sehpadaki midi klavye yazar profili

sehpadaki midi klavye kapak fotoğrafı
sehpadaki midi klavye profil fotoğrafı
rozet
karma: 6503 tanım: 597 başlık: 314 takipçi: 23
anti radiohead - anti depeche mode - anti the smiths - anti dua lipa - anti david lynch - anti antakya usulü tavuk döner

son tanımları


11 ekim 2026 scaremongering'e barış çubuğu uzatmam

ya üzülüyorum böyle dalaşmaları, alttan laf sokmalı zeka içeren entryleri görünce, valla üzülüyorum ya... adam barış çubuğu uzatıyorum derken bile alttan alttan laf sokmuş, sarkastik entry girmiş, muhtemelen scare bacım da gelip aynı şekilde karşılık verecek, kavga bile belirli bi zeka üzerine hitap edecek...

benimle uğraşan insanlara bak bi de şup şup ile lucifer... allah düşmanın bile azıcık zeki, çevik ve ahlaklısını versin... valla keyfim kaçtı gece gece herkese iyi sözlükler...
devamını gör...

güne bir tweet görseli bırak

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sözlük yazarlarını anlatan fotoğraf

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük sinematik evreni

normal sözlük sinematik evreni diye bir şey var arkadaşlar... inkar etseniz bile var... b movie izlerken hissettiğim o tanıdık duyguyu buraya her girişimde yaşıyorum... birbirinden bağımsız görünen olayların, alakasız karakterlerin ve açıklanamayan husumetlerin zamanla devasa bi senaryo oluşturduğu bu evrende senaryo tutarlılığı aramak gibi bir hataya düşmemek lazım, tek sıkıntı bu çünkü herkes bu hataya düşüyo...

bazı yazarlar ana karakter olduğunu düşünüyo ama aslında filmde 2-3 repliği olan figüranlar... ne bileyim bazıları sezon finalinde uçuruluyo ama başka bi hesapla spin-off çekmeye gelmiyo mu buraya? hesabı kapalı olan bi yazar tekrar gelip kavga çıkardığı zaman bütün hikaye yeniden başlamıyo mu? üçüncü kavgada ortaya çıkan yan karakterin aslında ilk bölümden beri olayları yönettiğini öğrendiğimiz an bu sinematik evren bizi şaşırtmadı mı mesela?

üstelik bu evrende türler arası geçiş de inanılmaz rahat ya, hiç kasmıyo... sabah absürt komedi izler gibi başladığın günün akşamında kendimizi psikolojik gerilimin içinde buluyoruz... bir yazarın entrysine fav atan adam 1 saat içinde kendini salat etti vs emre_1974tr kavgasında bulabiliyo... arka planda kimin kiminle ittifak kurduğu, kimin hangi karakterin feyki olduğu, kimin aslında bütün bunları önceden planladığı belli bile değil... şu gizeme, şu gerilime bakar mısınız arkadaşlar?

bi de bu evrenin en sevdiğim tarafı, hiçbir karakterin gerçekten sözlükten çıkmaması, çıkamaması.. en fazla ekran süresi azalıyo... bu sinematik evrenin bağımlısı olduk napalım, darbe yapıyoz diye gidip yine geri dönüyoz mesela, neden? sarıyo izlemesi.. insan kendi devirmeye çalıştığı, memnun olmadığı düzenin bi sonraki tartışmasını merak eder mi ya? ediyorum valla...
devamını gör...

kötü filmlerdeki tarifsiz samimiyet

b movie aşığı olmanın getirdiği tarifsiz bir mutluluk var... gary whitson, terry west, bill zebub gibi insanların sinemaya bıraktığı hasarı izlerken bunu iliklerime kadar hissediyorum... letterboxd'da kötü film avına çıkıp kimsenin beğenmediği, üç kişinin izlediği ve ikisinin yanlışlıkla açtığı filmlerden kendime küçük bir dünya kuruyorum...

iyi filmlerde hayranlık duyduğum şeyleri kötü filmlerde başka türlü yaşıyorum ben... kusursuz senaryo, incelikli kurgu ya da aşşşşırı iyi oyunculuk beklemiyorum... aksine, bütün bunların yokluğunda açılan uçsuz bucaksız özgürlük alanım var ya, gary whitson'ın önüne kamera, sokaktan çevirdiği 2-3 oyuncu ve muhtemelen kimsenin okumadığı bir senaryo koyduğunda neler olabileceğini kestiremiyorum, işte beni mutlu eden şey de bu... insanın hayal gücünün ne kadar tuhaf yerlere gidebildiğini görmek beni ürpertiyo dostlar...

bazen sinemanın bütün kurallarını bilen yönetmenin kusursuz filminden ziyade, sinemanın kurallarından haberi olmayan birinin çektiği felakette daha çok heyecan buluyorum... çünkü o felaketin ortasında, bütün mantık hatalarına ve akıl almaz senaryo tercihleri arasına rağmen, birilerinin bunu gerçekten yapmış olmasının tarifsiz bir samimiyeti var... var yani bunu kimse inkar edemez...

belki de bu yüzden letterboxd'da beş yıldızlı filmler arasında dolaşmak yerine, kimsenin yüzüne bakmadığı yapımların izini sürüyorum... iflah olmaz bi stalkerım... herkesin terk ettiği o sinemasal enkazda kendime yepyeni evrenler buluyorum... burada uzaylılar plastikten, kanlar ketçaptan, oyunculuklar normal sözlük kavgalarından hallice olabilir... ben de bundan zevk alıyorum...
devamını gör...

bugün nasıl hissediyorsunuz sorusu

bugün aşşşırı mutluyum ya... kenarda köşede uzun süredir izlemek istediklerim vardı onlara başladım, özellikle uzun süredir aradığım yugoslav sinemasına ait deneysel kısa film vardı, hiçbir yerde yoktu bu, gittim sırp sinema sitelerinden biriyle iletişime geçip bir şekilde almayı başardım filmi... onu da izleyeceğim, aşırı kötü 2-3 tane b movie vardı gary whitson'ın onları da izleyeceğim...
devamını gör...

normal sözlük moderasyonunu reality show'a dönüştürmek

bir süredir aklımda olan proje... sadece moderasyon alımlarının tamamlanmasıyla ortaya çıkacak terör dönemini bekliyorum...

el kamerasıyla moderasyonda yaşananları çekmek istiyorum arkadaşlar... kavga ve kaos anındaki tutumlar, gelen tuhaf mesajlar, şikayetlerin değerlendirilme aşaması, yazar uçururken verilen kararlar... hepsini kayıt altına almak ve bunu reality show olarak yayınlamak gibi bir gayem var, duy sesimi yoldaş...

mesela gece saat üçte gelen "bu yazar random gülerken küfür ediyo, sözlüğün huzurunu bozuyo..." şikayeti üzerine bu şikayetle ilgilenecek moderasyon ekibinin acil toplantıya çağrıldığını düşünün... ekrana o random gülüşteki küfürlü entry gelecek... üç moderatör gülüşü farklı açılardan inceleyecek, biri bunun açık açık küfür olduğunu savunurken diğeri yazarın yalnızca denk gelmiş olabileceğini öne sürecek...

mesela büyük bi sözlük kavgasını düşünün, o an en büyük hayalim kamerayı moderasyon odasına çevirip yaşananları saniye saniye kaydetmek... bir moderatörün ekrana bakıp derin bir nefes alması, diğerinin yıllardır görmediği bir yazarı yeniden karşısında bulmanın verdiği şaşkınlıkla sandalyesine yaslanması... bir diğerinin ''bu çaylak kimin feyki lan?'' diyerek elini çenesine koymuş düşünüyo... yoldaş bunlar olurken çay tazelemeye gidiyo...

kamera bu sırada köşede oturup soğumuş çayını içen, millete madalya veren moderatöre dönecek. kendisi olayın başından beri hiçbir şey anlamadığını ama kararın arkasında olduğunu söyleyerek madalya için tanım okuyacak falan sdpokfsdoıfdjsfsd...

yazar uçurma sahnelerini de ayrıca çekeceğim... karar verilmeden önce ekranda geri sayım başlayacak mesela, moderatörün fareye uzanan elini yakın plandan göstereceğim. tıklama anında program bitecek...

allahım nasip et yarappim...
devamını gör...

normal sözlük pax romana dönemi

inanıyorum, bir gün yaşanacak bu felaket... her şey iki husumetli yazarın birbiriyle barışmasıyla başlayacak... önce aynı kişiyle tartışmaya başlayacaklar, sonra birbirlerine destek olacakları yerler olacak ve nihayetinde birkaç gün sonra birbirlerinin entrylerini favlamaya başlayacaklar...

olaylar bundan sonra hız kazanacak. yıllardır birbirinin nick altından çıkmayan yazarlar birbirlerine başarılar dileyecek, eski kavgalarından bahsederken bile karşı tarafın haklı olduğu noktaları teslim edecekler. bir zamanlar birbirini engellemek için fırsat kollayan insanlar aynı başlıkta medeni biçimde fikir alışverişinde bulunacak... işte o gün sözlüğün sonu da yavaş yavaş gelmeye başlayacak...

zamanla sözlükteki diğer yazarların da birbirlerine karşı tuhaf bir hoşgörü geliştirdiği fark edilecek. yıllardır kavgalı olanlar eski entrylerini silmeye, nick altları karşılıklı iyi dileklerle dolmaya başlayacak. moderasyonun iş yükü azalacak, gece saatlerinde açılan başlıklar sabaha kadar kavgasız kalacak... normal sözlük kavga lore'u bitecek... normal sözlük'ün kaos tanrıları ve tanrıçaları tek tek düşecekler...

bir süre sonra sözlükte tartışacak konu bulunamayacak. herkes birbirini anlamaya başladıkça başlıklar anlamsızlaşacak... o gün sözlükteki son kavganın ne zaman çıktığını hatırlayan kimse olmayacak arkadaşlar, çok korkunç bu... sanki normal sözlük hiçbir zaman kavga edilmek için kurulmamış gibi bir sessizlik çökecek...

allah bu sözlüğe uzun süreli barış ortamı yaşatmasın diyeceğim ama yaşanacak biliyorum, bu kaderimiz...
devamını gör...

bir üstteki yazar hakkında düşünülenler

nicki sayesinde aklıma miyako hideaway geldi.
devamını gör...

yazarların estetik anlayışını yansıtan müzik klipleri

bazen insanın senelerce anlatamadığı estetik anlayışını 3 dakikalık bi klip şak diye anlatabiliyo... insan ister istemez bu kliplerle bi bağ kuruyo, kendine daha yakın hissederek dinleyip izliyo bunları...

misal örnek vereyim, benim için bu her kısmıyla ladytron'un playgirl kısmı... neden böyle? açıklayayım da içimde kalmasın, maazallah bir yerim şişer sabahın altısında... eksik kalamam açıklamazsam, ölürüm falan...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


öncelikle klibin o soğuk, mekanik, hafiften tekinsiz ama bir yandan da acayip şık duran dünyasına hastayım. sanki biri 60'larda geleceği hayal etmiş de 2000'lerin başında yanlışlıkla bizim evrene düşmüş gibi. renkler, kadrajlar, insanların duruşları, o hafif robotik hava... hiçbir şey için özellikle çaba harcanmamış gibi duruyo ama her şeyin kendine ait bi dili var... en sevdiğim şey de bu sanırım, bir şeyin güzel görünmek için bana yalvarmaması...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

işin içine biraz rus konstrüktivizmini andıran grafik estetiği, retrofütürizm ve o eski gelecek bunalımı da girince benim için olay bitiyo zaten... kraftwerk'in insanla makine arasındaki o soğuk mesafesini, fritz lang emücemin metropolisindeki bunaltıcı atmosferi de hatırlatan bi tarafı var... tabii klip doğrudan bunlardan birinin kopyası falan değil ama hepsinin bende uyandırdığı hissi aynı yerde topluyo gibi... geçmişin geleceği nasıl hayal ettiğine bakıp bugünden tuhaf bi nostalji duymak... benim estetik anlayışımın özeti biraz da bu sanırım.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


playgirl de bu yüzden bana yalnızca sevdiğim bir şarkının klibi gibi gelmiyo... başka bi hayatın, başka bi zaman diliminin içinden kısa süreliğine geçiyormuşum hissi veriyo... üstelik bunu yaparken herhangi bir hikayeyi açıklamak, bi şeyleri dramatize etmek ya da izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini anlatmak gibi bir derdi de yok... görüntüler kendi başına var oluyo, ben de karşısında kendi anlam dünyamla dikiliyorum.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

teke tek kavgada gregg araki'yi tokatlarım

adamın filmlerine bakıyorum, herkes birbirine aşık, herkes birbirinden nefret ediyo... herkesin hayatında açıklanması gereken bi kriz var... ortada cinsel yönelimini tanıyan gençler var, araba var, bi de benim otuzlu yaşlarımın başında olmanın verdiği toylukla neden bu kadar çok insanın duygusal olarak iflas ettiğini anlamaya çalışmam var... yoruyo beni...

bi de bu adamın renk paleti var tabii... her şey pembe, mor, mavi... sanki dünya büyük bi felaketin eşiğinde değil de bütün insanlık yanlışlıkla alışveriş merkezinin gençlik katına ışınlanmış gibi... adam dünyanın sonunu bile neon ışıkları altında çekiyo... görüntü yönetmeni konusunda çok iyi, laf edemeyeceğim kadar iyi yani bu konuda önünde saygıyla eğiliyorum...

unutulmaması gereken en büyük detay adamın müzik kullanımı... shoegaze desen var, dream pop desen var, endüstriyel rock falan var da var... insanın hayatını sorgularken arka planda çalmasını isteyeceği ne kadar şarkı varsa toplamış koymuş filmlerine... slowdive'lar, ride'lar, smithsler falan havada uçuşuyo, karakterler birbirinin hayatını mahvediyo, herkesin psikolojisi darmadağın, ortada çözülmesi gereken bi sürü mesele var ama arkadan öyle bi gitar giriyo ki insan kimin kime ne yaptığını unutup şarkının adını aramaya başlıyo... gençliğimin baharında sağ olsun çok nine inch nails şarkısı keşfettim sayesinde...

şimdi gelelim benim gregg araki'yle neden kavga etmek istediğime... öncelikle ortada şahsi bir husumetim yok. adamın sinemasını severim, hatta çok severim yanlış anlaşılmasın. ama insan bazen sevdiği yönetmene karşı da sebepsiz yere fiziksel/psikolojik üstünlük kurmak istiyo. nedenini bilmiyorum, belki de yıllardır bağımsız sinema izlemekten dolayı birikmiş bir öfke var içimde. belki de adamın bir filminde daha herkes birbirinin hayatını mahvederken arka planda şahane bir şarkı çalmasına tahammül edemiyorum. kardeşim, insanlar perişan olmuş, sen haşa müzik zevkinle hava atıyorsun. biraz da kötü şarkı koy da rahatlayalım diyesim geliyo izlerken...

ben bu adamı nasıl tokatlarım oraya geleyim... bazen filmleri birbirini tekrar ediyo, kendine benzeyen fare dişli bi eleman var hemen her filminde ölüyo, hah işte bu tekrar eden senaryolara girişmezdim ben... okay, queer sinemasının baş tacısın ama bi kere de queer olmayan birini öldür ya, ben mesela tek kişiyi öldürmem, bütün karakterlere acı bi son yüklerim, six feet under finali tadında damakta iz bırakırım, bi anlık şoktan çok drama şova dönüştürürüm, sinir ve şok yerine daimi hüzün ve ağlamaklı olur izleyen...

ayrıca bi filmi tek bi tonda götürmem mesela... adamın filmi mor başlıyo mor bitiyo, olmaz... her tondan azar azar kullanırım filmlerimde, bu konuda benim gibi denemeleri var ama çok sarmamış olsa gerek bi sonraki filmlerde hep bildiği safe şeyine dönüyo, yapmasa keşke bunu...

devam ediyorum nasıl tokatlayabilirim diye düşünüyorum ve aklıma farklı bir şey daha geliyo... mesela ben bi filmde herkesin hayatını mahvedip sonra arka plana slowdive koyup estetik bi intihara çevirmem arkadaşlar. ben o karakterlerin hepsini tek tek alır, hayatlarını mahveder, sonra da hiçbirine düzgün bi kapanış vermem. biri tam mutlu olucak gibi olur, başına alakasız bi felaket gelir, diğeri hayatını düzene sokar ama bu sefer de düzene soktuğu hayatın aslında yaşamak istemediği hayat olduğunu fark eder. seyirci filmin sonunda kimin öldüğünü değil, kimin yaşadığına pişman olduğunu düşünür. six feet under finali gibi insanın içine oturması lazım bazı şeylerin. film biticek, jenerik akıcak, millet koltuğunda öylece kalıcak. sonra eve gidip bulaşık yıkarken bile karakterlerin başına gelenleri düşünüp durucak. benim sinema anlayışım biraz da insanın gündelik hayatına musallat olmak üzerine yani.

gerçi gregg araki'nin hakkını da yemeyelim, adamın kendine ait bi dünyası var ve bunu kurmayı biliyo. benim itirazım da zaten burdan çıkıyo. insan bi noktadan sonra kendi kurduğu dünyanın içinde fazla rahat ediyo. aynı renkler, benzer karakterler, benzer felaketler... bi süre sonra filmi izlerken olayların nereye varacağını değil, hangi şarkının çalacağını tahmin etmeye başlıyosun. ben yönetmen olsam kendimi böyle bi rahatlığa asla bırakmazdım. bugün pembe çektiysem yarın bok rengi çekerim, ertesi gün cam göbeği çekerim, sonraki gün de filmi yanlışlıkla televizyonun ayar menüsüne bakıyomuşuz gibi bi renkte çekerim. yeter ki seyirci benim ne yapacağımı önceden bilmesin... gregg araki'nin sorunu bu işte, en baştan filmi biliyosun...

