1877/ 1958 yılları arasında yaşayan ingiliz ressam frank cadogan cowper imzası taşıyan ve kibir adı ile de paylaşılan resim; 1907 tarihli olduğu bilgisi verilmiştir.
" eğer ağlamaya da gücüm kalmasaydı herhâlde ölürdüm. "
syf; 82
1907/ 1954 yılları arasında yaşayan ve zor bir hayat mücadelesi veren meksikalı ressam frida kahlo'nun aforizmalarının yer aldığı 128 sayfalık eser; türkçe baskısının 2020 yılında yapıldığı bilinmektedir.
frida kahlo'nun hayatındaki kırılma noktalarını hepimiz az çok biliriz, yaşadığı kaza, diego rivera ile olan evliliği, aldatılması, anne olmak isterken her seferinde bebeğini daha doğmadan kaybetmesi, bir süre yatağa mahkum yaşaması, hayata dair inancının sarsılması, o kazadan sonra geçirdiği fiziksel ve ruhsal dönüşüm, tüm bu olanlar onun yazdıklarını şekillendirmiş, aforizmalarına da yansımıştır, okurken de fark ediliyor keza.
asıl mesleği yazarlık olmadığı için edebî açıdan büyük beklentilere girmek belki mümkün olmayabilir ama bu yine onun kendine özgü bir dilinin olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.
bu kitaptaki yazdıklarına baktığımızda ise onun karakterini etkileyen trajik silsileler de kendini hatırlatıyor, yaşadığı kazânın onu çok etkilediği, onun ruhundan bir şeyleri alıp götürdüğü de hissediliyor, diego rivera tarafından aldatılmış olduğu hissini de veriyor bazı satırlarda, onu artık sevmemeye başladığını hissettiriyor kimi sözünde.
bazı aforizmalarında siyasi kişiliğini yansıtan sözleri de yer alıyor ayrıca.
her şeye rağmen umudunu yitirmemeye çalıştığını hissettirir iken aynı zamanda kalbinin ne kadar kırılmış olduğunu, hayal kırıklıklarını, anne olamamanın acısını, aşkı ve ayrılığı, yalnızlığı, acı çekmeyi, resim ve sanata olan aşkını kendine özgü bir üslup ile yansıtıyor frida kahlo bizlere.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
beni anlamadın demeyeceğim.
beni anladın. zaten en dayanılmaz acı buydu. sen, beni anladın. anladığın hâlde canımı yaktın diego...
benim acı çeken bir yüreğim var diego.
seni sevmeye başladığım o günden beri,
acı çeken bir yüreğim var.
" bazen çalmayan bir telefondur ya dünyanın gerçeği. "
1967 doğumlu türk şair ve yazar ömer erdem imzalı 200 sayfalık eser;
şiir türünde yer alan kitabımızın ilk olarak 2010 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
şairin okuduğum ilk kitabı bu olsa da kendisini birkaç sene önce birhan keskin'i konuk ettiği bir programda tanımıştım, o programın linki de tanım sonunda verilecektir.
şimdi ise kitabımıza geçelim;
son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en çarpıcı, en dokunaklı şiirlerin yer aldığı kitaptı benim için, insan bâzı dizelerin önünde ceketini iliklemek istiyor hani.
diğer şiir kitapları gibi kolay olmayacak bu kitaptaki şiirler üzerine konuşmak, bir çırpıda anlatılamayacak kadar derin şiirlere yer alıyor zirâ.
her şeyden biraz biraz almış sanki şair, her duygudan, her fark edişten, her anımsamadan, her yolculuktan, her yürekten, belki de bu yüzdendir şiirlerin zor olması ve bunca güzel olması.
yıkılışlar, tükenişler, yolunu gözlemeler, bağ kurmalar, kopuşlar, uzaklıklar ve yakınlıklar, ölümler ve anılar, yokluklar ve hatırlamalar, evvelindekiler, iz bırakanlar ve izi bile kalmayanlar, şiirlerin benim için ifade ettiği bazı konu, duygu ve durumlardandı.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
dilek korkmaz tarafından yönetilen kısa film; oyuncu bilgisi verilmemiş iken 2014 yılında yayınlanmıştır.
okulunu bitirmiş ve soluğu annesinin mezarında alan genç bir kızın bu mutluluğunu artık hayatta olmayan bir sevdiği insanla paylaşma çabasını konu ediniyor.
mezuniyet forması üzerinde, cübbesi elinde, içi buruk, mutluluğunu paylaşmak istediği insan ise artık yok, mutluluğunu ya da kederini paylaşamamaktan daha acı ne vardır ki?
mesleğini eline almış olmanın gururuyla annesine geliyor, mezarına dökmek için su alıyor, annesinin mezarında ona içini döküyor biraz da, insan kaç yaşına gelirse gelsin annesinden vazgeçemiyor değil mi?
genç kız artık bir kameraman, bu eğitimi almış ve şimdi ise fotoğrafını çekebileceği bir annesi de yok, kimse kalmıyor değil mi?
benim için duygusal bir kısa filmdi,
film boyu çalan müzik etkileyiciydi, genç kızın artık hayatta olmayan bir insanla mutluluğunu paylaşmak istemesi ağır geldi.
bana düşündürdüğü ve hatırlattığı bazı şeyler vardı;
sevdiklerimiz artık hayatta ya da bizim hayatımızda olmasalar bile onlardan vazgeçemiyorduk, asla ve kat'a, zinhar yoktu vazgeçmek, unutmak, onlar fiziksel olarak yoktular sadece, anıları, ruhları, gülümsemeleri, her şeyleriyle hep bizimleydiler ve biz onlarla paylaşmak istiyorduk mutluluğumuzu, acımızı, kederimizi, her şeyimizi...
mutluluğunu paylaşamamaktan daha acısı var mıydı?
artık hayatta ya da hayatında olmayan bir insandan kopmak zordu, imkânsızdı,
hayat kadar acımasızı var mıydı?
telefonunda bir daha hiç "annem arıyor" yazısını göremez olursun, ona bir şey sormak istediğinde çaresizliğin ne demek olduğunu anlar, bu yıkımı bunca erken yaşadığın için hayata küfredersin.
artık hiçbir ölüm şaşırtamaz seni.
çünkü annenin ölümünden öte bir ölüm yoktur gayrı sana.
kar ya da yağmur yağdığında artık sadece ağlarsın çünkü onun şimdi toprağın altında olduğunu hatırlarsın, seni en çok mutlu eden insan artık yoktur.
çınaraltı değişti mi? adlı ilk öyküde mâziyi hatırlayan birinin monologları, iç dünyasını şekillendiren özlem duygusu, zamanın her şeyi, herkesi ve her yeri değiştirmesinin yarattığı yıkım etkisi derinden hissediliyor.
şaşmak adlı ikinci öyküde ise artık hiçbir şeye şaşırmadığı ve her şeyi kabullendiği sezilen bir kadının iç dünyası yansıyor, düşündürücü ve etkileyici bir öyküydü benim için.
türkü pencerenin dışında kaldı öyküsünde ise mutsuz bir ailenin sıradan bir akşamı anlatılıyor, yoksul bir aile, tek lüksleri televizyon, aile bireylerinin vâr olma çabası göze çarpıyor, benim için sıradan bir öyküydü.
vay televizyoncular gelmiş! adlı öyküde ise gülsüm adlı bir kadının trajik yaşamı, hayalleriyle vâr olma mücadelesi, istediği hayatı yaşayamamış olmasının verdiği eksiklik hissi seziliyor,
etkileyici bulduğum bir öykü olmasa da birkaç cümlesi oldukça iyiydi.
oğlak öyküsü ise bir oğlağın işçiler üzerindeki etkileri, varlığıyla onları birtakım sorgulamalara itmesi konu ediniliyor,
sıradan bir öyküydü.
söylenmemiş bir türkü öyküsünde ise belki de hiçbir zaman yaşanmayacak bir aşkın hayalleri, aşık olan adamın iç dünyası karşımıza çıkıyor, şaşırtan bir öyküydü.
eski bir dost öyküsünde ise geçmişi bir anda önüne çıkan, eski bir dostunu gören ve bir karar vermesi istenen adamın yaşadığı ikilemler aktarılıyor, kararlar ve kararsızlıkların hayatımız üzerindeki etkisi üzerine düşündüren bir öyküydü.
seni yitirdim öyküsünde ise sınıf farklılıklarının bir aşkı nasıl yıkıma uğrattığı, iki aşığın hikâyesiyle aktarılıyor, zengin kız fakir oğlan aşkı uzun sürmeyecektir, birisi diğerini mutlak şekilde yitirecektir, aslında ikisi de birbirini kaybeder, hayatta da bu böyledir, en etkileyici bulduğum öykü bu oldu.
yazarın anlatım tarzını iyi bulduğum öykülerdi, hayatı keskin algılayan bir insanın algıladıklarını öyküselleştirme biçimi bence iyiydi, en çok seni yitirdim ve çınaraltı değişti mi? öykülerini yüreğe dokunur etkide buldum.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum çünkü yokuşu tırmanır hayat...
senin tanıdık sesini duyabilmek için bir an gözlerimi kapayıp bekledim.
en çok denizi özlemişsindir bilirim.
bir de beni.
beni bekleyen kimse yok. bir dostun kapısını çalacağım 'belki, belki yatağıma girip şiir okuyacağım. şiir okursam ağlarım mutlaka. burnumu çeke çeke ağlarım.
telefon çalsa şimdi. deniz maviliğinde bir ses.
«nasılsın» diye sorsa. boşuna, telefonda seslerin rengi olmaz. uzak, yabancı bir merhaba. duraksama, sessizlik.
ölümü anımsatan bir şey. deniz mavi değil artık, çok uzakta kaldı o mavilik.
1944 doğumlu türk yazar necati tosuner imzalı eser; öykü türünde yer alır iken 1972 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
necati tosuner ne yazık ki kısa bir zaman önce hayatını kaybetti, bizlere bırakmış olduğu eserleri için kendisine minnettârız.
yazarın özgürlük masalı adlı eserinden sonra kendisinden okuduğum ikinci kitap bu oldu, diğer kitaplarını da okuyacağıma eminim.
kitabımızdaki bazı öykülerin isimleri ise şöyle; iki gün, kambur, sonun öncesi, edi ile büdü, tavşancıl, çok şey.
iki gün adlı ilk öyküde remzi adlı genç bir memurun evlenme hayalleri, topallığının aşık olmaya ve evlenmeye engel oluşu, "farklı" olan insanın toplumun nezdindeki konumu gibi durumlar konu ediniliyor, benzememenin yarattığı yalnızlığı hissettiren bir öyküydü, bazı cümleleri etkileyici olan bir öyküydü benim için.
ikinci öykü olan pastırmalı yumurtanın çokça dokunduğu gecenin hikâyesi öyküde ise bir adamın trajik sonu onun son anlarıyla birlikte kendi ağzından aktarılıyor, bazı cümlelerini iyi bulmakla birlikte, pek benimseyemediğim bir öykü oldu.
kitaba adını veren kambur öyküsü ise kambur olan ve meliha adlı bir genç kıza aşık olan gencin iç dünyasındaki umutsuzluk, yalnızlık, kabul görmeme korkusu, dış görünüşün kader üzerindeki etkisi konu ediniliyor, bu öykü bence yazarın yaşamından izler taşır nitelikteydi, kambur olmak, yalnızlık çekmek, dış görünüşünün bedelini ödemek, üzücü şeylerdi.
edi ile büdü öyküsü ise ilişkiler ve duygular üzerine düşündüren bir öyküydü benim için.
diyeşet adlı öyküde ise sepet örerek yaşayan birinin hayallerine tutunuşu, sevdalanmakla ilgili düşünceleri, yaşamından kısa bir kesit karşımıza çıkıyor.
yırtılmış bir mektup içindir öyküsü ise tek taraflı bir aşkın ızdırâbını derinden hissettiriyor, sevdiği tarafından sevilmeyen, hatta nefret edilen bir insanın kederi ve burukluğu daima hissediliyor.
şimdi ise kitapla ilgili kişisel izlenimlerime geçmek istiyorum;
sıklıkla yazarın kişisel hayatından izler taşıyan öyküler olduğunu düşünüyorum,
topal olmak, kamburluk, yalnızlık, evliliğe, sevilmeye, aşık olunmaya değer görülmemek, yazarın da öykülerde karşımıza çıktığı gibi, az çok yaşadığı, bildiği, tanıdığı duygu ve durumlardandı bence.
yazarın anlatımını etkileyici bulduğum bir kitaptı, yaşamı etkileyen duyguların hissettirilmesi etkileyiciydi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
değişik bir şeyin olmayışıydı sıkıntı:
belki buydu. her günkü gibi oluşuydu.
biliyorum, çaresizliğim ve usanmışlığım okunuyor yüzümden. ve bunu en iyi annem okuyor, biliyorum.
oldukça izbe bir hapishanede yatmakta olan otuzlu yaşlarındaki metruti adlı adamın annesi lindalva'nın oğluna gizlice telefona götürme çabasını konu ediniyor.
aslında alt metninde ise ön yargıların hayatımızdaki etkisini de yansıtıyor, hapiste yatmakta olan oğluna gizlice telefon götürmesinin nedeni belki de sanıldığı gibi oğlunun suç işlemesine zemin hazırlamak değildir, oğlu o telefondan çok sevdiği birini arayacaktır belki de, en mutlu gününde sesini duymak ve sesini duyurmak istemiş de olabilir.
o gün görüş günüdür ve anne lindalva oğluna yemekler hazırlar, yola çıkar ve hapishaneye varır, oğlunu görmüş, hasret gidermiştir, detaylı aramalardan geçmiş, bütün giysilerini çıkarması istenmiş, o da bunları yerine getirmiştir, oğlunun yegane isteğini yerine getirmek için mücadele vermektedir.
benim için bazı açılardan duygusal bir kısa filmdi, oyunculuklar etkili düzeydeydi, sâhici ve çarpıcı bir gerçekçilikle karşımızdaydılar.
filmin öğretisi ise şu oldu;
en sevdiğin insandan asla vazgeçmezsin, onu aramaktan, izini sürmekten, onu sevmekten, onun sesinden, yüzünden, kalbinden.
1959 doğumlu türk yazar ve psikiyatrist olarak bilinir; hacettepe üniversitesi - tıp fakültesi mezunu olduğu bilinmekte iken psikanaliz alanındaki çalışmaları, eserleri ile de etkin olarak rol almış ve 67 yaşında hayatını kaybetmiştir.
senaryosu mehmet ali kıcım tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; sultan altıok ve ahmet altıok gibi isimler rol almış iken film ise 2020 yılında yayınlanmıştır.
kocasına elma soyan bir kadının kocası tarafından uğradığı fiziksel şiddeti konu edinmesinin yanı sıra, gerçek sevginin emek istediğini de alt metninde vurgulayan bir kısa filmdi.
hiçbir şeyden memnun olmayan adam, kendisine elma soyulmasından bile bir nem kapacaktır, içinde sevgi olmayanın vurmak için bahanesi çok olur, tıpkı filmde gördüğümüz gibi, bazen sana çay kaşığıyla bile verilmeyen başkasına kamyonla verilir,
film bunu işlemiyor ama bunu da hatırlatıyor insana.
kadının vücudundaki morluklar göze çarpıyor ara sıra, yanındaki davarın eseri olmuş olmalı, sonrasında ise bir vazodaki çiçeklerin yapraklarının günbegün döküldüğü görülüyor, o çiçek belki de mutsuz olan kadının ruhuna bir göndermeydi, her gün biraz daha azalan, solan, kırılan, yorgun.
bana düşündürdüğü en önemli nokta şu oldu;
bir insana iyi davranmadıktan sonra ona aldığın hiçbir hediyenin önemi yoktur, önemli olan aldığın hediyeler değil, onun için verdiğin mücadele, gösterdiğin sevgi, döktüğün gözyaşıdır.
sevgi emek ister, gerçekten seven de seni asla bırakmayandır, seni unutan birinin seni sevdiğini sanma sakın, öyle bir dünya yoktur, hiç olmamıştır.
bir insanın sana söylediği güzel sözlere aldanma, onu tanımak istiyorsan sana nasıl davrandığına bak, ancak böyle tanıyabilirsin belki de onu...
1930/ 2009 yılları arasında yaşayan ve çin halk cumhuriyeti'nde dünyaya gelen ingiliz asıllı yazar olarak bilinir; eserlerinin bazılarının sinemaya da uyarlandığı bilinmekte iken kendisi ise 78 yaşında hayatını kaybetmiştir.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.