benim açımdan özel müzik topluluklardan biri olan alman progressive metal grubu vanden plas imzalı yeni şarkı. bu haziran ortalarına doğru çıkacak accult ii adlı albümlerinin açılış parçası olacakmış ve işte önden salmışlar klibiyle birlikte. full akustik ballad formunda bir şarkı. hatta ufak zil dokunuşları falan olsa da sonlarına kadar davul ve/ya perküsyon bile yok. yarısından sonra "metal" olur demiştim ama olmadı. gerçi sonlarındaki senfonik tınılarda akustik enstrümandan ziyade klavye kullanılmamışsa full akustik olmamış oluyor tabii ama gene de tamamen ballad formatında en azından. valla albüm açılışı ve önden paylaşılan single olarak bu formda bir şarkı tercih etmek büyük cesaret, kendilerini kutluyorum. çok da beğendim parçayı.
bu arada bu grubun vokalisti andy kuntz, eskilerin iyi bildiği zira bizde beşiktaş'ta oynayan alman futbolcu stefan kuntz'un öz kuzeni. gerçi milli takımımızı da çalıştırmıştı s. kuntz, o yüzden yeni kuşak da kendisini tanıyabilir. bu da magazinsel bir detay olsun. haha.
hakikaten beğendim şarkıyı. albümü de merakla bekliyorum.
6 senedir falan dışarıda yemesem de mc donald's'ın daha önce yediğim hiçbir şeyini pek beğenmedim, big mac de dahil. buradan ilk bir şeyler yediğimde belki de çocuktum ve gene de pek beğenmemiştim.
whopper, 90'larda ben orta son veya lisedeyken gelmişti bizim oralara ve arkadaşlarım ballandıra ballandıra anlattıklarından özenip yemiştim. sonra arada double whopper falan da yedim ama bir süre sonra ya bunların tadı bozuldu ya da benim zamanla damak zevkim değişti. yani 2000'lerin başlarından sonra yemedim bir daha.
burger king'den bir şeyler yiyeceksem ya bk steakhouse burger ya da texas smokehouse burger yerdim sonrasında. işte 2020 senesinde yedim galiba en son. o ara burgerleri ufalmıştı biraz diye hatırlıyorum. yani 2010'ların başları ve ortalarında daha büyüktü.
avustralya-victoria menşeli, şu anki merkezi abd-kaliforniya'da bulunan quiksilver markasının gözlük modeli. başlığında demiştim, bu markanın bir cüzdanını kullanıyorum 10 senedir falan ve hala yırtılma gibi sorunları olmadı. ben ergenken bu markanın tişörtleri falan modaydı ama normalden pahalı olduğundan al(a)mazdık. gerçi ısrar etsem aldırabilirdim annemlere de işte giyime pek para harca(t)ma merakım olmadı, hala da yok.
bundan bir önce kullandığım ray-ban marka gözlüğüm vardı ama onu alalı da 20 sene falan olmuştur. haha. ondan sonra optik gözlüklerimde kolormatik ve transition camlar tercih ettim bir süre, fakat 7 senedir falan onu da bırakmıştım. yani ortamı "karartan" gözlük kullanmamaya başladım. yani başta biraz gözlerim güneşten rahatsız oluyordu falan ama sonra alışmıştım.
artık orta yaşa girdim diye midir bilmem, gene gözlerim güneş gözlüğü aramaya başladı. ama bir taraftan da kopkoyu renkli camlı güneş gözlüğü istemiyordum. ve karşıma quiksilver ellipse'in aşağı fotolarını koyacağım gözlüğü çıktı.
cuma günü sipariş vermiştim galiba ve bu sabah elime ulaştı. çok uygun fiyata aldım bu arada. hakikaten çok iyi fiyata aldım.
çerçeve ana malzemesi biyo-naylon ve işte atık plastiklerden dönüştürülerek yapılmış. kulağa kötü gelse de bence güzel. doğaya da faydalı. çerçevesindeki burun pedi kısımları ve kulağa değen uçları ise kauçuk malzemeden. yüzüme acayip iyi oturdu ve hiçbir açıdan güneş almaz gibi görünüyor. özellikle yanlardan kesinlikle almaz.
camları polikarbonat malzemeden.
%100 uv filtreli.
benimkinin camları mor-eflatun gibi, çerçeve yanındaki quiksilver logosu da öyle. oda ışığına taktığımda evdekiler "gözlerin görünüyor" dedi. benim de istediğim buydu zaten. mesela güneşli bir yerden nispeten karanlık bir binaya girdim. gözlüğü çıkarmama gerek olmaz zira cidden fazla karanlık göstermiyor.
made in italy, yani italya üretimi.
farklı renkleri var ve ben camı en açık renk gibi görüneni tercih ettim. yani dediğim gibi, etrafı kapkaranlık gösteren güneş gözlüklerini normalde tercih etmeme eğilimindeyim. aslında kahveverengi, koyu yeşil ve füme gibi renkler dışındaki gözlük camları sağlığa zararlı diye duyuyordum ama bir araştırdım da, şu anda öyle bir genel kanı yok gibi. o yüzden kaptım mor camlı gözlükleri. ahaha.
önce kendi çektiğim fotolarını koyayım, sonra yüzde nasıl durduğu anlaşılsın diye az önce çektiğim ayna selfie'lerimi koyayım. ilk selfie'yi profil fotom yaptığımdan kırmızı kazağımın rengi daha canlı görünsün ve kapak resmime uysun diye orton efekti uygulamıştım. ikincisinde crop dışında bir işlem yok. en alta da ürünün promo fotoğraflarını koyacağım. açıdan açıya nasıl göründüğü de değişiyor, malum. ben normalde yüzümde denemeden gözlük almam da işte bu çok uygun bir fiyattaydı ve iyi ki almışım diyorum.
alttakiler de ürünün farklı modellerinin/renklerinin promo fotoğrafları. daha farklı çeşitleri de var da işte hepsini de koymayayım dedim tanıma.
benimkinin promo fotoları da şunlar. gördüğünüz gibi camları en açık renkli gibi görünen buydu, o yüzden bunu tercih ettim ben de.
2. isim kızartılarak hazırlanmış yemek:
kabak kızartması. patlıcan kızartması.
3. sıfat kızartılarak pişirilmiş:
kızartma et.
karışık kızartma, çocukluğumdan beri en sevdiğim yemeklerden biridir. yani işte patates+patlıcan+biber+kabak, yanında da köfte olursa tadından yenmez. bir de sarımsaklı yoğurt elbette. havuç pek sevmiyorum şahsen böyle karışık kızartmalarda.
gece gece canınızı çektirdiysem affetmeyebilirsiniz, tüm açlığınızla bana saldırabilirsiniz. yamyam olduğunuz için...
yok ya, el kızartmaca oynayalım. şimdi durup dururken birbirimizin canına kast etmenin lüzumu yok. haha.
patatesi lezzet olarak daha çok severim ama her kahvaltıda domates yemeye de çok alıştım. domates tek başına bir şeye benzemiyor gerçi bence. peynirsiz yemem yani.
şuradaki eleman cidden de böyle yapıyor. hani kediyle oynamak gibi. ama mesela hani kedi arada elinizi çizer ya. böyle bir aslan sizi çizerse bu ölümünüz olabilir. x.com/naturelife_ok/status/...
galatasaraylıyım ama kanım sarı kırmızı akabileceği için bir aslanla şakalaşamam açıkçası. yakınlaşamam bile. haha.
yani tl'nin değer kaybı bunda en büyük etken elbette ama gene de cidden anormal yükseldi ya. yani benim gençliğimde, istanbul'da en düşük maaşı alan biri, aylık kazancının yarısını veya 4'te 3'ünü falan ev kirasına ayırıp geriye kalanıyla iyi yaşayamasa da geçinebiliyordu hatta ailesini bile geçindirebiliyordu mesela. şimdi ev kirasını bile karşılayamaz asgari ücretli biri. yani bir gecekonduda falan kalmıyorsa. ki o şekilde bile karşılayabilir mi, emin değilim. hadi onu karşıladı... faturalar, gıda vs. mümkün değil yani...
oecd'ye göre tablo aşağıdaki gibi. en soldaki ülke, türkiye.
tabloda 100, 2015'teki değer. yani 2026'nın ilk çeyreği itibarıyla neredeyse %2000 artış görünüyor o yıldan beri. valla inanılmaz... dediğim gibi tl'nin değerinin çakılması tabii bunda asıl belirleyici, ama gene de fazla yükseldi ya.
fıfa, dünya kupası'ndan itibaren uygulanacak yeni futbol kurallarını açıkladı;
— çıkan oyuncu 10 saniye içinde sahadan ayrılmak zorunda. ayrılmazsa takımı 1 dakika eksik oynayacak.
— taçlar ve kale vuruşları 5 saniyede kullanılmazsa top rakibe geçecek.
— kart çıkmayan bir faulde sakatlanıp tedavi isteyen oyuncu 1 dakika kenarda bekleyecek.
— var, ikinci sarı kart ve hatalı kornerlere karışabilecek.
— kaptan olmayan oyuncuların hakeme itirazlarda sarı kart görme sıklığı artacak.
favori müzik grubum olan amerikan progressive metal topluluğu symphony x'in 2002 çıkışlı, 6. stüdyo albümü. albüme ismini veren son parçası tahmin edilebileceği gibi homeros imzalı odysseia (kitap) temalıdır ve en az o eser kadar epik ve destansı bir çalışmadır. albümün geri kalan şarkılarında bu tema yoktur; yani konsept yapıda bir albümle karşı karşıya değiliz. grupla bundan bir önceki albümleri v: the new mythology suite ile, çıktığı sene yani 2000 yılında tanışmıştım. bittabi the odyssey albümlerini de çıkar çıkmaz dinleyebildim. v albümleri hala favorimdir. bunda ilk göz ağrısı faktörü de rol oynuyor olabilir ama aslında v albümlerinin objektif olarak da en iyi albümleri olduğunu düşünüyorum şahsen. yani benimle bu hususta hemfikir sayısız symphony x hayranı da mevcut.
öncelikle the odyssey'in grubun kariyerinde/diskografisinde şöyle bir ehemmiyeti var: grup bundan önce, daha doğrusu v albümünü çıkartana kadar pek yoğun turlamıyormuş diye konuşulur. haliyle de grubun ana kompozitörü michael romeo da buna göre stüdyo albümleri yapıyordur. symphony x, hala dream theater'ın yarısı kadar bile ünlü değildir sanırım ama işte v albümleriyle büyük sükse yaptılar ve deli gibi turlamaya başlamışlar sonrasında. bence bunun kompozisyonal etkileri, the odyssey ile birlikte çizdikleri yolda epey belirleyici oldu. yani artık daha "gaz" bir grupla karşı karşıyayız. daha coşturucu, ama daha az safistike... konser sevmeyen biri olarak bu durumdan pek de memnun olduğumu söyleyemem ama hala tabii ki çok kaliteliler.
2027'de gelmesi beklenen yeni albümleri de bence çok klas olacak. bu bir de 10. (roma rakamıyla x) albümleri olacak ve symphony x ve xth album... yani bayağı süper bir şeyler bekliyorum şahsen.
the odyssey'i işte çıkar çıkmaz alıp dinlemeye başlamıştım ve ilk izlenimim biraz karmaşıktı diyebilirim. bilhassa davul sound'unu hiç mi hiç sevemedim ama bazı şarkılarını da aşırı iyi buldum. genel sound karakterine alışabilmem de çok uzun sürümüştü hatta bu albümün. yani dinleye dinleye alıştım ama hala çok da sevdiğimi söyleyemem bu albümün sound'unu. aradan da neredeyse çeyrek asır geçmiş ve bundan sonra bir mucize falan olmazsa hiçbir zaman da pek sevemem bence. haha. russell allen'ın vokalleri ise hayran bırakmıştı beni kendilerine. zaten giriş parçası inferno (unleash the fire)'da bile kendisinin nasıl hayvansı vokaller yaptığını anında görüyorsunuz. mısra kısımlarındaki ters köşe key'den vokallerin girmesi de ayrı bir canavarlık ama bence bu romeo'nun armoni bilgisi ve yetkinliğinin bir ürünü olmalı. ilk izlenimlerimden devam ediyorum; v albümü konsept yapıdayken bu değil ve işte ben de keşke bu da öyle konsept yapıda olsaydı demiştim, hala da biraz öyle demiyor değilim.
sözlükte başlığını açtığım the odyssey parçalarından bir diğeri incantations of the apprentice... bu da beni mest etmişti ve bu şarkıdan pek de kimsenin bahsetmemesini hala biraz yadırgarım. yani çok ayrıksı bir çalışma ve russell burada da harika vokaller yapıyor. vokal partisyonları da nefis, ki gene romeo'nun müzik bilgisinin bir tezahürü bence bu da. awakenings parçasının da başlığını açmıştım ve bu da albümdeki en sevdiğim parçalar arasında. sözlerinden de çok şey bulmuştum kendimden o aralar. soft bir girişi ve bir süre öyle meltem misali ilerleyişi var şarkının ama sonra jazzy piyano takılmaları da dahil bayağı sert rüzgarlar içeriyor bu şarkı. bir de işte albüme ismini veren şarkı var ki ondan da bilahare bahsedeceğim bu yazımın ilerilerinde...
başlığını açmadıklarımdan accolade ii var mesela ki bu, the divine wings of tragedy albümlerinde yer alan the accolade adlı şahane parçalarının devamı; the unforgiven ve the unforgiven ii misali işte... accolade ii'yi az çok beğensem de pek o kadar da tutmuyorum açıkçası. zaten üstte saydığım 4 parça haricindeki parçaları benim açımdan pek özel sayılmaz. wicked, king of terrors ve the turning de elendi yani. haha. 8 şarkılık albümün 4'üne bayılsam da the odyssey parçası 24 dakika üzeri ve awakenings 8 dakika üzerinde olduğundan albümün 40 dakika üzerini otomatik olarak çok beğenmiş oluyorum. yani diğerlerini de beğenmiyor değilim de hani o kadar da bayılmıyorum diyebiliriz.
bu albüm aslında symphony x için büyük bir fırsattı ve cidden büyük ses getirmişti metal dünyasında. bu denli ses getirmesini de temellendirebilirim sanırım. öncelikle albüm, prog metal alt türünde olsa da önceki albümleri kadar sofistike bir prog'luğu yok, ki bu da prog metal sevmeyenlerden de kendinize hayranlar çekebilirsiniz demek. bir de dediğim gibi çok "gaz" bir albüm bu, ve işte böyle şarkılardan oluşan bir albüm de turnelerde net bir avantaj sunar ve seyircileri sağlam coşturabilirsiniz. russell'ın da böyle kendisinden alıştığımızdan çok daha sert vokal yapması da genel metalci kitlesini tavlayabilmek için iyi bir silah.
fakat grup bence bu fırsatı iyi değerlendiremedi, zira bundan bir sonraki albümleri bundan tam 5 sene sonra çıktı. yani hazır böyle bir rüzgarı arkalarına almışlarken 2, en geç 3 sene sonra bir albüm daha patlatsalardı popülariteleri katlanabilirdi bence.
her neyse, albüm hakkında konuşmaya döneyim ve hatta şimdi the odyssey isimli, o 24 dakikadan uzun son parçaya geleyim... symphony x zaten albüm kapanışlarında harika olabilmekle takdirimi toplayan bir gruptur. ilk albümlerini hariç tutarsak—zaten oradaki bir tek masquerade parçasını çok çok severim—bence her zaman albüm kapanışlarındaki parçalar fevkalade veya en kötü çok iyiydi. bunların arasında "en en iyi" olarak gördüklerim, bir önceki albümlerinin kapanış şarkısı rediscovery (part ii) - the new mythology ile birlikte, işte bu tanıttığım, albüme ismini veren parçadır. bunlardan bir tane seçmek zorunda olsam rediscovery pt. 2'yi seçerdim ama bu the odyssey adlı epiklerinin de manyak ötesi süper bir parça olmadığı anlamına gelmiyor.
24 dakikadan bahsediyoruz arkadaşlar ve dolu dolu, tek saniyesi sıkmayan bir 24 dakikadan... başlarında senfonik bir eser dinleyecek gibiyiz ama sonra tabii ki metal sound ve dinamikleri de bu epikte yerlerini alıyorlar. bu mevzuda biri "girişi çok umut vermişti ama sonra metal olduuu..." diye bir eleştiri görmüştüm. bu eleştiriyi yapan da azılı bir dream theater fanıydı ve symphony x'e laf sokup dururdu. hemen aşağıladık kendisini elbette, symphony x neferleri olarak: "aynen kanka, zaten symphony x metal grubu olmadığından metal olarak devam etmeleri çok saçma olmuş..." falan diyerek. bu muhabbetler hep ingilizce idi tabii.
neyse, bu parçada cidden ne ararsanız var. parçanın girişindeki ve sonrasında da uygun yerlerde gelen senfonik ögeler de, balladik kısımlar da, manyak gaz metalik part'lar da... ve müthiş ve armonik geçişler elbette. yani kompozisyonal bağlamda burada michael romeo'yu kutlamamız, hatta kendisinin önünce ceketimizi iliklememiz falan lazım. şapkamızı bile atabiliriz. hakikaten de epik oğlu epik bir çalışmaya imza atmış, üstün bir kompozitör de olan gitar virtüözü. ama elbette diğer elemanları da boş geçmeyelim. zaten romeo da öyle malmsteen gibi "ben, ben, bennnn..." diyen biri değildir, yani sx'teki diğer müzisyenleri coşkuyla alkışlarsak kendisinin hoşuna gider bu, hatta gözleri bile dolabilir.
işte o epikler epiği parça: - bu arada aşağıdaki videoda 15:01 gibi başlayan riff'ler ve o partisyon mesela... en çok air guitar yaptığım part'lardan biridir. romeo, sen aşmışsın ya. shakespeare bence senin geleceğini düşünerek, kahinsel yetileriyle o karakteri yaratmış zaten. ama senden romantik müzikler üretmeni bekliyormuş, böyle sert metalci çocuk olmak başlarda kendisine kabuslar gördürse de o da senin sanatçılık becerilerin karşısında etkilenmemezlik edememiş...
bir de parçanın sonundaki "parça içinde parça"dan ayrıca bahsetmek isterim. the odyssey aslında 7 bölümden oluşuyor, tek parça halinde olsa da. işte bu bölümlerin sonuncusu olan "part vii - the fate of the suitors / champion of ithaca"nın ikinci kısmı, yani champion of ithaca'da coşmamak çok zor ya. albüm orkestral/senfonik bir yaklaşımla kompoze edilse de bu son bölümün ikinci ve son kısmında standart bir power metal parçası yazımı ve performansı gibi bir şey düşünülmüş ve bu nefis de olmuş.
ve işte champion of ithaca!
bir odyssey'im de burada sona ermekte. çoooooook sene önce bu albümün kritiğini şu webzine'de yapmıştım: www.pasifagresif.com/2010/1...
sözlükte de böylesi kapsamlı ama o diğer yazdığımdan farklı bir kritik yazısı yazma niyetim senelerdir vardı. bir şekilde üşeniyordum falan, ya da başka bir şeyler yazasım geliyordu. sonunda yazabildim. umarım albümün hakkını az çok verebilmişimdir. fakat daha da önemlisi, umarım bu yazımın bazılarına "bir dinleyelim bakalım" dedirtebilecek bir etkisi olur da aramıza yeni symphony x manyakları katılır. grubun yeni albümünü 12 senedir bekliyoruz falan, yani underworld 2015'te çıkmıştı ve bir sonraki albümleri en erken 2027'de gelecek gibi görünüyor. bu kadar süre tek başıma kös kös beklemek istemiyorum, anlıyor musunuz? siz de symphony x hayranı olun, bu çileyi birlikte çekelim. ha-ha-ha!
açıkçası böyle şeyleri çok da abes bulmuyorum. dünya kupası'na gidip gidememek devasa bir fark, yani gidebilmek müthiş önemli.
futbolcular genç insanlar. geleceklerini kuruyorlar. tamam, zaten çok para kazanıyorlar denebilir ama işte o yaşlardaki insanlarda bu tarz primler doping etkisi yaratır. bu da bir gerçek. milli hisler falan güzel de böyle mevzularda illegal olmayan doping de iş görebilir.
müzik konusunda uzman olduğumu söyleyen çok çıkıyor ama her seferinde "teşekkürler, ama o kadar iddialı değilim" falan demeyi yeğliyorum.
progressive metal [veya prog metal] alt türünde yarı-uzman sayılabilirim en fazla. ha, for the love of art and the making albümünün dünyadaki en büyük uzmanı olduğumu iddia edebilirim. haha. yani binlerce kez dinledim, hala da çoğu gün bir veye birkaç kez dinliyorum. yani mesela 6 black roses - ship of rowing slaves parçasında tuhaf bir zamanda giren ride zillerinin tam giriş anını kusursuz verebilirim ve bu zile 13 defa vurulduğunu da söyleyebilirim, ki tam doğru zamanında air-drumming ile eşlik edebilirim orasına; yani eşlik etmesi kolay da giriş zamanlamasını herkes kotaramaz ve saymazsanız çıkış zamanlaması da kolay değil. bu albüme olan sevgim ve albüm üzerindeki analiz seviyem mevzuunda mütevazı olamam. haha.
fin power metal devi stratovarius'un en sevdiğim albümü olan, 1997 tarihli visions'ta yer alan mükemmel parça. şarkı tümden süper ama jens johansson'un aşağıdaki videoda 03:26'da giren süpersonik klavye solosuna ayrı bir parantez açmak gerekiyor. adam tam manasıyla yardırıyor orada ve solo tonu da süper. oradan önceki partisyon ve partisyonun sonlarındaki davul atraksiyonu da soloya giden çok iyi bir köprü kuruyor.
google'da aratınca bir kartın 16.5 milyon dolara satıldığını da gördüm: www.bbc.com/news/articles/c... - satan kişi de bir güreşçi ve youtuber imiş ve 5.3 milyon dolara almış 2021'de, ki bu da o zamana kadarki rekormuş. valla 3 katından fazla kar etmiş eleman.
bu iki haberdeki kartlar da aynı galiba. yani ya ilk haber yanlış ya da iki kart farklı. ikincisinde bilinen en iyi durumda olanı denmiş. yani aynı kartın daha iyi korunmuş olanı diğerinden 10 kat daha fazla para etmiş kanımca. bağlantısını en üstte verdiğim haber bugün paylaşılmış, diğeri de eski sayılmaz: 1.5 ay önce.
pokemonlar hiç ilgimi çekmedi bu arada. yani bir iki bakmıştım da sarmadı ve hiç izlemedim sonra.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.