1.
son tanımları
2.
dilenci (kısa film)
isim olarak kim tarafından hazırlandığına ve senaryo bilgisine ulaşılamamış olsa da, gökkuşağı masalları adlı youtube kanalı tarafından yayınlanan kısa animasyon film; 2025 yılının kasım ayında yayınlanmıştır.

yağmurlu bir günde dilencilik yapan küçücük bir çocuğun iyi kalpli biri tarafından kurtarılmasını anlatıyor.
tamircilik yapan bir adamın küçük çocuğu yaşadığı bu zor hayattan kurtarmak istediği görülüyor, belki de ona bakınca onun yüzünde kendi çocuğunu görmüştü, bu yüzden dilencilik yapmasına gönlü el vermemişti...
küçük çocuğu artık kendi himâyesine alır, ona sıcak bir yuva ve aş verir, kim bilir en son ne zaman sıcak bir yemek yemiştir?
daha sonra ise küçük çocuğun eğitim hayatının başlamasına olanak sağlar ve filmin sonlarına doğru yaklaşılır.
bazen en çok iz bırakan davranışın, yardımseverlik ve merhamet olduğunu hatırlatan bir kısa filmdi benim için.
belki sıradan bir konusu vardı, şaşırtıcı bir yanı yoktu ama hayata dair birkaç şey hatırlattı.
hayatının en zor gününde yanında olan insanı asla unutamazsın.
bir insanın hayatını olumlu yönde değiştirebilmek bazen işte bu kadar kolaydır, yeter ki iyilik yapmaktan, iyilikten, yardım etmekten, merhametimizden vazgeçmeyelim...

yağmurlu bir günde dilencilik yapan küçücük bir çocuğun iyi kalpli biri tarafından kurtarılmasını anlatıyor.
tamircilik yapan bir adamın küçük çocuğu yaşadığı bu zor hayattan kurtarmak istediği görülüyor, belki de ona bakınca onun yüzünde kendi çocuğunu görmüştü, bu yüzden dilencilik yapmasına gönlü el vermemişti...
küçük çocuğu artık kendi himâyesine alır, ona sıcak bir yuva ve aş verir, kim bilir en son ne zaman sıcak bir yemek yemiştir?
daha sonra ise küçük çocuğun eğitim hayatının başlamasına olanak sağlar ve filmin sonlarına doğru yaklaşılır.
bazen en çok iz bırakan davranışın, yardımseverlik ve merhamet olduğunu hatırlatan bir kısa filmdi benim için.
belki sıradan bir konusu vardı, şaşırtıcı bir yanı yoktu ama hayata dair birkaç şey hatırlattı.
hayatının en zor gününde yanında olan insanı asla unutamazsın.
bir insanın hayatını olumlu yönde değiştirebilmek bazen işte bu kadar kolaydır, yeter ki iyilik yapmaktan, iyilikten, yardım etmekten, merhametimizden vazgeçmeyelim...
devamını gör...
4.
constantine
5.
olmayalı (kitap)
" ne kadar oldu, olmayalı? "
30 ekim 1996
1948/ 2020 yılları arasında yaşayan kıymetli felsefeci, yazar, şair ve akademisyen oruç aruoba imzalı 160 sayfalık eser; muhteviyatı çokanlamlılıklar, kişinin yaşamının anlamı, felsefe üzerine birkaç not olmak üzere 3 bölüme ayrılan kitabımız 2003 yılında raflarda yerini almıştır.
oruç aruoba okumak çok güzel, o artık hayatta olmasa bile onunla aynı devirde yaşamış olmak da keza öyle, sevenleri olarak bıraktığı eserlerin bekçisi olmaya devam edeceğiz.
kitabımız mesnevi'den bir alıntı ile başlar iken yazar daha sonra soruyor,
" ne kadar oldu olmayalı? " bu söz bana şunu düşündürüyor, her olmuşluk içerisinde başka bir olmamışlığı barındırır, dünyada hiç kimse aynı anda mutlu olamaz ve birinin mutluluğu mutlaka bir başkasının mutsuzluğudur, üzerine düşünmeye değer bir soru, dize olduğu görülüyor.
ilerleyen şiirlerde ise olmuşluk, olmamışlık, farkına varma, anımsama, çoğalmak, azalmak, kurulanlar ve yıkılanlar, unutmayacak olmak, anlamlar vb. kavramlar üzerine düşündüren, etkileyen şiirler yer alıyor.
kişinin yaşamının anlamı adlı ikinci bölüme geçelim;
insanın anlam arayışı, anlamın bulunması, bulunamaması, anlamın başka bir insanın varlığında aranması, anlamın yokluğu, anlam aramanın anlamı, kişinin anlam bulmasına yönelik çabaları, anlamın varlıkla ve felsefeyle ilgisi, ölümün anlama etkisi, insanın anlam için yaşaması, bu bölümün temalarındandı denebilir, denilebilir.
benim için kitabın en etkileyici bölümü bu bölümdür diyebilirim, diğer bölümlerden daha sarsıcı, daha ufuk açıcı, daha düşündürücü, daha etkili bulduğum bir bölüm olarak kalacaktır şüphesiz.
son bölüm olan felsefe üzerine birkaç not bölümünde ise felsefeyi anlamanın imkânsızlığı karşımıza çıkıyor, felsefenin anlaşılamayacak bir alan, mefhum olması üzerine düşündüren sözler yer alıyor,
felsefenin hayata etkisi üzerine kısa yazıların yer aldığı da söylenebilir.
oruç aruoba bir şairden çok felsefeci olduğu için ele aldığı konuları, yansıtmak istediği duyguları da ekseriyetle felsefik bir düzlemde aktarıyor bize.
seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bitiriyorum.
sâhi "ne kadar oldu, olmayalı?"

dipnot; bazı eklerde yazım yanlışı var gibi gözükebilir ama bu benden kaynaklı bir durum değil, yazarın yazım kurallarına sâdık kalınmıştır.
farkına varın
farkımın.
"gün olur bizi de yâr
anar da belli olmaz "
anımsayacağım. tek tek. bir bir.
nasıldı. anacağım. hep, unutulacak.
unutacak. ama, anımsayacağım.
hiç, unutmayacağım.
yoklama. yoklar.
artık.
düşersin -ama gitmezsin
- zaten hiç ermemişsindir.
kişinin yaşamının anlamı her zaman 'yanında' değildir -'uzaklaşır' bazen...
yaşamının anlamı 'uzağında'yken, kişi,
bunu kendine unutturacak 'meşgale'ler bulur : çünkü yaşamının anlamının 'uzak' olduğu bilincini sürekli canlı tutmak, dayanılmazdır.
yaşam hep 'burada' yaşanır - kişi nerede olursa olsun, hep 'biryerde'dir; ama, yaşamının anlamı pek ender durumlarda 'orada' bulunur, çok kısa anlar için 'oraya' gelir.
gelip-giden bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin.
ancak kendi kurabileceği birşeydir, kişinin yaşamının anlamı.
kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır.
kişinin yaşamının anlamı, dökülür gider; ona, yalnızca, nasıl dökülüp gittiğinin bilgisini bırakarak -kişinin yaşamının anlamı, kişiyi bırakarak, dökülüp gider - ona bilgisini bırakarak, dökülür, gider, anlamı, yaşamının, kişinin.
yaşamının anlamı, ancak, kişi, bir an durup, "ne istiyorum ki? ... " diye sorabildiğinde, biçimlenmeğe başlar.
kişi, yaşamının anlamını, ancak onu bulamayacak duruma geldiğini hissettiği zaman, arayabilir - ve, belki, bulabilir.
daha önce hiç görmediği birşey görür kişi, anlamını, görünce, yaşamının...
yaşam, ölüm yerine
-onun yokluğunda- yaşanandır.
ölümünü yaşayamayacaktır, kişi.
kişinin yaşamının anlamı hep parçalanmalar ile bütünlenmeler arasında oluşur -
yaşamının anlamıyla ilgili kesinlikle bilebileceğin tek şey, yaşamının anlamıyla ilgili hiçbirşeyi kesinlikle bilemeyeceğindir.
yaşamının anlamı,
onu hep aradığın yerdedir.
yaşamının anlamı,
onu hiç bulamadığın yerdedir.
yaşamının anlamı, onu hep arayıp hiç bulamadığın yerdedir.
hep öteki kişiler ile birlikteyken oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin...
- ancak ölümünü de barındıran birşey olabilir, anlamı, yaşamının, kişinin ...
çünkü, yaşamının anlamı, kişinin, ancak ilişkilerinde bulunabilir, kişinin bütün yaşamı, zaten, ilişkileridir.
kişi yaşamının anlamında yanılamaz.
kişi yaşamının anlamını anlayamaz -- anlayamadığındır, anlamı, yaşamının ...
felsefe, hiç anlaşılamayacağından dolayı, hep kavranabilir kılınmağa çalışılandır.
felsefe, anlaşılamayan kavranabilirliktir.
felsefe, anlaşılabilir kavrayamamadır.
felsefe, kavranamayan anlamdır.
felsefe, henüz -şimdi, burada- olmayan birşeye yönelir belki, hiçbirzaman, hiçbiryerde olmamış birşeydir bu;
hatta (herhalde) hiçbirzaman
ve hiçbiryerde olmayacak bir şey...
30 ekim 1996
1948/ 2020 yılları arasında yaşayan kıymetli felsefeci, yazar, şair ve akademisyen oruç aruoba imzalı 160 sayfalık eser; muhteviyatı çokanlamlılıklar, kişinin yaşamının anlamı, felsefe üzerine birkaç not olmak üzere 3 bölüme ayrılan kitabımız 2003 yılında raflarda yerini almıştır.
oruç aruoba okumak çok güzel, o artık hayatta olmasa bile onunla aynı devirde yaşamış olmak da keza öyle, sevenleri olarak bıraktığı eserlerin bekçisi olmaya devam edeceğiz.
kitabımız mesnevi'den bir alıntı ile başlar iken yazar daha sonra soruyor,
" ne kadar oldu olmayalı? " bu söz bana şunu düşündürüyor, her olmuşluk içerisinde başka bir olmamışlığı barındırır, dünyada hiç kimse aynı anda mutlu olamaz ve birinin mutluluğu mutlaka bir başkasının mutsuzluğudur, üzerine düşünmeye değer bir soru, dize olduğu görülüyor.
ilerleyen şiirlerde ise olmuşluk, olmamışlık, farkına varma, anımsama, çoğalmak, azalmak, kurulanlar ve yıkılanlar, unutmayacak olmak, anlamlar vb. kavramlar üzerine düşündüren, etkileyen şiirler yer alıyor.
kişinin yaşamının anlamı adlı ikinci bölüme geçelim;
insanın anlam arayışı, anlamın bulunması, bulunamaması, anlamın başka bir insanın varlığında aranması, anlamın yokluğu, anlam aramanın anlamı, kişinin anlam bulmasına yönelik çabaları, anlamın varlıkla ve felsefeyle ilgisi, ölümün anlama etkisi, insanın anlam için yaşaması, bu bölümün temalarındandı denebilir, denilebilir.
benim için kitabın en etkileyici bölümü bu bölümdür diyebilirim, diğer bölümlerden daha sarsıcı, daha ufuk açıcı, daha düşündürücü, daha etkili bulduğum bir bölüm olarak kalacaktır şüphesiz.
son bölüm olan felsefe üzerine birkaç not bölümünde ise felsefeyi anlamanın imkânsızlığı karşımıza çıkıyor, felsefenin anlaşılamayacak bir alan, mefhum olması üzerine düşündüren sözler yer alıyor,
felsefenin hayata etkisi üzerine kısa yazıların yer aldığı da söylenebilir.
oruç aruoba bir şairden çok felsefeci olduğu için ele aldığı konuları, yansıtmak istediği duyguları da ekseriyetle felsefik bir düzlemde aktarıyor bize.
seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bitiriyorum.
sâhi "ne kadar oldu, olmayalı?"

dipnot; bazı eklerde yazım yanlışı var gibi gözükebilir ama bu benden kaynaklı bir durum değil, yazarın yazım kurallarına sâdık kalınmıştır.
farkına varın
farkımın.
"gün olur bizi de yâr
anar da belli olmaz "
anımsayacağım. tek tek. bir bir.
nasıldı. anacağım. hep, unutulacak.
unutacak. ama, anımsayacağım.
hiç, unutmayacağım.
yoklama. yoklar.
artık.
düşersin -ama gitmezsin
- zaten hiç ermemişsindir.
kişinin yaşamının anlamı her zaman 'yanında' değildir -'uzaklaşır' bazen...
yaşamının anlamı 'uzağında'yken, kişi,
bunu kendine unutturacak 'meşgale'ler bulur : çünkü yaşamının anlamının 'uzak' olduğu bilincini sürekli canlı tutmak, dayanılmazdır.
yaşam hep 'burada' yaşanır - kişi nerede olursa olsun, hep 'biryerde'dir; ama, yaşamının anlamı pek ender durumlarda 'orada' bulunur, çok kısa anlar için 'oraya' gelir.
gelip-giden bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin.
ancak kendi kurabileceği birşeydir, kişinin yaşamının anlamı.
kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır.
kişinin yaşamının anlamı, dökülür gider; ona, yalnızca, nasıl dökülüp gittiğinin bilgisini bırakarak -kişinin yaşamının anlamı, kişiyi bırakarak, dökülüp gider - ona bilgisini bırakarak, dökülür, gider, anlamı, yaşamının, kişinin.
yaşamının anlamı, ancak, kişi, bir an durup, "ne istiyorum ki? ... " diye sorabildiğinde, biçimlenmeğe başlar.
kişi, yaşamının anlamını, ancak onu bulamayacak duruma geldiğini hissettiği zaman, arayabilir - ve, belki, bulabilir.
daha önce hiç görmediği birşey görür kişi, anlamını, görünce, yaşamının...
yaşam, ölüm yerine
-onun yokluğunda- yaşanandır.
ölümünü yaşayamayacaktır, kişi.
kişinin yaşamının anlamı hep parçalanmalar ile bütünlenmeler arasında oluşur -
yaşamının anlamıyla ilgili kesinlikle bilebileceğin tek şey, yaşamının anlamıyla ilgili hiçbirşeyi kesinlikle bilemeyeceğindir.
yaşamının anlamı,
onu hep aradığın yerdedir.
yaşamının anlamı,
onu hiç bulamadığın yerdedir.
yaşamının anlamı, onu hep arayıp hiç bulamadığın yerdedir.
hep öteki kişiler ile birlikteyken oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin...
- ancak ölümünü de barındıran birşey olabilir, anlamı, yaşamının, kişinin ...
çünkü, yaşamının anlamı, kişinin, ancak ilişkilerinde bulunabilir, kişinin bütün yaşamı, zaten, ilişkileridir.
kişi yaşamının anlamında yanılamaz.
kişi yaşamının anlamını anlayamaz -- anlayamadığındır, anlamı, yaşamının ...
felsefe, hiç anlaşılamayacağından dolayı, hep kavranabilir kılınmağa çalışılandır.
felsefe, anlaşılamayan kavranabilirliktir.
felsefe, anlaşılabilir kavrayamamadır.
felsefe, kavranamayan anlamdır.
felsefe, henüz -şimdi, burada- olmayan birşeye yönelir belki, hiçbirzaman, hiçbiryerde olmamış birşeydir bu;
hatta (herhalde) hiçbirzaman
ve hiçbiryerde olmayacak bir şey...
devamını gör...
6.
emek (kısa film)
senaryosu mesut doğan tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; hamza boğa adlı oyuncu rol almış iken film ise 2020 yılında yayınlanmıştır.

alın teriyle kazanılan paranın önemine parmak basan bir yanı var iken aynı zamanda emek verilen her işin paha biçilemez zenginlikte olduğunu da düşündürüyor.
genç bir adamın uykusundan uyanıp elini yüzünü yıkaması ve çalışmak için dışarı çıkmasıyla film başlıyor, mesleği çok kazandırmıyor ve hiçbir zaman da kazandırmayacak belki ama emek vermekten, mücadele etmekten, alın teriyle para kazanmaktan vazgeçmiyor, eskicilik yaparak sağlıyor geçimini, belki ileride daha farklı bir yol bulur kendine, şimdide olan ölene dek olacak diye bir kural yoktur.
sattığı eskiler sayesinde parasını kazanması ile filmin sonuna doğru yaklaşılıyor.
ekmeğini taştan çıkarmanın değerini ve gerekliliğini anımsatan bir kısa filmdi benim için.
filmden çıkarmak istediğim anlamlar ise şu yönde;
emek kavramı salt meslekler yörüngesinde ele alınmak zorunda değil, bir insana da emek verebilir insan, emek vermek aynı zamanda vazgeçmemektir, vazgeçmek ise artık emek vermek istememek midir, kim bilir?
vazgeçtiğin senin değildir...
emek verdiğin herhangi bir şeyden ya da bir insandan vazgeçeceksen bunu hatırla.

alın teriyle kazanılan paranın önemine parmak basan bir yanı var iken aynı zamanda emek verilen her işin paha biçilemez zenginlikte olduğunu da düşündürüyor.
genç bir adamın uykusundan uyanıp elini yüzünü yıkaması ve çalışmak için dışarı çıkmasıyla film başlıyor, mesleği çok kazandırmıyor ve hiçbir zaman da kazandırmayacak belki ama emek vermekten, mücadele etmekten, alın teriyle para kazanmaktan vazgeçmiyor, eskicilik yaparak sağlıyor geçimini, belki ileride daha farklı bir yol bulur kendine, şimdide olan ölene dek olacak diye bir kural yoktur.
sattığı eskiler sayesinde parasını kazanması ile filmin sonuna doğru yaklaşılıyor.
ekmeğini taştan çıkarmanın değerini ve gerekliliğini anımsatan bir kısa filmdi benim için.
filmden çıkarmak istediğim anlamlar ise şu yönde;
emek kavramı salt meslekler yörüngesinde ele alınmak zorunda değil, bir insana da emek verebilir insan, emek vermek aynı zamanda vazgeçmemektir, vazgeçmek ise artık emek vermek istememek midir, kim bilir?
vazgeçtiğin senin değildir...
emek verdiğin herhangi bir şeyden ya da bir insandan vazgeçeceksen bunu hatırla.
devamını gör...
8.
seyrek yağmur
" hepimiz bir mucizenin kırıntılarını toplamaya gelmişiz. "
sf / 68
bizim büyük çaresizliğimiz ve sinek ısırıklarının müellifi gibi unutulmaz eserlere de imza atmış olan türk yazar barış bıçakçı imzalı 100 sayfalık eser olup 2016 yılında yayınlanmıştır.
bence hâletiruhiye açısından nuri bilge ceylan ya da zeki demirkubuz filmlerinden fırlamış izlenimi veren rıfat adlı 50 yaşında ve nihilist olduğunu düşünmenin olağan karşılanacağı bir adamı konu ediniyor.
bir hikâyesinin olması gerektiğine karar veriyor rıfat.
kitabımız kurgusal açıdan roman veya öykü türlerinden biraz farklı ilerliyor, bir sürü bölümlere ayrılmış ama her bölüm tamamen birbirinden bağımsız değil sanki,
rıfat gerçekten bir hayatının olup olmadığını merak ediyor gibiydi.
babası onun öz oğlu olduğundan şüphe ediyor kimi sayfada, kimi zaman sevgilisi onu terk etmiş, bazen de yeğeni ali ile felsefik konuşmalar içerisine giriyor, insanlarla hemen uzlaşamayan biri olduğu görülüyor rıfat'ın, ruhunda dikenleri var gibi duruyor ve bu dikenler sanki tüm sevdiklerine batıyor istemese de bazen.
rıfat'ın hayat karşısındaki şaşkınlığı, miskinliği, boşvermişliği de zaman zaman hissediliyor.
rıfat'ın başına gelen bir olay ile kitabın sonuna doğru yaklaşıyoruz...
şimdi ise kitapla ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konu açısından farklı bulduğum bir kitaptı ama umduğum kadar derin bulmadım,
çok ciddi bir şeyler yazmaktan ziyâde insana bir şeyler hatırlatmayı, sorgulatmayı ve düşündürmeyi amaçlayan bir kitap tadındaydı benim için.
barış bıçakçı aslında pek çok konuda saatlerce sohbet edilecek kadar donanımlı ve bu ülkenin, dünyanın, gerçeklerin, siyâsetin, felsefenin, acının, hayatın ne demek olduğunu hissettirir iken aynı zamanda bazı gerçekleri kendine özgü bir bakış açısıyla yansıtıyor.
bazı cümleleri bence oldukça etkileyiciydi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.

rıfat, günleri işe yarar bir biçimde biriktirebilmek için bir hikayeye ihtiyaç olduğuna karar verdi. ''benim bir hikayem olmalı! '' dedi, ''bir hikayenin içinde olmalıyım ki, günler aynı kaba damlasın.
''kitapçı rıfat. hikayesi çok hazin.
bütün ömrü seyrek bir yağmurun peşinde koşmak ile geçiyor."
''ben hatırlamadıklarımı daha derinden hissediyorum.''
kadınlar sigarayı, hayatın özünü emer gibi içiyorlar.
uyandığımda gün bitmiş oluyor, hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak ... "
... çünkü edebiyat eleştirmenlerinin hep belirttiği gibi, hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir.
sessizlik...
''çünkü geçmiş bir insanı kuran değil,
yıkan şeydir. daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar.
bir enkazız yalnızca.
rıfat ölmüş olabileceğinden şüphe ediyor. öldü ve bunu anlamadı. şöyle düşünüyor: gayet mümkün, çünkü ölen hiç kimse öldüğünü anlamaz.
hepimiz bir mucizenin kırıntılarını toplamaya gelmişiz.
bir an önce yaşlanmayı istiyordu, çünkü yaşamak bir süredir vakitsiz bir uykudan uyanmaya benziyordu.
şimdi rıfat, ölümlü olduğu gerçeğiyle birlikte artık bir sevgilisinin olmadığı gerçeğini de düşünmemeye çalışıyor. sevgilisini unutmaya çalışıyor.
insanı için için kemiren düşünce de hayattır. hayatın ta kendisidir.
sf / 68
bizim büyük çaresizliğimiz ve sinek ısırıklarının müellifi gibi unutulmaz eserlere de imza atmış olan türk yazar barış bıçakçı imzalı 100 sayfalık eser olup 2016 yılında yayınlanmıştır.
bence hâletiruhiye açısından nuri bilge ceylan ya da zeki demirkubuz filmlerinden fırlamış izlenimi veren rıfat adlı 50 yaşında ve nihilist olduğunu düşünmenin olağan karşılanacağı bir adamı konu ediniyor.
bir hikâyesinin olması gerektiğine karar veriyor rıfat.
kitabımız kurgusal açıdan roman veya öykü türlerinden biraz farklı ilerliyor, bir sürü bölümlere ayrılmış ama her bölüm tamamen birbirinden bağımsız değil sanki,
rıfat gerçekten bir hayatının olup olmadığını merak ediyor gibiydi.
babası onun öz oğlu olduğundan şüphe ediyor kimi sayfada, kimi zaman sevgilisi onu terk etmiş, bazen de yeğeni ali ile felsefik konuşmalar içerisine giriyor, insanlarla hemen uzlaşamayan biri olduğu görülüyor rıfat'ın, ruhunda dikenleri var gibi duruyor ve bu dikenler sanki tüm sevdiklerine batıyor istemese de bazen.
rıfat'ın hayat karşısındaki şaşkınlığı, miskinliği, boşvermişliği de zaman zaman hissediliyor.
rıfat'ın başına gelen bir olay ile kitabın sonuna doğru yaklaşıyoruz...
şimdi ise kitapla ilgili kişisel fikirlerime geçiyorum;
konu açısından farklı bulduğum bir kitaptı ama umduğum kadar derin bulmadım,
çok ciddi bir şeyler yazmaktan ziyâde insana bir şeyler hatırlatmayı, sorgulatmayı ve düşündürmeyi amaçlayan bir kitap tadındaydı benim için.
barış bıçakçı aslında pek çok konuda saatlerce sohbet edilecek kadar donanımlı ve bu ülkenin, dünyanın, gerçeklerin, siyâsetin, felsefenin, acının, hayatın ne demek olduğunu hissettirir iken aynı zamanda bazı gerçekleri kendine özgü bir bakış açısıyla yansıtıyor.
bazı cümleleri bence oldukça etkileyiciydi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.

rıfat, günleri işe yarar bir biçimde biriktirebilmek için bir hikayeye ihtiyaç olduğuna karar verdi. ''benim bir hikayem olmalı! '' dedi, ''bir hikayenin içinde olmalıyım ki, günler aynı kaba damlasın.
''kitapçı rıfat. hikayesi çok hazin.
bütün ömrü seyrek bir yağmurun peşinde koşmak ile geçiyor."
''ben hatırlamadıklarımı daha derinden hissediyorum.''
kadınlar sigarayı, hayatın özünü emer gibi içiyorlar.
uyandığımda gün bitmiş oluyor, hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak ... "
... çünkü edebiyat eleştirmenlerinin hep belirttiği gibi, hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir.
sessizlik...
''çünkü geçmiş bir insanı kuran değil,
yıkan şeydir. daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar.
bir enkazız yalnızca.
rıfat ölmüş olabileceğinden şüphe ediyor. öldü ve bunu anlamadı. şöyle düşünüyor: gayet mümkün, çünkü ölen hiç kimse öldüğünü anlamaz.
hepimiz bir mucizenin kırıntılarını toplamaya gelmişiz.
bir an önce yaşlanmayı istiyordu, çünkü yaşamak bir süredir vakitsiz bir uykudan uyanmaya benziyordu.
şimdi rıfat, ölümlü olduğu gerçeğiyle birlikte artık bir sevgilisinin olmadığı gerçeğini de düşünmemeye çalışıyor. sevgilisini unutmaya çalışıyor.
insanı için için kemiren düşünce de hayattır. hayatın ta kendisidir.
devamını gör...
9.
bir varmış bir yokmuş (kısa film)
senaryosu betül tuncer ve kaan say tarafından yazılıp betül tuncer tarafından yönetilen kısa film; kadriye çelik, akif suna, saniye özlem say, nisa avcan, betül tuncer, iklim rana ağır ve güven keskin gibi isimler rol almış iken filmin ise 2025 yapımlı olduğu bilgisi verilmiştir.

okuma yazma bilmeyen ve 45 yaşlarında olan fazilet adlı iki çocuk annesi bir kadının, eğitime, okula, kitaplara susamış bir insanın okuma yazma öğrenerek yeniden vâr olma mücadelesini konu ediniyor.
fazilet'in küçüklüğüne dair bir anının gösterilmesi ile film başlıyor, ona bir arkadaşı kelile ve dimne kitabını hediye ediyor, o ise yaşı küçük olduğu için henüz okuma yazma bilmiyor, muhtemelen erken yaşta evlendiği ya da belki de zorla evlendirildiği için okul hayatı hiç başlamadan bitiyor.
varlıklı ailelerin evini temizleyerek geçimini sağlıyor, çocukları artık büyümüş ve genç birer birey olmuş, annelerinin çalışmalarını istemiyor, onu rahat ettirmek istiyorlar.
fazilet bir eğitim merkezi sayesinde okuma yazma öğrenmeye, okuma yazma öğrendikçe yeniden vârolmaya başlıyor, vârolmak belki de kelimeler sayesinde yapabildiğimiz bir şeydir...
okumaya, yazmaya hevesli ve kitaplara düşkün olan bu güzel insanın hayallerine giden yolda ideallerinden vazgeçmemesi ve başarmasıyla filmimizin sonlarına doğru yaklaşmaktayız.
tolstoy'un bisikleti sözünü duymuşuzdur, büyük yazarın 67 yaşında iken bisiklet sürmeyi öğrendiği rivâyet edilir ve o yaşta bisiklet sürmeyi öğrenmiş olması ile bu deyim ortaya atılmıştır.
bu kısa filmi izlerken aklıma gelen şey bu sözdü, kaç yaşına gelmiş olursan ol, hayatta olduğun müddetçe asla geç kalmış sayılmazsın, hayallerin yaşı yoktur, içinde ukde olarak kalmasındansa denemek bile bir emektir, hayaline tam anlamıyla kavuşamasan bile, o uğurda mücadele etmek bile bir değerdir.
konu açısından etkileyici bulduğum bir kısa filmdi, eğitimin ve ekonomik özgürlüğün önemine değinen bir kısa film olduğu görülmektedir.
fazilet'in okuma yazma öğrendikten sonra okumaya başladığı kitap belki de filmin adının neden bu olduğuna dair bir bilgi verebilir...
kelimeler en güçlü silah ve sihirdirler albayım...

okuma yazma bilmeyen ve 45 yaşlarında olan fazilet adlı iki çocuk annesi bir kadının, eğitime, okula, kitaplara susamış bir insanın okuma yazma öğrenerek yeniden vâr olma mücadelesini konu ediniyor.
fazilet'in küçüklüğüne dair bir anının gösterilmesi ile film başlıyor, ona bir arkadaşı kelile ve dimne kitabını hediye ediyor, o ise yaşı küçük olduğu için henüz okuma yazma bilmiyor, muhtemelen erken yaşta evlendiği ya da belki de zorla evlendirildiği için okul hayatı hiç başlamadan bitiyor.
varlıklı ailelerin evini temizleyerek geçimini sağlıyor, çocukları artık büyümüş ve genç birer birey olmuş, annelerinin çalışmalarını istemiyor, onu rahat ettirmek istiyorlar.
fazilet bir eğitim merkezi sayesinde okuma yazma öğrenmeye, okuma yazma öğrendikçe yeniden vârolmaya başlıyor, vârolmak belki de kelimeler sayesinde yapabildiğimiz bir şeydir...
okumaya, yazmaya hevesli ve kitaplara düşkün olan bu güzel insanın hayallerine giden yolda ideallerinden vazgeçmemesi ve başarmasıyla filmimizin sonlarına doğru yaklaşmaktayız.
tolstoy'un bisikleti sözünü duymuşuzdur, büyük yazarın 67 yaşında iken bisiklet sürmeyi öğrendiği rivâyet edilir ve o yaşta bisiklet sürmeyi öğrenmiş olması ile bu deyim ortaya atılmıştır.
bu kısa filmi izlerken aklıma gelen şey bu sözdü, kaç yaşına gelmiş olursan ol, hayatta olduğun müddetçe asla geç kalmış sayılmazsın, hayallerin yaşı yoktur, içinde ukde olarak kalmasındansa denemek bile bir emektir, hayaline tam anlamıyla kavuşamasan bile, o uğurda mücadele etmek bile bir değerdir.
konu açısından etkileyici bulduğum bir kısa filmdi, eğitimin ve ekonomik özgürlüğün önemine değinen bir kısa film olduğu görülmektedir.
fazilet'in okuma yazma öğrendikten sonra okumaya başladığı kitap belki de filmin adının neden bu olduğuna dair bir bilgi verebilir...
kelimeler en güçlü silah ve sihirdirler albayım...
devamını gör...
11.
hançer (lermontov)
"beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan."
sf/ 62
* hançer adında bir kitap başlığı daha olduğu için başlık şairin adıyla açılmıştır.
1814/ 1841 yılları arasında yaşamış olan ve 27 yaşlarında hayatını kaybeden rus şair, yazar mihail yuryeviç lermontov imzalı özgün adı ise кинжал olan 154 sayfalık eser; dilimize ataol behramoğlu tarafından çevrilmiş, türkçe baskısı 2014 yılında yapılmıştır.
iyi bir şiir kitabı okuma hasretiyle yanıp tutuşurken mihail yuryeviç lermontov okumak iyi geldi, açıkçası biraz yaraladı da, bazı dizelerinde sanki aynaya bakıyormuşum gibi hissettim.
böyle düşünmek istemezdim ama sanki fazla yaşamayacağını duyumsayan birinin şiirleri, manzumeleriydi bunlar, erken öleceğini bilir gibi yazmış olması dokunaklı ve sarsıcıydı benim için.
mihail yuryeviç lermontov bu kitabında kırgın bir şövalye idi benim gördüğüm kadarıyla, yiğitliğinden ödün vermiyor olsa da duygularını aktarmaktan da geri durmayan biriydi bu şiirlerinde.
kitabın adıyla müsemma olduğu gibi,
hançer olup saplanan şiirlerdi biraz da.
dünyada iz bırakamayacağını düşündüğünü gördüğümüz dizeleri de çıkıyor karşımıza, çocukluğuna dönmek isteyen ve çocukluğunu hiçbir şeyle, sonsuzlukla bile değişmeyecek olan biri olduğu da görülüyor,
dünyanın bozguna uğramış ve belki de artık yaşanmaya değmez bir yer olduğunu derinden hissettiği dizeler de seziliyor.
birine bağlanmış olmak, ayrılık, sevdiği insan tarafından hiçbir zaman anlaşılmayacak olmak, ölümü arzulamak, yaşamdan umudu kesmiş olmanın ağırlığı, özlemler, her şeyin anlamını yitirdiği zamanlar, bazı şiirlerin temalarındandı denilebilir.
lermontov hayatın dolambaçlı yollarını, keskin zamanlarını, acı veren durumlarını, hançer gibi saplanan duyguları kendine özgü bir şiirle yansıtıyor bize.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

tüm amansız acılarım benim
çok daha büyük yıkımların
önsezileridir sadece.
onun gibi unutuş ve özgürlük arıyorum,
ve onun gibi ruhum
çocukken tutuştu daha.
dağlarda batan günü,
köpüren suları seviyordum.
ve yok bir yakın can,
baktığımda ileri!
dünyayı istemiyorum anımsamak
ki her şey ilençlidir orda,
mutluluk kirlenmiştir yalanla,
ve ağuyla doludur her kucak.
ben erken başladım, erken bitireceğim.
ruhumu bir okyanus gibi hissetmedeyim.
eski sevgileri bulabilecek miyim?
yaşam üzüyor bizi;
dümdüz, amaçsız bir yol gibi,
bir şölen gibi yabancı bir bayramda.
geçeceğiz gürültüsüz ve izsiz dünyadan.
çağlara ne bir verimli düşünce,
ne de deha ürünü bir yapıt bırakmadan.
öldün, pek çok kişi gibi, sessizce,
ama yıkılmadan.
ve gizemli bir düşünce
henüz dolaşmadaydı alnında...
ve yaşam,
çevrene soğuk bir dikkatle baktığında
boş ve aptalca bir şakadan başka nedir...
beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan.
bir hayal acı çektiriyor bana;
hiç kimsenin sevmediğiyim ben.
yaşamı azıcık tattım
ve ölmem gerekiyor şimdi.
fakat ruhu anlatmak olanaklı mı?
mezar değil korku veren bana,
acılar uyurmuş orada,
soğuk ve sonsuz sessizlikte.
yaşamdan ayrılmaktır bana acı veren.
ve kendime geldiğimde
uzaktaydı artık o.
biliyorum,
olanaksız senin anlaman
benim özlemimi ve kederimi;
heyhat!
cenneti ve sonsuzluğu değişirdim
birkaç dakikasıyla,
sarp ve karanlık kayalar arasında
oyunlar oynadığım çocukluğumun.
sf/ 62
* hançer adında bir kitap başlığı daha olduğu için başlık şairin adıyla açılmıştır.
1814/ 1841 yılları arasında yaşamış olan ve 27 yaşlarında hayatını kaybeden rus şair, yazar mihail yuryeviç lermontov imzalı özgün adı ise кинжал olan 154 sayfalık eser; dilimize ataol behramoğlu tarafından çevrilmiş, türkçe baskısı 2014 yılında yapılmıştır.
iyi bir şiir kitabı okuma hasretiyle yanıp tutuşurken mihail yuryeviç lermontov okumak iyi geldi, açıkçası biraz yaraladı da, bazı dizelerinde sanki aynaya bakıyormuşum gibi hissettim.
böyle düşünmek istemezdim ama sanki fazla yaşamayacağını duyumsayan birinin şiirleri, manzumeleriydi bunlar, erken öleceğini bilir gibi yazmış olması dokunaklı ve sarsıcıydı benim için.
mihail yuryeviç lermontov bu kitabında kırgın bir şövalye idi benim gördüğüm kadarıyla, yiğitliğinden ödün vermiyor olsa da duygularını aktarmaktan da geri durmayan biriydi bu şiirlerinde.
kitabın adıyla müsemma olduğu gibi,
hançer olup saplanan şiirlerdi biraz da.
dünyada iz bırakamayacağını düşündüğünü gördüğümüz dizeleri de çıkıyor karşımıza, çocukluğuna dönmek isteyen ve çocukluğunu hiçbir şeyle, sonsuzlukla bile değişmeyecek olan biri olduğu da görülüyor,
dünyanın bozguna uğramış ve belki de artık yaşanmaya değmez bir yer olduğunu derinden hissettiği dizeler de seziliyor.
birine bağlanmış olmak, ayrılık, sevdiği insan tarafından hiçbir zaman anlaşılmayacak olmak, ölümü arzulamak, yaşamdan umudu kesmiş olmanın ağırlığı, özlemler, her şeyin anlamını yitirdiği zamanlar, bazı şiirlerin temalarındandı denilebilir.
lermontov hayatın dolambaçlı yollarını, keskin zamanlarını, acı veren durumlarını, hançer gibi saplanan duyguları kendine özgü bir şiirle yansıtıyor bize.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

tüm amansız acılarım benim
çok daha büyük yıkımların
önsezileridir sadece.
onun gibi unutuş ve özgürlük arıyorum,
ve onun gibi ruhum
çocukken tutuştu daha.
dağlarda batan günü,
köpüren suları seviyordum.
ve yok bir yakın can,
baktığımda ileri!
dünyayı istemiyorum anımsamak
ki her şey ilençlidir orda,
mutluluk kirlenmiştir yalanla,
ve ağuyla doludur her kucak.
ben erken başladım, erken bitireceğim.
ruhumu bir okyanus gibi hissetmedeyim.
eski sevgileri bulabilecek miyim?
yaşam üzüyor bizi;
dümdüz, amaçsız bir yol gibi,
bir şölen gibi yabancı bir bayramda.
geçeceğiz gürültüsüz ve izsiz dünyadan.
çağlara ne bir verimli düşünce,
ne de deha ürünü bir yapıt bırakmadan.
öldün, pek çok kişi gibi, sessizce,
ama yıkılmadan.
ve gizemli bir düşünce
henüz dolaşmadaydı alnında...
ve yaşam,
çevrene soğuk bir dikkatle baktığında
boş ve aptalca bir şakadan başka nedir...
beklediğim hiçbir şey yok yaşamdan.
bir hayal acı çektiriyor bana;
hiç kimsenin sevmediğiyim ben.
yaşamı azıcık tattım
ve ölmem gerekiyor şimdi.
fakat ruhu anlatmak olanaklı mı?
mezar değil korku veren bana,
acılar uyurmuş orada,
soğuk ve sonsuz sessizlikte.
yaşamdan ayrılmaktır bana acı veren.
ve kendime geldiğimde
uzaktaydı artık o.
biliyorum,
olanaksız senin anlaman
benim özlemimi ve kederimi;
heyhat!
cenneti ve sonsuzluğu değişirdim
birkaç dakikasıyla,
sarp ve karanlık kayalar arasında
oyunlar oynadığım çocukluğumun.
devamını gör...
12.
insanı değiştiren şeyler
annenin ölmesi.
o ölmüştür ama senden de geriye bir şey kalmamıştır, çünkü bu gibi kayıplarda asıl ölen sensin.
o ölmüştür ama senden de geriye bir şey kalmamıştır, çünkü bu gibi kayıplarda asıl ölen sensin.
devamını gör...
13.
shutter island
" remember us for we too have lived, loved, and laughed... "
" biz de yaşamış, sevmiş ve gülmüştük,
bizi unutmayın... "
dennis lehane imzalı shutter island adlı eserden uyarlama 2009 abd yapımlı ve 2010 çıkışlı martin scorsese filmi; başrolde ise leonardo dicaprio, mark ruffalo, michelle williams, ben kingsley, emily mortimer gibi oyuncular rol almıştır.

izleyen pek çok kişinin hemfikir olduğu gibi, bazı açılardan karmaşık bir filmdi ve bu tanım da bu karmaşıklıktan nasibini alacaktır.
açıkçası bu filmi tam anlamıyla masaya yatırabilecek tek kişinin de martin scorsese, yani yönetmenin kendisi olduğunu düşünüyorum.
şimdi ise filme bir bakalım;
öncelikle filmle ilgili bütün taşlar benim için hâlâ yerine oturabilmiş değil, zirâ insanın algılarıyla oynayan bir film olduğu açıkça görülüyor.
olaylar 1954 yılında geçmekte iken, edward "teddy" daniels ve yeni ortağı chuck, shutter island'da yer alan ashecliffe hastanesi'nde kaybolan bir kadını bulmak üzere yola çıkarlar.
bu hastanede 3 blok vardır, a blok, burada erkek hastalar kalmaktadır, b blok, kadın hastalar buradadır, c blok, burada ise en tehlikeli hastalar yer almaktadır.
teddy okyanusun ortasında iken sudan rahatsız olmaya ve etkilenmeye başlar, su onun en korkunç travmasını sembolize eder.
iki federal, çocuklarını boğarak öldüren rachel adlı kadının izini sürmeye başlar, bu ıssız adaya ve akıl hastanesine varırlar, kadını bulabilecekler midir?
teddy ortağına hayatından bazı şeyleri anlatır, anlattığına göre karısı bir yangında yanarak değil de dumandan boğularak ölmüştür, dediğine göre hiç kızı yoktur...
teddy rüyalar görür, onun rüyaları oldukça kafa karıştırıcı ve etkileyici bir biçimde karşımıza çıkar, onun bilinçaltının derinliklerine inmemizi sağlayan en önemli şey rüyalarıdır.
filmimizin en önemli noktası bence insanın travmalarıyla yüzleşebilmesi gerektiği gerçeğidir, en büyük acıdan sonra insan inkâr evresine geçebiliyordu, tıpkı teddy karakterinde olduğu gibi...
teddy kendi zihni ve bilinçaltı tarafından kandırılıyor mudur yoksa gerçeklerin farkına mı varıyor, filme yönelik can alıcı sorulardan biri olabilir.
şimdi ise filmi psikolojik bağlamda inceleme vakti;
filmin en can alıcı noktası benim için şuydu,
insan bir travma yaşadığında zihni zamanla onu yanıltabiliyor, anılarını net hatırlayamıyor veya anıları hatırlamak istediği gibi hatırlayabiliyordu, gerçeğe inanmak zor olduğunda kendine yeni bir gerçek inşâ edebiliyordu, tıpkı teddy, edward, andrew gibi...
karısı dolores gerçekten hatırladığı gibi miydi, yangında mı ölmüştü yoksa bambaşka bir ölüm şekliyle mi hayata veda etmişti, teddy kendine dürüst olmayı öğrenebilecek midir?
teddy'nin bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
film üzerine kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
travma, gerçeklik, yüzleşme, anı ve hayal gibi kavramlar üzerine düşündüren, konusu son derece etkileyici, keza oyunculukların da etkili ve güçlü olduğu, bazı açılardan büyüleyici ve düşündürücü bir filmdi.
martin scorsese insan ruhunun derinliklerine ustaca inerken insanı etkiliyor, düşündürüyor ve biraz da sarsıyor.
leonardo dicaprio her filminde olduğu gibi bu filmde de iyi ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, karakterin ruhuna bürünüyor ve iz bırakıyor.
filmin atmosferi ve akıl hastanesindeki herkesin oyunculuğu kesinlikle iyi ve etkileyiciydi.
filmin benim için en öğretici yanını bir cümlede aktarmam gerekirse;
insan travma yaşadıktan veya çok büyük bir acıdan sonra bambaşka biri olabiliyordu.
teddy'nin karısı aslında yangında ölmemişti, çocuklarını gölde boğduğu için kocası teddy onu silahıyla vurarak öldürmüş ve akıl hastanesine yatırılmıştı, oradaki hiçbir hastaya yanıcı madde verilmez ve film boyunca teddy'nin sigaralarını hep başkalarının yakması bile en büyük ipuçlarından biriydi...
teddy'nin rüyasında karısına sarıldığı ve karısının ansızın küle döndüğü sahne bence filmin en etkileyici sahnelerindendi.

" biz de yaşamış, sevmiş ve gülmüştük,
bizi unutmayın... "
dennis lehane imzalı shutter island adlı eserden uyarlama 2009 abd yapımlı ve 2010 çıkışlı martin scorsese filmi; başrolde ise leonardo dicaprio, mark ruffalo, michelle williams, ben kingsley, emily mortimer gibi oyuncular rol almıştır.

izleyen pek çok kişinin hemfikir olduğu gibi, bazı açılardan karmaşık bir filmdi ve bu tanım da bu karmaşıklıktan nasibini alacaktır.
açıkçası bu filmi tam anlamıyla masaya yatırabilecek tek kişinin de martin scorsese, yani yönetmenin kendisi olduğunu düşünüyorum.
şimdi ise filme bir bakalım;
öncelikle filmle ilgili bütün taşlar benim için hâlâ yerine oturabilmiş değil, zirâ insanın algılarıyla oynayan bir film olduğu açıkça görülüyor.
olaylar 1954 yılında geçmekte iken, edward "teddy" daniels ve yeni ortağı chuck, shutter island'da yer alan ashecliffe hastanesi'nde kaybolan bir kadını bulmak üzere yola çıkarlar.
bu hastanede 3 blok vardır, a blok, burada erkek hastalar kalmaktadır, b blok, kadın hastalar buradadır, c blok, burada ise en tehlikeli hastalar yer almaktadır.
teddy okyanusun ortasında iken sudan rahatsız olmaya ve etkilenmeye başlar, su onun en korkunç travmasını sembolize eder.
iki federal, çocuklarını boğarak öldüren rachel adlı kadının izini sürmeye başlar, bu ıssız adaya ve akıl hastanesine varırlar, kadını bulabilecekler midir?
teddy ortağına hayatından bazı şeyleri anlatır, anlattığına göre karısı bir yangında yanarak değil de dumandan boğularak ölmüştür, dediğine göre hiç kızı yoktur...
teddy rüyalar görür, onun rüyaları oldukça kafa karıştırıcı ve etkileyici bir biçimde karşımıza çıkar, onun bilinçaltının derinliklerine inmemizi sağlayan en önemli şey rüyalarıdır.
filmimizin en önemli noktası bence insanın travmalarıyla yüzleşebilmesi gerektiği gerçeğidir, en büyük acıdan sonra insan inkâr evresine geçebiliyordu, tıpkı teddy karakterinde olduğu gibi...
teddy kendi zihni ve bilinçaltı tarafından kandırılıyor mudur yoksa gerçeklerin farkına mı varıyor, filme yönelik can alıcı sorulardan biri olabilir.
şimdi ise filmi psikolojik bağlamda inceleme vakti;
filmin en can alıcı noktası benim için şuydu,
insan bir travma yaşadığında zihni zamanla onu yanıltabiliyor, anılarını net hatırlayamıyor veya anıları hatırlamak istediği gibi hatırlayabiliyordu, gerçeğe inanmak zor olduğunda kendine yeni bir gerçek inşâ edebiliyordu, tıpkı teddy, edward, andrew gibi...
karısı dolores gerçekten hatırladığı gibi miydi, yangında mı ölmüştü yoksa bambaşka bir ölüm şekliyle mi hayata veda etmişti, teddy kendine dürüst olmayı öğrenebilecek midir?
teddy'nin bir seçim yapması gerektiği gerçeği ile filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
film üzerine kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
travma, gerçeklik, yüzleşme, anı ve hayal gibi kavramlar üzerine düşündüren, konusu son derece etkileyici, keza oyunculukların da etkili ve güçlü olduğu, bazı açılardan büyüleyici ve düşündürücü bir filmdi.
martin scorsese insan ruhunun derinliklerine ustaca inerken insanı etkiliyor, düşündürüyor ve biraz da sarsıyor.
leonardo dicaprio her filminde olduğu gibi bu filmde de iyi ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyor, karakterin ruhuna bürünüyor ve iz bırakıyor.
filmin atmosferi ve akıl hastanesindeki herkesin oyunculuğu kesinlikle iyi ve etkileyiciydi.
filmin benim için en öğretici yanını bir cümlede aktarmam gerekirse;
insan travma yaşadıktan veya çok büyük bir acıdan sonra bambaşka biri olabiliyordu.
teddy'nin karısı aslında yangında ölmemişti, çocuklarını gölde boğduğu için kocası teddy onu silahıyla vurarak öldürmüş ve akıl hastanesine yatırılmıştı, oradaki hiçbir hastaya yanıcı madde verilmez ve film boyunca teddy'nin sigaralarını hep başkalarının yakması bile en büyük ipuçlarından biriydi...
teddy'nin rüyasında karısına sarıldığı ve karısının ansızın küle döndüğü sahne bence filmin en etkileyici sahnelerindendi.

devamını gör...
14.
kum kitabı
"yaşam herkese her şeyi verir
ama çoğu bunu bilmez."
sf/ 108
1899/ 1986 yılları arasında yaşayan arjantinli yazar, şair ve büyük edebiyatçı jorge luis borges imzalı 143 sayfalık eser; öykü türünde yer alan ve özgün adı el libro de arena olan eserin 1975 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
kitabımızın oldukça kapsamlı olan ön sözü james woodall tarafından kaleme alınmış ve kitap dilimize ise yıldız ersoy canpolat tarafından çevrilmiştir.
açıkçası ön sözü bile son zamanlarda okuduğum en etkili metinlerdendi, bir insanın iç dünyasını ve vâroluşunu bu kadar iyi görebilmiş olmak pek kolay bir iş değildir çünkü, ön sözümüz dahi bir alkışı hak ediyor.
şimdi ise kitaba geçelim;
öteki adlı ilk öyküde büyüleyici gerçekçilik akımının izleri görülüyor, gerçek miydi yoksa rüya mı, eski bir anı mı, bu tam olarak neydi? sorusuyla baş başa bırakıyor borges bizi, öyküden biraz bahsetmek gerekirse; 1969 yılında yaşanmış ve 1972 yılında kaleme dökülmüş bir anı olarak karşımıza çıkıyor, borges dışarda otururken yanına birisi gelip oturuyor ve adının jorge luis borges olduğunu söylüyor, o kişi bence öteki benliğiydi yazarın, hem bir yabancı, hem de çok iyi tanıdığı...
benim için etkileyici bir öyküydü,
rüya ve gerçeklik üzerine düşündüren bir yapıdaydı bence biraz da.
ulrike adlı ikinci öyküde ise aşk, ölüm, duygusal bağ, ilişkiler üzerine düşündürüyor borges, bazı cümleleri son derece etkileyiciydi, javier otarola adlı kişinin ulrike adlı genç kızla olan duygusal bağı yansıtılıyor, sadece bir ya da iki kez gördüğün kişinin insanda bıraktığı kalıcı iz üzerine düşündürüyor,
etkileyici bir öykü oldu benim için.
kongre ve there are more things öykülerini biraz karmaşık buldum, açıkçası fazla etkileyici bulmadığım öykülerdi.
armağanlar gecesi öyküsü ise benim için bazı açılardan düşündürücüydü, bilmek ve bilmemek, anımsamak ve siliniş, aşk ve ölüm gibi kavramlar üzerine düşündüren bir öyküydü.
şimdi ise kitaba adını veren son öykü kum kitabı hakkında konuşalım;
kum gibi, ne başı ne sonu olmayan, yok olmayan, sonsuz bir kitap düşünelim...
kitaptaki bütün öykülerin alâmetifarikası belki de budur, ne başı ne sonu belli değil gibi, sanki bir rüyayı hissettirmek istemiş gibi, büyülü gerçekçilik akımının izlerini taşıdığını düşündüğüm bir kitap oldu kesinlikle benim için.
favori öykülerim, öteki, ulrike ve kum kitabı öyküleri oldu.
borges, hayal ve hakikât, zaman ve sonsuzluk, yaşam ve ölüm, aşk ve kopuş, gerçeklik ve algı, ütopya ve mekân üzerine düşündürüyor bizleri sıklıkla, kum gibi başı ve sonu belli olmayan duygulara, anlara itiyor bizi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.

gerçekte, uykudan uyanıp da kendi kendisiyle karşılaşmayan insan yoktur.
ölümü sabırsızlıkla bekleyerek ama hiç sızlanmadan öldü.
bütün bunlar bir mucize, diyebildi sonunda; ve mucizeler insana korku verir.
doğaüstü olan bir şey iki kez yinelenirse korkunçluğunu yitirir, diye yanıt verdim ona.
birbirimize sarılmadan ayrıldık.
eğer birinin bir şeyi varsa
o şey yitip gidebilir.
beni sevip sevmediği gibi bir soru sorma yanılgısına düşmedim.
buralarda insanlar, ölmek üzere olan bir kişinin geleceği gördüğüne inanırlar,
ben de ölmek üzereyim, dedi ulrike.
zaman kum gibi akıyordu.
yüzlerce yıllık karanlıkta aşk akıp gitti ve ben ilk ve son kez ulrike'nin görüntüsüne sahip oldum.
pek önemli değil ama yakında öleceğimi duyumsuyorum.
insan ölülerle konuşurken onların ölü olduğunu unutuyor.
evreni gerçekten görebilmiş olsaydık belki onu anlardık.
bu şarkının sonsuza dek uzamasını ve benim yaşamım olmasını isterdim.
yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez.
bir daha görmeyeceğim bu sert ve solgun yüzü hiç unutamayacağım.
ama çoğu bunu bilmez."
sf/ 108
1899/ 1986 yılları arasında yaşayan arjantinli yazar, şair ve büyük edebiyatçı jorge luis borges imzalı 143 sayfalık eser; öykü türünde yer alan ve özgün adı el libro de arena olan eserin 1975 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
kitabımızın oldukça kapsamlı olan ön sözü james woodall tarafından kaleme alınmış ve kitap dilimize ise yıldız ersoy canpolat tarafından çevrilmiştir.
açıkçası ön sözü bile son zamanlarda okuduğum en etkili metinlerdendi, bir insanın iç dünyasını ve vâroluşunu bu kadar iyi görebilmiş olmak pek kolay bir iş değildir çünkü, ön sözümüz dahi bir alkışı hak ediyor.
şimdi ise kitaba geçelim;
öteki adlı ilk öyküde büyüleyici gerçekçilik akımının izleri görülüyor, gerçek miydi yoksa rüya mı, eski bir anı mı, bu tam olarak neydi? sorusuyla baş başa bırakıyor borges bizi, öyküden biraz bahsetmek gerekirse; 1969 yılında yaşanmış ve 1972 yılında kaleme dökülmüş bir anı olarak karşımıza çıkıyor, borges dışarda otururken yanına birisi gelip oturuyor ve adının jorge luis borges olduğunu söylüyor, o kişi bence öteki benliğiydi yazarın, hem bir yabancı, hem de çok iyi tanıdığı...
benim için etkileyici bir öyküydü,
rüya ve gerçeklik üzerine düşündüren bir yapıdaydı bence biraz da.
ulrike adlı ikinci öyküde ise aşk, ölüm, duygusal bağ, ilişkiler üzerine düşündürüyor borges, bazı cümleleri son derece etkileyiciydi, javier otarola adlı kişinin ulrike adlı genç kızla olan duygusal bağı yansıtılıyor, sadece bir ya da iki kez gördüğün kişinin insanda bıraktığı kalıcı iz üzerine düşündürüyor,
etkileyici bir öykü oldu benim için.
kongre ve there are more things öykülerini biraz karmaşık buldum, açıkçası fazla etkileyici bulmadığım öykülerdi.
armağanlar gecesi öyküsü ise benim için bazı açılardan düşündürücüydü, bilmek ve bilmemek, anımsamak ve siliniş, aşk ve ölüm gibi kavramlar üzerine düşündüren bir öyküydü.
şimdi ise kitaba adını veren son öykü kum kitabı hakkında konuşalım;
kum gibi, ne başı ne sonu olmayan, yok olmayan, sonsuz bir kitap düşünelim...
kitaptaki bütün öykülerin alâmetifarikası belki de budur, ne başı ne sonu belli değil gibi, sanki bir rüyayı hissettirmek istemiş gibi, büyülü gerçekçilik akımının izlerini taşıdığını düşündüğüm bir kitap oldu kesinlikle benim için.
favori öykülerim, öteki, ulrike ve kum kitabı öyküleri oldu.
borges, hayal ve hakikât, zaman ve sonsuzluk, yaşam ve ölüm, aşk ve kopuş, gerçeklik ve algı, ütopya ve mekân üzerine düşündürüyor bizleri sıklıkla, kum gibi başı ve sonu belli olmayan duygulara, anlara itiyor bizi.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.

gerçekte, uykudan uyanıp da kendi kendisiyle karşılaşmayan insan yoktur.
ölümü sabırsızlıkla bekleyerek ama hiç sızlanmadan öldü.
bütün bunlar bir mucize, diyebildi sonunda; ve mucizeler insana korku verir.
doğaüstü olan bir şey iki kez yinelenirse korkunçluğunu yitirir, diye yanıt verdim ona.
birbirimize sarılmadan ayrıldık.
eğer birinin bir şeyi varsa
o şey yitip gidebilir.
beni sevip sevmediği gibi bir soru sorma yanılgısına düşmedim.
buralarda insanlar, ölmek üzere olan bir kişinin geleceği gördüğüne inanırlar,
ben de ölmek üzereyim, dedi ulrike.
zaman kum gibi akıyordu.
yüzlerce yıllık karanlıkta aşk akıp gitti ve ben ilk ve son kez ulrike'nin görüntüsüne sahip oldum.
pek önemli değil ama yakında öleceğimi duyumsuyorum.
insan ölülerle konuşurken onların ölü olduğunu unutuyor.
evreni gerçekten görebilmiş olsaydık belki onu anlardık.
bu şarkının sonsuza dek uzamasını ve benim yaşamım olmasını isterdim.
yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez.
bir daha görmeyeceğim bu sert ve solgun yüzü hiç unutamayacağım.
devamını gör...
15.
müzik kutusu (kısa film)
senaryosu tolga taş tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen 13 dakikalık kısa film; oyuncu kadrosunda, aziz ali uyar, şahin kavsara, furkan kasalak, berkecan karatepe gibi isimler yer almakta iken geçtiğimiz ocak ayında yayınlanmıştır.

bedelini alın teriyle ödemediğin hiçbir şey tam anlamıyla sana ait değildir, emek vermeden sahip olduğun hiçbir şey sana gerçek bir mutluluk veremez ana fikrinin çıkarılabileceği bir kısa filmdi.
müzik mağazasında görmüş olduğu müzik kutusuna sahip olmak isteyen bir çocuğun hayalleri üzerinden insanın kendi hayallerini sorgulamasını sağlayan bir kısa filmdi benim için.
çocuğun evsiz olduğu ve dilenmekten başka çaresinin olmadığı görülüyor, o müzik kutusunu sık sık ziyâret ediyor, hayaline dokunuyor ama ona erişemiyor, bu durum da insanın hayallerinin aynı anda hem ne kadar yakın hem de ne kadar uzak olabildiğini hatırlatıyor, üstelik hissettiriyor.
mutluluğunu o müzik kutusunun varlığı üzerine temellendirmiş olduğunu hissettiriyor, o müzik kutusu bence bir metafordu da, gerçekleşmesi imkânsız görünen bir hayalin simgesi niteliğindeydi bence biraz da, olmasa da yaşayabileceğin ama yokluğu seni üzen bir insan, bir varlık olabilirdi, yitirmek istemediğin herhangi bir insan ya da nesne.
çocuğun bu müzik kutusuna emek vermeden sahip olmak istemediği görülüyor, ona sahip olmak için mendil satıyor, bir gün hırsızlık yapmayı bile aklından geçiriyor, az daha müzik kutusunu alıp mağazadan çıkacaktı ama vicdanı onu durduruyor.
sonrasında ise müzik kutusu hayalinin gerçek olup olmadığını görmemiz ile filmin sonuna doğru yaklaşıyoruz...
konu açısından fazla kapsamlı bir kısa film değildi belki ama hayal ve emek üzerine düşündüren bir yanı da yok değildi neticede.
ana fikir ise bence şöyleydi;
emek vermeden sahip olduğun hiçbir şeyin bir değeri yoktur, olamaz, yalnızca uğruna bedel ödediğin, emek verdiğin şeyler sana ait olabilir, hayal kurmak çok güzeldir ama her hayal gerçekleşemez dünyada, gerçekleşmemesi dünyanı yıkmasın.
hayallerin hayal olarak kalmaması için emek vermekten başka çare yok...

