#ödüllü filmler
türkçe adı: güz sonatı
ingmar bergman'ın yazıp yönettiği, 1978 çıkışlı drama filmidir. dünyaca ünlü bir klasik piyanist olan charlotte ve küçüklüğünde ihmal ettiği kızı eva'nın yıllar sonra ilk kez bir araya gelişiyle başlayan hikayenin işlendiği filmde, ailenin geçmişine dair de birçok sarsıcı ve dramatik şeyi de öğrenmiş oluyor filmin izleyicileri. yapım, bergman'ın sinema için ürettiği son filmdir; bundan sonra çektiği filmler (sinemalarda gösterilenler de dahil) esasen tv için yapılmış olan prodüksiyonlardır. ayrıca bu eser, isim (soyadı) benzerlikleri dışında bir alakaları olmayan ingmar bergman (yönetmen) ve ingrid bergman'ın (başrol) ilk ve tek birlikte yer aldıkları film olma niteliği taşır. yapım, iki dalda oscar'a aday gösterildiği gibi 1979 altın küre ödülleri'nde en iyi film ödülünü kazanmıştır.
ingmar bergman'ın yazıp yönettiği, 1978 çıkışlı drama filmidir. dünyaca ünlü bir klasik piyanist olan charlotte ve küçüklüğünde ihmal ettiği kızı eva'nın yıllar sonra ilk kez bir araya gelişiyle başlayan hikayenin işlendiği filmde, ailenin geçmişine dair de birçok sarsıcı ve dramatik şeyi de öğrenmiş oluyor filmin izleyicileri. yapım, bergman'ın sinema için ürettiği son filmdir; bundan sonra çektiği filmler (sinemalarda gösterilenler de dahil) esasen tv için yapılmış olan prodüksiyonlardır. ayrıca bu eser, isim (soyadı) benzerlikleri dışında bir alakaları olmayan ingmar bergman (yönetmen) ve ingrid bergman'ın (başrol) ilk ve tek birlikte yer aldıkları film olma niteliği taşır. yapım, iki dalda oscar'a aday gösterildiği gibi 1979 altın küre ödülleri'nde en iyi film ödülünü kazanmıştır.
*ulusal kritik kurulu (1978) - yabancı dilde en iyi film
*altın küre ödülleri (1979) - en iyi yabancı film
*bodil ödülleri (1979) - en iyi avrupa filmi
*david di donatello ödülleri (1979) - en iyi yabancı aktris [ingrid bergman] [liv ullmann]
*italyan ulusal film gazetecileri sendikası (1979) - en iyi yabancı yönetmen [ingmar bergman]
film toplam 10 ödüle sahiptir.
*altın küre ödülleri (1979) - en iyi yabancı film
*bodil ödülleri (1979) - en iyi avrupa filmi
*david di donatello ödülleri (1979) - en iyi yabancı aktris [ingrid bergman] [liv ullmann]
*italyan ulusal film gazetecileri sendikası (1979) - en iyi yabancı yönetmen [ingmar bergman]
film toplam 10 ödüle sahiptir.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "silvio palth" tarafından 02.05.2021 23:01 tarihinde açılmıştır.
1.
ıngmar bergman'ın harika filmi.neden bu kadar geç izledim dedirtir. problemli anne kız ilişkisini,bir annenin çocuğunun hayatını,kimliğini nasıl mahvedebildiğini o kadar güzel anlatmışki.tek mekan,etekteki taşlarin döküldügü gece çok çok iyi.
devamını gör...
2.
filmle alakalı spoiler vermeden şunu söyleyebilirim hiçbir karaktere tam anlamıyla kızamıyorsunuz. anne-kız arasındaki ilişki sosyolojik açıdan evrensel bir noktada işlenebilecek bir konu. ve bergman bunu çok etkili ve gerçekçi bir biçimde sunmuş izleyiciye. anne kötü kız iyi diyemiyorsun filmi izlerken. gerçek hayattaki gibi aslında herkes giri. trt 2'deki film arkası da izlenmeli filmden sonra filmin vurucu noktalarını başka birinin ağzından dinleyince insan filmin kalitesini daha iyi anlıyor.
devamını gör...
3.
1978 yapımı bergman filmi.
bergman'ın alışık olduğumuz tarzında, sade ve yalın bir filmdir. gereksiz hiçbir diyalog, sahne, öylesine geçen bir dakika yoktur. filmin bütünü neredeyse diyaloglardan oluşur. benim bu filme dair en sevdiğim şey ise yüzeysel bir seyir halindeyken bile film değerlidir, gayet anlaşılırdır, derinlemesine incelendiğinde de sayfalar dolusu not çıkarabilmek mümkündür. yani her izleyen bu filmden bir şekilde etkilenir. sadece anne ve kızın piyano başında oldukları sahne bile kendi başına izlenebilir bir şaheserdir, kes al kısa film yap, göster insanlara. muazzam.
konusuna gelirsem, kısaca, 7 yıldır birbirini görmeyen anne ve kızın, annenin kızını ziyaret etmesiyle gerçekleşen hesaplaşmaları olarak özetlenebilir. ihmalkar anneden dolayı sevgiyi hissedememiş kızın anne karşısındaki tutumu, isyanı. ilk bakışta sanki kız tümüyle haklıymış gibi hissediliyor. konunun ve karakterin derinine indiğimizde aslında çok daha fazlası olduğunu görebiliyoruz. bana kalırsa bir haklı da yok gibi. film aynı zamanda yarı otobiyografik de olabilir. zira ingmar bergman protestan bir ailede sert bir disiplinle büyümüştür. bergman'ın birçok eşinden birçok çocuğu olmuştur. kendisi de sürekli sanatla ilgilenerek hayatına yön verdiği için filmdeki anne karakteriyle düşünüp filmi yorumlamamak elde değil. aynı zamanda ingrid bergman'ın da sıkıntılı özel hayatında buna benzer örnekler bulabilmek mümkün. ingrid, roberto rossellini filmlerinden birinde yer almak için italya'ya gitmiştir. ingrid o sıralar petter lindstrom ile evliydi. rosselini de ayrı yaşasalar da başka biriyle evliydi. ingrid ve rosselini, ingrid'in hamile kalmasından dolayı eşlerinden ayrılarak birbirleriyle evlenmiştir. evliliğin hemen öncesinde çocukları roberto'yu doğurmuştu. bu olaylar o dönemde bir skandal yaratmıştı ve ingrid amerika'daki hayranlarının ilgisini epey kaybetmişti. çocuklarıyla aralarındaki ilişkiler tümüyle bilinemese bile yaşantıları çocukları ile aralarına mesafe koymuş olabilir. bu bilgiler ışığında filmdeki anneye baktığımızda iki ustadan da yansımalar bulabilmek mümkün.
film hakkında birkaç detaydan bahsetmek isterim ki belki izlemiş olanlar için yeni bir farkındalık yaratabilir belki.
filmin başından sonuna dek izleyici olarak anneden çok kızı eva'ya yakınlık duyarız. sanki o biraz daha haklıymış gibi gelir bize. ihmalkar bir anne tarafından sevgisizce büyütülmüş bir kadın olarak tutumu daha doğru gelir. ama bergman'ın senaryoyu oluştururken ilk bakışta böyle algılanan o şeyi bozduğunu sanıyorum. bir defa bergman'ın hiçbir şeyi öylesine yapmadığını biliyoruz. bir tablo, bir diyalog oradaysa o mutlaka bir anlama, amaca hizmet ediyor, bir kapı aralıyor. eva'nın 4 yaşındaki oğlu gölde boğularak ölmüş. bergman 4 yaşındaki bir çocuk için neden böyle bir ölümü seçmiş olabilir diye düşünmeden edemedim filmi izledikten sonra. sonuçta onu ölümcül bir hastalıkla uykusunda da öldürebilirdi. burada eva'ya da belli bir mesafeden bakmamızı istedi belki. annesinde gördüğümüz ihmalkarlığı belki onda da bulmamızı istedi. sonuçta 4 yaşındaki bir çocuk gölde nasıl ölebilir? tek başına mıydı? annesi neden orada değildi, diye sormamıza sebep oluyor işte bu. eva'nın annesinden daha fazla sevmeye açık olduğu evet tartışılamaz bir gerçek. ama belki bu detay* kardeşine bakması, oğlunu sürekli hatırlamasını onun bu suçluluk duygusunun bir parçasının olduğunu ifade ediyordur. kim bilir.
filmin daha başlangıcında eva'nın gözlüklü olduğunu gördüğümde "aha tamam demek ki bu karakterin bir sığınağı olacak ve bir yerde dökülecek, patlayacak" demiştim. bergman tarzı yönetmenlerde hiçbir detay öylesine değil çünkü. karaktere hiç gözlük taktırmayabilirdi sonuçta. bu açıdan bakınca eva'nın gözlüğü çıkardığı sahnelerde "daha çok kendi" gibi olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. bu belki aşırı bir yorumdur bilemiyorum ama filmin açılış sekansındaki "eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki" repliğini düşününce bu düşünce bana çok da saçma gelmiyor.
ayrıca "annenin başarısızlıkları kızı tarafından ödenecek" tarzındaki replik de aynı magnolia filmindeki "babalarının günahlarını çocuklar öder" sözü gibi incile yapılmış bir atıf diye düşünüyorum. belki toplumsal değil, daha biricik, bireysel ama benzer bir düşünce.
filmde anlamlandıramadığım iki nokta var. birinicisi, filmin adının güz sonatı olmasına rağmen açılış sekansında bergman'ın özellikleri gülleri gözümüze sokması, masada, kahvaltıda güllerin olması. ikincisi ise anne charlotte'nin filmin ilk çeyreğindeki telefon konuşması. hikayenin bütününü hiçbir şekilde etkilemeyen bu sahne ne anlama geliyor hala anlayamadım. bu sahneyi filmden çıkarttığımda olaylar bütünü hiçbir şekilde değişmiyor benim için, öyleyse neden var diye sormadan edememiştim film bittiğinde. belki ben bir şeyleri kaçırıyorum.
daha da çok şey yazılır ama neyse.* müthiş film, müthiş!
bergman'ın alışık olduğumuz tarzında, sade ve yalın bir filmdir. gereksiz hiçbir diyalog, sahne, öylesine geçen bir dakika yoktur. filmin bütünü neredeyse diyaloglardan oluşur. benim bu filme dair en sevdiğim şey ise yüzeysel bir seyir halindeyken bile film değerlidir, gayet anlaşılırdır, derinlemesine incelendiğinde de sayfalar dolusu not çıkarabilmek mümkündür. yani her izleyen bu filmden bir şekilde etkilenir. sadece anne ve kızın piyano başında oldukları sahne bile kendi başına izlenebilir bir şaheserdir, kes al kısa film yap, göster insanlara. muazzam.
konusuna gelirsem, kısaca, 7 yıldır birbirini görmeyen anne ve kızın, annenin kızını ziyaret etmesiyle gerçekleşen hesaplaşmaları olarak özetlenebilir. ihmalkar anneden dolayı sevgiyi hissedememiş kızın anne karşısındaki tutumu, isyanı. ilk bakışta sanki kız tümüyle haklıymış gibi hissediliyor. konunun ve karakterin derinine indiğimizde aslında çok daha fazlası olduğunu görebiliyoruz. bana kalırsa bir haklı da yok gibi. film aynı zamanda yarı otobiyografik de olabilir. zira ingmar bergman protestan bir ailede sert bir disiplinle büyümüştür. bergman'ın birçok eşinden birçok çocuğu olmuştur. kendisi de sürekli sanatla ilgilenerek hayatına yön verdiği için filmdeki anne karakteriyle düşünüp filmi yorumlamamak elde değil. aynı zamanda ingrid bergman'ın da sıkıntılı özel hayatında buna benzer örnekler bulabilmek mümkün. ingrid, roberto rossellini filmlerinden birinde yer almak için italya'ya gitmiştir. ingrid o sıralar petter lindstrom ile evliydi. rosselini de ayrı yaşasalar da başka biriyle evliydi. ingrid ve rosselini, ingrid'in hamile kalmasından dolayı eşlerinden ayrılarak birbirleriyle evlenmiştir. evliliğin hemen öncesinde çocukları roberto'yu doğurmuştu. bu olaylar o dönemde bir skandal yaratmıştı ve ingrid amerika'daki hayranlarının ilgisini epey kaybetmişti. çocuklarıyla aralarındaki ilişkiler tümüyle bilinemese bile yaşantıları çocukları ile aralarına mesafe koymuş olabilir. bu bilgiler ışığında filmdeki anneye baktığımızda iki ustadan da yansımalar bulabilmek mümkün.
film hakkında birkaç detaydan bahsetmek isterim ki belki izlemiş olanlar için yeni bir farkındalık yaratabilir belki.
filmin başından sonuna dek izleyici olarak anneden çok kızı eva'ya yakınlık duyarız. sanki o biraz daha haklıymış gibi gelir bize. ihmalkar bir anne tarafından sevgisizce büyütülmüş bir kadın olarak tutumu daha doğru gelir. ama bergman'ın senaryoyu oluştururken ilk bakışta böyle algılanan o şeyi bozduğunu sanıyorum. bir defa bergman'ın hiçbir şeyi öylesine yapmadığını biliyoruz. bir tablo, bir diyalog oradaysa o mutlaka bir anlama, amaca hizmet ediyor, bir kapı aralıyor. eva'nın 4 yaşındaki oğlu gölde boğularak ölmüş. bergman 4 yaşındaki bir çocuk için neden böyle bir ölümü seçmiş olabilir diye düşünmeden edemedim filmi izledikten sonra. sonuçta onu ölümcül bir hastalıkla uykusunda da öldürebilirdi. burada eva'ya da belli bir mesafeden bakmamızı istedi belki. annesinde gördüğümüz ihmalkarlığı belki onda da bulmamızı istedi. sonuçta 4 yaşındaki bir çocuk gölde nasıl ölebilir? tek başına mıydı? annesi neden orada değildi, diye sormamıza sebep oluyor işte bu. eva'nın annesinden daha fazla sevmeye açık olduğu evet tartışılamaz bir gerçek. ama belki bu detay* kardeşine bakması, oğlunu sürekli hatırlamasını onun bu suçluluk duygusunun bir parçasının olduğunu ifade ediyordur. kim bilir.
filmin daha başlangıcında eva'nın gözlüklü olduğunu gördüğümde "aha tamam demek ki bu karakterin bir sığınağı olacak ve bir yerde dökülecek, patlayacak" demiştim. bergman tarzı yönetmenlerde hiçbir detay öylesine değil çünkü. karaktere hiç gözlük taktırmayabilirdi sonuçta. bu açıdan bakınca eva'nın gözlüğü çıkardığı sahnelerde "daha çok kendi" gibi olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. bu belki aşırı bir yorumdur bilemiyorum ama filmin açılış sekansındaki "eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki" repliğini düşününce bu düşünce bana çok da saçma gelmiyor.
ayrıca "annenin başarısızlıkları kızı tarafından ödenecek" tarzındaki replik de aynı magnolia filmindeki "babalarının günahlarını çocuklar öder" sözü gibi incile yapılmış bir atıf diye düşünüyorum. belki toplumsal değil, daha biricik, bireysel ama benzer bir düşünce.
filmde anlamlandıramadığım iki nokta var. birinicisi, filmin adının güz sonatı olmasına rağmen açılış sekansında bergman'ın özellikleri gülleri gözümüze sokması, masada, kahvaltıda güllerin olması. ikincisi ise anne charlotte'nin filmin ilk çeyreğindeki telefon konuşması. hikayenin bütününü hiçbir şekilde etkilemeyen bu sahne ne anlama geliyor hala anlayamadım. bu sahneyi filmden çıkarttığımda olaylar bütünü hiçbir şekilde değişmiyor benim için, öyleyse neden var diye sormadan edememiştim film bittiğinde. belki ben bir şeyleri kaçırıyorum.
daha da çok şey yazılır ama neyse.* müthiş film, müthiş!
devamını gör...
4.
1978 yapımı ingmar bergman filmi. filmde anne-kız ilişkisi üzerinden bergman’ın çok sevdiği kişilik ve benlik kavramlarını sorgulamasını izliyoruz. genel manada freud’dan ve jung’dan yoğun esintiler görülüyor. görüntülerin biçimselliği ve tiratların yoğunluğu sebebiyle bir tiyatro eserine çok benzediğini söylemek de yanlış olmaz.
devamını gör...
5.
höstsonaten
güz sonatı
1978 tarihli isveç/ alman ortak yapımlı dram filmi.
senaryo ve yönetmen koltuğu ise ıngmar bergman'a ait.
eski bir piyanist olan anne charlotte ile kızı eva'nın 7 yıl sonra bir araya gelişinin ardından yaşadıkları iç hesaplaşma, geçmişle yüzleşme konuları ele alınıyor.
annesinin gelişine başlarda çok sevinen eva daha sonra annesiyle problem yaşamaya başlıyor, geçmişi hatırlatıyor, annesini geçmişte ona vakit ayırmamasıyla ve kardeşinin onun yüzünden engelli kaldığını söylüyor.
adından da anlaşılacağı gibi film bir güz havasında ve mutsuzlukları ele alıyor, filmde sarı renk hâkimdi, güze atıfla.
düşündüren bir film oldu benim için, alışılageldik filmlerden farkla, diyaloglar ön plandaydı. güzel filmdi.
güz sonatı
1978 tarihli isveç/ alman ortak yapımlı dram filmi.
senaryo ve yönetmen koltuğu ise ıngmar bergman'a ait.
eski bir piyanist olan anne charlotte ile kızı eva'nın 7 yıl sonra bir araya gelişinin ardından yaşadıkları iç hesaplaşma, geçmişle yüzleşme konuları ele alınıyor.
annesinin gelişine başlarda çok sevinen eva daha sonra annesiyle problem yaşamaya başlıyor, geçmişi hatırlatıyor, annesini geçmişte ona vakit ayırmamasıyla ve kardeşinin onun yüzünden engelli kaldığını söylüyor.
adından da anlaşılacağı gibi film bir güz havasında ve mutsuzlukları ele alıyor, filmde sarı renk hâkimdi, güze atıfla.
düşündüren bir film oldu benim için, alışılageldik filmlerden farkla, diyaloglar ön plandaydı. güzel filmdi.
devamını gör...



