sesinde bir acının izlerini taşır gibi olan leman sam şarkısı; 1992 yılında yayınlamış olduğu ayak sesleri adlı albümde yer almakta iken şarkının sözlerini ise zeynep talu'nun yazdığı bilinmektedir.
bestesinin ise e. maria imzası taşıdığı bilgisi verilmiştir.
inceden bir sızı sarıyor gönlümü
ismini söylemeye dilim varmıyor
sen olmayınca akşamlar içime sinmiyor
olmuş olacak ne varsa umurumda değil
ölüm bile yokluğundan daha ağır gelmiyor
sen olmayınca yaşamak içime sinmiyor.
filmimiz hayalleri yarım kalan 10 yaşlarında küçük bir mevsimlik işçinin dramını konu ediniyor.
küçük çocuk akranlarıyla aynı saatlerde uyanıyor olsa da, akranları okula gitmek için hazırlık yaparken o ise tarlaya gitmek için hazırlanıyor, ailesi bile yarım...
büyükbabası olduğu görülen adamla ve kız kardeşiyle yaşıyor, tabii buna yaşamak denirse.
maddi durumları iyi değil ve gaz lambasının ışığında oturuyor, onun ışığında çay içiyorlar, hayatları sanki baştan beri yarım...
okuma yazma biliyor olsa da okul hayatı iptal, okula giderse yerine çalışacak kimse kalmıyor, dedesi çalışabilir ama o da yaşından dolayı çalışacak durumda değil,
küçük torununun mevsimlik işçi olmasından memnun değil gibi duruyor ama şimdilik başka çareleri de yok gibi görünüyor.
küçük çocuğun bir aracın içinde tarlaya götürüldüğü anları da izliyoruz, mutsuz olduğu her hâlinden belli, pamuk toplamaktan bitap düşmüş nârin bedeni ve ruhu.
benim için duygusal bir kısa filmdi.
çocukların yerinin okul sıraları olduğunu vurgulayan bir kısa film olduğu görülmektedir.
bana düşündürdüğü en önemli şey şu oldu;
hayallerinden uzakta yaşamak yarım yaşamak mıdır, insan hayallerini gerçekleştiremeden yaşadığında yarım mı kalır?
insan hayallerine veda etmek zorunda kaldığında mı büyür dersin?
" geleceği görürler, sonra unuturlar bunu. çünkü gelecek ve şimdi birdir... "
1915/ 2002 yılları arasında yaşayan ve garip akımı kurucu isimlerinden türk şair ve yazar melih cevdet anday imzalı eser; 1981 yılında yayınlanmıştır.
yan yana (kitap) adlı eserinden sonra kendisinin okuduğum son kitabı bu oldu.
açıkçası beni şaşırtan bir kitap oldu, yalnızca şiir kitabı okuyacağımı düşünmüştüm ama şiir formunda olmayan, aforizmaya benzeyen sözler de vardı, hayli felsefik bulduğum bu sözlerden dolayı okuduğuma memnun olduğum bir kitap olduğunu belirtmem mümkün olacaktır.
gılgamış destanı'nın şairin bakış açısına göre yeniden ele alınmasının bir yansıması niteliğinde sayılabilecek bir kitaptı.
ölüm / ölümsüzlük / zaman / zamansızlık / kitabın benim için özeti niteliğinde olan anahtar kelimelerdendi.
ölümsüzlüğe giden yol nedir, var mıdır, mümkün olabilir mi, sorularını akıllara getiren bir yapıda olan şiirler, yazılardı.
başlangıç, son, geçmiş, şimdi ve gelecek, gerçeklik ve gerçek dışı, acı çekmek, zaman, bütün zamanları yaşamış gibi hissetmek, ölümsüzlüğü aramak, rüyalar, değişim ve yansıma, kitabı özetlemeyi mümkün kılacak temalar arasındaydı.
melih cevdet anday bize bu kitabında salt bir şair değil, aynı zamanda felsefeden beslenen bir âlim olduğunu da hissettiriyor, " doğum mu öncedir?
ölüm mü? " dizesinde olduğu gibi.
" gerçeğe dokunur gibi oldum " sözü de bence oldukça farklı ve düşündürücüydü.
seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
geleceği onaramıyorum.
ama gerçekdışıydı sabah,
doğallığını yitirmiş bir ölüm gibi.
hem yaşıyordum, hem yaşamıyordum.
kutsa onu, hiç bir şey deme
insan öğrenmek için yaşar.
1984 doğumlu japon keman sanatçısı;
20 yaşında geçirdiği trafik kazası sonucu kolunun birini kaybetmiş ve yaşadığı bütün zorluklara rağmen umudunu yitirmemiş ve keman virtüözü olma yolunda emin adımlarla yürümekten vazgeçmemiştir.
protez kolu sayesinde kemanını çalmaya devam etmiş ve engellerin aşılabileceğini göstermiştir.
manami bizlere umudun, azmin, mücadelenin önemini hatırlatmaya devam edecektir.
bu trafik kazasında yaşadığı kaybın onu sınırlandırmasına izin vermemiş ve hayallerinin peşinden gitmiştir.
senaryosu nehir uzun tarafından yazılan ve mehmet emin ulutaş tarafından yönetilen 12 dakikalık kısa film; 2025 yapımlı olduğu bilgisi verilmiş olsa da bu yıl yayınlanan filmde ismail can yavuz ve nehir uzun yani senaristin kendisi rol almıştır.
bir otogarda, sevdiği kızın gelmesini bekleyen gencin ve sevgilisinin bu süre zarfında başına gelenleri trajik bir sonla aktarıyor.
erdem adlı genç duru adlı sevdiğini otogarda beklemektedir ve genç kız otobüsten iner inmez çok özlediği sevgilisine sarılır, uzak mesafe ilişkisi yaşadıkları görülmektedir.
birlikte deniz kenarına gider, evde film izler, mutfakta güzel şeyler pişirir ya da hazırlarlar, tek istedikleri bu kısıtlı sürede zamanı en iyi şekilde değerlendirebilmek ve sevgilerini yaşamaktır.
sayılı gün çabuk geçer ve genç kızın gitme vakti gelip çatar, ayrılık vakti gelmiştir, bir daha ne zaman görebileceklerdir birbirlerini, görebilecekler midir?
sonrasında çok garip bir şey olur ve filmimiz ters köşe etmeye devam eder, bütün bu yaşananlar gerçek miydi yoksa bir rüya mıydı, orası belli değil...
genç adam bütün bunları hatırladı mı, hatırlamak ve yeniden yaşamak için mi otogara geldi, gibi sorular üzerine düşündüren bir yanı vardı.
son zamanlarda izlediğim en etkileyici kısa filmlerdendi, konusunu farklı buldum, sinematografik açıdan bazı sahneleri iyiydi, manzara ve açılar güzeldi.
ana fikir ise bence şuydu;
zaman azdır ya da çoktur, bu belli değildir, her ânı sevdiklerinle dolu dolu geçirmekten başka çare yoktur, giden zaman ve giden insanın telafisi yoktur, olmayacaktır...
sevdiklerin bir gün var bir gün yoktur,
onların değerini yaşarken bilmelisin çünkü mezar taşları ses duymuyor...
bazen hatırlamak için her şeyin bittiği yere geri dönersin, tekrarı olmayanı hatırlamak ne zordur...
otogarlar ya da havalimanları insanların kavuştuğu yerler midir yoksa ayrıldıkları yer midir?
langston hughes okuduğum her şiir kitabında benzer temaları işliyor gibi olsa da yine de insanın ruhunu bir yerden yakalıyor,
insanın kendisinden bir şeyler bulabileceği bir içtenlikle yazıyor.
okuduğum diğer kitaplarındaki şiirlerinde de yaşadığı ırkçılıklara dair bazı şiirsel örnekler vermişti ve bu kitabı için de aynı durum geçerli, siyâhi olmanın bütün hayatını etkilemesi, yoksulluk, her daim yoksul olmak, adalet ve eşitlik arayışı, insan gibi değer görmemenin mücadelesini verme gibi konular üzerine şiirleri yer alıyor sıklıkla.
bunun yanı sıra duygularını açtığı, içini döktüğü şiirleri de yer alıyor, anıların artık silikleşmiş olması, değer verdiğin kişinin umrunda olmamak, yüreğinin paramparça oluşu ve rüyalarını dahi unutmak gibi durumları yansıtan şiirler de karşımıza çıkıyor.
bazı dizeler üzerine konuşmak gerekirse;
ağlayıp inlemek gerekirmiş,
cennete gitmek istersen dizesi bence etkileyiciydi, acı çekmeden, bedel ödemeden hiçbir şeye erişemezsin, anlamı taşır gibiydi.
bir düşü yitirmek,
her şey değişiyor demek dizesi de etkili dizelerdendi.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
şu sıla özlemine
can dayanmıyor tanrım
sırf ağlamamak için
kahkahayı basarım.
hatırlarız giremediğimiz işi
bize verilmeyen
verilmeyecek olan işi
sırf derimiz kara diye.
şuracıkta durmuşuz
cehennemin ucunda
harlem'de bakıyoruz dünyaya.
şaşkınız elden ne gelir
hatırladıklarımız karşısında?
1933/ 2015 yılları arasında yaşamış, türk edebiyatının en önemli şairlerinden biri olmasıyla birlikte şairliğinin yanı sıra farklı alanlarda da etkin olarak rol almış, avukat ve öğretmen kimliklerine de sahiptir.
geride çok sayıda eser bırakmış olmasının yanı sıra şiirleri şarkı olarak da bestelenmiştir, bunlardan bazıları deli kızın türküsü olarak örnek verilebilir.
senaryosu yalçın çifçi tarafından yazılmış ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; zeynep ibar ve hakan bostancı gibi isimler rol almış iken 2013 yılında yayınlanmıştır.
birbirini çok sevdiği görülen ve hayallerinde birbirlerine yer veren iki âşığın bir sonbahar günü nedensizce ayrılan yollarını, geride kalanın bu duyguyla yaşama biçimi konu ediniliyor.
birbirlerine gerçekten de âşık gibi bakan iki sevgilinin bir sonbahar günü bankta oturdukları ve birlikte bir hayat düşledikleri, birbirlerini çok sevdikleri görülüyor,
bir insana duyduğumuz sevgi belki de hayallerimizde ona ne kadar yer verdiğimizle ölçülür, hayallerinde yoksa gerçeğinde de yoktur.
derken iki küçük çocuk misâli saklambaç oynamaya başladıkları görülüyor, genç adam saymaya başlarken sevdalısı genç kız ansızın yok oluyor, tıpkı bir hayal gibi...
onu her yerde arasa da bulamıyor ve acı çektiği görülüyor, aradan bir süre geçtiği de anlaşılıyor yüzündeki yılgın ifadeden.
diyalog olmasa da vermek istediği mesajı verebilen bir kısa filmdi;
konusunu sıradan bulsam da hayaller ve hayal kurduğun kişinin yokluğu üzerine düşündüren bir kısa film oldu,
ana fikir belki de şuydu;
sevdiğin insanla hayal kurmak dünyanın en güzel şeyi olabilir belki ama onun her daim senin yanında olmasını sağlayamaz, garanti edemezsin, her şey aniden başladığı gibi aniden bitebilir iken aşklar da bundan nasibini alır bazen.
hayallerin bir insanın varlığı etrafında şekillenirse o insan yok olduğunda hayallerin de, sen de boşluğa düşersin, bu yüzden hayallerinin merkezine başta kendini koymalısın.
çünkü hayatındaki herkes gidebilir ama sen kalırsın...
1943/ 1985 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar ve öğretmen abdülkadir bulut imzalı eser; şiir türünde yer almakta iken 1983 yılında yayınlanmıştır.
şair abdülkadir bulut'un ise bir minibüsten düştükten sonra geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybettiği bilinmektedir.
abdülkadir bulut...
şairin okuduğum ilk kitabı bu oldu,
belki diğer kitaplarını da okurum.
dünyanın hüzünlü ve keskin bir yer olduğunu hissettiren şiirlerdi benim için,
hem umut aşılayan hem de insanın içini buruk hissettiren, çok ağlasan bile gözyaşları da çiçek açar demek isteyen...
kendi kişisel duygularını yansıtıyor olsa da herkese ayna tutacak şiirleri de yer alıyor, kendini görmüş gibi oluyorsun bazı dizelerde.
şair bence ne yaşarsan yaşa ama her şeye rağmen umut etmekten vazgeçme der gibi yazıyor, bitti dediğin yerde başka bir başlangıç saklıdır, sen hayatta olduğun müddetçe bitmez hissi veren şiirler olduğunu kendi adıma söylemem mümkün olacaktır.
en dikkatimi çeken dize;
demek ki diyorum kendi kendime,
asıl katlanmam gereken şeyler;
henüz yaklaşmadı ufkuma dizesi oldu.
düşündüren bir dizeydi.
seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.
imrenilecek çok şey var
ağaçların nasıl çiçek açtığı
suların dağların altından
nasıl parçalanarak çıktığı
ama en güzeli gene de
bir şeyler için ölenlerin
kavgalarındaki güzellik.
başrolde oynayan mehmet emin toprak ise nuri bilge ceylan'ın yeğeni olmakla birlikte, filmin çekildiği sene geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.
birbirine uzaklaşmış iki kuzenin bir araya gelmeleri sonucu hayatlarında meydana gelen değişimler, uzaklıklar, aşılmaz duvarlar, yabancılıklar konu edinilmektedir.
köylü ve kentli arasındaki zihniyet farkını birbirine yabancılaşan iki kuzen arasındaki gerilim ile anlatır nuri bilge ceylan;
birisi anlam arayan, diğeri ise anlamsızlıklar içinde boğuşan iki kuzen üzerinden uzaklık kavramını sorgulatır.
mahmut kırklı yaşlarında olan bir fotoğrafçıdır, evlenip boşanmıştır, kuzenine göre daha aydındır, kendini daha medenî görür, kuzenini ise köyden gelme olduğu için hor gördüğünü hissettirir.
yusuf yirmili yaşlarının sonlarında gözüken bir delikanlıdır ve çalıştığı iş yerinde toplu işten çıkarılanlar arasındadır,
gemilerde çalışma hayali kurarak kente gelir, kuzeninin yanında kalmaya başlar.
aralarında kapanmaz bir boşluk, aşılmaz duvarlar, uzaklıklar vardır, geldiği ilk gün iyi anlaşır gibi olsalar da birkaç gün içinde muhabbetleri gergin bir hâl alacaktır, mahmut kuzeninin gelmesiyle özgürlüğünün kısıtlandığını hissedecek, bir iş bulamayan bu adamdan kurtulmak isteyecektir zamanla.
mahmut nihilist bir imaj çizerken, yusuf ise anlam arayışında ve vâr olma çabası içindedir, belki de bu uzaklık bundan dolayıdır.
yusuf mahmut'tan kendisine iş bulması için yardım ister, mahmut ise onun taşradan gelip de hazıra konmak istediğini söyleyerek onu suçlar, kırar, tek istediği evinden, yani dünyasından artık gitmesidir...
filmin sonunda ise kuzenine kötü davrandığını anlayan mahmut pişman olmuştur ama artık pişman olmanın bir anlamının kalmamıştır.
film hakkında kişisel fikirlerime geçmem gerekirse,
yalnızlık, yabancılaşma, hiçlik ve vârolma çabası, uzaklık gibi konular üzerine düşündüren bir filmdi.
benim için bazı noktalarda duygusal bir filmdi, oyunculuklar olağanüstü değildi ama gerçekçiydi.
ana fikir belki de şuydu;
uzaklıklar senin zihnindedir ancak, birbirini anlamak o kadar da zor değildir, zorlaştıran da bizzat insanın kendisidir, insan isterse uzaklıkları aşar ama aşmadan yaşar...
mahmut yusuf'a gitmesi için kötü davranır, tartışırlar ve yusuf köyüne dönmeye karar verir, yatağını toparlamış, yorganını döşeğini katlayıp gitmiştir...
en çok üzüldüğüm sahne buydu, karşındaki insanın dünyasında sana yer olmadığı için sessizce onun dünyasından gitmek...
hem de hiçbir şey söylemeden...
1974 doğumlu fin yazar olarak tanınır;
yazar olmasının yanı sıra senaryo yazarlığı eğitimi aldığı ve edebiyatın farklı türlerinde metinler kaleme aldığı bilinmektedir.
türkçe'ye çevrilen kitapları da bulunmakta iken kitapları ödül de almıştır.
bir gün market dönüşünde kırık adını verdiği köpeğini ölü bulan otuzlu yaşlarında genç bir doktorun yas sürecini ve en bağlı olduğu canlıyı yitirmesi sonucu girdiği bunalımı konu ediniyor.
genç doktor işini severek yapan, hastalarına karşı nâzik, belki de köpeğini yitirdikten sonra sigaraya başlayan, bu ölümden ummadığı kadar etkilenen, yitirmenin verdiği şaşkınlığı derinden yaşayan bir insandır.
bir gün market dönüşünde ellerinde poşetler ile eve girdiği sırada bahçede köpeğinin öldüğünü görür, ne yapacağını bilemez, şaşkın ve acı çekmektedir.
bu kadar derinden bağlı olduğu bir canlıyı kendi elleriyle toprağa vermek zor geleceği için bir barınak arayışına girer, adresi tarif edilen barınağın yerinde yeller esmekte iken daha sonra bulduğu barınak ise hayvan definleriyle ilgilenmediklerini söyleyerek talebini reddederler.
ölümle bu kadar iç içe olan bir meslekten olsa da bağlı olduğu canlı söz konusu olduğunda soğukkanlılığını yitirir gibi olur,
bağ kurmak böyle bir şeydir, der gibidir, bağ kurmadığın insanların, canlıların ölümü seni etkilemez ama bağ kurduğun, sevdiğin bir insanın, canlının yok oluşu seni darmaduman edebilir.
rüyasında bir mezar görür ve mezarda yatan kendisine benzemektedir, galiba kendisidir,
sevdiğin birini kaybedip onu toprağa vermek belki de insanın kendi ölümünden daha acıdır, bu sahne bunu hatırlatmaktadır.
insanın sevdiği bir varlığı kaybettikten sonra ne yapacağını bilememesi durumunu hissettiren bir kısa filmdi.
konusunu çok derin bulmasam da düşündüren yanları yok değildi, özellikle de mezar sahnesinin düşündürdükleri için yazılmaya değerdi.
yahya ozan çalışkan tarafından yönetilen kısa film ve aynı zamanda bir belgesel; 2018 yapımlı olan film birincilik ödülü de almıştır.
bir cüce olan gülizar'ın yaşamını ve hayatta kalma mücadelesini, "farklı" olanın toplumdaki karşılığını, tek başına hayatta vâr olma çabasını konu ediniyor.
gülizar anne ve baba sevgisi nedir bilmemiş, akrabaları tarafından büyütülmüş ve onlar da dünyadan bir bir göçüp gitmişler.
inci boncuk, tesbih, örtü ve eşya satarak geçimini sağlıyor gülizar, fiziksel görünümü farklı olduğu için hayatla mücadelesi hep daha çetin, daha zor olmuş,
arkadaşları önemli mevkilere gelirken kendisi hayallerine veda etmek zorunda kalmış.
onunla evlenmek isteyenler olmuş, yakınları onaylamamış, evlenmemiş onlar istemediği için, hep kendi hayatından ferâgat etmiş, hep başkaları için yaşamış, öyle yaşamak zorunda kalmış, belki de dış görünüşü sesini yükseltmesine izin vermemiştir...
küçük bir köşede eşya satarak, kimseye el açmadan yaşamanın derdinde sadece,
çocukluğunda az sevilmiş olmanın kırgınlığı hiç geçmemiş gibi duruyor gözlerinden.
acaba evlenseydim, çocuklarım olsaydı nasıl olurdu diye düşünüyor filmin sonlarına doğru, başkaları için yaşamış olmanın bedelini yalnızlıkla ve pişmanlıklarıyla ödüyor gülizar...
komşuları ve ziyaretçileri, yöre halkı tarafından seviliyor olsa da kendi hayatını istediği şekilde yaşayamamış olmanın pişmanlığı geçmiyor olmalı..
her şeye rağmen gülümseyen, hayatla mücadelesi devam eden, kırgın bir insanın yaşamının bizlere trajik bir biçimde yansıdığı, izlenesi bir kısa film, belgeseldi.
" bazı insanlar öyledir,
istedikleri için ölürler. "
1955 doğumlu türk şair ve yazar murathan mungan imzalı 108 sayfalık eser; öykü türünde yer almakta iken 2011 yılında metis yayınları tarafından yayınlanmıştır.
murathan mungan mâlumumuz büyük bir sanatçı, şair, yazar, şarkı sözü yazarı, on parmağında on marifet ender insanlardan, onun sanatsal açıdan en çok hangi yönünü seviyorum bilmem, yazdığı şarkı sözlerinin, şiirlerinin, kitaplarının, hepsinin yeri ayrıdır, seç beğen al.
bu kitabında ise yine yapmıştır yapacağını,
neşterden farksız olduğunu düşündüğüm ruhunu yine gözler önüne sermiştir.
kitabımızda çok fazla öykü var, sayıca fazla ama birkaç istisna hâricinde neredeyse hepsi 1'er sayfadan oluşuyor.
hayatın kibrit çöpleri gibi bir anda parlayıp sönen anlarını kendine özgü bir lisan ile yansıtmaktadır her öyküsünde,
olaydan ziyâde durumlar ön planda gibidir,
zaten durum dediğimiz şey de olaylardan geriye kalanlar değil midir?
bazı öykülerde karakterin ismi verilmiş iken bazılarında ise isim bile yok, isim vermemesinin nedeninin şu olduğunu düşünüyorum, o hepimiz olabiliriz, ben, sen, o, biz, siz, onlar, onda kendini bulasın diye isim vermedim, der gibidir.
ters köşe eden, şaşırtan, güldüren, mıh gibi çakılan, şimşek gibi çakan, sürükleyici öykülerdi benim için, kimisinde aldatılmış bir kadın, kimisinde kendi isteğiyle ölebilen bir insan, kimisinde intihar eden bir kadın, kimisinde ise hayat kurtaran bir doktor, kimi öyküde ise yıllar sonra bir araya gelen iki arkadaş, satır aralarından gülümsüyor bize.
kibrit çöpleri'nin alevi niteliğinde, gündelik hayatın üzerinde durulmayan ama iz bırakan, farkına geç varılan anlarından kesitler tadında öykülerdi.
okurken seçtiğim bazı sözleri bırakarak burada bir son veriyorum.
göze az görünenler, hızla çabuk kaybedilirler.
bunu onunla konuşmanın hiçbir olanağı yoktu artık; yaşıyor ya da ölmüş olmakla ilgili bir şey değildi. bazı şeyleri bazı insanlarla konuşmanın hiçbir olanağının kalmadığı durumlar vardır. bu da onlardan biriydi. ölümün güçlendirdiğine karşı, bir tür merhametle susarsınız.
bazı insanlar öyledir, istedikleri için ölürler.
onca şeyi unutuyordu insan, bazı şeyler hep dün olarak duruyordu insanın içinde.
dünyada en zor şeylerden biri, iyilikle baş etmektir.
öldüğünü duyduğumda çok üzüldüm. ummadığım kadar çok...
hiçliğe inanmak istiyorum, hiçliğin varlığına. benim için cennet o. artık hiçbir şeyin olmaması. hikâyesizlik.
şimdi zamana katlanmayı öğreniyoruz, dedi. “bak, bu eskiden bilmediğimiz bir şeydi.”
birçok erkek, günün birinde annesinin elbisesini birkaç dakikalığına da olsa giymek ister.
dünyanın bütün sıkıcılığında her şeyin çok eski, çok arkaik, çok zor ve çok kolay olması gerçeği vardı.
senaryosu eren mete tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; meltem bozatlı, güldeniz eryiğit mete gibi isimler rol almış ve 2025 yılının son günlerinde yayınlanmıştır.
bir antika pazarını keşfe çıkan genç bir kadının satın aldığı fincanı kullanmaya başladıktan sonra hayatında meydana gelen değişimi konu ediniyor.
genç kadın oldukça mutlu bir şekilde eski eşyaları, yıllanmış kitapları, zamana kafa tutan eşyaları inceleyerek geziyor, nostalji duygusunu diri tutmak adına keşfe çıktığı da düşünülebilir gibi duruyor.
derken bir kahve fincanında karar kılıyor, onu satın aldıktan sonra evine döndüğü görülüyor, kahvesini demliyor ve başına geleceklerden habersiz kahvesini antika pazarından aldığı fincanına dolduruyor.
ilk yudumu almasıyla neye uğradığını şaşırıyor ve onu korkunç bir sürpriz bekliyor.
son derece sıradan bir kısa filmdi ama düşündürdüğü şeylerden dolayı üzerine yazmaya değer gibi durdu.
filmin ana fikri bence şuydu;
ikinci el bir şeyi satın alabilirsin ama ilk sahibi sen olmadığın için ondan pek hayır görmeyebilirsin, verim alamayabilirsin.
eşya açısından bakılabileceği gibi insanlar veya ilişkiler üzerinden de ele alınabilir,
uzun zamandır tanıdığın insan senin için değerli iken, yeni tanıdığın biri sende çok iz bırakmamış ya da bırakamayacak olabilir.
hiçbiri ilk aşkın kadar mutlu etmeyebilir,
eski olanın yerini hiç kimse tutmuyor olabilir, senin ruhunu en iyi bilen kişinin yerini kimse tutmaz.
bana düşündürdüğü en önemli şey buydu.
eski olan her daim daha değerlidir,
unutulmuş olsa bile..
senaryosu birden fazla isim tarafından kaleme alınmış ve ali bilgin, deniz çelebi dikilitaş tarafından yönetilen türk dizisi; 2020/ 2021 yılları arasında yayınlanmış ve 1 sezon sürmüştür.
yıllar sonra babasının peşine düşen ve para puldan ziyâde bir cevap arayan dicle karakterinin babasını bulma mücadelesinin yanı sıra, adım attığı ajanstaki yaşadıkları da konu edinilir.
babası yeniden evlenmiş ve başka bir hayat kurmuştur, ego adlı yetenek ajansında görev almaktadır, birkaç menajer daha vardır çalışan.
dicle'nin para için onu bulduğunu sandığı için kızın gururunu kırar ve onu hayatında istemez, dicle onun için bir vicdan azabı kaynağıdır belki de, pişmanlıktır, ona baktıkça eski hayatını hatırlıyor bile olabilir.
dicle'nin aşık olmasıyla, ajansa gelen gerçek ünlülerin ve menajerlerin türlü entrikalarıyla dizi devam eder, diziye her bölümde farklı bir ünlü konuk olmaktadır, ünlülerin gelmesiyle dizi daha da ilgi çekici bir hâl almaktadır.
bütün bölümlere vâkıf olmasam da karakterleri ve ana hatlarını bildiğim bir diziydi.
genç bir kızın vâr olma çabası ve hayallerinin peşinden gitme mücadelesi anlatılıyor denilebilir.
konusu sıradan gibi olsa da oyunculuklar bence samimiydi.
bu dizinin bendeki karşılığı şu;
hayallerinden asla vazgeçme, hayallerini gerçekleştirmek için kimseye ihtiyacın yok, sen sana yetersin, hayallerine sıkıca sarıl...
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.