dahlvier yazar profili

dahlvier kapak fotoğrafı
dahlvier profil fotoğrafı
rozet
dahlvier (editör)
karma: 107229 tanım: 13622 başlık: 2904 apolet: 11 takipçi: 141
Lich-Count Mage

son tanımları | başucu eserleri


morpheus vs ajan smith

öncelikle, morpheus bana mavi ve kırmızı hapı sunup "ikisinden birini almak zorundasın" baskısını kurduğu anda; ikisini de almıyorum, ya anlat ya da evime dönerim, derdim. yani neden mavi hapı alıp o ana kadar yaşadığım deneyimleri unutmak isteyeyim ki? kırmızı hapı alacak kadar idealist biri değilim ve morpheus'a deli gibi güvensem bile almazdım sanırım. mavi hapı da almazdım ama. bu iki seçenekten birine zorlandığım anda zaten ters reaksiyon verip ya anlat ya da evime döneceğim, derdim. bunu ikinci kere söyledim. deja vu! :d ama anlatırsa ve ikna olursam da kırmızı hapı alabilirdim.

ajan smith tabii ki totomu yesin. yani morpheus çok idealist bir insan ve the matrix evreninde bir direnişçi olmak her türlü soylu bir tavırdır.

ajan smith diyelim ki aynı karakterdeki (yani bir sentient program olarak bildiğimiz karakterini koruyan) bir insan olsun ve sizi bir şeylerle görevlendirsin. hadi siz de onu haklı bulun ve bu insanlık bir haltı hak etmiyor ve smith'in askerleriyiz deyin. yani öyle farz edelim. mobbing'in kralını yapardı size smith ve ilk fırsatta "morpheus adam gibi adammış" diye ona koşardınız.
devamını gör...

artık 2000 yılının değil 2050 yılının daha yakınında olmamız

cidden de öyle dediğim tespittir.
devamını gör...

yeni yılda neler hissediyorsun

bomba gibi, fişşek gibi hissediyorum. *
devamını gör...

hoş geldin 2026

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

2 dakika geciktim ya. başka platformlarla normal sözlüğü aldatmanın bedeli...

hayırlara da vesile olursun inşallah diye de bir temennide bulunalım dediğim başlıktır.
devamını gör...

2025'e bir şarkıyla veda et

geçen sene 2024'e bir şarkıyla veda et başlığını açmıştım. bunu her sene yapayım bari diyorum.

bu yılki favori şarkım italyan prog metal grubu stargate imzalı introspection ile veda ediyorum ben 2025'e. bu şarkının yer alacağı albüm herhalde 2026'da çıkacak ve ismi sailors into the sunrise ve bunun anlamı da gün doğumuna doğru yelken açan denizciler gibi bir şey. umarım insanlık olarak ayınlık ufuklara doğru yelken açtığımız sene olur 2026. böyle bir dilekten en azından kimseye zarar gelmez kanısındayım. tekrar hepinize mutlu seneler!


if we open our minds
if we open our eyes
we’ll find a way, someday

devamını gör...

2025'te alınan kararlar

nick değiştirmeme kararı. benim için zor bir karardı. herkes anlamaz bunun bazıları için ne kadar zor olabileceğini. haha. ciddiyim bu arada. bu da bir tür bağımlılık. dönem dönem krize giriyorum hala ve nick değiştirmemek için hakiki irade göstermem gerekiyor. tabii ki uyuşturucu bağımlılığı gibi hayatı tehlikeye atan bir şey değil ama gene de bir tür bağımlılık da bu bendeki nick değiştirme şeysi. umarım kurtulabilmişimdir, 2026'da ve sonrasında da bu istekle yeniden boğuşmak zorunda kalmam. ahıhı.
devamını gör...

365 gün 6 saat

bir senenin gün ve saatle ifade edilen karşılığıdır. mesela şu anda bir 365 gün 6 saatlik zaman dilimini noktalamak üzereyiz. gerçi böyle bir şeyi kutlayınca uzaylılara şöyle göründüğümüzden de eminim. *

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sözlükte online takılan yazarlar ne yapıyor sorunsalı

offline takılan yazarları kıskanmakla meşgulüzzz... "off laynnn!!! adam/kadın nasıl da cool, hep çevrimdışı..." falan diyoruz. *
devamını gör...

sözlük yazarlarının fotoğrafları

artık kendi biramı çıkarıyorum arkadaşlar. dahlvier biraları. soğuk içinizzz... şaka şaka, yoldaş'tan yeni yıl hediyesi. kendisine çok teşekkürler. 2020'de alkolü bıraktığımı bilemezdi ama gene de cidden çok beğendim ve vazo olarak kullanacağım odamda. sözlüğün kuruluş yılı 2020 de yazıyor bardakta, nick'imin altında. bu tarih de nostaljik bir manaya geldi zira tam sözlüğün kurulduğu sene alkolü bırakmıştım, yani 2020'nin bir zamanına kadar hala alkol tüketmekteydim. kullandığım bir ilaçla ters etkisi olduğundan bıraktım ben alkolü bu arada ama alkol aldığım zamanları da her zaman güzel yad ederim. o yüzden eski bir fotomu da koyayım en alta bira içerkenki ve konsept tam olsun.

herkese iyi seneler!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarların 2025'te çıkan favori 3 şarkısı

benim haricimde, yapay zeka müziği de olsa bir kişi 3 tane favorisini yazdı nihayet dediğim başlıktır.

son defa hortlattığım başlığımdır, belki başkaları da yazmak ister diye. yarın 2026 olacak artık zira.
devamını gör...

die farbe

öncelikle google'a meteorit veya meteorite yazıp enter'a basarak filmdeki korku mod'una girmeyi deneyebilirsiniz. ciddiyim, yapın bunu. (bkz: google'a meteorit ya da meteorite yazmak)

büyük korku üstadı h.p. lovecraft'ın uzaydan gelen renk [the colour out of space] adlı eserinin 2010 çıkışlı alman film uyarlamasıdır. ben lovecraft'ın hikayesinin hem türkçe tercümesini hem de ingilizce orijinalini okudum ve 2019 tarihli, nicolas cage'in başrol oynadığı color out of space adlı film uyarlamasını da çıktığı zamanlarda izlemiştim. başlığın konusu olan filmi ise bundan sonra izlemiş oldum. bence cage'in oynadığı uyarlama da hoştu, bu da hoş. cage'li olan renkli bir filmdi ve uzaydan gelen tuhaf renkle birlikte reprenkli bir film oldu elbette. tabii o filmi izleyeli epey sene geçtiği için tüm detaylarını hatırlayamam, ancak modern zamanlarda geçiyordu o uyarlama ve işte ilgili talihsiz aile kırsal bir kesime gidiyordu, modern yaşamdan uzak bir hayata yelken açıyordu ve gemileri alabora oluyordu... eyvah, spoiler verdim galiba. yoksa vermedim mi?.. her neyse...

şimdilik bu mevzuyu ikircikli bırakayım. ama o 2019 çıkışlı uyarlamada görsellik daha ön plandaydı ve bu bağlamda grotesklik de tavan yapıyordu. başlığın konusu olan uyarlama ise siyah beyaz sayılabilecek bir film ve bir tek uzaydan gelen o meşum renkle renkleniyor, bu da filmin epey ilerilerinde oluyor. 2010 tarihli, yani başlığın konusu olan uyarlamaya ben normalde 7/10 puan verirdim ama bir uyarlama olarak başarılı bulduğum için notumu 1 artırıp 8/10 yapıyorum. cage'li uyarlama ile ilgili değerlendirmem de aynı şekilde, kaldı ki imdb'deki reyting ortalamalarında da iki film birbirine aşırı yakın: 2010 tarihli olan 6.2/10, 2019 tarihli olansa 6.1/10 rating ortalamasına sahip orada, bu yazıyı yazdığım an itibarıyla.

yazının biraz sonrasında sayısız spoiler verecek, konuyu da belli oranda anlatacağım hatta. yani benim önerim önce hikayeyi okuyup sonra iki film uyarlamasını da izlemeniz olacaktır yazının alttaki paragraflarını okumadan evvel, bittabi henüz bunu veya bunları yapmamışsanız ve muhakkak ki ilginizi çekerse. spoiler'lardan önce filmi sinematik bağlamda başarılı bulduğumu belirteyim, yani karşımızda gayet kaliteli bir yapım var kanımca. benim standartlarımda 7/10 alır, ki bu da geçer bir nottur. pekiyi olmasa da gayet iyi bir film işte die farbe. imdb'de bazı kullancılar "en iyi lovecraft uyarlamalarından biri", kimisi ise "en iyi lovecraft uyarlaması" bile demiş. alttaki ve onun altındaki paragraflarda da ciddi spoiler'lar vermeyeceğim. zaten spoiler'ların geleceği uyarısını da yazacağım bu eksene kaymamın arifesinde.

lovecraft uyarlamaları çerçevesinde die farbe'nin en iyi veya en iyilerden biri olması iddiası... bu tabii ki göreceli bir şey. ben pickman's muse'u daha fazla beğenmiştim mesela. hoş, bu aslında biraz serbest stil bir uyarlamaydı ama gene de in the mouth of madness gibi lovecraftian bir film olmanın ötesinde, direkt lovecraft'ın eserleri referans alınan bir uyarlamaydı en azından. ya da dagon da bence müthiş bir uyarlamaydı. evet, bir b filmi idi ama inanılmaz eğlenceli bir filmdi bence. ya da cool air adlı kısa film uyarlamasını da çok severim. necronomicon: book of the dead de benim açımdan özel lovecraft uyarlamalarından biridir. the resurrected da güzeldi falan... yani daha ne lovecraft uyarlamaları da var. ben 10'larca lovecraft uyarlaması film izledim, hatta the dream-quest of unknown kadath uyarlamasını bulabilene kadar göbeğim çatlamıştı. ahah. iflah olmaz bir lovecraft fanıyım... merak edip izleyemediğim birkaç italyan lovecraft uyarlaması film kaldı galiba. yani onların ingilizce veya türkçe alt yazılılarını bulamamıştım. bir ara yine bakınayım sahi, belki bu sefer bulurum.

her neyse, die farbe'den biraz geç haberim oldu desem de esasen birkaç senedir haberdardım ve izlenecekler listemde bekliyordu, sonunda nihayet izleyebildim bu yapımı. karşımızdaki, fantastik bilim kurgu konseptini çıkarsanız bile aslında iyi bir drama filmi olarak görülebilecek bir yapım. işte spoiler vermeden de konseptini açıklayamıyorum şu anda, ama bilim kurgusal fantezi ile yoğurulmuş güzel bir drama filmi izlemek isterseniz filmi izlemenizi tereddüt etmeksizin tavsiye ederim. şimdi filme geçiyorum artık ve yazının geri kalanında, dediğim gibi bir dolu spoiler olacak.

işte spoiler'larla dolu film analizim:

baştan şunu diyeyim, hikayede renk/colour/farbe denirken bunun bir analoji olduğunun altı çiziliyor. karşımızda öylesine tanımlanamaz bir şey var ki buna renk dense de bu, bildiğimiz hiçbir renk değil ve sadece renk de değil, cismani de bir şey gibi duruyor ama dünyadaki en kral okültistler bile bunu bildikleri herhangi bir kategoriye oturtamaz gibi görünüyor. hikayede bunun altı çok daha kalın çizgilerle ve defalarca çizilse de filmden de alabiliyoruz mevzunun bizim anlamlandırabilme/açıklayabilme kapasitemizi fersah fersah aştığını. zaten bu meteorun düştüğü alandaki çiftliğin oraya da "blasted heath" deniyordu orijinal hikayede. işte bir meteor düşüyor bu fundalık alana ve bu "renk" de dünyaya bu şekilde gelip tüm kötücüllüğüyle bu alanı ve buradaki canlıları peyderpey mahvediyor.

öncelikle orijinal hikaye ile başlığın konusu olan 2010 tarihli alman film uyarlaması arasındaki farkları mercek altına alalım. bir kere hikaye gerçekten de... böyle... nasıl desem?.. kasvetli atmosferi olan bir eser. işte çiftliklerinin oraya bir meteor düşen talihsiz ailenin sürüklendiği trajedi ve bu süreçte günbegün daha da yılgın hale gelmeleri lovecraft'ın hikayesini bana göre büyük oranda depresif kılıyor. lovecraft beni her zaman heyecanlandıran bir yazardır, yani bu hikayesini okurken de depresif bir mod'a girmedim ama gene de işte kasveti normalden yüksek seviyede bir eseri diyebilirim kendisinin, uzaydan gelen renk için. cage'li uyarlamada bu hiç yok gibiydi diye anımsıyorum, hatta çok eğlenceli bir yapımdı o diye aklımda kalmış. başlığın konusu olan filmdeki drama boyutu ön planda olsa da orijinal hikayedeki kadar kesif bir umutsuzluk hissinin bu filme sirayet ettiği fikrinde değilim.

matbu hikaye ve ekran uyarlaması arasındaki tartışmasız farklardan en mühimsenesi olanı herhalde alman uyarlamasının esas konusunun almanya'da geçiyor olmasıdır. die farbe, büyük oranda orijinaline sadık bir uyarlama olsa da işte böyle majör bir setting farklılığından dem vurmadan da bu kritik yazısı yazılamazdı. sonuçta bu bir alman filmi ve bu şekilde yapımcılarının daha kolayına gelmiştir diye düşünmeli herhalde. gidip de filmi abd'de çekseler, amerikan oyunculardan oluşma bir kasting ile iştigal etseler, oralarda filmi çekebilmek için uygun bir alan bulsalar, film ekibini oraya götürseler... otel paraları, yol paraları, izinler... bir ton zorluk yaşarlardı ve bu yüzden filmdeki trajedik hikayenin almanya'da geçmesinde karar kılmış olmalılar.

işte almanya'da olan babasını aramak için buraya geliyor jonathan adındaki genç ve ona buna "babamı gördünüz mü?" diye sorarken tuhaf bir adamla çarpışıyor, aman karşılaşıyor. ama çarpışıyor da başta... neyse işte. aslında bu oğlan ve babası birer kurgusal araç olarak kullanılmış burada ve asıl hikaye, ilgili bölgede onlarca yıl önce yaşanmış bir hikaye. bu çarpışma/karşılaşma sonrasında geçmişin sır perdesi aralanıyor ve lovecraftian dehşetler, kozmik korkular bizi bekliyor!.. gene de aslında, demiş olduğum gibi burada fantastik bir element olmasaydı da mesela tanımlanamayan ölümcül hastalıklara yakalanan bir ailenin dramını anlatsalardı da bu, iyi bir konu olurdu. ben gibi düz drama izlemeyi pek sevmeyen biri içinse kurgunun böylesi hayal gücünü tetikleyen bir unsur üzerine kurulması elbette çok daha ideal.

biraz detaylara girersek... bir kere jonathan'ın has alman bir hans olduğu zaten ingilizce aksanından bile belliyken kendisinin bize bir amerikan olarak yutturulmaya çalışılması epey gülünçtü. hadi tamam, yani tipi, saç yapısı falan bile joachim löw gibi olan bu oğlanın bir amerikan olduğuna ama diglot bir insan olarak almancayı da mükemmel bildiğini/konuştuğunu kabul ettik diyelim... filmin başlarında, kendisi almanya'ya yeni geldiğinden, o ana kadar diyalogları ingilizce olan filmde bir anda almancaya geçiliyor, bu çocuk da belli ki bir alman, veya en azından bir alman kadar iyi almanca konuşuyor. burada ne olsa beğenirsiniz? kendisi işte babasını aramak için gideceği yer için yol çalışmasında görevli bir almanla konuşuyor, işte işçi geri dön ve şuradan devam et diyor, veeeee... diğer işçi arkadaşıyla bu oğlanın başka bir şapşal amerikan olduğuyla dalga geçiyorlar; "ich nicht verstehen" diye tiye alıyordu galiba biri. almanca neredeyse hiç bilmesem de "anlamıyorum"un almancadaki kelime dizilişi "ich verstehen nict" olması lazım diye biliyorum ve işte almanca bilmeyen şapşal amerikalı muamelesi yapıyorlar jonathan'a.

tamam, almanca bilmiyorum ama ciddi kulak dolgunluğum var bu konuda ve bu oğlan da ya native, ya da native-like (near-native) seviyesinde almanca biliyor yahu. yani bu konuda yanıldığımı hiç sanmıyorum. haha.

yapımda ucuz cgi (computer generated imagery - bilgisayarla yaratılmış görsellik) kullanıldığıyla ilgili eleştiriler gördüm ama bu artık kendisi çok ucuz bir klişeye dönüştü ya. haha. öyle milyon milyon dolarlık bütçeleriniz yoksa zaten cheap/ucuz olur bu gibi mevzular... makinedeki hayalet gibi filmlerde böyle cgi kullanımını ben de ucuz/dandik bulurum da birçok insan her türden filme böyle klişe bir reaksiyon gösteriyor, ki bu cidden de kendisi bayat bir klişe oldu artık. evet, die farbe'de, 2019'daki uyarlamadaki görsel efekt kalitesi falan yok, ama bunu ben çok da eleştirel bir gözle değerlendirme taraftarı değilim. karşımızda belirli bir fantastik elementle zenginleştirilmiş bir drama kurgusu var ve zaten o fantastik element de öyle filmin çoğu yerinde kendisini göstermiyor. ezcümle, bu tür eleştirilerin önüne gelen filme yapılmasını absürt buluyorum anlayacağınız. yani mesela bu "renk" için alışıldık bir pembe/mor tonu seçilmesi yerine daha nadir bir renk tonu seçilebilirdi ya da işte daha uçuk bir ton seçilebilirdi gibi bir eleştiri getirilebilirdi de (ki insanlığın bilmediği bir renk seçilseydi diye eleştiremeyiz sanırım, ahaha), zaten düşük bütçeli bir yapımdan 100 milyon dolar bütçeli bir amerikan filmindeki görsellik kalitesini beklemek de biraz beyhude gibi sanki...

filmde, hikayede değinilen birçok detaya yer verilmiş. işte ilgili çiftliğin oralara düşen meteorun tanımlanamayan yapısı, bir türlü soğumaması, kademe kademe "çekmesi" (shrink), yani küçülmesi ve sonradan yok olması, bilim insanlarının işte bundan numuneler alması ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar hiçbir kayda değer sonuca ulaşamaması falan... yani detay derken, işte silisyumla beklenmedik bir tepkimeye girer gibi olması, plastiksi bir his vermesi, bir metal türü olduğundan emin olunması; su, hidroklorik asit, nitrik asit ile temasında bekledikleri gibi bir şey olmaması vb. detaylar filme de aynen aktarılmış. elbette hikayedeki her detay aynen filmin script'ine aktarılmamış ama birçok ayrıntı da aktarılmış işte. filmin almanya'da geçmesi bence majör bir fark yaratmamış olsa da, lovecraft'ın kurgusal şehri arkham'ın kapsayıcı uğursuzluğu yerine burada almanya'da bir meteor düşmesi sonrasında lanetlenen küçük bir arazi konsepti üzerinden gidilmesi durumunda kalınmış.

hikayede olan ama filmde olmayan, yahut filmde tam hikayede olduğu gibi olmayan şeylere değinirsek ise... işte jonathan'ın babasını aramak için almanya'ya gelmesinden bahsetmiştim. burada savaş sonrasında işte belirli görevlerle ilgilenen alman askerleri falan var ama bunlar cidden detay kategorisinde zira ana hikayenin özü korunuyor her zaman. yani gene de farklar yok değil... mesela lanetlenmiş ailedeki anne figürünün histerik duruma düşmesi, sonra iki oğullarından birinin de kafayı sıyırması, bunların evin üst katındaki karşılıklı odalara kapatılması, sürekli çığlıklar atmaları, birbirleriyle kadim/unutulmuş gibi görünen tuhaf bir dille bağrışmaları falan filmde pek öyle yansıtılmamış. yani öyle çığlıklar, öylesi bir iletişi falan filmde yok. bir de kitabın sonlarına doğru pierce adlı karakterin işte o üst katta bir odaya kapatılan anne gardner'ın odasına girdiğinde böyle karaltı gibi bir şey görmesi, ne grördüğünden emin olamaması ama tuhaf renkli ve gazsı bir şeyin kendisine temas ederek geçmesi olayı filmde tam öyle değildi ve bayan gardner'ın dönüştüğü o ucube hali görüyoruz alman film uyarlamasında. 2019 çıkışlı amerikan film uyarlamasında ise o annenin görüntüsü bin kat daha groteskti diye aklımda kalmış. buna benzer başka farklılıklardan da bahsedebilirim de işte bu kadarı kafi dedim.

daha fazla uzatmayayım diyorum yazıyı, haha. die farbe, iyi bir film ve başarılı bir uyarlama. izlemenizi salık veririm. gollum olsanız balık da verirdim. evet, kötü bir espriydi. bu da mı gol değildi be? değildi. neyse, daha fazla zırvalamıyorum ve hepinize güzel bir 2026 senesi diliyorum. esen kalınız.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük yazarlarından ingilizce mizah paylaşımları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

1 milyon dolar verseler çiğneyerek karafatma yer misin sorusu

karafatmayı yerde çiğnesek ayağımızla olmaz mı? *

şaka şaka. ben yapamam bunu. evime gelmezlerse iyi olur ama tabii.
devamını gör...

iyi seneler sözlük

herkese harika bir yeni yıl dilerim.

2025'i mutsuzlukla geçirenler için 2026'da aksini,

2025'te mutlu olanlara ise 2026'da bunun devamını dilerim.

nice güzel senelere!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazarların doğdukları yıl şampiyonlar ligi'ni kazanan takım

benim doğduğum sene de şampiyon kulüpler kupası vardı ve liverpool, real madrid'i 1-0 yenerek şampiyon olmuş o yıl.
devamını gör...

underworld

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

favori müzik grubum olan amerikan prog metal topluluğu symphony x'in 2015 tarihli, an itibarıyla son albümünün adıdır. şaka gibi ama grup 10 seneden fazladır yeni albüm çıkarmadı. 2026'da gelecek yeni albümümüz diyorlar ama ben buna %100 inanmıyorum. grubun beyni, lideri ve elektrogitar virtüözü michael romeo korona dönemi yüzünden albüm çıkaramadıklarını, normal şartlarda 2020-2021 gibi albüm çıkarmış olacaklarını falan söylemişti. buna inanırım ama gene de haddinden fazla uzun bir ara oldu bu kanısındayım.

underworld grubun 9. ve şimdilik son albümü. peki bu nasıl bir çalışma/eser. bence gayet güzel bir eser. çıktığı zamanlarda 8.5/10 not vermiştim ve 10 seneden fazladır bu notumda bir artma ya da azalma olmadı. v: the new mythology suite albümü grubun en sevdiğim çalışmasıdır ve gelmiş geçmiş en sevdiğim albümlerden de biridir. buna geçmişte 9.5/10 vermiştim ama o aralar "daha iyisini yapabilirler" mantalitesiyle albümlere 10/10 vermeme prensibim vardı. bunu yendim zamanla ve artık 10/10 veriyorum v albümüne de.

başlığın konusu olan albüm gerçekten de gayet güzel, hatta çok iyi bir albüm, yalnız iki tane majör olumsuzluktan bahsedebilirim bu albümdeki. bu tabii ki subjektif bir değerlendirme olacak ama temellendirmeye de çalışacağım. bir kere bu kaydın arkasındaki prodüktör ve ses mühendisi jens bogren bence ideal bir seçim değildi. kendisi şüphesiz ki çok iyi bir ses prodüktörü olsa da; virtüöz müziğinde, mesela bir amorphis albümündeki kadar iyi bir iş çıkartabildiği düşüncesinde değilim kendisinin. yani sinek vızıltısı gibi duyulan kimi klavye ve yine kulağa yeterince hacimli gelmeyen gitar sololarından dem vurabilirim bu savımı ortaya atarken. genel olarak da bence albümün ses prodüksiyonu ideal olmamış. yani bu tür bir müziğin değişkenlerini yeterince iyi yansıtabildiği görüşünde değilim jens'in.

ikincisinde ise... yani albümdeki 2 şarkı cidden de yeterince dramatik veya ilginç değil diyebilirim, bunlar da 7 ve 8. parçalar; yani to hell and back ile in my darkest hour. bunlara kötü parçalar diyemesem de yarı-filler track gibi de gördüğümü belirtebilirim bunların. hoş, bir önceki symphony x albümü iconoclast'te da benzer bir durum vardı ama işte keşke olmasaydı... v'daki, the divine wings of tragedy'deki gibi tüm şarkılarına ayrı ayrı özenilmiş albümler varken underworld'deki mevzubahis durum hasebiyle 8.5/10'dan yüksek puan vermeye de elim gitmiyor. 9/10!!! aaaa, elim gidebiliyormuş demek ki. gene de gönlüm el vermiyor. son kararım: 8.5/10. * tabii bu bahsettiğim parçaları çok beğenenler de var. kişisel fikrimi söylüyorum burada yalnızca yani.

en iyisi şarkı şarkı analiz edeyim ben bu albümü. bunu albüm kritiklerimde neredeyse hiçbir zaman yapmam ama bir değişiklik olsun dedim şimdi.

1-) overture (intro) - güzel bir senfonik intro ama öyle süper falan da diyemem. gene de ihtişamlı ve karanlık bir intro ve sonraki parçaya harika bağlanıyor. michael romeo'nun kullandığı gelişkin sound bank'lerin alametifarikası da işte böyle senfonik parçalarda kendisini gösteriyor asıl.



2-) nevermore - gaz ötesi bir açılış şarkısı ki symphony x bunu yapmayı çok sever zaten albümlerinin genelinde (intro'yu "şarkı" saymadığımdan açılış şarkısı dedim buna). albümdeki şarkıların çoğunda çok sıkılıktan ziyade biraz dağınık performanslar görsek de nevermore'da cidden makine gibi çalmışlar, fakat şarkı yapıları da bunda belirleyici olabiliyor ve bu parça işte bu türden sıkı bir performansa yol veriyor diyebilirim. romeo'nun narakarların 2. kısımlarındaki gitarları nevermore grubunu, yani grubun ikonik gitaristi jeff loomis'i akla getiriyor ve nakaratlardaki genel melodik yaklaşımla birlikte spesifik olarak vokal pasajları da scar symmetry'yi andırıyor. çok iyi ve gaz bir parça. baştan sona çok sıkı bir müzisyenlik/performans dinliyoruz burada ve gitar riff'leri cidden de hem sofistike hem de süper gaz.



3-) underworld - albüme ismini veren parça. bu parçadaki asıl yıldız, canavar vokalist russell allen bence. yani hem melodik hem de neredeyse growling/scream'e varan haşin vokalleriyle ışıl ışıl parlıyor bu parçada russell. grup bana göre the odyssey'den sonraki albümlerinde eskisi kadar özenmiyor vokal melodisi yazımına ama bu parçadaki gibi biraz bile özenseler metal dünyasındaki gruplarının ekseriyetinden daha iyi vokal melodisi yazıyorlar diye düşünüyorum.



4-) without you - albümün ballad'ı. symphony x, ballad'larıyla da dikkat çeken bir topluluk olmuştur hem, fakat gruptan alıştığımız ballad'larda normalde antik bir mistisizm, mistik bir uhrevilik falan olurken without you, tam bir şehirli ballad'ı olarak ben dahil grubun birçok hayranını şaşırtmıştı. bu parçanın tüm o şehirli insanın içe dönük dertlerini falan anlatan havası cidden de gruptan hiç beklemediğim(iz) bir şeydi. bence güzel bir ballad, normalde symphony x'i hiç dinleyemeyen dinleyicilerin bu parçayı çok beğenip benimsediğini de gözlemlemiştim. ben de beğeniyorum bu ballad'ı ama o kadar da benimseyebildiğimi söyleyemem. ben kadim sihirleri günümüze taşıyan symphony x'i alayım mümkünse. haha.



5-) kiss of fire - işte gerçek manada bomba bir şarkı bu ve albümdeki net favorilerimden. davulcu jason rullo'nun blast beat'lerle haşır neşir olmasıyla ve romeo'nun da buralarda tremolo tekniğiyle gitarını kullanmasıyla ekstrem metale de göz kırpan, acayip enerjik, saldırgan ve manyak bir parça bu. bana şarkının verse/mısra vokalleri ve onları destekleyen gitar riff'lerinde net bir metallica/hetfield etkilenimi de varmış gibi gelir. nakaratları da nükleer füze gibi şarkının ve russell allen gibi, anormal tiz seslere çık(a)masa da çıktığı tizlerini süper hacimli kullanmasıyla dikkat çeken bir vokalistiniz olunca böyle pasajların dramatik etkisi de zirveye fırlıyor. bir tek gitar solosunun en sonlarındaki süpersonik kısmında biraz yalapşap bir an var. beni rahatsız etmiyor bu ama daha ilk dinleyişimde bile fark etmiştim. romeo ilk zamanlarından sonraki symphony x albümlerinde solo kısımlarının single/one take (tek seferde) çalıp kaydedildiğini söylemişti ve işte yalapşap belki uygun bir kelime olmadı, yani illaki özenmiştir de işte orada bir, nasıl desem, notaların biraz yutulması gibi bir hadise var. yineleyeyim, bundan rahatsız olmuyorum ve enerjisi bile yeter oradaki, hatta stüdyo hilesiyle düzeltseler falan o büyü/enerji bozulabilirdi gibi bir kanım mevcut.



6-) charon - albümdeki 3 favori şarkımdan ikincisi bu da. gizemli ama tekinsiz bir hava veren vokal melodilerini muhteşem buluyorum bu parçanın. doğu müziği etkili bir şarkı bu. evet, yine grubun oryantal müzikal yaklaşımlar sergilediği, v albümündeki egypt gibi/kadar epik değil ama gene de çok nefis ve apayrı bir cazibesi var benim açımdan. bu şarkının bence vokal melodileriyle birlikte en dikkat çeken unsuru romeo'nun gitar soloları. ortalarındaki bunun için ayrılmış yerdeki sololar da, parçanın sonlarındaki sololar da müthiş güzel ve gitarist romeo'nun doğu müziğine de ne kadar hakim olduğunu gözler önüne seriyor, kulaklar içine zerk ediyor.



7-) to hell and back - işte albümde yarı filler track gibi gördüğüm parçalardan birine geldik... girişindeki melodi meşhur yalan rüzgârı dizisinin tema/açılış müziğini akla getiriyor. yani bundan öylesine bahsettim ama ister istemez "ahahaha" demiştim burasını ilk duyduğumda. yukarılarda dediğim gibi, bu parçayı kötü bulmuyorum ki en kötü symphony x şarkısını bile vasat üstü görürüm genel metal müzik standartlarında ama hani olmasa da olur parçalardan biri, hatta bence birincisi bu parça. böyle ne yeterince duygusal, ne yeterince dramatik, ne yeterince ilginç... işte beni hiç açmıyor bu şarkının ilk yarısı. ortalarına doğru başlayan gitar solosu, ardından gelen slow pasaj ve sonrasında şarkının tempo ve agresyon kazandığı kısımlarını ise beğeniyorum ve biraz da bu yüzden yarı filler gibi görüyorum demiştim, tam değil. gene de güzel şarkı, yanlış anlaşılmasın. symphony x'in çok yüksek standartlarında değil sadece.



8-) in my darkest hour - bu şarkı da işte yarı filler track gibi gördüğüm parçalardan diğeri albümdeki. bu da bende herhangi bir duygulanma, heyecanlanma ya da işte gaza gelme hissi yaratmayan bir parça. verse kısımları gene fena değil de nakaratları çok bayık geliyor bana bu şarkının ve işte albümdeki en az beğendiğim şarkı da bu. gitar solosu da beni pek açmayınca işte tablo maalesef böyle oluyor.



9-) run with the devil - bu şarkı albümdeki favorilerimden biri değil ama beni çok gaza getiren bir şarkı olduğundan ve gitar solosu beni deyim yerindeyse kopardığından bunu da albümdeki net sevdiğim parçalar arasında sayarım. bunun nakarat kısmı da aslında bir üstteki şarkı gibi algılanabilir ilk dinleyişte ama nedense bana daha enerjik, daha albenili geliyor bu parçanın nakaratları. nakaratları dışında zaten çok enerjik bir eser ve gitar solosu beni anormal gaza getiriyor. daha doğrusu burada 3 ayrı gitar solosu eklemlendirilmiş aslında sanırım ve ardından bir de klavye solosu kısmı geliyor. nakarata bağlanan klavye solosuna öyle delirmesem de romeo'nun gitar soloları kendimden geçiriyor bu şarkıda harbiden.



10-) swan song - albümün ilk bakışta en iddialı parçası gibi duruyor. zaten üyesi olduğum grubun hayranlarından oluşan platform gruplarında en çok bu parça heyecan yaratmıştı albümün çıkışından evvel. evet, sadece ismiyle bu, albümdeki en süper şarkı olacak diye düşünmüştü çoğu kişi. öncelikle bu güzel bir şarkı ama işte beklendiği kadar etkileyici bir çalışma olabildiğini de söyleyebilmem zor olur swan song'un. gene de şarkının gitar solosuna çok düşkün olanları gözlemlediğimi, hatta bunlardan kimisinin bu solo için romeo'nun en iyi solosu dediğine şahit olduğumu söyleyebilirim. tipik tarzından farklı bir solo atmış burada romeo ve gerçekten hoş bir solo da o kadar da inanılmaz bir solosu olduğunu düşünmüyorum bu parçanın. güzel bir ballad gene de. sadece başlarda hype o kadar yüksekti ki bunu karşılayamadı diye düşünüyorum bu parçanın.



11-) legend - işte albümdeki 3. ve son favori parçam da budur. symphony x, müthiş kapanış şarkıları yapabilmesiyle ünlüdür albümlerinde ve bu albüm de bu minvalde bir istisna olmamış. yalnız, bu şarkı beni çok şaşırttı da zira albümün genel tematik yapısını neticelendiren bir kapanış şarkısından ziyade, albümün tüm o kesif karanlıklı, yer yer depresif atmosferini bir kılıç gibi yaran bir albüm finalini uygun bulmuşlar ve bunu gerçekten de hiç beklemiyordum. böyle asi, albümün o negatiflikle yoğrulan atmosferine baş kaldıran bir parça bu ve müthiş enerji veriyor bana. bir yandan kompleks bir çalışma, diğer yönlerden de aslında böyle insanı yakalayan, eşlik edilesi de bir eser. şimdi mevzu progressive metal olunca mısra-köprü-nakarat şeklinde olan şarkı yazımı standartlarıyla oynanabiliyor. o yüzden bu parçanın nakaratı da "the rise and fall" ile başlayan ksmı mı, yoksa "aaa-aaa-aaa-aa x2 the legend never dies"lı kısım mı tartışılabilir gibi geliyor bana. aslında "break the chains of fear,
now it all seems crystal clear..." bridge/köprü kısmından sonra "the rise and fall..."lu kısım geldiğinden burasına nakarat deriz normalde ama bence ikisine de nakarat diyememek için bir gerekçemiz yok... her neyse, "the rise of fall..."lu kısmı müthiş epik parçanın ve "aaa-aaa-aaa-aa"lı alternatif nakaratının ikinci kısımlarındaki 3. aaa'da zekice bir kompozisyon hamlesi var. bu şarkıyı ilk dinlerken orasını mırıldanırken benim sesim neden russell'la aynı tınlamıyor dedim ve dikkat ettim ki 3. a'larda bir nota çaktırmadan farklı yapılmış. sizi gidiler... bu arada albümdeki gitar ve klavye sololarının atıştığı kısım da gerçek manada, tam anlamıyla, tek kelimeyle epik...



bu yazının da burada sonuna geldik. okuyanlara (şayet olduysa) teşekkürler. umarım albümün hakkını verebilmişimdir.

şunu da eklemeden edemedim ki bunu senelerdir hep söylüyorum zaten: grubun çıkması beklenen albümü 10. stüdyo albümleri olacak. 10 da roma rakamıyla x. grubun adı da symphony x. o yüzden acayip manyak, süper özenilmiş bir albüm bekliyorum ben kendilerinden. umarım bu beklentim boşa çıkmaz.
devamını gör...

online oyuna para yatıran insan

battle.net'te temiz oynayabilmek için diablo ii'yi orijinal almıştım sadece. yani başka orijinal oyun da aldım elbette de işte online olarak diablo ii'yi en temiz oynayabilmek için orijinal diablo ii almak ekstra lüzumluydu. mmorpg ve benzeri oyunlardan bahsediliyorsa, bunlara kasten bulaşmadım zira böyle konularda bağımlılığa ve aşırı hırs yapmaya çok yatkınım. parasından değil de bu eğilimlerim yüzünden bulaşmadım wow, lol gibi oyunlara. dahlvier, gel de beleşe oyna, dense bile harbiden bulaşmazdım. hatta battle.net'ten bile kendimi erken kurtarıp diablo ii'yi de single player olarak oynamaya dönmüştüm.
devamını gör...

bir üstteki yazar hakkında düşünülenler

yoldaş'a bugün daş atmış yazar. biz bu yola baş koyduk, 40 akıllı o taşı kuyudan çıkarmakla uğraşacağız. ya da midas'ın kulakları eşşşek kulakları diye de bağırabiliriz kuyuya. o an nasıl eserse işte... *
devamını gör...

yazarların 2025'te çıkan favori 3 şarkısı

sözlük yazarları 2025'te çıkan hiçbir şarkıyı beğenmemiş demek ki, ya da açtığım konuyu kimse kale almadı dediğim başlıktır. bence 2.si. *
devamını gör...

brand new funk

ingiliz dj ve prodüktör adam f [adam fenton] imzalı, 1998 çıkışlı, hareketli mi hareketli, funky mi funky, jazzy olmayan kısımları ise tuhafça karanlık, elektronik müzik parçası. pek hoş. bu yılki güzel keşiflerim arasında.

devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim