1.
Kişisel ileti.
son tanımları | başucu eserleri
2.
sarımsak mı sarılmak mı
sarımsaklasak da sarılsak.
açılın şöyle, kıssadan hisseler ile yolunuza ışık tutayım ciddi ciddi.
sene 2010. taze denizciyim o aralar. denize ilk adım attığım anda gördüğüm ilk kişiye de -ilk etapta aşırı gıcık olsam da- sırılsıklam aşık oldum. o gıcıklık yok mu, allah'ım, dizlerim titredi sfsfs.
neyse, tabii ki bu aşkım karşılıksız kalmadı ve biz ufak ufak ilerledik. ilişki de taze yani.
ekim ayı gibiydi işte, haziran'da başladık desek daha 3 aylık o da sürekli görüşerek değil tabii ki, limanda aynı anda denk gelirsek görüşebiliyoruz. neyse.
ben marmaris'e döndüm, kendisi daha fethiye'de çalışıyordu. arkadaşlarla dışarı çıktım. gezdik tozduk ama benim çukurovalı damarlarım kabarmış, bir türlü ikna olamıyorum aksine, gidip çorba içeceğim. kararlıyım. arkadaşım diyor ki, daha erken; ben diyorum ki hayır ben kelle paça gömücem. ok.
gittik çorbacıya, ben çorba söyledim, nasıl mağrur bir haldeyim, nasıl "ben bunu içerim aga" duruşumu muhafaza ediyorum.
dayadım sarımsağı.
hayır, aslında sos halime getirmeseler şu sarımsak öyle ölü eti gibi kokmayacak da, resmen ignelik yapıyorlar.
çorba yarı oldu, benim telefon çalıyor. bir baktım off, kalbim güm güm...
açtım, ne dese begenirsin? "ben döndüm marmaris'e, seni de özledim hadi alayım seni turlayalım"
ben tabii ne yardan geçiyorum ne serden, hiç öyle naz yapacak tiynet de yok. taktik maktik yok, bam bam bam... tamam dedim, ama ben sarımsaklı çorba içiyorum şu an dedim. "olsun, n'olacak?" dedi. ok dedim.
hiç kafam çalışmaz aşık olunca, her şeye neyse onu söylerim. halbu ki desem ki şöyle şöyle isim var, dizsem sıra sıra ipe dizer gibi belki zor kadın diyecek. yok ama, kafa tirt.
sonra yarım kalan çorbaya dönüp bitirmeye yeltenedim, arkadaş uyardı da bak, yeter içme artık diye. ziyan mi olsun, kıyamam ama diyip devirdim kaseyi dibine kadar.
elimde bir avuç karanfil var, bunu bekliyordum. (o karanfil sadece ağzımı uyusturdu, hiç yardımcı olmadı).
bu ufak ufak söylenmeye başladı. cillop gibi oğlan, cillop gibi motorsiklet ve elinde bir avuç karanfil ile bütün marmaris'i çileden çıkarmaya yetecek kokusuyla ben.
hiç susmadı o akşamdan sabaha kadar. babasıyla tanıştırdı beni evlerine gittik, babası diyor ki "nerden buldun bu güzel kızı?" ,o da diyor ki "sarımsak yemiş , bırak allaskina" sfsfssf.
bir taraftan aşırı gerginim ama bu söyledikçe o kadar komigime gidiyor ki, zorla gulmemeye çalıştığımı fark ettikçe daha da sinir oluyor.
neyse, ben ertesi güne o ilişkinin bittiğini varsayarak uyandım, öğleden sonra bu aradı diyor ki; akşam buluşalım, önce arenaya gideriz sonra da kelle paça içeriz.
ya işte şuraya allen kallem baglayamadim, kıssa o kadar hoj ki, hisseye gecemedim. düz söyleyeyim; sarıldığınız sizi seviyorsa, sarımsaklı da sarilsaniz sever. söylene söylene sever.
açılın şöyle, kıssadan hisseler ile yolunuza ışık tutayım ciddi ciddi.
sene 2010. taze denizciyim o aralar. denize ilk adım attığım anda gördüğüm ilk kişiye de -ilk etapta aşırı gıcık olsam da- sırılsıklam aşık oldum. o gıcıklık yok mu, allah'ım, dizlerim titredi sfsfs.
neyse, tabii ki bu aşkım karşılıksız kalmadı ve biz ufak ufak ilerledik. ilişki de taze yani.
ekim ayı gibiydi işte, haziran'da başladık desek daha 3 aylık o da sürekli görüşerek değil tabii ki, limanda aynı anda denk gelirsek görüşebiliyoruz. neyse.
ben marmaris'e döndüm, kendisi daha fethiye'de çalışıyordu. arkadaşlarla dışarı çıktım. gezdik tozduk ama benim çukurovalı damarlarım kabarmış, bir türlü ikna olamıyorum aksine, gidip çorba içeceğim. kararlıyım. arkadaşım diyor ki, daha erken; ben diyorum ki hayır ben kelle paça gömücem. ok.
gittik çorbacıya, ben çorba söyledim, nasıl mağrur bir haldeyim, nasıl "ben bunu içerim aga" duruşumu muhafaza ediyorum.
dayadım sarımsağı.
hayır, aslında sos halime getirmeseler şu sarımsak öyle ölü eti gibi kokmayacak da, resmen ignelik yapıyorlar.
çorba yarı oldu, benim telefon çalıyor. bir baktım off, kalbim güm güm...
açtım, ne dese begenirsin? "ben döndüm marmaris'e, seni de özledim hadi alayım seni turlayalım"
ben tabii ne yardan geçiyorum ne serden, hiç öyle naz yapacak tiynet de yok. taktik maktik yok, bam bam bam... tamam dedim, ama ben sarımsaklı çorba içiyorum şu an dedim. "olsun, n'olacak?" dedi. ok dedim.
hiç kafam çalışmaz aşık olunca, her şeye neyse onu söylerim. halbu ki desem ki şöyle şöyle isim var, dizsem sıra sıra ipe dizer gibi belki zor kadın diyecek. yok ama, kafa tirt.
sonra yarım kalan çorbaya dönüp bitirmeye yeltenedim, arkadaş uyardı da bak, yeter içme artık diye. ziyan mi olsun, kıyamam ama diyip devirdim kaseyi dibine kadar.
elimde bir avuç karanfil var, bunu bekliyordum. (o karanfil sadece ağzımı uyusturdu, hiç yardımcı olmadı).
bu ufak ufak söylenmeye başladı. cillop gibi oğlan, cillop gibi motorsiklet ve elinde bir avuç karanfil ile bütün marmaris'i çileden çıkarmaya yetecek kokusuyla ben.
hiç susmadı o akşamdan sabaha kadar. babasıyla tanıştırdı beni evlerine gittik, babası diyor ki "nerden buldun bu güzel kızı?" ,o da diyor ki "sarımsak yemiş , bırak allaskina" sfsfssf.
bir taraftan aşırı gerginim ama bu söyledikçe o kadar komigime gidiyor ki, zorla gulmemeye çalıştığımı fark ettikçe daha da sinir oluyor.
neyse, ben ertesi güne o ilişkinin bittiğini varsayarak uyandım, öğleden sonra bu aradı diyor ki; akşam buluşalım, önce arenaya gideriz sonra da kelle paça içeriz.
ya işte şuraya allen kallem baglayamadim, kıssa o kadar hoj ki, hisseye gecemedim. düz söyleyeyim; sarıldığınız sizi seviyorsa, sarımsaklı da sarilsaniz sever. söylene söylene sever.
devamını gör...
3.
fenerbahçeli olmak
durduk yere oturup düşünduğümdür. benim ailem multi takım şiarını benimsemiş, kalabalık bir aileydi. babam bjk, abilerim fb, ablalarim da gs. annem ve babannem tarafatar değildi. babannem için kafir icadıydı zira, annecağızım da bu kadar deli ile uğraşmaktan bitaptı.
babama aşıktım çocukken ve babam sadece hafta sonları eve gelirdi. haftasonu kesinlikle beşiktaşlı olurdum. zira hem babama, hem de damak zevki rafine bir boğa bebesi olarak her hafta getirdiği çeşit çeşit çikolataya asla kayıtsız kalamıyordum.
abilerimi de çok seviyordum. babam varken seslerini cıkarmazlardı zaten de, pazartesi oldu mu, henüz işlenmemiş berrak zihnimi fb marşlarıyla doldururlardı. hatta işi büyütüp oyuncak hediye alırlardı ya da ağaç kabuğundan oyuncak yaparlardı. ham zihnimi yoğurmak için hummalı girişimleri vardı.
ablalarımı da severdim ama hiç galatasaraylı olmadım. bir kere yaşları bana yakındı ve yedikleri çikolata bile evin en küçüğü olduğum için benden ötürü idi,beni nasıl ikna etsinlerdi? öte yandan, kendimi bildim bileli de evdeki kadınlarla değil, erkeklerle mukayese ediyordum koşulları. niye hep erkekler fbli diye düşünüp, sırf bu oyunu bozmak için bile bu yola girmiş olabilirim ama öte yandan da bjknin renk ve amblemine de feci düşüyorum falan derken ilk çocukluğum gelgitlerle geçti.
sonra sebebini tam anlayamadığım bir şekilde, beni okul çıkışı falan yakalayıp "söyle bakalım hangi takımı tutuyorsun?" diye soran abilerim arkadaşlarına, eşrafa falan "fenerbahçe" demeye başladım. babamın iki günde yaptığı etki, abilerim akıl almaz maceralarına ek sunduğu hediyelerle yaptığı manipülasyonlar karşısında yenik düşmüştü. ablalarımı bu şartlar altında hiç şansı da yoktu anlaşılan.
sonra gel zaman git zaman ergenleştik her fani gibi ve ergendir, ne yapsa yeridir diye önceden belirtip bir noktayı işaret etmek istiyorum; ben fenerbahçeli rüştü'ye aşık oldum derken baliç'ler boliç'ler.
öyle böyle derken çok da futbol düşkünü biri olmadığım halde fenerbahcelilik üzerime iyice oturdu. mesela sonra alex gibi bir detay eklendi ama aşık olmadım, zira artık ergen de değildim, abilerim de çok şükür evlenmiş ve allah onlara benim hangi takımı tutugumu unutturacak meşgaleler bahşetmişti.
öyle işte.
babama aşıktım çocukken ve babam sadece hafta sonları eve gelirdi. haftasonu kesinlikle beşiktaşlı olurdum. zira hem babama, hem de damak zevki rafine bir boğa bebesi olarak her hafta getirdiği çeşit çeşit çikolataya asla kayıtsız kalamıyordum.
abilerimi de çok seviyordum. babam varken seslerini cıkarmazlardı zaten de, pazartesi oldu mu, henüz işlenmemiş berrak zihnimi fb marşlarıyla doldururlardı. hatta işi büyütüp oyuncak hediye alırlardı ya da ağaç kabuğundan oyuncak yaparlardı. ham zihnimi yoğurmak için hummalı girişimleri vardı.
ablalarımı da severdim ama hiç galatasaraylı olmadım. bir kere yaşları bana yakındı ve yedikleri çikolata bile evin en küçüğü olduğum için benden ötürü idi,beni nasıl ikna etsinlerdi? öte yandan, kendimi bildim bileli de evdeki kadınlarla değil, erkeklerle mukayese ediyordum koşulları. niye hep erkekler fbli diye düşünüp, sırf bu oyunu bozmak için bile bu yola girmiş olabilirim ama öte yandan da bjknin renk ve amblemine de feci düşüyorum falan derken ilk çocukluğum gelgitlerle geçti.
sonra sebebini tam anlayamadığım bir şekilde, beni okul çıkışı falan yakalayıp "söyle bakalım hangi takımı tutuyorsun?" diye soran abilerim arkadaşlarına, eşrafa falan "fenerbahçe" demeye başladım. babamın iki günde yaptığı etki, abilerim akıl almaz maceralarına ek sunduğu hediyelerle yaptığı manipülasyonlar karşısında yenik düşmüştü. ablalarımı bu şartlar altında hiç şansı da yoktu anlaşılan.
sonra gel zaman git zaman ergenleştik her fani gibi ve ergendir, ne yapsa yeridir diye önceden belirtip bir noktayı işaret etmek istiyorum; ben fenerbahçeli rüştü'ye aşık oldum derken baliç'ler boliç'ler.
öyle böyle derken çok da futbol düşkünü biri olmadığım halde fenerbahcelilik üzerime iyice oturdu. mesela sonra alex gibi bir detay eklendi ama aşık olmadım, zira artık ergen de değildim, abilerim de çok şükür evlenmiş ve allah onlara benim hangi takımı tutugumu unutturacak meşgaleler bahşetmişti.
öyle işte.
devamını gör...
4.
sözlük kızı
sözlük kızı, sözlük kızı
geceleri kalbine düşer, yük olur derin sızı
açarsın sözlüğü yazarsın destansı bir yazı
kimi anlar, kimi anlamaz derindir meşazı
kafan atar, atar gider de yaparsın bazı bazı
gül, eğlen, coş; memnun edemezsin arsızı
sözlük kızı, sözlük kızı.
geceleri kalbine düşer, yük olur derin sızı
açarsın sözlüğü yazarsın destansı bir yazı
kimi anlar, kimi anlamaz derindir meşazı
kafan atar, atar gider de yaparsın bazı bazı
gül, eğlen, coş; memnun edemezsin arsızı
sözlük kızı, sözlük kızı.
devamını gör...
5.
sirius
büyük köpek takımyıldızı'nın bir parçası olan ve gece görülebilen en parlak yıldızdır.
hisseden kıssa anlatacağım, toplaşın etrafıma. kısa boylular arkaya geçsin, heh, iyi böyle.
şimdi bizim iş uzaktan havalı, şekil şukul, kostüm partisi tadında, sünnet düğünü coşkusunda görülebilir.
işin içine girince rengi değişir ama. mental sağlık sınırları zorlar, iletişim becerileri üst düzey olmak zorundadır, yapılan iş her zaman hem teknik olarak mantıklı hem estetik olarak cazip hem de pratik olmak zorundadır. döne döne bulurken kendi tarzını, mental olarak bitik bir şekilde eve dönersin.
çalışırken hem çok enerjik olursun hem de çok yorgun. mesai bitince bayilman gerekirken, bir türlü uyumak istemezsin. mesai bitince uyumak mantıklı değil çünkü. yapman gereken işler yoksa neden uyuyasin ki? tabii.
neyse işte, bendeki durum şu: işim bitince pruvaya çıkarım, ne içeceksen de yanıma alırım en az bir saat yıldızları seyrederim. takım yıldızları, siriusu vs bulmaya çalışırım, bulurum da.
bir gece yine çıktım güverteye, allah'ım sirius o kadar yakın, o kadar parlak ki; gözlerimi alamıyorum. gidip kamaraya yatamıyorum. tutuyor beni orada.
göcek koylarından birindeyiz o zaman, bulunduğumuz köy da girintili çıkıntılı. konum şahane, yuva gibi bir koy parçasında neredeyse karaya oturmuş gibi yakınız ormana.
gökler beni tutarken orada, kaptan geldi yanıma. "naber" diyo.
"iyi senden naber" diyorum ben de. "iyi" diyor, sigara yakıyor.
bilmişim ya ben, dilimi arı soksa söylemem gerek, diyorum ki kaptana, "bu gece sirius ne kadar yakın ve parlak".
"hani nerede?" diyor. gösteriyorum. "evet, çok garip" diyip o da kitleniyor oraya.
az sonra pruvadan bir jet bot geçiyor ve biraz sallaniyoruz.
bı baktım, sirius da sallanıyor. "oha" diyorum.
kaptan "noldu?" diyor.
"n'olucak, bir saattir mal gibi koyun öbür tarafındaki yelkenlinin demir fenerini sirius diye seyerediyoruz!" diyorum, basıyorum kahkahayı.
rezillik. o kadar kopmusum ki o gün hayattan, her gördüğüm ışığı sirius, her bıyıklıyı babam sanıyorum demek.
e hadi ben, zaten bir hoşum, aklım gelip gidiyor da, kaptanın da bana canı gönülden inanması bana şov gibi geldi.
neyse, rota neyim lâzım olursa, denizde yolunuzu kaybederseniz bir dm kadar uzagınızdayım.
bu gece sirius'u seyrederken aklıma geldi.
iyi denizcilerin biz.
hisseden kıssa anlatacağım, toplaşın etrafıma. kısa boylular arkaya geçsin, heh, iyi böyle.
şimdi bizim iş uzaktan havalı, şekil şukul, kostüm partisi tadında, sünnet düğünü coşkusunda görülebilir.
işin içine girince rengi değişir ama. mental sağlık sınırları zorlar, iletişim becerileri üst düzey olmak zorundadır, yapılan iş her zaman hem teknik olarak mantıklı hem estetik olarak cazip hem de pratik olmak zorundadır. döne döne bulurken kendi tarzını, mental olarak bitik bir şekilde eve dönersin.
çalışırken hem çok enerjik olursun hem de çok yorgun. mesai bitince bayilman gerekirken, bir türlü uyumak istemezsin. mesai bitince uyumak mantıklı değil çünkü. yapman gereken işler yoksa neden uyuyasin ki? tabii.
neyse işte, bendeki durum şu: işim bitince pruvaya çıkarım, ne içeceksen de yanıma alırım en az bir saat yıldızları seyrederim. takım yıldızları, siriusu vs bulmaya çalışırım, bulurum da.
bir gece yine çıktım güverteye, allah'ım sirius o kadar yakın, o kadar parlak ki; gözlerimi alamıyorum. gidip kamaraya yatamıyorum. tutuyor beni orada.
göcek koylarından birindeyiz o zaman, bulunduğumuz köy da girintili çıkıntılı. konum şahane, yuva gibi bir koy parçasında neredeyse karaya oturmuş gibi yakınız ormana.
gökler beni tutarken orada, kaptan geldi yanıma. "naber" diyo.
"iyi senden naber" diyorum ben de. "iyi" diyor, sigara yakıyor.
bilmişim ya ben, dilimi arı soksa söylemem gerek, diyorum ki kaptana, "bu gece sirius ne kadar yakın ve parlak".
"hani nerede?" diyor. gösteriyorum. "evet, çok garip" diyip o da kitleniyor oraya.
az sonra pruvadan bir jet bot geçiyor ve biraz sallaniyoruz.
bı baktım, sirius da sallanıyor. "oha" diyorum.
kaptan "noldu?" diyor.
"n'olucak, bir saattir mal gibi koyun öbür tarafındaki yelkenlinin demir fenerini sirius diye seyerediyoruz!" diyorum, basıyorum kahkahayı.
rezillik. o kadar kopmusum ki o gün hayattan, her gördüğüm ışığı sirius, her bıyıklıyı babam sanıyorum demek.
e hadi ben, zaten bir hoşum, aklım gelip gidiyor da, kaptanın da bana canı gönülden inanması bana şov gibi geldi.
neyse, rota neyim lâzım olursa, denizde yolunuzu kaybederseniz bir dm kadar uzagınızdayım.
bu gece sirius'u seyrederken aklıma geldi.
iyi denizcilerin biz.
devamını gör...
6.
yazarların normal sözlük'e gelme sebepleri
bir sene geçti... koca bir sene. neler yazdık neler.
hayatımın mecrasını bulduğuma inandırıldım önce. meğer hayatımın en büyük hayal kırıklığı olacakmış. çok ögretici oldu ama; kankacılara, favcılara inanmamam gerektiğini öğrendim. kendi kankacılıkları için sol frame'i çekip aldılar ellerimin altından. hiç başlamamış olmayı dilerdim normal sözlüğe... mod/editör olana kadar acıyla, nefretle yazacağım...
* *
hayatımın mecrasını bulduğuma inandırıldım önce. meğer hayatımın en büyük hayal kırıklığı olacakmış. çok ögretici oldu ama; kankacılara, favcılara inanmamam gerektiğini öğrendim. kendi kankacılıkları için sol frame'i çekip aldılar ellerimin altından. hiç başlamamış olmayı dilerdim normal sözlüğe... mod/editör olana kadar acıyla, nefretle yazacağım...
* *
devamını gör...
