1940/ 2003 yılları arasında yaşayan türk şair ve yazar olarak bilinir; yazar olmasının yanı sıra felsefe okuduğu ve bir süre öğretmenlik yaptığı bilinmektedir.
1940/ 2003 yılları arasında yaşayan türk şair ve yazar olmasının yanı sıra rasim özdenören'in ikiz kardeşi alâeddin özdenören imzalı eser; 2002 yılında yayınlanmıştır.
şairin okuduğum ilk kitabı sanırım bu oldu,
diğer şiir kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum, sarsıcı ve akıldan çıkmayan bir şiir dünyası hüküm sürüyor çünkü benim için.
hissettiğin bir şeyi kelimelere dökemezsin, kelime bulamazsın ya bazen, işte bu kitapta alaeddin özdenören bunu bizim yerimize yapıyor, okuyan herkes kendinden bir parça bulacaktır, aynaya bakmış gibi hissedecektir bence mutlaka, bu kitaptaki şiirlerin beni bu denli etkileme nedeni de tam olarak buydu, sanki aynaya bakar gibi hissettim hep okurken.
gelişleri, gidişleri, son bulmaları, aşkının gücünü, ruhunun bedenine dar geldiği zamanları, yalnızlıkları, birinin isminin sana mıhlanmış gibi seninle yaşamasını, ölümü,
uğruna ölecek kadar çok sevmiş olmayı, sonrasında ise canından öte bildiğine yabancılaşmayı, kimi zaman ise annesizliği, yakınında olanın fikirsel uzaklığını, yüzüne dokunamamış olmanın kederini derinden hissettiriyor şair.
şairin yıkımları, ayrılıkları, aşkı, aşktan geriye kalanları yansıtma biçimi çok etkileyiciydi.
en can alıcı bulduğum dizelerden biri " artık beni tanımakta güçlük çekebilirsin " oldu örneğin.
etkileyici bulduğum çok dize vardı, okuduğum için mutlu olduğum bir kitap oldu.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
bir anlatışın var gelişinle gülüşünle
o hiçbir zaman olmayacak olanı
o nice bin serüvenden arta kalanı
kalbimizin her vuruşunda
daha iyi anladığımız.
öldü çünkü öylesine gençti
ölümle hayatın arasında sıkışan gözleri.
adını doğruyorum.
bir yalnızlığı doğrar gibi.
gözlerinle bir çıkış yolu arıyorsun
oysa ben senin direnişini bilirim
yıkandıkça azgınlaşan bir ateş gibidir.
mesaisi bitmiş ve evinin yolunu tutmuş olan genç bir kadının yaşadığı hayal kırıklığını konu ediniyor.
filmimiz bence hayal kırıklığının vazgeçmekle ilgisi üzerine duruyordu, hayal kırıklığına uğradığı için sessizliğe gömülen, karşısındaki insandan sessizce vazgeçen bir insanın yüreğini yansıtmayı amaçlamış gibiydi.
genç kadının yorgun bir iş mesaisinin ardından taksiye binmek üzere yürüdüğü görülüyor, o sırada sevgilisi ya da eşi olan kişiyle telefonda konuşuyor, karşıdakinin öfkeli olduğu anlaşılıyor, daha sonra genç kadın taksiye biniyor ve birazdan kalbinin kırılacağını bilmiyor asla.
taksici ile istikâmete doğru ilerlerken sevgilisi ya da eşi olan kişi ona kalp kırıcı sözlerin yer aldığı mesajlar atıyor, işte kırgınlık ve vazgeçiş de burada başlıyor,
hayal kırıklığı herkesi değiştiriyor...
vazgeçiyor ondan, onu sevmekten, ona dünyanın en güzel haberini vermekten, onunla yaşamaktan ve onunla ölmekten...
bu film bana şunu düşündürüyor;
hayal kırıklığına uğrattığın insanı bir daha geriye döndüremezsin, eskisi gibi olmayacaktır, değişmiş, o hâli ölmüştür artık, keza; hayal kırıklığına uğrayan sen isen sen de değişmişsindir, geriye alınamaz şekilde hem de.
kalbini kırdığın insanın sana söyleyecekleri bazen ölene kadar onun kalbinde kalır, temel nedeni ise belki de sadece hayal kırıklığıdır...
hayal kırıklığı, inandığının yanılsama olması mıdır, kim bilir?
" hissedileni sözlerle ifade etmek mümkün değilse, konuşmaya ne gerek var?"
1828/ 1910 yılları arasında yaşayan rus yazar lev nikolayeviç tolstoy imzalı 128 sayfalık eser olup 2020 yılında yayınlanmıştır.
kişinin mânevi yönünü güçlendirmeyi ve hayata bakış açısını olumlu yönde etkilemeyi amaçlayan aforizmalar niteliğindeydi benim için.
hayatımızı etkileyen durumlar, ilişkiler, aşklar, iyilikler, sevgi, inanç, tanrı, anlam arayışı, ölüm, sanat, erdem sahibi olmak, evlilik, savaş ve zafer, birey ve toplum arasındaki bağ, bazı aforizmaların yansıttığı konu ve durumlardandı denilebilir.
insanın anne ve babası olmadan da yaşayabileceğini ama tanrıya inanmadan yaşayamayacağını dile getiriyor tolstoy kimi zaman, aslolanın insanın yüreğindeki sevgi ve merhamet olduğunu hatırlatıyor, şan ve şöhretin, dünyevî şeylerin geçici olduğunu derinden hissettiriyor.
birbirini sevmeden evlenen insanların evinden kavganın eksik olmayacağını hatırlatıyor, aşkın ve sevginin önemini vurguluyor gibi duruyor.
bazı aforizmalarında ölümün kurtuluş olduğunu düşündürür iken bazı aforizmalarında ise yüreğinde yaşama sevgisinin olduğunu da düşündürüyor.
kadınların bazı haklarından yoksun olduğunu dile getiriyor, eğitimin önemine dikkat çekiyor.
şimdi ise kitapla ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
tolstoy'un o eşsiz üslubunun epey zımparalandığını düşündüğüm bir çeviri söz konusuydu benim için, yazarın vâroluşunu yansıtan üslubuna fazla sâdık kalınmamış gibiydi, yine de okuduğuma pişman değilim elbette.
ayrıca, insan neyle yaşar (kitap) kitabından birkaç cümlenin de kitapta yer alması hoşuma gitti, güzeldi.
düşündürücü bulduğum aforizmalar az değildi, okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
insanlar, sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım; oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş.
ilerlemenin kendisi de hakem olmaz.
hakem benim yüreğimdir.
adam, bir yıl sonrasına hazırlanıyor ama akşama varmadan öleceğini bilmiyor.
iranlı şair sohrab sepehri ve ispanyol şair federico garcia lorca imzalı 145 sayfalık eser; iki büyük ismin şiirleri faysal soysal tarafından aynı kitapta toplanmış ve türkçe baskısının ise 2011 yılında yapıldığı bilinmektedir.
şiirsel bir akrabalığın meyvesi niteliğinde bir eser olduğu görülmektedir.
belki hiçbir zaman yan yana gelmemiş 2 insan, 2 farklı şair, bir araya gelememenin hiçbir önemi yok, eğer birbirini tamamlıyorsan, keza iki büyük şairin şiirleri de birbirlerini tamamlar gibi, birbirinin devamı gibi duruyor, bambaşka anlarda yazılmış olsalar bile fark etmiyor.
sohrab sepehri dünyayla işi bitmiş bir bilge edâsıyla yazıyor bence biraz da, hayatı kendine özgü bir bakış açısının yardımıyla çözümlemiş, kendine özgü bir biçimde algılayan, her şeyi ve ölümden sonrasını da gördüğünü düşündürecek kadar farklı bir tonda yazıyor benim için.
zamanı, sonsuzluğu, coğrafyayı, iklimi, gerçeğin ardındaki gizemi, efsunu, anımsamayı ve silinişi, yaşama dair duyumsananları derinden hissettiriyor.
onun şiirleri sohrab sepehri'nin şiirlerinin konularına benzer nitelikte, yalnızca ondan daha karamsar bir ruh hâlinde yazılmış şiirler izlenimi veriyor.
hayatın zorlu yolları, insanın suskunluk dışında bazen hiçbir şeyinin kalmaması, sonsuz bir acının içinde olmak, kendi ölümünü tahayyül etmek, kopuşların verdiği derin keder, kendi mezarının yerini soracak kadar tükenmiş hissetmek, birine bağlanmış olduğunun farkında olmak, aşkın bir gün uçup gidiyor, asla kalmıyor olmasının verdiği şaşkınlık, onun bu kitaptaki bazı şiirlerinin benim için ifade ettiği anlam ve temalardandı.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
bu cihanda her şey kırılmış diğeri içinde
suskunluk dışında
hiçbir şeyi kalmış insanın.
ey bu sonsuz acı ve kalbim!
kaynağınızı nereden alırsınız?
ikindinin beşinde
geriye kalan sadece ölümdü
ve yalnız şimdi
ölümdür ikindinin beşi.
ne kızgın boğa şimdi tanır seni
ne incir ağacı
ne atlar, ne de evindeki karıncalar
ne çocuk bir daha tanır seni
ne gece
çünkü sonsuza kadar bir ölüsün artık.
söyleyin bana bir!
neresi olacak mezarımın yeri?
hayret edilmiş bir çehreye çivilendim.
ne kadar anlatsam
sana benzediğimi
yetmez kelimeler.
senaryosu danial farhadi tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; bahar ece yegen adlı oyuncu rol almış iken film ise geçen sene yayınlanmıştır.
eşinin hamile olduğunu öğrenen genç bir baba adayının mesleği ile ailesi arasında kalmasını konu ediniyor, kendisi bir astronot ve ilerleyen sahnelerde uzaya gittiği de görülüyor.
hazırlıklar yapılmış ve genç astronot artık uzaya gitmek için hazır, burası biraz uçuk kaçık gelebilir ama durum bu, karısının ise hiç gönlü yok kocasının dünyadan ayrılmasına. ^^
gitmeden önce son kez konuşurlarken aralarında bir sükut hâli peydâ olur, kelimelerle değil sessizlikleriyle anlaşılmak isterler sanki, birbirlerini çok sevseler de kırgın gibidirler.
konu açısından interstellar ile kısmen benzer yönlere sahip bir kısa filmdi biraz da, zamanla değil ama uzaya gitmekle, gittikten sonra döndüğün zaman geride bıraktığın kişiyi aynı hâlde bulmamak ya da bulamayacak olmak gibi şeyler üzerinden benzerlik taşıyor gibiydi.
bu kısa film bana en çok şu soruyu hatırlatıyor;
sevdiğin insan için hayallerinden vazgeçer miydin?
senaryosu stephan miras tarafından yazılmış ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; 2024 yılında yayınlanmıştır.
uzun yıllar aynı yastığa baş koyduğu karısı songül'ü 10 yıl önce kanser nedeniyle kaybeden bir adamın içinde olduğu duygu durumu konu ediniliyor.
botanik işleri ile ilgilenmiş ve 30 yıl boyunca karısını bir kez bile çiçeksiz bırakmamış, karısı onu konuşmadan anlayan tek kişiymiş bu dünyada, çocukları olsun istemişler, olmamış...
hollanda'da yaşamışlar bir süre, para kazanmak için gitmişler oraya, hayalleri, umutları varmış daha, ölüm gelip bozmuş bütün hayallerini, artık onu konuşmadan anlayan biri kalmamış bu dünyada.
âşık olduğu insanı yitirdikten sonra görünmez olduğunu düşünüyor...
filmin en can alıcı kısmı buydu benim için,
açıkçası hikâyeyi anlatma tarzı da etkileyiciydi, belki gözlerim dolmuş olabilir,
âşık olduğu insan öldükten sonra artık bir hayalet, bir görünmez olduğunu düşünmesi etkileyici ve sarsıcıydı, o gittikten sonra artık seni anlayan kimsenin kalmaması üzücü, acıtıcı bir şeydi.
filmimizin yosun ile ilgisine gelecek olursak,
ilerleyen sahnelerde neden filme bu adın verildiğini o zaman anlıyoruz.
filmin sonunda adamın yanına bir kadın oturuyor, o kadın onu gören tek kişiydi, o kadının adamın hayatındaki önemini tahmin ediyorum, o kadın onu gören tek kişi olduğuna göre, tahmin ettiğimiz kişi olmalı...
âşık olunan insanın yokluğunun kişiyi görünmez kılması üzerine düşündüren bir kısa filmdi, konusu özgündü, oyuncunun hikâyesini anlatma biçimi etkileyiciydi.
siraj albasha tarafından çekilen kısa film; majid hamo adlı oyuncu rol almış iken film ise 2021 yılında yayınlanmış ve ödül aldığı bilgisi verilmiştir.
kendi hayatında mutsuz olan ve ancak diğer hayatlara iz bıraktığı zaman mutlu olabilen bir palyaçonun insanları ve özellikle de çocukları mutlu etme çabasını konu ediniyor.
genç adamın uyandığında bile mutsuz olduğu görülüyor, hayattan ve canından bezmiş gibi görünüyor, hiç gülümsemiyor, tâ ki palyaço kılığına girip çocukları mutlu etmeye başladığı zamana kadar...
ayakkabılarının bağcığını bile bağlayacak dermanı bulamıyor kendisinde, yolda yürürken dikkatsiz davranıyor, bir arabanın altında kalması muhtemeldi, son anda kurtuluyor.
bir inşaata gittiği görülüyor, intihar etmek için gittiğini düşündürüyor olsa da belki de palyaço olmak için gitmiştir, kendi hayatında mutsuzluktan ölse de başkalarına " mutlu ol " diyebilmek için.
hüzünlü palyaçonun çocukları eğlendirmesi, güzel vakit geçirmesi, sonrasında ise evine dönmesi ile filmin sonlarına doğru yaklaşılıyor.
filmde dikkatimi en çok çeken şey şuydu;
palyaço insanları mutlu ettikten sonra gülüyor, ancak başka insanlara iyi geldikten sonra mutlu olabiliyor, onun mutluluğu kendi iç huzurundan değil, diğer insanların mutluluğundan geçiyor, diğer insanlar mutlu değil ise kendi de mutsuz, bu doğru veya yanlış bir şeydir, tartışılır ancak insan mutluluğunu diğer insanların varlığı üzerine temellendirmemeli belki de.
diğer insanlar bir gün vardır, bir gün yoktur çünkü, kimse hayatımızda sonsuza dek kalamaz, mutluluğumuz önce bizim içimizden gelmeli, önce kendi içinde bulmalısın onu, eğer mutluluğu başka bir insanın varlığına koşullandırırsan bir gün o olmadığında mutsuz olursun, mutluluk kimselerde bulmadan önce kendi içimizde bulacağımız, bulduğumuz bir şey olmalı, kim bilir?
film üzerine bir soru;
kendinden önce diğer insanların mutluluğunu düşünüyorsan kendine şunu sor, peki senin mutluluğunu kim düşünüyor?
bugün doğum günü olan 1955 doğumlu türk şair, yazar, şarkı yazarı ve senarist olarak bilinir; edebiyatın çeşitli türlerinde onlarca eser vermiş, bazı şiirleri şarkı olarak da yorumlanmıştır.
1958 doğumlu yunan klarnet sanatçısı vassilis saleas şarkısı; sanatçının isimeria adlı albümünde yer alır iken aynı zamanda doktorlar dizisinde de duyduğumuz müziklerdendir.
insan bu şarkıyı dinlerken bütün yitip gidenleri düşünüyor, öyle değil mi?
senaryosu m. night shyamalan tarafından yazılmış ve yönetmen koltuğunda da aynı ismin oturduğu 1999 yapımlı amerikan filmi; psikolojik korku türünde yer almaktadır.
alanında uzman ve ödüller de almış olan çocuk psikoloğu doktor dr. malcolm ve ölüleri gördüğünü söyleyen küçük bir çocuk olan cole arasındaki tuhaf dostluğu konu ediniyor.
dr. malcolm bir gece karısıyla mesleğindeki başarıları kutlayacaktır,
çok mutludurlar, derken banyolarında üzerinde sadece don olan bir genç görürler, ürkütücü bir görünümü vardır, korkunçtur, o adam doktorun 10 yıl önceki hastasıdır, intikam almaya gelmiştir.
korkunç şeyler yaşanacaktır.
küçük çocuk ve dr. malcolm bir süre sonra tanışırlar, küçük çocuğun bâzı sorunları vardır, annesi ve çevresindeki insanlar da farkına varır, ölüleri görmeye başlar, ölüler ona bilgi vermektedir, öğretmeninin çocukken kekeme olduğunu bilir, okulunun eskiden insanların idam edildiği bir yer olduğunu bilir, altıncı hissi kuvvetlidir...
dr. malcolm ise onun ölüleri gördüğüne inanmaz, inanırsa kendisinin de ölü olduğunu düşünmek zorunda kalacaktır, bu da tuhaf bir çıkmazı beraberinde getirecektir, o ise henüz bir şeylerin farkında değildir...
küçük çocuğun sırlarını annesine anlatmasıyla filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız...
şimdi ise filmle ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konusunu ve oyunculukları etkileyici bulduğum bir filmdi, özellikle de ölüm, altıncı his, geleceği görebilmek gibi konular üzerine düşündüren bir film oldu.
çocuk oyuncunun performansı oldukça iyiydi, repliklerinin derinliği onun altıncı hissinin gerçekten de kuvvetli olduğunu düşündürecek kadar iyi yazılmıştı.
bruce willis dokunaklı bir oyunculuk sergiliyor, çocukla seanslarının artık sona ermesi gerektiğini dile getirdiği sahnede gözlerinin dolduğu sahnede içim yandı, etkileyici bir oyunculuktu her zamanki gibi.
bruce willis şimdi bir demans hastası, bu filmi hatırlamıyor olduğunu düşününce öyle üzüldüm ki...
küçük çocuğun annesi rolündeki toni collette için de aynı fikirdeyim, özellikle de arabada oğluyla olduğu sahnede oğlu ona sırrını anlattığında ve ona ölmüş annesiyle ilgili şeyler söylediğinde etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, inanılmaz iyiydi.
filmin müziği de ürperticiydi.
filme dair en can alıcı detay belki de şuydu;
sadece ölüler görür...
bir de altıncı hissi kuvvetli olanlar...
bence...
doktor malcolm filmin başında aslında çoktan ölmüştü, film boyunca izlediğimiz kişi onun hayaletiydi, küçük çocuk ölüleri görebiliyor, yani doktoru görmemizin tek sebebi bu, o ölüleri görebildiği için...
doktor ise ölmüş olduğunu filmin sonunda anlıyor...
senaryosu james david gore tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen 8 dakikalık kısa film; 2014 yapımlı olduğu bilgisi verilmiştir.
bacakları tutmayan ve tekerlekli sandalyeye mâhkum genç bir adamın tekrar yürüyebilmek adına verdiği olağanüstü çabayı, filmin adının da vaat ettiği gibi, asla vazgeçmemesini, hayata yeniden doğma mücadelesini konu ediniyor.
genç adamın uyanmasıyla filmimiz başlıyor.
yeni bir gün, pırıl pırıl güneş, hayat her gün yeniden başlıyor olsa da fiziksel durumu ona acı veriyor, kendini tutmak istese de ağlıyor, yürümek, koşmak, çocuklarının peşinden koşmak istiyor, giydiği ayakkabı eskisin istiyor, ayakkabılarının hiç eskimemesi ne acı olmalı, yürüyemiyorsun demektir çünkü bu...
daha sonra onun fizik tedavileri, yürüyebilmek için verdiği mücadeleyi yansıtıyor filmimiz, çocuklarıyla bahçede olduğunda yürüyemediği için ne kadar acı çektiğini görüyoruz, hem kendisi için, hem de çocukları için, geleceği için, hayatı için elinden geleni yapması gerekiyor, tekerlekli sandalyeye mahkûm olmak istemiyor, asla vazgeçmiyor...
duygusal bulduğum bir kısa film oldu,
motivasyon vermeyi amaçlayan bir film olduğu görülmekte iken, insanın yegâne kurtuluşunun yine kendisinde saklı olduğu mesajı da veriliyor.
eğer dün kendinden vazgeçseydin bugünü göremezdin, eğer bugün kendinden vazgeçersen yarını asla göremezsin, adam eğer iyileşemiyorum deyip kendinden vazgeçseydi gelecekte iyileşmiş olduğunu asla bilemeyecekti ama asla vazgeçmedi.
bugün aramızdan ayrılışının üzerinden tam 33 yıl geçmiş olan türk şair ve yazar sabahattin kudret aksal imzalı eser; 2014 yılında yayınlanmış ve yayıma ise selahattin özpalabıyıklar tarafından hazırlanmıştır.
sabahattin kudret aksal'ın öyle emsâlsiz bir şiiri var ki, etkilenmemek olanaksız, felsefik bir bakış açısı da hüküm sürüyor bence onun şiirlerinde, somut olanı yansıtmasının yanı sıra, soyut olan üzerine de düşündürüyor kimi zaman.
bu kitabındaki şiirlerinde ise kitabın adının da vaat ettiği gibi, hayata dair tuhaflıkları irdeliyor şiirsel bir biçimde, bu tuhaflıklar ise can sıkıcı tuhaflıklar olarak düşünülmemeli bence.
hayatın farklı dönemeçlerinde karşılaştığımız, yaşadığımız keskin kırılma noktaları, ölümler, kopan bağlar, yoksulluklar, yüzündeki anlamın silinişi, ölmüş olanlara dair duygu ve düşünceler, ansızın anımsanan şeylerde bulunan hayatın gizleri, sonsuzluk, yaşam, hayatın bir gölge oyunu olma ihtimâli, kitaptaki şiirlerin sıklıkla yansıttığı temalardandı diyebilirim.
her şey ne tuhaf, ne acımasız, ne büyüleyici, ne güzel, ne korkunç, ne üzücü, ne komik, ne acı, ne eşsiz, ne anlamlı, ne saçma, hepsi bir aradaydı, adı hayattı...
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.