breaking bad dizisinin galiba üçüncü sezonunun bir bölümünün adıdır.
skyler white kocasını affetmediği için onu eve almaz ve walter white ailesiyle yemek istediği elindeki bu sıcacık pizzayı öfkeyle havaya savurur, pizzanın çatıya oldukça düzgün bir şekilde ve dağılmadan yerleşmesi sahneyi daha akılda kalıcı bir hâle getirmiştir.
" veda mı edecekti, yoksa kalmak için bir sebep mi arıyordu, bilmiyordu. "
büyük edebiyatçı stefan zweig imzalı ve özgün adı der zwang olan eser;
eserin yazarın hayatından izler taşıdığı da görülmekte iken 1920 yılında yayınlanmıştır.
kitabımı gülperi sert çevirisinden okudum, gayet iyiydi.
yeni evli bir çift olan ferdinand ve paula çifti savaştan kaçıp isviçre'ye sığınmış, yaşamlarını orada devam ettirmektedirler, genç adam ise aynı zamanda bir ressamdır, henüz çocukları yoktur.
ferdinand savaştan kaçmış olsa da gittiği yerde bir postacının ona askerlikle ilgili bir mektup getirmesinden kurtulamaz, mecburiyetlerinden kaçamaz, karısının istekleri ile kendi ruhundaki sorumluluk, mecburiyetlik duyguları arasında ikilemde kalacaktır.
paula otoritelere boyun eğmeyecek mizaçta bir kadındır, hiç kimsenin bir kağıt parçası istedi diye hayatından ödün vermesini istemez, kocasını askere yollasa bile kocasının geri gâzi olarak dönmeyeceğinin garantisini ona kim verebilir?
iç dünyasında olup bitenler, sorumlulukları ve karısı arasında kalan ferdinand bir karar verecektir, aslında hiçbir şeye mecburiyeti olmadığını anlayacaktır belki de...
kitap hakkında kişisel fikirlerime geçmek istiyorum;
zweig savaş karşıtı olduğunu düşündürüyor kitap boyunca, insanların hayatta mecbur bırakıldıkları şeyleri sorgulamadan kabul etmelerinin etkilerini yansıtıyor.
ferdinand karakterinin iç dünyasının daha derinlikleriyle anlatılmasını isterdim,
bu mecburiyeti karşılama biçiminin daha dehşetengiz yansıtılmasını dilerdim, savaş karşısında çıldırmalı, iç dünyası daha fazla sarsılmalıydı bence.
paula kocasını çok sevdiği için ondan ayrılmak istemiyordu, askere gitmek sonu belli olmayan bir durumdu, ya öleceksin, ya sakat kalacaksın, şansın varsa da sapasağlam geri dönerdin...
kitaptan seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
ferdinand, bedelli askerlik diye bir şey duydun mu? ^^
aylar önce zamandan ve insanlardan kaçan, savaşan ülkesinden isviçre'ye gelmiş bir kaçaktı; gördüğü vahşet ve dehşet yüzünden korkudan büzülmüş, altüst olmuş ruhunun burada düzeldiğini, iyileştiğini ve yaralarının kabuk bağladığını fark etmiş, buranın eşsiz manzarasının, renklerinin onu kendisine çektiğini ve içinde resim yapma arzusunu uyandırdığını hissetmişti.
vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti.
"ferdinand, gitmek istiyor musun?"
- "hayır, hayır, hayır," dedi ayaklarıyla sertçe yere vurarak, "istemiyorum, istemiyorum, içimdeki hiçbir şey de istemiyor, hiçbir hücrem istemiyor. fakat kendi irademe rağmen gideceğim, onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten; insanın kendi iradesine, kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi, korkunç olan?
onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek.
"neden onların gücü var?
çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz.
ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir.
bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir. erkek dediğin çaresizce boyun eğmez, 'hayır' demek zorundadır, bugün yerine getirmek zorunda olduğunuz tek görev budur, hayvan gibi kendini öldürtmek değil."
senaryosu hüma özcan tarafından yazılan ve yönetmen koltuğunda da aynı ismin oturduğu 12 dakikalık kısa film; 2025 yılının son günlerinde yayınlanmıştır.
berzah; bilinen anlamının yanı sıra, " iki şey arasındaki engel, perde, ayırıcı sınır " anlamlarını da kapsamaktadır ve kısa filmimiz de iki şey, iki duygu, iki âlem arasında kalan bir genç kızın ailesiyle olan yaşamını konu ediniyor.
genç kız yirmili yaşlarının başlarında gibi görünüyor ve ailesiyle yaşıyor, ölüm ile yaşam, hatırlamak ve unutmak, kök salmak ve kopmak arasında, arafta yaşıyor.
ailesi tarafından sevilse de fark edilmiyor, belki de fark edildiğinin farkında değildir, bu da olabilir, davranışları uçuk kaçık olmasa da gelgitli, ailesi onun yersiz ağlamalarına, yaşayan bir ceset olmasına artık alışmış gibi duruyor.
genç kız belki de berzahı dünyada yaşıyor, sonsuz bir bekleyiş hâlinde gibi görünüyor, ailesini sevdiğini belli etse de onlar tarafından ya da hiç kimse tarafından anlaşılabileceğini sanmıyor sanki, dünyadan vazgeçmek bu yüzden kolay geliyor ona, hikâyesini, duygularını kalbine gömdüğü için...
sinematografik açıdan izlenilebilir bulduğum bir kısa film oldu, oyunculuklar içtendi.
bu kısa filmin bana düşündürdüğü en önemli şey şu oldu;
insan fark edilmeyi, hatırlanmayı beklerken ölüyor, zor olan o yaşarken onu anlayabilmek, fark edebilmek, dinleyebilmektir...
bugün doğum günü olan türk yazar, çevirmen ve felsefeci olarak bilinir;
1930/ 1995 yılları arasında yaşamış, yazmaya ilk gençlik yıllarında başladığı bilinir iken aynı zamanda uzun yıllar hacettepe üniversitesi'nde hocalık da yapmıştır.
başrolde arka sıradakiler dizisindeki oktay rolüyle tanınan bülent çetinaslan'ın yer aldığı kısa film; senaryo ve yönetmen bilgisi verilmemiş iken 2023 yılında yayınlanmıştır.
11 gün sonra öleceğini düşünen bir adamın hayatının son zamanlarındaki değişimler, her şeye geç kaldığını düşünse de iyi hissetmek için verdiği mücadele de konu ediniliyor.
hayata geç kalmış olduğunu hissetse de her şeyin tamamen bitmiş olduğunu sanmıyor, güzel yemekler yemeyi, köpeğiyle oynamayı, gezmeyi, kendine vakit ayırmayı, denizi seyretmeyi, gülmeyi, tiyatroyu ve aslında yaşamayı çok seviyor, bütün bunların bir gün biteceğini bilmek ona derin bir acı veriyor, kendisi öldüğünde köpeğine bakacak kimse olmadığı için intihar ederken köpeğini de yanına almayı ve öyle ölmeyi bile düşünüyor bir gün.
vazgeçiyor ölmekten, geride bıraktığı yaşamdan vazgeçmek istemiyor, bir yanı yaprak dökerken bir yanı bahar bahçe misâli yaşıyor...
bu kısa film insanı en çok şu konuda düşündürüyor;
hayatının her gününü son gününmüş gibi yaşa, bir gün haklı çıkacaksın...
önemli olan ne kadar uzun yaşadığın değil, o ömrü ne kadar dolu geçirebildiğindir, hayata ve kendine katabildiklerindir, bıraktığın izdir...
sinematografik açıdan beğendiğim bir kısa film oldu.
arka sıradakileroktay'ı uzun yıllar sonra farklı bir projede görmek mutlu etti, filmin duygusunu bence verebilmişti.
1909/ 1990 yılları arasında yaşamış yunan şair yannis ritsos imzalı 115 sayfalık eser; dilimize özdemir ince tarafından çevrilmiş, ioanna kuçuradi' de çeviriye katkıda bulunmuş ve türkçe baskısı 1978 yılında yapılmıştır.
şimdi ise kitabımıza geçelim;
bir süredir listemde olan kitaplardan biriydi ve yannis ritsos okumak iyi geldi.
kitabın adının da taşlar, yinelemeler, parmaklıklar olduğu gibi, muhteviyatında yer alan şiirler de taşlar, yinelemeler, parmaklıklar olmak üzere 3 bölüme ayrılıyor.
kitabın ön sözünde şairin şiirdeki amacının gerçeği haykırmak değil, gerçeği betimlemek olduğu söylenmiş iken, şiirler de aynen bu yörüngede ilerliyor benim için de, gerçeği haykırmaktansa gerçeği betimliyor yannis ritsos bu kitabındaki şiirlerinde.
duyguları değil de sanki duygulardan geriye kalanları yazıyor gibi geliyor, öyle hissettiriyor, sanki bazı dizeleri fısıltı niteliğinde, bazen bir fısıltı haykırmaktan daha güçlü olabilir belki..
hayattaki yıkımları, anımsamayı, zamanla olan bağı, ölümü ve öleni, yalnızlığı, her şeyin, en kalıcı sandıklarının bile geçip gidiyor olmasının verdiği sonsuz acıyı, hüznü yansıtan şiirlerdi benim için.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
gülünecek bir şey yok -diyor-
hüznün çok ötesinde.
ansımamak, unutmamak.
şimdi -diyor- hangi şimdi?
en son ölen vücuttur. konuş benimle.
nereye götürüyorsun buradan beni?
hiçbir şey görmüyorum.
ne iyi hiçbir şey görememem.
ündür sonuna dek düşünmeme
en büyük engel.
şurada kalacaktık - kim bilir ne kadar.
yavaş yavaş unuttuk zamanı,
ayrımları yitirdik -
aylar, haftalar, günler, saatler.
böylesi de iyiydi.
suyun üzerinde eski gazeteler yüzüyor, boğulanların yanı başında.
ve birden uzaklaştı her şey
-yüzler, ağaçlar, deniz, nesneler, olaylar, şiir-
«nasıl olur da
böylesine peş para etmez bir şey
yok edebilir şu bunca güzel,
bunca iyi bedenleri.»
vazgeçtik böyle lüksten, düşünceden bile;
güzel günler geçirdik
-sanki hayalmiş gibi; oldu mu o günler?
-gönderdiği yanıttır tanrının
bize ulaşan ilk sözcük.
birisi kalp yetmezliği yaşayan, diğeri ise trafik kazası geçirmiş iki genç adamın aynı hastane odasını paylaşmaları sonucu birbirlerinin hayatlarını değiştirmeleri konu edinilmektedir.
ayrıca organ bağışının önemini de vurgulayan bir kısa filmdi.
bir adamın trafik kazası yapıp hastaneye kaldırılması ile filmimiz başlıyor, hastaneye yatırılan iki yabancının benzer acıları yaşıyor olması ise onları bir araya getirecek gibi.
birbirini hiç tanımayan bu iki insan benzer acıları yaşadıkları için birbirlerini daha iyi anlıyorlar, kalp yetmezliği yaşayan hasta ise durmadan penceredeki sardunyaya bakıyor, ona gülümsüyor, sardunya ona umudu hatırlatıyor.
daha sonra ise, trafik kazası geçiren hastanın durumu kötüye gidiyor, yanında yatan hastaya ise kalp bulunuyor, acaba nereden?
derken aradan 6 ay geçiyor, kalp nakli olan adamın bir mezarlık ziyareti yaptığı görülüyor, sardunya onu orada da yalnız bırakmamış...
benim için bazı sahneleri duygusal bir kısa filmdi.
çıkarmak istediğim ana fikir şöyle oldu;
feda ettiğin kadar iz bırakırsın...
bir insanı belki de ancak onunla aynı yerden yaralandıysak anlayabiliriz, kim bilir?
1927/ 2004 yılları arasında yaşayan türk şair ve yazar şükran kurdakul imzalı eser; şiir türünde yer alır iken 1984 yılında yayınlanmıştır.
ölümsüzlerle adlı eserinden sonra kendisinden okuduğum son kitap bu oldu, şimdi ise kitabımıza geçelim;
sanki bir uçurumun kenarındaymışım gibi hissettiren şiirlerdi, hayatın kritik zamanlarını yansıtır nitelikte şiirlerdi benim için.
yalnızlığı, uzaklıkları, sonsuzluğa karışıp gidenin geride bıraktığı anılarla yaşamayı, yarım kalmışlığına bir cevap aramayı, buruk hissetmenin sonsuzluğunu, yere göğe sığamamayı, aşktan sonra değişmiş olmayı, herkesin gitmesini ve kendine kalmayı, ne kadar beklesen de bir sonuca varamamayı, kısacası hayatın kritik zamanlarını yansıtan şiirlerdi denilebilir.
insanı etkileyen, düşündüren, hayata dair bazı konularda sorgulamaya iten, sarsıcı, dokunaklı şiirler olmasını sevdim.
hayatta her şeyin ve herkesin geçici olduğunu, insanın bir kendisinin kendisine kaldığını, herkesin yolcu, kendisinin hancı olduğunu düşündüren bir yanı da vardı benim için bazı dizelerin.
en etkili bulduğum dize ise; yaşamı hangi aynada gördüm? dizesi oldu, yaşamı anladığında ruhun aynaya nasıl yansımıştı, sorusu üzerine düşündüren bir dizeydi benim için.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
kırlarda dolanan bir sürgün gibi
gerçeği yalnızlığımda aradım.
kervanlar gitti, trenler gitti.
ben kaldım gurbetimde,
ben kaldım...
melekler şarkıma hazırlar beni
gücümün sonuna kadar.
şurda gerçeğin kaldı, burda gölgen.
odandı, kitaplarındı, gençliğindi
günlerin aynasında tozlanır gider.
seni nerelerde arasın şimdi
akşam vakti yolunu gözleyenler.
" bence cehennem,
sevememekten doğan bir acıdır... "
dünya edebiyatının en etkili isimlerinden fyodor mihayloviç dostoyevski imzalı 128 sayfalık eser; çevirmen bilgisi verilmemiş olan eserin türkçe baskısı ise 2020 yılında yapılmıştır.
hayatın içinden konuları, ilişkileri, mutluluğu, kederi, mutsuzluğu, sevgiyi, birinin ya da bir şeyin değerini ancak onu yitirirken anlıyor olmayı, toplumun yoksul insana bakış açısını, acı çekmeyi, bazı şeylerin her zaman eksik kalıyor oluşunu, birini en çok da ayrılırken tanıyor olmayı, anıları, kültürün ve coğrafyanın kişinin yaşamına etkisini ve daha birçok konuyu kendine özgü bir bakış açısıyla yansıtıyor fyodor mihayloviç dostoyevski.
keskin fark edişlerinin yanı sıra kişisel hayatını yansıtan aforizmaları da karşımıza çıkıyor ara sıra bâzı bâzı.
hayatın her zaman toz pembe olamayacağını hatırlatıyor olsa da insanın umudu oldukça bir şeylerin düzelebileceğini de düşündürüyor.
insanlar onu hayal kırıklığına uğrattığında edebiyata sığındığını da hatırlatıyor satır aralarında, kitapların ona iyi geldiğini hissettiriyor, hissetmenin ise onun için bir belâ olduğunu hissettiriyor bazı sözlerinde.
kişiyi sorgulamaya iten, düşündüren, bakış açısını değiştiren, etkileyici bir kitaptı.
kitaptan seçtiğim bazı sözleri bırakarak burada bir son veriyorum.
evet, her şey, insanın elindedir fakat insan, korkaklığı yüzünden çok şeyi kaybedebilir. gerçek bu.
insanların en çok neden korktuklarını bilmek isterdim. onları en çok korkutan şey, yeni bir adım atmak, yeni bir söz söylemek...
insanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı düşlüyorum sık sık. gerçekten de insanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye bile giderim belki ama öte yandan bir insanla, aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam.
karı koca ya da iki sevgili arasında geçen olaylar üzerine asla kesin konuşmayın.
bu işlerde yalnızca ikisinin bildiği, dünyada başka hiç kimsenin bilmediği, haberinin olmadığı gizli bir nokta her zaman vardır.
" hasta bir kimseyi muayene ederek belirtilerden hastalığın ne olduğunu bilme, tanıma işi " olarak tanımlanmakta iken aynı zamanda yiğit sarı tarafından senaryosu yazılan ve yönetilen kısa filmdir.
seda adlı genç bir aile hekiminin mesleğini yerine getirirken yaşadıkları ve gitmekle kalmak arasında yaşadığı ikilem konu ediniliyor.
güler yüzlü ve işine âşık olan genç doktor işine gelir, hastaları vardır, mahalle sâkinleri onu sever sayar, hastalarına karşı nâzik ve merhametlidir, kibar hastaları olduğu gibi, rapor vermediği için ona fiziksel şiddet uygulayan bir adam da vardır.
gördüğü şiddet karşısında hem fiziksel olarak yaralanan, hem de ruhu incinen genç doktor, gitmekle kalmak arasında kalır, herkes onu severken aralarından biri ona şiddet uyguladı diye ardına bile bakmadan gitmeli midir yoksa kalmalı mıdır?
filmin bana düşündürdüğü şey şu oldu;
birini canından bezdirirsen, onu kırarsan, üzersen, hayal kırıklığına uğratırsan, kuş olsan da onu tutamazsın, gider.
gitmese bile eskisi gibi olmasını sağlayamazsın...
sagopa kajmer şarkısı; sanatçının 2013 yılında yayınlamış olduğu kalp hastası adlı albümde yer almaktadır.
söz müziğin kendisine ait olduğu söylenmektedir.
bakışlardır kâinatın sözlüğü
görüldü ortada kalmış hislerin
insanı ortadan tam ikiye böldüğü...
görüldü yıkılacak duvarların örüldüğü
duvarların
hiç yıkılmayacakmış gibi örüldüğü.
uzun yoldan geldim, uzun yola devam
uzun yollara devam...
1904/ 1953 yılları arasında yaşayan japon yazar, şair ve çevirmen olarak bilinir; japon edebiyatı okuduğu bilinmekte iken rüzgar yükseliyor adlı eseriyle tanınmış, 48 yaşında hayatını kaybetmiştir.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.