1.
dahlvier
(editör)
Lich-Count Mage
son tanımları | başucu eserleri
2.
bir tanesi az iki tanesi fazla gelen şey
günlük tükettiğim ekmek sayısı. 1.5 ekmek civarı yiyorum günde zira. 3 öğünümde ortalama yarımşar ekmek.
devamını gör...
3.
çok hakim olunmayan alanlarda favori belirlemek
benim açımdan sadece eğlencesine listeler oluşturmak gibi bir manadan çok daha fazlasını ifade etmez.
mesela progressive metal / prog metal alanına kalburüstü sayılabileceğim denli bir hakimiyetim var ve bu türdeki favorilerimden bahsederken iddialı olabilirim. yani yine de subjektivite önemli rol oynuyor böyle durumlarda bile ama en azından bu türdeki önde gelen grup ve albümlerle birlikte orta seviyede ve az bilinenlerin bile ciddi kısmını bildiğimden bu alanda favori belirlerken kendimden epey emin olurum. korku filmlerinde, bilhassa fantastik korku türünde de buna benzer şeyler söyleyebilirim kendi adıma, ancak prog metale olan hakimiyetim derecesinde bir bilgim olduğunu da iddia edemem bu türde.
ama mesela yerli ve yabancı diziler... yerli diziler mevzuunda 0'dan hallice, yabancı diziler mevzubahisse ise çok az bilgiliyim diyebilirim ve favori dizilerim olsa da, izlemediklerim arasında izlediklerimden daha fazla beğeneceğim diziler olabileceğinin de farkındayım.
gelgelelim, işte benim açımdan eğlencesine bir aktivite aslında favori belirlemek. sonuçta tamam, kalite kıstasım yok demiyorum ama kişisel zevklerim daha büyük rol oynuyor bu bağlamda bittabi.
mesela progressive metal / prog metal alanına kalburüstü sayılabileceğim denli bir hakimiyetim var ve bu türdeki favorilerimden bahsederken iddialı olabilirim. yani yine de subjektivite önemli rol oynuyor böyle durumlarda bile ama en azından bu türdeki önde gelen grup ve albümlerle birlikte orta seviyede ve az bilinenlerin bile ciddi kısmını bildiğimden bu alanda favori belirlerken kendimden epey emin olurum. korku filmlerinde, bilhassa fantastik korku türünde de buna benzer şeyler söyleyebilirim kendi adıma, ancak prog metale olan hakimiyetim derecesinde bir bilgim olduğunu da iddia edemem bu türde.
ama mesela yerli ve yabancı diziler... yerli diziler mevzuunda 0'dan hallice, yabancı diziler mevzubahisse ise çok az bilgiliyim diyebilirim ve favori dizilerim olsa da, izlemediklerim arasında izlediklerimden daha fazla beğeneceğim diziler olabileceğinin de farkındayım.
gelgelelim, işte benim açımdan eğlencesine bir aktivite aslında favori belirlemek. sonuçta tamam, kalite kıstasım yok demiyorum ama kişisel zevklerim daha büyük rol oynuyor bu bağlamda bittabi.
devamını gör...
5.
81
doğum senemin son 2 rakamı, şu anki boyumun son iki rakamı (gençken 1.83'tüm) ve üniversite lisansta mezuniyet not ortalamamdı (bizim üniversitede 100 üzerindendi). ayrıyeten sex & beer. *
devamını gör...
6.
yılbaşını kutlamak şeytanla ilişkiye girmektir
bana yılbaşını kutlamak başını almaktır dendi? ben mesela yaşımı başımı aldığımdan kutluyorum. zaten yeni yıldan bir şey bekleyen de başını alır, yani başını alıp bu diyarlardan gider. bu diyarlarda yeni yıldan hayır gelmez. bir de timbuktu'yu deneyin. burada her yıl bir öncekinden daha fantastik oluyor, timbuktu'dan bildiriyorum. zaten timbuktu'nun şu yapısı bile noel ağacına benzemiyor mu azizim?
devamını gör...
7.
boyu 180 cm olan erkek
3 santim ile geçiyordum dediğimdir ama geçenlerde bir sağlık kontrolünde boyum ölçülünce 1.81 çıktım. yani yaşlandıkça çekmişim. *
devamını gör...
8.
morpheus vs ajan smith
öncelikle, morpheus bana mavi ve kırmızı hapı sunup "ikisinden birini almak zorundasın" baskısını kurduğu anda; ikisini de almıyorum, ya anlat ya da evime dönerim, derdim. yani neden mavi hapı alıp o ana kadar yaşadığım deneyimleri unutmak isteyeyim ki? kırmızı hapı alacak kadar idealist biri değilim ve morpheus'a deli gibi güvensem bile almazdım sanırım. mavi hapı da almazdım ama. bu iki seçenekten birine zorlandığım anda zaten ters reaksiyon verip ya anlat ya da evime döneceğim, derdim. bunu ikinci kere söyledim. deja vu! :d ama anlatırsa ve ikna olursam da kırmızı hapı alabilirdim.
ajan smith tabii ki totomu yesin. yani morpheus çok idealist bir insan ve the matrix evreninde bir direnişçi olmak her türlü soylu bir tavırdır.
ajan smith diyelim ki aynı karakterdeki (yani bir sentient program olarak bildiğimiz karakterini koruyan) bir insan olsun ve sizi bir şeylerle görevlendirsin. hadi siz de onu haklı bulun ve bu insanlık bir haltı hak etmiyor ve smith'in askerleriyiz deyin. yani öyle farz edelim. mobbing'in kralını yapardı size smith ve ilk fırsatta "morpheus adam gibi adammış" diye ona koşardınız.
ajan smith tabii ki totomu yesin. yani morpheus çok idealist bir insan ve the matrix evreninde bir direnişçi olmak her türlü soylu bir tavırdır.
ajan smith diyelim ki aynı karakterdeki (yani bir sentient program olarak bildiğimiz karakterini koruyan) bir insan olsun ve sizi bir şeylerle görevlendirsin. hadi siz de onu haklı bulun ve bu insanlık bir haltı hak etmiyor ve smith'in askerleriyiz deyin. yani öyle farz edelim. mobbing'in kralını yapardı size smith ve ilk fırsatta "morpheus adam gibi adammış" diye ona koşardınız.
devamını gör...
9.
artık 2000 yılının değil 2050 yılının daha yakınında olmamız
cidden de öyle dediğim tespittir.
devamını gör...
12.
2025'e bir şarkıyla veda et
geçen sene 2024'e bir şarkıyla veda et başlığını açmıştım. bunu her sene yapayım bari diyorum.
bu yılki favori şarkım italyan prog metal grubu stargate imzalı introspection ile veda ediyorum ben 2025'e. bu şarkının yer alacağı albüm herhalde 2026'da çıkacak ve ismi sailors into the sunrise ve bunun anlamı da gün doğumuna doğru yelken açan denizciler gibi bir şey. umarım insanlık olarak ayınlık ufuklara doğru yelken açtığımız sene olur 2026. böyle bir dilekten en azından kimseye zarar gelmez kanısındayım. tekrar hepinize mutlu seneler!
if we open our minds
if we open our eyes
we’ll find a way, someday
bu yılki favori şarkım italyan prog metal grubu stargate imzalı introspection ile veda ediyorum ben 2025'e. bu şarkının yer alacağı albüm herhalde 2026'da çıkacak ve ismi sailors into the sunrise ve bunun anlamı da gün doğumuna doğru yelken açan denizciler gibi bir şey. umarım insanlık olarak ayınlık ufuklara doğru yelken açtığımız sene olur 2026. böyle bir dilekten en azından kimseye zarar gelmez kanısındayım. tekrar hepinize mutlu seneler!
if we open our minds
if we open our eyes
we’ll find a way, someday
devamını gör...
13.
2025'te alınan kararlar
nick değiştirmeme kararı. benim için zor bir karardı. herkes anlamaz bunun bazıları için ne kadar zor olabileceğini. haha. ciddiyim bu arada. bu da bir tür bağımlılık. dönem dönem krize giriyorum hala ve nick değiştirmemek için hakiki irade göstermem gerekiyor. tabii ki uyuşturucu bağımlılığı gibi hayatı tehlikeye atan bir şey değil ama gene de bir tür bağımlılık da bu bendeki nick değiştirme şeysi. umarım kurtulabilmişimdir, 2026'da ve sonrasında da bu istekle yeniden boğuşmak zorunda kalmam. ahıhı.
devamını gör...
15.
sözlükte online takılan yazarlar ne yapıyor sorunsalı
offline takılan yazarları kıskanmakla meşgulüzzz... "off laynnn!!! adam/kadın nasıl da cool, hep çevrimdışı..." falan diyoruz. *
devamını gör...
16.
sözlük yazarlarının fotoğrafları
artık kendi biramı çıkarıyorum arkadaşlar. dahlvier biraları. soğuk içinizzz... şaka şaka, yoldaş'tan yeni yıl hediyesi. kendisine çok teşekkürler. 2020'de alkolü bıraktığımı bilemezdi ama gene de cidden çok beğendim ve vazo olarak kullanacağım odamda. sözlüğün kuruluş yılı 2020 de yazıyor bardakta, nick'imin altında. bu tarih de nostaljik bir manaya geldi zira tam sözlüğün kurulduğu sene alkolü bırakmıştım, yani 2020'nin bir zamanına kadar hala alkol tüketmekteydim. kullandığım bir ilaçla ters etkisi olduğundan bıraktım ben alkolü bu arada ama alkol aldığım zamanları da her zaman güzel yad ederim. o yüzden eski bir fotomu da koyayım en alta bira içerkenki ve konsept tam olsun.
herkese iyi seneler!

herkese iyi seneler!

devamını gör...
17.
yazarların 2025'te çıkan favori 3 şarkısı
benim haricimde, yapay zeka müziği de olsa bir kişi 3 tane favorisini yazdı nihayet dediğim başlıktır.
son defa hortlattığım başlığımdır, belki başkaları da yazmak ister diye. yarın 2026 olacak artık zira.
son defa hortlattığım başlığımdır, belki başkaları da yazmak ister diye. yarın 2026 olacak artık zira.
devamını gör...
18.
die farbe
öncelikle google'a meteorit veya meteorite yazıp enter'a basarak filmdeki korku mod'una girmeyi deneyebilirsiniz. ciddiyim, yapın bunu. (bkz: google'a meteorit ya da meteorite yazmak)
büyük korku üstadı h.p. lovecraft'ın uzaydan gelen renk [the colour out of space] adlı eserinin 2010 çıkışlı alman film uyarlamasıdır. ben lovecraft'ın hikayesinin hem türkçe tercümesini hem de ingilizce orijinalini okudum ve 2019 tarihli, nicolas cage'in başrol oynadığı color out of space adlı film uyarlamasını da çıktığı zamanlarda izlemiştim. başlığın konusu olan filmi ise bundan sonra izlemiş oldum. bence cage'in oynadığı uyarlama da hoştu, bu da hoş. cage'li olan renkli bir filmdi ve uzaydan gelen tuhaf renkle birlikte reprenkli bir film oldu elbette. tabii o filmi izleyeli epey sene geçtiği için tüm detaylarını hatırlayamam, ancak modern zamanlarda geçiyordu o uyarlama ve işte ilgili talihsiz aile kırsal bir kesime gidiyordu, modern yaşamdan uzak bir hayata yelken açıyordu ve gemileri alabora oluyordu... eyvah, spoiler verdim galiba. yoksa vermedim mi?.. her neyse...
şimdilik bu mevzuyu ikircikli bırakayım. ama o 2019 çıkışlı uyarlamada görsellik daha ön plandaydı ve bu bağlamda grotesklik de tavan yapıyordu. başlığın konusu olan uyarlama ise siyah beyaz sayılabilecek bir film ve bir tek uzaydan gelen o meşum renkle renkleniyor, bu da filmin epey ilerilerinde oluyor. 2010 tarihli, yani başlığın konusu olan uyarlamaya ben normalde 7/10 puan verirdim ama bir uyarlama olarak başarılı bulduğum için notumu 1 artırıp 8/10 yapıyorum. cage'li uyarlama ile ilgili değerlendirmem de aynı şekilde, kaldı ki imdb'deki reyting ortalamalarında da iki film birbirine aşırı yakın: 2010 tarihli olan 6.2/10, 2019 tarihli olansa 6.1/10 rating ortalamasına sahip orada, bu yazıyı yazdığım an itibarıyla.
yazının biraz sonrasında sayısız spoiler verecek, konuyu da belli oranda anlatacağım hatta. yani benim önerim önce hikayeyi okuyup sonra iki film uyarlamasını da izlemeniz olacaktır yazının alttaki paragraflarını okumadan evvel, bittabi henüz bunu veya bunları yapmamışsanız ve muhakkak ki ilginizi çekerse. spoiler'lardan önce filmi sinematik bağlamda başarılı bulduğumu belirteyim, yani karşımızda gayet kaliteli bir yapım var kanımca. benim standartlarımda 7/10 alır, ki bu da geçer bir nottur. pekiyi olmasa da gayet iyi bir film işte die farbe. imdb'de bazı kullancılar "en iyi lovecraft uyarlamalarından biri", kimisi ise "en iyi lovecraft uyarlaması" bile demiş. alttaki ve onun altındaki paragraflarda da ciddi spoiler'lar vermeyeceğim. zaten spoiler'ların geleceği uyarısını da yazacağım bu eksene kaymamın arifesinde.
lovecraft uyarlamaları çerçevesinde die farbe'nin en iyi veya en iyilerden biri olması iddiası... bu tabii ki göreceli bir şey. ben pickman's muse'u daha fazla beğenmiştim mesela. hoş, bu aslında biraz serbest stil bir uyarlamaydı ama gene de in the mouth of madness gibi lovecraftian bir film olmanın ötesinde, direkt lovecraft'ın eserleri referans alınan bir uyarlamaydı en azından. ya da dagon da bence müthiş bir uyarlamaydı. evet, bir b filmi idi ama inanılmaz eğlenceli bir filmdi bence. ya da cool air adlı kısa film uyarlamasını da çok severim. necronomicon: book of the dead de benim açımdan özel lovecraft uyarlamalarından biridir. the resurrected da güzeldi falan... yani daha ne lovecraft uyarlamaları da var. ben 10'larca lovecraft uyarlaması film izledim, hatta the dream-quest of unknown kadath uyarlamasını bulabilene kadar göbeğim çatlamıştı. ahah. iflah olmaz bir lovecraft fanıyım... merak edip izleyemediğim birkaç italyan lovecraft uyarlaması film kaldı galiba. yani onların ingilizce veya türkçe alt yazılılarını bulamamıştım. bir ara yine bakınayım sahi, belki bu sefer bulurum.
her neyse, die farbe'den biraz geç haberim oldu desem de esasen birkaç senedir haberdardım ve izlenecekler listemde bekliyordu, sonunda nihayet izleyebildim bu yapımı. karşımızdaki, fantastik bilim kurgu konseptini çıkarsanız bile aslında iyi bir drama filmi olarak görülebilecek bir yapım. işte spoiler vermeden de konseptini açıklayamıyorum şu anda, ama bilim kurgusal fantezi ile yoğurulmuş güzel bir drama filmi izlemek isterseniz filmi izlemenizi tereddüt etmeksizin tavsiye ederim. şimdi filme geçiyorum artık ve yazının geri kalanında, dediğim gibi bir dolu spoiler olacak.
işte spoiler'larla dolu film analizim:
baştan şunu diyeyim, hikayede renk/colour/farbe denirken bunun bir analoji olduğunun altı çiziliyor. karşımızda öylesine tanımlanamaz bir şey var ki buna renk dense de bu, bildiğimiz hiçbir renk değil ve sadece renk de değil, cismani de bir şey gibi duruyor ama dünyadaki en kral okültistler bile bunu bildikleri herhangi bir kategoriye oturtamaz gibi görünüyor. hikayede bunun altı çok daha kalın çizgilerle ve defalarca çizilse de filmden de alabiliyoruz mevzunun bizim anlamlandırabilme/açıklayabilme kapasitemizi fersah fersah aştığını. zaten bu meteorun düştüğü alandaki çiftliğin oraya da "blasted heath" deniyordu orijinal hikayede. işte bir meteor düşüyor bu fundalık alana ve bu "renk" de dünyaya bu şekilde gelip tüm kötücüllüğüyle bu alanı ve buradaki canlıları peyderpey mahvediyor.
öncelikle orijinal hikaye ile başlığın konusu olan 2010 tarihli alman film uyarlaması arasındaki farkları mercek altına alalım. bir kere hikaye gerçekten de... böyle... nasıl desem?.. kasvetli atmosferi olan bir eser. işte çiftliklerinin oraya bir meteor düşen talihsiz ailenin sürüklendiği trajedi ve bu süreçte günbegün daha da yılgın hale gelmeleri lovecraft'ın hikayesini bana göre büyük oranda depresif kılıyor. lovecraft beni her zaman heyecanlandıran bir yazardır, yani bu hikayesini okurken de depresif bir mod'a girmedim ama gene de işte kasveti normalden yüksek seviyede bir eseri diyebilirim kendisinin, uzaydan gelen renk için. cage'li uyarlamada bu hiç yok gibiydi diye anımsıyorum, hatta çok eğlenceli bir yapımdı o diye aklımda kalmış. başlığın konusu olan filmdeki drama boyutu ön planda olsa da orijinal hikayedeki kadar kesif bir umutsuzluk hissinin bu filme sirayet ettiği fikrinde değilim.
matbu hikaye ve ekran uyarlaması arasındaki tartışmasız farklardan en mühimsenesi olanı herhalde alman uyarlamasının esas konusunun almanya'da geçiyor olmasıdır. die farbe, büyük oranda orijinaline sadık bir uyarlama olsa da işte böyle majör bir setting farklılığından dem vurmadan da bu kritik yazısı yazılamazdı. sonuçta bu bir alman filmi ve bu şekilde yapımcılarının daha kolayına gelmiştir diye düşünmeli herhalde. gidip de filmi abd'de çekseler, amerikan oyunculardan oluşma bir kasting ile iştigal etseler, oralarda filmi çekebilmek için uygun bir alan bulsalar, film ekibini oraya götürseler... otel paraları, yol paraları, izinler... bir ton zorluk yaşarlardı ve bu yüzden filmdeki trajedik hikayenin almanya'da geçmesinde karar kılmış olmalılar.
işte almanya'da olan babasını aramak için buraya geliyor jonathan adındaki genç ve ona buna "babamı gördünüz mü?" diye sorarken tuhaf bir adamla çarpışıyor, aman karşılaşıyor. ama çarpışıyor da başta... neyse işte. aslında bu oğlan ve babası birer kurgusal araç olarak kullanılmış burada ve asıl hikaye, ilgili bölgede onlarca yıl önce yaşanmış bir hikaye. bu çarpışma/karşılaşma sonrasında geçmişin sır perdesi aralanıyor ve lovecraftian dehşetler, kozmik korkular bizi bekliyor!.. gene de aslında, demiş olduğum gibi burada fantastik bir element olmasaydı da mesela tanımlanamayan ölümcül hastalıklara yakalanan bir ailenin dramını anlatsalardı da bu, iyi bir konu olurdu. ben gibi düz drama izlemeyi pek sevmeyen biri içinse kurgunun böylesi hayal gücünü tetikleyen bir unsur üzerine kurulması elbette çok daha ideal.
biraz detaylara girersek... bir kere jonathan'ın has alman bir hans olduğu zaten ingilizce aksanından bile belliyken kendisinin bize bir amerikan olarak yutturulmaya çalışılması epey gülünçtü. hadi tamam, yani tipi, saç yapısı falan bile joachim löw gibi olan bu oğlanın bir amerikan olduğuna ama diglot bir insan olarak almancayı da mükemmel bildiğini/konuştuğunu kabul ettik diyelim... filmin başlarında, kendisi almanya'ya yeni geldiğinden, o ana kadar diyalogları ingilizce olan filmde bir anda almancaya geçiliyor, bu çocuk da belli ki bir alman, veya en azından bir alman kadar iyi almanca konuşuyor. burada ne olsa beğenirsiniz? kendisi işte babasını aramak için gideceği yer için yol çalışmasında görevli bir almanla konuşuyor, işte işçi geri dön ve şuradan devam et diyor, veeeee... diğer işçi arkadaşıyla bu oğlanın başka bir şapşal amerikan olduğuyla dalga geçiyorlar; "ich nicht verstehen" diye tiye alıyordu galiba biri. almanca neredeyse hiç bilmesem de "anlamıyorum"un almancadaki kelime dizilişi "ich verstehen nict" olması lazım diye biliyorum ve işte almanca bilmeyen şapşal amerikalı muamelesi yapıyorlar jonathan'a.
tamam, almanca bilmiyorum ama ciddi kulak dolgunluğum var bu konuda ve bu oğlan da ya native, ya da native-like (near-native) seviyesinde almanca biliyor yahu. yani bu konuda yanıldığımı hiç sanmıyorum. haha.
yapımda ucuz cgi (computer generated imagery - bilgisayarla yaratılmış görsellik) kullanıldığıyla ilgili eleştiriler gördüm ama bu artık kendisi çok ucuz bir klişeye dönüştü ya. haha. öyle milyon milyon dolarlık bütçeleriniz yoksa zaten cheap/ucuz olur bu gibi mevzular... makinedeki hayalet gibi filmlerde böyle cgi kullanımını ben de ucuz/dandik bulurum da birçok insan her türden filme böyle klişe bir reaksiyon gösteriyor, ki bu cidden de kendisi bayat bir klişe oldu artık. evet, die farbe'de, 2019'daki uyarlamadaki görsel efekt kalitesi falan yok, ama bunu ben çok da eleştirel bir gözle değerlendirme taraftarı değilim. karşımızda belirli bir fantastik elementle zenginleştirilmiş bir drama kurgusu var ve zaten o fantastik element de öyle filmin çoğu yerinde kendisini göstermiyor. ezcümle, bu tür eleştirilerin önüne gelen filme yapılmasını absürt buluyorum anlayacağınız. yani mesela bu "renk" için alışıldık bir pembe/mor tonu seçilmesi yerine daha nadir bir renk tonu seçilebilirdi ya da işte daha uçuk bir ton seçilebilirdi gibi bir eleştiri getirilebilirdi de (ki insanlığın bilmediği bir renk seçilseydi diye eleştiremeyiz sanırım, ahaha), zaten düşük bütçeli bir yapımdan 100 milyon dolar bütçeli bir amerikan filmindeki görsellik kalitesini beklemek de biraz beyhude gibi sanki...
filmde, hikayede değinilen birçok detaya yer verilmiş. işte ilgili çiftliğin oralara düşen meteorun tanımlanamayan yapısı, bir türlü soğumaması, kademe kademe "çekmesi" (shrink), yani küçülmesi ve sonradan yok olması, bilim insanlarının işte bundan numuneler alması ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar hiçbir kayda değer sonuca ulaşamaması falan... yani detay derken, işte silisyumla beklenmedik bir tepkimeye girer gibi olması, plastiksi bir his vermesi, bir metal türü olduğundan emin olunması; su, hidroklorik asit, nitrik asit ile temasında bekledikleri gibi bir şey olmaması vb. detaylar filme de aynen aktarılmış. elbette hikayedeki her detay aynen filmin script'ine aktarılmamış ama birçok ayrıntı da aktarılmış işte. filmin almanya'da geçmesi bence majör bir fark yaratmamış olsa da, lovecraft'ın kurgusal şehri arkham'ın kapsayıcı uğursuzluğu yerine burada almanya'da bir meteor düşmesi sonrasında lanetlenen küçük bir arazi konsepti üzerinden gidilmesi durumunda kalınmış.
hikayede olan ama filmde olmayan, yahut filmde tam hikayede olduğu gibi olmayan şeylere değinirsek ise... işte jonathan'ın babasını aramak için almanya'ya gelmesinden bahsetmiştim. burada savaş sonrasında işte belirli görevlerle ilgilenen alman askerleri falan var ama bunlar cidden detay kategorisinde zira ana hikayenin özü korunuyor her zaman. yani gene de farklar yok değil... mesela lanetlenmiş ailedeki anne figürünün histerik duruma düşmesi, sonra iki oğullarından birinin de kafayı sıyırması, bunların evin üst katındaki karşılıklı odalara kapatılması, sürekli çığlıklar atmaları, birbirleriyle kadim/unutulmuş gibi görünen tuhaf bir dille bağrışmaları falan filmde pek öyle yansıtılmamış. yani öyle çığlıklar, öylesi bir iletişi falan filmde yok. bir de kitabın sonlarına doğru pierce adlı karakterin işte o üst katta bir odaya kapatılan anne gardner'ın odasına girdiğinde böyle karaltı gibi bir şey görmesi, ne grördüğünden emin olamaması ama tuhaf renkli ve gazsı bir şeyin kendisine temas ederek geçmesi olayı filmde tam öyle değildi ve bayan gardner'ın dönüştüğü o ucube hali görüyoruz alman film uyarlamasında. 2019 çıkışlı amerikan film uyarlamasında ise o annenin görüntüsü bin kat daha groteskti diye aklımda kalmış. buna benzer başka farklılıklardan da bahsedebilirim de işte bu kadarı kafi dedim.
daha fazla uzatmayayım diyorum yazıyı, haha. die farbe, iyi bir film ve başarılı bir uyarlama. izlemenizi salık veririm. gollum olsanız balık da verirdim. evet, kötü bir espriydi. bu da mı gol değildi be? değildi. neyse, daha fazla zırvalamıyorum ve hepinize güzel bir 2026 senesi diliyorum. esen kalınız.
büyük korku üstadı h.p. lovecraft'ın uzaydan gelen renk [the colour out of space] adlı eserinin 2010 çıkışlı alman film uyarlamasıdır. ben lovecraft'ın hikayesinin hem türkçe tercümesini hem de ingilizce orijinalini okudum ve 2019 tarihli, nicolas cage'in başrol oynadığı color out of space adlı film uyarlamasını da çıktığı zamanlarda izlemiştim. başlığın konusu olan filmi ise bundan sonra izlemiş oldum. bence cage'in oynadığı uyarlama da hoştu, bu da hoş. cage'li olan renkli bir filmdi ve uzaydan gelen tuhaf renkle birlikte reprenkli bir film oldu elbette. tabii o filmi izleyeli epey sene geçtiği için tüm detaylarını hatırlayamam, ancak modern zamanlarda geçiyordu o uyarlama ve işte ilgili talihsiz aile kırsal bir kesime gidiyordu, modern yaşamdan uzak bir hayata yelken açıyordu ve gemileri alabora oluyordu... eyvah, spoiler verdim galiba. yoksa vermedim mi?.. her neyse...
şimdilik bu mevzuyu ikircikli bırakayım. ama o 2019 çıkışlı uyarlamada görsellik daha ön plandaydı ve bu bağlamda grotesklik de tavan yapıyordu. başlığın konusu olan uyarlama ise siyah beyaz sayılabilecek bir film ve bir tek uzaydan gelen o meşum renkle renkleniyor, bu da filmin epey ilerilerinde oluyor. 2010 tarihli, yani başlığın konusu olan uyarlamaya ben normalde 7/10 puan verirdim ama bir uyarlama olarak başarılı bulduğum için notumu 1 artırıp 8/10 yapıyorum. cage'li uyarlama ile ilgili değerlendirmem de aynı şekilde, kaldı ki imdb'deki reyting ortalamalarında da iki film birbirine aşırı yakın: 2010 tarihli olan 6.2/10, 2019 tarihli olansa 6.1/10 rating ortalamasına sahip orada, bu yazıyı yazdığım an itibarıyla.
yazının biraz sonrasında sayısız spoiler verecek, konuyu da belli oranda anlatacağım hatta. yani benim önerim önce hikayeyi okuyup sonra iki film uyarlamasını da izlemeniz olacaktır yazının alttaki paragraflarını okumadan evvel, bittabi henüz bunu veya bunları yapmamışsanız ve muhakkak ki ilginizi çekerse. spoiler'lardan önce filmi sinematik bağlamda başarılı bulduğumu belirteyim, yani karşımızda gayet kaliteli bir yapım var kanımca. benim standartlarımda 7/10 alır, ki bu da geçer bir nottur. pekiyi olmasa da gayet iyi bir film işte die farbe. imdb'de bazı kullancılar "en iyi lovecraft uyarlamalarından biri", kimisi ise "en iyi lovecraft uyarlaması" bile demiş. alttaki ve onun altındaki paragraflarda da ciddi spoiler'lar vermeyeceğim. zaten spoiler'ların geleceği uyarısını da yazacağım bu eksene kaymamın arifesinde.
lovecraft uyarlamaları çerçevesinde die farbe'nin en iyi veya en iyilerden biri olması iddiası... bu tabii ki göreceli bir şey. ben pickman's muse'u daha fazla beğenmiştim mesela. hoş, bu aslında biraz serbest stil bir uyarlamaydı ama gene de in the mouth of madness gibi lovecraftian bir film olmanın ötesinde, direkt lovecraft'ın eserleri referans alınan bir uyarlamaydı en azından. ya da dagon da bence müthiş bir uyarlamaydı. evet, bir b filmi idi ama inanılmaz eğlenceli bir filmdi bence. ya da cool air adlı kısa film uyarlamasını da çok severim. necronomicon: book of the dead de benim açımdan özel lovecraft uyarlamalarından biridir. the resurrected da güzeldi falan... yani daha ne lovecraft uyarlamaları da var. ben 10'larca lovecraft uyarlaması film izledim, hatta the dream-quest of unknown kadath uyarlamasını bulabilene kadar göbeğim çatlamıştı. ahah. iflah olmaz bir lovecraft fanıyım... merak edip izleyemediğim birkaç italyan lovecraft uyarlaması film kaldı galiba. yani onların ingilizce veya türkçe alt yazılılarını bulamamıştım. bir ara yine bakınayım sahi, belki bu sefer bulurum.
her neyse, die farbe'den biraz geç haberim oldu desem de esasen birkaç senedir haberdardım ve izlenecekler listemde bekliyordu, sonunda nihayet izleyebildim bu yapımı. karşımızdaki, fantastik bilim kurgu konseptini çıkarsanız bile aslında iyi bir drama filmi olarak görülebilecek bir yapım. işte spoiler vermeden de konseptini açıklayamıyorum şu anda, ama bilim kurgusal fantezi ile yoğurulmuş güzel bir drama filmi izlemek isterseniz filmi izlemenizi tereddüt etmeksizin tavsiye ederim. şimdi filme geçiyorum artık ve yazının geri kalanında, dediğim gibi bir dolu spoiler olacak.
işte spoiler'larla dolu film analizim:
baştan şunu diyeyim, hikayede renk/colour/farbe denirken bunun bir analoji olduğunun altı çiziliyor. karşımızda öylesine tanımlanamaz bir şey var ki buna renk dense de bu, bildiğimiz hiçbir renk değil ve sadece renk de değil, cismani de bir şey gibi duruyor ama dünyadaki en kral okültistler bile bunu bildikleri herhangi bir kategoriye oturtamaz gibi görünüyor. hikayede bunun altı çok daha kalın çizgilerle ve defalarca çizilse de filmden de alabiliyoruz mevzunun bizim anlamlandırabilme/açıklayabilme kapasitemizi fersah fersah aştığını. zaten bu meteorun düştüğü alandaki çiftliğin oraya da "blasted heath" deniyordu orijinal hikayede. işte bir meteor düşüyor bu fundalık alana ve bu "renk" de dünyaya bu şekilde gelip tüm kötücüllüğüyle bu alanı ve buradaki canlıları peyderpey mahvediyor.
öncelikle orijinal hikaye ile başlığın konusu olan 2010 tarihli alman film uyarlaması arasındaki farkları mercek altına alalım. bir kere hikaye gerçekten de... böyle... nasıl desem?.. kasvetli atmosferi olan bir eser. işte çiftliklerinin oraya bir meteor düşen talihsiz ailenin sürüklendiği trajedi ve bu süreçte günbegün daha da yılgın hale gelmeleri lovecraft'ın hikayesini bana göre büyük oranda depresif kılıyor. lovecraft beni her zaman heyecanlandıran bir yazardır, yani bu hikayesini okurken de depresif bir mod'a girmedim ama gene de işte kasveti normalden yüksek seviyede bir eseri diyebilirim kendisinin, uzaydan gelen renk için. cage'li uyarlamada bu hiç yok gibiydi diye anımsıyorum, hatta çok eğlenceli bir yapımdı o diye aklımda kalmış. başlığın konusu olan filmdeki drama boyutu ön planda olsa da orijinal hikayedeki kadar kesif bir umutsuzluk hissinin bu filme sirayet ettiği fikrinde değilim.
matbu hikaye ve ekran uyarlaması arasındaki tartışmasız farklardan en mühimsenesi olanı herhalde alman uyarlamasının esas konusunun almanya'da geçiyor olmasıdır. die farbe, büyük oranda orijinaline sadık bir uyarlama olsa da işte böyle majör bir setting farklılığından dem vurmadan da bu kritik yazısı yazılamazdı. sonuçta bu bir alman filmi ve bu şekilde yapımcılarının daha kolayına gelmiştir diye düşünmeli herhalde. gidip de filmi abd'de çekseler, amerikan oyunculardan oluşma bir kasting ile iştigal etseler, oralarda filmi çekebilmek için uygun bir alan bulsalar, film ekibini oraya götürseler... otel paraları, yol paraları, izinler... bir ton zorluk yaşarlardı ve bu yüzden filmdeki trajedik hikayenin almanya'da geçmesinde karar kılmış olmalılar.
işte almanya'da olan babasını aramak için buraya geliyor jonathan adındaki genç ve ona buna "babamı gördünüz mü?" diye sorarken tuhaf bir adamla çarpışıyor, aman karşılaşıyor. ama çarpışıyor da başta... neyse işte. aslında bu oğlan ve babası birer kurgusal araç olarak kullanılmış burada ve asıl hikaye, ilgili bölgede onlarca yıl önce yaşanmış bir hikaye. bu çarpışma/karşılaşma sonrasında geçmişin sır perdesi aralanıyor ve lovecraftian dehşetler, kozmik korkular bizi bekliyor!.. gene de aslında, demiş olduğum gibi burada fantastik bir element olmasaydı da mesela tanımlanamayan ölümcül hastalıklara yakalanan bir ailenin dramını anlatsalardı da bu, iyi bir konu olurdu. ben gibi düz drama izlemeyi pek sevmeyen biri içinse kurgunun böylesi hayal gücünü tetikleyen bir unsur üzerine kurulması elbette çok daha ideal.
biraz detaylara girersek... bir kere jonathan'ın has alman bir hans olduğu zaten ingilizce aksanından bile belliyken kendisinin bize bir amerikan olarak yutturulmaya çalışılması epey gülünçtü. hadi tamam, yani tipi, saç yapısı falan bile joachim löw gibi olan bu oğlanın bir amerikan olduğuna ama diglot bir insan olarak almancayı da mükemmel bildiğini/konuştuğunu kabul ettik diyelim... filmin başlarında, kendisi almanya'ya yeni geldiğinden, o ana kadar diyalogları ingilizce olan filmde bir anda almancaya geçiliyor, bu çocuk da belli ki bir alman, veya en azından bir alman kadar iyi almanca konuşuyor. burada ne olsa beğenirsiniz? kendisi işte babasını aramak için gideceği yer için yol çalışmasında görevli bir almanla konuşuyor, işte işçi geri dön ve şuradan devam et diyor, veeeee... diğer işçi arkadaşıyla bu oğlanın başka bir şapşal amerikan olduğuyla dalga geçiyorlar; "ich nicht verstehen" diye tiye alıyordu galiba biri. almanca neredeyse hiç bilmesem de "anlamıyorum"un almancadaki kelime dizilişi "ich verstehen nict" olması lazım diye biliyorum ve işte almanca bilmeyen şapşal amerikalı muamelesi yapıyorlar jonathan'a.
tamam, almanca bilmiyorum ama ciddi kulak dolgunluğum var bu konuda ve bu oğlan da ya native, ya da native-like (near-native) seviyesinde almanca biliyor yahu. yani bu konuda yanıldığımı hiç sanmıyorum. haha.
yapımda ucuz cgi (computer generated imagery - bilgisayarla yaratılmış görsellik) kullanıldığıyla ilgili eleştiriler gördüm ama bu artık kendisi çok ucuz bir klişeye dönüştü ya. haha. öyle milyon milyon dolarlık bütçeleriniz yoksa zaten cheap/ucuz olur bu gibi mevzular... makinedeki hayalet gibi filmlerde böyle cgi kullanımını ben de ucuz/dandik bulurum da birçok insan her türden filme böyle klişe bir reaksiyon gösteriyor, ki bu cidden de kendisi bayat bir klişe oldu artık. evet, die farbe'de, 2019'daki uyarlamadaki görsel efekt kalitesi falan yok, ama bunu ben çok da eleştirel bir gözle değerlendirme taraftarı değilim. karşımızda belirli bir fantastik elementle zenginleştirilmiş bir drama kurgusu var ve zaten o fantastik element de öyle filmin çoğu yerinde kendisini göstermiyor. ezcümle, bu tür eleştirilerin önüne gelen filme yapılmasını absürt buluyorum anlayacağınız. yani mesela bu "renk" için alışıldık bir pembe/mor tonu seçilmesi yerine daha nadir bir renk tonu seçilebilirdi ya da işte daha uçuk bir ton seçilebilirdi gibi bir eleştiri getirilebilirdi de (ki insanlığın bilmediği bir renk seçilseydi diye eleştiremeyiz sanırım, ahaha), zaten düşük bütçeli bir yapımdan 100 milyon dolar bütçeli bir amerikan filmindeki görsellik kalitesini beklemek de biraz beyhude gibi sanki...
filmde, hikayede değinilen birçok detaya yer verilmiş. işte ilgili çiftliğin oralara düşen meteorun tanımlanamayan yapısı, bir türlü soğumaması, kademe kademe "çekmesi" (shrink), yani küçülmesi ve sonradan yok olması, bilim insanlarının işte bundan numuneler alması ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar hiçbir kayda değer sonuca ulaşamaması falan... yani detay derken, işte silisyumla beklenmedik bir tepkimeye girer gibi olması, plastiksi bir his vermesi, bir metal türü olduğundan emin olunması; su, hidroklorik asit, nitrik asit ile temasında bekledikleri gibi bir şey olmaması vb. detaylar filme de aynen aktarılmış. elbette hikayedeki her detay aynen filmin script'ine aktarılmamış ama birçok ayrıntı da aktarılmış işte. filmin almanya'da geçmesi bence majör bir fark yaratmamış olsa da, lovecraft'ın kurgusal şehri arkham'ın kapsayıcı uğursuzluğu yerine burada almanya'da bir meteor düşmesi sonrasında lanetlenen küçük bir arazi konsepti üzerinden gidilmesi durumunda kalınmış.
hikayede olan ama filmde olmayan, yahut filmde tam hikayede olduğu gibi olmayan şeylere değinirsek ise... işte jonathan'ın babasını aramak için almanya'ya gelmesinden bahsetmiştim. burada savaş sonrasında işte belirli görevlerle ilgilenen alman askerleri falan var ama bunlar cidden detay kategorisinde zira ana hikayenin özü korunuyor her zaman. yani gene de farklar yok değil... mesela lanetlenmiş ailedeki anne figürünün histerik duruma düşmesi, sonra iki oğullarından birinin de kafayı sıyırması, bunların evin üst katındaki karşılıklı odalara kapatılması, sürekli çığlıklar atmaları, birbirleriyle kadim/unutulmuş gibi görünen tuhaf bir dille bağrışmaları falan filmde pek öyle yansıtılmamış. yani öyle çığlıklar, öylesi bir iletişi falan filmde yok. bir de kitabın sonlarına doğru pierce adlı karakterin işte o üst katta bir odaya kapatılan anne gardner'ın odasına girdiğinde böyle karaltı gibi bir şey görmesi, ne grördüğünden emin olamaması ama tuhaf renkli ve gazsı bir şeyin kendisine temas ederek geçmesi olayı filmde tam öyle değildi ve bayan gardner'ın dönüştüğü o ucube hali görüyoruz alman film uyarlamasında. 2019 çıkışlı amerikan film uyarlamasında ise o annenin görüntüsü bin kat daha groteskti diye aklımda kalmış. buna benzer başka farklılıklardan da bahsedebilirim de işte bu kadarı kafi dedim.
daha fazla uzatmayayım diyorum yazıyı, haha. die farbe, iyi bir film ve başarılı bir uyarlama. izlemenizi salık veririm. gollum olsanız balık da verirdim. evet, kötü bir espriydi. bu da mı gol değildi be? değildi. neyse, daha fazla zırvalamıyorum ve hepinize güzel bir 2026 senesi diliyorum. esen kalınız.
devamını gör...
20.
1 milyon dolar verseler çiğneyerek karafatma yer misin sorusu
karafatmayı yerde çiğnesek ayağımızla olmaz mı? *
şaka şaka. ben yapamam bunu. evime gelmezlerse iyi olur ama tabii.
şaka şaka. ben yapamam bunu. evime gelmezlerse iyi olur ama tabii.
devamını gör...




