düşüncelerin kemirdiği bir aklın çıkmaz sokaklarında,
zırhını kaybetmiş bedenim, bitmeyen bir savaşın açık hedefi.
gözlerimi her kapattığımda aynı duvara çarpıyor rüyalarım,
bütün adımlarım, kendi ellerimle ördüğüm o çıkmaz sokağa dökülüyor.
beni tanrıların sofrasına oturtan o tanıdık tebessümündü,
oradan dipsiz bir çaresizliğin içine iten de...
biliyorum, dünyanın bütün zehirleri aksa damarlarıma,
ne asklepios fayda eder ne panakeia, sensin panzehir bana.
ve ne tuhaf; aklımın ipleri tek tek çözülürken,
delirmenin o sessiz boşluğuna düşmeden hemen önce,
bu enkaz, yine sadece...
bir sessizlik oldu evin içinde.
öyle büyük bir sessizlik değil.
ama hemen fark ettim.
son zamanlarda gereksiz şeyleri bile fark etmeye başladım.
eskiden fark etmediğim şeyleri.
çok uzaklarda havlayan köpeği,
karşı binadaki adamın her akşam aynı saatte perdeyi kapatmasını,
sokağın köşesindeki lambanın yağmur başlayınca titremesini,
yağmurdan kaçan insanların şemsiyelerinin renklerini,
kendi nefesimi bile...
insan ne zaman böyle biri oluyor?
balkona çıkıyorum.
gökyüzü bütün sularını boşaltmak için bu geceyi seçmiş sanki.
yağmur, karşı apartmanın camlarında ince çizgiler bırakıyor.
bazı pencerelerde ışık var.
o ışıklara bakıyorum uzun uzun.
insanların içeride bir hayatı var.
bunu düşünmek hep hoşuma gitmiştir önceleri.
ama bu gece canımı sıkıyor.
çünkü eskiden benim de bir hayatım vardı.
yok, vardı demek yanlış.
hâlâ var.
sadece içinde ben ne kadar varım, bilmiyorum.
gece otobüslerin camlarına yaslanan yorgun başlar geçiyor aşağıdan.
bir an, herhangi bir otobüse binip son durağa kadar gitmek geliyor içimden.
nereye gittiğimin önemi yok.
sonra düşünüyorum:
son durağa gelince ne yapacağım?
huzursuzlanıyorum.
insan bazen gitmek istemiyor aslında.
sadece bulunduğu yerde kalmak istemiyor.
benimki de biraz böyle.
ben unuttum.
hayır.
unutmadın.
ama özlemiyorum.
insanın kendi kendine yalan söylemesi ne kadar kolay.
kimseye yakalanmıyor çünkü.
telefonu elime alıyorum.
ekranı açıyorum.
bir isim arıyorum.
sonra hiçbir şey yazmadan kapatıyorum.
ne diyeceğim?
ne söylesem aslında söylemek istediğim şeyin yanında çok küçük kalacak.
telefonu masaya bırakıyorum.
açık kalan pencereden serin bir rüzgâr giriyor.
masanın üzerindeki kâğıtları havalandırıp yere çarpıyor.
yerimden kalkıyorum ama toplamıyorum.
bırakıyorum öylece.
belki sabah toplarım.
belki hiç toplamam.
bazı şeyleri yerde bırakmak daha kolay geliyor bana.
çünkü kaldırdığım zaman
nereye koyacağımı bilmediğim çok şey var.
karşı apartmanda bir ışık daha söndü.
ben hâlâ buradayım.
bunu bazen seviyorum.
kimsenin benden bir şey beklememesini,
kimseye açıklama yapmak zorunda olmamayı,
istediğim saatte uyuyup istediğim saatte uyanmayı...
sonra korkuyorum bundan.
çünkü insanın hayatında kimse bir şey beklemiyorsa
insan kendisinden ne bekleyeceğini de unutuyor.
belki gitmeliyim.
nereye?
belki bir sabah uyanıp başka bir şehirde yaşamalıyım.
denize yakın.
daha küçük bir ev.
daha az eşya.
daha az geçmiş.
sonra düşünüyorum,
geçmişi bir valize koyup götürebilir miyim başka bir şehre?
pek tabi götürebilirim bence.
ben nereye gidersem gideyim
aynı adam da benimle gelecek o zaman?
bunu bilmek kötü.
bir yandan da rahatlatıyor.
demek mesele şehir değil.
demek mesele ev değil.
demek mesele...
cümleyi tamamlamıyorum.
çünkü bazı cümleler tamamlandığında
insan artık onlardan kaçamıyor.
yağmur biraz hafifliyor.
kombinin sesi yeniden geliyor.
ev yine sesine kavuşuyor.
içeri girsem iyi olacak.
üşüdüm sanki.
hani sen hiç üşümezdin, caka satardın ya insanlara hep, diye kızıyorum kendime.
tamam tamam kızma hemen, girmiyorum.
ben biraz daha oturacağım, sen git istersen.
belki bir şey değişir diye değil.
hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğim hâlde
burada oturmayı seçtiğim için.
eski entyleri silmeye çalışırken "hooop birader, öyle kolay kolay silip gidemezsin" diyerek izin vermeyen sözlüğe ricamdır. bırak beni sildirip gideyim. söz hepsini silmeyeceğim sana da bırakacağım payına düşeni, beni unutmak istemiyorsan. hadi sana yakışanı yap.
bir kapıyı çekip çıkmak ne kadar sürer?
anahtarın o soğuk metali çevirdiği yarım saniye.
ardımdan kapanırken kapı, bir sessizlik içeride.
adımlarım sokağa değil, kaçar gibi benden uzağa.
köşeyi dönünce yavaşlıyor adımlarım.
bir kadın küfürler savuruyor rüzgâra
yeni yaptırdığı saçlarını düzeltirken.
bir sokağın daha sonuna geldim,
yine deniz falan yok ileride.
sadece çatlamış beton,
boyası dökülen sağır bir duvar.
sokak lambaları tek tek açılıyor,
tellerin arasından sızan soluk, gri bir aydınlık.
kendi gölgeme takılıp düşüyorum yere
bir an afallasa da,
gölgem benden önce kalkıyor ayağa.
şimdi önümde eskimiş bir duvar,
cebimde o soğuk metalin ağırlığı.
yukarıda silinmiş bir ışık.
bir sokağın daha sonuna geldim.
deniz falan bekleme.
yalnızca yarım saniye.
odanın bir köşesinde asılı duruyor sesin
herkese sağır, bir tek sana uyanık zihnim
cebimde sakladığım birkaç saniye
gözlerini kaçırdığın o anlardan aşırdığım...
kalabalığın ortasında karşılaşan iki yabancı gibi
herkesin unuttuğu bir dilde susuyoruz sanki
adını koyamadığım bir şey var aramızda
yaklaştıkça uzaklaşıyor, sustukça çoğalıyor
bütün haritalarım yanmış, yönler karışmış
bir tek senin yüzün kalmış aklımda
ve ben gözlerinde kaybolurken
sadece seni görüyorum.
gözlerinde kaybolurken
bütün yollar yabancı artık bana
bırak, öylece kayıp kalayım orada.
ben muhtemelen "kayıt noktası oluşturma" gibi bir gücüm olsun isterdim. oyunlarda olur ya hani, ölünce falan oradan tekrar başlarsın. gerçek hayatta da olsa güzel olurdu. hatalarımdan ders çıkarmış bir şekilde oluşturduğum 'kayıt noktalarına' geri döner daha doğru kararlar alırdım. hem hafızam da korunmuş olurdu.
torpil geçip bir tane daha seçme hakkı verirlerse de "mutlak öğrenme" tarzında bir şey isterdim. okuduğum, dinlediğim, izlediğim herhangi bir beceriyi birkaç saat içinde uzman seviyesinde öğrenmek. dokunduğum müzik aletlerini birkaç saat içinde virtüöz gibi çalabilmek.
itiraz eden, tatmin olmayan feminaziler çıkacaktır illa ki ama gerçekler gün gibi ortada.
hatırlıyorum, daha çocuktum büyükbabam her gün leğende ayaklarını yıkatırdı anneanneme. kışları bir römork kömür gelirdi, kendisi ellerini arkada birleştirip bize direktif verirdi, elini bile sürmezdi taşımak için. annem, teyzemler, çocuk yaştaki kuzenlerim birlikte taşırdık koca koca kömür torbalarını. eleman ceketini, çorabını bile anneanneme giydirirdi. ev işlerine yardım etmek falan ütopik şeyler zaten. yapılan yemekleri beğenmez, sürekli sataşacak yer arar, huzur bırakmazdı evde.
mesela bir tane de amcam vardı, adam karısının üzerinde pavlov testi yapardı. susadığı zaman sadece parmak şıklatır, acıktığında da el çırpardı alkış gibi. bunlar artık evde sembol haline gelmişti. anında istekleri karşılanırdı iletişim kurmadan. bu olayı hayret ederek izlerdim her defasında. evdeki ortamın saçmalığına bakın.
daha böyle yüzlerce örnek veririm ama yazı çok uzar.
bir de şimdiki erkeklere bakıyorum; mutfakta yemeklere yardım ediyoruz hatta yeri geliyor kendimiz yapıyoruz sizin için. tatlı yapıyoruz, kokteyl hazırlıyoruz. çamaşır yıkayıp asıyoruz. ev temizliği yapıyoruz. tadilat, tamirat işlerini hallediyoruz. yurt dışı tatilleri planlıyor, seyahat öncesi tatili konforlu hâle getirmek için bütün planlamayı yapıyoruz. hobilerinizi ilerletmeniz için destek oluyoruz. arabanız arıza yapıyor, hemen ilgileniyoruz. sanayiye götürüyoruz. daha birçok şey sayabilirim.
bütün bu saydıklarımın yanında bir de kendilerine de bakıyorlar. eski erkekler gibi eciş bücüş, kıllı göbekli değiller. spor yapıyor, hobi ediniyor, kendine yatırım yapıyor.
buna rağmen değerimizi bilmiyorsunuz. size hintli, afgan, suriyeli erkek lazım aslında. o zaman anlarsınız ne kadar şanslı olduğunuzu.
hayatım boyunca bunun için çalıştım ve çalışmaya da devam ediyorum. kendini gerçekleştirme son nefesini vereceğin ana kadar devam eden bir süreçtir. her konuda çok hırslı ve disiplinli bir karakterim olduğu için hayatıma giren insanlar çok hoşnut olmadı bu özelliğimden. tembel, zayıf karakterli, sürekli bahanelere sığınan insanlara da tahammül edemem. hayatımda da istemem.
damat dolgusu çıktı mertlik bozuldu. silikonlu meme dolandırıcılığına rakip.
dikkatli olun hanımlar, sadece boyutunu sormayın. son zamanlarda damat dolgusu yaptırmış mı onu da öğrenin. 6 ay sonra havası inmiş doğum günü balonu gibi bulabilirsiniz büzüşmüş halde.
kısa bir giriş yapmak gerekirse; geçenlerde bankadan "ferdi kaza katılım sigortası" satmak için aradılar. bilirsiniz, bunlar otogar dilencisi gibidir. yok dedikçe hayattan bezdirene kadar ısrar ederler. bir noktadan sonra "tamam kardeşim, lanet olsun. ver şunu da kurtulayım." noktasına getirirler insanı.
neyse, poliçeyi yaptırdık. içinde de 4 seans online diyetisyen hizmeti varmış. açık konuşayım; diyetisyenlik sektörüne ne inancım ne güvenim vardır. ama madem parasını verdim, bari boşa gitmesin diyerek randevu oluşturdum.
bugün bana gönderdiği listeyi görünce gözlerim doldu. hint fakirlerinin menüsü bile bundan daha yüksek protein ve kalori içeriyordur. beni herhalde üç kilo verip yaz tatiline yetişmeye çalışan aşko kuşko influencer kızlardan sandı.
ya arkadaş... ben haftada 3-4 gün ağırlık antrenmanı yapıyorum, üzerine kardiyo ekliyorum. yetmiyor, haftada 2 gün boks yapıyorum. yetmiyor, en az 1 gün tenis oynuyorum. benim günlük almam gereken protein miktarı zaten minimum 170 gram. sen bana utanmadan 1800-1900 kalorilik, protein desen yanından bile geçmeyen bir liste yazıyorsun. ki sana bunları söylediğim halde.
bu listeyi iki ay uygulasam yağdan önce kaslarım istifa dilekçesini verir. en acısı da şu; aynı bilgileri herhangi bir yapay zekâya yazsam, aktivite düzeyimi, hedefimi ve makrolarımı hesaba katıp çok daha tutarlı bir plan çıkarırdı.
bu liste ise yıllardır usb bellekte duran "diyet_listesi_son_final_v12.pdf" dosyasını açıp isim kısmını değiştirmiş hissi veriyor.
arkadaşlar, kendinize çeki düzen verin artık ya. bugünkü kavga özelinde yazmıyorum bunu. genel olarak söylüyorum, sana, sana, sana hepinize be. sizin yüzünüzden 6-7 aydır alt karın kaslarımı çıkaramadım bir türlü. yaz bitti bitecek ve ben four packli olduğum için denize bile gidemiyorum utancımdan.
engelle geç. kendisi katıksız bir idiot, bana da aynı aptallığı yapmıştı. yazdığım bir entrye küfürlü mesaj atmıştı bu besleme saçlı tipiş. can sıkmaya değmez, etkileşim peşinde bir sefil belli ki.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.