son singapur vapuru yazar profili

son singapur vapuru kapak fotoğrafı
son singapur vapuru profil fotoğrafı
rozet
karma: 217415 tanım: 44465 başlık: 14150 apolet: 7 takipçi: 792

son tanımları


emek (kısa film)

senaryosu mesut doğan tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; hamza boğa adlı oyuncu rol almış iken film ise 2020 yılında yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

alın teriyle kazanılan paranın önemine parmak basan bir yanı var iken aynı zamanda emek verilen her işin paha biçilemez zenginlikte olduğunu da düşündürüyor.

genç bir adamın uykusundan uyanıp elini yüzünü yıkaması ve çalışmak için dışarı çıkmasıyla film başlıyor, mesleği çok kazandırmıyor ve hiçbir zaman da kazandırmayacak belki ama emek vermekten, mücadele etmekten, alın teriyle para kazanmaktan vazgeçmiyor, eskicilik yaparak sağlıyor geçimini, belki ileride daha farklı bir yol bulur kendine, şimdide olan ölene dek olacak diye bir kural yoktur.

sattığı eskiler sayesinde parasını kazanması ile filmin sonuna doğru yaklaşılıyor.

ekmeğini taştan çıkarmanın değerini ve gerekliliğini anımsatan bir kısa filmdi benim için.

filmden çıkarmak istediğim anlamlar ise şu yönde;

emek kavramı salt meslekler yörüngesinde ele alınmak zorunda değil, bir insana da emek verebilir insan, emek vermek aynı zamanda vazgeçmemektir, vazgeçmek ise artık emek vermek istememek midir, kim bilir?

vazgeçtiğin senin değildir...

emek verdiğin herhangi bir şeyden ya da bir insandan vazgeçeceksen bunu hatırla.

devamını gör...

düşündüren sözler

bir şey elde edildiğinde yitirilmiştir.

albert camus
devamını gör...

seyrek yağmur

" hepimiz bir mucizenin kırıntı­larını toplamaya gelmişiz. "

sf / 68

bizim büyük çaresizliğimiz ve sinek ısırıklarının müellifi gibi unutulmaz eserlere de imza atmış olan türk yazar barış bıçakçı imzalı 100 sayfalık eser olup 2016 yılında yayınlanmıştır.

bence hâletiruhiye açısından nuri bilge ceylan ya da zeki demirkubuz filmlerinden fırlamış izlenimi veren rıfat adlı 50 yaşında ve nihilist olduğunu düşünmenin olağan karşılanacağı bir adamı konu ediniyor.

bir hikâyesinin olması gerektiğine karar veriyor rıfat.

kitabımız kurgusal açıdan roman veya öykü türlerinden biraz farklı ilerliyor, bir sürü bölümlere ayrılmış ama her bölüm tamamen birbirinden bağımsız değil sanki,
rıfat gerçekten bir hayatının olup olmadığını merak ediyor gibiydi.

babası onun öz oğlu olduğundan şüphe ediyor kimi sayfada, kimi zaman sevgilisi onu terk etmiş, bazen de yeğeni ali ile felsefik konuşmalar içerisine giriyor, insanlarla hemen uzlaşamayan biri olduğu görülüyor rıfat'ın, ruhunda dikenleri var gibi duruyor ve bu dikenler sanki tüm sevdiklerine batıyor istemese de bazen.

rıfat'ın hayat karşısındaki şaşkınlığı, miskinliği, boşvermişliği de zaman zaman hissediliyor.

rıfat'ın başına gelen bir olay ile kitabın sonuna doğru yaklaşıyoruz...

şimdi ise kitapla ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;

konu açısından farklı bulduğum bir kitaptı ama umduğum kadar derin bulmadım,
çok ciddi bir şeyler yazmaktan ziyâde insana bir şeyler hatırlatmayı, sorgulatmayı ve düşündürmeyi amaçlayan bir kitap tadındaydı benim için.

barış bıçakçı aslında pek çok konuda saatlerce sohbet edilecek kadar donanımlı ve bu ülkenin, dünyanın, gerçeklerin, siyâsetin, felsefenin, acının, hayatın ne demek olduğunu hissettirir iken aynı zamanda bazı gerçekleri kendine özgü bir bakış açısıyla yansıtıyor.

bazı cümleleri bence oldukça etkileyiciydi.

okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

rıfat, günleri işe yarar bir biçimde biriktirebilmek için bir hikayeye ihtiyaç olduğuna karar verdi. ''benim bir hikayem olmalı! '' dedi, ''bir hikayenin içinde olmalıyım ki, günler ay­nı kaba damlasın.

''kitapçı rıfat. hikayesi çok hazin.
bütün öm­rü seyrek bir yağmurun peşinde koşmak ile geçiyor."


''ben ha­tırlamadıklarımı daha derinden hissediyorum.''

kadınlar sigarayı, hayatın özünü emer gibi içiyorlar.

uyandığımda gün bitmiş olu­yor, hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidi­yor, azalarak sonsuza, azalarak ... "

... çünkü edebiyat eleş­tirmenlerinin hep belirttiği gibi, hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir.


sessizlik...
''çünkü geçmiş bir insanı kuran değil,
yıkan şeydir. daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar.


bir enkazız yalnızca.

rıfat ölmüş olabileceğinden şüphe ediyor. öldü ve bu­nu anlamadı. şöyle düşünüyor: gayet mümkün, çünkü ölen hiç kimse öldüğünü anlamaz.

hepimiz bir mucizenin kırıntı­larını toplamaya gelmişiz.

bir an önce yaşlanmayı istiyordu, çünkü yaşamak bir süredir vakitsiz bir uykudan uyanmaya benziyordu.

şimdi rıfat, ölümlü olduğu gerçeğiy­le birlikte artık bir sevgilisinin olmadığı gerçeğini de düşün­memeye çalışıyor. sevgilisini unutmaya çalışıyor.

insanı için için kemiren düşünce de hayattır. hayatın ta kendisidir.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir varmış bir yokmuş (kısa film)

senaryosu betül tuncer ve kaan say tarafından yazılıp betül tuncer tarafından yönetilen kısa film; kadriye çelik, akif suna, saniye özlem say, nisa avcan, betül tuncer, iklim rana ağır ve güven keskin gibi isimler rol almış iken filmin ise 2025 yapımlı olduğu bilgisi verilmiştir.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

okuma yazma bilmeyen ve 45 yaşlarında olan fazilet adlı iki çocuk annesi bir kadının, eğitime, okula, kitaplara susamış bir insanın okuma yazma öğrenerek yeniden vâr olma mücadelesini konu ediniyor.

fazilet'in küçüklüğüne dair bir anının gösterilmesi ile film başlıyor, ona bir arkadaşı kelile ve dimne kitabını hediye ediyor, o ise yaşı küçük olduğu için henüz okuma yazma bilmiyor, muhtemelen erken yaşta evlendiği ya da belki de zorla evlendirildiği için okul hayatı hiç başlamadan bitiyor.

varlıklı ailelerin evini temizleyerek geçimini sağlıyor, çocukları artık büyümüş ve genç birer birey olmuş, annelerinin çalışmalarını istemiyor, onu rahat ettirmek istiyorlar.

fazilet bir eğitim merkezi sayesinde okuma yazma öğrenmeye, okuma yazma öğrendikçe yeniden vârolmaya başlıyor, vârolmak belki de kelimeler sayesinde yapabildiğimiz bir şeydir...

okumaya, yazmaya hevesli ve kitaplara düşkün olan bu güzel insanın hayallerine giden yolda ideallerinden vazgeçmemesi ve başarmasıyla filmimizin sonlarına doğru yaklaşmaktayız.

tolstoy'un bisikleti sözünü duymuşuzdur, büyük yazarın 67 yaşında iken bisiklet sürmeyi öğrendiği rivâyet edilir ve o yaşta bisiklet sürmeyi öğrenmiş olması ile bu deyim ortaya atılmıştır.

bu kısa filmi izlerken aklıma gelen şey bu sözdü, kaç yaşına gelmiş olursan ol, hayatta olduğun müddetçe asla geç kalmış sayılmazsın, hayallerin yaşı yoktur, içinde ukde olarak kalmasındansa denemek bile bir emektir, hayaline tam anlamıyla kavuşamasan bile, o uğurda mücadele etmek bile bir değerdir.

konu açısından etkileyici bulduğum bir kısa filmdi, eğitimin ve ekonomik özgürlüğün önemine değinen bir kısa film olduğu görülmektedir.

fazilet'in okuma yazma öğrendikten sonra okumaya başladığı kitap belki de filmin adının neden bu olduğuna dair bir bilgi verebilir...

kelimeler en güçlü silah ve sihirdirler albayım...

devamını gör...

sözlük yazarlarının çektiği şehir fotoğrafları

ankara / mayıs / 2026


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hançer (lermontov)

"beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan."

sf/ 62

* hançer adında bir kitap başlığı daha olduğu için başlık şairin adıyla açılmıştır.

1814/ 1841 yılları arasında yaşamış olan ve 27 yaşlarında hayatını kaybeden rus şair, yazar mihail yuryeviç lermontov imzalı özgün adı ise кинжал olan 154 sayfalık eser; dilimize ataol behramoğlu tarafından çevrilmiş, türkçe baskısı 2014 yılında yapılmıştır.

iyi bir şiir kitabı okuma hasretiyle yanıp tutuşurken mihail yuryeviç lermontov okumak iyi geldi, açıkçası biraz yaraladı da, bazı dizelerinde sanki aynaya bakıyormuşum gibi hissettim.

böyle düşünmek istemezdim ama sanki fazla yaşamayacağını duyumsayan birinin şiirleri, manzumeleriydi bunlar, erken öleceğini bilir gibi yazmış olması dokunaklı ve sarsıcıydı benim için.

mihail yuryeviç lermontov bu kitabında kırgın bir şövalye idi benim gördüğüm kadarıyla, yiğitliğinden ödün vermiyor olsa da duygularını aktarmaktan da geri durmayan biriydi bu şiirlerinde.

kitabın adıyla müsemma olduğu gibi,
hançer olup saplanan şiirlerdi biraz da.

dünyada iz bırakamayacağını düşündüğünü gördüğümüz dizeleri de çıkıyor karşımıza, çocukluğuna dönmek isteyen ve çocukluğunu hiçbir şeyle, sonsuzlukla bile değişmeyecek olan biri olduğu da görülüyor,
dünyanın bozguna uğramış ve belki de artık yaşanmaya değmez bir yer olduğunu derinden hissettiği dizeler de seziliyor.

birine bağlanmış olmak, ayrılık, sevdiği insan tarafından hiçbir zaman anlaşılmayacak olmak, ölümü arzulamak, yaşamdan umudu kesmiş olmanın ağırlığı, özlemler, her şeyin anlamını yitirdiği zamanlar, bazı şiirlerin temalarındandı denilebilir.

lermontov hayatın dolambaçlı yollarını, keskin zamanlarını, acı veren durumlarını, hançer gibi saplanan duyguları kendine özgü bir şiirle yansıtıyor bize.

okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


tüm amansız acılarım benim
çok daha büyük yıkımların
önsezileridir sadece.

onun gibi unutuş ve özgürlük arıyorum,
ve onun gibi ruhum
çocukken tutuştu daha.
dağlarda batan günü,
köpüren suları seviyordum.

ve yok bir yakın can,
baktığımda ileri!

dünyayı istemiyorum anımsamak
ki her şey ilençlidir orda,
mutluluk kirlenmiştir yalanla,
ve ağuyla doludur her kucak.



ben erken başladım, erken bitireceğim.

ruhumu bir okyanus gibi hissetmedeyim.

eski sevgileri bulabilecek miyim?

yaşam üzüyor bizi;
dümdüz, amaçsız bir yol gibi,
bir şölen gibi yabancı bir bayramda.


geçeceğiz gürültüsüz ve izsiz dünyadan.
çağlara ne bir verimli düşünce,
ne de deha ürünü bir yapıt bırakmadan.

öldün, pek çok kişi gibi, sessizce,
ama yıkılmadan.
ve gizemli bir düşünce
henüz dolaşmadaydı alnında...


ve yaşam,
çevrene soğuk bir dikkatle baktığında
boş ve aptalca bir şakadan başka nedir...

beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan.

bir hayal acı çektiriyor bana;

hiç kimsenin sevmediğiyim ben.

yaşamı azıcık tattım
ve ölmem gerekiyor şimdi.

fakat ruhu anlatmak olanaklı mı?

mezar değil korku veren bana,
acılar uyurmuş orada,
soğuk ve sonsuz sessizlikte.
yaşamdan ayrılmaktır bana acı veren.

ve kendime geldiğimde
uzaktaydı artık o.


biliyorum,
olanaksız senin anlaman
benim özlemimi ve kederimi;

heyhat!
cenneti ve sonsuzluğu değişirdim
birkaç dakikasıyla,
sarp ve karanlık kayalar arasında
oyunlar oynadığım çocukluğumun.



kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

insanı değiştiren şeyler

annenin ölmesi.

o ölmüştür ama senden de geriye bir şey kalmamıştır, çünkü bu gibi kayıplarda asıl ölen sensin.
devamını gör...

shutter island

" remember us for we too have lived, loved, and laughed... "

" biz de yaşamış, sevmiş ve gülmüştük,
bizi unutmayın...
"

dennis lehane imzalı shutter island adlı eserden uyarlama 2009 abd yapımlı ve 2010 çıkışlı martin scorsese filmi; başrolde ise leonardo dicaprio, mark ruffalo, michelle williams, ben kingsley, emily mortimer gibi oyuncular rol almıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
izleyen pek çok kişinin hemfikir olduğu gibi, bazı açılardan karmaşık bir filmdi ve bu tanım da bu karmaşıklıktan nasibini alacaktır.

açıkçası bu filmi tam anlamıyla masaya yatırabilecek tek kişinin de martin scorsese, yani yönetmenin kendisi olduğunu düşünüyorum.

şimdi ise filme bir bakalım;
öncelikle filmle ilgili bütün taşlar benim için hâlâ yerine oturabilmiş değil, zirâ insanın algılarıyla oynayan bir film olduğu açıkça görülüyor.

olaylar 1954 yılında geçmekte iken, edward "teddy" daniels ve yeni ortağı chuck, shutter island'da yer alan ashecliffe hastanesi'nde kaybolan bir kadını bulmak üzere yola çıkarlar.

bu hastanede 3 blok vardır, a blok, burada erkek hastalar kalmaktadır, b blok, kadın hastalar buradadır, c blok, burada ise en tehlikeli hastalar yer almaktadır.

teddy okyanusun ortasında iken sudan rahatsız olmaya ve etkilenmeye başlar, su onun en korkunç travmasını sembolize eder.

iki federal, çocuklarını boğarak öldüren rachel adlı kadının izini sürmeye başlar, bu ıssız adaya ve akıl hastanesine varırlar, kadını bulabilecekler midir?

teddy ortağına hayatından bazı şeyleri anlatır, anlattığına göre karısı bir yangında yanarak değil de dumandan boğularak ölmüştür, dediğine göre hiç kızı yoktur...

teddy rüyalar görür, onun rüyaları oldukça kafa karıştırıcı ve etkileyici bir biçimde karşımıza çıkar, onun bilinçaltının derinliklerine inmemizi sağlayan en önemli şey rüyalarıdır.

filmimizin en önemli noktası bence insanın travmalarıyla yüzleşebilmesi gerektiği gerçeğidir, en büyük acıdan sonra insan inkâr evresine geçebiliyordu, tıpkı teddy karakterinde olduğu gibi...

teddy kendi zihni ve bilinçaltı tarafından kandırılıyor mudur yoksa gerçeklerin farkına mı varıyor, filme yönelik can alıcı sorulardan biri olabilir.

şimdi ise filmi psikolojik bağlamda inceleme vakti;

filmin en can alıcı noktası benim için şuydu,

insan bir travma yaşadığında zihni zamanla onu yanıltabiliyor, anılarını net hatırlayamıyor veya anıları hatırlamak istediği gibi hatırlayabiliyordu, gerçeğe inanmak zor olduğunda kendine yeni bir gerçek inşâ edebiliyordu, tıpkı teddy, edward, andrew gibi...

karısı dolores gerçekten hatırladığı gibi miydi, yangında mı ölmüştü yoksa bambaşka bir ölüm şekliyle mi hayata veda etmişti, teddy kendine dürüst olmayı öğrenebilecek midir?

teddy'nin bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.

film üzerine kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;

travma, gerçeklik, yüzleşme, anı ve hayal gibi kavramlar üzerine düşündüren, konusu son derece etkileyici, keza oyunculukların da etkili ve güçlü olduğu, bazı açılardan büyüleyici ve düşündürücü bir filmdi.

martin scorsese insan ruhunun derinliklerine ustaca inerken insanı etkiliyor, düşündürüyor ve biraz da sarsıyor.

leonardo dicaprio her filminde olduğu gibi bu filmde de iyi ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, karakterin ruhuna bürünüyor ve iz bırakıyor.

filmin atmosferi ve akıl hastanesindeki herkesin oyunculuğu kesinlikle iyi ve etkileyiciydi.

filmin benim için en öğretici yanını bir cümlede aktarmam gerekirse;

insan travma yaşadıktan veya çok büyük bir acıdan sonra bambaşka biri olabiliyordu.


teddy'nin karısı aslında yangında ölmemişti, çocuklarını gölde boğduğu için kocası teddy onu silahıyla vurarak öldürmüş ve akıl hastanesine yatırılmıştı, oradaki hiçbir hastaya yanıcı madde verilmez ve film boyunca teddy'nin sigaralarını hep başkalarının yakması bile en büyük ipuçlarından biriydi...

teddy'nin rüyasında karısına sarıldığı ve karısının ansızın küle döndüğü sahne bence filmin en etkileyici sahnelerindendi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kum kitabı

"yaşam herkese her şeyi verir
ama çoğu bunu bilmez.
"

sf/ 108

1899/ 1986 yılları arasında yaşayan arjantinli yazar, şair ve büyük edebiyatçı jorge luis borges imzalı 143 sayfalık eser; öykü türünde yer alan ve özgün adı el libro de arena olan eserin 1975 yılında yayınlandığı bilinmektedir.

kitabımızın oldukça kapsamlı olan ön sözü james woodall tarafından kaleme alınmış ve kitap dilimize ise yıldız ersoy canpolat tarafından çevrilmiştir.

açıkçası ön sözü bile son zamanlarda okuduğum en etkili metinlerdendi, bir insanın iç dünyasını ve vâroluşunu bu kadar iyi görebilmiş olmak pek kolay bir iş değildir çünkü, ön sözümüz dahi bir alkışı hak ediyor.

şimdi ise kitaba geçelim;

öteki adlı ilk öyküde büyüleyici gerçekçilik akımının izleri görülüyor, gerçek miydi yoksa rüya mı, eski bir anı mı, bu tam olarak neydi? sorusuyla baş başa bırakıyor borges bizi, öyküden biraz bahsetmek gerekirse; 1969 yılında yaşanmış ve 1972 yılında kaleme dökülmüş bir anı olarak karşımıza çıkıyor, borges dışarda otururken yanına birisi gelip oturuyor ve adının jorge luis borges olduğunu söylüyor, o kişi bence öteki benliğiydi yazarın, hem bir yabancı, hem de çok iyi tanıdığı...

benim için etkileyici bir öyküydü,
rüya ve gerçeklik üzerine düşündüren bir yapıdaydı bence biraz da.

ulrike adlı ikinci öyküde ise aşk, ölüm, duygusal bağ, ilişkiler üzerine düşündürüyor borges, bazı cümleleri son derece etkileyiciydi, javier otarola adlı kişinin ulrike adlı genç kızla olan duygusal bağı yansıtılıyor, sadece bir ya da iki kez gördüğün kişinin insanda bıraktığı kalıcı iz üzerine düşündürüyor,
etkileyici bir öykü oldu benim için.

kongre ve there are more things öykülerini biraz karmaşık buldum, açıkçası fazla etkileyici bulmadığım öykülerdi.

armağanlar gecesi öyküsü ise benim için bazı açılardan düşündürücüydü, bilmek ve bilmemek, anımsamak ve siliniş, aşk ve ölüm gibi kavramlar üzerine düşündüren bir öyküydü.

şimdi ise kitaba adını veren son öykü kum kitabı hakkında konuşalım;

kum gibi, ne başı ne sonu olmayan, yok olmayan, sonsuz bir kitap düşünelim...

kitaptaki bütün öykülerin alâmetifarikası belki de budur, ne başı ne sonu belli değil gibi, sanki bir rüyayı hissettirmek istemiş gibi, büyülü gerçekçilik akımının izlerini taşıdığını düşündüğüm bir kitap oldu kesinlikle benim için.

favori öykülerim, öteki, ulrike ve kum kitabı öyküleri oldu.

borges, hayal ve hakikât, zaman ve sonsuzluk, yaşam ve ölüm, aşk ve kopuş, gerçeklik ve algı, ütopya ve mekân üzerine düşündürüyor bizleri sıklıkla, kum gibi başı ve sonu belli olmayan duygulara, anlara itiyor bizi.

okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


gerçekte, uykudan uya­nıp da kendi kendisiyle karşılaşmayan insan yoktur.

ölümü sabırsızlıkla bekleyerek ama hiç sızlanma­dan öldü.

bütün bunlar bir mucize, diyebildi sonunda; ve mucize­ler insana korku verir.

doğaüstü olan bir şey iki kez yinelenirse korkunçluğu­nu yitirir, diye yanıt verdim ona.



birbirimize sarılmadan ayrıldık.

eğer birinin bir şeyi varsa
o şey yitip gidebilir.

beni sevip sevmediği gibi bir soru sorma yanılgısına düş­medim.

buralarda insanlar, ölmek üzere olan bir kişinin geleceği gördüğüne inanırlar,
ben de ölmek üzereyim, dedi ulrike.


zaman kum gibi akıyordu.
yüzlerce yıllık karanlık­ta aşk akıp gitti ve ben ilk ve son kez ulrike'nin görüntüsü­ne sahip oldum.


pek önemli değil ama yakında öleceğimi duyumsuyorum.

insan ölülerle konuşurken onların ölü olduğunu unutuyor.

evreni gerçekten görebilmiş olsaydık belki onu anlardık.

bu şarkının sonsuza dek uzamasını ve benim yaşamım olmasını isterdim.

yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez.

bir daha görmeyeceğim bu sert ve solgun yüzü hiç unutamayacağım.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

müzik kutusu (kısa film)

senaryosu tolga taş tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen 13 dakikalık kısa film; oyuncu kadrosunda, aziz ali uyar, şahin kavsara, furkan kasalak, berkecan karatepe gibi isimler yer almakta iken geçtiğimiz ocak ayında yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bedelini alın teriyle ödemediğin hiçbir şey tam anlamıyla sana ait değildir, emek vermeden sahip olduğun hiçbir şey sana gerçek bir mutluluk veremez ana fikrinin çıkarılabileceği bir kısa filmdi.

müzik mağazasında görmüş olduğu müzik kutusuna sahip olmak isteyen bir çocuğun hayalleri üzerinden insanın kendi hayallerini sorgulamasını sağlayan bir kısa filmdi benim için.

çocuğun evsiz olduğu ve dilenmekten başka çaresinin olmadığı görülüyor, o müzik kutusunu sık sık ziyâret ediyor, hayaline dokunuyor ama ona erişemiyor, bu durum da insanın hayallerinin aynı anda hem ne kadar yakın hem de ne kadar uzak olabildiğini hatırlatıyor, üstelik hissettiriyor.

mutluluğunu o müzik kutusunun varlığı üzerine temellendirmiş olduğunu hissettiriyor, o müzik kutusu bence bir metafordu da, gerçekleşmesi imkânsız görünen bir hayalin simgesi niteliğindeydi bence biraz da, olmasa da yaşayabileceğin ama yokluğu seni üzen bir insan, bir varlık olabilirdi, yitirmek istemediğin herhangi bir insan ya da nesne.

çocuğun bu müzik kutusuna emek vermeden sahip olmak istemediği görülüyor, ona sahip olmak için mendil satıyor, bir gün hırsızlık yapmayı bile aklından geçiriyor, az daha müzik kutusunu alıp mağazadan çıkacaktı ama vicdanı onu durduruyor.

sonrasında ise müzik kutusu hayalinin gerçek olup olmadığını görmemiz ile filmin sonuna doğru yaklaşıyoruz...

konu açısından fazla kapsamlı bir kısa film değildi belki ama hayal ve emek üzerine düşündüren bir yanı da yok değildi neticede.

ana fikir ise bence şöyleydi;

emek vermeden sahip olduğun hiçbir şeyin bir değeri yoktur, olamaz, yalnızca uğruna bedel ödediğin, emek verdiğin şeyler sana ait olabilir, hayal kurmak çok güzeldir ama her hayal gerçekleşemez dünyada, gerçekleşmemesi dünyanı yıkmasın.

hayallerin hayal olarak kalmaması için emek vermekten başka çare yok...


devamını gör...

geceye bir kitaptan alıntı bırak


biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım.

pek o kadar hüzün vermedi bana,
artık çıkıp gideceğim bu dünya.


oruç aruoba
zilif
devamını gör...

eflin

bir kız ismi olmasının yanı sıra burak berke erdem tarafından senaryosu yazılan ve yönetilen kısa film; kadrosunda ise hilal çelebi, fatma okuyan, yağmur ergu, ömer dağtekin, erman adsız, siyami çetin gibi isimler rol almış iken film ise 2019 yılında yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

film hakkında yazmadan evvel eflin isminin anlamına baktım ve anlam konusunda neredeyse mutâbık olunan anlam şu; "cennetin kapısı,
cennete açılan kapı
"

bu anlamı filmin içeriğiyle bağdaştırma çabasına giriştiğimde ise filme bu adın öylesine verilmemiş olduğu görülüyor.

bir iç savaştan kaçıp izmir'e göç eden çekirdek ailenin hayatta kalma mücadelesi göze çarpıyor, bırakmak zorunda kaldıkları toprak belki de onların cennetiydi ama savaş bu cenneti cehenneme çevirdi, yeniden cenneti bulma ümidiyle gitmek zorunda kaldılar, eflini, mecâzen cennete açılan yolu bulabilmek için...

filmin başlarında küçük bir kız çocuğunun resim yaptığı ve annesiyle mutlu olduğu görülüyor, radyodan ise kara haberler duyuluyor, daha sonra ailece gitmek zorunda oldukları görülüyor, gittikleri yerde tutunabilecekler mi, her şey daha güzel olacak mı, insanın cenneti nerededir, gibi sorular üzerine düşündürüyor.

daha sonra ise annenin ve küçük kızının dilenmek zorunda kaldığını görüyoruz, küçük kızın mutlu olduğu coğrafyada onu mutlu eden en büyük şey resim yapmaktı belki de, onun bu arzusundan içinde olduğu koşullar ne olursa olsun vazgeçmediğini görmemiz ile filmimiz farklı bir boyut kazanıyor.

insanı en çok mutlu eden şeyin onun cenneti olma ihtimâli üzerinde durmamak galiba olanaksız.

filmimizin can alıcı diğer noktasına değinmek gerekirse, küçük kızın paylaşımcı yanı fedâkâr olabilmenin önemini hatırlatıyor, sahip olduğun değerli bir şeyden, ona ihtiyacı olan başka bir insan olduğu zaman, vazgeçebilecek misin? film bize kendimize bu soruyu sormamızı istiyor belki de.

konu açısından özgün sayılabilecek nitelikte bulduğum bir kısa filmdi.

insanı gittiği yerde nelerin beklediğini bilmenin bazen olanaksız olduğunu düşündüren bir kısa filmdi biraz da, yeni hayaller umuduyla göçmüş bir ailenin hayatından trajik bir yansıma niteliğindeydi.

ana fikir ise bence şöyleydi;

hayallerin, içine doğduğun coğrafyaya göre şekil almak zorunda değil, gerçekler değişebilir, koşullar değişebilir, en büyüleyici ve en korkunç kısmı ise, sen değişebilirsin ama hayallerinden vazgeçmek zorunda da değilsin.

cennet'e açılan kapı güzel hayallerde saklı olabilir...

hayallerin sahip olduğun en değerli hazinendir...


devamını gör...

ihtimal (kısa film)

senaryosu ibrahim amara tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; kadrosunda ise bura hanzorlu, elif tiryaki, adnan assadi, mehmet bal gibi isimler rol almış iken film ise 9 gün önce yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

filmimiz bize ihtimâller, gerçekler ve kader ile ilgili düşündürücü bir hikâye sunuyor, ihtimâller gerçekleşmemiş olsaydı şimdi nasıl bir hayatımız olurdu sorusu üzerine etkileyici bir film olduğu görülüyor.

konusu kader ve zamanla ilgili olan kısa filmleri galiba biraz fazla seviyorum ve bu kısa film de onlardan biri oldu benim için, insan kaçınılmaz olarak kendi ihtimâllerini, tesadüflerini ve kaderini düşünüyor çünkü izlerken.

matt haig imzalı gece yarısı kütüphanesi kitabını da hatırlatıyor bu konudaki şeyler, insanın seçimleri, kararları ve vazgeçişleri hayatını, diğer hayatları nasıl da etkiliyor, insan bazen yaşaması mümkün iken yaşayamadığı hayatı ne kadar düşünüyor, özlüyor veya arıyor.

birden fazla hayat yaşama şansın olsaydı hayatında neleri değiştirirdin, mutlu olur muydun, gibi sorular üzerine düşündürüyor.

tesadüfen tanışan bir genç kız ile bir genç adamın kesişen yollarının bir rüya mı yoksa bir anı mı yoksa ihtimâl mi olduğunu sorgulatıyor filmimiz.

tanışmaları onlarda bir kapı aralıyor sohbet ederken, ihtimâller mümkün olmasaydı hiçbir zaman tanışamayacaklarını fark ediyorlar ve bütün bu serüvenin bir rüya mı yoksa bir gerçeklik mi olduğu sorusuyla baş başa bırakıyor film bizi.

konu açısından etkileyici sayılabilecek bir kısa filmdi benim için.

insanın kaderini ihtimâller mi belirler yoksa vazgeçişleri mi? sorusu üzerine düşündürüyor...

devamını gör...

sanat eserinin analizi

diego salac imzası taşıdığı bilgisi verilen ve " insanlar gider, anılar kalır " sözü ile paylaşılan görsel çalışma;
sanat eseri kategorisinde değerlendirilemese de üzerinde düşünmeye değer bir görsel olduğuna bahse girerim.

bu çalışmayı ilk görüşüm değil, başlıktaki tanımlarıma göz atarken yeniden denk geldim ve bu resim insana bir şeyler düşündürüyor, sevdiklerine dair, kaybedeceğini düşünmez iken kaybettiklerine dair, yitip giden sevdiklerine dair, ölümlerle ya da ayrılıklara yitirdiği insanlara dair...

baktığında o insanın yerinde onun yokluğunu görmek tahammül edilebilir bir şey değildir...

resimdeki göze baktığımızda kılcal damarların anıları betimleme çabasında olduğu görülüyor, insanın baktığı her yerde anılarının olduğunu hatırlatır iken şu sorular üzerinde düşünmeye sevk ediyor;

eğer hayat bizden sevdiklerimizi almasaydı onların bizim için ne kadar değerli olduklarını bilebilir miydik yine de?

anıların insana acı verme nedeni o anıların bir daha yaşanmayacak olması mıdır?


geri dönmemek o insandan beklemediğin tek şey miydi?

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
görsel kaynak
devamını gör...

insanın saçını ağartan şeyler

kabullenmek.
devamını gör...

küçük iskender

bugün doğum günün eşsiz insan.

bilirsin, artık yaşamayanın doğum gününü kutlamak istemek kadar zoru yoktur, kutlamak istersin ama o artık yoktur. kaybetmek insana her zaman güzel bir rüyadan uyanmak kadar acı veriyor.

ama bil ki ölürse tenler ölür,
canlar ölesi değil...


doğum günün kutlu olsun güzel insan...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


özlemek,
unutulmak ile hatırlanılmak arasında
bir ara istasyondur.


çığlık çığlığa koşarak
bir iki teselli yürür ömürlere
rakının tadı küflenir çürür bir iki ışık ağlar bir iki yalnızın ismi okunur topraktan senden hâlâ bir haber yoktur
insan üzülmeye görsün
ona hayat hep suçluluktur...

küçük iskender
sarı şey
devamını gör...

aforizmalar (friedrich schlegel)

" dehayı herkesten talep etmelisin ama onu kimseden beklememelisin. "

1772/ 1829 yılları arasında yaşayan alman filozof, yazar, şair ve eleştirmen karl wilhelm friedrich schlegel imzalı 90 sayfalık eser; özgün adı kritische fragmente olan kitabı dilimize ise kerem duymuş çevirmiş, türkçe baskısı 2018 yılında yapılmıştır.

kitabımızın alt başlığındaki adı ise eleştirel fragmanlar/ felsefi aforizmalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

* karakter sayısı uzun olabilir ihtimâli nedeniyle kitabın başlığı daha sade bir biçimde açılmak durumunda kalınılmıştır.

nâçizâne okuduğum diğer aforizma türünde yer alan eserlerden biraz farklı bir kitaptı benim için, daha katmanlı, daha felsefik, duygudan ziyâde rasyonelliğin hüküm sürdüğü bir anlatım söz konusuydu, hayattan ziyâde felsefenin ve edebiyatın odak noktasında olduğu bir kitaptı benim için, yine de hayatı yansıtan aforizmaların daha fazla olmasını dilerdim.

yazarın bu kitabında üzerine düşündüğü bâzı konu ve kavramlara örnek vermek gerekirse; sanat, sanatçı, şiir ve bütünlük, gerçek şiir, edebiyat, sanatta eleştiri, tin, ironi ve paradoks, sanat ve doğa kavramları bence örnek verilmeye uygun olabilir.

bunun yanı sıra edebiyatı ilgilendirdiği gibi edebiyattan bağımsız da düşünülebilecek birkaç konu üzerine fikirle de karşımıza çıkıyor schlegel, kitabımız aforizmalar üzerine odaklanmış olsa da aforizma formundan ziyâde deneme tadı almak da fazlasıyla mümkündü, hem yazıların uzunluğu açısından, hem de konunun ele alınma biçimi bakımından böyle düşünmek de oldukça imkân dâhilinde bence.

sanatçı, sanat, metin, şiir, okur, yapıt- yazar ilgisi, eleştiri, sanatçı için yaratım ve yıkım süreçleri gibi konular üzerine ufuk açıcı bir kitaptı benim için.

okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sanatçı olarak adlandırdığımız kişilerin çoğu, aslında doğanın sanat eserleridir.

şiirde de hemen her bütün yarım, ayrıca her yarım da aslında bütün olmalıdır.

dehayı herkesten talep etmelisin ama onu kimseden beklememelisin. bir kantçı buna dâhiliğin kategorik zorunluluğu derdi.

klasik bir metin hiçbir zaman tümüyle anlaşılır olmamalıdır.
fakat eğitimliler ve kendini eğitenler daima onlardan daha fazla şey öğrenmek istemelilerdir.

övgü anlamında olduğunda bile tek bir analitik kelime, ilk sıcaklığın alevindeki bu en mükemmel witzig/ nüktedan fikrin parlaklığını ânında söndürebilir.


her şeyin mükemmel, iyi ve güzel olması mümkün değildir, çünkü bu en azından şüphe edilecek kadar olağanüstüdür. sıradanlığın aksiyomu: bizim yanımızda ve bizde olan, her yerde olmalıdır, bu yüzden tümüyle doğaldır.

eleştirmen bir okurdur, geviş getiren.
bu yüzden birden fazla mideye sahip olmalıdır.


en gerekli [çünkü]: kişi kendini kısıtlamadığı her yerde, dünya tarafından kısıtlar, böylece bir hizmetçi olur.

felsefe, mantıki güzellik olarak tanımlamak istediğimiz ironinin gerçek vatanıdır.

ironi, paradoksun formudur.
paradoks, hem iyi hem de büyük olan her şeydir.

en mükemmel romanların birçoğu, deha bireylerin tinsel yaşamının bir ansiklopedisi, bir özetidirler.


eğitimli ve kendini yetiştirmiş her insan, kendi içinde bir roman barındırır;
gelgelelim, onu ifade edip yazması gerekli değildir.

eskiler, şiirsel soyutlamanın ustalarıdırlar. modernlerse daha ziyade şiirsel spekülasyonlara sahiptirler.

şiir yalnızca şiir yoluyla eleştirilebilir.

bir şeyin güzel ya da muazzam olması karşısında hayrete düşmek, sanki başka türlüsü mümkünmüş gibi, kabalıktır.

yıpranmış (abgenutzt) olabilen her şey, başlangıçta aynı [şekilde] düz ya da çarpık değil miydi?



kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir eflatun ölüm

1936/ 2011 yılları arasında yaşayan türk şarkıcı ve aynı zamanda oktay sinanoğlu'nun bacısı * esin afşar şarkısı olup aslında behçet aysan tarafından kaleme alınan şiirdir.

sanatçının 1987 yılında yayınlamış olduğu ruhi su'ya türkü adlı albümde yer aldığı bilinmekte iken müziğinin erkan oban imzası taşıdığına dair bilgiler verilmiştir.

gerek sözleri gerekse de müziği ile başlı başına bir müzikâl şölen olduğu görülmektedir.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim
sessiz bir ırmağım geceden
git dersen giderim,
kal dersen kalırım
git dersen kuşlar dönmez,
güz kuşları.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen birşey yok ki
gidip yağmurlara durayım
değişen bir şey yok ki.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip yağmurlara durayım
değişen bir şey yok ki...

söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım
belki de resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun yüreğinde
git dersen giderim.


aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip yağmurlara durayım
değişen bir şey yok ki...



bir eflatun ölüm şiiri
devamını gör...

tarla kuşu (kısa film)

senaryosu nilgün bıyıklı tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen 8 dakikalık kısa film; kadrosunda ise yönetmenin kendisinin yanı sıra, yusuf içen ve aynur akyol gibi isimler rol almış iken film ise 2016 yılında yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

babaannesiyle yaşamını sürdüren yusuf adlı küçük bir çocuğun tarla kuşuna olan sevgisinin yanı sıra, arkadaş grubuna alınmak için verdiği mücadele de konu ediniliyor.

babaannesinin kur'an-ı kerim okuduğunu görmemiz ile film başlıyor, torununu uyandırdıktan sonra küçük çocuk yatağının hemen yanında duran kafesteki tarla kuşu ile ilgileniyor, onu kaybetmemek için kuş sesi çıkarmaya çalışıyor, ona benzerse onu yitirmeyeceğini düşünüyor belki de, küçük kuşa yalnız olduğunu hissettirmek için yapıyor da olabilir.

daha sonra onun okuluna gittiği ve derslerine girdiği görülüyor, teneffüslerde ise top oynayan çocuklara bakıp gıpta ediyor, ayakkabısı kötü durumda olduğu için oyuna alınmadığını hissediyor ve ayakkabılarını ilginç bir şekilde onarma yolunu buluyor.

ayakkabılarındaki değişiklik öğretmeninin dikkatini çekiyor ve öğretmeni nedenini merak ediyor.

daha sonra öğrencisinin gururunu kırmamak ve onu sessizlikle kaybetmemek için öğretmen de bir yol buluyor, bulduğu yol ise insanı etkileyebiliyor.

şimdi ise filmle ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;

konusunun çok derin olduğunu söylemek belki zor ama bazı konularda insanın kendine sorular sormasını sağlayan bir kısa filmdi, sevdiğimiz bir insanı kaybetmemek için neyi ne kadar fedâ etmeliyiz? sorusu bu sorulara bir örnek verilebilir benim için.

tarla kuşu imgesinin filmde yeterince yansıtılamadığını düşünüyorum, evet bir tarla kuşu vardı ama bazı şeyler birbiriyle daha fazla ilintili olmalıydı.

öğretmenin oyunculuğunu etkileyici buldum, öğretmen ayrıca filmin yönetmenidir de ayrıca.

ana fikir ise bence şöyleydi;

birini kaybetmemek için ona benzemeye başlarsan en sonunda senden geriye bir şey kalmayabilir, karşındaki insan seni sevsin diye onun istediği gibi olmak zorunda değilsin, kendin olmaktan hiçbir zaman vazgeçme...

devamını gör...

uyum (kısa film)

senaryosu hasan ali ceylan tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; oyuncu kadrosunda mücahit ekmekçi, yağmur güney, ege çınar ve fatih uslu gibi isimler rol almış iken film ise 2025 yılında yayınlanmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
taşrâdan kente okul hayatı için göç etmiş halil adlı genç bir üniversite öğrencisinin içinde olduğu kültür karmaşası ve hayatındaki bu kırılma noktasına karşı yaşadığı uyum - uyumsuzluk süreci konu ediniliyor.

filmimizin alt metninde ise aslında kimseye benzememenin yarattığı derin yalnızlık duygusu yer alıyor.

genç adamın köyden hacettepe üniversitesi'nde okumak üzere gelişi ile filmimiz başlıyor, çevresine uyum sağlamakta zorlanıyor, herkes gibi olamıyor, diğer hayatlar ve diğer insanların hayatlarındaki tercihleri olağan karşılaması zor olabiliyor, uyum sağlaması kolay olmayacak gibi görünüyor.

yeni edindiği arkadaşları viski içerken o bu durumdan hoşlanmıyor, bir kızın başka bir kız ile sevgili olmasını absürt karşılıyor, hayatın gerçeklerine adapte olmakta güçlük çekiyor ve yadırgadığı her şey onun yalnızlığına sebep oluyor...

bu kısa film bana nedense makas eller filmini hatırlattı, konu açısından benzerlikler taşıdığını düşünüyorum, bence şu açıdan benzerlik taşıyor; herkesten farklıysan kimseye dokunamazsın, makas eller gibi...

eğer farklıysan yabancılık çekersin, kendine, insanlara, dünyaya, hayata ve vâr olan her şeye...

uyum sağlayamamanın bedeli yalnızlık mıdır?

filmimiz bu soru üzerine düşündürüyor.

konu açısından şapkadan tavşan çıkarmasa da üzerine düşünmeye değer bir kısa film olduğu görülmektedir.

" eğer farklıysan yalnızlığa mâhkum oluyordun " diyen aldous huxley haklı mıydı acaba?



edit; film adı düzeltildi.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim