insanlık tarihi boyunca yere düşürülen bardakların, kapıya çarpılan omuzların, masanın köşesine denk getirilen serçe parmakların ve "nasıl oldu ben de anlamadım" cümlesinin ortak açıklamasıdır.
yaygın kanaatin aksine sakarlık, kişinin beyninin "bozuk" olması değil, beynin çevreyi algılama, dikkat dağıtıcıları filtreleme ve hareketleri planlama süreçleri arasındaki küçük zamanlama farklılıklarının sonucudur.
insanların konumlarını ve hareketlerini sürekli hesaplayan sistemlerinin bazen milisaniyelik gecikmeler yaşayabildiğini göstermektedir. yani siz bardağı masaya koyduğunuzu sanırken beyniniz bardağın olması gereken yeri hesaplamakla meşguldür. gerçek dünya ise çoktan başka bir karar vermiştir.
özellikle yorgunluk, stres, uykusuzluk ve yoğun zihinsel faaliyetler sakarlığı artırır. çünkü beynin dikkat kaynakları sınırlıdır. bir yandan yarınki toplantıyı, kredi kartı ekstresini ve akşam ne yenileceğini düşünürken diğer yandan kapıdan geçmeye çalışan kişi, kapının fiziksel varlığını teorik olarak kabul etse de pratikte omzuyla test etmeyi tercih edebilir.
sakarlığın en gizemli yönü ise gözlemci etkisidir. kişi evde tek başınayken gayet normal hareket ederken, kalabalık bir ortamda elindeki çayı dökebilir. çünkü sosyal baskı altında beyin kendi hareketlerini normalden fazla izlemeye başlar. normalde otomatik yapılan eylemler bilinçli kontrole geçince sistem kısa süreliğine afallar. futbolcunun boş kaleye topu dışarı atmasıyla misafirin yanında bardağı devirmesi aslında aynı mekanizmanın farklı tezahürleridir.
sonuç olarak sakarlık bir karakter kusuru değil, beynin karmaşık hesaplarının ara sıra verdiği küçük hata mesajlarıdır. yine de bilim, masanın köşesine çarpılan serçe parmağın neden bütün evrenin acısını tek noktada topladığını henüz açıklayabilmiş değildir.
insanın bütün karizmasını, özgüvenini ve hayata dair planlarını birkaç santimetrelik kumaş parçasıyla sorgulatan olaydır.
özellikle kalabalık bir ortamda gerçekleştiğinde kişi dışarıdan son derece normal görünmeye çalışırken içeride adeta bir kriz masası kurulur. yüz ifadesi "ekonomiyi değerlendiriyorum" ciddiyetindeyken zihnin tamamı iç çamaşırının bulunduğu koordinatlara odaklanmıştır.
yürürken düzelir umuduyla atılan ilk birkaç adım genellikle başarısız olur. ardından kişinin yürüme şekli değişir. dışarıdan bakana hafif sakatlık geçirmiş gibi görünür ama aslında yapılan şey son derece teknik bir kurtarma operasyonudur.
en zor kısmı da müdahale zamanını seçmektir. çünkü insanlığın ortak hukukunda iç çamaşırını toplum içinde düzeltmek diye bir madde yoktur. uygun köşe aranır, boş koridor kollanır, market reyonları incelenir. bazen sırf bu yüzden hiç ihtiyacı olmadığı halde deterjan bölümünde dakikalarca ürün karşılaştıran insanlar vardır.
olayın trajikomik tarafı ise sorunun birkaç saniyede çözülmesine rağmen kişinin bütün gününü etkilemesidir. sabah yaşanan küçük bir kayma, akşam eve kadar zihinsel bir yük olarak taşınır. insan eve varınca da dünyanın en büyük problemini çözmüş bilim insanı edasıyla "nihayet" der.
medeniyet tarihi ateşin bulunması, tekerleğin icadı ve internetin yaygınlaşması gibi önemli gelişmelerle anılır. ancak günlük hayatın görünmeyen kahramanları, iç çamaşırının araya kaçmasına rağmen gününe devam edebilen insanlardır.
nicki tanıdık gelmiyor, yazılarıyla herhangi bir karşılaşmışlığım yok, muhtemelen benim de onun radarına girmişliğim bulunmuyor. buna rağmen sözlük gelenekleri gereği hakkında bir şeyler söyleme sorumluluğu hissettim.
kendisini zihnimde; geceleri çay içen, gündüzleri "şunu da favorileyeyim" deyip sonra unutan, en az üç kez sözlüğü bırakıp dört kez geri dönen, ara sıra da "bu entry aslında daha çok şey hak ediyor" diye düşünüp hiçbir şey yazmayan biri olarak canlandırdım.
muhtemelen düşündüğüm kişiyle hiçbir alakası yoktur.
yine de sözlük tarihinde hakkında en az bilgiye sahip olduğum yazarlar arasında ilk sıralara oynadığı kesindir. kendisine uzun ömürlü entryler, bol favlar ve hiçbir zaman "hesabı neden kapandı acaba?" dedirtmeyecek bir sözlük kariyeri diliyorum.
boyun tutulmaları için birebir ilaç. ancak kas gevşetirken sadece ağrılı bölgeyi değil bütün kasları gevşetiyor. bir kısım insanlarda ishal şikayeti oluyormuş, ben hiç yaşamadım. mabadımın kasları güçlü sanırım. *
bu sözlükte yoktur bu tipten. zira sözlükte artı oydan başka verilecek oy yok. yazdığın hemen her başlıktan 1-2 gelir güzelinden, allah bereket versin.
ince açılmış hamurun arasına serpiştirilen ceviz kadar, mutfaktan yükselen sesleri de saklar içinde. oklavanın tahtaya vuruşunu, radyoda çalan eski bir türküyü, bayram sabahı erkenden uyanan çocukların heyecanını...
şimdi her şey daha hızlı, daha pratik belki. ama hiçbir hazır kutu, fırından yeni çıkmış ev baklavasının taşıdığı hatıraları getiremiyor masaya. çünkü onun şerbetinde biraz anne eli, biraz çocukluk, biraz da geri dönmeyeceğini bildiğimiz günlerin hüznü var.
bir tabak baklavayı görünce insanın aklına kalabalık aile sofralarını ya da artık sadece fotoğraflarda kalan bayramları getirmesi boşuna değil. bazı lezzetler mideyi değil, doğrudan kalbi doyuruyor. bu meret de onlardan biri.
beni sensiz çalamazsın,
sen mızrapsın ben de sazım yâr.
beni sensiz çalamazsın… çünkü ses dediğin şey tek başına doğmaz. bir telin titreşmesi yetmez; ona dokunan bir el, o dokunuşun içindeki niyet gerekir. sen mızrapsın, ben sazım yar… ayrı ayrı var olabiliriz belki, ama anlamlı olamayız. senin yokluğunda ben susarım; benim yokluğumda senin dokunuşun havada kaybolur.
insan bazen kendini tek başına güçlü sanır. “ben yeterim” der, “ben ayakta dururum.” ama kalbin bir köşesinde hep eksik kalan bir ses vardır. işte o eksik, senin adınla yankılanır içimde. çünkü sevgi, iki kişinin birbirine yaslanması değil sadece; birbirinde tamamlanmasıdır. sen varsın diye ben varım demek, zayıflık değil… aksine, en gerçek bağın kabulüdür.
sen olmayınca kelimelerim yarım kalıyor. cümlelerim eksik, suskunluğum ağır oluyor. çünkü ben seni anlatırken tamamım. tıpkı bir sazın, mızrap değmeden sadece bir ağaç parçası oluşu gibi… ben de sen dokunmadan sadece bir kalp atışıyım, o kadar. ama sen gelince… işte o zaman içimde melodiler başlıyor. her duygum bir nota, her bakışın bir ezgi oluyor.
birbirine muhtaç olmak, çoğu zaman korkutucu gelir insana. sanki özgürlüğü elinden alacakmış gibi… ama seninle olan bu bağ, bir zincir değil. aksine, nefes almak gibi. doğal, kaçınılmaz ve vazgeçilmez. çünkü sen yoksan ben de yokum fikri, bir bağımlılık değil; bir bütünlüğün itirafıdır.
belki hayat bizi farklı yollara sürükler, belki zaman aramıza mesafeler koyar. ama şunu biliyorum: bir saz, mızrabını unutmaz. çünkü ilk titreşiminden son susuşuna kadar, içinde hep o dokunuşun hatırası vardır. ben de seni öyle taşıyorum işte… içimde, en derinde, en gerçek yerinde.
ve eğer bir gün yeniden buluşursak, hiçbir şey olmamış gibi değil… her şey anlamını bulmuş gibi çalarız birbirimizi. çünkü biz ayrı ayrı değil, birlikte varız yar. sen mızrapsın… ben de sazım.
lig sonuncusu f. karagümrük'e yenilerek lig şampiyonluğunu kaybederken, şampiyonlar ligi son 16 turunda liverpool'a - rezalet top oynayarak - elenen galatasaray'ı eleştirmekten ibarettir. fazlasına gerek yok.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.