senaryosu edanur türkel tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; berra betül benek ve nehir uygun gibi isimler rol almakta iken film ise geçtiğimiz şubat ayında yayınlanmıştır.
yirmili yaşlarda bir genç kızın kendi gölgesiyle, kendi benliğiyle verdiği mücadele konu ediniliyor.
gölge aslında insanın iç sesini de temsil ediyor burada, hayat boyu kurtulamadığı ve bastıramadığı bir şey oluyor gölgesi de, iç sesi de.
genç kızın her adımında onun gölgesi niteliğinde olan diğer genç kız görülüyor, onu manipüle etmek istediği, fikirlerinden caydırmaya çalıştığı, uzlaşmacı bir tavır içerisinde olmadığı da seziliyor.
genç kız bursa'ya gitmeye karar veriyor ve sonrasında valizini hazırlamaya başlıyor, gölgesi de kendi kıyafetlerini topluyor, "bensiz gidebileceğini sanıyor " demesi bence biraz komikti.
gölgesiyle, ya da diğer bir deyişle iç sesiyle verdiği mücadele ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşıyoruz.
o gölgeyi bir simge ya da metafor olarak almak istedim, insanın kararlarına etki eden, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak hep yanında hissettiği birinin varlığı da olabilirdi o gölge, bir zamanlar sevdiğin ama artık bir engel olarak gördüğün biri gibiydi.
gölgenin, gerçek olan kızın gitmek istemesine karşı çıkması nedense böyle düşündürüyor, gölgesini bir zamanlar seviyordu ama artık değil.
insanın kendi benliğiyle olan mücadelesinin yansıtılma biçimi bence özgün gibiydi.
ana fikir ise bence şuydu;
aldığın bütün kararların sorumluluğu senindir, gölgen kadar yakın olan bir insan dahi sana o kadar da etki etmemeli belki de bazen.
" bizi bir araya getiren,
birbirimizin yüzünde gördüğümüzdü. "
1935/ 2009 yılları arasında yaşayan türk şair ve yazar kemal özer imzalı 75 sayfalık eser olup şiir türünde yer almakta iken 2008 yılında yayınlanmıştır.
kitabımızın alt başlığındaki diğer adı ise, yangın şiirleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
2 temmuz 1993 tarihinde madımak otelinde yaşanan trajedi üzerine duran şiirler olduğunu söylemek mümkün olacaktır, kitabın arka kapağında ise bu şiirlerin " yangının yol açtığı ölümleri, ölümlerin yol açtığı duyguları, tepkileri, acıları, dramları görünür kılmayı amaçlayan şiirler " olduğu not düşülmüştür.
şairin bu yangından sonra yüreğinin yandığını derinden hissettiren şiirlerdi, sanki orada ölen insanlarla birlikte o da ölmüştü, o yangında ve katliamda bir sevdiğini yitiren herkesin aslında o gün öldüğü gibi.
acı, kırgınlık, özlem, keder gibi duyguların yansıdığı şiirlerdi benim için.
insanın insana ettiğini kimse etmezmiş diye düşünüyor insan bu şiirleri okurken, 3 günlük dünyada hiçbir canlıya zulmetmeden insanca yaşamanın önemini ve gerekliliğini göz ardı ediyor insan, yakarak öldürüyor, yanarak ölüyor, sonu gelmiyor yangının, yangın hiç sönmüyor, yüreklerde yanıyor çünkü en çok da.
şimdi evinde olduğunu ve evinin yakıldığını düşün, dışarı çıkamıyorsun, aklına en sevdiklerin geliyor, hayallerin, hayatın, yanmak, ölmek istemiyorsun, bir hiç uğruna ateşe verilmiş evin, yanarak öleceğini anlıyorsun, çare yok, eşin, dostun, çocuğun, annen baban geliyor aklına, elden gelen hiçbir şey yok...
oradaki çaresiz nice canın yerine kendini koyunca oradaki çaresizliği anlıyor, hissediyorsun...
yüreğe dokunan bir kitaptı benim için.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
el sussa gül konuşur
gülü alınca elin bir diyeceği olur
eldeki gül kokusu
yola çıkınca
yolun bir diyeceği olur.
bizi bir araya getiren
boğazına doladıkları düğümdü
ne yıllar unutulacak kadar uzak
ne yarınlar zalim hükümlerde
bir defter gibi dürüm dürümdü.
bizi bir araya getiren
birbirimizin yüzünde gördüğümüzdü.
yol durdu, yeni bir adım yok,
durdu benim için
kendimi gördüm, yolun sonu,
kuşkuyu söyleyemem
kalacak her şey,
yürüyüp gidecek mi yoksa?
o resme bir daha bakılırsa
görülecektir yıllardan sonra bile.
...
yokluğunu yolundan döndürememek behçet.
akarsu'yum başladıysam yeni bir türküye
ne dediysem
bir alev söylemiştir onu
ağzım değil.
mızıkayla yankılanan yüzü
niye sevgiye çağırırken gülümser
niye daha güzelleşir küstüğü zaman?
asaf'ı yaşamak olmalı biraz da
yeni bir yanıt aramak bu sorulara..
yazar olma hayalleri kuran ve zor bir dönemden geçtiği görülen tolga adlı genç bir adamın babasının kendisine ölmeden önce verdiği bir pusula sayesinde değişen bakış açısını konu ediniyor.
babasının her daim yanındaymış, ben babamın pusulasıydım, yol göstereniydim, diyor, kendisinin pusulası kim, buna karar vermesi zor olmayacak.
genç adam fantastik bir kitap yazar, görüşmeye gittiği yayınevi kitabı basmak istemez, hayatın gerçeklerinden uzak olan kitaplar halk tarafından okunmaz ve sevilmez, der.
genç yazar kendisine bir şans verilmesinin hiç de fena olmayacağı düşüncesindedir,
eşi zehra'da onu savunur ama kâr etmez.
derken oradan ayrılırlar ve eşi eve gittikten sonra genç yazar adayı başka bir yazarı kafede görür, ona derdini anlatır, o da yayınevindeki adamla aynı fikirdedir, genç yazarın şevki kırılır, babasından ona bir pusula kalmış iken o ise hayatta yönünü kaybetmiş gibidir artık.
genç yazarın pusula'ya uzun uzun baktığında bakış açısının değiştiğini anlamamız ile filmin sonuna doğru yaklaşırız, o babasının pusulası olmuştur hayatta iken, şimdi ise eşi onun yol göstereni, pusulası olacaktır belki de...
benim için bazı açılardan düşündürücü bir kısa filmdi, siyah beyaz bir kısa filmdi, bu da bence etkileyici bir detaydı, insanın yönünü kaybettiğinde hayattaki renklerini de yitirdiğini düşündüren bir durumdu.
izlerken aklıma gelen bir söz vardı franz kafka tarafından söylenen, " her zaman sevdiklerinizle yürüyün; yanınızda olmasalar bile "
insan yönünü kaybettiğini hissettiğinde, sevdiklerinin varlığını, onlardan kalan bakış açılarını, onların nasihatlerini, pusula olarak görmeliydi bazen, her zaman onlarla yürümeliydik, onlar artık yanımızda olmasalar bile...
dün karşıma çıktı ve dünden beri aklımdan çıkmadı bu kısa film, çok özgün bir hikâye sunuyor bize, ölümün hayata aşık oluşu üzerine ince bir sızı bırakıyor gibi geride.
ölüm olan küçük bir hayaletin çeşitli hayvanların canını aldığı görülüyor, bitkilere dokunursa bitkiler de soluyor, dokunduğu herkes ve her şey ölüyor, dokunduğu her canlı öleceği için de hiçbirini sevemiyor, tâ ki bir gün karşısına geyik çıkana kadar.
geyiğin canını almak için fırsat kolluyor, geyik ise hayatında hiç sevilmediği için henüz ölmeye hazır ve râzı değil, sevilmeyi tattıktan sonra ölüm o kadar da korkunç gelmiyor, geyik ölüme, ölüm de geyiğe âşık oluyor.
artık ölüm gelebilir, ona dokunabilir, onun canını istediği an alabilir, çünkü artık sevilmenin ne demek olduğunu biliyor.
buradan sonra filmin sonuna doğru yaklaşılıyor, spoiler olmaması için şimdi ise kişisel fikirlerime geçiyorum;
benim için etkileyici bir kısa filmdi,
filmin en can alıcı fikri şuydu bence,
ölüm korkulacak bir şey değildir.
ölüm meleğinin geyiğe âşık olduktan sonra ona dokunmaktan korkması filmin en etkileyici detaylarından biriydi, onu sevdikten sonra sırf onun ölmemesi için ona dokunmadan sevmeye çalışması, çünkü dokunursa sevdiği varlığın öleceğini bilmesi, filmi etkileyici kılan durumlardandı.
son zamanlarda izlediğim en farklı, en dokunaklı, en iz bırakan filmdi diyebilirim, bazı açılardan mantık hataları barındırdığı görülüyor ama şimdi filmimize geçelim;
film apokaliptik bir çağda hayatta kalmayı başaran genç bir kadın olan juliette'in mücadelesine, jack ile aşklarına, erzak bulmak için çıktığı bu yolculukta yaratıkların esiri olma durumuna eğiliyor.
juliette, jack ile bir sanat galerisinde tanışıyor, o sanat galerisinin sahibi oymuş, jack herkesten farklı, juliette herkesten farklı, kısa süre içinde aşık oluyorlar ama ilişkileri inişli ve çıkışlı, juliette bir eroin bağımlısı çünkü, başkalarının fark bile etmeyeceği ama jack'in önemsediği, yargılamayacağı biri olduğunu biliyor.
genç kadın yaratıklarla mücadele ederken, hayatta kalmak için mücadele verirken geçmişi hatırlıyor, şimdiki durumunu ve geçmişi onun yaşadığı flashbackler yardımıyla iç içe yansıtıyor filmimiz.
ölümle burun buruna geldiği bu anlarda hep onda en çok iz bırakan anıları hatırladığını görüyoruz, ki bu detay benim için etkileyici nitelikteydi, ölüm geldiğinde ya da öleceğini sandığında hayatının aşkını hatırlamak, hayatının yalnızca ondan ibâret olması, etkileyen, düşündüren durumlardandı.
hatırladığı anılarda onların yeni ev aldıkları, çocuk sahibi olma hayalleri, bir anıda ise hamile olduğu ve doğum ânı gibi şeyler karşımıza çıkıyor.
belki trajik şeyler yaşanacaktır anne olduğu gün, sebebi ise bir zamanlar eroin bağımlısı olması olabilir...
juliette arkadaşlarına telsiz ve çeşitli cihazlar yardımıyla ulaşır, takip cihazını çalıştırması gerekir, aynı zamanda ise bacağı kırılmıştır, bacağına bir şey saplanmıştır ve çıkarmaya çalışırken ölümcül acılar çeker, hayatta kalmak zorundadır.
onun birkaç yaratıkla mücadelesi ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşıyoruz.
işte filmin en can alıcı sahnelerinden biri geliyor ve filmimiz sona eriyor...
şimdi ise mantık hataları barındırıyor deme sebebime geçmem gerekirse;
durup dururken apokaliptik çağ ne zaman ve nasıl başladı, nasıl bu hale gelindi?
şimdi ise filmle ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konusu etkileyiciydi, oyunculuklar da bence etkileyici düzeydeydi, özellikle de başroldeki isimlerin o duyguyu vermeleri dikkate değer, iz bırakır nitelikteydi.
bende en çok iz bırakan kısım şuydu;
insan ölmek üzere olduğunda hep en sevdiği insanı hatırlıyor, belki de hayatımız en sevdiğimiz insanla olan güzel anılarımızdan ibârettir.
bir sahnede jack onun yüzüne ellerini koyuyor ve son sahnede de yaratık ona aynı hareketi yapıyor, bu da demek oluyor ki...
" gidersen, senden geriye kalan ne varsa ben de bulur onu severim. "
filmde geçen bir söz.
kim tarafından yönetildiğine ve oyuncu bilgisine dair bir bilgi verilmemiş olan kısa film; 2023 yılında ve yavuz medya adlı youtube kanalı üzerinden yayınlanmıştır.
artık var olmayan birini beklemenin ızdırap dolu yanlarını genç bir adamın bekleyişi üzerinden ele alıyor.
geri dönmeyeceğini ya da istese de dönemeyeceğini bildiğimiz insanları sabırla beklemeye devam edişimiz üzerine etkileyen ve düşündüren bir kısa filmdi.
genç adam manzarası güzel bir yere gelip çayını demliyor, gelen giden yok, belki de hiç olmayacak, şairler dahi "dönen yok seferinden " dememiş miydi?
genç adamın daha sonra orada güneşi batırdığı görülüyor, saatler boyu beklemiş ve aslında o da biliyor kimsenin gelmeyeceğini, ama bir umuttur yaşatan insanı, beklemeyi seviyor insan, beklemek bazen insanın derisinin yüzülmesi kadar acı vericidir, o da çekiyor bu acıyı, sonra hatırlıyor yaşananları, beklediği insanın sesini duyuyor birden, onunla olan sohbetini hatırlıyor, gidersen, senden geriye kalan ne varsa ben de bulur onu severim " diyor.
bu cümle benim için etkileyiciydi, film üzerine yazmamın en önemli sebebi belki de bu cümle idi, gitmiş olanın, ölmüş olanın, artık burada olmayanın yokluğunda ondan geriye kalan her anıyı hatırlamaya çalışmanın acısı üzerine düşündüren, etkileyen bir sözdü benim için.
daha sonra ise genç adamın el mecbur gitmeye karar verdiği görülüyor, ardına bakmadan gitmek zor diyor şarkı, sadece sevmiş olanlar mı ardına bakar giderken?
şimdi ise filmimizin sonlarına geliyoruz.
ana fikir bence şuydu;
bağlar kopabilir, kopar ve kopacaktır, çünkü hayat böyle bir şeydir bazen, bazen giden sen olursun, bazen kalan sen, gitmiş olanı döndürmeye gücün yetmiyorsa anılar vardır geride, onlarla avunmaktan başka çare mi var?
insan, sevdiği insanı nerede kaybettiyse onun artık hep orada olduğunu sanıyor bazen, hiç gitmediğine inanmak istiyor, onun orada olmadığını ancak o yok olduğunda görebiliyor...
oraya yeniden giderse ondan bir iz bulmak istiyor ama zaman geçip gider, izler de kalmıyor, yalnız senin içinde kalır izler...
" yüzün uzaklara düştü,
giden gemilerde gözlerin görüldü. "
1965 doğumlu türk şair olarak bilinirdi;
ressam yönü de olan şairin şiir ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlanmış, bunun yanı sıra edebiyatımıza güzide eserler bırakmış ve geçtiğimiz mayıs ayında 61 yaşında hayatını kaybetmiştir.
bu yazının salt nesnel verilerden oluşmasını istemem, o benim için büyük bir şairdi, yeni bir şair tanıdığıma sevinirken ansızın gerçekleşen ölümü beni üzdü, derinden etkiledi, her ölümde biraz daha azalıyoruz.
gitmiş olanı geri döndürmek mümkün olmasa da onun yazdığı kitapların daha çok kişiye ulaşması için, ve vefa borcumu yerine getirmek adına elimden geleni yapmaya hazırım.
pençe (kitap), hayhuy (kitap), dik âlâ benim okuduğum kitapları bunlardı, ondan yeni bir şeyler okumak imkânsız artık, yeniden, yeniden ve yeniden okumaya devam edeceğim, sevdiklerinizin ve sevenlerinizin kalplerinde yaşamaya devam edeceksiniz.
anımsamaya belki şimdi gücün yetmeyebilir ama bu anımsamak istenen anının, yüzün, sesin ve izin sende hâlâ var olmadığı, ebediyen yitip gittiği anlamına gelmez,
her şey içindedir, bir gün hatırlayacaksın, en ummadığın anda, bir gün mutlaka.
" her tanrısal varlık gibi,
o da ender görülenlerdendi. "
rainer maria rilke imzalı 93 sayfalık eser olup türkçe derlemesi ise melahat togar tarafından yapılmış ve türkçe baskısının 1994 yılında yapıldığı bilgisi verilmiştir.
kitabımız büyük ozanın hayatında yer etmiş kadınlara yazdığı mektuplardan ve kişisel olan şiirlerinden oluşmakta iken ilk sayfalardan birinde ise rilke'nin ölümünün ardından stefan zweig tarafından kaleme alınmış bir metin de yer alıyor, ona ne derece önem verdiğini salt bu metinden hissetmek bile mümkün olacaktır.
kitabımız ince olsa da yarattığı etki büyük, sıradan gibi gözüken bir cümle bile insanın içini sızlatabiliyor.
rilke'nin mektuplarına baktığımda onun tüm bu kadınlara değer verdiğini ama bu değerin olağanüstü bir değer olmadığını hissediyorum, belki üslubundan kaynaklı bir sezgi olabilir.
mektuplarında onun gezmeyi seven biri olduğu ve gezdiği yerlerden de yazdığı görülüyor, onun bu seyahatlerinde yalnızca bir duyguyu ya da kendisini aradığını düşünüyorum, nedense öyle bir izlenim de veriyor.
mektuplardan yola çıkarak onun o dönemki ve bana yansıyan, yalnızca öznel yargılarda bulunmanın mümkün olacağı ruh hali üzerine konuşmayı da isterim biraz da.
tanrısal ve sezgisel bir gücün onun vâroluşunda hüküm sürdüğü bu kitabında da göze çarpıyor, sanki her şeyi çoktan yaşamış ve artık sadece seyirci konumunda bir insan olduğunu hissettiriyor, bazı sayfalarda fakir olmanın onun gururunu incittiği de görülüyor, mütemadiyen bir hissin peşindeymiş izlenimi de veriyor.
şiirlerinde ise yaşamın keskin zamanlarını, ölümü, ayrılmışlığı, özlemi ve kederi derinden hissettiriyor.
okuduğum için memnun olduğum ve etkilendiğim bir kitaptı, kitabın son cümlesi ile yazıma burada bir son veriyorum.
gül, ey saf çelişki.
nice göz kapaklarının altında
hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci...
geçmişten yalnız sevdiklerimizi aklımızda düşlüyoruz, oysa tüm yaşadıklarımız bizimdir.
şimdi dünyada nerede biri ağlıyorsa
işte öyle - ağlıyorsa dünyada bana ağlıyor.
şimdi dünyada nerede biri ölüyorsa
işte - öyle ölüyorsa dünyada bana bakıyor.
yalnız olan yalnız kalır uzun zaman;
uyanır, okur, uzun mektuplar yazar bazen;
ve ağaçlı yollarda tedirgin, öyle gezinir, yapraklar uçarken savrularaktan.
kadınlar, ölümü kucaklarında, erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. o vardı işte ve ölüm, onların her birine garip bir ağır başlılık, sakin bir gurur verirdi.
göğsünü ikiye bölen hislerin nedenlerinin evrendeki herkes için geçerli olduğu gerçeğini kabul etme ve tüm bu saçmalığı olağan karşılama çabası, yaşamın bir parçası görebilme mücadelesi olarak tanımlanabilir.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.