sonuç olarak gregg araki'yi tokatlarım. adamın sinemasını seviyorum diye her yaptığına da eyvallah çekecek birisi değilim... zaten kavga dediğin biraz da sevdiğin insanın yüzüne karşı birikmişlik değil midir ya?
devamını gör...

sovyet montajının gece üçte söylenen dönere benzemesi

herkes şunun farkına varmalı... gece üçte söylenen döner sadece döner değildir arkadaşlar... bir süreçtir...siparişi, beklemesi, kuryenin elinden alırken yaşanan heyecan ve orgazma ulaştıran o ilk ısırık... dünyanın aslında yaşanabilir bir yer olduğuna karar veriş süreci...

sovyet montajında da mesele tam olarak bu dostlarım... tek başına bakıldığında hiçbir şey ifade etmeyen görüntülerin yan yana gelerek bambaşka bir anlam üretmesi... yani insanın yüzünü görüyoruz, sonra bir tabak çorba, sonra boş bir sokak... normal şartlarda bunların üçünü aynı anda görünce muhtemelen televizyonun bozulduğunu düşündürür insana ama doğru sırayla bir araya getirildiklerinde insanın içine öküz oturtuyo... neden oturduğunu tam olarak açıklayamıyorum ama oturuyo işte... sinemanın bazı konularda insana hesap vermeden iş yapabilme özgürlüğü var.

eisenstein'ın burada yaptığı şey de seyircinin önüne yalnızca görüntüler koymak değil, o görüntülerin arasında bir ilişki kurmaya zorlamak... çünkü bazen bir şeyin anlamı kendi içinde değil, hemen yanına ne koyduğunda saklı... aynı yüzü bir tabak çorbanın ardından gösterdiğinde başka, bir tabutun ardından gösterdiğinde başka bi şey hissediyosun. adamın yüzü aynı yüz arkadaşlar, hayatında hiçbir değişiklik yok ama senin kafanda bi şeyler değişmiş durumda... yani adam belki de sabahtan beri aynı ifadeyle dolaşıyo ama sen onu önce çorbayla sonra tabutla gösterdiğin için bir anda hayatın anlamını sorgulayan, geçmişiyle hesaplaşan bir adama dönüştürüyosun... adamın bundan haberi bile yok, muhtemelen eve gidince makarna yiyip yatıcak ama sen çoktan onun iç dünyasına üç perdeli bir trajedi yazmışsın...

işin güzel tarafı şu ki insan zihni de biraz böyle çalışıyo galiba... hayatımız boyunca bir sürü şey yaşıyoruz, bazılarını unutuyoruz, bazılarını yıllarca kafamızda taşıyoruz, sonra hiç alakası olmayan iki anı bir araya geliyo ve bir bakmışsın çocukluğunda yaşadığın saçma sapan bi olayın bugünkü kişiliğinle bağlantısını kurmuşsun... halbuki o gün sadece sınıfta yanlış cevap vermiştin ve aradan on beş yıl geçmişti. beynin bunu bekletmiş, uygun görüntüyü bulmuş ve montajı tamamlamış... eisenstein'ın kemikleri sızlamasın ama insan zihni de boş durmuyo...

sovyet montajının beni asıl etkileyen tarafı da bu zaten, anlamın bazen tek başına hiçbir şey ifade etmeyen parçaların arasında ortaya çıkması... bir görüntüye bakıyosun, sonra başka görüntü geliyo ve ilk görüntü artık aynı görüntü olmaktan çıkıyo... sinema bunu yapıyo, edebiyat yapıyo, hatta bazen hayat bile yapıyo bunu... yıllardır hiçbir anlam yüklemediğin bi olayın yıllar sonra başka bi olayla yan yana gelmesi ve bir anda her şeyin yerine oturması gibi. tabii bazen de hiçbir şey yerine oturmuyo, sen sabaha kadar kafanda kurgu yapıyosun ve ortaya çıkan tek sonuç üç saat uyuyamamış olman oluyo... her montajın başarılı olmasını beklememek lazım arkadaşlar, sonuçta bazı hayatların kurgusu gerçekten çok kötü.
devamını gör...

karanlık tarafın hakkında bir öz eleştiri yap

benim karanlık tarafım bi anlık öfke patlamalarından ya da kontrolsüz tepkilerden oluşmuyo... gerginlikle kimseye saldırmışlığım yoktur, totom yemez, hatta gerginliğimi bile yansıtmam... bugüne kadar belki de kendim hakkımda söyleyebileceğim en net şey bu...

biraz daha farklı yöntemlerim var benim, insan ilişkilerinde ve durum yönetiminde manipülasyonu araç olarak kullanmaktan çekinmiyorum, bir saniye bile durup ''lan napıyosun kızım salak mısın?'' diyen biri yok içimde... üzücü kısım bu konuda zihnimde çizdiğim ahlaki ya da geleneksel sınırlarım da yok... çocukluğumdan beri insan psikolojisine meraklıyım, bunun hakkında okurum, bazen kendimce bir şeyler karalarım... normal bir insan okumak, tanımak, hatta sıkıntılı durumlarda nasıl savunmaya geçmesi gerektiğinin bilinciyle okurken ben nasıl kullanabilir, nasıl zarar verebilirim diye okuyorum, öğreniyorum.

bir durumun, algının ya da bir insanın iplerini elime almak gerektiğinde bunu asla gürültü çıkararak yapmam. çünkü gürültü yapan hedef olur, hedef olmasa bile çok yorulur, bitkin düşer yorgunluktan, ben zaten vitaminsizim, doğuştan yorgunluğum var, üstüne bunun yorgunluğunu çekemem... bu yüzden süreci arka planda, karşımdakinin kendi kararıymış gibi hissedeceği doğallıkla yönlendirmeyi seviyorum...

benim yöntemimde fiziksel şiddet, totom çıkıncaya dek bağırıp çağırmak, kafes dövüşü falan yok... bunların hepsi kontrolünü kaybetmiş insanların acizliği ve kontrolünü kaybeden insanın düşüşe en yakın zamanda olduğu kanaatindeyim, benim en büyük korkularımdan birisi kontrolü kaybetmek, ''midi, kızım, kontrolü kaybedersen ölersin bak...'' diyen yaşlı bi teyze var içimde... çok korkuyorum ondan... ben daha çok daha sessiz, iz bırakmayan ve doğrudan içeriden çalışan bir mekanizmayı uygun görüyorum... kendimle ilgili en rahatsız edici bulduğum şey de bu sanırım... yaptığım şeyler öfkeye, anlık cinnete ya da kontrol kaybına bağlanıp kendimi aklayabileceğim bi noktada değil... üstümde bazı şeyleri bilerek yapmanın sorumluluğu var ve ben bu sorumluluğu yalnızca sonuçlar istediğim gibi gitmediğinde hatırlamak istemiyorum...

benim karanlık tarafımla ilgili asıl öz eleştiri burada başlıyo... tam olarak burada işte... bütün bunları yaparken aldığım haz... sanki gece üç gibi acıkmışım, dışarıdan döner söylemişim, 40 dakika beklemişim de gelir gelmez aldığım ilk ısırıktan aldığım o cennetsel haz gibi hissettiriyo, birinin davranışlarındaki değişimi fark etmek, bir durumun gidişatını etkilediğimi düşünmek, kendi kafamda kurduğum ihtimalin gerçekleştiğini görmek... bunların bende yarattığı tatmini istesem de inkar edemem... ama bu haz tam olarak nereden ve neden geliyo bunu düşünüyorum senelerdir, kontrol duygusundan mı, insanları anlayabildiğimi kanıtlama arzusundan mı, yoksa başkalarının davranışları üzerinde etkimin olduğunu görmekten mi? belki de bunların hepsinden minik minik... daha kötüsü, bazen sırf yapabiliyor olmak bile yapmak için yeterli bir sebepmiş gibi geliyo...

bütün bunlar beni doğrudan kötü biri yapar mı, bilmiyorum... çok umurumda da değil aslında kötü müyüm iyi miyim ama sırf kendime bir açıklama bulabiliyorum diye yaptıklarımı masumlaştıramayacağımı biliyorum, hani iyi miyim kötü müyüm tartışmasından çok bunu masumlaştıramayacak olmak canımı sıkıyo... gerçi üzerine düşünsem bi şekilde masumlaştıracak kadar çıkarım işin içinden ama koskoca fren mekanizmam sadece burada işe yarıyo, o kadar pisliğe gram ses çıkarmaz, neyse...

insanın kendi karanlığını tanıması, onu otomatik olarak kontrol ettiği anlamına gelmiyo... bazen insan kendisi hakkında ne kadar çok şey bildiğine inanırsa inansın, en basit sorunun karşısında öylece kalabiliyo yani, birine zarar vermek zorunda olmadığım halde neden bunu yapma ihtimalini düşünüyorum ve bu ihtimal neden hoşuma gidiyo? muamma... bazen her sorunun cevabı yok galiba.
devamını gör...

mumblecore filmlerinin soğumuş papatya çayına benzemesi

öncelikle nedir bu mambılkor? düşük bütçeli, doğal diyaloglara ve sıradan insanların gündelik dertlerine odaklanan bağımsız sinema akımı... bu akım direkt olarak soğumuş papatya çayına benziyo arkadaşlar, evet ben bu akıma bayılıyorum, çok da severim ama sanki bi ara kendime bitki çayı yapmışım da bi kenarda başka şeyle ilgilenirken onu unutmuşum, sonra aklıma gelmiş, soğuyan çaydan bi yudum almışım, sonra yüzümü ekşitip tekrar o köşeye bırakmışım gibi hissediyorum...

neden böyle hissettiğimi de anlatayım, karakterler bi şeyler yaşamak istiyo ama yaşamakla ilgili bütün enerjilerini bunu konuşmaya harcıyorlar... biri diğerine kırılmış, öbürü neden kırıldığını anlamamış, üçüncüsü de muhtemelen çocukluğunda yeterince sevilmediği için buzdolabının önünde hayatını sorguluyo... kimse bi yere gitmiyo, kimse bi şey yapmıyo, iki saat sonra herkesin birbirinden biraz daha soğuduğunu görüyorum ve film bitiyo...

işin komik tarafı şu ki ben bunları izlerken gerçekten keyif alıyorum... çünkü insanın hayatında mumblecore filmine benzeyen dönemler oluyo, hiçbir şey olmuyo ama insan yine de yoruluyo, mumblecore bunu alıp 16 mm formatla filme çekiyo, festivallere gönderiyo ve adına kuşak sancısı diyo tamam haklarını yemeyeyim, bazen o soğumuş çaydan bir yudum alıp aslında ne kadar güzel demlenmiş olduğunu fark etmiyo da değilim...

ama çoğu zaman fincanı lavaboya döküyorum, üzülüyorum...
devamını gör...

sehpadaki midi klavye (yazar)

pişt pişt, uyumadan önce biraz daha nasiplen etkileşimimden, seni biraz daha var edeyim minimella.

şu an yazarken panik yapan ve küçümsenmeyi kendi minik egosuna yediremeyen seni hayal ediyorum da, çok üzülüyorum olm ya... hadi beni boşver, ben bomboş çarım ama şu saatte sözlükte kendini bu kadar insana rezil etmene değmez lan, daha da kötüsü sözlükte hakikaten çok kalitesiz insan var, onlara bile kendini rezil etmene gram değmiyo valla bak...

yat uyu deli etme kendini. kanki bi de acilen bi sevgili yap, erkek kadın fark etmez, biriyle acilen seviş, hadi iyi geceler öpüyom.

edit: lucifer isimli yazara yazmıştım bunu, kendisi peki bi kırılgan, utanıp silmiş yazdığını galiba ahahahjssçd
devamını gör...

beta lena

gece gece geceye bir şarkı bırak başlığında still corners görmemle beni mutlu etmiş yazar, still corners benim kırmızı çizgim bacım, still corners benim gözyaşım, benim kötü gün dostum... kendisine bu şarkıyı hediye ederek gecemi sonlandıracağım.

devamını gör...

geceye bir şarkı bırak

i feel like i'm disappearing, getting smaller every day...

devamını gör...

normal sözlük ile kaosa doğru

arkadaşlar ben herhangi bi cephede falan değilim ya, beni müttefikten sayıp alacakları cepheye ben zaten kendim girmem, kimseye faydam yok benim bomboş bi çarım, aa...

ayrıca, allah aşkına lucifer dediğiniz eleman benim dengim olabilir mi sizce? adamın tartışma kültürü falan yok ki, genel bi kültürü yok aslında, cigarettes after sex başlığında grubun reverb kullanımı hakkında şikayet edip tek düze giden şarkılarını anlatan bir şey girerek yermiştim grubu, bu alkollü kafayla okuyup övüyorum sanmış herhalde saçmalamıştı, ne sarkazm bilir ne sarkazmdan anlar, o gün anladım boş çar, bi de shamrain falan önermişti kimse bilmiyo sanarak, görünce utançtan kıpkırmızı oldum... nick altına o gece baktım mesela, ifşa etmişler başka birinin entrylerini falan kullanmış... gece görünür olmak için çırpınan ama sabah yazdığı şeyden pişman olup özür dileyen çoluk çocukla mı tartışacağız burada saçmalamayın...

şup şup'a gelecek olursak, tek isteği görünür olmak isteyen birisi... ona da asla kızamam, laf edemem, her insanın hayatı olacak diye bir imkanı yok, onun da bi hayatı olmadığı için kendini görünür kılmak adına insanların saçını çekiyo, 5/c'de falan işe yarıyor olabilir pekala ama burada ailevi değerlere küfür olarak dönüyo ama o kaldırabilir belki bunları... bi de suicidal falan dedikleri için ürküyorum biraz, içerlenir yazacağımız bir şeye tatsız şeyler yaşanır, aman...

sudoku ile hiçbir zaman vs atmadım, atamam. totom buna yemez benim, sudoku beni çiğ çiğ yer, bunu her zaman söylüyorum, kendisine de söylemişliğim var, bundan utanmam ya da çekinmem yok... beni tokat delisi yapar, açık net...

benim dişime göre tartışabileceğim, kavgaya tutuşabileceğim kim var diye düşünüyorum... scaremongering mesela entelektüel açıdan pişmiş birisi, sözlükte yazdıklarına bi göz gezdirince anladım, kendisiyle tartışsak çok kıran kırana geçer ama aramızda ne yaşanırsa yaşansın bunu özel mesajdan yaparız, sözlük erkolarına prim vermeyecek insanlarız ikimiz de...

ritalingrad entelektüel anlamda buradaki en donanımlı yazar... arada açıp okuyorum yazdıklarını, mesela onunla vs atabilsem beni o da tokatlardı ama bunu savaşarak değil, yaza çize tokat delisi yapardı beni o yüzden onunla da tartışmaya korkarım...
devamını gör...

sözlüğün en güçlü ittifakı

az önce oturdum ve bunun üstüne düşündüm... o kadar kavgalar oluyor, gaziler veriliyor, darbe girişimleri yaşıyoruz... bu sözlükte hemen her ittifak zararlar görüyor, dağılıyor ya da bazen sözlüğü döngüye sokacak bir kazanılamayan savaş yaşatıyor...

az önce oturdum ve iki insanın ittifak olmaya karar verirse sözlüğün en güçlü ittifakını kuracağını düşündüm... sözlükte iki insanla ters düşmemeye çabalıyorum çünkü bu iki insandan korkuyorum... birisi hemen her cepheye korkusuzca dalan cozulemeyen sudoku, kadının tek korkusu allah... diğer tarafta ise sözlüğü tek anketle kaosa sürükleyebilen, her adımını 5 adım önceden planlayan büyük stratejist ekonovich var...

bu iki insana çok büyük saygı duyuyorum. birisi hocam, diğeri bacım. az önce düşündüm, eğer aralarında bir barış antlaşması imzalanmış olsa, birlikte saldırmaya karar verseler önlerinde kim durabilir? sizi temin ederim ki tüm sözlük toparlansak yemin olsun en ufak bir zarar veremeyiz... hatta başka sözlüklerden yardım almaya gitsek bile telef oluruz...

bir hayalim var diyerek buradan bu iki yazara beyaz bayrak uzatıyorum. bu beyaz bayrağımı kabul edip birlikte hareket etmeyi, büyük bir barış olacaksa pax normal sözlük zamanını başlatmayı ya da savaşılacaksa bu güçlü ittifakın var olmasını, bu ittifakın içerisinde yer almayı öneriyorum.

ayrıca olası ittifakın kuruluşundan sonra tarafıma mütevazı bir görev verilmesini talep ediyorum... kaoskurmay başkanlığı gibi sorumluluğu yüksek makamlara göz dikmiyorum, basın sözcülüğüne talibim... son olarak bu iki yazarın aynı başlık altında birbirine destek verdiği ilk günün sözlük tarihine milat olarak geçirilmesini öneriyorum... o gün geldiğinde takvimlerimizi ona göre ayarlamalıyız...
devamını gör...

istenmediği yerde durmaya devam eden insan

insan zaten istenmediği yerde durmalıdır ya... istendiğim yeri ne yapayım ben, tatmin olmuşum oradan, istediğimi almışım yani, insanların saçını çeksem ''ahehueha yha yapma...'' derler, beni asıl cezbeden yer istenmediğim yerlerdir... en çok etkileşimi burası verir, insan etkileşimle canlanan bir varlık sonuçta...

zaten bir ortamda herkes seni seviyorsa orada öğrenecek pek bir şey yoktur aslında... insan biraz da kendi varlığının gereksiz bulunduğu ekosistemlerde gelişmeli... mesela sizi kimsenin istemediği bir başlıkta düşünün, çevresel baskı, düşmanca tutumlar, azalan sosyal kaynaklar... bütün bunlara rağmen entry girmeye devam etmek... işte bunun adı doğal seçilim...
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim