oturup şarkı yazardı. şimdi herkesin menajeri, muhasebecisi, yatırım danışmanı var. albüm çıkarmadan önce bütçe hazırlanıyor.... turne öncesi excel dosyası hazırlanıyor.... klip çekiminde iş güvenliği uzmanı var.

rock müziğin en büyük düşmanı sansür değil, iş sağlığı ve güvenliği oysa ki...

sonra networking çıktı.

eskiden başka gruplarla tanışmak için aynı barda ya da sahnede kavga etmeleri gerekiyordu... hatırlayın the kooks ve arctic monkeys arasındaki kavgayı... şimdi festival kulisinde birbirlerine “çok güzel bir setti, mutlaka bağlantıda kalalım” diyorlar... takipleşiyorlar falan...

bir de eskiden grup üyeleri birbirinden nefret ederdi ama albüm çıkardı. fletwood mac, queen ve çoğu müzik grubundaki tartışmaları ve kavgayı hatırlayın... smashing pumpkins o efsanevi albümünü çıkardığı zaman kapı sesli vokal herkesle kavgalı olduğu için tek başına almıştı kaydı... şimdi herkes birbirinin sınırlarına saygı duyuyor, birbirini dinliyor, düzenli toplantı yapıyor, şaka gibiler.
devamını gör...

rock müziğin spor salonuna yenilmesi

eskiden müzisyenler zayıf, yorgun gözüküyordu. en büyük fizinsel aktiviteleri sahnede gitar taşımaktı... ayrıca sahnede en az iki paket sigara içiyorlardı, tüm bunlarla birlikte müthiş bir müzik vardı ortada...

sonra bir şey oldu...

birileri müzisyenleri spor salonuyla tanıştırdı ve gözlerinin altındaki morluklar, üstünde üç beden büyük tişört ve elinde sigarayla bize hayatının yolunda gitmediğini gösteren adam tam tersi bir yola gitmeye başladı.

önce sigaralar bırakıldı, sonra protein yenmeye başladı bu vitaminsizler... 2015'teki hipster saçmalığı saymazsak saç sakal düzeldi, omuzlar genişledi. artık adam gece üçte stüdyodan eve yürürken şarkı yazan birinden çok sabah on gibi iş başı yapacak olmasına rağmen sekizde spora giden beyaz yakalı gibi bir hal aldı....

müzik de garip biçimde değişti... şarkılardaki yorgunluk ve dağınıklık gitti, yerine her şeyin fazla temiz, fazla düzgün ve fazla sağlıklı gözüktüğüne inanılan br şey geldi. eskiden adamın sesinden bile geceyi nerede geçirdiğini anlayabiliyorduk. şimdi vokal kaydı o kadar temiz ki müzisyen hayatında hiç buzdolabı temizlememiş gibi hissettiriyor... bence rock müziğin o eski havasını kaybetmesinin sebebi müzik endüstrisi falan değil.

müzisyenlerin kendine bakmaya başlaması.
devamını gör...

imagine dragons'ın bir dönem rock grubu olarak pazarlanması

imagine dragons'ın bir dönem rock grubu olarak pazarlandığını hatırlıyorum... 2014 sonlarıydı, radioactive, demons, ıt's time falan çıkınca “alternatif rock'ın yeni yüzü!” diyerek sırf davul, gitar, erkek vokal var diye rock müzik kategorisine koyup ödül falan vermişlerdi.

hatta o dönem ımagine dragons dinlemek biraz rock dinlemekle rock dinlediğini düşünmek arasındaki o ince çizgide yürümek gibiydi. ve insanlar buna rock dediler..

sonra grup büyüdü. allahtan büyüdü ki rock müziğe ihtiyaçları kalmadı.

artık ellerinde gitar tutan adamlar değil, spor salonunda ''kardeşim o şeyi yanlış yapıyorsun...'' diyerek ellerinde ağırlık tutan herifler var ya.
devamını gör...

maroon 5'ın bir dönem gerçekten müzik grubu olması

inanması zor biliyorum ama maroon 5 diye bir grup vardı. hatta içinde adam levine dışında da insanlar bulunuyordu, hatta gitaristleri james valentine'ın riff yazdığı, jesse carmichael'ın klavyede dolaştığı, ryan dusick'in davul çaldığı falan gerçek bir müzik grubuydu... çok tuhaf değil mi?

albüm yaptılar. harder to breathe, this love, she will be loved, sunday morning... dört tane hit saymıyorum, tek albümün içinden çıkan dört ayrı karakter sayıyorum aslında ben. aynı grubun hem funk çalabildiği, hem pop yapabildiği, hem de "abieee bu nakarat niye bu kadar iyi" dedirtebildiği dönem.

inanmasının zor olduğunu biliyorum ama cidden böyle bir grup vardı arkadaşlar.
devamını gör...

limp bizkit dinleyicilerinin gizemli bir topluluk olması

hayatımda limp bizkit dinlediğini açıkça söyleyen dört kişi tanıdım... gerçi biri fake hesapla beni trollemiş olabilir.

spotify milyonlarca dinleyicileri olduğunu söylüyor ama benim kişisel gözlemim daha güvenilir: bu dört kişi dışında hiç görmedim. daha ilginci, grup konserlerde stadyum dolduruyor. 60 bin kişi bir anda ortaya çıkıyor. sonra konser bitiyor, 60 bin kişi tekrar yok oluyor.

ertesi gün sokakta yoklar. iş yerinde yoklar. otobüste yoklar. arkadaş çevresinde yoklar... kimse ''ben limp bizkit dinliyorum'' demiyor. ama fred durst sahneye çıktığı anda bir şekilde 60 bin kişi hazır... artık limp bizkit'in hayran kitlesinden değil, limp bizkit dinleyicilerinin nerede yaşadığından bahsetmemiz gerektiğini düşünüyorum... bu insanların hiçbirinin sosyal hayatta limp bizkit dinlediğini itiraf etmemesi normal değil.

sanki aralarında bir anlaşma var. hatta konser çıkışında birbirlerini de tanımıyorlar gibi davranıyor olabilirler.

- sen de mi limp bizkit konserinden çıktın lan?
- hayır kardeşim.
-ama az önce yanımda break stuff söylüyordun.
- karıştırdın kardeşim.

60 bin kişilik bir topluluk olup günlük hayatta tek bir temsilci bırakmamak gerçekten büyük organizasyon.
devamını gör...

miredi ferkuri

nirvana olmasaydı adımız yorgo olurdu diyebilir miyiz hocam?
devamını gör...

nirvana'nın grunge'ın fast food'u olması

alice in chains dinlerken vokalin insan sesinin hangi noktaya kadar çıkarılabildiğini ve gitarların nasıl paralel ilerleyebildiğini test ediyorsun, soundgarden dinlerken ses sistemi kontrol ediyorsun, pearl jam zaten hayatı sorgulatan bir grup... mudhoney ve green river'dan bahsetmeye bile gerek yok grunge'ın anayasasını yazmışlar... nirvana açıyorsun iki akor, üç bağırış, biraz distortion, yanında patates. al götür menüsü gibi... içinden anlam çıkarmaya çalıştıkça daha da boşalan bir müzik.

nirvana'nın en büyük başarısı grunge'ı müzikal bir tür olmaktan çıkarıp öğle arasında tüketilebilen bir ürüne dönüştürmek olabilir ki bence bu en zor şeylerden birisi o dönem için. grunge dinlemeye yeni başlayan da seviyor, hayatında grunge dinlememiş olan da, instagramına alternative music enthusiast yazan da seviyor valla.

nirvana grunge'ın fast food'u. müzik dünyasının "ne yesek?" sorusuna verdiği en risksiz cevap olabilir, öyle de büyük bir gruptur yani...
devamını gör...

depeche mode'un kendi şarkılarında ikinci olması

depeche mode'un şarkılarını kim coverlasa şarkı bir anda güzelleşiyor. bunun müzikal bir açıklaması olduğunu çok düşündüm ama bir şey bulamadım henüz...

normalde cover yapan sanatçı kendi yorumunu katmış olur ama depeche mode'da ise insanlar şarkıyı alıyor, iki tane enstrüman ekliyor, biraz farklı söylüyor ve ortaya orijinalinden daha iyi bir şey çıkıyor. martin gore'un yıllardır yaptığı müzik çalışmasının karşısına evinde webcam mikrofonuyla kaydettiği coverla çıkan kadın kazanıyor.

hatta artık bir depeche mode şarkısını ilk kez duyduğumda "güzelmiş" demiyorum, bunun mutlaka daha iyi coverı kesin vardır diye düşünüyorum.

adamlar yıllarca albüm yapmış, prodüksiyon yapmış, düzenleme yapmış, kariyer yapmış. sonra herhangi biri çıkıp şarkılarını kendi tarzında söyleyince şarkı çok daha güzelo oluyor....

depeche mode'un müzik tarihindeki en büyük başarısı da sanırım başkalarına çok iyi cover malzemesi vermek.
devamını gör...

eskisi daha iyiydi dediğimiz şeyler

gelen gideni arattığı için sevgili diyebilirim buna.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim