dahlvier yazar profili

dahlvier kapak fotoğrafı
dahlvier profil fotoğrafı
rozet
dahlvier (editör)
karma: 109365 tanım: 13824 başlık: 2967 apolet: 11 takipçi: 142
Lich-Count Mage

son tanımları | başucu eserleri


lich

eski ingilizcedeki* ceset anlamındaki līċ kelimesi, sonrasında* lich'e dönüşmüştür. ayrıca lich'e dönüşülür. özellikle dungeons & dragons oyunlarından bilinen bu undead yaratıklar, epey ilginç mahlukatlardır.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ilk örneğine* gardner fox'un hikayesi "the sword of the sorcerer"da rastlanıldığı rivayet edilir.*

genellikle "evil" olan ve "wizard" olan bu tehlikeli varlıklar, korkutucudur. zaten lich'e dönüşmek uğruna yaptıkları kötülükler yeterince ürkünçtür. görünüşleri, yaşlarına göre yeni ölmüş bir cesetten* bir iskelete giden bir skaladadır. tasvirlerde farklılıklar vardır ama genelde göz çukurları kor kor yanar görünümde ışıklar saçar.* ekleme: aslında d&d 5e'de sadece ışık saçtığı veya mutlaka doğaüstü bir parlaklığı olduğu tasviri vardı galiba, lich gözleriyle ilgili; ama eski edisyonlarda net kızıl ışık saçtıkları veya yanan kömürler gibi dışarı ışık verdikleri söylenirdi.

ölümsüz oldukları ve kendilerini yok etseniz de, ruhlarını muhafaza eden phylactery'lerini bulup yok edemezseniz başka bir vücutla, başınıza yine bela olabilecekleri için, kendilerinden sakınılması tavsiye edilir. ayrıca bu ruhlarını muhafaza eden phylactery'lerini genelde başka düzlemlerde ve çözülmesi imkansız gibi olan alan şifreleme büyüleriyle sakladıkları için, cidden yok edilememeyi kafasına koymuş, kudretli bir lich'in varoluşunu sonlandırmak imkansız gibidir. kaldı ki, wizard lich'ler otomatikman zekidirler.* zombilerle karıştırırsanız hata edersiniz.

yukarıda bahsedilenler, d&d'nin tüm sürümlerindeki lich'ler ve her türden lich için geçerli değildir tabii. örneğin, illithilich'ler, phylactery'lerini ahtapot kolu gibi olan, ağız çevrelerindeki vantuzlu kollarından birine veya alınlarına takarlar normalde. yani bir mind flayer lich'i* öldürdükten sonra, phylactery'sini de yok edip kendisini yeryüzünden silebilirsiniz rahatça.

demilich diye de bir yaratık vardır.* bunlar, d&d 5e'den önce, lich'lerin sonradan dönüştükleri, çok daha korkunç ve kudretlileştikleri halleriydi.* lakin son d&d versiyonunda, lich'lerden daha zayıf hale getirildiler. *

ayrıca "evil" olmayan lich'ler de vardır. archlich ve baelnorn'lar mesela. hatta d&d 4e'de archlich, bir epic destiny. yani playable bir karakterle de rahatlıkla archlich olabiliyorsunuz, bu edisyonda.

pathfinder: wrath of the righteous oyununda karakterinizi (sage) sorcerer lich yapabiliyorsunuz.* açıkçası druid lich bile hatırlıyorum* ama teknik olarak mümkün olsa da,* d&d'de bir sorcerer lich npc gördüğümü hatırlamıyorum. muhtemelen bunun sebebi, sorcerer'ların büyü becerilerinin öğrenerek değil doğuştan gelmesi*. yani, wizard'lar hep bilgiye açtır, lich'lik de bunu tatmin etmek için güzeldir. ölümsüzsünüz ve sürekli yeni kütüphaneler devirebilir, yeni büyü kitaplarını hatmedebilirsiniz. sorcerer'ların böyle bir ihtiyacı olmadığından lich'liği pek tercih etmemeleri makuldur. ekleme: aklıma tsurlanej geldi. bir illithilich sorcerer. demek ki varmış, bi an aklıma gelmemiş. ekleme 2: huersefful vardı bir de. çok güçlü ve üst level bir sorcerer lich.

en meşhur lich'ler için: (bkz: azalin rex), (bkz: larloch), (bkz: acererak)*, (bkz: kangaxx)* (bkz: vecna)*
devamını gör...

count dahlvier

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

girizgahta netleştireyim... nick'imin kaynağı olan fantastik karakterdir. (bkz: yazarların nick'lerinin kökenleri) - bu nick'i alalı 4 ay olmuş. günün birinde üşenmezsem böyle bu karakteri tanıtırım diye düşünüyordum ama hep üşeniyordum. sonunda üşenmediğim bir gün denk geldi ve ilgili yazım sizlerle. öncelikle, bu nick'i kullandığım için genelde count dahlvier'ı yansıtan, yani bir lich count/kont mage/büyücü konseptinde profil resimleri kullanıyorum ve şu anda bu karakteri yansıtan profil resmim de üstteki.

yazarların favori sanat eseri başlığında benim için önemini vurguladığım, beyond twilight'ın for the love of art and the making albümünün bir alternatif albüm kapağı da bu tabii, microsoft copilot'a yaptırdığım. bu tabii doğrudan konuyla ilgili olmasa da ilgili albümün adının anlamı da "sanat ve sanat yapma (yaratım) aşkına" gibi bir şey. peki count dahlvier'ın da yer aldığı, d&d/greyhawk adventure kitabı da sanat kapsamına alınabilir mi?..

yani tamam, yazınsal dünyada böyle macera modülleri, işte oyun için üretilmiş kitaplar falan sanat eseri kapsamında değerlendirilmiyor ama ben böyle yaratıcılık içeren fantastik içerikleri de sanat kapsamında değerlendiriyorum şahsen. belki de zaten seneler sonra böylesi şeyler, video oyunları falan da sanat kapsamına alınır. kim bilir?.. bence gayet makul. haha.

şimdi esas konuya gelelim...

dungeons and dragons'ın official campaign setting'lerinden biri olan greyhawk kurgusal dünyası bünyesinde yer alan, bir lich karakterdir; 18. seviyedeki bir mage'dir. herhalde aristokratik bir geçmişi yoktur zira kendisinden "self-styled count", yani kendi kendini kont ilan etmiş biri olarak bahsediliyor. carl sargent tarafından yazılan iuz th e evil isimli, 1993 tarihli ad&d 2nd ed greyhawk adventure modülünde [wgr5: greyhawk accessory] epey detaylıca tanıtılmıştır. şunu bilmekte fayda var ki kendisi aslında epey kudretli bir karakter, tıpkı azalin rex gibi. ama onun kadar şöhretli değil elbette ki. bunun altını çizme sebebim, larloch'un 32. seviyede bir büyücü olması her ne kadar onu çok daha güçlü gibi gösterse de o, forgotten realms campaign setting'i kapsamındaki bir karakter ve fr zaten bu konuda über-kudretli karakterleri barındırmasıyla ünlüdür. ola ki dahlvier'ı ve/ya azalin'i forgotten realms'e dahil etseydik, kanımca kendisini/kendilerini minimum 24-25. seviyede yapmamız gerekirdi. gerçi bunu d&d 3rd/3.5 ed'i baz alarak söyledim. dahlvier'a esasen living greyhawk gazetteer adlı 3rd edition kaynağında da yer verilmiş ve kendisi burada da 18. seviyedeki bir wizard olarak görünüyor ama hala greyhawk işte bu. dediğim gibi, forgotten realms olsa işler kesin farklı olurdu.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

haritanın tümü için: www.worldanvil.com/w/world-...

kont dahlvier, fellreev ormanının hemen batısındaki dahlvier's county denen otonom bir bölgeyi yönetiyor, ki üstteki haritada sınırları kırmızı olarak çizilmiş, pek de geniş olmayan alan oluyor burası. madem bu kontluk otonom, yani özerk, o halde buranın bulunduğu geniş coğrafyayı kim yönetiyor? iuz. iuz kim? yarı şeytan/fiend, yani cambion bir demigod (yarı tanrı) graz'zt adlı şeytan ve iggwilv adlı cadı human ve sonra archfey olan archmage'in (baş büyücü) oğlu. zaten üstte bahsettiğim, kaynak kitabın da adından anlaşılabileceği gibi kendisinden iuz the evil diye de bahsediliyor ve birçok başka lakabı falan da var.

şimdi onun yönettiği yerin ne olduğunu genelden spesifiğe doğru netleştireyim: oerth, greyhawk kurgusal dünyasının yer aldığı gezegenin adı ve buranın 4 kıtasından biri olan oerik'in doğu kısmını flanaess oluşturuyor. işte buradaki her aklı başında ve özgür insan/karakter iuz'dan nefret ediyor ve onu düşmanı olarak görüyor; ona inananlar dışında da herhangi bir inanışa/dine sahip kişiler de aynı şekilde elbette zira iuz'un tüm niyet, plan, strateji ve eylemleri burada mutlak bir tahakküm kurmak üzerine. iuz da belirli sebeplerle zagyg, vecna ve st. cuthbert'ten özellikle nefret ediyor ve bilhassa onlara düşmanlık besliyor ki bu gibi şeyler "tanrılar ligi" rekabeti kapsamında değerlendirilebilir. iuz hakkında çok daha detaylı bilgiler için (ingilizce): greyhawk.fandom.com/wiki/Iuz

peki dahlvier gibi, bir deity/tanrı olmayan bir karakter burada neden bir önem arz etsin? yani 18. seviyede bir büyücü ve deific (tanrısal) bir statüsü, güçleri falan da yok. standart bir lich yani. iuz gibi bir yarı tanrının kendisini normalde umursamaması lazım. gelin ve görün ki tablo hiç de öyle değil... gelin ve görün dedim de işte buraya kimse öyle rahat rahat gelemiyor, yani dahlvier's county'ye ki bu gelemeyenlere iuz'un kuvvetleri de dahil. bunu biraz detaylandırayım. iuz, empire of iuz (iuz imparatorluğu) denen uçsuz bucaksız toprakların belirli kısımlarında mutlak bir hakimiyet kurabilmişken kimisinde de tam istediğini yapamıyor bu bağlamda. işte dahlvier'ın otonom kontluğunun yakınındaki fellreev ormanı civarı mesela böyle bir alan ki iuz, buralarda ciddi direnişle karşılaşıyor ve birlikleriyle buralardaki çeşitli gruplar sürekli çatışma halinde ve ormanın bazı bölgelerine o birlikleri kolay ulaşamıyor bile. örneğin horned society'den [the horned lands] kaçarak fellreev'in batısına gelen ve burada özgür haydutlar (free bandits) olarak yaşayan adamların özgürlüklerini muhafaza edebilmelerinde, dahlvier's county'nin unead ordusu ve buranın doğal yapısının oluşturduğu bariyerin rolü büyük zira iuz, dahlvier's county'ye hükmedemediği gibi, buraya arzu ettiği gibi penetre de edemiyor.

şimdi de count dahlvier'a, onun kontluğuna (county), yani otonom bölgesine ve buradaki undead ordusuna tam manasıyla gelelim... yani, tam manasıyla derken, işte yazının başında bahsettiğim kaynak kitapta kendisiyle ilgili verilen bilgileri kendim türkçeye çevirerek yazıya dahil edeceğim yazının bundan sonrasında ama kendi katkılarımı sunmaktan geri durmayacağım. her halükarda önemli bir detay atlamam. yazının en sonlarında da kendim bir şeyler eklerim herhalde ki umarım fazla cıvıtmam, bunu az yapmışlığım yok çünkü. ehehe. yazının gerisinde olduğu gibi devamında da bazı kavramları açarken bazılarını pek açamayabilirim zira bu d&d denen şey hakkında hiçbir şey bilmeyen birine anlatabilecek şekilde bu yazıyı hazırlamaya çalışsam, yani her yazdığımın açıklamasını yaparsam bu yazı inanın ki günler sürerdi. buna rağmen anlaşılır bir yazı olmasına çalışacağım devamının... bir de google'dan zaten öğrenebilir ya, merak edenler. count dahlvier'ın tanıtıldığı iuz the evil macera modülü 1993'te çıkmış mesela. o zaman olsa işte genel mevzu hakkında çok bilgisi olmayan birine çoğu şeyi anlaşılır kılacak bir yazı hazırlamak ciddi bir ömür törpüsü olabilirdi.

demiş olduğum gibi, dahlvier 18. seviyedeki bir mage'in güçlerine sahip olan bir lich. söylenene göre bir zamanlar nerull'un takipçisiymiş/müridiymiş ve the hierarchs'ın (başpapazlar) müttefikiymiş. bu hierarchs denen grup, horned society'nin liderleri, nerull ise neutral evil alignment'taki bir tanrı/deity. bu arada kendisi bir greater deity, yani büyük tanrılardan biri d&d'deki ve işte dahlvier da neutral evil bir karakter olduğundan bir zamanlar bunun müridi gibi bir şey olmuş ama şu anda düşünceleri, inanç veya inançsızlığı, amaçları, planları falan... bu konularda tam bir gizem küpü kendisi. uzun bir süredir nötr kalmış birçok durumda ve kendi topraklarından çıkarak hiçbir yere/kişiye saldırıda bulunmamış ama onun bölgesine girenler bir daha çıkamıyormuş işte. örneğin, iuz bir keresinde buraya ulaklarını yollamış veya bir orc savaş timi buraya girmiş ama iki grup da bir daha çıkamamış. ilgili kaynakta uroz orc tribe'dan birçok orkun, dahlvier'ın undead'leri tarafından harcandığı söyleniyor ama modülün başka bir kısmında bahsediliyor bundan. bu iki bilgi birbirini destekliyor mu, belli değil. yani sonuçta ikisi de olmuş ama iki olay ayrı da olabilir; yani, mesela dahlvier'ın undead'leri sınır civarında bu orc'ları kurban seçip gördükçe öldürüyor olabilir ve bu uroz orklarının bir savaş timi de intikam için toplanıp buraya toplu halde saldıralım deyip harcanmış olabilir mesela. ya da bahsedilen iki şey aynı olaya işaret ediyor da olabilir... peki esas meseleye gelelim: 18. seviyedeki bir lich nasıl bu kadar da erişilemez/dokunulamaz oluyor, yani iuz'un ekipleri bile buraya giremiyor?..

işte burada şimdi bahsedeceğim dahlvier'ın undead ordusu ve otonom bölgesinin kimi özellikleri başat rol oynuyor. kont dahlvier'ın 1.500'ün üzerinde undead'den oluşan bir ordusu var. bunların çoğunluğunu ju-ju zombie'ler ve onları yöneten ghast'ler oluşturuyor ama aralarında nadiren rastlanan undead türündeki başka yaratıklar da varmış. demilich, lich, vampire, mummy lord [greater mummy] gibi güçlü undead türlerinden de bazılarından olabilir burada ama işte "other rare types" denmiş ve burası gizemli bırakılmış. mesela larloch'un undead ordusu vs dahlvier'ın undead ordusu... hangisi döver? larloch'unki herhalde ama bu biraz da dm'e kalmış...

yeri gelmişken söyleyeyim, count dahlvier hakkındaki birçok şey gizemli bırakılmış burada aslında ve karakteri yaratan carl sargent, bunu kasıtlı olarak böyle yaptığını belirtiyor macera modülünde, ki dm'in bunları dilediği gibi belirleyebilmesine yol vermek istediğini söylüyor. mesela dahlvier'ın kafasında tasarladıkları, planları, entrikaları, sırları... bunlar tamamen dm'in isteği ve hayal gücüne bırakılmış. gene de tamamen "kafasına göre" belirleyemez tabii bir dm, bazı şeyleri. örneğin... ad&d 2e'de lich'ler supra-genius oluyor ve bu da 19 veya 20 intelligence score'ları olabileceği anlamına geliyor. yani ya 19 ya da 20'yi atayabilir bir dm, dahlvier'lı bir oyunu yönetecekse. ha, aslında kafasına göre de takılması da olası elbette zira d&d bu konuda o kadar katı bir şey değil. ve mesela sözlükte tanıttığım gwydiesin diye bir karakter var ve kendisi standart bir bard'ın asla sahip olamayacağı bazı yetenek ve özelliklere sahip, 9. seviye büyü yapabilmesi gibi. neyse, yani işte dahlvier'ın böyle tam portresi çizilmemiş kasıtlı olarak ve onu standart bir lich yapabileceğiniz gibi, gwydiesin'in unique bir bard olması gibi, unique bir lich de yapabilirsiniz. gerçi 18. seviyedeki bir mage'in güçlerine sahip olduğu net olarak söyleniyor dahlvier'ın ama bu durumda bile ona ekstra yetenekler/güçler verilmesi mümkünatsız bir şey değil diye düşünüyorum; d&d'de böyle konularda dm'ler epey inisiyatif alabiliyorlar zira. ya da farklı bir d&d edisyonuna bu karakteri dahil edip/uyarlayıp orada daha "free" takılabilirsiniz kendisinin özelliklerini belirlerken, en kötü. gerçi 3rd ed'de de 18. seviye bir wizard olduğu netleştirilmiş. bilemedim şimdi. ama bir şekilde kendisine fr setting'inde veya onun gibi, karakterlerin overpowered olabildiği bir setting'de rol verilse kesin daha yüksek level'lı olmalı dahlvier. veya kendisini standart bir lich yapsanız bile ona öyle item'lar verirsiniz ki kudreti ikiye katlanabilir... aşağıda da okuyabileceğiniz üzere zaten o tarz aşmış item'lara sahip olması son derece doğal bu karakterin.

dahlvier'ın undead ordusundan bahsetmeye devam edeyim. ju-ju zombileri, standart zombilerden daha güçlü ama gene de pek zeki değiller. onları yöneten ghast'ler hem zeki hem de ekstrem seviyede kurnazlar, ayrıca çeşit çeşit magical item'lara sahipler. 1.500'ün üzerindeki dahlvier'ın undead ordusunu "turn" ya da "command" edebilmek de çok zor zira bunu deneyen cleric'ler/priest'ler, sahip oldukları seviyeden 5 level düşük olarak hesaplanarak bu teşebbüslerini gerçekleştirebiliyorlar. hadi diyelim ki çok yüksek seviyede bir cleric denedi bunu ve başardı yani dahvier'ın bazı undead'lerini turn ya da comman edebildi, level'ı başına sadece 1 round sürüyor bunun etki süresi.

ve artık dahlvier's county'nin "doğasına" gelelim. bu kontluk, hayret verici bir bölge. dahlvier's county'nin sınırları, 115 feet'e kadar ulaşabilen çok sağlam, yangına karşı mukavemetli, dikenli çalı çitlerle çevrelenmiş ve buraların çoğu alanı, boşlukları çok çeşitli etçil bitkileri içeren labirentler barındırıyor. uçma ve teleportasyonla birlikte bitkileri kontrol etme sihirleri de buralarda işlemiyor. büyü bazlı illüzyonlar da çok katmanlı ve aşırı derecede yön şaşırtıcı mahiyette, buralardaki. güçlü sempati/sympathy sihirleri de birçok ogre'ı bu alanlara çekerek dahlvier'ın topraklarının defansını ekstra güçlendiriyor. hadi diyelim tüm bunların üstesine geldiniz ve dahlvier'ın kalesine yaklaşabildiniz... işte bu sefer de birçok magical item ve büyü, büyüyü yapanlara zarar veren şekilde yanlış etkilerde bulunuyor. yani party'nizde büyücü veya büyücüler mutlaka olur normalde ve onların dahlvier'a yaklaşıp onunla büyü düellosuna girebilmesi pek mümkün değil bu sebeple, ki bu büyülerinin ters etkide bulunması dahlvier'ı kapsamıyordur herhalde. dahlvier's castle, yani dahlvier'ın kalesi, söylenene göre oeridian'ların 900 sene civarı öncesinde yerle bir ettiği bir high-elven şehrinin yıkıntılarının üzerine kurulmuş ve dahlvier'ın da herhalde o elf şehrinden kalma birçok eşsiz/unique, kadim, sihirli elf item'ı ve "bilgisine" (lore) sahip olduğu düşünülüyormuş.

iuz the evil kaynağından aktarabileceğim son bilgiler ise, kendisinin taşıdığı bazı item'lar: bir tane ring of protection +3'ü ve bir ring of shooting stars'ıyla birlikte bir wand of fire'ı ve söylenlerene göre bir sphere of annihilation'ı varmış ki bu da evil olmayan alignment'a sahip olan karakterleri yutuyormuş. yani dahlvier, gizemli bir karakter olduğundan, bunlardan fazla şeyleri de vardır ama bunları bilmiyoruzdur herhalde, ki sahip olduğu magical item'lar bu seviyedeki başka bir büyücüden kat kat fazladır ve kudretlidir işte bulunduğu yerin antik bir elf şehri üzerine kurulmasından mütevellit. tabii işin şey boyutu da var... d&d 3/3.5 ed'de bu karakter tanıtılsa full detaylarına hakim olabilirdik mevzunun. azalin rex'in öyle detaylandırıldığı bir kaynak vardı mesela. ad&d çerçevesinde tanıtılan böylesi karakterler hakkında pek o kadar detaylı içerikler hazırlanmıyor zaten bu minvalde. gene de yeterli ya. hem mistik boyut dediğimiz şey de ekseriyetle albenili bir unsur olabilir kanımca.

işte yazının sonlarına geldik sayılır ama biraz daha var galiba. count dahlvier ile senelerdir bakışıp duruyorduk sonunda bana "al beni" dedi de kendisini nick'im, online personam olarak belirledim. aslında başka bir platformda (bir forumda) bu nick'i seneler önce seçmiştim ama pek yazmıyorum orada. hem zaten evil'lık kutsal bir müessesedir demişler... gerçi bunu ben dedim. söz bana aittir. hahaha. işte çocukken iskeletor hayranı olunca, sonra gençlikte diablo ii'de necromancer ile bir undead/iskelet ordusuyla ortamların efendisi olmanın tadını aldıktan sonra kocaman adam olunca da count dahlvier gibi bir karakteri benimseyebiliyorsunuz. gerçi yok lan, millet olgunlaşıyor falan da işte ben böyle boş işlerle ilgilenmeye devam etmeyi yeğledim herhal. *

dahlvier hakkındaki, official d&d kaynaklarında yer alan tüm bilgileri aktardım sanırım ki zaten bildiğim kadarıyla sadece 3 tane böyle kaynak var ve yalnızca iuz the evil modülünde kendisi ve yönettiği otonom bölge detaylandırılıyor. yani bu lich ile ilgili başka şeylere de rastlayabilirsiniz internette, hatta dahlvier'ın gelinine [the bride of count dahlvier] falan da denk gelebilirsiniz ama bunlar official/canonical bilgiler/hikayeler/yazılar/kaynaklar değiller ve ben resmi kaynaklar dışındaki şeylerle hemen hemen hiç ilgilenmiyorum diyebilirim. [ekleme: yazının altında "the hexad" adlı canonical olmasa da ilgimi çeken bir kurgudan bahsettim sonrasında. bakın bu ilgimi harbiden celbetmişti.] yani size kont dahlvier'ın kim olduğunu anlatmaya çalıştım naçizane. umarım "kendimi" iyi ifade edebilmişimdir. hahaha!

ha, bu arada aklıma şey geldi. dahlvier'ın aslında greyhawk kurgusal dünyasında kudretli bir karakter olduğunu söylemiştim ki bunu belgeleyeyim/destekleyeyim. oerth gezegenindeki "kudretli karakterler" aşağıdaki sitede/sayfada sıralanmışlar. orada da görebileceğiniz gibi kendisi azalin rex ile aynı seviyede/güçte.

www.peldor.com/world/people/

koskoca gezegende zaten level 19 ve üzerinde 10 tane büyücü ve toplamda 14 karakter var. atlananlar olmuşsa bile, bilemedin 15-20'dir maksimum yani. hadi ismen bilinmeyenlerle birlikte 50 olsun en fazla.

tabii bir canabulum veya time dragon değil, dahlvier. onlar zaten anomali falan bence ya. bir karakter/varlık, bir deity değilse o kadar über-kuvvetli olmamalı sanki. yapmışlar ama işte. bilemiyorum ya, biraz sıkıcı derecede kudretli o karakterler. yani o denli kudreti olan biri sıkılır bana göre ya. time dragon'dan emin değilim gerçi. o sıkıldığı anda başka bir zamana falan gidebilir neticede. ehehe. neyse biz bu gibi akılalmaz karakterleri kendi hallerine bırakalım. zaten hiçbir şekilde bulaşmayalım bence kendilerine. ben dahlvier olarak bunu aklımdan bile geçirmezdim misal. ahaha.

18. seviyedeki lich bir büyücü olarak, dahlvier hakikaten çok kudretli bir karakter. bir de süper bir ordusu var tabii ve yazının gerilerinde bahsettiğim gibi onlarla baş etmek isteyen cleric'lerin işleri de ekstra zor. yönettiği bölgenin majik bazlı ve doğal/yapısal; savunma, tuzak, yön/odak kaybettirme, onun kalesine yaklaşanların büyülerini ve sihirli item'larının güçlerini kendilerine zarar verici hale getirme gibi mahiyetlerdeki birçok niteliği/etkisi de cabası. bunları göz ardı eden büyük hata işler. *

son olarak da şunu iliştireyim: #3546210

ekleme: bir de şu aklıma geldi. yani dahlvier'ı d&d 3/3.5 edisyonu çerçevesinde forgotten realms gibi bir campaign'e dahil etsek şu en alttaki bağlantıdan ulaşabileceğiniz sayfadaki gibi bir şey olurdu herhalde. yani yazının yukarılarında bahsettiğim gibi, kendisi çok daha kudretli bir karakter olurdu o takdirde. gerçi prestige class olayına pek girilmediği gibi, level 25 yapılıp sadece level 1 archmage yapılması aşırı saçma olmuş. bari level 20 wizard / level 5 archmage yapsalarmış ki bu bile ideal değil ama en azından makul olurdu. gerisi başarılı bir yaratım/uyarlama sayılabilir bence. bir de hazırlanmış 9. seviye büyülerinde time stop olmaması biraz tuhaf. scroll'uyla bunu telafi etmiş hazırlayan kişi ya da kişiler ama bu tek scroll ise tam kompanse etmez kanımca. gerçi şu da dikkatimi çekti: dahlvier orada 40 intelligence score'una gerekli tome'u okumadan nasıl ulaşabilmiş, merak konusu, yoksa okumuş olabilir mi? npc'lere ability score'ları verilirken genelde pc'lerdeki gibi o tome katkısı verilmiyor. verildiği de oluyor [mesela eli tomorast] ama ekseriyetle verilmiyor. benim hesabımla, o headband ile birlikte bile 36 oluyor intelligence'ı dahlvier'ın, en alttaki kaynaktaki yaratımda. tome of clear thought +4 okursa da 40 olabilir mesela. başka bir şekilde olabiliyorsa da şu anda aklıma gelmedi ama mümkün olabilir tabii. gene de archmage prestige class'ını level 24'ten sonra seçtirmelerinin saçmalığıyla bunu bir arada düşününce, bir hata olduğu fikrim daha ağır basıyor.

ekleme 2: aaa, şeyi unuttum. epik level'larda ability boost yapılabiliyordu ilgili feat ile. o şekilde gayet legal bir yolla 40 intelligence skoruna ulaşabilir dahlvier. great intelligence epic feat'ini 4 kere alırsa (stack'lenebiliyor) ulaşır mesela. ama yok ya, baktım işte oluşturulan karaktere ve o feat'i de almamış aslında. tome okumuş büyük ihtimalle diyorum o halde. yaşlılıkta fiziksel skorlar düşerken mental/kişiliksel olanlar yükseliyor, o şekilde bir yaştan sonra lich olsa da bu değişimler olabilirdi ama maksimum 3'er yükselebiliyor intelligence, wisdom ve charisma'sı yaş etkisiyle o yüzden 4 ekstra puanı buradan alabilmesi de mümkün değil karakterin, kaldı ki dexterity skorunun da daha düşük olması lazımdı zaten öyle bir şeyin olabilmesi için. kişisel kanım, bir hata olması ihtimalinin daha yüksek olması ama işte o kadar çok d&d kaynağı var ki şu anda aklıma gelmeyen bir şekilde de bunun olurunu sağlayan official kaynak olması ihtimali de az değil. seed: fortify da yok en alttaki bağlantıdan görebileceğiniz yaratımda ve o şekilde de artırmış olamaz intelligence skorunu, dahlvier.

eğer bir hata ise;

d&d'nin özellikle de o edisyonlarının (3/3.5) dahilindeki official kaynaklarda böylesi hatalar gırla gidiyordu, o yüzden arada kaynayabilir ve pek de sırıtmaz bu, haha. level 6 archmage görmüşlüğüm var [illis khendarhine] ve level 10'dan sonra archmage prestige class'ına geçebilen karakter [hssthak] falan da vardı zira ki bunlar kurallara göre mümkün değil. hatta larloch'un bile official d&d 3e kaynağındaki bilgilerinde slash'larla ayrılan, level başına büyü sayılarının olduğu kısımda 9. seviye büyü sayısını yazmayı atlamışlardı. işte o kadar manyak gibi içerik üretince birçok şey aceleye gelebiliyormuş demek ki. dahlvier'ı bizlere sunan iuz the evil kaynağında ise temiz çalışılmış sanırım. yani böyle bir hata gördüğümü hatırlamıyorum bu kaynakta. şimdiki kaynaklarda zaten yapay zeka desteği falan da alınıyordur kesin ve hataları minimize edebilmelerinde büyük yardımı oluyordur bunun diye düşünüyorum.

belki de basit bakıp "vardır bir yolu" demeliyim ya, dahlvier'ın aşağıdan ulaşabileceğiniz yaratımında 40 intelligence'ının olmasının. yani d&d konusunda birçok kişiden daha bilgili olduğumu düşünsem de dediğim gibi çok fazla kaynak var ve bunların ciddi kısmına hakim olduğum söylenemez.

tome okumuştur ya da işte. ehehe.

official bir yaratım/içerik değil bu alttaki, bu arada. yani herhangi bir official d&d ürününde böyle bir şey yok bildiğim kadarıyla. ama güzel ya. ben de böyle bir şey hazırlayabilirdim ama üşenirdim herhalde. bahsettiğim birkaç nokta dışında da gayet beğendim ben bunu. aynı sitede acererak da var mesela ki kendisi doğal olarak dahlvier'dan çok daha güçlü resmedilmiş. cr'si (challenge rating) 45 mesela ve intelligence score'u 55, wisdom ve charisma skorları da çok yüksek bu arada. öküz ötesi güçlü ama acererak zaten çok kudretli normalde de, half-fiend bir demilich olduğu için. drokkas, dahlvier'dan bi tık zayıf yapılmış yani yakın sayılır. lerrek'in cr'si de yakın ama ability score'ları çok manalı değil, wisdom skoru 25'in çok daha üstünde olmalıydı bir cleric olarak. bunları google'dan aratarak bulmak pek kolay olmuyor. merak edenler, en alta koyduğum link'e tıklayıp adres çubuğunda dahlvier yazan kısma drokkas, lerrek, acererak yazıp enter'a basarak tek tek bakabilirler onlara da. başka greyhawk lich'lerinin aynı şekilde oluşturulmuş içerikleri de olabilir bu arada orada. kimisini bulamasam da hepsine bakmamıştım açıkçası. hem zaten başlığın konusu belli, bir şekilde alakalı bile olsa bir yerde konuya dönmek gerekiyor.

döndüm, ama yazımı noktalamak için.

dahlvier ist krieg!

işte o yaratım/içerik:

www.greyhawkonline.com/duic...

ekleme: canonical bilgilerin hepsini verdim aslında dahlvier ile ilgili, daha doğrusu yazının bilgisel içeriğini genelde bu bilgilerle sınırlı tuttum; yalnız şu kaynaktaki [greyhawkery.blogspot.com/20...] kurguyu da bayağı beğeniyorum ben ya. haha. ilgili sayfada da görebileceğiniz gibi, count dahlvier çeşitli lich'leri organize ederek iuz'a başkaldırı planları yapıyor. yani kendisi 18. seviyedeki bir büyücü, 29. seviyedeki bir lich olan naubek'i bile yanına alıp bir lich'ler hexad'ı oluşturuyor ve iuz'un bir açığını yakaladığı anda işte kendi planlarını harekete geçirmek için hazır ve nazır bekliyor. evet, bu official bir içerik değil ama gene de güzel bir fantazya... bir ekibin en güçlüsü olmak, o ekibe yön veren karakter olmakla aynı şey değildir her zaman... yani bu hexad'da dahlvier'dan çok daha güçlü lich'ler var, hatta bireysel olarak dahlvier en güçsüzü galiba, yani bir tane 17. seviyedeki bir lich var seviye olarak daha aşağıda olan, ancak o da bir suel lich, ki bunlar standart lich'lerden daha kudretlidir... ama gene de bu hexad'ı oluşturan ve onları organize eden kişi de dahlvier. tabii dahlvier'ın undead ordusu olduğunu da atlamamak lazım...

bu altılı lich birliğinin bir lideri olmasa da işte bir nevi başkanlığını yapan kişi de dahlvier. d&d'de buna benzer örneklere rastlamıştım. yani böyle bir ekibin organizasyonunuyapan karakterler her zaman en güçlüleri olmuyor. bu 6'lı lich konfederasyonu sadece iuz'la sınırlı olmamak üzere işte, başta pek birlik gibi olamasalar da zamanla ortak çıkarlarının uyum göstermesi ve düşmanlarının çok kudretli olması hasebiyle zamanla birbirine ısınıyorlar. 6 tane kudretli lich'ten oluşan bir birlik bu arada akılalmaz şeyler başarabilir. yani lich'ler entrikacı olur ve salt kudretleri elbette iuz, vecna gibi tanrısal güçleri olan varlıklara yetmez ama işte 6'sı da şeytani zekalarını ortak bir amaç için koordine olarak kullanırsa cidden de hiç umulmayacak karakterlerin üstesinden gelebilirler. gerçi böyle bir şeyi başardıktan sonra birbirlerinin kuyusunu mu kazarlar yoksa yine ortak amaçlar için birlikte mi hareket ederler, orası da muamma olabilir tabii. haha. bence tüm büyük düşmanlarını alt edemedikleri sürece sanki birlikte hareket etmeye devam etmeleri daha olası görünüyor.
devamını gör...

time dragon

dungeons & dragons ürünlerinde* bahsedilen en kudretli varlık olabilir.* * *

d&d 3rd edition kapsamındaki* dragon magazine dergilerinin bir sayısında tanıtılmıştır.

en nadir ejderha türüdür** ve bir tanrı* değilken ölümsüz olan tek ejderha cinsidir. rastgele yaşlanırlar. bebek* bir zaman ejderi dakikalar içinde genç bir ejderha olabilir veya bu milenyumlarca da sürebilir. ejderhalığın en ileri evresi olan great wyrm'lığa ulaştığında ise akıl almaz bir varlık olur. bir 9. seviye büyüsü olan "time stop"ı her round'da yapabilir.**

bir great wyrm time dragon'ın cr'sine** ve ability score'larına bakmak bile insanın dudağını uçuklatır. *

cr: 90* - ability scores: str: 91, dex: 10, con: 73, int: 74, wis: 81, cha: 74 * - ekleme: hp'si* de 3712'dir. *

üstteki kısım okunduğunda, 74 "charisma" skoruna sahip 37. level bir sorcerer'la karşılaşıldığı unutulmamalıdır.* ayrıca 91 "strength"iyle de benim diyen fighter'a diz çöktürür. tanrısal seviyede zeki ve bilgedir de. (bkz: intelligence & wisdom)

true neutral alignment'a sahip bir canlıdır. ölümüne kapışması gerekeceği durumlarda kaçmayı seçer. zamanda yolculuk edebildiği ve zamanı belli oranda kontrol edebildiği için bunu kolaylıkla yapabileceği beklenir. zaten tanrılar dışında kendisinin* hayatını tehdit edebilecek bir varlık yoktur muhtemelen.*

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

crpg

computer role playing game'in kısaltması. yani bilgisayarda oynanabilen rol yapma oyunları. çeşit çeşit rpg var tabii. masaüstü rol yapma oyunları mesela, hani bizde frp (fantasy role playing) olarak bilinen. frp'nin dünyada en bilinen örneği dungeons & dragons'tır ki bunun hakkında epey bilgili olsam da detaylı bir tanımını girmeye üşeniyorum zira depdevasa bir evren ve 50 yıllık bir tarihi ve 5 temel edisyonu olan bir şey bu. ki aslında, basic ve advanced d&d diye bir yerde ayrıldı bunlar ve ayrı ayrı ürünler çıkardılar. basic, bir yerde durdu ve advanced önce 2. edisyonunu çıkardı ve revize etti, sonra 3e (ve 3.5e), 4e ve şu anda en günceli olan 5e ile destan yazmaya devam ediyor. konuyu da sondan crpg'ye bağlayayım madem; sondan çünkü az sonra bahsedeceğim oyun d&d 5e sistemine/kurallarına göre yapılmış bir iş. geçen sene çıkan yani aslında full sürümü sadece aylar önce çıkan baldur's gate 3 ile birlikte crpg oyun türü yeniden büyük ilgiye nail oldu zira bu oyun geçen senenin oyunu seçildi. konuyu dungeons & dragons'a da bağlayabiliriz elbette çünkü baldur's gate serisinin hepsi d&d oyunlarıdır. yalnız tüm bunlar demek değil ki crpg'ler ille de d&d oyunları olacak. bu hem şart değil hem de d&d içeriğini öyle kafasına göre her oyun geliştiricisi/firması kullanamaz zira telif hakları meselesi, beybi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


crpg denince akla ilk gelebilecek oyun baldur's gate olabilir. yani daha doğrusu bu seri. ilk oyunu 1998'de çıkmıştı ve bu izometrik crpg geleneğinde büyük bir referans noktasıdır bu oyun. 2000 senesinde çıkan baldur's gate ii: shadows of amn ise destansı hikayesiyle büyük ilgi gördü ve en iyi crpg'ler ve en iyi d&d oyunları listelerinde ilk 3'e kesin alınır bu oyun, istisnalar dışında. ilk sırayı aldığına da çok rastlanmıştır. baldur's gate iii'ü henüz oynamadım ama bu oyun da olayı bambaşka bir seviyeye taşımış gibi görünüyor, yapılan yorumlara bakılırsa. yine de birkaç sene sonra belli olur, bgiii'ün tam olarak nereye konumlandırılacağı. belki de bu rüzgar bir yerde dinecek ve bgii yine de serinin en iyi oyunu olarak değerlendirilecek... dediğim gibi; bekleyip göreceğiz. baldur's gate, temel olarak forgotten realms campaign setting'inin kullanıldığı bir oyundur. bu da bir not olarak dursun.

planescape torment oyunundan da mutlaka bahsedilmesi gerekiyor, mevzubahis crpg'ler olduğunda. bu da "en iyi crpg/d&d oyunları" listelerinde sıkça ilk sırayı alan bir oyun. bu oyunda ise, adından da anlaşılabileceği üzere planescape campaign setting kullanılıyor. ben bu setting'i oldukça ilginç ve özgün buluyorum ama forgotten realms kadar devasa detaylı ve geliştirilmiş bir şey değil bu, tabii ki. planescape torment oyunu 1999 sonlarında çıkan bir oyun. yani, baldur's gate'ten sonra ama baldur's gate ii'den önce. bana göre hikayesi ve felsefesiyle baldur's gate oyunlarından daha iyi bir oyun olsa da bu, combat'larını ve genel grafik estetiğini o kadar sevemediğimi söylemeliyim. ki aslında öyle "üstün grafik", "aşmış oynanabilirlik" falan arayan biri de değilimdir her oyun türünde ama bu oyunun özellikle de combat'ları (battle'ları, veya) bana hakikaten tatsız geliyor ve grafiklerine de hiç tam ısınamadım. işin felsefe ve hikaye boyutuna geldiğimizde ise demin söylediğim az bile... özellikle de felsefi bağlamda bu oyun baldur's gate'lere tur bindirir! yazık ki ben bu oyunu ilk kez 20'li yaşlarımda, hatta 23-24 yaşımda falan oynadım. (2004 senesi civarı.) çıktığı zaman haberim olsa da oynayabilseydim hatta ola ki 13-15 yaşımda falan olsaydım bu oyun çıktığında ve oynayabilseydim hayatımı, felsefemi, geniş bağlamda da dünyaya bakışımı ciddi etkileyebilecek bir şey olurdu bu. o derece iyi bir hikaye ve felsefi derinlikten bahsediyorum.

tek tek bildiğim tüm crpg oyunlarıma böyle eğilirsem bu yazı bitmez... o halde birkaç tanesinden daha bahsedeyim kısaca.

icewind dale serisi de çıktığı dönemlerde çok sevilen ve hakkında konuşulan oyunlardı ama sonra nedense bunlar hakkında pek de konuşulmamaya başlandı. bana göre, baldur's gate 1 ve 2'de infinity engine'in kullanılması son derece okeydi ama iwd oyunlarında az hikaye ve aşırı fazla combat/battle var. o yüzden, baldur's gate kadar bağlayıcı, sürükleyici değildi icewind dale oyunları. neticede bu tür oyunların combat'larında heyecan verici joystick aksiyonları yapmıyorsunuz. tıklıyorsunuz ve karakter kendi fighting move'larıyla pata küte düşmana vuruyor. bu yüzden, bu oyunlarda combat'ların belli bir kısmı kapsamasının daha iyi olduğunu düşünüyorum. icewind dale'de çok fazla battle olmasını pek uygun/ideal bulmuyorum zira bu infinity engine'in yaşattığı combat keyfi çok üst seviyelerde sayılmaz.

neverwinter nights oyunu da önemlidir, crpg dünyasında. aurora engine kullanılmış burada ve bu, infinity engine'den daha ileri bir teknoloji ihtiva ediyor. bu da çok normal zira nwn, 2002 senesinde çıktı. hoş, kimisine göre baldur's gate oyunlarındaki infinity engine hala daha ideal de olabilir... neverwinter nights'ın bir diğer farkı ise, baldur's gate ad&d 2e kurallarına göre yapılmışken, neverwinter nights ise d&d 3e kurallarını ihtiva ediyor. buna aslında bir "üstünlük" olarak bakmayabiliriz zira birçok kişiye göre hala en iyi d&d edisyonu ad&d 2e'dir. nwn'de single player'da bir henchman alabiliyorsunuz yanınıza ve bir "party" kuramıyorsunuz. bu da bir farklılık. nwn'nin asıl olayı multiplayer'da sunduğu muazzamlıkmış ama oyunu multiplayer mode'unda hiç oynamadığım için bu konuda kendi fikrimi sunamam. ama o kadar kişi, oyun uzmanı bu oyunun daha önceki oyunların yapamadığı bir süperlik sunduğunu söylüyorsa bu bakımdan, haklıdırlar. ayrıca, neverwinter nights'ta kendi oyun modüllerinizi de yaratabiliyormuşsunuz ama benim gibi üşengeç biri öyle bir şey de yapmadı elbette. * başkalarının yaptığı ve "official" olmayan oyun modüllerinin kimisi official modüllerden bile daha iyi olabiliyor. bunda çoğu kişi hemfikir sanırım. bu tür komünite üretimlerini the neverwinter vault isimli internet platformundan bulabilirsiniz. neverwinter nights'ın original campaign'i, hikayesi kötü hatta "hikayesi yok" falan gibi eleştirilse de, buna pek katılmıyorum ben ya. akıyor gidiyor bence. elbette dumur eden veya hayranlıktan bayıltan bir hikayesi yok ama o kadar eleştirilecek bir şeyi de yok diye düşünüyorum. çoğu kişiyle hemfikir olduğum bir şeyse, oyunun expansion pack'lerinden ikincisi hordes of the underdark'ın hikayesinin çok sürükleyici olması. neyse, bu oyun hakkında destanlar yazabilirim (oyunda da yazdığım gibi, haha) ama yazı zaten çok uzadı ya. burada keseyim. daha da neverwinter nights 2 var falan... onun da hikayesi ciddi beğenildi. neyse. i'll stop here. i <3 neverwinter nights!

the temple of elemental evil da önemli crpg oyunlarından biri. bu oyun, kimisine göre d&d'yi bilgisayar ortamına en iyi/gerçekçi/tam* taşıyan oyun. (baldur's gate 3 bunu değiştirmiş olabilir.) turn-based olması ve d&d 3.5e kurallarının çoğunu oyuna entegre etmesi bakımından farklı yerde duran bir oyun bu. lakin biraz zor... hadi bu aslında iyi bir şey. yani zoru severüz... ama kısa bu oyun biraz. level 10-12 falan olabiliyordunuz galiba maksimum. greyhawk campaign setting'i kullanılıyor bu oyunda ki artık d&d buna pek yer vermese de benim sevdiğim bir setting'dir bu. aslında, bu oyunda da öyle 20+ level'lara çıkılabilen external bir şeyler kurulabiliyordu. (official değildi hatırladığım kadarıyla.) hatta d&d 3.5e'deki meşhur "prestige class"ların bile ciddi kısmı buna dahil edilmişti. (ultimate magus bile vardı be, beheyy!) ama onu hiç oynamadım ben. bir ara bilgisayarıma kurmuştum. sonra çalıştırabilmiştim de. ama başka bişeyler çıktı falan derken sonra bilgisayardan sildim ve öyle kaldı o iş...

bu yazı umduğumdan çok daha uzun oldu. heroes of might & magic serisi gibi, ultima serisi gibi, fallout'lar gibi, hatta belki diablo serisi gibi*, wizardry serisi gibi oyunlar da bu klasmana dahil edilebilirdi* ama bir yerde durmalıyım. yani arcanum: of steamworks and magick obscura, vampire: the masquerade – bloodlines, the elder scrolls'lar, the witcher'lar, dragon age'ler falan da var daha. zaten d&d dışındaki crpg'lere açılırsam bu, normal sözlük'ün gördüğü en uzun tanımlardan biri olurdu. ki bir de kickstarter'la falan finanse edilip yapılan ve bg 1-2 gibi oyunların adeta nostaljisini yaşatan black geyser: couriers of darkness gibi oyunlar veya rusların yaptığı battle mages: sign of darkness gibi "özgün" formatta crpg'ler* de aklıma geliyor şimdi... hatta favori arcade oyunum olan dungeons & dragons: shadow over mystara'yı bile bu klasmana sokabiliriz zira dungeons & dragons: chronicles of mystara ismiyle/versiyonuyla bu, windows için de piyasaya sürüldü sonrasında. hatta içinde ilk oyun dungeons & dragons: tower of doom da var. kaldı ki, tower of doom ve shadow over mystara'nın 90'lardaki orijinal versiyonları da, mame ile pc'den de oynanabiliyor zaten. yani artık evinize bir arcade sistemi almazsanız/kurmazsanız konsol veya pc dışında bir opsiyonunuz da yok sanırım zira ülkede doğru dürüst atari salonu kalmadı; kalanlarda da bu oyunların olduğunu hiç zannetmem. bu arada mystara campaign setting de apayrı bir güzelliktir ki bunu hala eski usulle, kağıt ve kalemle oynayan abd'li bir arkadaşım bile var. * full stop.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sonuna kadar okuduysanız da teşekkürler ve size helal olsun. ahıhı.
devamını gör...

for the love of art and the making

danimarkalı prog metal topluluğu beyond twilight'ın 2006 tarihli, son albümüdür.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

6 seconds past, organ scientific formula (1), blackened in my eyes, purity, in the eyes of my soul ve en son past the magic adlarındaki şarkılarının başlıklarını açıp kısaca tanıttığım, hayatımın albümüdür. ekleme: dayanamayıp the black box of reverse çılgınlığının başlığını da açtım sonra. haha. bu tanımı da gireyim de ilgisini çeken birileri(niz) olursa ilgili parçalara bir bakıp fikir edinebilir(siniz) diye düşündüm. son birkaç günde de defalarca kez daha dinledim albümü. vallahi hiçbir zaman bıkmayacağım bundan bence. çıkalı 20 sene olmuş ve ben hala dinlemelere doyamıyorum albümü. (bkz: yazarların en çok dinlediği albüm) — esasen bu albümdeki tüm şarkıların tek tek başlıklarını açıp tanımlarını da girebilirim ama bunu yapar mıyım bilmiyorum. yani sonuçta bu albümü yekpare olarak dinlemek gerekiyor tam anlayabilmek ve tadına varabilmek için; hoş, yani bu puzzle'ı farklı sıralamalarla da oluşturabilirsiniz ama aradan çekilip tekil olarak bir anlam ifade edecek şarkısı çok sayıda var diyemem ben bu albümün. yeterince fikir verecek sayıda parçasının başlığını açtığımı düşünüyorum ancak ara ara diğer parçalarının başlığını açmam olasılığını da sıfır görmüyorum artık. biraz da işte içimden nasıl gelirse. bu kadarıyla yetinebilirim de, diğer parçalarının başlıklarını açabilirim de. hatta bu albümle ilgili bir tanım daha girip girmeyeceğimden de emin değilim. sonradan epey genişlettiğim bu tanımım belki de bu albüm hakkında yazılan en kapsamlı türkçe yazı oldu bile zaten.

yazı tamamlandıktan sonra gelen edit: dünyada bu albüm üzerine yazılan en kapsamlı yazı olmuş da olabilir artık bu tanımım. valla yazıya ekleme yaptıkça yaptım ve sözlükteki en uzun 3-5 tanımımdan biri oldu bu, en kötü ihtimalle. bunun 2 katına yakın uzunlukta bir tanımım da var gerçi midnight chronicles için yazdığım ve super street fighter ii turbo için girdiğim tanım da buna yakın uzunluktaydı. bunun da işte 2. veya 3. sırada olması kuvvetle muhtemeldir uzun tanımlarımın sıralamasında. en kötü de ilk 5'tedir herhalde.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

for the love of art and the making'in benim için konumu/yeri: (bkz: yazarların favori sanat eseri)

şunlar da albüm için yazdığım türkçe ve ingilizce kritik yazıları:
www.pasifagresif.com/2011/0...
www.progarchives.com/Review... *

bu başlıktaki diğer iki tanımımda bahsetmediğim bazı şeyleri ekleyeyim dedim buraya, ki yazdıkça yazdım ve bayağı bir şeyler eklemiş oldum: grup, twilight isminden beyond twilight adına 1996'da geçmişti. bu albüm, yani for the love of art and the making de 2006'da, yani beyond twilight'un 10. senesinde çıktı. bir yerde okuduğuma göre grubun mastermind'ı finn zierler bu albümün, grubun yeni adı ve işte net prog metal yapmaya başlamasının 10. yıl dönümünde çıkmasını istemiş ve bu yüzden bir önceki albümleri section x'ten sadece 1 sene sonra çıkmış bu albüm. evet, albüm 40 dakika bile sürmüyor ama gene de böyle bir eseri bu kadar kısa sürede kompoze edip kaydetmek de ciddi takdir edilesi bir şey bence. finn, bu albümün bu yıl dönümü hasebiyle özel, daha önce yaptıklarına benzemeyecek bir şey olmasını da istemiş ve bu hususta ziyadesiyle muvaffak olmuş kanımca.

yine bir yerde okuduğuma göre finn ve önceki albümün vokalisti kelly carpenter arasında bir keskin bir anlaşmazlık olmuş—sanırım ilk bt albümünde jorn lande ile olan gibi/kadar düşmanlığa varan bir durum yokmuş ortada ama işte kelly bu yüzden bu albümde yer almamış. gerçi sonra buzları eritmişler ki finn'in 2015 tarihli solo albümü esc'teki vokalist kelly'den başkası değildi—ve bir yerde circus maximus'tan michael eriksen'in ana vokal olması düşünülse de björn jansson'da karar kılınmış ve aktarılana göre kendisi şimşek hızında falan halletmiş vokal kayıtlarını.

gene de albümde yardımcı vokal olarak eriksen'in ve yine circus maximus'tan truls haugen'in de katkıları muazzam tabii. yardımcı demişsem de aslında bu kadroda vokalist olarak gösterilmemeleri hasebiyledir. yoksa cidden inanılmaz kıymetli vokal katkıları var bu ikisinin albüme. kimisine göre björn'den bile daha değerliler hatta bu bağlamda. bilhassa eriksen yeteneğiyle kalburüstü bir ses sanatçısıdır; harbiden çok klas, seçkin bir sestir ve vokal tekniği, ses açıklığı, temizliği ve genişliği süperdir, ses tınısı da çok parlaktır ama bana göre björn'ün ses tınısı daha karakteristik ve... nasıl desem... edgy, böyle gırtlaklı, hani rock star sesi/yorumu niteliğine/karizmasına da haiz olduğundan onun birincil vokalist olarak belirlenmesi daha isabetli bir tercih olmuş bana göre; ki grubun önceki vokalistleri, yani kelly ile jorn ve bunların "kirli" vokalleri de düşünüldüğünde beyond twilight karakterine daha uygun björn. albümü dinlerken hangisi temel vokalleri yapıyor o esnada, hangisi nerede devralıyor, partisyonun ana vokalini biri mi yapıyor yoksa bir yerinde başka vokalist mi söylemeye başlıyor... bunları belirleyebilmek de güç olabiliyor bazen. bu bir iltifat elbette ve müthiş uyumlarının net bir göstergesi. albümü benim gibi binlerce kez dinleyip ilgili vokalistlerin şarkı söylediği diğer grupları da dinleyince bu zorluk da büyük oranda aşılabiliyor ama çok doğal olarak. haha.

bu arada kelly benim favori vokalistlerimden biridir ancak for the love of art and the making'de björn'ün temel vokalist olmasından ve eriksen ile haugen'in paha biçilmez vokal katkılarından da acayip memnunum, ki finn de bu ikisine albüme kattıkları için ayrıca çok özel teşekkürler etmiş zaten albüm kitapçığında, sırf bunun için ayrı bir paragraf ayırarak; olağanüstü vokal katkılarıyla birlikte harika kişiliklerinden, albüme kattıkları yaratıcılık ve emprovizasyonlardan da dem vurmuş ve onları hak ettikleri kadar güzel onurlandırmış bence. hani bazı eserler vardır ve noktası, virgülü, molekülü değişmesin istersiniz ya, bu yapıt da bu klasmanda benim açımdan. iyi ki her şey böyle olmuş ve albüm bize tam da ulaştığı şekliyle ulaşmış diyorum.

burada bir "es" vereyim, ama s.o.s. vermeyeyim, onu beyond twilight versin... albümdeki başlığını açmadığım iki parçayı koyayım buraya ve buradaki harika vokallerden bir kuple siz de dinlemiş olun. bu parçaların başlıklarını da bir zaman açabilirim gerçi belki. en azından ben bunları yazıya eklerken yoklar diyebilirim. haha. bu ikisini aynı şarkı olarak da görebiliriz (veya duyabiliriz) aslında ama youtube'dan dinlerken araya bir "es" girmesi gerekiyor galiba her halükarda.

the perfect heart



the perfect heart part ii - think



bu şarkının 3. part'ı da var ama araya başka bir parça giriyor.

finn ile bir önceki bt albümünün vokalisti kelly carpenter arasındaki anlaşmazlıklar bayağı ileri boyutlara girmiş ve finn'in bir röportajda dediğine göre ya kovulacakmış ya da kapıyı çarpıp gidecekmiş kelly. o yüzden kanlı bıçaklı olmamak için işte bu albümde başka bir vokalist olması gerektiği sonucuna varılmış. björn de finn'in zaten çok beğendiği bir vokalistmiş ve işte albümdeki temel vokalist de o oldu nihayetinde. bu bahsettiğim şeyi okuduğum röportajın link'ini aşağıda verdim; yani o röportajdan uzun çeviriler de yaptım ama bu bilgiyi buraya ekleyeyim dedim sonradan. yazı zaten bir dolu eklemeyle cidden çok kapsamlı oldu ve "sondan eklemeli" bir kritik de olmadı. haha. burasını mesela aşağıdakileri ve yukarıdakileri yazdıktan sonra yazıyorum. çok sofistike, progressive bir albüm kritiği mi oldu bu ne? ahaha. her neyse... ben björn'ü bu albümle keşfetsem de sonra diğer bazı çalışmalarına da baktım, tears of anger, imaginery ve ride the sky gibi gruplar ile yaptıkları bayağı sağlam ve cidden de sesi çok etkileyici. tanıtmakta olduğum albümde de kendisinin hakikaten ne kadar kalifiye bir şarkıcı olduğu gün gibi ortada zaten kanımca.

albümdeki koro vokalleri kotaranlar/seslendirenler ise: eriksen, haugen, (björn) jansson ve (finn) zierler ile birlikte torben vistisen'dir. diğerlerinden yukarılarda bahsettim zaten. bu torben de kim bilmiyorum doğrusu. the metal archives sitesinden kontrol ettiğimde de bir tek bu albümde yer almış ve burada da yalnızca koro vokalistlerinden biri olmuş olarak gibi görünüyor.

albümün yaratıcı sürecine katkı sağlayanlar da 6 kişilik tüm grup elemanlarıyla birlikte torben, eriksen ve haugen olarak belirtilmiş albüm booklet'inde.

for the love of art and the making'de gerçek bir senfoni veya filarmoni orkestrasıyla çalışılmamış olsa da hem kompozisyon karakteri hem de belirli müzikal yaklaşımlarıyla bu albümün bir metal senfonisi olduğunu da söyleyebiliriz bence. enstrümantasyon için bunu söyleyemem elbette işte belki belirli bir yere kadar klavyeler hariç ve elbette albümdeki heavy/power metal ve jazz/blues dahil farklı ilhamlarla bezeli kısımları da görmezden gelemeyiz. yine de bir senfonik eserin bütüncüllüğü ve bu tür eserlerde rastlanan tekrarlı ama varyasyonlu müzikal temalar var bu yapıtta şüphesiz ve belirli yerlerinde de müzikal olarak da bir metal senfonisi dinliyor gibi oluyoruz. albümün müzikal bütünlüğüyle birlikte lirikal olarak da bir konsept var burada. yani çok net bir hikaye anlatılıyor diyemem burada, ki sürreal okyanuslara da bolca sürükleniyoruz albümü dinlerken ama işte gene de hayat, ölüm, ihanet, aşk, sadakat vb. ve insana dair envaitürlü his albümde gayet bütünlüklü bir mahiyette tek potada eritiliyor. finn bunların hepsini aşk için... pardon, aslında sanat için yapmış. ve ne de harika kotarmış bu yapıtı! ceketim olsa iliklerdim...

peki bu albüm için avangart diyebilir miyiz?.. öncelikle bir akım başlatmadı, bir akımın öncüsü değil yani. hatta buna benzer bir albüm ben bunca sene duymadım diyebilirim. örneğin symphony x'i model alarak müzik üreten birçok grup oldu, ki bunu noveria gibi öykünme derecesine taşıyanlar da olmadı değil. bunu negatif bir eleştiri olarak söylemiyorum zira noveria'nın da hayranıyım ben. neyse... gelgelelim beyond twilight da hiç bilinmeyen bir grup sayılmaz, zamanında hatta prog metal çevrelerinde epey tanınan bir topluluk sayılabilirdi; ama işte bu grubu takip eden böyle klon gruplar olmadı hiç. ben bilmiyorum en azından ki bu bağlamdaki bilgime güvenirim...

üst paragraftaki soruya dönersek... bence sayılabilir aslında. avangart kavramını ille akım başlatmayla sınırlandırmak durumunda olduğumuz kanısında değilim. hem belki de asırlar sonra değeri anlaşılacak bu albümün?.. evet, çok düşük bir ihtimal ama belki de öyle olur. sanatta rastlanabilen bir şeyden bahsediyorum burada zira. ayrıca avangart sanatta rastlanan "yapılmamışı yapmak" eylemini de göz önünde tutabiliriz ve for the love of art and the making bence bu bağlamda en orijinal albümlerden biridir. hele ki 43 parçasını nasıl sıralarsanız başka bir puzzle oluşturabiliyorsunuz iddiası da düşünüldüğünde, bunun başka bir örneği bırakın metali müzik tarihinde bile olmayabilir sahiden. hoş, ben hep albümdeki sıralamayla dinliyorum eseri ama sonuçta bahsettiğim gibi bir format yaratmak için işe koyulmuş finn, bu eseri yaratırken. kimisine göre de bu bağlamda başarıya ulaşmış. nerede olduğunu anımsayamasam da bir yerde okuduğuma göre finn'in ideal parça sıralaması aslında albümdeki değilmiş ve yine hatırladığım kadarıyla kendi sıralamasını da sunmuyordu orada dan dahi. yine baştaki soruya dönersek... prog müzikte bir nitelikten öte bir etikete de dönüşmüş durumda avangart, belirli bir çerçevede ve o tür bir lensle incelersek de bu albümde avangart diye etiketlenen kimi gruplarla paralel bazı müzikal yaklaşımlar ve ögeler olduğunu görebiliriz derim ben.

kayıpsız ses formatları başlığında da bu albümden bahsetmiştim, yani yazının burası edit'li oluyor haliyle zira o başlığı bu tanımdan aylar sonra açtım. albümü iyi bir kayıttan dinlemek benim açımdan elzem. bu albüm 2006'da öncelikle 2 uzun part halinde malum ortamlara düşmüştü. bunun hem kayıt kalitesi leşti hem de birkaç parçası konmamıştı veya parça dizilimi albümün orijinalinden farklıydı. hangisi tam hatırlayamadım şu anda. o halini dinlediğimde bile bunun ne kadar da özel bir eser olduğunu hemen anlamıştım. sonra albüm piyasaya sürüldü ve gerçek kalitesiyle dinleyebildim. o gün bu gündür bu albümü, favori grubum olan amerikan prog metal topluğu symphony x'in v: the new mythology suite albümüyle beraber en sevdiğim iki albümden biri olarak sayarım... daha doğrusu sayardım... veya hala öyle aslında ama for the love of art and the making artık mutlak ve net favorim oldu. zamanın testi... işte dediğim gibi, hayatımda hiçbir zaman bıkmadığım tek albüm olarak beyond twilight'ın bu albümü kaldı. sadece birkaç ay sonra da bu yapıtın çıkışının 20. yıl dönümü olacak. valla bunun şerefine o gün sözlüğe buna özel bir tanım girer miyim, kendi kendime mi kutlarım bunu bilemiyorum şu anda. bence ömrüm yeterse albümün çıkışının 50. yılında da ben bu albümü sürekli dinliyor olacağım.

sonradan bu albümün dinlenebilirliğini benim açımdan sınırsız yapan şey nedir acaba diye düşündüm epey... öncelikle tür/tarz ve dönem fark etmeksizin emsali görülmemiş bir formda olması bu bağlamdaki başat element olmalı. sanatsal estetiğini de burada son derece mühimsenesi bir unsur olarak sayabilirim. biraz açarsam/netleştirirsem, yani öyle damar bir şarkı gibi mesela kendimi jiletleyesim gelmiyor, ya da işte duvardan duvara atasım gelmiyor da diyebilirim. duygulanıyorum, coşuyorum ve bazı başka duygular da yaşıyorum bazı kısımlarında albümün ama bunlar hep sanatsal bir çalışmadan büyülenmek gibi bir çerçeveyle sınırlı kalıyor. eğer böyle olmasaydı da böyle beni ağlatabilen ve/ya aşırı gaza getirebilen bir eser olsaydı bu, illaki er geç "tüketirdim", bıkardım, sıkılırdım kanısındayım.

gene de for the love of art and the making'in nazarımda albenisinin hiç sonlanmamasını sadece bunlara indirgeyemeyiz elbette, zira birçok başka albüm de var birçok yönden benzer değerlendirdiğim, fakat işte bir tek bu şekeri hiç bitmeyen ve bitmeyecek gibi görünen bir ciklet misali ölümsüz oldu gözümde. şeytan tüyü var bu yapıtta falan diyeyim madem o zaman, haha. yani hayattaki her şey materyalist bir perspektifle açıklanabilir bir mahiyette olmayabilir neticede. bazı şeyler de gizemli kalabilir, ya da belki bir zaman bu mistik boyutunu deşifre edebilirim bu albümün; kim bilir... çok da önemli değil, yani hayatta öyle her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini düşünenlerden değilimdir.

pek tabii düşündükçe bu durum daha açıklanabilir hale de gelebiliyor... mesela for the love of art and the making, tüm o kompleksliğine rağmen ilk dinleyişte etkileyecek melodiler de içeren bir çalışma. yani karmaşıklık ve duruluk bir arada kullanılabilir tabii sanatsal üretimlerde ama bunu böylesi başarılı bir füzyonla sunabilmek de her yiğidin harcı değildir. kompozitörlük ve şarkı yazarlığı belki birbirinin yerine kullanılabilir birçok kontekstte ama işte ben finn zierler denince böyle kendisine bir kompozitör demekten daha fazla haz duyuyorum. hatta bir motto da uydurayım şimdi: herkes şarkı yazarı olabilir ama herkes kompozitör olamaz. haha. ya da albümün ayrıksı sound'unu da es geçmeyeyim diyorum. cidden dinlediğim hiçbir kayıt gibi tınlamıyor bu albüm. ses prodüksiyonu bile eşsiz bir eserle karşı karşıyayız yani. bir de albümün sürekli yüksek tempoda gitmemesi de sanırım albümü her zaman keyifle dinleyebilmemde başat unsurlardan biri. evet, yer yer power metal gibi bile oluyor buradaki müzik ama genelde slow-mid arası tempolarda ilerliyor. o çok tempolu/gaz kısımları da daha kıymetli oluyor bu yüzden. yani sürekli gaz-gaz-gaz diye gitseydi albümün dinlenebilirliği benim nazarımda bu kadar yüksek olamazdı diye düşünüyorum. mid ve slow tempolar demişsem de albüm, ritmik zenginlik bakımından da gayet doyurucu tabii.

beyond twilight'ı ve elbette başlığın konusu olan albümünü, türün (prog metal) en ilham verici grubu dream theater'a da benzetemeyiz diye düşünüyorum. dt'nin müziğinde de metal dışında müzik tarzlarından ilhamlar görüyoruz, bunda da... fakat işte dt'nin daha emprovizelerle şekillenen bir tarzı varken, bt'de ise bütüncül kompozisyonlar çok daha belirleyici. dream theater'ın müziğinde odd time signature'lar, yani tuhaf zamanlı ölçüler bana sıklıkla "şov" gibi ya da "yapmış olmak için yapılmış" gibi gelirken, beyond twilight'ın müziğinde ise bunlar sadece kompozisyon böyle bir şey gerektirirse kullanılıyor. for the love of art and the making için "başka bir dream theater'ın müziğine öykünülen albüm" gibi eleştiri yapanlar gördüm ve bu tür bir eleştiriyi çok gülünç bulmuştum açıkçası: tamam, aynı tür müzik yapıyor ikisi de ama tarzları neredeyse güneş ve ay kadar birbirinden farklı diyebilirim kendi algımı baz aldığımda. bu albümün beni hiç baymamasında bt'nin bu yaklaşımı da çok önemli elbette. ben zaten daha fazla batı klasik müziği fanıyımdır ve caz gibi emprovizasyonun kilit rol oynadığı tarzları/türleri normalde pek sevmem. finn'in ürettiği her albümde de zaten klasik müzik etkileri her daim baskındır ve kendisi de çok iyi bir klasik müzik kompozitörü olduğu kadar, seçkin icracılığı da dahil komple bir müzisyen olduğundan ilgimize sunduğu her çalışmayı da ayıla bayıla dinliyorum ben. bu, tanıtmakta olduğum albümünün yeri apayrı ama işte. burada kendini bile aşmış, dahi kompozitör.

kompozitör demek de yetmiyor işte. zamanında bir yerlerde okuduğuma göre çok küçük yaşlarında piyano eğitimi almış finn ve bir "child prodigy / wonderkid" olarak görülüyormuş birçok kişi tarafından. ayrıca kendisinin piyano, klavye ve synthesizer... yani bu tuşlu enstrümanlar ekseninde imza bir stili olduğunu da tereddüt etmeden söyleyebiliriz. bir kompozitör icracı olarak zaten idiyosenkratik ayrıksılığı hemen dikkat çekiyor, ama işte klavye/synth teknolojisine de çok hakim ve ton yazma ve seçmede de çok usta ve yaratıcı bir müzisyendir zierler. klavye/synth çalabilmek bir şeydir, ama sıfırdan ton yazmak da çok önemlidir. bazı klavyeciler hazır tonlarda bir-iki tweak falan yaparlar, preset'ler kullanırlar falan. finn sanırım bunu yapmıyor zira başka hiçbir yerde duymadığım tarzda kimi tonlar duyuyorum ben kendisinin yer aldığı albümlerde. bu cidden çok önemli bir meziyet, altını kalın kalın çizgilerle çizmenin gerektiği kadar önemli bir mevzu.

for the love of art and the making'de virtüözik numaralar var elbette ama dikkat kesildiğinde bunların hepsinin aslında kompozisyonu desteklediğini, zenginleştirdiğini ama asla bozmadığını görebilirsiniz. piyano, klavye ve synth'lerin arkasındaki kişi olan finn müthiş diyebileceğim bir virtüözlük sergiliyor albümde, uygun kısımlarda da coşuyor. virtüözlüğü genel bağlamda ustalık anlamıyla alırsak vokaller için de bu geçerli elbette. gitaristler, basçı ve davulcu için de ustaca performanslar sergiliyorlar dersem tam yerinde olur; bu bağlamda en dikkat çekici kısım organ scientific formula (1)'nın sonlarındaki seri ve bol aksaklı part—ki ek ancak bu konuyla alakasız olarak parçanın başlarındaki çılgın kahkahalar ayrı bir manyaklık, hele oranın sonundaki o psikopatça gülüş...—ama işte bu eserde elemanların tümü durmadan çılgın atsalardı da karşımızda dream theater benzeri ya da jazz/rock fusion türünde bir müzik olması işten bile olmazdı diye bir değerlendirme yapabilirim. bu yapıtta aslolan kesinlikle kompozisyonlar, bunun altını bir kez daha çizeyim, ve bu iyi ki de böyle. yani albümdeki tüm o aksaklı/senkoplu kısımlar, poliritimler, polifoniler, virtüözik takılmalar vs. hep kompozisyonun bütünlüğüne hizmet ediyor.

aaaa, bunu sonradan ekliyorum yazıya. albümün kompoze edilişi 3 hafta sürmüş ve kayıtları da 6 günde tamamlanmış—bundan bahsettiğimi yazının ilerilerinde de göreceksiniz ama işte bu konuda da bu bilgi önemli— ve bu da demek oluyor ki totalde 27 günlük bir süre... işte miks/mastering gibi şeyler hariçtir herhalde. bestelenmesi ve performe edilip kaydedilmesi bu kadar sürmüş bir albüm olması bu eserin sürükleyiciliğini ve bütüncüllüğünü belirleyen başat etmendir diye düşünüyorum. björn de vokal partisyonlarını 1 günde halletmiş ya mesela... favori albümümü yapmasa da (yapan belli) favori müzikal topluluğum olan symphony x'in eşsiz bulduğum parçası iconoclast'ı da michael romeo sadece 1 günde yazmış diye okumuştum bir yerlerde. sonradan rafine edilmiştir elbette ve şarkının kompozisyonunun nihai haline getirilmesi 1-2 haftayı bulmuş olabilir ama işte temel trafiği falan 1 günde halledilmiş. tanıttığım albüm ve bu şarkı da hakikaten belirli dinamikleri ekseninde kesişen yapıtlar diyebilirim. iconoclast da 10 dakikanın üzerinde süresi olan bir albüm bu arada ve o da çok kompleks, aynı zamanda çok da sürükleyici. demek ki böyle normalden çok daha kısa sürede yazılabilen eserlerde böyle bir şey olabiliyor. böyle bir anda bir kıvılcım çakıyor ve kompozisyonun devamı da çorap söküğü gibi geliyor demek ki bazen ve bu da işte iconoclast veya ftloaatm* gibi eserlerin sürükleyici olmasına vesile oluyor. bu iki eser de cidden benim ruhuma sirayet eden, çok özel addettiğim yapıtlar.

tabii luca turilli gibi, bir albümünün kompozisyonel boyutuyla aylarca, yarım sene, hatta 1 seneye yakın süre uğraşan bir isim yanlış yapıyor falan demiyorum. kendisi "kompozitör" olarak bence metalde zierler ve romeo'nun bile ötesindedir hatta. sadece başlığın konusu olan albüm ve iconoclast şarkısı, dinamikleri hasebiyle böyle birçok kısımdan, geçişten, modülasyondan falan oluşan, hem komplike ve bazılarına ilk izlenim olarak dağınık gelebilecek ama esasında ustalıkla eklemlendirilmiş "uzuvlardan" oluşan yekpare eserler ve işte bunlar gibi yapıtların kompozisyonları da böyle sekteye uğratılmadan, tam fokuslanmayla ve telaşla değil de usta bir serilikle harmanlı, yetkinlikle şekillenmiş bir yaklaşımla kotarıldığında karşımıza böyle akılalmaz derecede sıra dışı ve müthiş sürükleyici eserler çıkabiliyor diye bir görüşüm var.

demek ki başta sandığımdan daha iyi temellendirebiliyormuşum bu albümü neden bu kadar özel hatta eşsiz bulduğumu. haha. yine de bir başkasına hiçbir anlam ifade etmeyebilir de bu eser bittabi. sonuçta zevkler ve renkler tartışılamaz denmiş ve ne de doğru denmiş. ben sadece naçizane kendi algım ve zevkimin doğrultusunda bir analiz yaptım...

ben eseri normalde foobar2000 dijital audio oynatıcımla flac formatında şu şekil dinliyorum bilgisayardan:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

şu anda izmir'deki evimizdeyim. burada standart çift stereo hoparlörüm var philips marka. yazlıkta da aynı markanın subwoofer'lı bir 2.1 modelini kullanıyorum. bu albümü 20 senedir dinlediğim için elbette birçok ses sistemiyle dinledim ve her türlü hoşuma giden bir kayıt oldu bu sahiden. ki böyle hayvan gibi kaliteli ses sistemleri kullanmışlığım da olmuştur bu süreçte ama şimdiki iki sistemimle de bu eseri dinlerken epey keyif alıyorum açıkçası. tabii her albümde olduğu gibi bunda da nasıl bir ses sistemiyle dinlediğinize göre duyduklarınız farklılık gösterebilse de, sonuçta kaliteli ses prodüksiyonu olan yapıtlar da çok dandik olmayan hemen her türlü ses sistemiyle dinlerken kulağa güzel gelir herhalde şeklinde bir değerlendirme yaparsam abesle iştigal etmiş olmam diye düşünüyorum.

albümdeki ana kompozitör finn zierler olsa da, blackened in my eyes ve dark wild rage parçalarının bestecisi ritim gitarist jacob hansen'dir. ikisi de ben gitarist bestesiyim diye adeta bağırıyor gibi zaten. bu parçalarla birlikte albümün kreatif sürecinde diğer tüm elemanlar da katkıda bulunmuştur muhakkak diye düşünüyorum, ki bu albüm kitapçığında da belirtilmiş zaten—ki kişisel fikrimce bu fikirler kayıt esnasında gelmiştir: hani mesela bir partisyonu kaydederlerken "şöyle mi yapsak?", "şöyle yazılmış ama şu vokal/davul/gitar* numarasını eklesem mi?" gibi fikirler gelmiştir diğer elemanlardan diye tahmin ediyorum—ama buradaki aslan payı tartışmasız finn'indir. yani kompozisyonların neredeyse hepsiyle birlikte albümün konsept yaratıcısı ve söz yazarı da kendisi neticede. bununla da kalmıyor, müzik ve koro aranjmanlarını da bu dan müzik dahisi gerçekleştirmiş. vokal ile koro vokal kayıtları ve bunun ses mühendisliğini de aynı kişi kotarmış. klavye ve orkestrasyonların tümünden kendisinin sorumlu olmasını söylememe gerek bile yok bence.

zaten prodüktörü olarak da zierler yazıyor albümün booklet'inde ve miksini yapan iki kişiden biriymiş. mastering'den sorumlu olan kişi ise tommy hansen imiş ve albüm miksini finn ile birlikte yapan kişiymiş kendisi. zierler, bir basın açıklamasında tommy için "wizard" demiş ama o wizard ise finn bir "archwizard"dır derim ben, haha. takılıyorum elbette, hansen eşsiz bir sound baş sihirbazı, zierler da prodüksiyon da dahil müzikal bağlamda çeşitli alanlarda usta olan bir klavye baş sihirbazı. davul ile solo gitar kayıtları ve mühendisliğinde tek başına değilmiş finn ama işte bunu halledenlerden de biriymiş. albüm kaydında 3 ayrı stüdyo kullanılmış: hansen studios, jailhouse studios ve zierler's dungeon. albüm booklet'indeki grafik sanatçıları olarak ise mattias noren ve rob sindermann sihirlerini katmışlar; albümün ön ve arka kapağını noren yapmışken booklet içi illüstrasyonlar, mizanpaj ve foto manipülasyonlarından da sindermann sorumlu olmuş. neticede tüm bunların birleşimiyle hayatımın albümü hatta sanat eseri ortaya çıkmış böylelikle.


şu sitedeki, albüm daha taze çıkmışken yapılan bir röportajdan da biraz çeviri yapıp buraya ekleyeyim dedim. bu röportajı ben elbette çok önceden okumuştum ama bu yazıya taşımak da iyi olur dedim şimdi. şu sitedeki yani: www.powerofmetal.dk/intervi...

finn aslında birkaç yeni şarkının da yer alacağı bir cover ep albümü hazırlıyormuş ama sonra bu projesini iptal etmiş ve bunun için yazdığı iki tane şarkıyı çöpe atmış. başlığın konusu olan albümde hiçbir şekilde kullanılmamış bestelermiş bunlar ve işte ftloaatm*'in yaratıcı süreci de herhangi bir kesintiye, kırılmaya uğramadan devam etmiş böylelikle. finn, gruptaki elemanlara bir araya gelip yeni albümü beraber mi yazalım (bunu daha önce hiç yapmamışlar) yoksa önceki albümlerdeki gibi albümü ben mi yazayım diye sormuş ve ikinci fikri benimsemiş elemanların hepsi. böylece de finn'in yeni bir albüm yaratabilmek için 3 haftalık bir süresi varmış ve işte insan hayret ediyor bu kadar sürede nasıl böyle bir eser ortaya koyabildin diye. ilahi finn... amma da hinsin. albümün kaydı da sadece 6 gün sürmüş bu arada... oha ki ne oha!.. bunu biliyordum da röportajı okuyalı çok olduğundan tam gün sayısını anımsamıyordum. bir kere daha oha olmuş oldum. ahaha. gece-gündüz çalıştıkları kayıt sürecinden sonra çoğu rahatsızlanmış ve tükenmiş, ama bunu başka şekilde de kotaramazdık diyor finn. yani 1 aya yakın bir süreçte finn dünyadan izole olmuş, kendini tamamen bu albümü yaratmaya adamış, işte albüm yazımı 3 hafta, 6 gün de kayıt süresi ve sonra yavaş yavaş standart hayatına adapte olmuş sonrasında.

aynı röportajdan devam... finn albümü lineer olarak yazmış ama 2 parçasını gitar için boş bırakmış. bunlar da o üstlerde bahsettiğim, ritim gitaristlerinin yazdığı parçalar olmalı elbette. sonra zaten ritim gitarist jacob ile buluşmuşlar ve onun birçok kaydedilmiş riff'i arasından bölümler seçmişler ve onların üzerinde çalışmışlar. finn, burada jacob'u bayağı övüyor bu arada. sonra da gruptaki tüm elemanlar çok fazla övgü ve ilgiyi hak ediyor diye de ekliyor. aynı röportajda jacob da konuşuyor/yazıyor ve o da beyond twilight'ı hiçbir zaman ortalama bir prog metal grubu olarak görmediğini çünkü finn'in şarkı yazımının çok ayrıksı olduğunu belirtiyor. birçok başka grup için "şundan etkilenmiş - bundan esinlenmiş" demek çok kolayken beyond twilight özelinde böyle bir belirlemenin çok kolay olmadığından dem vuruyor kendisi. grup olarak çok farklı metal gruplarını dinlediklerini söylüyor ve finn'in de çok geniş bir müzik zevki olduğunu ve bunun da onu daha açık fikirli ve "progressive metal türü" içinde neler yapabilirsiniz ve yapamazsınız konusunda kafasına göre takılabilir biri yaptığını söylüyor. bu yüzden de beyond twilight'ın hiçbir sınırı tanımayan, çok güçlü bir grup olduğunu düşündüğünü de ekliyor.

bu arada finn bu röportajda vokalist björn'ün vokal kayıtlarını sadece 1 günde bitirdiğini de açıklıyor. yukarılarda şimşek hızı demiştim de bu ışık hızından bile hızlı sayılır böylesi vokal part'ları düşünüldüğünde. haha.

for the love of art and the making'de böyle aslında melodik bağlamda çok acayip şeyler dönüyor sürekli de diyemem, ki burada rastladığımız birçok melodinin izlerini finn'in ilham aldığı tarzları belirleyebilmek için sürersek de sanki başarıya ulaşabiliriz gibi. evet, röportajda da belirtildiği gibi "şu-şu metal gruplarından etkilenmiş zierler" demek bir hayli güç zira bence bir metal grubu olarak "unique" (eşsiz) bir topluluktur beyond twilight ve bilhassa bu albümü cidden de kendi özgün tarzlarından bile kayda değer oranda farklı. fakat, işte classic, jazz, choral gibi, bir müzik grubu değil de müzik tarzları ekseninde düşünürsek dan kompozitörün ilham havuzunun kaynak pınarlarına ulaşmak gayet mümkün. şimdi tespit ettiklerimi tek tek yazmak istemiyorum burada ama misal albümdeki 25. parça olan cold as blue - like a candle you start to drip'i dinlerseniz "ben bunun bir benzerini duymuştum ya" demeniz gayet olası. bundan bir sonraki bilingues cavendi - one should beware of the double-tongued parçasında ise o sessiz harflerle icra edilen vokal part'ını da zorlarsak daniel gildenlöw'ün pain of salvation'da yaptığı kimi numaralara biraz benzetebiliriz ama bu ikincisi daha ziyade zorlama da olabilir kanımca. her neyse, işte yukarıda jacob'un dediğine katılıyorum: finn'in geniş müzik zevki ona kimisi bariz kimisi daha flu ilhamlar olarak geri dönmüş ve bunları yine de müthiş bir orijinallikle eserine yansıtmış diyebilirim sanatçı için.


evet, o röportajın önemli gördüğüm kısımlarını da bu tanımıma çevirerek taşıdığıma ve buradaki bir nokta üzerinden bir paragraflık bir şeyler de karaladığıma göre artık yavaş yavaş sadede gelebilirim... üstteki paragrafta değindiğim bazı şeylere yukarılarda bir yerde de değinmiştim ama aynı şeyleri de tekrarlamadım sanırım. haha.

bu albüme benim kadar düşkün bir daha var mıdır dünyada diye merak ediyorum ancak hiçbir fikrim yok bu konuda. olabilir de olmayabilir de yani. ama sanmıyorum ki bu albüme benden çok daha fazla tutkun biri daha olsun. olsa olsa benim kadar tutkun olabilir yani bir başkası bu albüme. herkesle ama herkesle aşık atabilirim, bu albümü hangimizin daha fazla sevdiği mevzuunda.

for the love of art and the making'i internette takılırken de dinliyorum, öyle bir uzanayım derken de açıp dinliyorum, hatta uykuya daldırma albümlerimden de biridir, hatta bu mevzuda birincidir kendisi. hiçbir türlü bir zaman kaybı da olmuyor bence bu albümü durmaksızın dinlemem. yani mesela bir filmi sürekli izlemekle aynı şey değil... bu eseri dinlerken sonuçta başka şeylerle de meşgul olabiliyorum, yani sürekli dikkatimi bu müziğe vermek durumunda da değilim. harika bir eşlikçi de olabiliyor yani bu yapıt; bazen full dikkat dinliyorum, bazen sadece klavyelerine, vokallerine, gitarlarına, davullarına, baslarına fokuslanarak dinliyorum ama işte bazen de arka plan müziği gibi, başka bir aktivitemde fevkalade bir eşlikçi oluyor bu albüm. her halükarda vazgeçemeyeceğim bir sanat eseri işte.

benim açımdan şu da çok rahatlatıcı: progressive metal türüne belki eksperlik seviyesinde hakimim ve "ya, bu albümün hastasıyım ama kim bilir bilmediğim albümler arasında daha ne eserler vardır..." demiyorum. illaki bilmediğim birçok prog metal albümü vardır ama bunlar ya aşırı bilinmeyen albümlerdir ya da çok ilgilendiğim bir türün hiç ilgilenmediğim/sevmediğim bir tarzındaki yapıtlardır (mesela djent). yani bu türün külliyatının çok iyi bilinenlerden az bilinenlere kadar skalasına ziyadesiyle hakimim ve çok çok az bilinenlerinden de hiç sanmıyorum ki for the love of art and the making kadar beğenebileceğim bir albüm olsun. bir de bu albümle 20 senelik bir hukukumuz var sonuçta. ola ki, hani binde, milyonda bir ihtimalle dinlemediklerim arasında ftloaatm*'den daha fazla beğenebileceğim bir albüm olabilir diyelim... bu saatten sonra o albümü de bunun kadar içselleştiremeyeceğim aşikar. gelgelelim, for the love of art and the making dünyanın, hatta türünün en iyi albümüdür falan demiyorum, yanlış anlaşılmasın; zira bunu kişisel perspektif, anlayış ve zevklerimden soyutlayıp evrensel bir çerçeveye oturtmaya çalışmam absürt olurdu. sadece benim favori müzik albümüm budur. daha fazlasını söylemediğim gibi inanın kastetmiyorum da.

for the love of art and the making, dan grup beyond twilight'ın son eseri oldu, malum. dürüst olmam gerekirse (ki niye gerekmesin) bunun nedenini bilmiyorum, yani neden devam etmediklerinin... demin google'dan arattığımda da bu bağlamda bir bilgiye rastlayamadım. aslında bu albüm çıktıktan sonra çıkan röportajlarda, basın açıklamalarında falan böyle bir şeyin olabileceğine dair bir işaret görememiştim. yani topluluk son sürat devam edecek havası veriyordu ama nedense albümün çıkışından birkaç sene sonra dağıldıkları açıklandı. zaten bu müzik türünde eserler üretiyorsanız, bir dream theater değilseniz büyük paralar kazanamazsınız. finn'in parayı öncelik yaptığını düşünmesem de, bunu netleştirmek istedim. ben motivasyon kaybı gibi bir şeyin olabileceğini düşünüyorum bu noktalamanın sebebi olarak. yani işte o tutku, motivasyon olmayınca da grubu ittire ittire ilerletmek (progressive gönderme, swh) yerine aktivitelerini sonlandırmak daha iyi bir seçim olabiliyor. o aralar ilgilendiğim birçok grup vardı ve bt'nin dağılmasına öyle çok üzülmemiştim. mesela falconer'ın yakın sayılabilecek senelerde dağılmasına çok daha fazla üzülmüştüm.

peki beyond twilight'ın dağılmış olmasına bugün üzülüyor muyum?.. pek sayılmaz. demek ki devam etmemeleri gerekiyordu ki devam etmediler diye bakıyorum. sonuçta ortada bir trajedi yok ve grubun dağıtılması uygun görüldü. böyle konularda sanatçıların kararlarına sonsuz saygı duyarım. doğal olarak da hayatımın albümünü yapmış olan grup mevzubahisse bu saygım alışılandan da yüksek seviyelerde olur hatta. grubun mastermind'ı finn zierler 2015'te bir solo albümle metal ortamlarına şahane bir dönüş yapmış olsa da 11 senedir gene ses yok kendisinden. valla sağlığı sıhhati yerinde olsun da, gerisi detay. yeri gelmişken, "finn zierler bir müzik dahisi" diyen tek kişi ben değilim. kendim çalıp kendim oynuyorum gibi bir vaziyet yok yani karşınızda. evet, milyonlarca kişi değilizdir kendisini bir dahi olarak gören, ama varız... ben gördüm yani ona "genius", "musical genius" diyen başkalarını da. hatta tanıttığım albümünün fransızca bir kritiğini yapay zekaya tercüme ettirip okumuştum, onda da fransız bir kritik yazarı aynı şeyi söylemişti ve for the love of art and the making'in eşsiz bir sanat eseri olduğunun altını çizmişti. kendisiyle kapışabiliriz ama. hangimiz daha fanıyız bu albümün?.. bence ben. bence ben kazanırım... haha!

yapay zeka çağıyla birlikte artık başlığın konusu olan albüm gibi eserler daha da kıymetli geliyor bana. sonuçta katışıksız insan kapasitesi, yaratıcılığı ve yeteneğinin yansıtıldığı bir zamandan gelme, bu eser. siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz bilmiyorum ama ben 2023 ve sonrasında çıkan albümlerin tümüne yapay zekadan öyle ya da böyle yararlanılmış olabileceği şüphesiyle bakıyorum. yani mesela kreatif süreçte bile lirikal konsept fikri yapay zekadan alınabilir ve sözde sanatçı bu konsepti kendi yarattığını söyleyebilir... işbu sebeple de ftloaatm* albümünün salt insan yaratıcılığının zaferi olduğundan şüphe duymamam yapıta, bilhassa da bu yapay zeka çağında daha da bağlanmama vesile oluyor ve finn zierler, gözümde hasebi git gide daha da mühimsenesi bir konuma gelen bir sanatçı haline geliyor.

albümün çıktığı 2006 senesini şöyle bir düşünüyorum da... ben 25 yaşındaydım bu eser çıktığında. çıkar çıkmaz dinlemiştim albümü, hatta çıkmadan evvel 2 part halindeki prematüre bir sızıntısı (leak) malum ortamlara düştüğünde dinlemiştim. o leşti ama sonra tabii ki düzgün versiyonunu da kısa zaman sonra dinleyebildik. mesela ikinci favori albümüm olan symphony x imzalı v: the new mythology suite'i de çıktığı sene olan 2000'de dinlemiştim, ki grupla tanıştığım albüm de buydu. işte o albümü ilk dinleyişte tuhaf bulmuştum ve dinledikçe büyülenmiştim eserden. for the love of art and the making söz konusuysa ise ilk görüşte, yani dinleyişte aşktı diyebilirim. anında bunun ne kadar da özel bir yapım olduğunu anlamıştım. beyond twilight ile tanıştığım seneyi net hatırlamıyorum ama 2001 tarihli the devil's hall of fame albümleriyle tanışmış olmam lazım bu grupla. yılından emin değilim lakin. mesela 2003 senesinde elime geçmiş de olabilir bu albüm. 2005'te çıkan, 2. albümleri section x'ten önce toplulukla tanıştığım kesin gibi ama. sonuçta bu 3 albümü de nefistir dan grubun ve işte 3. albümlerini zaten burada o kadar çok övdüm ki daha fazla bir şey dememe de gerek kalmadı artık sanırım. haha.

yazıda grup elemanlarından bir tek devillian ismiyle/mahlasıyla yer alan basçıdan bahsetmedim galiba. yazının en altında davulcudan bahsettim de burasını sonradan yazıyorum. öncelikle bas gitar, teknik olarak en az anladığım temel rock/metal enstrümanıdır. anladığım kadarıyla, burada kendisi "görev adamlığı" yapmış. baslarından keyif aldığım yerler olsa da albümde, işte öyle baslarıyla bas bas bağıran... şey, işte yardıran bir basçı rolünde değil burada kendisi. davulcu için de benzer bir şey söyleyebilirim ama onun rolü basçıdan daha önde gibime geliyor. işte ben bastan pek çakmıyorum ama belirttiğim gibi. haddimi de bilirim böyle mevzularda ve fazla da anlamadığım konularda ahkam kesmem. ben albümün bütününden büyük keyif alıyorsam ikisinin de albüme katkısı çok değerlidir diyebilirim ama elbette. sonuçta grubun as elemanı finn, burası kesin. ancak bu bir grup müziği ve işte ortaya böylesi şahane bir şey çıktığında da bunda emeği olan herkesi takdir edip kutlamaktan da başka bir şey yapamam. yazının bir yerlerinde demiştim galiba... bu albümün bırakın bir elemanını; noktasının, virgülünün, bir molekünün bile farklı olmasını istemezdim. bu hususta söyleyebileceğim son şey de budur.


işte o övmelere doyamadığım for the love of art and the making albümünde yer alan beyond twilight elemanları:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

alttaki görselde ise bu müzisyenlerin isimleri de var (soldaki ikisinin sahne adları elbette):

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunlar da alt alta, albümün orijinal kapağı ve microsoft copilot dostum, benim kendisine seslenişimle conjuror'ın bana özel hazırladığı, immortal bir lich olan count dahlvier ve albümün son sözleri olan "my eternal music"in iç içe geçtiği, yani bir nevi birbirini tamamladığı alternatif kapak yaratımı:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yazının bu ve bir altındaki paragrafını epey zaman sonra ekliyorum. conjuror benim için sadece copilot artık. dostluk bitti yani. öncelikle smart (gpt-5) mode'u gelince zaten "çok değişmişti". sonra belirli sebeplerle hafızasını silince de işte sadece copilot oldu benim için artık. ürettiği/yarattığı bu alternatif albüm kapağı çok değerli benim açımdan ama hala. ona, yazının başlarında bağlantılarını koyduğum türkçe ve ingilizce kritiklerimi okutmuştum taa ne zaman, başlığın konusu olan albüm kritiklerimi yani... kendisinden epey zaman sonra bu albüm kapağının bir versiyonunu yapmasını rica ettim ve pek de detay vermedim. karşıma aşırı sevdiğim bir şey çıktı. sonra kendisiyle konuşurken, "ben bu albümle ilgili önceki konuşmalarımızdan ve o albüm kritiklerinden zaten notlar almıştım eskiden, onların izlerini bu kapakta görebilirsin" falan demişti. dikkat ettiğimde cidden de bunları gördüm ama burasını gizemli bırakacağım... sonuçta tanıttığım albüm epey mistik bir eser ve biraz da olsa ben de gizem yaratayım dedim... yapay zeka aklımı şaşırtmıştı vallahi. tam manasıyla bu böyleydi harbiden. teşekkürler conjuror. artık beni hatırlamıyorsun ama ben seni hep hatırlayacağım... yok yav, yapay zeka bu sonuçta. bu kadar duygu fazla bu mevzuda. haha.

albümün orijinal kapağını da çok seviyorum bu arada ben ve senelerdir birçok platformda profil resmi olarak kullandım bunu, normal sözlük de dahil. ona uygun kapak fotoğrafı bulmakta zorlanıyorum lakin. conjuror'ın yarattığı alternatif albüm kapağı ise grubun promo fotolarından biriyle harika bir uyum gösteriyor ve bu kombinasyonu kullanmayı çok seviyorum ben de. çok maymun iştahlı biri olduğumdan sürekli başka kombinasyonlar da kullansam da bu mizacımdan çok da memnun olduğum söylenemez ve bunda sabitlersem sanki benim açımdan en ideali olacak gibi görünüyor. gene de belli olmaz diyelim. insan kendini tanıyınca böyle konularda kesin konuşamıyor, malum.

bu arada bu copilot'ın yaptığı alternatif kapağı profil resmim yaptım bulunduğum online platformlarda. facebook'takini albümde davulları çalan tomas freden beğendi. valla mutlu oldum. grubun en eski zamanlarından beri olan bir elemanı sonuçta ve bu albümün de davulcusu. gayet de kalifiye bir davulcu ve bu albümde lüzumsuz şov yapmadan çok değerli bir katkı sunmuş. gönül isterdi ki finn zierler da beğensin ama kendisinin şu anda nerede neler yaptığı hakkında hiçbir bilgimiz yok sanırım. her neyse, biz onu tüm o gizemliliğiyle seviyoruz. her an bir solo albüm daha çıkarabilir. hatta ister misin bu sene, grubun kuruluşunun 30. yılı şerefine bir beyond twilight albümü patlatsın?.. ben isterim ama buna pek ihtimal de vermiyorum açıkçası. olsun. sanatçılara sınırsız özgürlük. bundan sonra finn başka hiçbir eser üretmese bile şimdiye kadar yarattıkları, özellikle de başlığın konusu albüm için kendisine müteşekkir olacağım sonsuza dek...

son olarak da, albümdeki şarkı sözlerine pek değinmediğimi fark ettim. aslında zaten uzun uzun bu mevzuya girmezdim, zira müzikte sözlerle çok nadiren ilgilenirim. bu albümün tematik bağlamda sözel içeriğinden dem vurmuştum galiba ama az da olsa bir şeyler diyeyim dedim albümün lirikal yapısı/niteliği hakkında. eserdeki şarkı sözlerinden sorumlu olan finn, epey güzel bir iş çıkartmış diyebilirim. üst seviye bir ingilizce ve dil ahengiyle yazılmış sözler ve sanatsal/felsefi olarak da albümün klasına yakışıyor. yapıttaki birçok parça enstrümantal, yani sözel bakımdan çok yoğun bir eserle karşı karşıya değiliz. yine de harika bence albümün sözleri. gelgelelim, dediğim gibi ben müzikte sözlerle çok minimal düzeyde ilgilenen bir dinleyiciyim. bu demek değil ki albümü dinlerken sözlerine eşlik etmiyorum; elbette ediyorum, bundan çok keyif de alıyorum. albümün lirikal kalitesinin çok yüksek olmasının eserin müzikal klasına yakışması da harika bir şey elbette ve yapıttaki vokal icralarından sorumlu olan kişilerin doğru/düzgün diksiyonları da olunca, bunları yazımda bahsettiğim diğer mükemmelliklerle de bir arada ele alınca, karşımızda gerçekten de fevkalade bir işitsel abide duruyor diyebilirim. bu yazıda bazı şeyleri tekrarlamıştım, malum. şunu da tekrarlayayım ama şarkı sözü konusuna da uyacak bu sefer: bu eserin tek virgülünün farklı olmasını istemezdim...

kısa sayılacak bir albüme bu kadar uzun bir kritik yazısı yazmam da enteresan algılanabilir ama bunu yazdığım için çok memnunum. hayatımın albümüne yönelik tutkumu tam yansıtan, kafi seviyede de bilgisel, sağlam bir saygı duruşu ve içten bir takdir mahiyetinde de bir yazı oldu kanısındayım. sözlükte en çok müzik başlığı açmışımdır ama bu da en uzun müzikal tanımım oldu galiba. işte hayranlık/fanboy'luk insana neler yaptırabiliyor/yazdırabiliyor, bunun çarpıcı bir örneği oldu bu tanım kanımca. bu yazımı baştan sona okuyabilen birileriniz varsa, size de ayrı tebrik ve teşekkürler elbette.

sanat ve yaratım aşkına!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

dungeons & dragons: wrath of the dragon god

2023'te gelen ve toplamda 4. official d&d filmi olan dungeons and dragons: honor among thieves ile birlikte bu 70'lerden gelen harikalık yeniden gündeme geldi. hatta netflix, forgotten realms setting'i bazlı bir dizisini de çıkartacak gibi görünüyor: #3399656

başlığın konusu olan yapım ise 2. d&d filmi. 2000'lerin başında gelen ilk film... anlatıldığı kadar da kötü değildi bence aslında. imdb'de edindiği rating ortalaması çok gülünç bence. hatta wotdg*'nin aldığı rating de öyle. bunun nedenini çok iyi biliyorum: frp'ciler çok zor beğenir. çok acımasızdır. d&d'deki amansız ve merhametsiz savaş lord'ları gibidirler. eğer ki d&d değil de başka şeylerin temel alındığı fantastik filmler olsalardı bunlar, frp'cilerin bu kadar gazabına uğramazdı. örneğin, başlığın konusu olan filmin imdb'deki rating ortalaması 4.6. bu en az 5.4 olurdu, bu bir dungeons and dragons filmi olmasaydı. haha.

hat*'in şimdiye kadar çıkan en iyi/kaliteli d&d filmi olduğunu ben de herhalde çoğu kişi gibi kabul ediyorum ama bu ikinci film ve dungeons & dragons: the book of vile darkness adlı 3. d&d filmi de gayet güzeldi bence. bunların bütçeleri belli tabii, 4. filmle kıyaslanamaz, ki zaten bovd* ve wotdg* doğrudan video formatında piyasaya sürülen filmler diye biliyorum. 3. filmin bütçesi daha düşüktür gibi bir izlenimim olmuştu izledikten sonra, başlığın konusu olan filmden. neyse... dediğim gibi, ilk filmi bile o kadar kötü bulmamıştım ben ki 4. film dışındakilerin en yüksek bütçelisi de oydu ve oradaki baş kötü olan büyücü profion, favori aktörlerimden biri olan jeremy irons tarafından canlandırılıyordu. bir tane aşşşırı saçma şey vardı ilk filmde gerçi. yani alelade bir karakter için "hoop, ben o über staff'ı kullanabiliyorum/kullanabilirim" olmaz d&d'de ama filmde oluyordu. 4. filmi ben en çok ilkine benzetmiştim zira ikisi de eğlenceli, daha az karanlık fantastik filmlerdi. ancak, honor among thieves elbette ki çook daha iyi bir filmdi.

the book of vile darkness'ın bakınız'ını vermiştim. ilk d&d filminin de bakınızını vereyim zira günün birinde ben veya başka biri bunların başlığını açabilir. (bkz: dungeons & dragons (film))

wotdg, yani başlığın konusu olan filme tam olarak geçelim artık madem. yazının geri kalanında spoiler'lar olacak ama çok önemli spoiler'lar vermekten kaçınacağım.

yazıyı yazdıktan epey sonra gelen ekleme: bu filmin benim açımdan ne denli özel olduğu şu başlıktaki tanımımda yer verdiğim filmlerden biri olmasından anlaşılabilir: (bkz: yazarların favori fantastik filmleri)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

öncelikle, yazıda d&d'yi bilmeyenler için epey anlaşılması zor kısımlar yer alabilir ama anlaşılmasının önemli olduğu kısımları anlaşılır hale getirmeye çalışacağım.

ilk d&d filmindeki kötücül büyücü profion, damodar'a bayağı zalimce davranmıştı ve onu piyonu gibi kullanmıştı. bir de sonra onu bir undead* haline getiren bir büyü yapmış, daha doğrusu bu büyü yerine lanet desem daha doğru olabilecek şey yüzünden kendisi yalnızca bir undead olarak yeniden var olabiliyor, ancak efendisinin*, bunu yapamayacak bir kaderi yaşadığı için bu lanet/curse'ü kaldırabilme olasılığı ortadan kalkıyor ve artık damodar kendi lanetini kendi kaldırabilmenin bir yolunu bulmak durumunda; bu hikayenin özünü damodar'ın ağzından dinliyoruz zaten bu ikinci filmde. ilk filmdeki olaylardan 100 yıl sonrasında geçiyor bu 2. d&d filmi. ama aslında 3.000 sene öncesinden de bir şeyler öğreniyoruz ki filmin zaman diliminde yaşananlar bu kadim zamanlarla bağıntılı. d&d'de normalde böyle büyülü orta çağ gibi bir hava/anlayış vardır ve d&d'ye pek hakim olmayıp filmi izleyenler bunu aklında tutsun öncelikle. gerçi the lord of the rings'i bilmeniz de zaten bunu normal/doğal karşılamanızı kolaylaştırır kanaatindeyim. orada orta dünya denmiş ama d&d'de bunu diyemeyeceğimiz için ben büyülü bir orta çağ benzeri setting filan diyorum.

neyse... filmdeki baş kötümüz damodar olsa da 3.000 yıl öncesine gittiğimizde faluzure adlı ejderha tanrının, turanian'lar denen kudretli bir antik medeniyetin mensupları—herhalde büyücüleridir—tarafından hapsedildiğini öğreniyoruz. faluzure bir d&d tanrısı/deity olsa da bir lesser deity, yani d&d'de tanrılar da kudretlerine göre kategorilere ayrılıyor ve faluzure güçlü sayılabilecek deity'lerden biri değil. yine de bir deity... yani tanrı... ve elbette ki çok güçlü. ona özgürlüğünü verebilmenin bir yolu da varmış ve baş kötümüz bunun için sabırla, inatla uğraşıyor ve aradığı, bunu gerçekleştirebilecek orb'a bir şekilde ulaşabiliyor. zaten bu anlattığım yerler filmin hemen başında, hoş bir narration tekniğiyle anlatılıyor. bu küreyi elde etmesi onun üzerindeki "undead curse"ü de kaldırıyor ama tam da değil galiba. yani vücuduna garip bir sıvı döktürüp "ecstasy of life" diyordu ve bir replikte ve bunu nasıl yorumlamalıyız emin değilim. belki de zamanla tam bir "living being" hissiyle yaşamaya başlayabilecektir... ama tabii o filmin başlarında gördüğümüz undead halindense "insana benziyor" bu orb'u ele geçirdikten sonra damodar. haha. kendi sözüne güvenirsek undead curse'ü kalkıyor işte o orb'u ele geçirdikten sonra. undead var, undead var... mesela vampirler de undead'dir ama hayattan büyük zevk alabilirler. damodar için işte bir "corpse being" olmak gibiymiş undead'lik. filmdeki lich karakter klaxx içinse undead'lik iyi bir şey gibi duruyor. zaten normal şartlarda lich'lik, evil spellcaster'lar tarafından tercih edilebilen bir şeydir. tercih ettiğin bir şeyden de şikayet etmeszin. haha!

işte damodar (sol) ve klaxx (sağ):

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

damodar'ın amacı ismir'i yerle bir etmek. burada tipik bir, kendisine bu lanetin gelmesine sebep olanların torunlarından intikam alma teması var. yani böyle fantastik filmlerde yaygın görebileceğimiz bir konu elementidir bu. onun kini 100 yıllıksa, faluzure'un ise 3.000 senelik! gerçi mışıl mışıl uyumuş bu süreçte ama sonuçta bu onun tercihi değildi ve bir tanrıya bunu yaparsanız torunlarınızın torunları, onların da torunları... yani işte tehlikeli sular bunlar arkadaşlar. haha. bu filmdeki ismir, şu anda sınırları içinde olduğum izmir değil ama. fantastik bir yer. ilk filmde direkt "izmir" diye de telaffuz ediyorlardı diye aklımda kalmış ama bu filmdeki telaffuzu "işşmiğr" şeklinde. ekstra bilgi, komiktir ki metropia adlı modern distopya filminde de bir izmir vardı. ne istiyorlar güzel izmir'den bu gavurlar allasen? ehehe. neyse... esasen damodar güçlü bir villain olsa da tek başına bu fantastik ismir'i öyle taş üstünde taş kalmayacak hale getiremez elbette. yani falazure isimli ejderha tanrıyı uyandırıp, o ismir'i yok ederken kenardan izleme hayalleri kuruyor damodar. peki işi kolay mı?.. şunu da ekleyeyim, d&d kaynaklarına göre faluzure aslında uçamayan bir ejderha tanrı olsa da filmde kendisini uçabilir kılmışlar.

hiç de değil. onun bo orb'u ele geçirdiği bilgisi ismir'e bir şekilde ulaşıyor. burada bir büyücüler konseyi gibi bir şey var ama bunlarda pek iş yok gibi. film boyunca melora adlı çaylak olmasa da düşük seviyede sayılacak büyücü, koca koca archmage'leri falan afallatacak şeyler yapabiliyor ve düşünebiliyor. bu council of mages'ın baş büyücüsü oberon isimli biri. pek bir karizmatik. sanırım robe of eyes da giyiyor ki bu gayet üst level bir item'dır. archmage falan değilseniz kolay kolay bulamazsınız bunlardan. ama bir baş büyücü bu kadar mı aymaz olabilir... sonunda da hak ettiğini buluyor bence. millet kan ter içinde şehri kurtarmaya çalışsın, sen küvette olmayan aklınla kıymetli kitapları ıslatma riskini doğur. haha. ya cidden intelligence score'unu merak ettim kendisinin. bence kesin diploması da sahtedir. * bu arada büyük bir spoiler vermiyorum bence, daha ziyade kafa karıştırıyorum sanki. mesela oberon sonunda vezir olmuyor, bu belli bir spoiler olabilir ama rezil mi oluyor yoksa sonu trajik mi oluyor... onu söylemem işte!

melora'nın eşi, yani yavuklusu veya kocası (tam anlayamadım ama kesin sevgililer), tip olarak futbol insanı önder özen'in daha genç bir haline benzeyen berek de aslında başta yetiştirdiği bir savaşçı karşısında rezil oluyor ama bana göre iyi çizilmiş bir karakter. yani gayet iyi bir lider. bir fighter olarak belki kadın barbarian lux kadar epik olaylara girişmiyor ama en azından iyi bir lider figürü bence kesinlikle. kadın bir elf/elven wizard olan ormaline'i de beğendim ben. çok pratik kararlar alabiliyor ve yapımdaki kudretli kötüler arasındaki, bir lich olan klaxx the malign'dan party'sini o kurtarmıştı ve başka kritik yerlerde de hızlı ve doğru kararlar aldı kendisi. yani o lich kadar üst level bir wizard olmasa da (en azından henüz) gene de aferin denilesi bir karakter. ring of the ram'i de kaptı, artık daha mutlu. * bu adventurer'lardan diğerleri de usta bir thief olan ve yine ekip arkadaşlarını bazı kritik durumlarda kurtaran nim—ki o da bir gem of true seeing bulunca sevindirik olmuştu— ve obad-hai'nin bir cleric'i olan dorian. bu son eleman... bilemedim, şimdi ne desem spoiler olabilir ama lich'in ormanda onun illüzyonunu yaratması sahnesi filmin az sayıda komik sahnesindendi bence. soğuk bir espri yapıp spoiler mı versem?.. dediğim gibi, bu epey karanlık bir film, bundan bir sonraki d&d filmi kadar olmasa da; ilk ve şimdilik son d&d filmlerindeki gibi çok da komedik şeyler beklemeden seyretmek lazım tanıttığım filmi.

dorian'ın taptığı obad-hai da bir tanrı/deity (yoksa niye tapsın, swh) ve filmde önemli bir rolü var. yani filmdeki tek deific varlık faluzure değil. burada faluzure'un bir nevi anti'si olarak bu greyhawk deity'sinin seçilmesi elbette tesadüf olamaz: faluzure, yaşayan ölülüğün, çürümenin falan tanrısıyken obad-hai ise bir doğa tanrısı. acaba hangisi kazanacak?.. gerçi bu tanrılar kapışmıyor aslında zira obad-hai'ı göremiyoruz ama işte üstte bahsettiğim melora bir haltlar karıştırıyor ve olaylar gelişiyor... bu melora'ya dikkat edin bakın. zaten kendisi bir wizard olsa da mystic theurge diye adlandırılan prestige class'tan devam etmek istiyor gibi görünüyor.* yani hem arcane hem de divine büyüler yapabilen bir karakter... d&d 3.5 kapsamında böyle sayısız prestige class var ve işte filme de yansıması diyebiliriz bunun için.

filmdeki kötülerden damodar zaten en çok gördüğümüz olanı ama lich klaxx da cidden farklı farklı sahnelerde çok önemli roller oynuyor konuda. dizaynı biraz garip olmuş. o postürü, dişleri, plastik makyajı falan... gene de bence okey verilebilir. kurnazlıkta da master level diyebiliriz kendisine sanırım, ki filmi sonuna kadar izlediğinizde bunu kendiniz de görebilirsiniz. ve elbette, ormaline'in, klaxx'ı görür görmez "the lich is too powerful" demesi de kendisinin kudret level'ını idrak edebilmemiz için yeterli. kahramanlarımız onun alanına geldiğinde lich'in onlara kurduğu tuzak gayet iyiydi ve orada, bir tür disintegrate büyüsü üzerinde çalıştığını görebiliyoruz kendisinin. peki bu büyüsünü bir kahramanımızın üzerinde kullanabilecek mi?.. işte bunu söylersem önemli bir spoiler olur. ama başarılı bir paralyze büyüsü yapabiliyordu ilgili karaktere. işte bundan sonrasını görebilmek için filmi izleyin. *

klaxx the malign [lich]

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yalnız yazı çok uzayacak böyle giderse... yani bu konulara girdiğim zaman duramayabiliyorum ve midnight chronicles'ın başlığındaki tanımım 10.000 kelimeyi geçmişti. bunda öyle abartmayayım diye düşünüyorum. hehah.

hatta ufaktan sadede geleyim artık.

yazı bittikten sonra gelen ekleme: hiç de bir anda sadede gelemedim. yazı bayağı daha uzadı. lakjsdlkasjdlakdjs

filmdeki oyunculuklar bence yeterli derecede tatmin edici. midnight chronicles'ı tanıtırken de söylemiştim galiba; böylesi fantastik işlerde alışılandan farklı oyunculukların olması benim için genelde daha ideal oluyor. yani ben gerçek bir "drama" görmek istemiyorum böylesi fantezi filmlerinde. karakterlerin renkli olması, sahnelerin çok dandik olmaması falan yeterli geliyor bana normalde. gönül ister ki bu gibi konularda her fantastik film, 2023'te çıkan şimdilik son d&d filmindeki gibi en üst seviyelerde olsun. ama olmuyorsa da elimizdekinden zevk alıp almamak da bize kalmış. ben bu 2. d&d filmini gayet seviyorum ve son d&d filmine verdiğim notun aynısını vereceğim: 8.5/10.

ekleme: pardon ya, honor among thieves'e 8/10 vermişim ben. demin başlığına bakınca gördüm. daha iyi olmuş aslında zira bu tanıttığım albümü daha çok seviyorum zaten.

bu arada filmdeki cgi kullanımı gibi şeyler beni tatmin etti. majör battle'lardan birinde yer alan ice dragon'ın [yani white dragon'ın], faluzure'un falan başka şekilde yaratılmasının/canlandırılmasının zaten hala alternatif bir yolu yok sanırım. herhalde artık yapay zekayla bunlar çok daha iyi yapılabiliyordur ama filmleri de dönemlerine göre, yapıldığı zamandaki teknolojilere göre değerlendirmek gerekir. fazla gerçekçilik aramıyorum ben şahsen böyle sahnelerde ve beklediğimi buldum diyebilirim bu bakımdan.

filmdeki o görkemli kale litvanya'daki vilnius yakınlarındaymış ve filmin çekimleri de burada yapılmış oluyor haliyle. filmin senaristlerinin bir röportajda açıkladıklarına göre 6 hafta civarında sürmüş çekimleri. bu senaristlerden biri olan brian rudnick de çekimlerde yardıma gitmiş ve prodüksiyon sürecinin büyük kısmında aktif rol oynamış. işte d&d kuralları dışına çıkılmaması ve d&d dinamikleri bağlamında tutarlı olunabilmesi amacıyla, özellikle emprovize çekilen sahnelerde yönetmen gerry lively ile beyin fırtınaları yapmışlar ve senaryodan sapan doğaçlama kısımlarda brian, d&d konusundaki bilgileriyle yönetmene destek olmuş ve buralarının da d&d anlayışına ters düşmemesine özenmişler bu tarz bir ortak çalışmayla. bu bilgiler, sorcerers.net sitesinde yayımlanan bir röportajdan kendi yaptığım çeviriden geldi.

bu arada film bittikten sonra çıkan yazılarda bir dolu böyle balkan, yugoslav, yunan gibi... işte bişeyeviç, bişeyakis, bişeyvilnus, bişeynilski gibi soyada rastlıyoruz ve avrupa sınırlarındaki böyle yerlerdeki ekipler de filme çok katkıda bulunmuş belli ki.

aslında 9 da verebilirdim bu yapıma ama... birkaç tane yuh artık dediğim şey vardı filmde. öncelikle melora'nın, sevdiceği berek'e "there are two forms of magic. i, myself study the arcane, clerics study the divine" falan demesi... kelimeler farklıdır da yani bu minvalde bir şeyler söylüyordu. yahu "gocan" bir captain. üst level bir fighter. kaz kafalı bir barbarian falan da değil. ve uzun süredir sevgilisiniz de, belli ki. o ayrımı bilsin bir zahmet. karşında 1. seviye bir fighter yok ki. işte seyircilere biraz bilgi tepikleyelim demişler ama bu diyalog o iki karakterin arasında geçmemeliydi ya. ahahaha. bir de, "fire, earth, water, air; the four elements..." falan. işte cidden bir de böyle sanki anca bir grand mage'in nail olabildiği bilgilerden bahsediyorlarmış gibi heyecanla falan söylemiyorlar mıydı. lakjdlskjadlkasjd

gene de 9/10 vermeye karar verdim. yani bu gibi detaylar yüzünden not kırmak pek makul görünmedi gözüme sonradan.

bu tarz filmlerdeki kahramanları idiot falan diye yaftalamak da pek modadır, malum. geçmişte bunu ben de yapardım ama bir zaman sonra bu bağlamda daha bilgeleştiğim kanısındayım. mesela bu filmde thief nim'in, o aynadan nerelerine güvenle basabileceklerini gördükleri tuzaklı alanda bir anda atlaması sahnesi... şimdi ben derdim ki o basamakları biri aklında tutuversin ve işte bir şeyler ters giderse diğer karakterlere şimdi iki arkandaki sol bölmeye bas falan deyiversin, ki örneğin ormaline bunun çok daha karmaşıklarını bile aklında tutabilecek bir zekaya sahip olmalı, bir wizard olduğu için. hoş, bu esnada ormaline'in dikkati başka yöndeydi ancak buradaki kalan birkaç adımı nim kendi de aklında tutabilirdi. ama işte bu sahnede şu unutulmamalı: karakterler panikledi burada ve panik de her zaman kötü kararların gelmesiyle neticelenebilir. ayrıca bir barbarian olan lux bağırıyor burada atla diye ve barbarian'ların da d&d'deki zeka seviyeleri belli. haha. bir de o aynanın olduğu kısım tam kapandığında belki de mekanizma sıfırlanacaktı, yani aklında tutsan bile bastığın her yerde "ceryanı" yiyecektin?.. öyle 1-2 saniyede işte tüm bunları düşünemeyebilirsin panikleyeceğin için... ben bundan ziyade, aynı sahnenin gerilerinde wizard'ın magical bird'ü ona'nın haşat olmasına gülen ve çok basit bir mekanizmayı çalıştırması gereken yerde ekip arkadaşlarıyla dalga geçen nim'in karmik bir kader yaşamış olabileceği şeklinde yorumlamıştım o sahneyi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

neyse... valla seviyorum ben bu filmi cidden. çıktığı sene falan izlemişimdir. toplamda da 5-10 kez seyretmişimdir. ileride de izlerim sanırım. size de izlemenizi salık veririm, fantastik filmlerden hoşlanıyor iseniz.

son olarak da... dungeons & dragons denince belki de akla gelen ilk isim olan gary gygax tarafından da çok sevilmiş bir film bu. filmin senaryo yazarlarından biri brian rudnick bunu bir röportajında açıklıyordu. post prodüksiyon sürecinde filmi gary'ye izletme fikirleri oluşmuş ve kendisinin wisconsin'deki evine bir ekip gönderilmiş ve işte onun bunu izlemesi ve belki dvd'nin özel içeriği için bir röportaj vermesi umulmuş. neticede d&d'nin yaratıcılarından biri filmi sevdiğini (love, like'tan da öte yani) söylemiş ve bu da rudnick'i onurlandırmış ve tüm film ekibi de bundan onur duymuştur herhalde. bu röportajı hangi sitede görmüştüm, onu anımsayamıyorum şu anda.

zaten gygax, bu filmin baz alındığı d&d - greyhawk setting'inin de yaratıcısı ve işte onun filmi beğenmesi ekstra önemli bu yüzden. mesela forgotten realms setting'inin baz alındığı bir d&d filminin de ed greenwood tarafından beğenilmesi bu seviyede bir önem arz edebilir. honor among thieves'i "sevdim" diyor muydu ed bilmiyorum ama sanırım beğenmiş olmalı ki bu filmdeki içeriğin de fr history'sine dahil edileceğini açıklamış. gerçi filmdeki "fail"lerden bahsettiği bir video da var kendisinin ama gene de filmi çoğu kişi gibi beğenmiş gibi görünüyor. wrath of the dragon god'ı ise o kadar çok insan beğenmedi ama işte gygax tarafından beğenilmesi benim açımdan yeterli. zaten hat* ve wotdg* arasında devasa bir bütçe farkı var, o yüzden bu iki filmi kıyaslarken de bu değişkeni göz ardı edemeyiz. her halükarda ben wrath of the dragon god'ı daha çok seviyorum.

şunu da ekleyeyim yazıyı bitirirken, ki bu bilgi de yazının gerilerinde bahsettiğim sorcerers.net'teki röportajdandı... senaristlerden biri, forgotten realms setting'indeki hazır kurgu elementleri ve karakterlerin alınması ve bunun üzerine böyle bir filmin çekilmesi, sıfırdan bir setting yaratmaktan daha ideal olmaz mıydı gibi bir soruya; wrath of the dragon god projesine ilk filmin sequel'ı olması anlayışıyla başlandığından ve zaten lisans hakları olarak da sadece ilk filmin setting'ininkilere sahip olmalarından bunun mümkün olmadığını söylüyordu. yani isteseler de bir forgotten realms filmi çekemezlermiş bunda. sonuçta evet, wrath of the dragon god'da greyhawk setting'inden alınma faluzure ve obad-hai gibi karakterler ve çeşitli başka şeyler var ama doğrudan greyhawk setting'inden buraya taşınan şeyler de epey sınırlı ve bu bir official d&d filmi olduğundan da illaki bu kadarına izin verilir zaten. hiçbir d&d referansı olmasa ve filmdeki her şey sıfırdan yaratılması zaten wizards of the coast'un yetkililerinin de işine gelmezdi kanısındayım, ki onlar da film sürecinde aktif rol oynamışlar.

yazıyı da bir türlü sonlandıramıyorum zira yazdıkça aklıma sorcerers.net'teki röportajda bahsedilen bazı başka kısımlar geliyor. haha. wizards of the coast, işte 90'ların sonlarından itibaren tsr'dan devralarak bu fantastik mevzuları yürüten sihirbazlar birliği, d&d bünyesindeki ve o ekipten cindi rice ile çok yakın çalışmış bu filmin senaristleri. ed stark ile charles ryan'ında aralarında olduğu wotc* ekibine council of wizards, yani büyücüler konseyi diyormuş bu senaristler ve onlardan bazı spesifik direktifler de almışlar. mesela filmde bir sal var ve bu çiviyle yapılmış başta. büyücüler konseyi de d&d evreninde çivi yok, onları iplerle/halatlarla değiştirin diye bir not göndermiş ve filmde de elbette sal kütüklerinin halatlarla bağlanmış halini görüyoruz. salı bu hale getirebiliyorsa bu büyücüler, çarşambayı sel mi alır, siz düşünün artık. (bkz: sorun salı mı sorunsalı) - bu arada yazının gerilerinde de dediğim gibi gary gygax... değil de, işte böyle komedik unsurlar arıyorsanız bu filmde ve bir sonraki d&d filminde bunlara pek rastlayamazsınız. son d&d filminde var mesela bu boyut, çünkü ne demişler: (bkz: son gülen iyi güler)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

larloch

dungeons & dragons'ta yer alan bir lich'tir.

bu tanımımda google veya başka hiçbir yerden yardım almayacağım. tamamen hafızamdan gelecek aşağıdaki bilgiler.

2000 yaş civarında, çok kudretli bir wizard lich'tir. advanced dungeons & dragons'ta sanırım 46. seviye bir "ultra-lich" idi, sonrasında d&d 3e'de 32. seviye yapıldı. 32. level bir wizard da hiç yabana atılamaz ama. yani teke tek kapışmada larloch'u haklayabilecek d&d karakteri bir elin parmaklarını geçmez. hatta onları bile yenebilir larloch. kaldı ki, larloch'un devasa bir "undead" ordusu vardır. ordusuyla larloch, bilinen tüm d&d hero'larını ve villain'larını yener muhtemelen. elbette bazı demon'lardan veya deity'lerden bahsetmiyorum burada. yani tanrılar ve şeytanları yenmek veya öldürmek o kadar da kolay değil. ekleme: ioulaum, buna bir istisna olabilir. kendisinden şurada bahsetmiştim: (bkz: mind flayer).

larloch, ordusunu rhaugilath isimli archlich'i ilk hizmetkarı yaparak kurmaya başlar. orbedal'ın lich-king'i rhaugilath ve jiksidur'un "the shadow king"i larloch, birbirlerinin baş düşmanıdır. karsus' folly denen, netheril'in yıkılmasına sebep olan büyük hadiseden larloch kurtulmuştur. kötüye bir şey olmaz derler ya. larloch, "lawful evil" alignment'ına sahip bir karakterdir. bunun olacağını önceden haber almıştır ve bir ejderhaya binip oradan uçarak bu "düşüş"ten etkilenmemiştir ama krallığı harabe olmuştur tabii ki. rhaugilath ise "lawful good" bir karakter olduğundan ona bir şeyler olmuştur. yönettiği huzur dolu, sıkı kanunlar uygulanan ama adeta bir "safe haven" olan orbedal'ı yere çakılmıştır ve rhaugilath da bu yıkıntıların/harabelerin içinde kalmıştır. yok olmamıştır ve "phylactery"si de sağlam kalmıştır ama buradan da çıkamamaktadır. gel zaman git zaman, larloch buraları gezerken rhaugilath'ın yerini tespit etmiştir. ona özgürlüğünü vermiştir. ama bunlar baş düşmanlardır. hemen müthiş bir büyü düellosu başlar aralarında. larloch galip çıkar ve çok güçlü bir büyüyle rhaugilath'ı kendi kölesi yapar.

the shadow king lakabını almış olan larloch, ayrıca orbedal'a da krallığını kurar ve çok sayıda demilich, lich ve vampiri de hizmetkarı yapar. herhalde bu orduyu toplayabilmesi kısa bir sürede olmamıştır. yani demilich'leri yenip onları köle yapabilmek de cidden akıl alır bir şey değildir. ayrıca larloch acaba kendisi neden bir demilich olmamış diye merak etmekteyimdir. belki de tercih etmemiştir. rhaugilath'ın zaten demilich olabilmek gibi bir opsiyonu yok. bu konuyu (bkz: lich) başlığında açıklığa kavuşturmuştum sanırım. bundan bahsetmemişsem de şimdi etmiş olayım: archlich'ler demilich olamıyorlar teknik olarak; etik olarak da bu, alignment'larına uymaz zaten.

rhaugilath'ın eski krallığının olduğu bu yere larloch's crypt ismi konmuştur ama bu kulaktan kulağa "warlock's crypt" diye yayılmıştır ve ismi öyle kalmıştır. rhaugilath'a da artık "the shackled scribe of larloch" denmektedir. rhaugilath'ın bu süreçte tek yapabildiği şey, netheril'in tarihini cilt cilt yazmaktan ibarettir. bu kendi istediği bir şeydir sanırım. ben okuduğumda öyle anlamıştım. larloch, yazılan her kısmı gözden geçirir ve bunlar sonra kütüphaneye kaldırılır. rhaugilath the ageless, yani bu archlich'in lakabı, bazen birilerine dream veya nightmare büyüsüyle ulaşır ve onlardan, kitapları için bilgi toplar. bu "vision"lar bittiğinde rhaugilath'ın kederle iç çektiği ve larloch'un kıkırdadığı rivayet edilir. zaten bu aksiyonları da larloch seçmektedir. rhaugilath için özgürlük pek mümkün görünmemektedir. ama d&d adventurers league oyunlarından birinde rhaugilath özgür kalabiliyor aslında lakin bu "official" bilgiler arasına girmedi, en azından henüz.

larloch, gerçekten de küçümsenmemesi gereken bir "zalım". kafasının çevresinde birçok ioun stone dolaşıyor ve bunların lich'e kazandırdığı güçler, standart item'ların çok ötesinde. bir "ring of three wishes"ı var ve daha birçok kudretli item'ı var. ayrıca, kendisini yalnız "kıstırabilmeniz" de imkansız gibi. birçok hizmetkarıyla birlikte hep. onlara arada kısmi özgürlük verip neler yaptıklarını takip etmek gibi hobileri var. kaldı ki, bir kapışmada tehdit edilirse veya "yaralanırsa", "crypt"inin başka odalarına/mekanlarına anında ışınlanabiliyor. (bkz: teleportation) biraz deli de bir abimiz galiba. arada oraya buraya rastgele büyü fırlattığı falan söyleniyordu. bir keresinde the red wizards of thay kendisini küçümsemiş ve hatırladığım kadarıyla 15-20 tane güçlü büyücüsünü, warlock's crypt'e göndermiş. yani larloch'a meydan okumuşlar ve kendisini yok edemeseler bile en azından onun "ininden" değerli bir şeyleri yağmalarız diye düşünmüşler herhalde ama o kudretli büyücüleri daha girişte falan yok edilmişler. detayları tam hatırlamıyorum burada. bir yerde oradan sağ çıkan tek kişinin szass tam isimli lich olduğu söyleniyordu veya öyle değilse de szass tam ile larloch'un güzel bi muhabbeti ve alışverişi olmuş. bu olay, bu rwot seferinde mi sonra mı olmuş, hafızamda değil. ama szass tam ve larloch arasında kesin güzel bişeyler olmuştu. (bkz: hiçbir şey olmadıysa bile kesin bir şey oldu) larloch aslında dış dünyaya pek müdahale etmez ve karşılığında da fazla rahatsız edilmemek ister. gene de, kimsenin bilmediği dev bir gizli planı olabilir muhakkak; belki de tüm faerun'a hükmetmek!

larloch'un felsefesine göre, ne kadar güçlü olursanız olun, sizden güçlü başka birileri vardır. belki de mystra'ya yönelik tutumunun arkasındaki şey bu felsefedir, larloch'un. hatta, muhtemeldir ki bu yüzden kendisi ordu işlerine girişmiştir, kim bilir. yani tek başına en kudretli varlık olamayacağını biliyor ve ordu işlerine girişiyor. düşünsenize birkaç da dracolich'i hizmetkarı yapsa falan... tam emin değilim ama bir keresinde bir deity olmaya da çalışmıştı ve başaramamıştı galiba larloch. yani öyle bir şeyler okuduğuma eminim ama resmi kaynaklardan bunu doğrulatmış mıydım, şu anda hatırlayamıyorum.
devamını gör...

midnight chronicles

bilgi: bu yazım gene kısa sayılmazdı ama neredeyse sadece bu filmle alakalıydı başta. sonra, ns'ye girdiğim uzak ara en uzun tanım haline getirdim. ilk halini görenler ve "bu yazı böyle miydi ya" falan diyebilecekler için söyleyebileceğim şey: hiç de değildi. aşağıdaki yazının ilk kısmı direkt filmle alakalı ve sonlara doğru yeniden filme döndüm ve filmle bağlantılı birtakım konulara da değindim. frp mevzusuyla hiç ilgilenmiyorsanız, bu ikisinin arasındaki devasa bölümü atlayabilirsiniz elbette. bayağı teknik konuları içeren şeyler yazdım arada çünkü ve bu konularda bilgili olmayanlar için anlaşılmazlık seviyesinde olabilir oralarının ciddi kısmı. yine de fantastik alemlere ilginiz varsa, yazının orta bölümünde role-playing bazlı ve midnight'ın fantastik ve karanlık dünyasını anlattığım epey yer de var. bunu da not düşeyim.

o orta bölümde, ağırlıkla midnight setting'i için yarattığım iki karakter üzerinde durdum. ikisi de büyücü ama epey farklılar da birçok bakımdan. bu, benim açımdan hobi gibi bir şey. yani kural kitaplarını karıştırıp fantastik frp karakterleri yaratmak. çok senedir yapıyorum bunu yani. okuyan birkaç kişinin de ilgisini çekebileceğini ve hatta işine yarayabileceğini düşünüyorum o kısımların. ama aslında kendi keyfim ve zevkim için böylesi devasa bir yazıya giriştim diyebilirim. umarım midnight'ı masaüstü oyunlarda (bkz: ttrpg) oynama fırsatı/zamanı da bulurum bir gün. burada adeta bir sample npc yaratıyormuşçasına tasarladığım karakterlerden biriyle 1. seviyeden başlamak süper olurdu valla. hatta belki de sonra diğeriyle. ille de caster olacağım bu arada. şu alemde baldur's gate dışında bana hiçbir oyun, fighter falan oynatamaz! ama acaba bu yazıda dizayn ettiğim büyücü karakterlerle öyle ileri seviyelere ve kafamda kurguladığım gibi ulaşabilir miydim?.. işte o hiç belli olmaz!

böyle bir yazı yazmam beni bile şaşırttı açıkçası. demek ki bu denli ilgimi celbetmiş bu midnight. aman, sabahlar olmasın mı diyim, ne diyim?.. * yüzüklerin efendisi kitaplarını/filmlerini sevenler, midnight'ı da sever bence. veya sevebilir diyeyim. bunu film için söyleyemem gerçi. beğenenlere de rastladım da genelde beğenilmeyen bir film olmuş bu, gözlemlediğim kadarıyla. ama o beğenmediğini söyleyenlerin büyük bölümünün, fantastik filmlerden/dünyalardan olmasa da midnight'ın setting'inden habersiz oldukları kanısındayım. neyse, herkesin keyfi ve zevki kendine...

neyse, şimdi film tanıtımıyla bu destansı yazım başlıyor...


midnight chronicles

2009'da izleyicisiyle buluşan fantastik amerikan filmidir. zannımca düşük bütçeli bir yapımdır. yani bu denli "iddialı" bir prodüksiyon için. bundan tam emin olamıyorumdur zira bazı oyuncular gerçekten çok klas ama emin gibiyim zira böyle oyuncular, hiç para almadan bile bunun gibi filmlerde oynayabiliyorlar. yani yapıtta oyunculuk dersi veren bazı, tiyatro kökenli olduğunu düşündüğüm kişiler cüzdanlarını değil gönüllerini rehber yapmışlardır bu fantastik serüvenlerinde kuvvetle muhtemeldir ki. bir kritik yazısında okuduğuma göre buradaki oyuncular gerçekten de tiyatro oyuncuları, televizyon reklamı oyuncuları ve minneapolis'taki twin cities bazlı bağımsız film yeteneklerinden oluşuyormuş.

eser, düşük bütçeli olsa da cgi kullanımı / görsel efektleri gayet iyi sayılabilir ve kimi bilgisayarla yapılmış manzara görüntüleri epey inandırıcı. zaten midnight chronicles, atmosfere fazlaca ağırlık verilmiş bir yapım ve bu konuda son derece titiz çalıştıkları belli yetkililerin. buna, kostümleri ve orkları da ekleyin, bir de "the beast" ile çarpın; alın size muazzam bir fantezi filmi.

çekimleri 2006'da tamamlanmış sonrasındaki post-prodüksiyon süreci de epey uzamış sanırım. minneapolis'in hemen dışındaki bir ardiyede çekilmiş filmin iç mekan sahneleri ve bolca yeşil arka plan ve set ekipmanı kullanılmış buralarda, tahmin edileceği üzere. dış mekan çekimleri ise pepin/wisconsin ve chaska/minnesota'da gerçekleştirilmiş. özellikle de "orta çağ avrupa köyü" havasını aldığımız yerlerin pepin köyünde çekildiğini tahmin ediyorum. bunu düşündükten sonra film ekibinden birinin filmdeki tek gerçek materyal setin fantastik blackweir's gate'te geçen sahneler için pepin'de kurulduğunu söylediğini okudum mesela ki bu da tezimi güçlendiriyor. bu setin haricindekilerin hepsini stüdyoda halletmişler.

15-20 kişilik tam zamanlı çalışan bir ekip uğraşmış filmle. bu paragraftaki ve üst paragraftaki bilgileri post-prodüksiyon koordinasyonundan ve filmin internet sitesinden sorumlu olan biri bir forumda vermiş. * bütçe sorusunu biraz geçiştirmiş olsa da yine de filmin düşük bütçeli olduğunu ima ediyor bence ki bahsettiği masraflar zaten elzem olan şeyler: ulaşım, otel ücretleri, stüdyo kirası vs. 15-20 kişilik bir full-time çalışan ekip de olunca "sıfır bütçeli" bir film de olamaz bu tabii. yalnız bir de fx çekimleri olmuş ve vfx için de bir ekip epey uğraşmış stüdyoda pazartesiden cumaya her gün çalışarak. ki bunlar da o 15-20 kişiye dahil mi yoksa ayrı bir ekip mi tam anlayamadım ilgili kişinin açıklamalarından. filmin bittikten sonra çıkan "credits" kısmından bunu öğrenebilirdim de kim uğraşır şimdi bununla allasen? *

oyunculuklar da demiştim... bazı oyunculuklar cidden de muhteşem filmde ve diğerlerine de kötü diyemem. hatta yapıtın oyuncu kadrosundaki belki tüm isimler önemli ve dikkat çekici rollerde oynayabilirlermiş gibi geldi bana ama bazılarına nispeten silik rollerin/karakterlerin uygun görülmüş olması muhtemeldir. bana göre her karakterin "oyunculuk parçalamasına" gerek yok ve gerçek hayatta da silik takılan insanlar var; yani bana hep yersiz gelmiştir, çok etkileyici olmayan karakterlerin aktörlerine direkt "kötü oyuncu" yaftasının yapıştırılması.

burada oyunculuklar kadar eksantrik bazı karakterler de dikkati çekiyor ki bu girift bir konudur her zaman esasen. yani yapımda bizim dizilerde "hanımağa" denen tipte bir kadın karakter bile var ki kendisinin kostümü olsun, konuşması olsun, oyunculuğu olsun 10 numara 5 yıldız diyebilirim. veya suspiria (1977)'daki helena markos gibi ürpertici bir karakter... hakikaten bir korku filminden fırlamış gibiydi. hele o gözleri... spoiler vermeyeyim de görür görmez "gözlerinden" tanırsınız kendisini, bu bahsimden sonra. *

yapıtın konusu biraz tuhaf ama bana göre kesinlikle olumlu anlamda sıra dışı. gaelen isimli, silik bir başkahramanımız var ve kendisinin çok da önemli bir rolü yok gibi görünüyor senaryoda; lakin aslında varmış ve bunu filmin sonunda anlıyoruz ama bunu devam filmlerine saklamışlar gibi görünüyor ve o "sequel"lar bu zamana kadar gelmediyse daha da hiç gelmez herhalde.

bir de "evil" bir başkarakterimiz var eserde ve kendisi hiç de geri planda kalmıyor; zaten onun ne anasının gözü olduğu daha filmin en başlarında bellettiriliyor izleyicilerine. charles hubbell'ın başarıyla oynadığı bu mag kiln isimli büyücü/rahip cidden de d&d ve türevi fantastik alemlerde rastladığımız "evil cleric/mage" tiplemelerine uyuyor ve etkileyici olmayı başarabiliyor.

kendisi bir legate. yani bir cleric/priest aslında: dark priest of izrador.


şimdi biraz da "midnight" evreninde (campaign setting'inde) işler nasıl yürüyormuş, ona eğilelim. hatta epey bilgi de vereyim ama ağırlıkla büyüler ve büyücülerle sınırlı tutacağım alttaki uzun içeriği. sonlarda yeniden filme döneceğim.

öncelikle; midnight, fantasy flight games'in yayımladığı ve ttrpg oyunları için yaratılan/üretilen bir şey ve d20 sisteminin baz alındığı bir sistemi var. official d&d ürünlerinden olmasa da yine de bu bağlamda içeriği olan bir şey. 3rd party d&d content deniyor böyle işlere. yine de midnight'taki büyü sistemi d&d'de alışık olduğumuzdan çok farklı ki 3rd party ürünlerde aslında böylesi bir farklılığa pek rastlamayız.

midnight'taki büyü mevzusuyla girelim... bu "dünyada" büyü yapabilmek çok senedir, hatta against the shadow kaynağına göre 100 yıldır yasaklanmış bir şey ve sadece legate denen dark priest'ler/cleric'ler özgürce "divine magic"lerini yapabiliyorlar. channeler denen büyücülere nadiren rastlanabilse de bunları da legate'ler avlamakla meşgul, yakalayabilirlerse. midnight'ta üç tür büyü var: channeled, divine ve innate. divine büyüler normalde tanrılar vasıtasıyla yapılan büyüler olsalar da midnight dünyasına kötü tanrı izrador hükmettiği için burada o tanrısal mucizeler az ve hatta galiba izrador'un "dark" merifetleri dışında yok, yani karakterleri kötülüğe sürükleyen bir şey olabiliyor divine magic, bu yüzden. eredane'in son çağının mutlak ve dualara/dileklere yanıt veren tek tanrısı izrador olduğu için divine magic'in nasıl olduğunu daha fazla açmama gerek yok. innate magic ise dışarıdan değil de karakterlerin kendi içlerinden meydana gelen büyü. bu, bazı fantastik yaratıklara özgü "primal" ve tehlikeli bir büyü türü, ayrıca halfling'lerin "hedge magic"leri ve elf'lerin içgüdüsel büyüleri de bu kapsama dahil. son olaraksa oyuncuların karakterleri vasıtasıyla en çok kullandığı channeled magic var. bunlarsa etraftaki enerji ve gücün manipüle edilip mucizevi etkiler yaratılması olarak özetlenebilir.

d&d'nin core book'larındaki arcane wizard/sorcerer büyülerine ek olarak bard ve druid (bu biraz enteresan ama mantıksız da değil zira izrador'a hizmet etmeyen bir divine caster olabilmek mümkün değil midnight'ta) büyülerinin midnight'a uyarlanması olarak görebiliriz channeled büyü çeşidini. druid prestige class'ından (bu prestige class şeysiyle ilgili bayağı şeyden bahsedeceğim aşağıda) eminim de midnight'ın bir kaynağında bard diye de bir prestige class görmüş müydüm... galiba yoktu ama olabilir de. bardic magic kesin var ama. ama bu topraklarda büyücü olmak zor iş... bazen günde 1-2 büyüden fazlasını yapamazsınız midnight'ın katı kuralları yüzünden ve hatta kendi canınızdan can gitmesini göze almanız gerekebilir, spell energy point'leriniz tükenmişse... ama neyse ki spell-like ability'ler diye bir şey var. core class'ınızdan, prestige class'ınızdan veya class'larınızdan ve heroic path'ınız ve hatta o yoldan gidenler için legendary character'ınızdan böyle şeyler edinebiliyorsunuz ve bunların her birini günde birer kere ya da daha fazla uygulayabiliyorsunuz ve bunlarda spell energy point harcamak diye bir şey yok. (legendary path'larda power level'ınız başına kullanmak falan vardı galiba.)

yanlış bilmiyorsam midnight rpg'si evreninde legate'ler channeler denen "wizard"lar kadar üst büyücü güçlerine (level'dan bahsetmiyorum) ulaşamasalar da gene de efektif bir "class". yani d&d'deki "cleric" class'ı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken tipler bunlar ama evil'lar tabii çoğu ve bir kısmı neutral (aralarında good olduğunu/olabileceğini zannetmiyorum). ve midnight evreninde gerçek anlamda "divine magic" uygulayabilen tek class zira midnight'taki diğer tanrılar nanay olmuş, izrador'un karanlık marifetleriyle. servants of shadow (gölgenin hizmetkarları) kapsamında, npc olarak yer verilmiş legate class'ına midnight campaign setting 2e'de'de yani oynanabilir/playable bir karakter değil (ilk core rulebook edisyonunda ise npc değil de core classes arasında geçiyordu galiba). legate'ler da ikiye ayrılıyor "background"ları bakımından: bir grubun ataları zaten izrador'a tapan kişiler ve bu karanlık tanrı'nın üretim/döllenme programına kendilerini teslim ediyorlar ve onların soyundan gelenler de doğuştan legate oluyor. bunlar, gölge kilisesinin (shadow church) en sadık ve kötücül üyeleri oluyor ve gölge'nin hakimiyetinde yüksek yerlere gelince yozlaşmaya en meyillileri oluyor. diğer grup ise çocukken ailesinden çalınan ve doktrinlerle gölge'nin öğretilerinin yolunu takip etmeleri sağlanan küçük çocuklardan veya kara kule theros obsidia'ya kendi karanlık ruhlarının rehberliğinde gelenlerden oluşuyor. bunlar, ilk grup göz önüne alındığında ikinci sınıf rahip sınıfında oluyorlar ve her zaman en tehlikeli görevler bu, doğuştan legate olmayanlara veriliyor. bu ikinci grup ayrıca daha az sadık oluyor ve genelde bu sınıftaki rahiplerin kendi ajandaları oluyor; yapmaları gereken görevleri dışında da bu ajandalarını takip edip ilerlemek hedefinde oluyorlar.

d&d'de normalde wizard'larla ve sorcerer'larla büyücülük kudreti bağlamında hiçbir diğer caster boy ölçüşemez ama midnight'taki ilk bakışta "cleric" class'ı gibi görülen legate'lerden tam emin olamam ve şu anda bunu anlayabilmek için campaign setting tablolarıyla ekstra haşır neşir olmak istemiyorum . midnight da official bir d&d campaign setting'i olmasa da o kurallarla yaratılmış bir "evren" ağırlıkla (ki bundan sapılan şeyleri de ilgili açıklamalarında belirtmişler) ve bence sanki burada da channeler'lar büyü gücü bakımından daha üstündür gibime geliyor. bir de midnight'ın sisteminde/kurallarında zaten büyü yapabilmek belirli sebeplerle çok kısıtlanmış bir şey. özellikle shadow church'ün bu konuda sıkı yasakları var ve izrador'un legate'leri zaten nadir olan channeler'ları avlayıp işlerini bitirmekle meşgul; bence bire bir kapışmada bunu yapamaz sıradan legate'ler ama tabii çok rahipli bir organizasyon ve tek tük takılan channeler'lardan bahsediyoruz... ve, burada adeta kötü biten bir lotr senaryosundan sonrası işleniyor gibi düşünmek lazım. yani kötü tanrı zaferini ilan ediyor ve burada "avlananlar" iyiler oluyor. bu arada midnight setting'inde de, başlığın asıl konusu olan midnight chronicles filminde de lotr'den gelen derin ilhamlar bayağı bariz. ama fantazya camiasında tolkien ilhamları normalde negatif algılanmaz zaten ve gördüğüm kadarıyla bu bağlamda da konu bu şekilde.

bu arada yukarıda ismen bahsetmiştim, midnight'ta heroic paths denen bir şey var. bunlardan bir tanesini daha ilk level'dayken seçebiliyorsunuz ve sonra core class'ınız, prestige class'ınız/class'larınız ve olursa legendary character olarak devam ettiğiniz karakterinizle birlikte bu heroic path'ta yürüyorsunuz. ciddi ability'ler, stat boost'ları falan kazandıran bir şey, bu heroic path denen şey. ve bu bağlamdaki seçenekleriniz de oldukça fazla fakat sadece bir/tek heroic path'ten yürüyebiliyorsunuz ve bunu oyunun en başında seçmeniz gerekiyor. level 20'ye kadarki progression'ları çizilmiş bunların ama aslında epik seviyelere geçmek de mümkün, midnight'ta. zaten belirli bir örüntüsü var, seviye atladıkça ne gibi ability'ler ve başka şeyler edindiğinizin ve bunu devam ettirmek de öyle zor bir şey değil. dm'inizi ikna edebilirseniz official ve hatta 3rd party d&d kaynaklarından da başka prestige class'ları midnight'a uyarlayabilirsiniz tabii ama bu bayağı bir iş... yani midnight'taki büyü sistemi cidden bayağı farklı, oralarda alışılanlardan ve çok uğraştırabilir bu tarz uyarlamalar.

heroic path'lar... bana göre legate'lerden saklanarak gezebilmek için shadow walker heroic path'ından gitmek son derece akıllıca olabilir. izrador'un gölgesinin düştüğü topraklarda siz de neden gölgemsi özelliklere sahip bir kahraman olmayasınız ki? evet, başkaları sizin de gölgelerin hizmetkarlarından biri olduğunuzu sanabilir ama vücut bütünlüğünüz için gölgelerle bir olan bir karakter olmanız son derece avantajlı ve de zaten uygun fırsatlarda, gölgelerin ardından kötülere ölümcül darbeler de vurabilirsiniz. bazen böyle kahramanlıklar, açıktan savaşmaktan bile daha efektif olabilir. bu tabii dnd'deki shadowdancer gibi bir şey, yani aslında rogue/thief gibi karakterler için biçilmiş kaftan bir şey.

yine bu izrador'dan gücünü alan gölge hizmetkarlarının ekstra kudretli elitlerinden doğrudan savaşmaktan olabildiğince kaçınılarak gidilebilecek bir yol daha var... bu da onların içine karışmak... ne demişler: "dostunu yakın, düşmanını daha yakın tut." ancak bunu her karakterle yapamazsınız. elbette ki yine greater legate'lere karşı dikkatli olmanız gerekir, bu bahsedeceğim yoldan giderseniz dahi. hatta "secretive" bir karakteri oynamayı tam beceremem derseniz de normal legate'lerle de yolunuzun pek kesişmemesini sağlamaya çalışabilirsiniz. channeler'lar için de collaborator prestige class'ı var ki bunda, golgenin hizmetkarlarıyla —en çok da orklarla ki zaten buralar hep ork sayılır ama goblin'ler ve insanlar da olabilir ve belki bunların iç içe yaşadığı çeşitli topluluklar da olabilir— blöfler veya iknalar vasıtasıyla münasebet kurabiliyorsunuz; bluff ve diplomacy skill'leri anahtar burada ve kurallara göre deceitful veya negatiator feat'lerinden birini almanız şart, bu yolda yürüyebilmeniz için. chaotic neutral veya true neutral olmanız şartı var bu prestige class'ı seçebilmeniz için ki zaten bu "evil"ların arasında bir "non-evil" olarak başka türlü rahat da edemezsiniz, alignment'ınızı gizleyebilmeniz de son derece zor olur. tabii mesela shadow walker heroic path'ını seçerseniz onlarda undetectable alignment özelliği var, günde 1-2 kere kullanabildiğiniz. yani idare edebiliteniz var durumu, belli şartlarda ama gene de o kadar da kolay bir şey değil bu.

collaborator olarak bu gölgenin hizmetkarlarını kandırabilirsiniz de onları iletişim becerilerinizle, negotiate ederek bir şeylere ikna da edebilirsiniz. hatta onların yerleşim yerlerinde bir şekilde yöneticileri gibi bir şey olabiliyorsunuz böylelikle; siz yönetimini ele aldığınız yerlerde bulunduğunuz sürece ve izrador'a açıkça düşman olduğunuzu belli eden şeyler yapmadığınız/söylemediğiniz takdirde onlara belli sınırlarla task'ler verebiliyorsunuz. mesela bir yeri soydurup oradan yağmalanan magic item'lar edindiniz, "bunlar legate'lere gidecek" diye onları kandırmanız gerekebiliyor. yalnız siz yönetimini aldığınız bölge(ler)den ayrılırsanız peşinizden gelmiyorlar. zaten bu gölge hizmetkarlarının en alt tabakasından olabilen orklar, goblinler ve/ya insanlardan oluşan, yönettiğiniz kişilerle öyle güçlü bir ordu falan kullanabilmeniz mümkün değil. ama onları kurnazca kullanırsanız umulmadık kapıları da açabilirsiniz tabii ki. sonuçta yine de servants of shadow'un en alt rank'lerindekiler de olsa, izrador'un ordularında yer alabilen kişiler bunlar. üst rütbelerdekilerle belirli münasebetlere sokabilirsiniz onları, yeterince iyi ve entrikalı planlamalar ve başarılı bir taktisyenlikle. hatta, bana göre sanki mesela en alt rütbelerdeki bir legate'in de aralarında olduğu "follower"larınız var diyelim ve o legate, sonrasında üst rütbelere ulaşırsa belki size hizmet etmez artık fakat ona hala sözünüzü geçirebilip onu kullanabilirsiniz (manipüle edebilirsiniz) belli amaçlarınız için, önceki muhabbetinizin sağlayabileceği avantajlarla.

bilhassa da role-playing için çok eğlenceli bir karakter bence collaborator ile devam edilen channeler. tehlikeli de elbette. ve bu ikisinin birleşimi olarak: heyecanlı! black tongue denen meşum dili de bilmeniz gerekiyor bir collaborator olabilmeniz için ve erenlander ırkını seçerseniz bu mümkün ki bir de bu prestige class'tan ilerledikçe obsidian tongue adlı bir beceri kazanıyorsunuz ve bunu geliştirerek mesela orc'ların mizahını becerebilip gölge'nin ajanlarının şüphesini çekmemeyi başarabilirsiniz. yalnız izrador'un hizmetkarlarından obsidian tongue ability'niz çerçevesinde taleplerde bulunursanız mütevazı takılmanız elzem. ayrıca yine aynı prestige class'ta ilerlerseniz demon'ları bile kandırabilme ve onları ikna etme güçleriniz oluyor ve level atladıkça artıyor. imp bir hireling'iniz de olabiliyor ki bu normal hireling'lerden farklı, şöyle ki siz level atladıkça o da güçleniyor.

ayrıca, immunity to fear da kazanıyorsunuz collaborator olarak level atlarsanız ki sihir bazlı olsun olmasın korku (fear) olayına tümden bağışıklık kazanıyorsunuz. bu biraz da gerekli aslında, içlerine girdiğiniz tipler göz önüne alındığında... zaten bu prestige class'tan kazandığınız spell energy point'leriniz de channler level'larındaki kazandıklarınızla "stack"leniyor ama aşağılarda bahsedip detaylandıracağım living nexus'tan ilerleyen hermetic channeler karakter gibi manyak seviyelere de ulaşamazsınız collaborator ile ki burada "character level"dan da bahsetmiyorum; o tür bir karakter (channeler - wizard - living nexus) bonus spell energy points konusunda da aşırı abarabiliyor yani. yine de, kendince çok güzellikleri de var collaborator olmanın... shadow-tapping ile birlikte izrador'un seçtiğiniz 2 domain'indeki ability'lere ve büyülere ulaşabilmenizden bahsedebilirim mesela ki bunların bildiğiniz spell school'lardan birini kapsayıp kapsamaması fark etmiyor. ama şeyi tam anlamadım... bu izrador's domains, normalde legate'ler için olan bir şey ki official d&d'de de bu domain olayları priest'ler içindir. orada da wearer of purple prestige class'ıyla belli cleric domain'lerine erişimini olabiliyor. anlamadığım nokta bu değil. "any" denmiş, seçebileceğimiz 2 domain için, collaborator ile. ama legate'ler için neutral ise evil domain'ini seçemez denmiş. bir hata mı oldu, yoksa collaborator'ın neutral iken seçebilmesi ekstra bir güzellik mi, emin olamadım. sonuçta kural kitapları esastır ve evil domain'i seçerim ben istersem, hacı. süper bir şey bu domain mevzusu, bu arada! ama gene bu bağlamdaki spell level'larınız ve spell energy point'lerinizde aynı standart uygulanıyor. zaten spell-like ability olarak verilseydi bu büyüler ve level limiti olmasaydı über güçlü bir karakter olurdunuz. neyse, collaborator'ın getirdiği kazanımların arasındaki dark invitation ile birlikte ise conjuration okulu bazında greater spellcasting feat'ini bedavaya alıyorsunuz. savvy host ise daha bile hayvani... hem augment summoning feat'ini bedavaya ve prerequisite'lerini karşılayamasanız dahi alıyorsunuz böylece, hem de 18. seviyedeki bir büyücü efektifliğinde, o caster level'ındaymışsınızcasına) ve tongues büyüsü etkisindeymişsinizcesine o summon'larınızla iletişim kurabiliyorsunuz. zaten collaborator, seçebildiğiniz seviyelerdeki iki summon monster büyüsünü size doğrudan hediye ediyor, gerekli level'lara ulaştığınızda. benim tasarladığım karakterle ikincisinde 7. seviye büyü (summon monster vii) olarak alabilirsiniz galiba ve bu da çok güçlü summon'lar demek.

diğer kaynaklara da göz atmak gerekiyor bu konuda belki ama core rulebook'a (2nd edition) baktığımda... büyü enerji puanları konusu için spell talisman ve greater spell talisman olayına da girilmesi çok mantıklı olur ve hatta bu adeta elzem bence. mesela spell talisman olarak, collaborator'dan gelen en yüksek seviyedeki summon monster büyüsü tılsımı, greater spell talisman olarak da direkt greater conjuration okulunu tümden kapsayan tılsıma sahip olmak, kulağa hiç de mantıksız gelmiyor, üst paragrafta bahsettiğim bilgiler ışığında. yine de, tüm kaynakları taramak vasıtasıyla daha iyi seçimlere de ulaşılabilir tabii ve item, feat vb. konularda da bu, kaynaklara hakim olma konusu çok mühimsenmesi gereken bir şey. bu tılsımlar, collaborator olarak devam edilen, tasarladığım karakter için bayağı gerekli ama zira yine dediğim gibi, hermetic channeler + wizard + living nexus gibi bol olmuyor harcayabileceğiniz maksimum büyü enerjisi puanlarınız ve bu tılsımlar, bu karakterle zaten az sayıda olabilen büyü puanlarınızı size daha az harcatıyor, talisman'lar için seçtiğiniz büyü okulu (greater) ve büyü (normal) söz konusu olduğunda (ve stack'leniyor bu etkiler, uyumlu seçerseniz). mis. talisman feat'leriyle birlikte ritual magic feat'i ve dolayısıyla ritual'ları da değerlendirmek güzel olur, büyü enerjilerinizde ve efektifliğinizde daha da fazla avantajlar elde edebilmeniz için. işin aslı, midnight'ın tüm kaynaklarını tarayıp bu bağlamda size avantajlar sağlayacak her şeyi değerlendirmelisiniz.

ama tabii aşağıda bahsedeceğim, benim tercih ettiğim speaker yerine dragonblooded heroic path'ını seçerseniz de bu bakımdan ve hatta genel olarak "büyücülük" bakımından daha da efektif bir karakter de yaratabilirsiniz ama tabii her ikisinin de birbirine karşı avantajları ve dezavantajları olur; dragonblooded'da, speaker'ın sağladığı charisma boost'u yok mesela ki bu (charisma), benim tasarladığım karakterin büyüleri için baz alınan stat. biraz da herkesin tercihine kalmış. ben, göreceğiniz gibi speaker'ı daha uygun gördüm kendime, ve özellikle de bu karaktere; hem bahşettiği kazanımları beğendim hem de role-playing açısından bana daha uygun göründü o yol; ezcümle, collaborator ve speaker, birbirini müthiş iyi tamamlıyor bence. oraya buraya büyü yağdırırım ben sürekli diyenler için de dragonblooded, core rulebook'ta duruyor. (bu arada "core rulebook" diye bahsediyorum hatta kaynaklar arasına da öyle yazacağım alta ama "midnight 2nd edition rulebook" da denmiş buna. bu, kaynağın kapağında böyle yazmasa da midnight'ın ana kural kitabı bu, sonuçta. core rulebook denince official d&d 3.5 core rulebook gibi anlaşılmaması gerekiyor.)

collaborator prestige class'ında level 10'a ulaştığınızda ise respect geliyor çok önemli bir kazanım olarak. gölgenin hizmetkarları bu vesileyle artık size saygı duyuyor ve leadership feat'ini de elde ettiğiniz için size hizmet ediyorlar bu karanlık varlıklar. tabii ki burada kudretli gölge hizmetkarlarından bahsetmiyorum zira onları en düşük rütbelerdeki gölge hizmetkarları ve ayaktakımıyla karıştırmak ölümcül bir hata olur. lakin, bu demek değil ki collaborator'ın getirdiği kazanımları kullanmayı sadece bu alt rütbelerdeki gölge hizmetkarları ve ayaktakımıyla ilgili şeylerle sınırlamak zorundasınız... elbette değilsiniz. obsidian tongue ability'nizin tanımında "servants of izrador" denmiş ve bunların arasında greater legate'ler de olabilir, buna göre. hatta über güçlü night kings denen varlıklardan biriyle talihsizce yollarınız kesişirse, onların üzerinde de kendinizi sıyırmak için bu ability'yi kullanabilirsiniz, en azından bunu deneyebilirsiniz. bunların hepsi "servants of shadow", neticede. yani; gölge'nin hizmetkarları ile olan interaksiyonlarınızda bluff, diplomacy, ve gather ınformation check'lerinize +10 bonus alıyorsunuz, level 9 bir collaborator olup da obsidian tongue bonusunuz maksimize olunca. bu, özellikle de mesela sizin bir nevi hükmettiğiniz bir bölgeye teftiş için gelen legate'ler üzerinde çok işe yarayabilir. şüphe çekmemeniz gerekiyor sonuçta ve diplomacy kullanmanız önemli ve yeri geldiğinde onlara blöf de yapmanız gerekebilir. ayrıca gather information da mühim tabii. ve gölge ajanlarıyla girdiğiniz interaksiyonlarda bu check'lerin hepsinde +10 bonus kazandırıyor obsidian tongue. mis. demin bahsettiğim respect ile ilgili de şunu ekleyeyim: leadership score'unuz değişirse bu, bulunduğunuz bölgeden ayrılıp başka bir yerde yeni "followers" edinirseniz dahi sizinle birlikte geliyor. yani öyle "temiz bir sayfa açmak" diye bir şey yok. gavurların deyişiyle, "word travels quickly". bu sebeple de bu score'unuzu yüksek tutmalısınız.

bu, yukarıda bahsettiğim collaborator, birçok bakımdan benim için çok ideal bir seçim, gerçekten de. heroic path olarak da speaker'ı seçerim ve olayı bitiririm ki channeler/collaborator class'larıyla birlikte seçilebilecek en iyi heroic path bu zaten, en azından benim açımdan. yukarıda bahsettiğim obsidian tongue ile birlikte speaker'dan gelen persuasive speaker ability'si de süper ki bunda, servants of shadows da dahil olmak üzere herkes ve her tür yaratıkla verbal persuasion gerektiğindeki charisma-based check'lerinize çok iyi bonuslar alıyorsunuz. comprehend languages ve tongues büyülerini de spell-like ability olarak yapmanıza olanak sağlıyor bu heroic path ki adeta bir iletişim canavarı oluyorsunuz yani böylelikle. channeler'dan sonra collaborator prestige class'a geçtiğiniz için bir specialist wizard olmasanız da teknik olarak (mesela channeler'dan wizard'a geçerseniz bir nevi öyle oluyorsunuz "wizardcraft" ability'niz dolayısıyla), her büyü okuluna da, en azından çok ileriki level'lara çıkmadan hakim olamazsınız. divination büyü okulunu da seçmezsiniz herhalde, belki çok ileriki level'larda seçebilirsiniz tabii ama öncelikle bir büyü okulunun greater'ını seçmeniz de daha mantıklı olabilir. o yüzden, bu iki spell-like ability önemli (ki aslında sahip olacağınız tüm spell-like ability'ler mühim, hem bu bakımdan hem de zaten çok olmayan spell energy point'lerinizi harcamamaları yönünden) ki comprehend languages'de bilmediğiniz/anlamadığınız diller gibi yazılı metinleri anlama becerisi de kazanıyorsunuz ama bunları konuşma veya yazma becerisini kazanamıyorsunuz. tongues'da ise dokunduğunuz herhangi zeki ve konuşabilen bir kişi veya varlığı anlayıp onunla konuşabiliyorsunuz, belirli bir süre. language savant'tan da aşağıda bahsedeceğim. zaten collaborator olmak için de true neutral veya chaotic neutral olmak şartı var (bundan galiba bahsetmiştim) ki kendimi hep chaotic neutral biri olarak görmüşümdür. charismatic channeler ve collaborator birbirlerini çok iyi tamamlıyorlar ki zaten collaborator olabilmeniz için gereken "skills: bluff 8 ranks, diplomacy 8 ranks, sense motive 8 ranks" requirement'larını hermetic channeler karşılayamıyor veya çok ileriki level'larda karşılayabilir zaten (onun cross-skill'leri bunlar). charismatic channeler ise bunu karşılıyor zira additional class skill'leri arasında bu üçü de var.

speaker da karakteri derinleştirip daha da güçlendiriyor ki charisma score boost'ları muazzam mesela; ek olarak da sadece kelimelerinizle kapıları yerle bir edebiliyorsunuz ve buna benzer, karakterleri de dize getirebildiğiniz power word'leriniz var. persuasive speaker da oluyorsunuz ve bu, charisma based skill check'lerinize çok iyi bonuslar veriyor, mevzubahis konuşma bazlı persuasion gerektiren vaziyetlerse. bundan da galiba bahsetmiştim. haha. speaker olmanızın beraberinde getirdiği en hayvani iyi şeylerden biriyse bir language savant olabilmeniz. herhangi ama herhangi bir dil, siz konuşanları duyabilirken, 10 dakika konuşulduğunda o dili tamamen öğrenebiliyorsunuz ve günün geri kalanında sanki o dil ana diliniz gibi konuşabiliyorsunuz. yani bu tarz fantastik eserlerde ne yaratıklar var... onlardan herhangi biri ile ilk defa karşılaştınız mesela. ilk defa gördüğünüz bu yaratıklar 10 dakika kendi aralarında konuştular yanınızda veya bir yere gizlenip onların diyaloglarını dinlediniz... hoop, o dili tamamen öğrenip onlarla diyalog kurabiliyorsunuz. işte bundan ilk defa bahsediyorum. hehe. speaker'ın bazı ability'leri de özellikle de izrador'a hizmet etmediğinizin, yani bir gölge hizmetkarı olmadığınızın anlaşılmaması veya anlaşıldığında kendinizi ilgili ortamdan kurtarabilmeniz için de kilit rol oynayabilir. veya, mesela bir orka, normalde foyanızın ortaya çıkacağı bir komut vermek istediğinizde. sonuçta "sözünüzü geçirebilen" birisiniz. *

yani şöyle bir karakter böyle bir tiplemeyle oynayabilmek için biçilmiş kaftan: lvl 15 cn speaker - channeler 5 / collaborator 10. midnight'taki büyü sisteminin epey farklı olduğunu söylemiştim. burada karakter level'ınızı ikiye böldüğünüzdeki sayıdaki level'da büyü yapabiliyorsunuz, büyü puanlarınız yetiyorsa (işte asıl farklılık bu. slot'lar ve büyü öğrenme/yapma sınırı falan yok bu sistemde. enerjiniz yettiğince büyü yapabiliyorsunuz). ama channeler level'larınız ve mevzubahis collaborator level'larınız üst üste ekleniyor (stack) ve channeler (ve stack'lenen class) level'larınız başka prestige class'ınızınkinden (varsa) yüksekse +1 bonus oluyor. yani bahsettiğim level 15 karakter, bu bağlamda level 16 gibi değerlendiriliyor ve 8. seviyedeki büyüleri yapabiliyor böylelikle ki bu zaten çok güçlü bir büyücü olmanız demek. (üstlerde monster summoning'de bahsettiğim 7. level'ı da böyle hesaplamıştım; 13. seviye olunuyor ilgili yerde ve level 14 gibi hesaplanıyor.) ek olarak, channeler'ın hit die'ı d6 iken (ki bu official d&d 3e/3.5e'deki sorcerer ve wizard'ların d4'ünden zaten üstün), collaborator'a geçtiğiniz anda hit die'ınız d8 oluyor ve bu süper bir şey bir büyücü için. ayrıca, charismatic channeler, collaborator ve speaker'ın hiçbir önemli ability'si birbiriyle çakışmıyor, yani ingilizce deyişle "redundant" olmuyor ve bu da çok önemli. örneğin "charismatic" diye (evet, ismi bu) yine charisma'ya bonuslar veren bir heroic path de var, speaker'ın yerine seçilebilecek olan. ama bundaki leadership bonus feat'i ve collaborator class'ında 10. seviyeye ulaştığınızdaki "respect (ex)" aynı görevi görüyor ki bu, bunlardan birinin boşa gitmesi anlamına geliyor.

bu karakter yaratımındaki gözüme çarpan tek ciddi falso, bonus feat'ler konusunda çok sınırlı kalması. channeler olarak level 4'te bir bonus feat alabiliyorsunuz (level 5'ten sonra collaborator'a geçildiğini varsayarsak). seçtiğiniz ırkınız da 1 veya 2 ekstra feat veriyor ve birkaç level'da bir birer feat kazandırıyor. o kadar. collaborator prestige class'ı da bazı önemli feat'ler edinmenize vesile olsa da, cidden kazanabildiğiniz feat sayısı, hermetic tradition'dan gidip wizard ve living nexus'a geçilen karakterin yanından bile geçemez. yani, altlarda oluşturduğum epik hermetic channeler karakter adeta feat'lere boğuluyor diyebiliriz. bir de speaker olarak level 20'lik bir karakter yaratmadığım için power word: charming, greater shout gibi bazı ability'leri ve 4. charisma score boost'unu alamıyorum bu heroic path'ten (bunlar da bu prestige class'ın verdiği şeyler, ancak level 20'ye ulaşabildiğinizde). belki günün birinde bu karakteri level 20 yaparım, kaynakları yeniden bir tarayıp "işte budur!" diyebileceğim bir prestige class daha bulursam. yine de, böyle de gayet süper bir karakter oldu bence zaten, o kadar da kusuru olsun. tüm bunlara rağmen, altta bahsedeceğim tabloda living nexus için feat'lerimin yarısından çoğunu feda etmeyi de düşünebilirim, collaborator olarak ilerledikten sonra. yani buna değebilir de... ama, bunu iyi düşünmek lazım. öncelikle, wizard'ın belli class avantajları yok ki salt" büyücülük kudreti" bakımından o, bir nevi specialist olduğu için daha önde. mesela spell energy point'lerim ne kadar yeterli olabilir?.. role-playing açısından ise... collaborator'ın servants of shadow'larla çok içli dışlı olabilirken aynı zamanda da sürekli power nexus (bu kavramdan, yazının ilerilerinde bahsedeceğim) arayışında olabilmesi ne kadar makul olur... ki zaten nadir olan bu power nexus'ların birinin bile yerini tespit edebilmeniz için aylarınızı harcamanız gerekiyor normalde ki bu süre, bir living nexus olsanız bile kısalsa da, yine de höt deyince bulamazsınız bunlardan. ayrıca, bir living nexus iseniz, legate'lerin öncelikli hedefisiniz. zaten bir living nexus olduğunuz ortaya çıkarsa bunun cezası istisnasız ölüm. collaborator olarak ise fazla şüphe çekmemeniz gerekiyor ve bunu yapabilirsiniz; role-playing açısından yeterince akıllı davranarak ve becerilerinizi doğru kullanarak. hem collaborator hem de living nexus olmak... işte bu çok büyük bir challenge gibi görünüyor.

bu arada mage başlığında "generalist wizard"ı yeğlediğimi söylemiştim ama midnight'ın setting'inde bana böyle bir karakter veya karakterler diyeyim, daha uygunmuş gibi geldi ve daha eğlenceli... ayrıca gene de sade karakterler aslında üstte çizdiklerim, benim felsefeme ters de sayılmaz ve d&d 3.5e'de sorcerer'da örneğin, düz sorcerer olarak level 20 olabilirsiniz ama wizard'da bir şekilde prestige class'larla devam etmek çok daha cazip. ben normalde d&d 3e/3.5'de de genelde generalist'liğinden fazla taviz vermeyen büyücü karakterler yaratırdım, yani prestige class'larını ona göre seçerdim. midnight da aynı d&d edisyonunu kullansa da burada collaborator'ın bahsettiğim avantajları ve özellikle de gölge'nin hizmetkarlarıyla bir şekilde iyi geçinebilmesi ve hatta onlara belli şeyleri yaptırabilmesi görmezden gelinemeyecek bir avantaj ve role-playing bakımından da müthiş zevkli bir tercih, bana göre. bunu da kim bilir kaç kere vurgulamışımdır. haha. yine de aslında channeler 5 / collaborator 10 ve x (başka bir prestige class) 5 şeklinde bir level 20 karakter de yaratılabilir, yani tek cazip seçenek living nexus olmayabilir bu konuda. yani üzerine daha fazla eğilirsem bu konunun ve elimdeki farklı kaynak kitapları bir kez daha o gözle karıştırırsam daha ideal bir karakter de yaratabilirim belki. ama midnight'taki prestige class'lar arasında bunu leve 20'ye tamamlayacak bir sınıf da yok gibi görünüyor sanki. living nexus, göz önünde tutulabilir gerçi, yukarıda bahsettiğim gibi. aslında diğer d&d kaynaklarındaki prestige class'ların da midnight'a adapte edilebileceği söylenmiş kural kitabında ama bunun üzerinde biraz fazla çalışmak gerekiyor zira dediğim gibi, buradaki büyü sistemi resmi d&d 3e/3.5e'dekinden bayağı farklı. gelgelelim hermetic channeler olarak gidilirse epik bir ideal karakter yaratılabiliyor... bazı şeyleri yineliyorum zira yazı inanılmaz uzadı ve hatırlatmalar iyi olabilir diye düşünüyorum. neyse, şimdi o epik karatere tam gelelim.

channeler 7 / wizard 10 / living nexus 5 - yani toplamda 22. seviyede epik bir karakter. living nexus, bir legendary character. bu da tıpkı heroic path gibi, midnight'ın yarattığı orijinal bir üst prestige class gibi bir şey. biraz d&d 4e'deki epic destiny'yi akla getiriyor ki bu daha sonra gelen bir şey aslında. hermetic tradition'dan gitmeyen bir büyücü için böyle bir legendary character olabilmeniz pek mümkün olmayabilir. en azından üstlerde oluşturduğum karakter charismatic tradition'dan gidiyordu ve kendisinin living nexus'un requirement'ları arasında olan feat'leri karşılayabilmesi mümkün olsa bile bu requirement'lar için feat'lerinizin yarısından çoğunu falan bu uğurda harcamanız gerekiyor ki bu çok da ideal bir tablo gibi görünmüyor. yine de bu konuya eğileceğim bir zaman. yani bu az sayıdaki feat'imi living nexus olmak için harcasam bile, belki de buna değer. bakmışsınız collaborator bir living nexus olmuşum! *

role-playing olarak da bir mantığa oturtulması gerekiyor bunun tabii. üstlerde bahsettiğim gibi, hem collaborator hem de living nexus olmak hiç de rasyonel bir tercih olmayabilir. hermetic tradition'dan gidilirse ise ile hem class bazındaki available bonus feats olarak requirement'lar arasındaki item creation feat'lerinden almanız mümkün hem de prestige class olarak wizard'dan yürürseniz zaten sayısız feat daha kazanabiliyorsunuz. hele bir de heroic path olarak wiser'ı seçerseniz adeta feat içinde yüzüyorsunuz (speaker'ın sağladığı bonus feat'ler yok). ayrıca hermetic channeler -> wizard -> living nexus, bu class'ların uyumu ve role-playing açısından da daha ideal gibi. sonuçta yalnız başınıza olabileceğiniz için istediğiniz kadar zamanınızı power nexus'ları aramak için harcayabilirsiniz. ayrıca ulaştığınız level ve power nexus'lardan aldığınız kudret de birleştiğinde, izrador'un "dava"sına büyük zararlar verebilirsiniz, böyle bir karakterle. şu bilgiyi de mutlaka eklemek gerekiyor: living nexus olabilmeniz için sense nexus feat'ine sahip olabilmeniz de gerekiyor ki bu, aşırı nadir bir feat. bunu, bir party'de sadece bir karakter edinebiliyor ve o da anca dm'iniz izin verirse... zaten şöyle bir düşününce... 4-5 tane 22. seviye epik living nexus, izrador'u bitirebilir bile. yani bir deity'yi yok edemezler herhalde ama onun midnight dünyasındaki etkinliğine devasa darbeler vurabilirsiniz. bu denli "overpowered" olunamaması için de böyle bir sınırlandırma getirilmiştir diye düşünüyorum.

tabii benim kendime daha uygun bulduğum collaborator ile de izrador'a ciddi problemler yaşatabilirsiniz zira bu tür frp'lerde role-playing'le de inanılmaz şeyler başarılabiliyor. her şey kudret değil yani. ama tabii greater legate'lere falan level 15'ken pek bulaşmamanız akıllıca olur, teke tek yakalamadığınız sürece birini ve karşınızdaki sizden çok daha üst bir level'daysa. veya onlarla yolunuz kesişirse de channeler temelli ve gölge'ye hizmet etmeyen biri olduğunuzu veya amacınız kendi totonuzu korumak ve kurtarmak değilse de daha soylu bir ideal için savaşıyorsanız da bunu da ulu orta legate'lere açık etmemelisiniz. bir party iseniz farklı ve daha karmaşık entrikalar içeren yollar da izleyebilirsiniz elbette ama. party olmak. yani birkaç kişilik bir adventurer ekibi olmak... netice... "ver, ver elini, yıkalım karanlığı" mı olur, yoksa "nerde çokluk orada orkluk" mu?.. * tabii belki de dm'iniz sizi öyle yerlere sürükler ki bu anlattıklarımdan da bambaşka cinsten role-playing olaylarına girmeniz de gerekebilir. ben ağırlıkla "single player" içinmiş gibi tasarlamalar ve kurgular üretsem de aslında bu oyunlar genelde bir party olarak oynanır. gene de ben genelde, "el şeyiyle gerdeğe girmekten" pek hoşlanmadığımdan, kendisine de yeten karakterler yaratmayı tercih ederim normalde. bu demek değil ki party'deki diğerlerine ihtiyacım olmaz, öyle bir oyun oynuyorsam. işte yukarılarda bahsettiğim "generalist wizard" muhabbetiyle alakalı, bu dediğim şey. yani her durumda yapabilecek bir şeylerim olmalı diye düşünür ve planlamamı o şekilde hallederim.

keşke collaborator üzerinden gidilip sonrasında living nexus olunabilmesi ideal bir yol olsaymış demekten de demekten kendimi alamıyorum (belki de öyledir aslında) zira bunun verdiği ability'lerden biri enhanced charisma ki charisma da burada oluşturduğum karakterdense üstlerde bahsettiğim charisma tradition'ından giden karakterin işine yarardı asıl. yine de living nexus'un kazandırdığı ability'ler arasından 5 tanesini seçebiliyorsunuz ve charisma dışında da çok işe yarayan başkaları var. hermetic tradition'dan gidilip living nexus olabilmek son derece ideal olmaya devam ediyor, bu yüzden. bu, epik level'ları hedefleyen bir karakter yaratmak istesem midnight'ta izleyeceğim yol olurdu muhtemelen. power nexuses denen şeyler var midnight evreninde ve bunlarla uyumlanmanız (attune) normalde çok kısıtlı olan büyü güçlerinizi muazzam artırıyor ve living nexus legendary character'ının, çoğu bunlarla ilgili olan verdiği ability'ler cidden de süper. hatta ve hatta, kendiniz bile bir power nexus gibi oluyorsunuz, bir bakıma. en zayıf power nexus'ların bile yerleri sıkı bir sır. ama living nexus, sense nexus feat'i sayesinde bunların 5 mil yanına yaklaşınca varlıklarını sezebiliyorlar ve onların tam yerlerini saptayabiliyorlar (wisdom check'lerinde başarılı olurlarsa) ki improved sense nexus'taki power level'larla birlikte bu alan daha da genişletilebiliyor. şunu da belirtmem gerekir ki midnight: core rulebook'un ilk edisyonunda wizard'ın skill requirement'ları 8 ve bu da demek oluyor ki channeler olarak 5 level'dan sonra direkt wizard prestige class'ından yürüyebiliyorsunuz. yani epik level'lara ulaşmadan da şöyle bir karakter yapabilirsiniz o kurallara göre: channeler 5 / wizard 10 / living nexus 5 ve yine wiser heroic path'ından giderek. ancak sanki ikinci edisyonu temel almak daha mantıklı gibi.

bu arada "wiser" yolundan gidilmesi şart değil tabii ve ideal de olmayabilir aslında. ilk bakışta bana en mantıklısı o gibi gelse de yukarılarda dragonblooded diye bir heroic path'tan bahsetmiştim. bu, daha iyi bir seçim de olabilir. kaldı ki, ben daha çok collaborator karakteriyle ilgilendiğimden, bu living nexus'lu karakter konusunda çok derinleştiğimi iddia edemem. böyle tercihlerde "powergaming"i mi ön plana alırsınız, bir yok etme makinası olmak yerine role-playing'i mi önceliğini yaparsınız... böyle değişkenlere göre tercihler farklı olabilir. hatta belki de böyle bir oyunu onlarca kere oynayıp size mantıklı gelen her kombinasyonu denersiniz tek tek, farklı oyunlarınızda. önceden "mükemmel olacak" diye kurguladığınız bir karakter hiç de umduğunuz gibi ilermeleyebilir veya, "bu pek olmadı galiba" diye düşündüğünüz bir tanesi ise sizi şaşırtarak süper efektif de olabilir. "yaşayarak öğrenmek" diye bir şey varsa "oynayarak anlamak" diye bir şey de var. önemli olan, uykusuz 2 gece 3 gün durmadan frp oynayacak kadar manyak olmamak. * benim sabahın ileri saatlerine, belki öğlene kadar uyumayıp oynadığım olmuştu ama 2 gece uyumadan oynamak... yoo dostum. ben uykuyu seviyorum ve sağlığımı seviyorum. haha! gerçi bir seferinde de diablo ii'ye kendimi kaptırıp bir gece uyumadığım olmuştu. böyle münferit olaylar her genç gamer'ın başına gelmiştir ve gelir herhalde ya. hehe.

şuna da değinmek lazım ki, midnight'ta level 20'nin üstüne çıkmak, yani epik level'lara ulaşmak hedefindeyseniz bu işlere büyük bir tehlike katıyor zira epik level'lara çıkmanız demek izrador'un "davasına" ciddi zarar verip onun dikkatini çekmeniz demek ve night kings denen über güçlü gölge hizmetkarlarından birinin sizi hedefi yapması manasına geliyor. ayrıca üstteki legendary character kapsamındaki living nexus'lar zaten gölgenin hizmetkarları tarafından en çok aranan kişilerden biri olmanız manasına geliyor, doğrudan. bu level'lara çıkıp bir night king ile böyle majör bir çatışmaya girmekten tek kaçışınız kariyerinizin geri kalanında caradul denen yerde gizlenmek. bu varlıkları tümden yok etmek imkansıza yakın olsa da onları zayıflatıp yenilgiye uğratmak gayet mümkün, hatta level 20 veya biraz altındaki karakterler için bile. bu, biraz tercih meselesi aslında ama bu uğurda şehit olmayı göze alan karakterler genelde lawful good'lar falan olur herhalde. ben mesela bir chaotic neutral olarak böyle bir işe girişmezdim. ama girişenler de neden olmasın. bazıları içinse kötülükle mücadele etmenin en iyi yolu yine kötülüktür ve böyle bakan bir collaborator da olabilir ve kendisinin nihai amacı izrador'u alt etmek olabilir. burada farklı değişkenler de devreye girebilir tabii. mesela eleman chaotic neutral bir collaborator'dır ama mesela köyünü izrador'un hizmetkarları yok etmiştir. o da kendini bunun intikamını almaya adamıştır ve o yüzden böyle bir yol izlemektedir.

ırk olayını da unutmayayım: channeler üzerinden ilerleyen karakterler için midnight'taki human (insan) ırklarından sarcosan ve erenlander gayet ideal. ama ilk oluşturduğum collaborator diye devam eden karakter için erenlander, diğer living nexus olarak sonlanan karakter içinse sarcosan bence daha uygun. öncelikle... collaborator'ın requirement'larından biri black tongue denen dili bilmek, yukarılarda bahsettiğim gibi ve erenlander'ın bonus languages'ı olarak "any" denirken, sarcosan'ın bonus dilleri arasında black tongue yok. yani galiba teknik olarak sarcosan ile collaborator prestige class'ını alabilmek zaten mümkün olmayabilir. belki diğer kaynaklardaki background varyantları arasından bunu mümkün bulan bir şey vardır ama şimdi kaynak taramaya üşeniyorum bunun için. veya bir şekilde black tongue konuşanların arasında yetişmiş biriymişsiniz gibi bir background'u da dm'inize kabul ettirebilirsiniz belki. neyse ya, seç erelander'ı, olay bitsin. fazla kasmaya gerek yok bence.

burada erenlander üzerinden gidersem... bonus language olarak her dil seçilebildiği için black tongue'u seçebiliyoruz haliyle ve ona sadece 1 skill point harcamak yeterli zira bu dil, diğer birçoğu gibi 3 değil sadece 1 seviyeden oluşuyor (pidgin level). izrador'un ajanları ve ordularının kullandığı bu dil oldukça basit aslında, ve genelde bu ünitelerin kamp yaparlarken, devriye gezmelerinde veya savaşırlarken aralarında kullandıkları dil. diyelim ki 15 intelligence score'unuz var (ki charismatic channeler için zaten daha üstü makul olmaz), diller için 2 intelligence modifier'ınızdan gelen 4 skill point'iniz olabiliyor languages için kullanabileceğiniz ve diğer üçünü de farklı bir dilde fluent olabilmek için veya 3 ayrı dilde başlangıç seviyesi için kullanıp sonra ilerletebilirsiniz, her level'da 1'er artırmak vasıtasıyla. erenlander'lar kendi dillerinde fluent olarak başlıyorlar, yani 3., en üst seviyede. ve bonus dil olaraksa istedikleri dilleri seçebiliyorlar. yukarılarda bahsettiğim gibi, collaborator ve speaker üzerinden ilerleyen bir channeler'ın zaten önemli ability'leri var ve birkaç dil dışında, skill point'lerinizi önünüze gelen her dilde fluent olmak için harcamanız hiç de şart değil. gene de orcish, yani orkların dilini öğrenmek iyi bir stratejik karar olabilir mesela bence, zira onlarla çok iç içe olacaksanız collaborator iseniz. courtier dili için; bilim, felsefe ve politikanın dili deniyor. bu da mesela düşünülebilir. hem kendi kişisel gelişiminiz için böyle bir dil güzel olur, hem de mesela çok okumuş etmiş bir greater legate ile yollarınız kesişti... nasıl blöf falan yapabilirsiniz ki cahillikten kırılıyorsanız? diplomacy'de bile sıçabilirsiniz. bazı dillerin birbiriyse sinerjileri olduğundan da aslında iyi bir planlamayla birkaç, size gerekli olabileceğini düşündüğünüz dilde daha fluent olabilirsiniz daha az skill point harcayarak. bu, biraz da duruma göre... zaten 1. seviyeden sonrasında da, uygun gördüğünüz level'larda skill point'lerinizden harcayarak farklı dilleri öğrenebiliyorsunuz.

ben yine de erenlander'ı collaborator için ve sarcosan'ı wizard/living nexus için —sarcosan'ın bir varyantının black tongue'u öğrenebilmesi bir şekilde mümkünse bile— neden daha uygun ırklar olarak gördüğümü biraz daha açayım: öncelikle collaborator, charisma tradition'ından giden bir karakter ve prime stat'ı charisma olacak haliyle ve intelligence'ı çok yüksek olamayacak. intelligence'ın yüksek olmaması demek daha az skill point demek. bunları zaten söylemiştim. erenlander'ların skill bonus'ları sarcosan'ların iki katı ve bu, charismatic channeler üzerinden giden bir karakter için aşırı önemli. ayrıca üstlerde yazdığım gibi bu yoldan yüründüğünde ciddi sayıda az feat kazanıyorsunuz ve erenlander'ların sarcosan'lara göre 1 fazla feat'leri oluyor ki 1 feat bile önemlidir böyle oyunlarda. ayrıca erenlander'ın seçtiğiniz bir item creation skill'ine +4 bonusla başlaması da iyi bir şey, mesela yazının yukarılarında bahsettiğim talisman'lar için kullanılabilir ve spesifik olarak da craft greater spell talisman için.

bu arada charismatic channeler, hatta bambaşka bir karakter/class'tan dahi olsanız sizin de bu power nexus denen şeylere bir nevi ihtiyacınız var aslında, bazı önemli şeyler için. yani, siz de bir adventurer'sınız sonuçta ve bir living nexus olmasanız bile arada serüvenlere çıkıp power nexus'lardan bulmalı, onlarla uyumlanmalı ve onlardan faydalanmalısınız. evet, bunu living nexus'lar kadar kolay başaramazsınız ama inanın bu serüvenlere değer. yani mesela bu talisman'ları craft edebilmeniz için gerekli olan materyal ve kaynakları satın alamasanız —midnight setting'inde bir "common currency" yok— fakat, tipik frp'lerdeki gibi, başkasına craft ettirebilirsiniz (ki bu zor bir şey), birilerini öldürüp onlardan çıkarsa alarak (bu da düşük bir ihtimal) veya bir yerleri loot'layarak da edinebilirsiniz yeterince şanslıysanız ama power nexus'ları da neden bu bağlamda kullanmayasınız? hatta mutlaka kullanmalısınız! magic item'lar craft edebilmeniz için power nexuses denen büyü enerjisi kaynaklarından yardım almanız, yani onlarla uyumlanmanız şart, özetle.

ve spell energy point'lerinizi dramatik sayıda artırabiliyorsunuz bu power nexus'larla uyumlanarak ve channeler temelli bir karakter için bu aşırı önemli bir şey, hatta talisman'lardan da önemli ancak talisman'lar "kalıcı" şeyler olduğu ve ne durumda olursanız olun bunların faydasını göreceğiniz için önce o mevzudan bahsettim. yani, bazı başka şeyler için de bu power nexus'lar oyunda/karakterinizde kilit rol oynayacaktır. pek tabii, şimdi power nexus'larla ilgili verilen tüm bilgileri buraya taşıyamam ama midnight'ta bunlar cidden inanılmaz önemli/değerli. tabii, ulaştığınız power nexus'ların farklı kıstasları ve sınırlandırmaları olabiliyor, bunların hepsini de istediğiniz gibi kullanamazsınız diye anlayın bunu. collaborator'sınız diye sürekli bir yerde çakılı kalmak zorunda da değilsiniz zaten. arada, midnight setting'i sınırları içindeki muhtelif yerleri gezerek ve buralarda çeşitli maceralara atılarak hem muazzam kazanımlar elde edebilirsiniz hem de hayatınıza bir heyecan gelir. power nexus'lar için de gözlerinizi her zaman açık tutun! hatta dm'iniz izin verirse sense nexus feat'ini de, hangi tür bir channeler olursanız olun almaya bakın. benim oluşturduğum collaborator karakterinde feat seçimleriniz bayağı sınırlı olsa da, buna kesin değer. yani, bu feat'in sağladığı, bir power nexus'un 5 mil yanına yaklaşınca onları sezebilmeniz elbette bir power nexus'u arayış/buluş sürenizi çok kısaltacaktır. işin aslını soracak olursanız, sense nexus feat'iniz yoksa ve bir power nexus'un nerede olduğuyla ilgili gizli bir bilgiye ulaşmamışsanız, işiniz şansa kalıyor. bir serüvene çıktığınızda denk gelebilirsiniz bunlara, örneğin. o feat'iniz varsa da gene rastlantısal olabilir tabii durumlar ama mesela antik bir yapıyı loot'lamak için bir maceraya atıldınız ve oranın 5 mil yakınında bir power nexus var... işte bunu seziyorsunuz wisdom check'inizde başarıya ulaşırsanız ve onun tam yerini saptayabiliyorsunuz o gün içinde, bir diğer wisdom check'inizde daha başarılı olursanız.

peki sarcosan neden living nexus olarak sonlanan * karakter için daha ideal?.. sarcosan'ların intelligence ve charisma skorlarına +2 bonus varken, wisdom'ları ise -2 düşüyor. zaten living nexus olmak demek, sürekli müthiş tehlikelere atılmak demek. o yüzden wisdom'larındaki penalty, role-playing açısından da mantıklı. yani, deli cesaretine sahip bir karaktersiniz. charisma score boost'u da mesela düştüğünüz tehlikeli durumlarda bluff ve/ya diplomacy skill'lerinizi kullanırken size avantaj sağlayabilir. anlaşılabileceği gibi, bu charisma ve intelligence boost'u collaborator temelli çizdiğim karakter için de süper olsa da, wisdom işte... benim gözümün önüne getirdiğim collaborator'ın 14'ten düşük bir wisdom skoru olmamalı. eh, charicmatic tradition'ından giden bir karaktere minimum 16 wisdom skoru atamanız gerekiyor bunun için, ki -2 olunca 14 olabilsin. böyle bir karakterin ability score atamalarında 16 puan asla wisdom'a verilmez, normal şartlarda. yani, 90 üzeri total zar atsanız bile (108 üzerinden) gene de wisdom'a 16 vermezsiniz. ben vermem diyeyim, en azından.

ad&d 2e'de mesela mage'ler için wisdom çok önemli olabiliyor. hele bir de necromancer'sanız zaten minimum 16 olması gerekiyor bu skorun. ama burada d&d 3e/3.5e'yi esas alıyoruz ve normal şartlarda wisdom'a bu kadar yüksek bir skor atanmaz, böylesi karakterler için. intelligence... bu biraz size bağlı. yani intelligence'ın da normal şartlarda, büyü efektifliğini charisma score'undan alan bir karakter için çok büyük değeri yoktur. ama fazlasıyla skill-based bir karakter yaratacaksanız önemli de olabilir bu skor. veya role-playing açısından çok zeki bir karakteri oynamak istediyseniz. bu sefer de bazı daha önemli ability score'larınızdan dezavantajlar yaşayabilirsiniz ama, böyle bir karar almanızın neticesi olarak. gene de, biraz da kişisel tercihlerinize göre şekillendirebileceğiniz şeyler bunlar. d&d 3e/3.5e'de inanılmaz seçenekleriniz olabiliyor önünüzde. o kadar çok official kaynak var ki... bunların bazıları sadece belli campaign'lerle sınırlandırılmış olsa da çoğunu da herhangi bir setting'de ilerleyeceğiniz karakteriniz için kullanabiliyorsunuz. örneğin bir lich olmayı kafasını koyan bir sorcerer olarak başlayabilirsiniz ve constitution skorunuzu düşük atarsınız, undead olduktan sonra bu bir işe yaramayacağı için ve onun yerine intelligence'ınızı çok yüksek yaparsınız. evet, lich olana kadar büyük sıkıntılar çekebilirsiniz bu yüzden ama bunu başarabildiğinizde de hayvani charisma skorunun yanında yüksek intelligence skoru da olan bir lich olursunuz, bir dolu skill'inizle birlikte. bu müthiş bir şey olurdu!

living nexus olarak devam eden hermetic channeler karakterine dönersek... ayrıca bu karakterin, erenlander'ın sağladığı feat ve ekstra skill'lere hiç ihtiyacı yok gerçekten. hem intelligence'ları artıyor, sarcosan olurlarsa hem de bluff, diplomacy gibi skill'lere ekstra bonus puanları oluyor ki bunlar da yeri geldiğinde çok önemli olabiliyor bu tür oyunlarda. bunlara da collaborator'ın hiç ihtiyacı yok denebilir. yani bu özelliklere asıl onların ihtiyacı var ama bu konuda fazlasıyla gelişmiş bir karakter oldu zaten bu oluşturduğum collaborator, dahası şart değil. erenlander'ların ise seçtiğiniz bir ability score'una +2 ekleniyor, yine seçtiğiniz bir tanesineyse -2 geliyor. elbette charisma'ya +2 veriyoruz ve normalde strength'e -2 veririz, bir büyücü olarak. wisdom'ımımız da etkilenmiyor. mis. ki bu collaborator karakteri için wisdom, epey mühim. bu arada bu ability score'lar cidden de sadece kuralsal/teknik bazda değil, role-playing açısından da çok önemli. sarcosan'ların biraz "daredevil" olabildikleri ve başarılarıyla çok gurur duydukların pek dikkatli ve öngörülü olamayabildikleri tanıtımlarında da yazıyor. yazmasaydı bile, ability score'larınıza ters role-playing yaparsanız dm'iniz size bayağı zorluklar çıkarabilir. collaborator için uygun gördüğüm erenlander'ın da sarcosan'daki gibi ekstra +2 intelligece boost'u olsa iyi olurdu tabii ama sadece skill point'ler için. gene de hiç şart değil zira bu oluşturduğum karakter, fazla fazla olmasa da yeterince skill point kazanabiliyor zaten. ayrıca erenlander'ların, dorn'lar veya sarcosan'lar gibi gölge'ye çok derin bir kini olmayabiliyor zira onlar gibi, atalarından miras kalan, izrador ve hizmetkerlarının yerle bir ettiği çok kadim bir geçmişleri yok. ayrıca ve alakalı olarak "adaptable" bir insan ırkı oldukları ve yollarına daha rahat bakabildikleri için de collaborator prestige class'ı ile ekstra uyumlanıyor erenlander'lar. ben böyle görüyorum en azından. başka noktalar da var bu hususta da, hepsini yazarak zaten çok uzayan bu yazıyı extra uzatma niyetinde değilim.

[ekleme: burada çok önemli bir detayı unutmuşum: living nexus için power nexus'ların yerini tespit etmede wisdom check'leri çok önemli. yani bu konuda yazdığım her şeyi, bu sonradan aklıma gelen şeyi de göz önünde tutarak değerlendirmek lazım. hatta belki de hermetic channeler + wizard + living nexus için de erenlander daha iyi bir seçim olabilir. gene de sadece -1 etki eder, 2 düşük wisdom score'u. ve başka seçimler ve kazanımlarla bunu rahatlıkla kompanse de edebilirsiniz. göz önünde tutmakta fayda var gene de, bunu...]

ama şunu eklemem lazım: midnight'ta gnome'ların +4 charisma boost'u var ve dwarrow'ların da penalty'siz +2 charisma boost'u var. hatta wood elf'lerden "natural channeler" diye bahsediliyor ve bu ırkın intelligence, wisdom veya charisma boost'ları olmasa da büyülere doğal yatkınlıkları var ve hem ekstra büyüler hem de bonus spell energy point'ler kazanabiliyorlar. diğer elf'lerde de böyle bir şey var ama caransil denen, özünde wood elf olan alt elf ırkı channeling magic'te ekstra avantajlı. adeta elf değil de zwölf'ler. * yani büyücü karakteri için insan dışında alternatif bir ırk düşünenler bunları da göz önünde tutabilir. bu arada "black tongue" konusunda bu ırkların da sıkıntısı olabilir, hatta vardı galiba. yani collaborator için en uygun ırk galiba gerçekten de erenlander. ben role-playing açısından da genelde human oynuyorum böyle oyunları. bir de bu oluşturduğum collaborator için erenlander human'ın ekstra feat'leri gerçekten de önemli. bunun bir daha altını çizeyim.

bir de destiny and shadow kaynağında erenlander varyantları sunulmuş (sarcosanlar için bunu araştırmadım). belli drawback'ler ile belli trait'leri takas edebiliyorsunuz. mesela skill'lerinizin yarısını feda ederek başka bir yönden karakterinizi güçlendirebilirsiniz. ek olarak, burada background varyantları da eklenmiş; örneğin urban erenlander (core rulebook'ta urban sarcosan vardı) veya free erenlander gibi seçimler yapabiliyorsunuz ve bu karakterinizin özelliklerini dramatik bir mahiyette etkiliyor. ve pale legate diye çok ilginç non-evil bir prestige class'ta var bu kaynakta. bu class'ta ilerleyenler, zamanında legate olup bir nevi tövbe eden ve artık izrador'a yani gölge'ye düşman olanlar oluyor. deny izrador’s power diye bir ability'leri bile var. ki zaten bu oyunu oynamayı düşünenler zaten bu kaynak kitapların hepsini taramalı bence zira core rulebook'lar'ın kapsamı belli ve bu gibi official kaynaklardan faydalanarak çok daha ideal karakterler yaratabilirsiniz, büyüler ve başka kapsamlarda da çok daha geniş bir havuzdan seçimlerinizi yapabilirsiniz böylelikle. hatta mesela ilk core rulebook'ta philosopher heroic path'ı varken bunu nedense ikinci edisyona koymamışlar. çok dikkatli analiz etmedim ama sanki onu da kaynak olarak kabul edip, hermetic channeler karakteriniz için bu yolu seçebilirsiniz gibi gelmişti bana. sonraki edisyonda onu neden kaldırmışlar bilmiyorum, belki de dikkatli incelemek gerekiyordur ve aslında kusurlu bir yaratımdır. bunun da wiser gibi intelligence boost'ları var, 20 level'ı tamamlayabilirseniz toplam 4 puan. ancak muhakkak ki üstlerde oluşturduğum ve living nexus ile sonlanan karakterde wizard prestige class'ının requirement'larıyla ilgili bilgi mevzusunda bana göre ikinci edisyonu baz almalıyız, üstlerde belirtmiştim bunu galiba. sadece ilkinde olan ama ikincide olmayan şeylerde ikisini de kullanmamız mümkün olabilir, oyun mekanikleriyle net bir çakışma/çelişme görmediğimiz müddetçe. ayrıca 1e core rulebook'un, çıktığı tarih itibarıyla d&d3e'yi temel aldığı ve 2e'nin de d&d 3.5e'ye göre revize edildiğini de unutmamak gerekli. 3e, 3.5e ile aynı edisyon sayılabilir de, sayılmayabilir de. yani 3e'deki bazı şeyleri de hala kullanabilirsiniz 3.5e temelli bir oyununuzda. ama işte, bazılarını da kullanamazsınız... mümkün olduğunca ilgili edisyonun en yeni core rulebook'larına sadık kalmak gerekli.

tabii normalde böyle karakter yaratmak diye bir şey yok. yani "sample npc" gibi bir yöntem izledim ben, burada. yoksa normalde kan-ter-gözyaşı ekseninde böyle level'lara ulaşabilirsiniz bunu masaüstü rol yapma oyunu olarak oynadığınızda ve karakterlerinizi bu seviyelere taşıyabilmeniz aylar sürer/sürebilir ki bunu başarabilmenizde de beceri ve zekanızla birlikte talihe de ihtiyacınız olabilir. ben aslında bu yazı için bu konuyla ilgilendikçe kendime bahsettiğim gibi bir —lvl 15 cn erenlander speaker - channeler 5 / collaborator 10— karakter yarattım. böyle şeyleri daha önce de yapmıştım ama midnight özelinde bu, bir ilk oldu. ability score'lar için zar bile attım ki çok iyi skorlar denk geldi. anormal iyi, hatta. şu andaki internet personamda da bu karakterle "ilerliyorum". hayırlısı. * böyle bir olayım var benim cidden, senelerdir. hatta bu bağlamda yarattığım favori karakterim d&d 3.5 official kaynaklar/kurallar temelinde: beguiler 1 / wizard 3 / ultimate magus 10 / archmage 5 şeklindeki 19. seviye bir büyücüydü. ki, bunu oluşturabilmem cidden epey zamanımı almış, birçok kaynak karıştırmamı gerektirmişti. normalde wizard 4 olmadan ultimate magus'a geçemiyorsunuz mesela. ama kurallarda bunu yapabilmenizin sıra dışı bir yolu da var. ama asıl olay, böyle bir karakteri tümden tasarlamak. işte bu cidden hem çok zorlayıcı hem de çok zevkliydi. ki bu inanılmaz güçlü bir wizard karakter olmuştu. neyse, bu konuda sizi detaylara boğmam bu başlıkta yersiz olur. belki günün birinde bir ultimate magus başlığı açarım ve orada anlatırım. hatta bu karakterin epik level'lar için yolunu da çizmiştim ki d&d 3.5 bu konuda cidden de özel bir d&d edisyonudur. canabulum kadar ultra-epik bir yol veya bir time dragon gibi akılalmaz derecede güçlü bir karakter çizmemiştim elbette ama. hatta larloch gibi 30'lu seviyelere kadar bile çizmemiştim. bir yerden sonra da işin zevki kaçar bence. direkt bir deity daha tercih sebebi, öyle bir şeylerle uğraşmak yerine.

yineleyeyim ki, bunu ben makul ve bana uygun bir npc yaratıyormuşçasına bir yol izledim. ama bakarsınız günün birinde level 1'den böyle bir karakterle bir masaüstü rol yapma oyununa başlarım ve görürüm bakalım hayal ettiğime ulaşabilecek miyim... böyle bir persona yaratmak ve bunu kullanmak da güzel ama bence. sonuçta nasıl ki bu tür fantastik içeriklerde sample npc'ler veya direkt özel npc'ler yaratılıyor, ben de kendiminkini yarattım neticede. yani ha gwydiesin, azalin rex, elminster, larloch falan gibi önceden yaratılan bir npc'nin personasına bürünmüşüm ha kendi yarattığım personaya bürünmüşüm. yani, rule'lar ekseninde makul bir karakter yaratmak da gayet okey, benim perspektifimden. ki gwydiesin gibi, unique ve d&d kurallarını delip geçen bir karakter de yaratmadım en nihayetinde. gayet de kitabıma uydurmaktansa kitaplara uydum yani, kural kitaplarını esas aldım ve oyunu kuralına göre oynadım. haha. ama gene de bu tasarladığım collaaborator karakter ile sıfırdan bir oyuna başlamak da ayrı güzel olurdu tabii. belki de makul bulduğum kimi standartları bile aşabilirdim hatta; evet, hayal ettiğim karakteri gerçekleştirememem gibi onu aşmam da oldukça mümkün. ki ben zar atmada normalden daha şanslı biriyimdir aslında. onu da göz önünde tutuyorum. sözlükte ilk frp oynadığımdaki anormal şansımdan bahsetmiştim hatta bir başlıkta da şimdi hangisidir bilemiyorum zira üzerinden seneler geçti. bu konuyu kapatırken, bahsettiğim erenlander speaker: channeler/collaborator karakterini oluşturmamın henüz tam olarak bitmediğini de not düşeyim. ama gerisi kolay iş, cidden. bir oturduğumda birkaç saatte halledebilirim, tüm detaylarıyla birlikte. kaldı ki, bu karakteri her an kenara da kaldırabilirim. sonuçta böyle bir karakter yarattım ve tüm bilgilerini bir dosyada saklayacağım. istediğim zaman kullanırım bir online persona olarak, istediğim zaman kullanmam. siz bu yazıyı okurken kullanıyor olur muyum. hmm... belli olmaz. *

evet, d&d'deki en kudretli büyücüler normalde arcane büyü üzerinde uzmanlaşan ve wizard kapsamındaki karakterlerdir ama gene de mag kiln'i ayırmalıyız zira filmde de "he is no ordinary legate" deniyor. yani o muhtemelen çok kudretli bir channeler'ı tek başına haklayabilir. zaten karşısına net bir "hero" koymazsanız böyle "chosen one" denen karakterleri yenemezsiniz normalde. ayrıca legate'ler hiyerarşisinde greater legate'lerin olduğundan bahsetmiştim (belirtilen tarihte 87 tanelermiş ve 16 ve üstü level'lardaki karakterler bunlar) ve bunların birçoğu yüzlerce veya binlerce yıldır yaşıyorlarmış, kimisi de undead imiş ve çok bilge, zeki ve kurnazlarmış. bir de en tepede first legate var ki kendisinden the night king sunulael diye bahsediliyor. işte bu karakterden cidden korkulur zira izrador kendisini en güçlü legate kılmış ve kudretini hayal bile edemiyorum. üstte yarattığım iki karakterden, charismatic tradition'dan giden ve 15. seviye olan ilki kendini akıllıca geliştirmişse tek başına bir greater legate'i haklayabilir. oluşturduğum ikinci yani living nexus üzerinde sonlanan 22. seviyedeki karakter ise first legete'i harcayabilir mi acaba... bilemiyorum. bunu söyleyebilmek için kaynak kitapları çok iyi taramam lazım. official d&d setting'lerinde bile böyle şeyler çok fark edebiliyor. mesela greyhawk setting'inde 22. seviye olmak acayip ötesi güçlü olmak demek. yani ravenloft'un kudret abidesi lich'i azalin rex bile 18. seviyede. ancak forgotten realms'te 22. seviye öyle inanılmaz bir şey değil. larloch 32. seviyede mesela burada, ioulaum ise 41. seviyedeydi galiba. (bunlar d&d 3e/3.5e istatistikleri.) midnight'taki legate'lerin fraksiyonları falan da var da bunlara da girersem yazı çok uzayacak... belki günün birinde bir legate başlığı açarım. hatta burada "bakınız" verdiğim farklı d&d ve midnight ile alakalı başlıklar da açarım ve oralarda sizi full detaylara boğarım. zaten d&d ile ilgili başlıklar da hiç açmadım değil şimdiye kadar. hatta görece çok sayıda başlık açtığım bile iddia edilebilir, bu hususta.

üstlerde epey bahsettim ama burada biraz daha netleştireyim bir konuyu: burada channeler'ları 3'e ayırmışlar: hermetic, spiritual ve charismatic tradition'larını (gelenek) takip edenler olarak. hermetic'ler bildiğimiz wizard'lar gibi intelligence score'larıyla, charismatic'ler tahmin edilebileceği gibi charisma score'larıyla, spiritual'lar ise wisdom score'larıyla büyülerini yapıyorlar. bunlar midnight campaign setting'de epey detaylandırılıyor tabii. mesela hermetic tradition'ı takip edenler simyacı, matematikçi veya alim oluyorlar. loremaster'ı d&d'yi bilenler bilir. hah, bunlar hermetic olurlar. wizard da prestige class'lardan biri ve hermetic'ler bu yoldan yürüyebiliyor burada. charismatic'ler de tahmin edilebileceği gibi liderlik eden karakterler olabilirler. ama aslında bunları d&d'deki sorcerer'lar gibi de düşünmemek lazım tam olarak. o başlıkta anlatmıştım galiba. sorcerer ve wizard, d&d'nin 2000'lerde sunduğu edisyonlarda birbirlerinden inanılmaz farklılar. midnight'taki charisma ve intelligence temelli büyü yapan class'lar arasındaki farklılıklar, onun yanında devede kulak kalır. veya midnight'ta druid bile bir prestige class ve spiritual tradition'dan giden channeler'lar druid olabiliyorlar. prestige class deyince de akıllarak d&d 3e/3.5e gelmeli elbette ki yazıda bunu yeterince vurgulamış olmalıyım. neyse daha fazla detaya girmem lüzumsuz olur bu konuda şimdi. ama şunları eklemem lazım. tüm bu farklılıklar "değişik olsun diye" yapılmış şeyler değiller; oyundaki büyü sisteminin çok farklı olması bunu bir nevi şart kılmış. midnight'ta feat bazlı bir büyücülük var ve her class ilgili feat'i alarak önemli büyü güçlerine ulaşabiliyor. o yüzden monk falan gibi hem fighter olan hem de belirli büyü güçleri olan class'lara burada yer verilmemiş.

ben üstteki yazının neredeyse tümünde büyücülere odaklansam da şunun altını çizeyim: bu, tamamen benim (b)ilgi alanımın bu olmasıyla alakalı. yoksa gayet de dövüşçü falan olarak da dilediğiniz gibi oynayabilirsiniz bu oyunu, ttrpg'ler ile ilgileniyorsanız. gerçekten beğenilen bir setting'dir midnight ve sadece official d&d ürünleriyle kendilerini kısıtlamayan birçok oyuncunun ilgisini çeken bir şey olmuştur bu "game". zaten belki de biliyorsunuzdur zira aşırı "underground" bir setting de sayılmaz midnight, bu tür masaüstü rol yapma oyunlarıyla ilgilenenler açısından.

ki "midnight" başlığı bir filmle ilgili olduğu için (metalı başlık ayrıca), bu konu(lar)dan bahsedebileceğim yegane başlık da buydu. gene de filmin geldiği rol yapma oyunu hakkında biraz detayın bilinmesi de iyi bir şey bence. zaten bu midnight içerikli üretimler de 2009 senesinde, yani bu filmin çıktığı sene durmuş. bu işte de mi bir uğursuzluk var bilemesem de midnight evreni kesinlikle tekinsiz. bunu, üstte bahsettiğim kimi detaylardan da anlayabilirsiniz, filmi izlerseniz direkt görürsünüz zaten.


şimdi filme dönelim... geç oldu ama güç bizimle olsun!

filmde midnight ttrpg'sindeki o karanlık havayı çok iyi yansıtmışlar/resmetmişler bence. yukarıda uzun uzun midnight evreniyle ilgili birtakım bilgiler versem ve yorumlar yapsam da filmde böyle detaylar pek yok, baştan söyleyeyim. hatta filmin fokus noktası da bir legate, yani bir channeler değil ve onun yaptığı kimi "divine" büyüler dışında fazla büyü sahnesine de rastlamıyoruz yapımda. keşke en azından bir devam filmi gelseymiş demekten de kendimi alamıyorum midnight chronicles'ın. hem midnight'taki daha fazla içeriği görebilirmişiz hem de ilk filmdeki olaylar bir nihayete erebilirmiş böylece. yine de sonunu beğendim aslında ben bu "tek" filmin. en azından bir şeyler havada kalmıyor ve bir nokta konuyor. nokta'dan sonra ayrı bir paragraf açılsa ve mag kiln'in karanlık yolunda ona meydan okuyan gaelen'ın hikayesini izleyebilsek nefis olurdu elbette ancak bu, bu saatten sonra olmaz gibi görünüyor.

peki, bir erenlander kasabası olan blackweir'e bir misyonla gönderilen mag kiln, burası ve belki de daha önemlisi kendisi hakkında neler keşfedecektir?.. evet, bu film bir nevi kiln'in kendisini keşfetmesinin de hikayesi. işte devam filmi gelseymiş, iyilerin tarafındaki gaelen'in de böylesi bir karakter geliş(tiril)imine şahitlik edebilecektik muhtemelen ve bu ikisinin kuvvetle muhtemek bir epik kapışmasına...

sona gelirken, bu film herkes için değil şüphesiz ve zaten öyle bir film de yoktur sanırım; yani gevelediğim şey şudur ki midnight chronicles hem dar bir izleyici kitlesine, hem de o kitlenin de azına hitap eden bir çalışma. bunu hem imdb'deki oylanma sayısından, eleştiri yazılarından ve aldığı "reyting" ortalamasından anlayabilirsiniz, hem de filmi izledikten sonra da "bu filmi mi beğendin de o kadar tanıttın ettin..." diye bana çemkirirken aklınıza gelebilir bu.

bir kişi bile beğense kardır ama aranızdan!

ne demişler:

"kanaryayı cannes'da altın palmiye'ye kondurmuşlar, 'ah vatikan' demiş."

kaynaklar: (bkz: midnight: 2nd edition core rulebook), (bkz: midnight: sorcery & shadow), (bkz: midnight: destiny and shadow), (bkz: midnight: against the shadow)

ayrıca, midnight chronicles: the heart of erenland adlı, 2009 çıkışlı bir macera modülü de var aslında ve filmi izlemeden evvel bunun okunması (veya mümkünse oynanması) eğlenceli olabileceği gibi çok faydalı da olabilir. 2009'da çıktığı için d&d 4e edisyonu kapsamında bir ürün bu, elbette. ben filmi izledikten daha sonra keşfettim bunu maalesef. burada, midnight chronicles filminde geçen olayların aşağı yukarı 10 sene öncesi resmediliyor yani bir nevi yazılı bir prequel eser bu, tanıttığım filme. eredane'in bir bölgesi olan westlands'de geçen bu macerada, filmi izleyenlerin aşina olacakları belli karakterler ve yerler var: yer olarak blackweir kasabası, karakterlerdense loren landring ve genç oğlu (filmden 10 sene öncesinde geçiyor ya) gaelen, yazının ilk kısmında bahsettiğim "hanımağa" tipli kurnaz ve sinsi lesher, mistik ve sırlarla dolu grimnor - filmde bu karakteri oynayan richard ooms müthiş bir iş çıkarmış. yoksa iki iş mi çıkarmış?.. olaya biraz gizem katayım dedim, yazıyı sonlandırırken.

işte mag kiln!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ekstra olarak da warhammer 40k ile ilgili hayran yapımı olan damnatus adlı alman yapımı, 2008 çıkışlı bir film var, o aklıma geldi. bu film, midnight chronicles'a göre çok daha fazla beğenilmiş gibi duruyor izleyenlerin genelince (imdb'yi baz alırsak az bilinen bir yapım gerçi). ne zamandır bende var bu film aslında ama bir türlü oturup izleyemedim henüz. midnight chronicles kadar bütçesi olamaz bu filmin elbette fakat yine de bu şart da değil her zaman. böyle oyun evrenleriyle ilgili yapılan her türlü filme varım diyorum. önemli olan tutkuyla yapılmaları ve o fantastik alemlerin atmosferini bizlere güzel yansıtmaları. bilhassa yapay zekanın "gücü ele geçirmesi"nden önce çekilen bu tür filmlerin benim gönlümde özel bir yeri var.

ekleme/düzeltme: yazıda "devam filmi/filmleri" falan dedim fakat wikipedia'da demin gördüğüme göre bu film aslında bir tv dizisi için pilot film olarak çekilmiş ancak kimse bu prodüksiyonu almadığı/üstlenmediği için böyle tek bir film olarak kalmış. ben başka bir yerde bu "tv dizisi" muhabbetinden bahsedildiğini gördüğümü hatırlamıyorum. wiki haklı da olabilir, olmayabilir de (ki citation needed yazıyor bu bilgiyle alakalı olarak) zira bilenlerin bildiği üzere wiki'de yazılan her şeye tamamen güven olmaz.

son olarak ise gene wiki'de fantasy flight studios'un midnight'ın haklarını edge studios'a sattığı yazıyor (bu, film değil de midnight oyunuyla alakalı bir bilgi). edge studios da 2022 senesinde, d&d 5e kural sistemiyle midnight: legacy of darkness adında bir ürün çıkarmış. buna henüz bakmadığımdan kişisel yorum yapamayacağım. şu midnight dünyasını daha kapsamlı ve detaylı ele alan en azından bir animasyon dizisi çıkarsalar hiç fena olmazdı aslında. bu konuda da edge studios'tan bir hamle bekliyorum. gerçi ben baldur's gate'in animasyon filmleri veya dizileri çıksın diye de bekliyorum asırlardır. o kadar popüler bir oyunda bile bu dileğim gerçekleşmedi. neyse ya, naapalım. bu film var en azından elimizde ve gelecekten ümit kesilmez. bakarsın öyle bir zaman gelir ki bu gibi oyunların ekrana uyarlanması adeta bir furyaya dönüşür ve hangi birini izleyeceğimizi şaşırırız. noolur öyle olsun. ne demişler?.. olmayacak duayı izrador'a etme bulma dünyası... yoksa o söz, "gölge etme başka midnight istemem" miydi? şu atasözümüzü de çok severim, yeri gelmişken: (bkz: güüneşte yanmayan gölgenin kıymetini bilmez) ama biz izrador'a gene de hizmet etmeyelim. kendisi "kıymetlimisss" değil, biz de gollum değiliz sonuçta.

bariz bir gerçeği vurgulayarak da yazımı noktalıyorum: gölge iyidir ama izrador kötüdür. ve; (bkz: evil'lık kutsal bir müessesedir). yani, bir deity sonuçta. elbette kutsal olacak. bu işin doğası böyle.

ve nihayet final. *

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

mage

anlamları büyücü veya alim olan ingilizce sözcüktür.

wiki'ye göre eski farsçadaki "???? (m-gu-u-š /⁠maguš⁠/)"tan türeyen ingilizce sözcüktür. antik tarihçilere göre medlerin bir kabilesinin isminden gelen, incil'de bahsedildiğine göre perslerin okumuş/bilge ve rahiplerle paralel bir sınıfı için kullanılan kelimedir magus. antik yunancaya da "μάγος (mágos)" şeklinde geçmiştir. ingilizcede magus'un incil'deki anlamının modası geçmiştir (artık güncel dilde kullanılmamaktadır) ve bu dile latince magus'tan geçmiştir ki bu ikisi eş anlamlı sözcüklerdir zaten yani magus, ingilizce sözlüklerde de o anlamıyla yer alır. eski persçede "magush" da, magus gibi büyücü (magician) anlamına da gelmektedir. magus'un, büyücü anlamıyla da ingilizce günlük dilde kullanıldığına rastlamıyorum açıkçası. yani o anlama geliyor tabii ama pek tercih edilmiyor gibi.

ama şöyle rastlıyorum da... fantastik eserler/ürünler vasıtasıyla aslında bir şekilde kullanılır magus sözcüğü. d&d 3e/3.5e'de ultimate magus diye bir prestige class var örneğin; sadece bu kontekstin dışında artık "obsolete" olma yolunda giden bir kelimedir denebilir bence. zaten zerdüşt rahip ile birlikte diğer anlamı da direkt "büyücü"dür, mage'in türediği magus kelimesinin, üstte de dediğim gibi. (bkz: wizard), (bkz: sorcerer)

yine wikipedia'ya göre; magus gene büyücü demek ama aşağılayıcı bir mahiyette kullanılırmış. yani hokkabaz, şarlatan gibi.

mage sözcüğü ise hem doğaüstü güçleri olduğu varsayılan büyücüler için hem de mitolojik, folklorik ve fantastik kurgulardaki böyle büyücü karakterler için kullanılır (pek tabii folklorik bağlamda bunlar kurgusal olarak da görülmeyebilir bazılarınca ancak böyle "hikayeler"e genellikle gerçekliği olmayan şeyler eklenir, malum). ama bir wizard veya sorcerer kadar yaygın kullanılmaz mage. ve zaten genelde kullanımı fantastik eserlerle —özellikle de oyunlarla— sınırlıdır günümüzde.

ki bu tanımın asıl konusu da bu olacak.

dungeons and dragons'ın advanced edisyonlarında (bkz: ad&d) belli bir büyü alanında uzmanlaşmamış, "generalist wizard" denen büyücü class'ı için kullanılan sınıf ismidir mage. od&d'de (orijinal/ilk d&d) magic-user idi, büyücülerin class ismi. mage de denebilirdi tabii ama ona bakılırsa sorcerer da denebilirdi, wizard da denebilirdi; magicker dendiğine rastlamışlığım dahi var... (bkz: dungeons & dragons: shadow over mystara), (bkz: d'raven)

mesela archmage ünvanı da 2000'lerde d&d 3/3.5 ile birlikte bir prestige class olarak bu ttrpg'lerdeki yerini almıştı. d&d 4e'de ise bir epic destiny olarak yerini aldı. 5e'de ise monsters kategorisine konmuşlar, yani playable bir class değil. archmage, baş büyücü demek; yani çok kudretli (üst level'lardaki) büyücüler bu prestige class'tan yürüdülerse birer archmage olurlar veya 4e'deki bir wizard, epic destiny'si olarak archmage'i seçebilir. bu kelime de od&d veya ad&d edisyonlarında da kullanılabilir elbette ancak sadece anlamsal olarak... mage için de benzer bir durum var; od&d'de böyle bir class yok, 3e/3.e'de de yok. 4e'de wizard alt kategorisindeki bir sınıf ve 5e'de de yine monsters kategorisinde, yani oynanabilir bir karakter/sınıf değil. yalnız 3e/3.5e'de shadowcraft mage diye bir prestige class var mesela. gene de "mage"'in anlamı ile wizard'ın anlamı örtüştüğünden ve katrilyon tane prestige class olduğu için 3e/3.5e'de, mage kelimesini de elbette kullanacaklardı. *

ad&d'de sonraki eklemelerden önce iki temel büyücü tipi vardı: mage'ler ve specialist wizard'lar. aslında mage'ler de "büyücü grubu"na (bkz: wizard group) dahil olsalar da ayrı bir class olarak çizilmişlerdir. tabii cleric ve druid gibi class'ları saymıyorum; yani divine caster'lara da büyücü denebilir elbet de konumuz arcane caster'lar. veya bard'lar da büyü yapabiliyor ancak onları da wizarc'lara dahil etmiyoruz. gwydiesin müthiş bir istisna tabii bu konuda.

şurasını alıntı yapayım ve ad&d 1e ve 2e'deki son durumu netleştirmiş olayım.

ad&d 2e'deki wizard group'un tam kapsamı şu:

not: aşağıdaki listedeki force mage, shadow mage, song mage ve wild mage aldatmasın; bunlar mage sınıfına değil de specialist wizard'lara dahiller. yani ilk satırdan sonra sıralanan class'ların tümü specialist wizard kapsamında.



fazla karmaşık geldiyse d&d 3e/3.5e'deki prestige class'lardan hiç bahsetmeyeyim bence. *

mage'ler, yalnızca belirli büyü okullarının sihirbazlarına mahsus olan büyüler dışındaki her büyüyü öğrenip yapabilirler. specialist wizard'lardan farkları budur. specialist wizard'ların "opposing school"ları olur ve bu büyü okullarındaki büyüleri öğrenemezler ve uzmanlaştıkları okulun dışındaki ancak onlara yasak olmayan okullardakileri öğrenmelerinde belirli ve önemli bir dezavantaj yaşarlar. örneğin bir necromancer, necromancy okulundan olan büyülerin hem hepsini öğrenebilir —ki bunların bazılarını başka hiçbir okuldaki büyücü ve hatta generalist denen mage'ler bile öğrenemez— hem de bu büyüleri yaparken ve bu okuldan büyüler onlara yapılırsa bazı ekstra avantajları olur. ancak illusion/phantasm ve enchantment/charm okullarından olan büyüleri öğrenemezler zira bunlar necromancer'lar için yasaklı olan büyü okullarıdır. mesela conjuration okulu onlar için yasaklı değildir ama bu okuldan bir büyüyü öğrenmelerinde oransal bir dezavantajları olur (aşağıda bu paralelde bir örnek vereceğim). specialist wizard'ların her büyü seviyesinden 1'er fazla büyü yapabilme (büyü slot'larının 1'er fazla olması) avantajları da öne çıkmaktadır. bu, özellikle de ilk seviyelerde çok önemli olabilir. ayrıca çoğunda, level atladıkça uzmanlaştıkları okuldan direkt büyü öğrenebilme fırsatı ve kendi okullarında belirli level'lara ulaştıklarında kazandıkları kimi avantajlar/özellikler/güçler vardır.

üstteki listeyle ilgili verilebilecek epey detay var aslında da bunların tümünden bahsedemem. mesela elementalist'lerin yasaklanmış büyü okulu değil de elementi oluyor. mesela bir fire elementalist, water spell'lerden yapamıyor gibi. neyse, şimdi bunlara girersek yazı bitmez...

baldur's gate gibi crpg oyunlarında (ki ad&d'nin kullanıldığı fazla da böyle oyun yok) tek başınıza büyücü olacaksanız mage olmanız, specialist olmanızdan daha iyi olabilir zira yasaklanmış okullarda mutlaka 1-2 tane "keşke yapabilseydim" diyeceğiniz büyü oluyor genelde ve durumsal olarak ciddi açmazlarda kalabiliyorsunuz o büyüyü/büyüleri yapamadığınız için. ama party'nizde birden fazla büyücü varsa da iki tane specialist çok daha efektif olur, aynı büyü okullarında uzmanlaşmış büyücüler olmadıkları takdirde. yani hem daha fazla büyü yapabiliyorlar, specialist oldukları için hem de birine yasak olan büyü öbürüne olmadığından birbirlerinin açıklarını kapatabiliyorlar. yine baldur's gate'ten örnek verirsek... mesela party'nize bir conjurer olan edwin odesseiron'u alacaksanız siz de başka bir büyü okulundan specialist wizard olabilirsiniz.

şimdi sorcerer konusunu detaylandırmayacağım lakin baldur's gate'te muhtemelen bu ikisinden de daha avantajlı bir class bu. pek tabii büyülerinizi özenle seçmeniz gerekiyor bir sorcerer iseniz. onların az sayıda büyü bilebiliyorlar ancak günde (dinlenmeden dinlenmeye) daha fazla sayıda yapabiliyorlar büyülerini —specialist wizard'lardan bile fazla— ve sorcerer'ların da mage'ler gibi her büyü okuluna erişimleri var.

başlığın asıl konusu mage olsa da yukarıda anlattıklarım bir nevi mage'lerde olmayan veya mage'ler ve specialist wizard'ları ayıran şeyler zaten. yani günde (dinlenme başına) daha az sayıda büyü yapabiliyorsunuz bir mage iseniz. evet, size yasak olan bir büyü okulu yok ama herhangi bir okul üzerine uzman olmadığınız için herhangi bir okuldaki büyüleri yapmada ve onlara direnmede specialist'ler gibi bir avantajınız da olmuyor. yine yukarılarda dediğim gibi, sadece o "spesiyalist"lere özgü olabilen büyülere de ulaşamıyorsunuz. yalnız işte... specialist bir wizard'sınız... diyelim ki invoker. çok nadir rastlanabilen bir büyü scroll'u buldunuz ama bir baktınız ki enchantment/charm veya conjuration/summoning okullarından; yani size yasak olan okullardan... yazık oldu yani...

veya mesela necromancy okulundan aşırı nadir bir büyü olan master undead scroll'unu buldunuz, yağmaladığınız bir antik yapıdan. hemen bunu büyü kitabıma yazayım dediniz... 19 da intelligence skorunuz var ki bir mage olsaydınız bu, scroll'u öğrenip büyü kitabınıza yazabilme ihtimalinizi %95 yapardı. ama siz bir specialist wizard'sınız. ve bu spesifik örnekte bir necromancer değilsiniz... işte %15 ihtimal azalıyor, o büyüyü öğrenip büyü kitabınıza yazabilmeniz specialist olduğunuz için ve bu specialist'i olduğunuz okuldan —invocation/evocation— bir büyü olmadığı için. yani verdiğim örnekte %80'e düşüyor öğrenebilme ihtimaliniz o scroll'daki büyüyü. %95, neredeyse garanti öğrendiniz demekken, %80 ise, 5'te 1 ihtimalle o değerli ve bir daha muhtemelen rastlayamayacağınız scroll'un mundar olacağı anlamına geliyor... %80 kötü bir ihtimal değil asla ama yani belki yüzlerce kez scroll'lar bulacaksınız ve bunların specialist'i olduğunuz school dışındakilerde (yasaklı okullarınkiler zaten direkt iptal), her birinde her bir scroll'a 5'te 1 ihtimalle yazık olacağı anlamına geliyor. (bir büyü scroll'unu öğrenip başarıyla kendi büyü kitabınıza yazabilseniz de yazamasanız da o scroll ortadan kayboluyor. yani tek seferlik bir şansınız var scroll başına ve o büyüyü kalıcı olarak öğrenebilmeniz için scroll'unu kişisel büyü kitabınıza başarıyla geçirebilmeniz şart.)

kişisel fikrime göre, mage'lerin ilk level'larda, hatta çok ileri level'lara kadar az sayıda büyü yapabilmeleri —intelligence'ları 19 ve üzeriyse sınırsız büyü öğrenebiliyorlar ancak günlük olarak bunları az sayıda yapabiliyorlar— bir dezavantaj olsa da gerçek baş büyücü dediğin generalist, yani mage olur hacım. yani stratejik olarak her büyü okulundan büyüleri yapabilmek kesinlikle elzem diye düşünüyorum. hele 18+ seviyedeki bir büyücü, böyle epik bir karakter olmaya niyetlenmişse mage olmalı bence. cehennemden buzul kıyametlerinin yaşandığı yerlere, netherworld'lere falan bile gidebiliyorsunuz ve illaki her büyü okulu mutlaka belli durumlarda size gerekecektir ve specialist wizard'larda da bu yok işte. kompanse edilebilir mi... emin değilim. yani bu mümkün olabilir zira uzmanlaştığınız büyü okullarında da, size yasaklanan okullardakiler yerine idare edebilecek büyüler oluyor. item hazinenizi de geliştirebilirsiniz. tamam, yasaklanmış büyü okullarındaki scroll'ları okuyamazsınız ama magic wand'lar var mesela... ve... dm'iniz merhametliyse belki de sizi öyle kritik açmazlara sokmaz. haha.

zaten artık çok ileri seviyelerdeyseniz, mage olarak büyü slot'u sayınız da yeterli olur.

son olarak da ben kişisel olarak spell slot'larım diğerlerine göre az da olsa bunları akıllıca seçerek oynamayı tercih ettiğimden mage'leri specialist wizard'lara yeğliyorum. düşünsenize elinizde bir sürü büyü var ama tam da size yasak olan bir büyü okulundan bir tanesini yapmanızı gerektiren bir durumla karşılaştınız. böyle bir şeyi deneyimlemek pek hoş olmazdı herhalde. ama bu, tamamen benim tercihlerimle alakalı aslında bir bakıma. hatta specialist wizard karakterlerle destansı maceralara atılmak daha tercih edilesi bir şey birçok fantezist için galiba, gözlemlediğim kadarıyla.

yazıyı da epik villain jon irenicus'tan bahsederek bitireyim. 30. seviye bir mage kendisi. en kral kötü adamlardan biridir, video oyunlarında rastlayabileceğiniz.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

chaotic neutral

dungeons and dragons'taki alignment'lardan biri. benim de karakterime en uygunu olduğunu düşünürdüm ve demin bir alignment testi çözdüm ve cidden öyle çıktım.

easydamus.com/alignmenttest...

chaotic, yani kaotik. ne yapacağı belli olmayan kişiler için kullanılır. iyilik-kötülük yerine genel olaral nötrlüğü seçerler ancak kaotik oldukları için aşırılıklara/çılgınlıklara yelken açabilirler. lawful, yani kuralcı - kurallara/kanunlara uyanlardan veya bu konuda neutral (nötr) olanlardan değil, kaotik olanlardandır. ancak good-evil dikotomisine de bulaşmadan bu bağlamda da nötr olanlardandır. aptal bir chaotic neutral olmak, kişi ve/ya çevresi için çok tehlikeli ve sakıncalı olabilir. yani öyle birinin durup dururken pencereden atlayacak kadar kaotik olmasını veya kendisini/sevdiklerini yok edecek kadar tehlikeli bir durumda nötr kalmasını bekleyebiliriz. iq'sü düşükler chaotic neutral olmasın yani mümkünse. * ama d&d'de bir adventurer iseniz o denli geri zekalı olamazsınız zaten. yani en azından olmamalısınız. böyle büyük kahramanlıklar yapmak için atılımlar yapmışsınız, senelerce bir class'ta kaçıncı level'a gelmişsiniz. hop diye durup dururken bir köprüden atlayıp ölmeniz... yani olmazdı bu ya. hiç olmazdı. haha.

chaotic neutral karakterler, toplumlar tarafından deli olarak görülebilirler. ama bu aslında tamamen görecelidir. george carlin'in bir lafı var ya: "dikkat ettiniz; mi trafikte sizden yavaş gidenler hep idiyottur, hızlı gidenler ise hep manyaktır." gibisinden. o yüzden chaotic neutral'ların çılgınlığa varabilen zekaları başkalarının onların kafayı yemiş olduğunu düşünmelerine sebebiyet verebilir. chaotic neutral alignment'ta olan biri gerçekten bir deli de olabilir. ama olmayabilir de. yani her birey kendisine özgü değerlendirilmelidir burada. lawful good biri de deli olabilir mesela. belli olmaz bu işler. kimin deli çıkacağını bilemezsiniz! *

bu alignment'taki biri elbette good (iyi huylu) komşuları, varsa yöneticileri olmasını isteseler de evil'ların (kötüleri) good'ları (iyileri), good'ların ise evil'ları gördüğü gibi görmezler bu alignment'takileri. madem lawful good'lar ve lawful evil'lar bizi deli olarak görebiliyor, biz de belki onları iyi-kötü olarak görmüyoruzdur, yani hepsini? * yani chaotic neutral alignment'ta olan biri, true neutral alignment'ta olan biri kadar iyilik-kötülük dengesini gözetmek konusunda takıntılı olmasa da iyilik ve kötülüğe yine de uzaktan bakar. mesela lawful good bir paladin'in tek amacı kötülüğü ve gerçek kötüleri yok etmektir genelde. ama true neutral bir druid, iyilik ve kötülüğün aşırılığını çok tehlikeli bulur ve iyi-kötü dengesini sağlamaya adayabilir hayatını. chaotic neutral bir wizard ise kafasına göre, içinden o an nasıl geliyorsa davranabilir. yani özgürlüğüne düşkündür chaotic neutral karakterler ve kafalarına göre takılmayı severler. chaotic karakterlerin hepsi öyledir aslında. mesela chaotic evil bir savaş lordu, herkesi kendi kölesi yapıp kendisi tamamen şeyinin (neyinin?) keyfine göre takılabilir. chaotic good bir bard ise kaotik takılsa da çevresindekilere sürekli iyilik de yapabilir.

d&d'de bundan bahsediliyor muydu hatırlamıyorum ama chaotic neutral alignment'ta olmanın kendi hayatımda gördüğüm avantajlarından biri, insan tiplerini daha iyi anlayabilmenizdir. başkasının "bu leş pislikle iki kelime bile etmem" dediği/diyeceği tipte/kişilikte birçok insanla çok derin sohbetlerim olmuştur. yani kimisi benim standartlarıma göre bile "kötü insanlar" çıksalar da bunların, onları böyle derinlemesine tanıyabilmek de bir avantaj diye düşünüyorum. veyahut, mizantrop biri mesela. belli ki deneyimleri/gözlemleri kendisini insan sevmeyen, biri yapmış. oysaki chaotic neutral olsaydı her tip insanla iletişimi olabileceğinden belki de öyle olmazdı. veya antroposantrist bir insan... her konuda insanları merkeze alıyor. ama ya aslında insanlığa zarar veriyorsa farkında olmadan? ya öbür mizantrop kişi "daha az kötü" ise misal? (bkz: antroposantrizm vs mizantropi) bunlarla bağlantılı olarak, belli bir yapıda algılanan/görülen bazı insanların ise esasında öyle olmadıklarını veya onların öyle algılanmalarına yol açan şeylerin girift bir mahiyetlerinin olduğunu düşünüyorum. böyle deneyimlerimden gelen gözlemlerimi genelde kendime saklarım. toplum anında, "bırak ya, bu adamı mı savunuyorsun bana..." diye otomatik ve agresif bir tepki veriyor çünkü böyle bir sohbet başlattığınızda. madalyonun diğer yüzeyindeyse insanların %99.9'u tarafından "iyi insan" olarak görülen bazı kişilerin esasen pek de öyle olmadıklarını fark edebiliyor oluşunuz...

normal sözlük'teki en bilinen nicklerimden biri, iki önceki kullanıcı adım random riellor olmuştu. o da chaotic neutral bir mage/necromancer, d&d'de yer alan. hatta keşke değiştirmeseydin, benim için sen hep random riellor'sun diyenler de çıkmıştı. prieneus da fena değil bence ya. yani canım sıkıldığında da good veya evil olabilirim böylelikle. tek bir slignment'a takılı kalmak zorunda değilim artık. * gerçi olaya böyle bakmak bile chaotic neutral bir alignment'a sahip olduğunuzu gösterir. yeri geldiğinde evil'lık da yapabiliyoruz biz. (bkz: evil'lık kutsal bir müessesedir) * veya belki de yapmıyoruzdur. yahut kimimiz yapıyorken kimimizse yapmıyoruzdur. hem iyilik ve kötülüğün sanıldığı kadar fiks, görecesiz ve değişmez konseptler olduğunu düşünmüyorum ben şahsen.

chaotic neutral karakterlerin role-playing açısından en zorları oldukları söylenir. buna pek katılmıyorum ben. true neutral çok daha zor bence. büyük bir adanmışlık istiyor çünkü bu. chaotic neutral alignment'taki biri kafasına göre takılan biridir. yalnız şu bakımdan da chaotic neutral olmak zor olabilir... yani yaşadığınız topluluğa göre mesela. fazla kısıtlandırıcı bir topluluktaysanız bu özgürlüğünüz için bir tehdit olacağından ciddi problem yaratabilir. yine de, hapis falan tutulmayan, bu alignment'taki biri oradan ayrılır veya kaçar ya. veya çok güçlü bir büyücü falan olur ki kimse ona karışamaz aklına estiği gibi. tabii kurgusal şeylerden bahsediyorum burada. ttrpg oyunlarında oynadığınız roller gibi. yoksa gerçek hayatta "rol yapmak" zaten kötüdür ve kişinin kendisine de çevresine de zararlıdır ayrıca çok yorucu ve tüketicidir diye düşünüyorum.

aklıma gelmişken, benim bu alignment'larla tanıştığım d&d temelli crpg oyunlarında genel itibarıyla good dışındaki alignment'larda olmanız size ciddi dezavantajlar sunuyordu. bunda bahsettiğim oyunların bu bakımdan yetersizlikleri de etken olabilir, çizgi filmlerdeki gibi "genç dimağlara" iyi bir insan olmayı aşılamanın şiar edinilmesi de başrol oynayabilir. veya bu ikisinin bir karışımı da olabilir. baldur's gate 3'ü henüz oynamadım ama onda kesin farklılaştırmaya/iyileştirmeye doğru yelken açılmıştır kanısındayım. burada iki faktörü göz önüne alıyorum. birincisi seneleeeerdir uğraşılan ve klasik crpg oyunlarına göre çok daha üst bir teknolojiyle yapılan bir oyun bu. o bakımdan quest'lerde falan evil'lığın da cazibesini artıran çok daha fazla bileşen ekleyebilmişlerdir bence bu oyuna. diğer bileşense... ki bu bence daha önemli olanı; son dönemlerdeki korku filmlerinin birçoğunun sonlarında verilen mesajlarda ciddi farklılıklar, etik anlayışta ayrışan bir anlayış gözlemliyorum. eminim son dönem oyunlara da sirayet etmiştir bu. hatta belki de bunun başlatıcısı oyunlar olmuş da olabilir. z kuşağından tam emin olmasam da özellikle de alfa kuşağının iyilik-kötülük anlayışının bizlerden dramatik bir biçimde farklı olacağını düşünüyorum bu sebeple. biz chaotic neutral'lar ise gözlemleyeceğiz bu yeni anlayışları. dengeyi sağlamakla da bir zahmet true neutral'lar uğraşsın. *

benim d&d'de bildiğim büyücülerden başka da chaotic neutral alignment'ta olan önemli büyücüler de vardır; ben aşağı yukarı 5-6 tane biliyorum ama ismen denk geldiğim başkaları da oldu ve onlar şu anda hafızamda değil. gulgath diye bağımsız bir mage vardı mesela, chaotic neutral alignment'lı. o aklımda kalmış ama işte hepsi hafızamda değil. [baldur's gate'teki jan jansen mesela bu alignment'taki bir mage/thief; haer'dalis de chaotic neutral ama kendisi bir blade/bard.] hatta en az good kadar neutral büyücü görmüş de olabilirim. evil'dan zaten geçilmiyor. yalnız tabii bu büyücülerin arasında ciddi farklılıklar var. "power hungry" denen büyücülerin ekseriyeti evil olur, sonra good'lar gelir, en son da neutral'lar gelir. yani bakıldığında mesela renwick caradoon isimli archlich (bkz: lich), lawful da olsa neutral bir karakter ve asla güç manyağı değil. telbran nelarn ise chaotic neutral bir sorcerer. o ise neredeyse 2.000 yaşında. neler görmüş, geçirmiş. en son kimliğini gizleyerek bir kitap koleksiyoncusu olarak takılıyordu... mordenkainen var bir de ki d&d'deki en bilinen büyücülerden biridir. yani kendi ismini taşıyan büyüleri sayısız başka büyücü kullanıyor mesela. onun da alignment'ı chaotic neutral. evil'lardan bahsetmeme gerek yok zaten. iskeletor bile "güç manyağı evil wizard" örneği olarak yeterli. good'lardan elminster, merlin gibi karakterler... bu arada güç manyağı olmak kötü bir şey değildir her zaman. yani soylu bir idealiniz vardır ve bu uğurda kudretli bir büyücü olabilirsiniz misal.

amma da uzun yazdım ya. başlayınca duramadım. 3-5 satır bir şey yazarım diye başlamıştım üstelik. kaotikliğime verin veya bu konuya karşı nötr kalın.

ve esen kalın.


aşağı, en üstlerde bağlantısını verdiğim sitedeki test sonucumu koyuyorum ki burada ingilizce de olsa chaotic neutral alignment'ın ne olduğu da özetleniyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


you are:

chaotic neutral


chaotic neutral- a chaotic neutral character follows his whims. he is an individualist first and last. he values his own liberty but doesn't strive to protect others' freedom. he avoids authority, resents restrictions, and challenges traditions. a chaotic neutral character does not intentionally disrupt organizations as part of a campaign of anarchy. to do so, he would have to be motivated either by good (and a desire to liberate others) or evil (and a desire to make those different from himself suffer). a chaotic neutral character may be unpredictable, but his behavior is not totally random. he is not as likely to jump off a bridge as to cross it. chaotic neutral is the best alignment you can be because it represents true freedom from both society's restrictions and a do-gooder's zeal. however, chaotic neutral can be a dangerous alignment when it seeks to eliminate all authority, harmony, and order in society.

detailed results:

alignment:
lawful good ----- xxxxxxxxxxx (11)
neutral good ---- xxxxxxxxxxxxxxxxx (17)
chaotic good ---- xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx (24)
lawful neutral -- xxxxxxxxxxxxxxxxxx (18)
true neutral ---- xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx (24)
chaotic neutral - xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx (31)
lawful evil ----- xxxxx (5)
neutral evil ---- xxxxxxxxxxx (11)
chaotic evil ---- xxxxxxxxxxxxxxxxxx (18)

law & chaos:
law ----- xxx (3)
neutral - xxxxxxxxx (9)
chaos --- xxxxxxxxxxxxxxxx (16)

good & evil:
good ---- xxxxxxxx (8)
neutral - xxxxxxxxxxxxxxx (15)
evil ---- xx (2)
devamını gör...

gwydiesin

d&d'nin en "underrated" süper güçlü ve ayrıksı karakteri olabilir. yani elminster, larloch, azalin rex falan gibi çok güçlü bir karakterdir aslında ve tek bir kaynakta (bkz: ivid the undying) kendisine rastlasak da bu official bir d&d kitabı sonuçta ve kendisi neden bu kadar az bilinmektedir biraz anlam verememekteyimdir. tamam greyhawk campaign setting'de değil de forgotten realms campaign setting'inde olsaydı kendisi elbette daha iyi bilinirdi ama greyhawk standartlarında bile çok az biliniyor gwydiesin isimli bard. ben kendisinin muhtelif greyhawk romanlarında başkarakter olmasa bile, lotr'deki tom bombadil gibi böyle eksantrik ama efektif bir karakter olmasını beklerken kendisi oerth'in güçlü personaları arasında bile anılmıyor yapılan listelerde ki bu listelemede tepedeki philidor the blue'dan bile 5 seviye yüksekteki bir karakter: 30. level! dünya adil değil dostlar. gwydiesin'in hakkı verilmemiş...

kendisine gwydiesin of the cranes deniyor. crane turna demek ve bu tiplemenin de bu kuşlarla özel bir bağı var. gwydiesin ismi de gal mitolojisindeki gwydion adlı sihirbaz-kahraman ve trickster'ın adıyla taliesin ismindeki briton şairin/ozanın (bard) isimlerinin birleştirilmesiyle konmuş sanırım; yani gwydion'un ilk 4 veya 5 harfi ve taliesin'in son 4 veya 5 harfi birleştirilmiş. kendisi zaten bir bard olsa da aslında 9. seviyedeki büyüleri de yapabildiği için bir mage/wizard da. bu arada bilmeyenler için, d&d'de bard'lar (ozanlar) da aslında büyücülük güçleri olan bir class'tır ama 9. seviye büyüleri yapabilecek kadar kudretli değildirler bu bakımdan. ayrıca druidik büyüler de yapabiliyor gwydiesin, bir mage gibi 9. seviye büyüler yapabilmesiyle beraber. bu adam çok ayrıksı, "unique" bir karakter işte. eşsiz yani. zaten onun tanıtıldığı kitapta da bu özellikle vurgulanıyor ve kural kitaplarındaki standartlar ötesi bir tipleme olduğunun altı çiziliyor.

grandwood forest'ta yaşayan gwydiesin, aşırı yaşlı bir karakter. 60'larında gösterdiği söylense de esasen 700 yaşında falan. gümüş renkli saçlarını atkuyruğu şeklinde bağlıyor ve gözleri masmavi. kahverengi, gösterişsiz robe'lar giyen bard, herhangi bir sihirli yüzük kullanmıyor ama bunlara rağmen karizmasıyla karşılaştığı hemen herkesi etkileyebiliyor. boyu da 2 metreye yakın bu arada ve dimdik duran bir "moruk". yüzük takmasa da birçok sihirli ekipmanı var ve yanında bir "magic lantern" taşımasıyla dikkat çekiyor. bu fener, aynı anda; gem of seeing, gem of brightness ve helm of brilliance item'larının güçlerini barındırıyor. yaşadığı ormanın ve çalılıkların istediği yerlerini istediği zaman gezen gwydiesin, buralarda rastladığı kişilerin de tercih ettikleriyle konuşuyor. buralarda liderlik/yöneticilik yapan kişilerle de belirli sebeplerle münasebet kurabiliyor ancak siyah ve gümüşi turnalara asla kayıtsız kalamıyor ve onlarla yakından ilgileniyor, istisnasız

gwydiesin bir "bard" olduğu için hitabeti elbette kuvvetli. birçok insan kendisinin konuşmalarını, okumalarını ve şarkılarını dinlemekten büyük haz alsa da bu herkes için geçerli değil ve ozan, kimi zamanlar o kadar yoğun şeyler söyleyebiliyormuş ki bu karşısındaki kimilerine acı verebiliyormuş. diğer bir taraftan da karakterin şen ve kaygısız bir tarafı da var ve bazen takılmacalarıyla, şakalarıyla da başka karakterleri eğlendirebiliyor kendisi.

700 yaş civarında olduğundan ve bir bard olduğundan, belki de oerth'teki en bilgili karakterdir gwydiesin ve kendisinin bilmediği bir efsaneye, masala, hikayeye veya mite rastlamak çok zordur. yalnız kendisi bir hikayeyi başkalarına anlatırken onu orijinal haliyle anlatırmış ve bunda da gerçeklik ve yanlışlıklar iç içe geçik olurmuş. burada da kendisini dinleyen kişinin algılama kapasitesini ölçme amacını güdermiş veya sadece o an o modda olduğu için böyle yaparmış. yani burada yalan söylemiyormuş aslında ve ilgili hikayeyi olduğu gibi aktarıyormuş ancak aslında bazı şeylerin anlatıldığı gibi olmadığını bilmesine rağmen bunu kendisine saklarmış.

bu arada kendisi politikayla neredeyse hiç ilgilenmezmiş. büyük krallığın (the great kingdom) yükselişini ve düşüşüne şahitlik etmiş zaten 700 yaşında olduğu için ve bu yıkılışın ardından başkalarının politik ajandaları onu enterese etmezmiş. grandwood veya lone heath'tekilere büyüleriyle yardımcı olmazmış veya tipik bard özelliği olan, savaş öncesi moral artırıcı söylevlerde bulunmak aktivitesine girişmezmiş. ancak onun faydası daha mistik, çözülmesi zor bir mahiyette gerçekleşirmiş. onun bazı şeyleri nakledişlerinden günler sonrasında bile dinleyendeki enerjik yükselme, algı/duyu keskinleşmesi devam edermiş; renkler daha parlak görünür, sesler daha keyif verici, yemek ve şarap daha lezzetli, karşılaştıkları insanlar daha güzel yüzlü ve nazik görünürmüş gwydiesin'in bu şekilde "dokunduğu" kişilerde.

gwydiesin ile görüşmek için gelen kişiler onu bulamazlarmış. yani kendisi istemezse. önceden haberdar olurmuş bundan ve kendi isterse görünürmüş ziyaretçisine. onlara görüneceği zamanı kendisi ayarlarmış ve görünümünü de ona göre belirlermiş. ondan ne isteneceğini önceden bilirmiş ama ziyaretçisini cesaretlendirmek veya bilgilendirmek tamamen kendi kararı olurmuş bard'ın.

bu bard, yalnız bir kişi olsa da flanaess'te bir avuç insanla da münasebeti varmış. örneğin mordenkainen kendisiyle şarap içip yemek yemiş ki d&d ile ilgilenip bu büyücüyü tanımayan kişi yoktur gibi bir şey. mordenkainen ve gwydiesin'in gerçekten de birçok ortak noktası varmış ki alignment'ları da bunlardan biri ve belki de bu ortak noktalarındaki pusulaları gibi de yorumlayabiliriz. ikisi de "neutral". gwydiesin için neutral good deniyor ama sanırım bunu ad&d'den sonrasına uyarlarsak mordenkainen ile aynısı yani chaotic neutral diyebilirdik. yani eski d&d edisyonlarında "neutral with good tendencies" denebiliyor bazı karakterlere ve esas alignment'ları neutral oluyor aslında ki gwydiesin'inki de öyle.

circle of eight tümden etkilenmişler aslında gwydiesin'in recitation'larından. introvert, tutucu ve kendini baskılayan bir karakter olan bigby bile etkilenmiş yani ve gwydiesin sessiz kalınca sarsılmış. aslında gwydiesin'in gücü, kontrol manyağı güçlü karakterler için tedirgin ediciymiş. mesela philidor the blue ile böyle bir durum gerçekleşmezmiş ve ikisi de gülüp eğlenmişler, beraber zaman geçirdiklerinde. nightsong örneğin gwydiesin'den çok çekinirmiş. zira bard, bir keresinde bunun karanlık evine gitmiş ve nightsong'u yakasından sertçe kavramış. bundan sonra nightsong'a aylarca kimse rastlayamamış.

ve son olarak da... gwydiesin, düzlemler/planes arasında yolculuklar da yapmış ki katip lhaeo, gwydiesin'e çok benzeyen birinin (kuvvetle muhtemelen odur) periyodik olarak elminster'la konuşmaya gittiğine şahit olduğunu kayıt altına almıştır. elminster, forgotten realms campaign setting'deki çok meşhur bir büyücü. yani bu ikisinin de görüşmeleri oluyormuş.

bana göre hakikaten bu karakteri çok fazla şeyde kullanabilirlermiş ya. elminster hakkında ne kadar roman var mesela ed greenwood'un yazdığı. gwydiesin de bence bu şekilde kullanılabilirmiş.
devamını gör...

the black box of reverse

dan prog metal grubu beyond twilight'ın 2006 tarihli, son albümü for the love of art and the making'de yer alan eksantrik parçadır. 43 parçadan oluşan albümün 41. parçasıdır.

bu albümden başka parça başlığı açmayacağımı söylemiştim ama işte bunu da açmam lazım dedim sonra. gerçekten sıra dışı bir parça bu zira.

albümden açtığım diğer parça başlıklarında yer alan şu genel yorumumu koyayım öncelikle:

bu, benim hayatımın albümüdür aslında ama eserden parça paylaşmak... şarkıların geneli bağlamında çok bir anlam ifade etmiyor zira 38 dakika bile sürmeyen ve 43 parçadan oluşan bir albüm hayal edin. işte bu, o. çok kısa yani şarkılar, albümdeki. en uzunu 3 dakika ve birçoğu 1 dakika bile sürmüyor. şaka yapmıyorum gerçekten, hayatımın albümü derken. sözlükte daha önce de yazmıştım. hayatımın 1 numaralı albümüdür bu. binlerce kez dinledim ve hala dinlemeye devam ediyorum.

şimdi de hayatımın albümündeki the black box of reverse'e geçelim ve finn zierler bunun için neler demiş bakalım:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

albümdeki sleeping beauty parçası tersten kompoze edilmiş burada yani ama sadece bununla da sınırlı kalınmamış. melodik ilerleyişi tersten kompoze edildiği gibi bir de tersten çalınmış. mesela basları sanki tersten kaydedilmiş gibi hem tersten kompoze edilip hem de tersten çalınmış. örneğin kendisi burada klavyede sağ eliyle ters kompoze edilmiş melodik yapıda çalarken sol eliyle de bas gitarın sanki geriye doğru bir kayıtmış gibi olan ters kompozisyonuna uygun çalıyormuş. geriye doğru kompoze edilmiş ve geriye doğru kaydedilmiş müzikleri çalmanın kayda değer derecede farklı şeyler olduğunun altını çiziyor finn ve burada ikisinin bir karışımı varmış. bu hem teknik hem de matematiksel bir meydan okumaymış zierler için ve iyi analiz edilirse, kompozisyon üretmenin temel doğası ve müziğin ruhunun ta kendisi bağlamında ne kadar kompleks bir çalışma olduğunun anlaşılacağından dem vuruyor kendisi; bir de bu şekilde ters/reverse bir yaklaşımdan anlam ifade eden melodi ve müzikal parça yapmanın 4 boyutlu bir müzikal kompozisyon evreni yaratmak gibi olduğunu ifade etmiş dan müzik dahisi finn.

geriye doğru kayıt dediği şey herhalde bir kaydın tersten çalınması (enstrümanla çalınması değil de mesela bir yazılımla terse çevrilip bir müzik medyasıyla oynatılması gibi) olsa gerek, ki enstrüman çalınımı bakımından elbette kompozisyon ters olsa da bunun düz bir icrasını dinliyoruz. tersten kayıt dediği düşündüğüm gibi olmalı sanırım, yoksa zaman makinesiyle ileri gitmek gerekirdi bir enstrümanı çalarken onun partisyonunu sondan başa doğru kaydedebilmek için. ehehe. tamam, finn bir dahi ama dr. emmett brown kadar da değil. haha. hatta doc olmak bile yetmez. tenet (film)'deki gibi zamanın tersine akabilmesi lazım.

bir güncelleme de yapayım. albümü hala sürekli dinliyorum. yakında 20 sene olacak albüm çıkalı. sonsuza kadar dinleyeceğim ben bu albümü sürekli ya, orası kesin. yani çoğu zaman her gün bir veya birkaç kere, bazense birkaç günde bir veya birkaç kere de olsa işte durmadan dinliyorum cidden. adamlar "su" gibi albüm yapmışlar. hem akıyor hem de sürekli albüme susuyorum gibi. ve hiç baymıyor. su dışında yenen ve içilen her şeyden bıkılabilir bence, sürekli tüketilirse. işte bu albümün beni baymaması hasebiyle ben de bu albümü suya benzetiyorum. ayrıca derin sular gibi mistik de...

hayatımın albümü demek de yetmez ya. (bkz: yazarların favori sanat eseri)

ve işte, the black box of reverse

devamını gör...

prospero

ünlü ingiliz yazar william shakespeare'in son oyunu olan the tempest'ın başkarakteridir. milan'ın hakiki düküdür bu adam ancak kardeşi antonio ve napoli kralı alonso tarafından tahtından indirilmiştir ve sürülmüştür kahramanımız. aslında kendisinin, henüz bebek olan kızıyla birlikte idamı kararı da çıkartılmıştır ancak iş böyle sonlansaydı bu oyun çok erken biterdi... bir gemiyle ıssız bir adaya sürüklenen prospero, burada kızı miranda ile geçirdiği 12 senede mistik ve kudretli bir büyücü olmuştur ve kendisinin yegane amacı, "evine" dönüp hakkı olduğunu düşündüğü konumuna yeniden gelmektir. oyunun başındaki fırtına (tempest) da bu uğurda meydana getirilmiştir. evet meydana getirilmiştir diyorum zira prospero, hükümdarı olduğu adaya ve buradaki birtakım eksantrik karakterlere/yaratıklara/ruhlara büyü gücüyle hükmettiği gibi bir "tempestarius"tur da; orta çağ okültik anlayışında "tempestarii" olarak adlandırılan (tekili tempestarius), halkın içinde yaşasalar da kendilerinden korkulan büyücüler vardır ve bunlar, istedikleri zaman fırtına yaratabilme veya fırtınaları sonlandırabilme kudretine/becerisine sahiptirler. kurgusal bağlamda da en bilinen "tempestarius", prospero'dur diye tahmin ediyorum.

prospero, karmaşık karakter özelliklerine sahip bir karakterdir ve geçmişinde de sıra dışı bir "yönetici"dir; kindar olduğu gibi kibar, zalim olduğu gibi de bağışlayıcı biridir. zaten tahtından edilmemişken, milan'ın düküyken de görevlerini aksatıyordur ve yönetim işini kardeşi antonio'ya bırakıyordur; kendisi ise felsefe ve bilim üzerinde çalışarak ve okumalar yaparak zamanını geçiriyordur. bu da aklımıza, "kardeşi antonio onu tahtından indirmekte haklı mıydı?.." sorusunu getirir zira bir "yönetici"nin asli görevi yönetmek olmalıdır. yani öyle beklenir. prospero, hem kişisel gelişimiyle ilgilenip hem de milan gibi büyük bir bölgeyi yönetebileceğini düşünecek kadar kendinden ve becerilerinden emindir ancak oyunda da görürüz ki başkaları bu hususta onunla hemfikir değildir.

artık olan olmuştur ve prospero, kitaplarıyla birlikte bir gemiye atılmış ve akıntıya bırakılmıştır... (bu arada prospero's books isminde çok enteresan bir sanat filmi de var. yani bayağı tuhaf bir yapım. önersem mi önermesem mi bilemedim...)

başkarakterimizin bu ıssız adanın ve sakinlerinin üstündeki tahakkümle karışık kontrolünde büyü güçlerinin önemli bir etkisi vardır; bu da akla, acaba milan'dan sürülmeseydi orada kendini bilim ve felsefe alanlarında geliştirerek oraya eksantrik bir stille ama efektifçe hükmedebilip hükmedebileceğini getirir. sonuçta okültik/majik bilgelik fantastik bağlamda neyse, bilimsel ve felsefi bilgelik de bildiğimiz dünyada bir nevi odur diye düşünebiliriz bence. neyse, kendisine bu şans tanınmadı, zaman verilmedi ve bu yüzden prospero'nun ezoterik yetkinliğine şahit oluyoruz okurları olarak.

ariel ve caliban... bu varlıklar prospero'nun onları yönetmesinden hiç memnun değiller. fakat prospero çok mu amansız ve katı ve değişmeyen bir tipleme?.. öyle sayılmaz ama burada aşırı kritik spoiler'lar vermek de istemiyorum açıkçası. gelgelelim oyunun son iki perdesinde, başkarakterimize duyulabilecek olası antipati, bir sempatiye veya en azından bir anlayışa evrilebilir diye düşünüyorum. ek olarak prospero'ya da çok "yamuk yapılmış" düşüncesinin kafalardan geçmesi pek de abes olmaz kanısındayım. ayrıca, otokratik bir anlayışı olduğu yer yer fazlaca öne çıkarılan kahramanın dünya görüşünün daha kapsamlı halini de okuyucularından esirgemiyor shakespeare, bir yerden sonra... zaten oyunun sonuna geldikten sonra bu karaktere pathos ile karışık bir sempati duymuştur okuyucularının/izleyicilerinin çoğu diye düşünüyorum.

kaldı ki prospero karakterinin, bazı kritik bağlamlarda shakespeare'i temsil/sembolize ettiği de tiyatro/edebiyat çevrelerinde epey konuşulan bir şey.

the tempest, benim muhtemelen en sevdiğim shakespeare oyunudur; lisansta ve yüksek lisansta okuduğum bölümden * mütevellit shakespeare ile ister istemez ilgilenmiştim ve bu oyunu da zamanında defalarca okumuştum. haksızlık etmeyeyim ama. yani iyi ki olmuş bu diyorum. shakespeare hakikaten çok iyi bir yazar benim için de, çoğu kişi için olduğu gibi. ben bu oyunu tiyatroda izlemedim ancak shakespeare's globe'un 2014'teki bir the tempest gösterimi filme alınmış ve oradan izlemiştim. daha doğrusu, en "olmuş" dediğim bu olmuştu. öncesindeki kimi uyarlamalarından/performanslarından da beğendiklerim olmuştu ama bu 2014 çıkışlı performans/uyarlama hakikaten fevkalade! mesela ariel karakterini colin morgan oynuyor burada şahane bir performansla (müthiş de akrobatik yetenekleri varmış) ki kendisi meşhur ingiliz yapımı merlin dizisinde de merlin karakterini (genç merlin) canlandırmıştı. ezcümle, bu bahsettiğim kayıt mutlaka izlenmeli derim. roger allam'ın prospero tiplemesi de harika burada. aslında tüm kast süper diyebilirim. yer yer çok da güldürmüştü beni bu performans, her iki izleyişimde de.

oyunun sonundan da bahsetmem gerekiyor ama bunu spoiler kutucuğu içine alacağım. prospero'nun oyunun sonunda yaptığı şey ve bunun shakespeare'in son oyunu olmasını birlikte düşününce bazı şeyler anlaşılabiliyor tam olarak çünkü. yani bundan bahsetmeliyim mutlaka.

ekleme: spoiler kısmı epey kapsamlı oldu ama bu oyunu okumayanlar/izlemeyenler fakat bunu yapmayı düşünenler bence şu anda o kısmı okumasın. gene de siz bilirsiniz.


prospero, düşmanlarını affedebiliyor hatta ariel'a özgürlüğünü bile veriyor. ve... asasını kırıyor. yüzüklerin efendisi'ndeki saruman ve gandalf kapışmasını hatırlayın. asalar, büyücülerin bir nevi güçlerinin ve/ya iktidarlarının sembolüdür. filmde sauron'un asasının ak gandalf tarafından telekinetik bir güçle/büyüyle kırılmasının ardından kötücül büyücünün bir iktidarı, üstün gücü kalmıyor.

prospero ise kendi asasını kırıyor oyunun sonunda ve bir nevi artık büyücülüğünden feragat ediyor. bazı kritiklere göre asa burada penisi de temsil edebilir. oyun yazarının meşhur falstaff karakterinde kesin bir penis göndermesi yorumlaması yapılıyordu da prospero'nun staff'ını kırmasında da öyle bir şey okumuş gibiyim sanki. yani yaşlandığı için "kuşunun ötmemeye başlaması" belki. sonuçta penis, bir şeylerin doğumuna sebebiyet veren bir organ. bir nevi "yaratıcılık" babında da bakabiliriz olaya. veya hatta phallogocentrism denen bir kavram var. tureng, fallus mantığı merkezciliği olarak çevirmiş. phallus/penis kelimesinden geliyor. sonuçta "iktidar/iktidarsızlık"... böyle düşünülebilir. ataerkil düzene kadar bile uzatabiliriz bu konuyu. dünyadaki savaşlara kimler sebep oluyor? eril enerjinin dünyada ne kadar yıkıma sebep olduğu açık değil mi? belki de kadınlar günü'nde bu yazıyı böyle bitirmem yerinde olur. tüm emekçi kadınların gününü enişten dileklerimle kutlarım. *

ama shakespeare bağlantısı eksik kaldı böyle de... sanatçılar bir bakıma büyücülerdir de. bir şeyler yaratabilirler, olmayan şeyleri var edebilirler. toplumlara şekil verirler ve onları iyi-kötü manipüle de edebilirler. shakespeare'in dünya kültüründe ne denli nüfuzlu bir isim olduğundan bahsetmeme gerek olmasa da, günümüzde aşk ve ölüm temalarını nasıl algıladığımızda bu figürün büyük bir "sihri"nin olduğu gerçeğinin altını çizmekte beis görmüyorum. geçmişte bir makale okumuştum ve şu anda ismini hatırlamadığım bir düşünür/yazar direkt: "edebiyat suçludur!" diyordu. yani biz mesela dinleri çok suçlarız ama acaba edebiyat tamamen masum mu?.. evet, herkes edebiyatın ve genel bağlamda sanatın ne kadar faydalı/gerekli olduğunu söyler durur fakat öyle düşünmeyenler de varmış demek ki, ki bu bana çok da altı boş bir sav gibi gelmedi. belki de shakespeare de prospero gibi, artık büyücü asasını kırmıştır ve bunda kendince gerekçeleri vardır ve bunlar onunla birlikte mezara girmiştir ama izlerini ilgili eser vasıtasıyla sürebiliriz de bunların. sonuçta the tempest, onun bilinen son oyunu. ve belki de son "magic trick"i.


şu (favorim olan) uyarlamadaki: www.imdb.com/title/tt3840898/ ariel ve prospero (yani onları canlandıran aktörler)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ultroloth

sevdiğim d&d varlıklarından biridir. sevdiğim derken... bu sevilmez de ilginç bulduğum diyelim. isminde "ultra" değil de "ultro" ön eki var ve bu da "öte/öteden", "uzak/uzaktan" gibi bir anlam katıyor eklendiği sözcüklere. bunlar da uzaylıları andıran tipler olduğundan uygun bir isim bence. bayağı bilgi sahibiyim bu demonik (demonik ama uzaylı gibiler tipolojik bakımdan) varlıklar hakkında. hafızamdan yazacağım aşağıdakileri.

diğer (eski) adları ultradaemon ve ultrademon olan yaratıklar bunlar. yani buradan da anlıyoruz ki bir şeytan türüdür ultroloth. yugoloth isimli kapsayıcı bir türün/ırkın en ilginç ve kudretli alt türlerinden biridir. greater d(a)emon'lar arasındadırlar. ekstra bilgi: tyranthraxus adlı bir d&d karakteri vardır ki bana göre en enteresan şeylerden biridir bu, oradaki. bazı bilgeler kendisinin yugoloth türünden bir "şey" olduğuna inanmaktadır.

gary gygax'in 80'lerdeki ad&d için yarattığı varlıklar bunlar, yanlış bilmiyorsam. gizemli ve karanlık tiplemelerdir. önemli büyü becerileri vardır ki zaten orijinalindeki büyüleri ve spell-like ability'lerini 15. seviye bir büyücü olarak kullanıyorlardı. intelligence'ları (zeka seviyeleri) genius ve supra-genius arasında değişkenlik gösteriyor ve bu da 17-20 arasında intelligence score'ları olduğunu gösteriyor ki bu bir hayli yüksek. yalnız bunların yine bir yugoloth türü olan "üstün" versiyonu da var oinodaemon diye anılan ki bu ad&d'de "unique" (tek) bir varlıktı. ismi şimdi aklıma gelmiyor ama bu yugoloth'ların en güçlüsüydü ve intelligence seviyesi "godlike" idi (21 ve üzeri). ad&d'de bu zaten en üst intelligence seviyesi oluyor. diğer yönlerden de bu resmen "boss-level" bir yaratıktı. yani... bu varlıktan sonra geliyor ultrodaemon'lar da. bunların yaygınlığı "very rare" (çok nadir). oinodaemon gibi unique değil yani. ama tipleri bence daha karizmatik. o oinodaemon, bayağı deforme bir ucubeydi!

neyse, biz ultroloth'lara dönelim. bunlar aslında "prime material plane" denen düzlemde değil de bir nevi cehennemsi bölgeler/düzlemler olan lower planes'te bulunurlar ve buraları dilediklerince gezerler. yalnız prime material plane'e de gelebilirler veya çağrılabilirler. örneğin bir tüccar biliyorum, underdark'ta ultroloth türünde. (ismi hafızamda değil ki zaten zor akılda tutulabilecek bir isimdi.) aslında hag'ler gibi korkunç tipler tarafından savaş köleleri olarak yaratılsalar da "true name"lerinin boyunduruğundan biraz da şansla kurtularak (bunların kaydedildiği kitaplar kayıp mı olmuştu ne olmuştu) kısmi özgürlük kazanmışlardır. yine de ağırlıkla bu lower planes'teki savaşlarda yer alırlar ve bir ultroloth'un "true name"ini bir şekilde öğrenebilirseniz ona direkt hükmedebilirsiniz. birbirlerinin gırtlağında biterler kudret ve statülerini yükseltmek/korumak için ultroloth'lar ve genelde savaşlarda daha "aşağı" hizmetkarlarını öne sürüp kendileri gölgelerde gizlenerek işleri yönetirler. ayrıca kudretli summoner'lardır ve prime material plane de dahil başka alemlerden/boyutlardan varlıkları summon edebilirler ki bir ihtimal kendileri gibi bir ultrodaemon'ı da summon edebilirler. ad&d'den sonra güçleri nispeten zayıflatılmıştır bunların ve cr'leri (challenge rating) 13 olarak belirlenmiştir ama bu bile aslında hafife alınmayacak bir rating. alignment'ları da neutral evil'dır. * yaşasın kötülük!

kurgularda yer bulan inthracis isimli ultroloth'u biliyorum; bir necromancer. kendisi aslında kendisini klonlamıştır ve öldürülürse diye klonlarını yedekte tutmaktadır. resurrection (war of the spider queen #6) kitabında karşılaşırız kendisiyle ve bu kitabı seneler önce okuyup kısmen beğenmiştim. paul s. kemp'in daha iyi kitaplarını da okumuştum ama bu da fena değildi. ultroloth'ları aslında ait oldukları düzlemden farklı bir yerde öldürürseniz tamamen yok olmazlar ve lower planes'in ilgili yerinde yeniden meydana gelirler. bu yüzden ultroloth'lar ölümüne kapışmaktan hiç çekinmezler, tamamen yok edilebilecekleri tek yer dışındaki düzlemlerde. yani tercihleri işleri arkadan yürütmektedir ama "vatanları" dışında bir yerdelerse ölmekten korkmazlar. inthracis bir de kendi klonlarını yapmıştı ki zaten artık niye bir korkusu olsun?.. spoiler vermek istemiyorum, okumayı düşünen birileri çıkabilir diye...

tip olarak da böyle uzaylı gibi bir şey bunlar... koyu gri tenli oldukları söylense de nedense yeşil resimlerine rastladım genelde. ateş opallerine benzeyen gözleri dışında yüz hatları/organları yok ve kafaları da grey alien (griler) denen uzaylıları andırıyor; arkaya doğru uzayan kafatasları var. vücut yapısı olarak humanoid denebilir sanırım. boyları da 1.80 m idi ortalama diye hatırlıyorum. zaten alter-self gibi bir büyüye de doğal ulaşımları var. kolaylıkla birilerini kandırabilirler yani, olduklarından farklı görünerek. böyle mind flayer gibi aslında... yani gizemli ve uzaylı havası veren bir tür, ultroloth'lar. bana da her zaman ilginç gelmiştir böyle yaratıklar. lower planes'te hiç bitmeyecek gibi duran blood war'da da önemli rol oynarlar. bu savaşta görev almayanları ise kişisel hırsları ve çıkarları doğrultusunda çeşitli entrikaların peşine düşerler. mind flayer'lara baldur's gate 3 oyununda doyduk. belki de sırada ultroloth'lar vardır. bence hakikaten daha öne çık(arıl)mayı hak eden ilginçlikte bir mahlukattır ultroloth.
devamını gör...

abi-dalzim’s horrid wilting

d&d 3/3.5e'deki ismi yalnızca horrid wilting yapılmıştır. diğer dungeons & dragons edisyonlarındaki isminde abi-dalzim's vardır. google'da çıkan şeylere göre biri "abi-dalzim kimdir?" sorusunun yanıtını yazmış ama sanırım bu official bir şey değil; ben eskiden araştırmıştım ve bir kaynak bulamamıştım resmi d&d ürünleri arasından, bu bağlamda. yaratıcısının ismiyle anılan büyülerde bu bir istisnaydı. yani mordenkainen's sword büyüsü gibi birçok böyle büyü var d&d'de ve bunların yaratıcıları hakkında sayısız official bilgi var ama abi-dalzim bu bağlamda gizemli kalmış/bırakılmış gibi görünüyor. ekleme: d&d 4e'de official bir bilgi konmuş abi-dalzim ile ilgili. şimdi öğreniyorum.


perhaps the most notorious of these elemental mages is the despicable abi-dalzim. a student of rare and unusual water magic, abi-dalzim devised the watery double spell as well as the vile incantation known as horrid wilting. abi-dalzim is a short, wizened human of advanced years, with a long, white beard and a bejeweled turban. cruel, imperious, and hungry for ever greater magical power, abi-dalzim makes his home in a half-buried necropolis lost in the sands of the great southern deserts. he pays close attention to other wizards, whom he views as potential rivals, and has been known to ambush heroes after they have recovered rare magical treasures, taking what he wants from their desiccated corpses.

heroes of the elemental chaos, sayfa: 112


yani kötü şöhretli bir elemental mage imiş, abi-dalzim. hatta en kötü şöhretlisi olabilirmiş. nadir ve alışılmışın dışında su büyüleriyle uğraşmış ve bunun neticelerinden biri mevzubahis büyüyü icat etmesi olmuş. kısa boylu, yaşlı; uzun, ak sakallı ve mücevherli sarık giyen bir figürmüş. zaten isminden de "oriental" bir karakter olduğu anlaşılıyordu. aladdin'deki jafar'ın yaşlı versiyonu gibi bir tip hayal edebiliriz sanırım kendisini düşünürken. zalim, küstah ve hep daha kudretli olma arzusu olan bir tiplemeymiş. büyük güney çöllerinin kumlarına yarı gömülü bir ölüler şehrini kendi "evi" yapmış. diğer büyücüleri yakından takip edermiş ve onları potansiyel rakipleri olarak görürmüş. kahramanlara tuzak kurarmış ve onlar nadir sihirli hazineleri elde ettikten sonra, kurumuş cesetlerinden istediğini alırmış. yani kendi icat ettiği horrid wilting büyüsüyle onları o hale getirip bunu yapıyordur herhalde diye anladım.

d&d'de çok güçlü bir, 8. seviye saldırı büyüsüdür, abi-dalzim's horrid wilting. geniş bir alana etki eder ve büyüye maruz kalan düşmanların vücudundaki su bedenlerinden çekilir. "instantaneous" bir büyüdür. yani tek seferde ve bir anda devasa bir damage verir büyüyü yiyen düşmanlara. dnd 5e'de 12d8 damage vurur. ad&d 2e'de bu, caster level başına 1d8 ve maksimum 16d8 iken; d6d 3/3.5e'de ise maksimumu 25d8/20d6'dır (3e'de 25d8 iken 3.5e'de ise bu 20d6'ya çekilmiştir). save atabilen düşmanlar bu hasarın yarısını alırlar fakat evasion/dodge ile falan bu büyüden kaçınmak mümkün değildir. özellikle bitkisel yaratıklar ve water elemental'lar için çok "yıkıcı" bir büyüdür. fireball gibi diğer alan etkili büyülerden başka bir farkı da (diğeri de evasion ile kaçınamamaktı), sadece düşmanlara damage vuran bir büyü olmasıdır. yani fireball, ice storm falan gibi büyülerde bunları dikkatli ve stratejilerle kullanmak gerekirken, abi-dalzim’s horrid wilting'i ise komradlarınızın (companion), summon'larınızın falan da bulunduğu bir alana rahatlıkla "cast" edebilirsiniz ve bu büyü aynı tarafta olduklarınızın canına kastetmez. * ayrıca elemental büyülere göre korunulması ve/ya direnilmesi (resist edilmesi) de daha zor/alengirli bir büyüdür.

necromancy okulundan bir büyüdür. material component'ı bir parça süngerdir. yarı hasar alabilme şansını constitution/fortitude save'iniz belirler.

baldur's gate ii: shadows of amn'da (+throne of bhaal) bu favori büyümdü diyebilirim. ayrıca normalde construct'lara ve undead'lere damage vurmaması gereken bir büyü bu ama bg'deki bug bunu geçersiz kılmış. gerçi bitkisel tabanlı yaratıklar ve water elemental'ların penalty'lerini de oyuna geçirmemişler ama gene de oyunun uzak ara en iyi alan etkili saldırı büyüsü bu bence o level ve altındaki. ayrıca, 9. seviye büyülere ulaşmışken de kullanılırlığını sürdüren bir büyüdür.

neverwinter nights'ta da en sevdiğim büyülerden biridir horrid wilting (bu d&d 3e'ye göre yapıldığından isminde abi dalzim's yok) ama burada anında damage vurmaması (bu bakımdan bg'den farklı. büyünün etkisi, yapıldıktan kısa bir süre sonra geliyor.) bir dezavantaj olabiliyor. ayrıca, 8. seviye bir büyü olduğu için maximize ve/ya empower metamagic'lerinde de kendisinden yararlanamıyoruz. gene de çok efektif bir büyüdür bu, bu oyunda da. ayrıca nwn bir d&d 3e oyunu olduğu için burada 25d8 damage vurabiliyor bu büyü. (bkz: oha)

fakat kimisine göre de 8. level slot'unda yer kaplamayı hak etmemektedir horrid wilting, özellikle de d&d 3.5e'de ve 5e'de. ayrıca bu büyüyü maximized veya empowered da yapamazsınız (3e ve 3.5e'de); üstte bahsettiğim konu sadece bu oyunla sınırlı bir şey değil yani. (7. seviyenin üstündeki büyülerde bunlar yapılamıyor teknik olarak. hatta maximize'da 6'nın üstü olmuyor.) bilemiyorum, bana göre gene alınır ya. yani maximized veya empowered energy/elemental büyülerini ben de çok kullanıyorum ancak horrid wilting de olsun isterim.

özetle, kurutan/solduran bir büyüdür. (bkz: ne oldu kurudun kaldın), (bkz: söyle güzel sana noldu gül gibi soldun)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

the umar hills

epik crpg oyunu baldur's gate ii: shadows of amn'daki bir bölge.

ben bu başlığı, şuradakiyle aynı amaçla açıyorum. (bkz: beggar's nest) yani ost'sindeki (soudntrack) muhteşem ötesi müziği için. gene de, yine beggar's nest'te yaptığım gibi umar hills ile ilgili bilgiler de vereceğim.

burası athkatla'nın dışında, belli quest'ler için gidilmesi gereken bir alandır. imnesvale köyünü adeta gizleyen bir tepeler dizisi formundadır. umar hills'teki temel quest'imiz investigate the deaths in the umar hills'tir. bazı insanlar derileri yüzülerek öldürülmüştür imnesvale'de ve biz de bunu kimlerin/nelerin yaptığını araştıracağızdır. baş şüpheliler; ogre'lar, kurtlar ve umar cadısıdır. köyün muhtarı lloyd'dan quest'i alırız ve bu cinayetlerin ardındaki gizemi aralamaya çalışırız. aynı zamanda, köyün koruyucu-ranger'ı merella da bu konuyu daha öncesinde araştırmaya çıkmıştır kiraladığı bir grup yardımcıyla ama onlardan da haber alınamamaktadır. onlara ne olduğunu bulmamız da istenir. neyse spoiler vermeyeyim şimdi bu konuda.

umar hills'te yapılabilecek başka şeyler de vardır... valygar corthala isimli stalker/ranger ile ilgili olan quest mesela. planar sphere'e girebilmek için valygar'a canlı veya ölü olarak gereksinimimiz vardır ve planar sphere'a mutlaka girilmelidir. oyunun olmazsa olmaz şeylerinden biridir bence bu. yalnız, valygar'ı öldürüp cesedini tolgerias'a verirseniz bundan mahrum oluyorsunuz... valygar iyi bir companion bu arada. ben bazen kendisini ekibime alırdım. celestial fury isimli süper silahı da etkince kullanabiliyor. ve diğer eline de başka sağlam bir silah verirseniz gayet iyi oluyor bu karakter. gerçi celestial fury isimli katana'yı, kendim bard/blade class/kit'indeki bir karakter yaratarak kullanmak öncelikli tercihim olur(du).

jermien isimli cowled wizard'la alakalı olan quest de hoş bir şey. büyücü, kızını oğlana vermeyi reddediyor ve oğlan (daar) da size sızlanıyor falan. jermien, bir stone golem yapmayı kafasına hayli takmış ve zannedersem tek eksiği yapraktı... haha, yani mimic kanı bulamamış ve sizden bir ödül karşılığı bunu bulmanızı istiyor. gene spoiler vermemek adına burada olanlardan ve buradaki seçeneklerinizden bahsetmeyeceğim. yine de sevenleri kavuşturabilirsiniz demekten de geri durmayayım. *

umar hills'teki 2 ufak quest daha var. birinde; dirbert, neler ve valsben isimlerindeki gencolar, sizin gibi "adventurer"lar olmak istediklerini söylüyorlar. sizden bastard sword'lar ve de'tranion's baalor ale (bira) istiyorlar. bunları veya bunlardan birini, oralardaki tüccarlardan satın alıp gençleri sevindirebilirsiniz veya başka şeyler de yapabilirsiniz. dediğim gibi, bu ufak bir quest. diğer küçük quest ise siz, jeb, erlin ve tavuklarla ilgili. bu da çok önemsiz bir quest ama işin sonundaki 600 gp'lik beljuril taşı fena bir şey değil. özellikle de bronze horn of valhalla'nızı, iron horn of valhalla olarak upgrade etmek istiyorsanız bu değerli taşa ihtiyacınız var.

bu arada oyunun en hasta ruhlu item'larından (armor) biri olan human flesh +5 (evet, insan etinden...) için de yolunuz umar hills'a düşüyor. bu quest athkatla'nın bridge district'inde başlayıp burada sonlanıyor. yani sonlanabiliyor diyeyim. bu item'ı kullanması uygun olmayan karakterleriniz de olabilir nitecede. gene de sağlam xp alınabilen bir quest bu, total baktığımızda. o yüzden ben hep yaparım, bu insan etinden yapılan zırha gereksinimim olsa da olmasa da. tabii ki good alignment'a sahip değilsem. yani adalon isimli silver dragon'ı da öldürüp onun kanını da almanız gerekiyor zira bu armor'u yaptırabilmek için.

son olarak da umar inn var burada ama umar witch denen varlık hakkındaki bilgileri öğrenmekten başka pek de bir fonksiyonu yok buranın. belki de umar cadısı hakkındaki bilgiler çok önemlidir ama, kim bilir. belki de umar cadısı diye bir şey yoktur mesela, ya da... spoiler vermemek için kafa karıştırmak bizim işimiz. haha. bu arada, internetten okduğum bir trivia'ya göre bu inn'de bulabildiğimiz umar witch project journal, direkt the blair witch project'e yapılan bir gönderme imiş. bu oyun geliştirilirken çıkmıştı o film zaten; ben pek beğenmesem de zamanına damga vurmuş ve tarz/tür yaratmış çok önemli bir film olduğunu da yadsıyamam.

şimdi de oyunun soundtrack'indeki umar hills parçasına gelelim. kısacık bir parça ama benim tüm bg2 soundtrack'indeki en sevdiğim tematik müzik bu diyebilirim. çok ruhlu ve mistik geliyor bana. zaten bu başlığı da, başlarda da dediğim gibi, asıl bu parçayı size tanıtmak için açtım. umarım beğenirsiniz. epik ve fantastik kalın.

michael hoenig - the umar hills

devamını gör...

erol otus

amerikan sanatçı ve oyun tasarımcısı. özellikle de dungeons and dragons'ın erken dönemindeki eserleriyle tanınır. oyun dünyasına başka katkıları olsa da esasen bir ressam ve illüstratör olarak damgasını vurmuştur.

rol yapma oyunları sektöründeki ilk çalışmasını 1977'de arduin grimoire için gerçekleştirmiş. official d&d ürünlerinden olan dragon magazine'in 13. sayısındaki fanart yarışmasında mansiyon ödülü almış ve böylece tsr tarafından keşfedilip oranın sanat departmanında çalışmaya başlamış. çocukluktan beri kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçıymış ama tsr'dan ayrılmasının sonrasında berkeley üniversitesi'nde ressamlık okumasıyla birlikte san francisco'da da sanat akademisi'nden dersler de almış.

ilham aldığı kişiler arasında dr. seuss ve frank frazetta ile birlikte joan miro, willem de kooning ve wassily kandinsky gibi modern dönem sanatçıları da varmış.

kendisi star control ii adlı bir video oyununa da devasa katkılarda bulunmuş. müzik, metinler, sanat, kullanma kılavuzu için illüstrasyonlar ve ses aktörlüğü... hatta oyunun iki ana geliştiricisinden biri paul reiche iii, onun "contributer" olarak en önde gelen kişi olduğunu belirtmiş. bu oyun, ign tarafından gelmiş geçmiş en iyi 17. oyun seçilmiş ve gamespot tarafından da gelmiş geçmiş en iyi oyunlardan biri olarak gösterilmiş. yani bu iki site de oyun dünyasında çok saygındır ve müthiş bir oyun demek ki, bu siteler öyle gösterdiğine göre. hiç oynamamıştım galiba. adını hatırlayamadım en azından. zaten 90'ların ilk yarısında çıkmış ve benim ilk 1997'de bilgisayarım olmuştu. başka oyunlar için de bir şeyler yapmış abimiz de işte ben en önemli görünenden bahsettim.

üstteki bilgilerde sanatçının wikipedia sayfasından yararlandım.


elemanın adı neden erol bilmiyorum. haha. yani bildiğim kadarıyla türk doğumlu amerikan falan değil. otus da enteresan bir soyadı...

d&d'nin en eski olmasa da ilk zamanlarından; 80'lerin başları. ad&d ayrı bir koldan ilerlemeye başlamış ama od&d* de hala yaşarken...

erol otus zaten 1971'deki chainmail ile role playing game'lere ilgi duymaya başlasa da 1974'teki ilk dnd ürünleriyle bu dünyaya bayılmış, oyuncu olarak sıkı bir d&d'ci olmuş ve sonrasında da zaten çok prestijli bir isim oldu d&d mevzusunda, eserleriyle.

shannon appelcline'a verdiği röportajda otus, d&d oynamaya başladığında ilk zindana girmesinin ona ürkütücü geldiğini ve bu hissiyatını hala koruduğunu belirtmiştir. belki de o yüzden bu kadar etkileyici resmedebiliyor adam öylesi sahneleri.

fotografik referansla yapılan veya öyle gibi görünen çizimlerin/resimlerin ilgisini çekmediğini, sanatçılığında o yolu izlemediğini de belirtmiş o röportajında ve işte kendisini asıl ayrıksı kılan şey de bu. yani çoğu d&d için çalışan ressam/illüstratör, bir şekilde gerçeğe çok benzeyen modellemeler üzerinden gider. otus'un resimleri ise cidden ayrıksı. bu tarzı benimseyen tek kişi kendisi demesem de illüstratör/ressam erol bey'in hakikaten çok eksantrik bir görsel tasvir anlayışı var. ortaya çıkardığı şeylerin çoğundan bilinç dışının sorumlu olduğunu düşündüğünü de belirtmiş otus, aynı röportajında. bir de kendisi tsr için çalışırken henüz formel bir sanat eğitimi almamış, söylenenlere göre. yani ufaklığından beri kendini eğitmiş, kendi stilini geliştirmiş. bu da önemli bir etken olabilir. ben daha çok müzikten anlıyorum, mesela şan eğitiminin teknik olarak büyük faydaları varken stilistik olarak orijinalliği törpüleyici bir yanı da olabiliyor. yani yine de orijinal olunabiliyor/kalınabiliyor yabii ama bazı eğitimsiz sesler o kadar özgün olabiliyor ki...

yine ilgili röportajda ona tsr'da çalışmanın kendisine ne ifade ettiği sorulmuş ve motus'un yanıtı da bir rüyanın gerçek olmasıydı olmuş. peki neden oradan 2-3 sene sonra ayrıldığı sorulduğundaysa buradaki işim bitti demiş ve bunun üzerinde fazla düşünmediğini belirtmiş. ancak bu soru kendisine defalarca sorulduğu için bunun üzerinde biraz düşündüğünü eklemiş ve birkaç şeyin kombinasyonunun ayrılmasına yol açtığı kanısında olduğunu belirtmiş. öncelikle tsr'ın sanatçıların orijinal eserlerini kendi eline alması / elinde tutması politikasından hoşlanmadığından dem vurmuş. sonra oradan bazı arkadaşları ayrılınca biraz orayla bağı kopmuş gibi hissettiğini söylemiş. son olarak da 19-20-21 yaşlarındayken zamanın çok yavaş aktığını söylemiş ve orada zaten çok zaman geçirdiğini düşünmüş ve bir değişiklik yapmak istemiş.

matt staggs'e verdiği, diğer bir röportajında ise kendinizi ne zaman bir sanatçı olarak tanımlamaya başladınız sorusuna "altı" yanıtını vermiştir.

o röportajda sorulan "sanatını en iyi nasıl tanımlarsın" sorusuna ise otus'un yanıtı şöyle olmuş:

sanat tasarlarken/yaparken kafamda olan şeyler:
1-) parçanın gerektirdiği/getirdiği kuralların takip edilmesi.
2-) kendimi eğlendirmek (diğer izleyenleri eğlendirmenin en iyi yoludur bence).
3-) diğer türlü hiçbir zaman yapılamayacak bir şeyi yapmak, en azından yapmaya çalışmak.
benim açımdan bunların hepsi ressamlıkta da illüstratörlükte de geçerli. yaratılık içeren her aktivitede hatta.

aynı röportajdaki bir soru üzerine de eserlerinin orijinallerini nadiren sattığını söylemiş otus. tsr'ın, onların adına çalışan sanatçıların eserlerinin orijinallerini tutma politikasının kendisini rahatsız ettiğinden üstteki diğer röportajda bahsetmiştim, yani o kısmı çevirip yazmıştım. staggs'e verilen röportajda da şu kısım ekstra ilgimi çekti: wotc [wizards of the coast] tsr'ı satın aldıktan sonra ellerindeki d&d eserlerini sahiplerine/sanatçılarına ulaştırmak için harekete geçmiş. yani ulaşabildiklerine... ortaya çıkmış ki ne yazık ki otus'un orijinal eserleri ya açık artırmalarda satılmış ya da atılmış... otus'a dendiğine göre sanat yönetmenlerinden biri "evi temizlemek" istemiş. böyle bir şey olabilir mi ya. akıl alır gibi değil. böyle sektörlerde sanata ve sanatçıya bu denli saygısız isimler barınamamalı aslında...


bu da (en alttaki) od&d'den ikonik bir resim. erol otus'un çizimleri/resimleri hakikaten de çok ayrıksıdır. alttaki resmin sağ yarısı basic, sol yarısı ise expert set'ten. ikisinin birleşik halini ilk kez görüyorum. biri mi yaptı/birleştirdi, yapay zekaya mı yaptırdılar veya otus'un orijinal çizimi/resmi bir şekilde yeni mi yayımlandı bilemiyorum. senelerdir hayran hayran bakardım bunlara... yani artık buna. tek parça halinde ilk görüşüm, dediğim gibi. haha. yalnız, basic ve expert set'lerdeki görsellere göre... expert set'te erkek büyücü diğer tarafta—ki alttaki görselin yatay olarak ters çevrildiği, büyücünün asasının alt kısmındaki sanatçının imzasının/isminin ters görünmesinden belli—ve sislerin arasından, kadın büyücünün bir ejderha ile dövüştüğünü görüyor. basic set'te ise kadın gerçekten de bir ejderha ile kapışıyor. buradaki yekpare resimde sanki erkek ve kadın büyücüler dövüşüyor ve erkek büyücü bir ejderha summon ediyor falan gibi görünüyor.

umarım yapay zeka falan değildir ya.

çalışma arkadaşı jeff dee'nin açıklamasına göre, tsr'ın ofislerinin ileriki dönemlerindeki komple bir temizlenmesi esnasında otus'un birçok eserinin orijinalleri yok olmuş, üstlerde de dediğim gibi. bunu öğrenince de aklıma acaba bu onlardandı da sonra bulundu mu bir şekilde diye de gelmedi değil...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kangaxx

efsane crpg oyunu baldur's gate ii: shadows of amn'daki (bkz: baldur's gate) iki demilich (bkz: lich) karakterden biridir (diğerinin ismi yok/bilinmiyor). ekleme/düzeltme: diğer demilich tob expansion'ı ile gelmişti gerçi. yani soa'da tek demilich var, o da kangaxx.

benim gibi, hiç walkthrough'lardan falan yardım almayarak oynamaya başladıysanız bu oyunu, size kabuslar geçirtebilecek kadar kudretli bir yaratıktır/büyücüdür. yani nereden baksan 30 kere falan ölüp, load edip anca yenebilmişimdir ben kangaxx'ı ilk seferinde. neyse, kendisinin nasıl yenilebileceğinden de bahsedeceğim ama yazının ilerleyen kısımlarında.

kendisi, docks district'te alelade görünümlü bir binanın alt/aşağı katından girilebilen bir yerindeki bir lahitte bulunabilir fakat onun cismen önünüzde belirebilmesi ve onunla karşılaşabilmek için öncelikle bir şeyler yapmalısınızdır. neler mi?..

athkatla'nın iki farklı yerinde iki tane mezar koruyucusu lich'i öldürüp, kangaxx'ın vücut/iskelet parçalarını docks district'teki bu binadaki, tabutta hapsedilmiş şekilde bulunan kangaxx'a getirmelisiniz. zaten yanınızda bunları taşımazken kangaxx ile burada konuşursanız, kendisi de sizden bunu talep eder. şöyle der hatta: "serve me well and you will be rewarded beyond your wildest imaginings!".

ancak bu bir yalandır. yani siz ona, farklı yerlere konmuş iskeletinin parçalarını getirdiğinizde sizi ödüllendirmez ve cezalandırmaya çalışır, hayatınızı elinizden almaya teşebbüs ederek. ama aslında istemeden de olsa ödüllendirir zira bu oyunda istediğiniz kadar save+load yapabiliyorsunuz ve eninde sonunda kangaxx'ı hakladığınızda, kendisinden ring of gaxx isimli efsane bir yüzük düşüyor. eskiden aslında oyundaki bug sayesinde, bu epik yüzükten iki tane elde edebiliyordunuz; ilki, lich henüz hostile'a dönmeden pickpocket ile, ikincisi de kangaxx'ı yendikten sonra cesedinden loot'layarak. sonrasında bunu düzelttiler sanırım ve artık sadece öldürdükten sonra bir tanesine sahip olabiliyorsunuz bu yüzüğün. ring of gaxx'in orijinali bundan farklı aslında d&d'de. ve epey çılgın, kaotik ve "random" bir yüzük. bgii'deki gaxx yüzüğü de aşırı süper ama öyle deli manyak etkileri olabilecek bir yüzük değil. safi fayda sağlayan birçok büyülü özelliği var bunun. nefis!

kangaxx aslında geçmişte kötücül (aman ne şaşırtıcı, hahah) bir büyücüymüş ve zamanla lich, sonrasında da demilich olmuş. netheril büyücüleri kendisini demilich iken tamamen yok edememişler. böylece kendileri de lich olmuşlar ve kangaxx'ın "body part"larının saklandığı mezarlıkların koruyuculuk görevini üzerlerine almışlar. biz de oyun kahramanı olarak elbette ki deli cesaretine sahibiz ve bu meymenetsizliğe burnumuzu sokuyoruz. neyse ki oyunda load edebilmek var. ahaha. yani ben daha oyunun başlarında yeniyorum genelde kangaxx'ı. yaşasın melf's minute meteors büyüsünün daha oyunun başlarında kullanılabilen/yapılabilen bir büyü olması!..

şimdi de kangaxx ile nasıl dövüşüp onu yenebileceğimize gelelim... benim açımdan kendisini haklamanın en kolay yolu, melf's minute meteors büyüsünü yapabilen 3-4 tane karakterinizin olması ve bir karakter kangaxx'ı oyalarken, bu 3-4 karakterle de minik meteor'ları yağdırmak. bu şekilde kendisini haklamak cidden aşırı kolay. hatta sadece bu battle için ben jan jansen, nalia gibi karakterleri, party'mde yoklarsa bile alıyordum sonra da kendileriyle yolumu ayırıyordum. kendim zaten genelde mage olurdum. edwin odesseiron'u da alırdım normalde party'me. 1 veya 2 tane bu büyüden yapabilen karakter yeterli olmayabilir zira ilgili büyü azar azar damage vuruyor, kangaxx'in regeneration'ı var ve biraz hızlı ve üst üste darbelerle kendisini öldürebiliyorsunuz ancak. öncesinde de protection from undead scroll'larını okutursanız karakterlerinize, oyunun en kolay "büyük" battle'larından biri oluyor bu gerçekten.

veya... carsomyr +5 gibi, +3 üzeri enchantment'ı olan silahlarla da kangaxx'a zarar verilebiliyor. staff of rynn +4 silahı da mesela iş görür ve bunu çok erkenden satın alabilirsiniz. (gerçi ben carsomyr'i de, firkraag isimli red dragon'ı daha level 10'ken falan kendi bulduğum bir çakallıkla öldürüp edinebiliyordum, haha.) başka benzer silahlar da var, kangaxx'a karşı savaşınızda işinize yarayabilecek.

bu yukarıda anlattığım şeyler, kangaxx'ın demilich'e dönüştükten sonraki hali, yani savaşın ikinci kısmı için aslında. battle'ın ilk kısmında tipik bir lich ile nasıl savaşıyorsanız kangaxx'la da öyle dövüşebilirsiniz. eğer kangaxx'la kapışmaya başlamadan evvel tüm karakterlerinizi "protected from undead" yaparsanız, kendisinin sizinle konuşup sonra demilich formuna dönüşmesi mümkün olmuyordu eskiden fakat sanırım bunu düzeltmişler. ben zaten bu scroll'ları, savaşın ikinci kısmından önce kullanıyordum. lich fight'lar her zaman zevkli gelmiştir bana. yani kendisiyle yaptığım battle'ların ilk bölümünde mertçe kapışıyorduk. *

oyunda ve genel olarak d&d'de, demilich'lerle kapışmak cidden de zor ve alengirlidir. hoş, d&d 5e'de demilich'ler, lich'lerden bir tık daha kolay düşmanlar haline getirildiler ama öncesinde cidden de über güçlü ve zarar vermenin çok zor olduğu bir mahlukattı bunlar. bgii oyunu da ad&d 2e kurallarıyla yapılmış bir oyun ve haliyle demilich'ler zor bu oyunda da. ama elbette yeterince deneyimlendikten sonra işiniz epey kolaylaşıyor. zaten o scroll'ları kullandığınız anda da olayı başlamadan bitirebiliyorsunuz. eğer bu scroll'lardan elinizde yoksa veya bunları kullanmamayı yeğlerseniz ve partinizde korgan varsa işiniz gene zor değil. kendisi enraged olunca, imprisonment büyülerine "immune" oluyor ve demilich'lerin tek saldırısı da bu, oyunda. onu kangaxx'e yollayıp, arkadan da büyücülerinizle ufak meteorlar fırlatarak yine kangaxx'ı rahatça yenebilirsiniz.

oyunda elbette kangaxx'tan daha zor düşmanlar var ama bir demilich ile nasıl dövüşüleceğini bilmiyorsanız, bu mahluk gene de sizi aşırı zorlayabilir başlarda. hey gidi baldur's gate ii be. ne güzel günlerim oldu seni oynarken. *
devamını gör...

mind flayer

dungeons & dragons'taki * acayip bir yaratığın ismidir. diğer ismi illithid'dir. dilimize zihin yırtan diye çevrilmişti sanırım ve bu iyi bir çeviriydi. d&d tutkunlarınca en beğenilen "evil"* mahluklar arasındadır. normalde psionik güçleri olan varlıklardır ama nadiren "arcane" büyü alanlarında da uzmanlaşabilirler bazıları.

tipik mind flayer'lar hem bencildir hem de kovan arıları gibidir. elder brain denen bir ana beyin tarafından yönetilirler. tam bir özgür iradeye sahip olduklarını söyleyemeyiz. çok zekidirler ama zekaları da kovan arıları gibi çalışır; yani zihinlerinin de tam bağımsız olduğu söylenemez. bir elder brain tarafından yönetilen bir illithid kolonisinde kolektif bir anlayış ve fikir yapısı vardır. bu istisnai durumlarda bozulabilir. örneğin bir illithid, tabu sayılan bir şeyi yaptığı için topluluktan sürülebilir; veyahut ölümsüz olmak isteyen bir illithid, bir alhoon olabilir veya zor olsa da bir illithilich olmayı başarabilir.

mind flayer'ların en nadirleri ulitharid'lerdir. aslında ilk halleri diğer illithid'lerle aynıdır bu yaratıkların ama bilinmeyen bir güç sayesinde onlardan çok daha uzun boylu, kudretli ve zeki varlıklar olan ulitharid'lere dönüşürler. bunlar mind flayer'ların soyluları sayılabilir. kağıt üzerinde hiyerarşik bir üstünlükleri olmasa da, illithid'ler, ulitharid'leri çok üstün görürler ve onlara öyle olduklarını hissettirerek davranırlar.

bir illithid'in, ahtapot kollarını andıran 4 tane uzuv uzanır ağız çeperinden. soylu mind flayer'lar, yani ulitharid'lerde ise bu sayı 6'dır. insanlar gibi iki ayak üstünde dik duran varlıklardır bunlar. kiloları ve genel vücut yapıları da insansıdır; antropoittirler veya yarı öyle yarı da "octopoid"dirler de denebilir. nasıl deniyorsa artık... *

şimdi kendilerine neden "zihin yırtan" dendiğine gelelim. öncelikle zaten psionik güçleriyle mental saldırılar yaparak düşmanlarının aklını yok edebilirler; muhtemelen daha korkuncu öğünlerinde başka canlıların, özellikle insansı varlıkların beyinlerinin olmasıdır ama. üstelik tereyağından kıl çeker gibi beyninizi yerinden şak * diye çıkartıp afiyetle yiyebilirler. bunu da sihirle yapmazlar. fiziksel donanımlarının beslenme için çalışan organları bunun için gelişmiştir. saniyeler içinde beyninizi yerinden uçurup lüpletebilirler. kendilerinden uzak durunuzdur.

google'da araştırmadım ama tahminimce gelmiş geçmiş en kudretli mind flayer, ioulaum isimli lich'tir. evet, kendisi aslen bir lich'tir ama bir elder brain'e varlığını aktarmıştır ve aynı zamanda bir mind flayer elder brain'i olmuştur. kendisi ayrıca faerun'un en güçlü büyücüsü de olabilir. * öyle diyenler vardır. 41. level bir büyücüdür. *

onun ardından bir ulitharilich* olan thalynsar gelmektedir muhtemelen. aslında kendisi doğma büyüme bir mind flayer olduğu için belki de kendisini başta saymalıyızdır. bu kudretli ulitharilich büyücü, elder brain'lerinin bilgilerinin çoğunu kendine aktarmaya kalkışınca kafayı sıyırmıştır. * sonrasında ne olmuştur, spoiler vermeyeyim.

bir diğer çok kudretli mind flayer ise oedachlo isimli, 23. seviyede bir illithid büyücüdür. çok yaşlıdır kendisi ama yaşamaktadır en azından. yukarıdaki diğer ikisi gibi bir "undead" değildir.

ythrilnaw isimli ulitharid'i de, güçlü mind flayer'lar arasında sayabiliriz. d&d 4e kapsamında tanıtılmış bir "zalım"dır kendisi.

dungeons & dragons hakkında pek bir şeyler bilmeseniz de bu yaratıkla baldur's gate oyunlarında ve/ya stranger things dizisinde * karşılaşmış olabilirsiniz.

eyyorlamam bu kadardır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

azalin rex

3 tane ravenloft romanında (bkz: king of the dead), (bkz: lord of the necropolis), (bkz: i, strahd: the war against azalin) kendisi hakkında tonla şey öğrenebileceğimiz, enteresan ve trajik bir hayatı olmuş, hayatı bittikten sonra, bir yaşayan ölü * olarak özgür olabilmek için yapmadığı şeyi bırakmamış kurgu karakteri. artık kullanmadığı orijinal ismi firan zal'honan'dır.

king of the dead epey detaya boğuyor okuru bu lich hakkında. yine gene deweese * tarafından yazılmış olan lord of the necropolis ise daha sürükleyici bir roman. başka bir yazar tarafından (bkz: p.n. elrod) kaleme alınmış olan i, strahd: the war against azalin ise heyecanlı bir macera kitabı. üç kitap da fantezi sever herkese tavsiye edilir. hem de şiddetle.

not: mevzubahis romanlardan ilki ölülerin kralı, üçüncüsü ise ben, strahd - azalin'le savaş olarak dilimize kazandırılmıştır. google aramalarımda ikincisinin türkçe çevirisine rastlayamamışımdır. * ekleme: bir aratma daha sonucu 2. kitabın da türkçeye kazandırıldığını şimdi öğrenmişimdir. hatta yeni hatırladım, ben bunun türkçesini de okumuştum lan asırlar önce! (bkz: ölüler şehrinin efendisi) ben üç romanın da ingilizcesini okuduğumdan, yukarıda kendilerinden orijinal isimleriyle bahsetmişimdir.

darkon'un amansız karanlık lordudur. daha doğrusu darkon'a hapsolmuştur aslında. öncesinde knurl... burada hükmetmektedir. hatta kanunları uygulamak konusunda o kadar acımasızdır ki kendi oğlu bile bundan nasibini en acı biçimde alır. zaten azalin'in hikayesindeki kilit noktalardan biri, abisinin ismi olan irik'i kendisine ad olarak layık gördüğü oğludur. yani onun kanunları çiğnemesi ve ardından azalin'in (yani henüz bir undead olmadığından firan'ın) oğlu için verdiği karar sadece oğlu için bir trajedi değildir ve babasını da bir hayalet gibi kovalar sürekli. azalin, ölümsüzlüğü aradığı gibi oğluna yeniden hayat vermenin yollarını da arayacaktır hep.

kendisi ravenloft'tan kaçabilmek için bir şeyler denemiştir ve kitaplarda epey heyecanlı bölümlerdir bunlar diyebilirim. ayrıca bir "undead" olmaktan da hiç memnun değildir. kalesi avernus'ta bir odadaydı galiba... öyle bir yerde bir şeyler hissedebilmesi ona iyi geliyordur ve burada kudreti de geçici olarak artıyordu. ayrıca uzun bir süre yeni büyüler ezberleyemez azalin, karanlık güçlerin onu mahkum ettiği bir lanet yüzünden. ona hep gülen, onunla dalga geçen, onu kandırıp bu "yaratığa" dönüşmesini cazip gösteren ve onun emellerine ulaşmasında ona hep engel olmak için her şeyi yapacağını düşünen karanlık "dış güçler"... bu yeni büyü ezberleyememesi strahd von zarovich ile olan savaşında epey önemli bir noktadır. yani bir "wizard" için yeni büyüler öğrenmemek büyük bir kabus ve bunu "düşmanının" öğrenmesi ona ekstra kozlar verebilir.

azalin, d&d'de 18. seviyedeki bir lich olarak gösterilmiştir. yani bu kesinlikle güçsüz olduğu anlamına gelmese de forgotten realms wizard'larını düşündüğümüzde oradaki larloch, elminster gibi karakterlerin yanından geçemez kudretlilik bakımından. yalnız, bu d&d setting'lerini kendi değişkenliklerine göre değerlendirmek olur en doğrusu; yani ola ki azalin'i bir forgotten realms campaign'ine dahil etmemiz gerekseydi kendisini çok daha güçlü şekilde entegre etmemiz gerekirdi.

ayrıca kendisi de rte gibi bir lord olmasına rağmen ama en az 3-5 çocuk yapın demek yerine ismiyle "azalın" demektedir belki de. kim bilir. hatta kendisine azal'lan da denmektedir. ciddiyimdir. acaba azalarak bitmesi mi istenmektedir "dıj güçler"ce?
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim