bir ailenin zaman içindeki yıkımını gözler önüne seren yaşamak (kitap) adlı eseriyle bilinen 1960 doğumlu çinli yazar ve diş hekimi olarak bilinir; genç yaşlarından itibaren yazmaya ve eserler vermeye devam ettiği bilinmektedir.
yaşamak (kitap) kitabı beni okuduğum zaman derinden etkilemişti, insanın yüreğine dokunan bir kitaptı ve iz bırakan bir anlatım söz konusuydu benim için, o kitaptan seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
bir daha asla eski yaşantıma geri dönemeyceğimi biliyordum.
onu gömmek zorundaydım
ama ondan ayrılamıyordum..
insan hayat boyu ne zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaşırsa karşılaşsın, ölüme yaklaşırken kendini teselli edecek bir şeyler buluyordu.
jennifer aniston, friends dizisinden rol arkadaşı matthew perry'nin zamansız gidişinin ardından yapmış olduğu instagram paylaşımında onun için "dna'mızın bir parçasıydı " benzeri sözler söylemiştir.
bir insanı dna'nın bir parçası olarak görmek üzerine düşünmeye değer bir durum gibi gözüküyor benim için.
vazgeçemediğimiz her insan dna'mızın bir parçası olmaya ve vâroluşlarıyla, aynı zamanda yokluklarıyla da yaşamımızı şekillendirmeye devam etmektedir.
gülden karaböcek şarkısı olmasının yanı sıra aynı zamanda kendisinin de başrolünde olduğu 1978 yapımlı türk filmi olarak bilinir; şarkının sözlerinin ali tekintüre ve mesut poyraz tarafından yazıldığı bilinir iken müziğin ise gülden karaböcek imzası taşıdığı bilinmektedir.
trajik bir aşk hikâyesinin sinematografik yansıması niteliğinde bir film olduğu görülmektedir, yönetmen ise bize belki de bazı dileklerin gerçek olsa bile bazılarının hiçbir zaman gerçek olamayacağını anlatmak ister gibidir bu filmle.
zeynep ve ömer çocukluk dönemlerinden beri birbirlerine sevdalı iki gençtir, genç kızın delikanlıya nazaran daha varlıklı bir ailesinin olduğu söylenebilir, babası şerif onun yanında uşak olarak çalışan ömer ile evlenmelerine istemez, para hırsı gözünü bürümüştür, bu yüzden kızını zengin bir adam olan şevki ile evlendirmek ister, kızının da gönlünün olduğu yalanını söyleyerek müstakbel damadının gönlünü kazanır, ömer ile kaçmak isteyen zeynep'i ömer'i adamlarına öldürtmekle tehdit eder ve zeynep çaresizlikten dolayı sevdiğinden vazgeçmek zorunda kalır...
ömer ile kavuşmaları zordur, belki de imkânsızdır, bazı aşklar yarım hep kalır.
zeynep babasının istediği adamla evlenir ama bu evlilik çok uzun sürmeyebilir, onun kalbi ömer'e aittir.
iki âşığın başına gelen trajik olaylar ile filmimizin sonuna doğru yaklaşırız.
şimdi ise filmle ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konu açısından farklı bulmasam da oyunculukların içten ve gerçekçi olduğu bir filmdi.
iki insan birbirini sevdiği zaman ancak birbirleri ile mutlu olabilirdi, başkasıyla mutlu olmak imkansızdı.
gülden karaböcek'in sevdiği adam ağladığını görmesin diye ona yüzünü dönmediği sahne bence etkileyiciydi.
adamın ona veda ederken son bir kez yüzünü görmek istemesi sarsıcı ve iz bırakır nitelikteydi.
son zamanlarda izlediğim en farklı, en dokunaklı, en iz bırakan filmdi diyebilirim, bazı açılardan mantık hataları barındırdığı görülüyor ama şimdi filmimize geçelim;
film apokaliptik bir çağda hayatta kalmayı başaran genç bir kadın olan juliette'in mücadelesine, jack ile aşklarına, erzak bulmak için çıktığı bu yolculukta yaratıkların esiri olma durumuna eğiliyor.
juliette, jack ile bir sanat galerisinde tanışıyor, o sanat galerisinin sahibi oymuş, jack herkesten farklı, juliette herkesten farklı, kısa süre içinde aşık oluyorlar ama ilişkileri inişli ve çıkışlı, juliette bir eroin bağımlısı çünkü, başkalarının fark bile etmeyeceği ama jack'in önemsediği, yargılamayacağı biri olduğunu biliyor.
genç kadın yaratıklarla mücadele ederken, hayatta kalmak için mücadele verirken geçmişi hatırlıyor, şimdiki durumunu ve geçmişi onun yaşadığı flashbackler yardımıyla iç içe yansıtıyor filmimiz.
ölümle burun buruna geldiği bu anlarda hep onda en çok iz bırakan anıları hatırladığını görüyoruz, ki bu detay benim için etkileyici nitelikteydi, ölüm geldiğinde ya da öleceğini sandığında hayatının aşkını hatırlamak, hayatının yalnızca ondan ibâret olması, etkileyen, düşündüren durumlardandı.
hatırladığı anılarda onların yeni ev aldıkları, çocuk sahibi olma hayalleri, bir anıda ise hamile olduğu ve doğum ânı gibi şeyler karşımıza çıkıyor.
belki trajik şeyler yaşanacaktır anne olduğu gün, sebebi ise bir zamanlar eroin bağımlısı olması olabilir...
juliette arkadaşlarına telsiz ve çeşitli cihazlar yardımıyla ulaşır, takip cihazını çalıştırması gerekir, aynı zamanda ise bacağı kırılmıştır, bacağına bir şey saplanmıştır ve çıkarmaya çalışırken ölümcül acılar çeker, hayatta kalmak zorundadır.
onun birkaç yaratıkla mücadelesi ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşıyoruz.
işte filmin en can alıcı sahnelerinden biri geliyor ve filmimiz sona eriyor...
şimdi ise mantık hataları barındırıyor deme sebebime geçmem gerekirse;
durup dururken apokaliptik çağ ne zaman ve nasıl başladı, nasıl bu hale gelindi?
şimdi ise filmle ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konusu etkileyiciydi, oyunculuklar da bence etkileyici düzeydeydi, özellikle de başroldeki isimlerin o duyguyu vermeleri dikkate değer, iz bırakır nitelikteydi.
bende en çok iz bırakan kısım şuydu;
insan ölmek üzere olduğunda hep en sevdiği insanı hatırlıyor, belki de hayatımız en sevdiğimiz insanla olan güzel anılarımızdan ibârettir.
bir sahnede jack onun yüzüne ellerini koyuyor ve son sahnede de yaratık ona aynı hareketi yapıyor, bu da demek oluyor ki...
" gidersen, senden geriye kalan ne varsa ben de bulur onu severim. "
filmde geçen bir söz.
kim tarafından yönetildiğine ve oyuncu bilgisine dair bir bilgi verilmemiş olan kısa film; 2023 yılında ve yavuz medya adlı youtube kanalı üzerinden yayınlanmıştır.
artık var olmayan birini beklemenin ızdırap dolu yanlarını genç bir adamın bekleyişi üzerinden ele alıyor.
geri dönmeyeceğini ya da istese de dönemeyeceğini bildiğimiz insanları sabırla beklemeye devam edişimiz üzerine etkileyen ve düşündüren bir kısa filmdi.
genç adam manzarası güzel bir yere gelip çayını demliyor, gelen giden yok, belki de hiç olmayacak, şairler dahi "dönen yok seferinden " dememiş miydi?
genç adamın daha sonra orada güneşi batırdığı görülüyor, saatler boyu beklemiş ve aslında o da biliyor kimsenin gelmeyeceğini, ama bir umuttur yaşatan insanı, beklemeyi seviyor insan, beklemek bazen insanın derisinin yüzülmesi kadar acı vericidir, o da çekiyor bu acıyı, sonra hatırlıyor yaşananları, beklediği insanın sesini duyuyor birden, onunla olan sohbetini hatırlıyor, gidersen, senden geriye kalan ne varsa ben de bulur onu severim " diyor.
bu cümle benim için etkileyiciydi, film üzerine yazmamın en önemli sebebi belki de bu cümle idi, gitmiş olanın, ölmüş olanın, artık burada olmayanın yokluğunda ondan geriye kalan her anıyı hatırlamaya çalışmanın acısı üzerine düşündüren, etkileyen bir sözdü benim için.
daha sonra ise genç adamın el mecbur gitmeye karar verdiği görülüyor, ardına bakmadan gitmek zor diyor şarkı, sadece sevmiş olanlar mı ardına bakar giderken?
şimdi ise filmimizin sonlarına geliyoruz.
ana fikir bence şuydu;
bağlar kopabilir, kopar ve kopacaktır, çünkü hayat böyle bir şeydir bazen, bazen giden sen olursun, bazen kalan sen, gitmiş olanı döndürmeye gücün yetmiyorsa anılar vardır geride, onlarla avunmaktan başka çare mi var?
insan, sevdiği insanı nerede kaybettiyse onun artık hep orada olduğunu sanıyor bazen, hiç gitmediğine inanmak istiyor, onun orada olmadığını ancak o yok olduğunda görebiliyor...
oraya yeniden giderse ondan bir iz bulmak istiyor ama zaman geçip gider, izler de kalmıyor, yalnız senin içinde kalır izler...
" yüzün uzaklara düştü,
giden gemilerde gözlerin görüldü. "
1965 doğumlu türk şair olarak bilinirdi;
ressam yönü de olan şairin şiir ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlanmış, bunun yanı sıra edebiyatımıza güzide eserler bırakmış ve geçtiğimiz mayıs ayında 61 yaşında hayatını kaybetmiştir.
bu yazının salt nesnel verilerden oluşmasını istemem, o benim için büyük bir şairdi, yeni bir şair tanıdığıma sevinirken ansızın gerçekleşen ölümü beni üzdü, derinden etkiledi, her ölümde biraz daha azalıyoruz.
gitmiş olanı geri döndürmek mümkün olmasa da onun yazdığı kitapların daha çok kişiye ulaşması için, ve vefa borcumu yerine getirmek adına elimden geleni yapmaya hazırım.
pençe (kitap), hayhuy (kitap), dik âlâ benim okuduğum kitapları bunlardı, ondan yeni bir şeyler okumak imkânsız artık, yeniden, yeniden ve yeniden okumaya devam edeceğim, sevdiklerinizin ve sevenlerinizin kalplerinde yaşamaya devam edeceksiniz.
anımsamaya belki şimdi gücün yetmeyebilir ama bu anımsamak istenen anının, yüzün, sesin ve izin sende hâlâ var olmadığı, ebediyen yitip gittiği anlamına gelmez,
her şey içindedir, bir gün hatırlayacaksın, en ummadığın anda, bir gün mutlaka.
" her tanrısal varlık gibi,
o da ender görülenlerdendi. "
rainer maria rilke imzalı 93 sayfalık eser olup türkçe derlemesi ise melahat togar tarafından yapılmış ve türkçe baskısının 1994 yılında yapıldığı bilgisi verilmiştir.
kitabımız büyük ozanın hayatında yer etmiş kadınlara yazdığı mektuplardan ve kişisel olan şiirlerinden oluşmakta iken ilk sayfalardan birinde ise rilke'nin ölümünün ardından stefan zweig tarafından kaleme alınmış bir metin de yer alıyor, ona ne derece önem verdiğini salt bu metinden hissetmek bile mümkün olacaktır.
kitabımız ince olsa da yarattığı etki büyük, sıradan gibi gözüken bir cümle bile insanın içini sızlatabiliyor.
rilke'nin mektuplarına baktığımda onun tüm bu kadınlara değer verdiğini ama bu değerin olağanüstü bir değer olmadığını hissediyorum, belki üslubundan kaynaklı bir sezgi olabilir.
mektuplarında onun gezmeyi seven biri olduğu ve gezdiği yerlerden de yazdığı görülüyor, onun bu seyahatlerinde yalnızca bir duyguyu ya da kendisini aradığını düşünüyorum, nedense öyle bir izlenim de veriyor.
mektuplardan yola çıkarak onun o dönemki ve bana yansıyan, yalnızca öznel yargılarda bulunmanın mümkün olacağı ruh hali üzerine konuşmayı da isterim biraz da.
tanrısal ve sezgisel bir gücün onun vâroluşunda hüküm sürdüğü bu kitabında da göze çarpıyor, sanki her şeyi çoktan yaşamış ve artık sadece seyirci konumunda bir insan olduğunu hissettiriyor, bazı sayfalarda fakir olmanın onun gururunu incittiği de görülüyor, mütemadiyen bir hissin peşindeymiş izlenimi de veriyor.
şiirlerinde ise yaşamın keskin zamanlarını, ölümü, ayrılmışlığı, özlemi ve kederi derinden hissettiriyor.
okuduğum için memnun olduğum ve etkilendiğim bir kitaptı, kitabın son cümlesi ile yazıma burada bir son veriyorum.
gül, ey saf çelişki.
nice göz kapaklarının altında
hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci...
geçmişten yalnız sevdiklerimizi aklımızda düşlüyoruz, oysa tüm yaşadıklarımız bizimdir.
şimdi dünyada nerede biri ağlıyorsa
işte öyle - ağlıyorsa dünyada bana ağlıyor.
şimdi dünyada nerede biri ölüyorsa
işte - öyle ölüyorsa dünyada bana bakıyor.
yalnız olan yalnız kalır uzun zaman;
uyanır, okur, uzun mektuplar yazar bazen;
ve ağaçlı yollarda tedirgin, öyle gezinir, yapraklar uçarken savrularaktan.
kadınlar, ölümü kucaklarında, erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. o vardı işte ve ölüm, onların her birine garip bir ağır başlılık, sakin bir gurur verirdi.
göğsünü ikiye bölen hislerin nedenlerinin evrendeki herkes için geçerli olduğu gerçeğini kabul etme ve tüm bu saçmalığı olağan karşılama çabası, yaşamın bir parçası görebilme mücadelesi olarak tanımlanabilir.
senaryosu soyberk altınsoy tarafından yazılan ve eyüp kaan pordoğan tarafınca yönetilen kısa film; oyuncu kadrosunda ise yönetmenin kendisi ve sena nur biçen rol almış iken film ise geçtiğimiz mart ayında yayınlanmıştır.
yanılgılar, fedâkârlıklar ve boşa geçen kayıp zaman üzerinde düşünmeye sevk ediyor filmimiz bizi.
karı koca bir çiftin yaşadığı dramatik ve sonunda mutlak sessizliğe mâhkum eden bir durum bu, karşındaki insanı canından çok sevmişsin ama o seni hiç anlamamış, fedâkârlığını umursamamış ve kalp kırmayı seçiyor, işte filmimiz tam olarak böyle bir hazin sonu aktarıyor.
karı koca bir çiftin bir gece yaşadığı anlaşmazlığı yansıtıyor.
kocasının alması gereken ilacın bitmiş olduğunu gören genç kadın eczanenin yolunu tutuyor ve kocasının ise günün sonunda ona yönelttiği son soru, "nerede kaldın, bu saatte neredeydin? " benzeri sözler, yaralayıcı ve onulmaz, telafisiz sözler oluyor.
karısının kendisine ilaç almak için gittiğini anlamasıyla pişmanlığa bürünüyor olsa da kırdığı kalpleri ipe dizmekten başka çaresi yok gibi görünüyor.
derinlikleri olan bir kısa film olduğunu kendi adıma söylemem zor olsa da kendini izleten bir yanı da vardı elbette.
izlerken düşündüren bir tarafı vardı nihâyetinde, bu kısa film bana en çok da fikret kızılok'ın şu şarkı sözünü hatırlatıyor, "o bir yolcu, sen bir hancı, gördüğün en son yalancı, içindeki derin sancı " değer verdiğimiz ve ölene kadar yanımızda olacak sandığımız insanın, insanların aslında bir yolcu olduğu gerçeğini hatırlatıyor.
hayatın bazen kaçınılmaz olan trajedilerinden birinin yansıtıldığı,
yanılgı kavramı üzerine düşündüren bir kısa filmdi.
ana fikir bence buydu;
neyi feda edersen et, karşındakinin görebildiği kadardır hikâye, biter, bitebilir, hayat budur çünkü bazen...
yanılgıdır, yanıltır.
isim olarak kim tarafından hazırlandığına ve senaryo bilgisine ulaşılamamış olsa da, gökkuşağı masalları adlı youtube kanalı tarafından yayınlanan kısa animasyon film; 2025 yılının kasım ayında yayınlanmıştır.
yağmurlu bir günde dilencilik yapan küçücük bir çocuğun iyi kalpli biri tarafından kurtarılmasını anlatıyor.
tamircilik yapan bir adamın küçük çocuğu yaşadığı bu zor hayattan kurtarmak istediği görülüyor, belki de ona bakınca onun yüzünde kendi çocuğunu görmüştü, bu yüzden dilencilik yapmasına gönlü el vermemişti...
küçük çocuğu artık kendi himâyesine alır, ona sıcak bir yuva ve aş verir, kim bilir en son ne zaman sıcak bir yemek yemiştir?
daha sonra ise küçük çocuğun eğitim hayatının başlamasına olanak sağlar ve filmin sonlarına doğru yaklaşılır.
bazen en çok iz bırakan davranışın, yardımseverlik ve merhamet olduğunu hatırlatan bir kısa filmdi benim için.
belki sıradan bir konusu vardı, şaşırtıcı bir yanı yoktu ama hayata dair birkaç şey hatırlattı.
hayatının en zor gününde yanında olan insanı asla unutamazsın.
bir insanın hayatını olumlu yönde değiştirebilmek bazen işte bu kadar kolaydır, yeter ki iyilik yapmaktan, iyilikten, yardım etmekten, merhametimizden vazgeçmeyelim...
oruç aruoba okumak çok güzel, o artık hayatta olmasa bile onunla aynı devirde yaşamış olmak da keza öyle, sevenleri olarak bıraktığı eserlerin bekçisi olmaya devam edeceğiz.
kitabımız mesnevi'den bir alıntı ile başlar iken yazar daha sonra soruyor,
" ne kadar oldu olmayalı? " bu söz bana şunu düşündürüyor, her olmuşluk içerisinde başka bir olmamışlığı barındırır, dünyada hiç kimse aynı anda mutlu olamaz ve birinin mutluluğu mutlaka bir başkasının mutsuzluğudur, üzerine düşünmeye değer bir soru, dize olduğu görülüyor.
ilerleyen şiirlerde ise olmuşluk, olmamışlık, farkına varma, anımsama, çoğalmak, azalmak, kurulanlar ve yıkılanlar, unutmayacak olmak, anlamlar vb. kavramlar üzerine düşündüren, etkileyen şiirler yer alıyor.
insanın anlam arayışı, anlamın bulunması, bulunamaması, anlamın başka bir insanın varlığında aranması, anlamın yokluğu, anlam aramanın anlamı, kişinin anlam bulmasına yönelik çabaları, anlamın varlıkla ve felsefeyle ilgisi, ölümün anlama etkisi, insanın anlam için yaşaması, bu bölümün temalarındandı denebilir, denilebilir.
benim için kitabın en etkileyici bölümü bu bölümdür diyebilirim, diğer bölümlerden daha sarsıcı, daha ufuk açıcı, daha düşündürücü, daha etkili bulduğum bir bölüm olarak kalacaktır şüphesiz.
son bölüm olan felsefe üzerine birkaç not bölümünde ise felsefeyi anlamanın imkânsızlığı karşımıza çıkıyor, felsefenin anlaşılamayacak bir alan, mefhum olması üzerine düşündüren sözler yer alıyor,
felsefenin hayata etkisi üzerine kısa yazıların yer aldığı da söylenebilir.
oruç aruoba bir şairden çok felsefeci olduğu için ele aldığı konuları, yansıtmak istediği duyguları da ekseriyetle felsefik bir düzlemde aktarıyor bize.
seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bitiriyorum.
sâhi "ne kadar oldu, olmayalı?"
dipnot; bazı eklerde yazım yanlışı var gibi gözükebilir ama bu benden kaynaklı bir durum değil, yazarın yazım kurallarına sâdık kalınmıştır.
farkına varın
farkımın.
"gün olur bizi de yâr
anar da belli olmaz "
anımsayacağım. tek tek. bir bir.
nasıldı. anacağım. hep, unutulacak.
unutacak. ama, anımsayacağım.
hiç, unutmayacağım.
düşersin -ama gitmezsin
- zaten hiç ermemişsindir.
kişinin yaşamının anlamı her zaman 'yanında' değildir -'uzaklaşır' bazen...
yaşamının anlamı 'uzağında'yken, kişi,
bunu kendine unutturacak 'meşgale'ler bulur : çünkü yaşamının anlamının 'uzak' olduğu bilincini sürekli canlı tutmak, dayanılmazdır.
yaşam hep 'burada' yaşanır - kişi nerede olursa olsun, hep 'biryerde'dir; ama, yaşamının anlamı pek ender durumlarda 'orada' bulunur, çok kısa anlar için 'oraya' gelir.
gelip-giden bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin.
yaşamının anlamı,
onu hep aradığın yerdedir.
yaşamının anlamı,
onu hiç bulamadığın yerdedir.
yaşamının anlamı, onu hep arayıp hiç bulamadığın yerdedir.
bence hâletiruhiye açısından nuri bilge ceylan ya da zeki demirkubuz filmlerinden fırlamış izlenimi veren rıfat adlı 50 yaşında ve nihilist olduğunu düşünmenin olağan karşılanacağı bir adamı konu ediniyor.
bir hikâyesinin olması gerektiğine karar veriyor rıfat.
kitabımız kurgusal açıdan roman veya öykü türlerinden biraz farklı ilerliyor, bir sürü bölümlere ayrılmış ama her bölüm tamamen birbirinden bağımsız değil sanki, rıfat gerçekten bir hayatının olup olmadığını merak ediyor gibiydi.
babası onun öz oğlu olduğundan şüphe ediyor kimi sayfada, kimi zaman sevgilisi onu terk etmiş, bazen de yeğeni ali ile felsefik konuşmalar içerisine giriyor, insanlarla hemen uzlaşamayan biri olduğu görülüyor rıfat'ın, ruhunda dikenleri var gibi duruyor ve bu dikenler sanki tüm sevdiklerine batıyor istemese de bazen.
rıfat'ın hayat karşısındaki şaşkınlığı, miskinliği, boşvermişliği de zaman zaman hissediliyor.
rıfat'ın başına gelen bir olay ile kitabın sonuna doğru yaklaşıyoruz...
şimdi ise kitapla ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konu açısından farklı bulduğum bir kitaptı ama umduğum kadar derin bulmadım,
çok ciddi bir şeyler yazmaktan ziyâde insana bir şeyler hatırlatmayı, sorgulatmayı ve düşündürmeyi amaçlayan bir kitap tadındaydı benim için.
barış bıçakçı aslında pek çok konuda saatlerce sohbet edilecek kadar donanımlı ve bu ülkenin, dünyanın, gerçeklerin, siyâsetin, felsefenin, acının, hayatın ne demek olduğunu hissettirir iken aynı zamanda bazı gerçekleri kendine özgü bir bakış açısıyla yansıtıyor.
bazı cümleleri bence oldukça etkileyiciydi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
rıfat, günleri işe yarar bir biçimde biriktirebilmek için bir hikayeye ihtiyaç olduğuna karar verdi. ''benim bir hikayem olmalı! '' dedi, ''bir hikayenin içinde olmalıyım ki, günler aynı kaba damlasın.
''kitapçı rıfat. hikayesi çok hazin.
bütün ömrü seyrek bir yağmurun peşinde koşmak ile geçiyor."
* hançer adında bir kitap başlığı daha olduğu için başlık şairin adıyla açılmıştır.
1814/ 1841 yılları arasında yaşamış olan ve 27 yaşlarında hayatını kaybeden rus şair, yazar mihail yuryeviç lermontov imzalı özgün adı ise кинжал olan 154 sayfalık eser; dilimize ataol behramoğlu tarafından çevrilmiş, türkçe baskısı 2014 yılında yapılmıştır.
iyi bir şiir kitabı okuma hasretiyle yanıp tutuşurken mihail yuryeviç lermontov okumak iyi geldi, açıkçası biraz yaraladı da, bazı dizelerinde sanki aynaya bakıyormuşum gibi hissettim.
böyle düşünmek istemezdim ama sanki fazla yaşamayacağını duyumsayan birinin şiirleri, manzumeleriydi bunlar, erken öleceğini bilir gibi yazmış olması dokunaklı ve sarsıcıydı benim için.
mihail yuryeviç lermontov bu kitabında kırgın bir şövalye idi benim gördüğüm kadarıyla, yiğitliğinden ödün vermiyor olsa da duygularını aktarmaktan da geri durmayan biriydi bu şiirlerinde.
kitabın adıyla müsemma olduğu gibi, hançer olup saplanan şiirlerdi biraz da.
dünyada iz bırakamayacağını düşündüğünü gördüğümüz dizeleri de çıkıyor karşımıza, çocukluğuna dönmek isteyen ve çocukluğunu hiçbir şeyle, sonsuzlukla bile değişmeyecek olan biri olduğu da görülüyor,
dünyanın bozguna uğramış ve belki de artık yaşanmaya değmez bir yer olduğunu derinden hissettiği dizeler de seziliyor.
birine bağlanmış olmak, ayrılık, sevdiği insan tarafından hiçbir zaman anlaşılmayacak olmak, ölümü arzulamak, yaşamdan umudu kesmiş olmanın ağırlığı, özlemler, her şeyin anlamını yitirdiği zamanlar, bazı şiirlerin temalarındandı denilebilir.
lermontov hayatın dolambaçlı yollarını, keskin zamanlarını, acı veren durumlarını, hançer gibi saplanan duyguları kendine özgü bir şiirle yansıtıyor bize.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
tüm amansız acılarım benim
çok daha büyük yıkımların
önsezileridir sadece.
onun gibi unutuş ve özgürlük arıyorum,
ve onun gibi ruhum
çocukken tutuştu daha.
dağlarda batan günü,
köpüren suları seviyordum.
ve yok bir yakın can,
baktığımda ileri!
dünyayı istemiyorum anımsamak
ki her şey ilençlidir orda,
mutluluk kirlenmiştir yalanla,
ve ağuyla doludur her kucak.
izleyen pek çok kişinin hemfikir olduğu gibi, bazı açılardan karmaşık bir filmdi ve bu tanım da bu karmaşıklıktan nasibini alacaktır.
açıkçası bu filmi tam anlamıyla masaya yatırabilecek tek kişinin de martin scorsese, yani yönetmenin kendisi olduğunu düşünüyorum.
şimdi ise filme bir bakalım;
öncelikle filmle ilgili bütün taşlar benim için hâlâ yerine oturabilmiş değil, zirâ insanın algılarıyla oynayan bir film olduğu açıkça görülüyor.
olaylar 1954 yılında geçmekte iken, edward "teddy" daniels ve yeni ortağı chuck, shutter island'da yer alan ashecliffe hastanesi'nde kaybolan bir kadını bulmak üzere yola çıkarlar.
bu hastanede 3 blok vardır, a blok, burada erkek hastalar kalmaktadır, b blok, kadın hastalar buradadır, c blok, burada ise en tehlikeli hastalar yer almaktadır.
teddy okyanusun ortasında iken sudan rahatsız olmaya ve etkilenmeye başlar, su onun en korkunç travmasını sembolize eder.
iki federal, çocuklarını boğarak öldüren rachel adlı kadının izini sürmeye başlar, bu ıssız adaya ve akıl hastanesine varırlar, kadını bulabilecekler midir?
teddy ortağına hayatından bazı şeyleri anlatır, anlattığına göre karısı bir yangında yanarak değil de dumandan boğularak ölmüştür, dediğine göre hiç kızı yoktur...
teddy rüyalar görür, onun rüyaları oldukça kafa karıştırıcı ve etkileyici bir biçimde karşımıza çıkar, onun bilinçaltının derinliklerine inmemizi sağlayan en önemli şey rüyalarıdır.
filmimizin en önemli noktası bence insanın travmalarıyla yüzleşebilmesi gerektiği gerçeğidir, en büyük acıdan sonra insan inkâr evresine geçebiliyordu, tıpkı teddy karakterinde olduğu gibi...
teddy kendi zihni ve bilinçaltı tarafından kandırılıyor mudur yoksa gerçeklerin farkına mı varıyor, filme yönelik can alıcı sorulardan biri olabilir.
şimdi ise filmi psikolojik bağlamda inceleme vakti;
filmin en can alıcı noktası benim için şuydu,
insan bir travma yaşadığında zihni zamanla onu yanıltabiliyor, anılarını net hatırlayamıyor veya anıları hatırlamak istediği gibi hatırlayabiliyordu, gerçeğe inanmak zor olduğunda kendine yeni bir gerçek inşâ edebiliyordu, tıpkı teddy, edward, andrew gibi...
karısı dolores gerçekten hatırladığı gibi miydi, yangında mı ölmüştü yoksa bambaşka bir ölüm şekliyle mi hayata veda etmişti, teddy kendine dürüst olmayı öğrenebilecek midir?
teddy'nin bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
film üzerine kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
travma, gerçeklik, yüzleşme, anı ve hayal gibi kavramlar üzerine düşündüren, konusu son derece etkileyici, keza oyunculukların da etkili ve güçlü olduğu, bazı açılardan büyüleyici ve düşündürücü bir filmdi.
martin scorsese insan ruhunun derinliklerine ustaca inerken insanı etkiliyor, düşündürüyor ve biraz da sarsıyor.
leonardo dicaprio her filminde olduğu gibi bu filmde de iyi ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, karakterin ruhuna bürünüyor ve iz bırakıyor.
filmin atmosferi ve akıl hastanesindeki herkesin oyunculuğu kesinlikle iyi ve etkileyiciydi.
filmin benim için en öğretici yanını bir cümlede aktarmam gerekirse;
teddy'nin karısı aslında yangında ölmemişti, çocuklarını gölde boğduğu için kocası teddy onu silahıyla vurarak öldürmüş ve akıl hastanesine yatırılmıştı, oradaki hiçbir hastaya yanıcı madde verilmez ve film boyunca teddy'nin sigaralarını hep başkalarının yakması bile en büyük ipuçlarından biriydi...
teddy'nin rüyasında karısına sarıldığı ve karısının ansızın küle döndüğü sahne bence filmin en etkileyici sahnelerindendi.
"yaşam herkese her şeyi verir
ama çoğu bunu bilmez."
sf/ 108
1899/ 1986 yılları arasında yaşayan arjantinli yazar, şair ve büyük edebiyatçı jorge luis borges imzalı 143 sayfalık eser; öykü türünde yer alan ve özgün adı el libro de arena olan eserin 1975 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
kitabımızın oldukça kapsamlı olan ön sözü james woodall tarafından kaleme alınmış ve kitap dilimize ise yıldız ersoy canpolat tarafından çevrilmiştir.
açıkçası ön sözü bile son zamanlarda okuduğum en etkili metinlerdendi, bir insanın iç dünyasını ve vâroluşunu bu kadar iyi görebilmiş olmak pek kolay bir iş değildir çünkü, ön sözümüz dahi bir alkışı hak ediyor.
şimdi ise kitaba geçelim;
öteki adlı ilk öyküde büyüleyici gerçekçilik akımının izleri görülüyor, gerçek miydi yoksa rüya mı, eski bir anı mı, bu tam olarak neydi? sorusuyla baş başa bırakıyor borges bizi, öyküden biraz bahsetmek gerekirse; 1969 yılında yaşanmış ve 1972 yılında kaleme dökülmüş bir anı olarak karşımıza çıkıyor, borges dışarda otururken yanına birisi gelip oturuyor ve adının jorge luis borges olduğunu söylüyor, o kişi bence öteki benliğiydi yazarın, hem bir yabancı, hem de çok iyi tanıdığı...
benim için etkileyici bir öyküydü,
rüya ve gerçeklik üzerine düşündüren bir yapıdaydı bence biraz da.
ulrike adlı ikinci öyküde ise aşk, ölüm, duygusal bağ, ilişkiler üzerine düşündürüyor borges, bazı cümleleri son derece etkileyiciydi, javier otarola adlı kişinin ulrike adlı genç kızla olan duygusal bağı yansıtılıyor, sadece bir ya da iki kez gördüğün kişinin insanda bıraktığı kalıcı iz üzerine düşündürüyor,
etkileyici bir öykü oldu benim için.
kongre ve there are more things öykülerini biraz karmaşık buldum, açıkçası fazla etkileyici bulmadığım öykülerdi.
armağanlar gecesi öyküsü ise benim için bazı açılardan düşündürücüydü, bilmek ve bilmemek, anımsamak ve siliniş, aşk ve ölüm gibi kavramlar üzerine düşündüren bir öyküydü.
şimdi ise kitaba adını veren son öykü kum kitabı hakkında konuşalım;
kum gibi, ne başı ne sonu olmayan, yok olmayan, sonsuz bir kitap düşünelim...
kitaptaki bütün öykülerin alâmetifarikası belki de budur, ne başı ne sonu belli değil gibi, sanki bir rüyayı hissettirmek istemiş gibi, büyülü gerçekçilik akımının izlerini taşıdığını düşündüğüm bir kitap oldu kesinlikle benim için.
borges, hayal ve hakikât, zaman ve sonsuzluk, yaşam ve ölüm, aşk ve kopuş, gerçeklik ve algı, ütopya ve mekân üzerine düşündürüyor bizleri sıklıkla, kum gibi başı ve sonu belli olmayan duygulara, anlara itiyor bizi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
gerçekte, uykudan uyanıp da kendi kendisiyle karşılaşmayan insan yoktur.
ölümü sabırsızlıkla bekleyerek ama hiç sızlanmadan öldü.
bütün bunlar bir mucize, diyebildi sonunda; ve mucizeler insana korku verir.
doğaüstü olan bir şey iki kez yinelenirse korkunçluğunu yitirir, diye yanıt verdim ona.
bedelini alın teriyle ödemediğin hiçbir şey tam anlamıyla sana ait değildir, emek vermeden sahip olduğun hiçbir şey sana gerçek bir mutluluk veremez ana fikrinin çıkarılabileceği bir kısa filmdi.
müzik mağazasında görmüş olduğu müzik kutusuna sahip olmak isteyen bir çocuğun hayalleri üzerinden insanın kendi hayallerini sorgulamasını sağlayan bir kısa filmdi benim için.
çocuğun evsiz olduğu ve dilenmekten başka çaresinin olmadığı görülüyor, o müzik kutusunu sık sık ziyâret ediyor, hayaline dokunuyor ama ona erişemiyor, bu durum da insanın hayallerinin aynı anda hem ne kadar yakın hem de ne kadar uzak olabildiğini hatırlatıyor, üstelik hissettiriyor.
mutluluğunu o müzik kutusunun varlığı üzerine temellendirmiş olduğunu hissettiriyor, o müzik kutusu bence bir metafordu da, gerçekleşmesi imkânsız görünen bir hayalin simgesi niteliğindeydi bence biraz da, olmasa da yaşayabileceğin ama yokluğu seni üzen bir insan, bir varlık olabilirdi, yitirmek istemediğin herhangi bir insan ya da nesne.
çocuğun bu müzik kutusuna emek vermeden sahip olmak istemediği görülüyor, ona sahip olmak için mendil satıyor, bir gün hırsızlık yapmayı bile aklından geçiriyor, az daha müzik kutusunu alıp mağazadan çıkacaktı ama vicdanı onu durduruyor.
sonrasında ise müzik kutusu hayalinin gerçek olup olmadığını görmemiz ile filmin sonuna doğru yaklaşıyoruz...
konu açısından fazla kapsamlı bir kısa film değildi belki ama hayal ve emek üzerine düşündüren bir yanı da yok değildi neticede.
ana fikir ise bence şöyleydi;
emek vermeden sahip olduğun hiçbir şeyin bir değeri yoktur, olamaz, yalnızca uğruna bedel ödediğin, emek verdiğin şeyler sana ait olabilir, hayal kurmak çok güzeldir ama her hayal gerçekleşemez dünyada, gerçekleşmemesi dünyanı yıkmasın.
hayallerin hayal olarak kalmaması için emek vermekten başka çare yok...
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.