eğer zerre dans kabiliyetiniz yoksa, adım atmayı ve el çırpmayı kavrayabildiyseniz bu yaşa kadar; "piste çıkın sizin de kismetiniz açılsın kampanyası" fikriyle uydurulduğunu düşünüyorum muzigiylen olsun, ritmiylen olsun, koreografisiylen* olsun...
tap taze (bkz: ...) verilebilecek orijinal bir cümle. fav dilenirken yüzümüz olsun. yazın yazın yapıştırın alta.
bu tanım senin şerefine emmoğlu
o başlığı bir daha aç gene aç
sol freymi duman aldı pus oldu
uzun tanım fav yolunda kısaldı
favına vuran eline kurban
allah'ına kurban emmoğlu
ben de bu sözlüğün nesine geldim?
favlaşır kankalar sitesine geldim
bir troll uçmuş da yasına geldim
geldim emmoğlu
yüce sanal âlemde avlanır kurtlar
yâr troll favlamış, kederim katlar
nick altım olmuş beş karış paragraflar
yazmayınca yazar gamından kopmaz
kopmaz emmoğlu kopmaz...
en az ne aşkı beeeeğ kadar ikonik bir dönme ibrahim repliğidir. ne dediğinden ziyade nasıl dediği ile akıllara kazınmıştır...
olmaması gereken bir olay vuku bulur. bu olayın etkileri kendini ya da sultan süleyman'ı ve sultan süleyman ile arasındaki ilişkiyi etkileyecek boyutta olduğunda, olay ile ilgili tahkikatı malkoçoğlu bali bey bile yapsa; pahalı kaftanı o zindana sürükler pargalı ve sorguda olan kişinin çenesinden tutarak dudaklarını iyice dudaklarına yaklaştırıp, ağzındaki mikelari etrafa saçarak kükrer bu replikle. hep bir umut beklersin, laapss diye adamın dudaklarına yumulacak diye.
bu söz konusu sorgulanan adam, çoğu zaman ibrahim'in kendi adamıdır ve konuşmaması için psikolojik baskı yapmak suretiyle teşrif eder o zindana. adam bunu görünce çekinir. bu bağırır "konuşsana be adam, kim verdi sana bu emri!!!".
altına kaçırdı kaçıracak olan adam bir yalan atınca " sen kimsin ki be adam" tarifesi gelir. hatta her ihtimale karşı "hünkârım, size yapılan bu hakarete tahammül edemedim" makyajı ile adamı pıçaklar.
ey pargalı! sen kimsin? senin baban kim? atan kim?
güzel bir bkz oldu bu da. sözlüğün böyle şeylere ihtiyacı var.
pargalı ibrahim paşa'nın, asla gerçekleşmeyecek olan son dileğidir.
akıbetinden ve son anlarını yaşadığından habersiz olan pargalı; süleyman'ın isteği üzerine son defa kemanını alır ve annesinden öğrendiği parçayı çalar. "annem öğretmişti" der.
sultan süleyman buğulu gözlerle "biliyorum, seninle ilk tanıştığımızda çalmıştın".
"hünkârım, baharda manisa'ya gidelim; birlikte eski günleri yâd ederiz".
"gidelim pargalı" der süleyman, o baharın kendisi için de gelmeyeceğinin farkında olmadan. iktidar kaygısı ile çektiği acı arasında can çekişir boncuk gözlerdeki birkaç damla yaş.
izlerken insanı derinden etkileyen bir düğüm bırakır boğazda. dünyanın en masumu oymuş gibi hissettirir. kendi hırsı ve kariyeri için hiç can yakmamış, üzümlü kekim leo'nun kanını dökmemiş, hürrem'e ve nigar'a ve dahi matrakçı nasuh'a hiç haksızlık etmemiş zannedersin...
ne bu duygusallik ibrahim??? hani bu yüce devleti sen yönetiyordun, bütün kudret senin elinin altındaydı??? ne bu yumuşama bilader??? niye "ayy yazık ya!" dedirtiyorsun bize???? itlik serserilige devam etsene köpek!!!
her şey bir yana, bu sahnede iki oyuncu da gerçekten ağlamışlar duygulanıp. okan yalabık'ın son bölümü olduğu için sahnede böyle etkileyici bir drama çıkmış. resmen yaşamışlar.
dürüst olmak gerekirse, sırf mor ve ötesi müziklerini yaptığı için piyasay çıkmasını iple çektiğim ve sırf bu sebeple de izlediğim filmdir. zira bu garip coup'un ergenlik aşkı harun tekin'dir. (bkz: yazarlar hakkında gereksiz bilgiler).
bir diğer şekilde tanımlamam gerekirse, en sevdiğim çağan irmak filmi budur. bu film ile beklentilerimi yükselten çağan ırmak'ın diğer işlerinde dram dozunda ayarın kaçtığını düşünüyorum. travması olmayan insanı travmatize eder mesela babam ve oğlum. şimdi izlesem içim dışıma çıkar, travmaların tetiklenir yani.
tekrar bu filme dönecek olursam; konusu, konuyu işleyiş biçimi, bakış açısı, psikolojik alt yapısı ve oyunculuklar bakımından oldukça farklı ve başarılı bir işti. mor ve ötesi detayı pastadaki çilek. o dönem yapılan filmlerin birçoğu 7 ve üzeri puanı hak ediyordu zaten. giderek acemileştik bu işlerde.
yine de insan sorgulamadan edemiyor; aklı başında bir insan ne idüğü belirsiz bir taksici ile niye sevişir durduk yere? yani o zmanlar haberlerde, gizli kamera ile hayat kadını numarası yapan muhabirin "yalnız uyarayım, bende aids var" demesinin üzerine "atın ölümü arpadan olsun" diye cevap veren taksicilerimizi de mi izlemedin??? kaç saattir direksiyon başında olduğunu hesap etmeni geçtim, bu kötü ün de mi engel olamadı sana?
bir mahidevran sultan sorusudur. söz konusu kadın elbette ki hürrem'dir. bir kadın olarak sarayda söz sahibi olmanın sınırları, doğurdugu çocuk sayısı ve cinsiyeti ile doğru orantılı olan bu ortamda, işler mahidevran açısından oldukça kritiktir. tahtın en güçlü varisi mustafa'mın annesi olmasının yanında, gözden düşmüş bir sultan olduğunun farkındadır. sesi titreye titreye, ağlamaklı ve dişlerini sıkarak bu soru dökülür dudaklarından. zira her kendi doğurmadığı yeni şehzade, onun ve oğlunun varlığına bir tehdittir. hele de bu kadar aptalken. ek olarak da: "doğum yatağında can verirsin inşallah" diye beddua eder... sanki hürrem'in secenekleri kendisinden farklıymış gibi.
bir çocuğunun ilk doğum gününü kutlamadan, diğerinin gebelik müjdesini veren hürrem'in şen kahkahası kulaklarını yırtar elbette.
iş dogurmakla da bitmez tabii, doğurduğunu yaşatmak için de savaş verirsin. hem çağın şartları hem taht oyunları oldukça çetrefili bir serüvenle bezer her yeni şehzadeyi. işin en kolay yanı, gebelik müjdesi vermektir. sadece rakip sultan'ın sehzadesinden değil, kendi sehzadelerini de birbirinden korumak zorundasındır. böyle bakınca pek de hayırlı bir haber mi tartışılır. bu da yetmez gibi, şehzadeler iyi bir şey yapınca hanedanın asil üyeleri tarafından "aslan şehzadem, ecdadı gibi hayli cengaver"dir, bir hata yapınca da suç annelerindir ve "bir şehzade böyle mi yetiştirilir"dir... iyi iken hep baba tarafı, kötü iken "dogurdugun çocuk" ironisinin temelleri bu hanedanda atılır. keder içindeyim validem.
bahse girerim, bütün derdi iki balık tutup karnını doyurmak olan pargalı'nın kardeşi niko, herkesten uzun yaşamıştır.
yine de hay maşşallah sultanım'a, hiçbir seneyi boş geçmiyor.
mahidevran sultan'ın halet-i ruhiyesidir. hatta harem tahsisatını patlatmak, hünkarın sofrasına zehir koymak, ibrahim paşayı merici yapmak ve valide sultancilik oynamak gibi misyonlarının yanındaki bonus misyondur belki de...
"ığıhığı validem keder içindeyim" diye ağlaya ağlaya 10 yaşındaki mustafa'm gam deryasında kalıp kedere düşmüştür. hünkâr ile ilk çatışmasını bu yüzden yapar küçük şehzade. beş yaşında babasına ve pargalı'ya "kadınlar neden ağlıyorlar?" diye sorup, müspet bir cevap alamasa da yaşı itibariyle dikkati dağıtılan mustafa artık blug çağındadır. "bu sarayda ağlayan tek kadın benim annem ve ben buna izin vermem" deyu canını ortaya koyarak hünkarın emrine karşı gelir ve sarayda kalmak yerine annesiyle edirne sarayına gider.
bu davranış süleyman'ın hoşuna bile gider zira mustafa'm daha çok küçüktür. fakat mustafa'm, büyüdün artık bir olaylari süzgeçten gecir ya!!!
sultan süleyman, yapmaması gereken bir şeyi yaptığı anda hünkâr skillini kullanma şeklidir.
teamülleri çiğnediğinde valide sultan'a, başka kadına mücevher verdiğinde hürrem sultan'a ve divan geleneğinin aksine hükmettiğinde paşalara bu tarifeyi uygular. annesinden tut da kubbe vezirine kadar herkesle sosyal mesafesi bu cümle ile ayarlanır. herkes bu cümleye hemen ikna olur ya da öyle görünür. bir tek hürrem hünkarın gördüğü münasibi değiştirmeye ve dönüştürmeye uğraşır.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.