bedelini alın teriyle ödemediğin hiçbir şey tam anlamıyla sana ait değildir, emek vermeden sahip olduğun hiçbir şey sana gerçek bir mutluluk veremez ana fikrinin çıkarılabileceği bir kısa filmdi.
müzik mağazasında görmüş olduğu müzik kutusuna sahip olmak isteyen bir çocuğun hayalleri üzerinden insanın kendi hayallerini sorgulamasını sağlayan bir kısa filmdi benim için.
çocuğun evsiz olduğu ve dilenmekten başka çaresinin olmadığı görülüyor, o müzik kutusunu sık sık ziyâret ediyor, hayaline dokunuyor ama ona erişemiyor, bu durum da insanın hayallerinin aynı anda hem ne kadar yakın hem de ne kadar uzak olabildiğini hatırlatıyor, üstelik hissettiriyor.
mutluluğunu o müzik kutusunun varlığı üzerine temellendirmiş olduğunu hissettiriyor, o müzik kutusu bence bir metafordu da, gerçekleşmesi imkânsız görünen bir hayalin simgesi niteliğindeydi bence biraz da, olmasa da yaşayabileceğin ama yokluğu seni üzen bir insan, bir varlık olabilirdi, yitirmek istemediğin herhangi bir insan ya da nesne.
çocuğun bu müzik kutusuna emek vermeden sahip olmak istemediği görülüyor, ona sahip olmak için mendil satıyor, bir gün hırsızlık yapmayı bile aklından geçiriyor, az daha müzik kutusunu alıp mağazadan çıkacaktı ama vicdanı onu durduruyor.
sonrasında ise müzik kutusu hayalinin gerçek olup olmadığını görmemiz ile filmin sonuna doğru yaklaşıyoruz...
konu açısından fazla kapsamlı bir kısa film değildi belki ama hayal ve emek üzerine düşündüren bir yanı da yok değildi neticede.
ana fikir ise bence şöyleydi;
emek vermeden sahip olduğun hiçbir şeyin bir değeri yoktur, olamaz, yalnızca uğruna bedel ödediğin, emek verdiğin şeyler sana ait olabilir, hayal kurmak çok güzeldir ama her hayal gerçekleşemez dünyada, gerçekleşmemesi dünyanı yıkmasın.
hayallerin hayal olarak kalmaması için emek vermekten başka çare yok...
devamını gör...
16.
geceye bir kitaptan alıntı bırak
biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım.
pek o kadar hüzün vermedi bana,
artık çıkıp gideceğim bu dünya.
oruç aruoba
zilif
devamını gör...
17.
eflin
bir kız ismi olmasının yanı sıra burak berke erdem tarafından senaryosu yazılan ve yönetilen kısa film; kadrosunda ise hilal çelebi, fatma okuyan, yağmur ergu, ömer dağtekin, erman adsız, siyami çetin gibi isimler rol almış iken film ise 2019 yılında yayınlanmıştır.

film hakkında yazmadan evvel eflin isminin anlamına baktım ve anlam konusunda neredeyse mutâbık olunan anlam şu; "cennetin kapısı,
cennete açılan kapı "
bu anlamı filmin içeriğiyle bağdaştırma çabasına giriştiğimde ise filme bu adın öylesine verilmemiş olduğu görülüyor.
bir iç savaştan kaçıp izmir'e göç eden çekirdek ailenin hayatta kalma mücadelesi göze çarpıyor, bırakmak zorunda kaldıkları toprak belki de onların cennetiydi ama savaş bu cenneti cehenneme çevirdi, yeniden cenneti bulma ümidiyle gitmek zorunda kaldılar, eflini, mecâzen cennete açılan yolu bulabilmek için...
filmin başlarında küçük bir kız çocuğunun resim yaptığı ve annesiyle mutlu olduğu görülüyor, radyodan ise kara haberler duyuluyor, daha sonra ailece gitmek zorunda oldukları görülüyor, gittikleri yerde tutunabilecekler mi, her şey daha güzel olacak mı, insanın cenneti nerededir, gibi sorular üzerine düşündürüyor.
daha sonra ise annenin ve küçük kızının dilenmek zorunda kaldığını görüyoruz, küçük kızın mutlu olduğu coğrafyada onu mutlu eden en büyük şey resim yapmaktı belki de, onun bu arzusundan içinde olduğu koşullar ne olursa olsun vazgeçmediğini görmemiz ile filmimiz farklı bir boyut kazanıyor.
insanı en çok mutlu eden şeyin onun cenneti olma ihtimâli üzerinde durmamak galiba olanaksız.
filmimizin can alıcı diğer noktasına değinmek gerekirse, küçük kızın paylaşımcı yanı fedâkâr olabilmenin önemini hatırlatıyor, sahip olduğun değerli bir şeyden, ona ihtiyacı olan başka bir insan olduğu zaman, vazgeçebilecek misin? film bize kendimize bu soruyu sormamızı istiyor belki de.
konu açısından özgün sayılabilecek nitelikte bulduğum bir kısa filmdi.
insanı gittiği yerde nelerin beklediğini bilmenin bazen olanaksız olduğunu düşündüren bir kısa filmdi biraz da, yeni hayaller umuduyla göçmüş bir ailenin hayatından trajik bir yansıma niteliğindeydi.
ana fikir ise bence şöyleydi;
hayallerin, içine doğduğun coğrafyaya göre şekil almak zorunda değil, gerçekler değişebilir, koşullar değişebilir, en büyüleyici ve en korkunç kısmı ise, sen değişebilirsin ama hayallerinden vazgeçmek zorunda da değilsin.
cennet'e açılan kapı güzel hayallerde saklı olabilir...
hayallerin sahip olduğun en değerli hazinendir...

film hakkında yazmadan evvel eflin isminin anlamına baktım ve anlam konusunda neredeyse mutâbık olunan anlam şu; "cennetin kapısı,
cennete açılan kapı "
bu anlamı filmin içeriğiyle bağdaştırma çabasına giriştiğimde ise filme bu adın öylesine verilmemiş olduğu görülüyor.
bir iç savaştan kaçıp izmir'e göç eden çekirdek ailenin hayatta kalma mücadelesi göze çarpıyor, bırakmak zorunda kaldıkları toprak belki de onların cennetiydi ama savaş bu cenneti cehenneme çevirdi, yeniden cenneti bulma ümidiyle gitmek zorunda kaldılar, eflini, mecâzen cennete açılan yolu bulabilmek için...
filmin başlarında küçük bir kız çocuğunun resim yaptığı ve annesiyle mutlu olduğu görülüyor, radyodan ise kara haberler duyuluyor, daha sonra ailece gitmek zorunda oldukları görülüyor, gittikleri yerde tutunabilecekler mi, her şey daha güzel olacak mı, insanın cenneti nerededir, gibi sorular üzerine düşündürüyor.
daha sonra ise annenin ve küçük kızının dilenmek zorunda kaldığını görüyoruz, küçük kızın mutlu olduğu coğrafyada onu mutlu eden en büyük şey resim yapmaktı belki de, onun bu arzusundan içinde olduğu koşullar ne olursa olsun vazgeçmediğini görmemiz ile filmimiz farklı bir boyut kazanıyor.
insanı en çok mutlu eden şeyin onun cenneti olma ihtimâli üzerinde durmamak galiba olanaksız.
filmimizin can alıcı diğer noktasına değinmek gerekirse, küçük kızın paylaşımcı yanı fedâkâr olabilmenin önemini hatırlatıyor, sahip olduğun değerli bir şeyden, ona ihtiyacı olan başka bir insan olduğu zaman, vazgeçebilecek misin? film bize kendimize bu soruyu sormamızı istiyor belki de.
konu açısından özgün sayılabilecek nitelikte bulduğum bir kısa filmdi.
insanı gittiği yerde nelerin beklediğini bilmenin bazen olanaksız olduğunu düşündüren bir kısa filmdi biraz da, yeni hayaller umuduyla göçmüş bir ailenin hayatından trajik bir yansıma niteliğindeydi.
ana fikir ise bence şöyleydi;
hayallerin, içine doğduğun coğrafyaya göre şekil almak zorunda değil, gerçekler değişebilir, koşullar değişebilir, en büyüleyici ve en korkunç kısmı ise, sen değişebilirsin ama hayallerinden vazgeçmek zorunda da değilsin.
cennet'e açılan kapı güzel hayallerde saklı olabilir...
hayallerin sahip olduğun en değerli hazinendir...
devamını gör...
18.
ihtimal (kısa film)
senaryosu ibrahim amara tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; kadrosunda ise bura hanzorlu, elif tiryaki, adnan assadi, mehmet bal gibi isimler rol almış iken film ise 9 gün önce yayınlanmıştır.

filmimiz bize ihtimâller, gerçekler ve kader ile ilgili düşündürücü bir hikâye sunuyor, ihtimâller gerçekleşmemiş olsaydı şimdi nasıl bir hayatımız olurdu sorusu üzerine etkileyici bir film olduğu görülüyor.
konusu kader ve zamanla ilgili olan kısa filmleri galiba biraz fazla seviyorum ve bu kısa film de onlardan biri oldu benim için, insan kaçınılmaz olarak kendi ihtimâllerini, tesadüflerini ve kaderini düşünüyor çünkü izlerken.
matt haig imzalı gece yarısı kütüphanesi kitabını da hatırlatıyor bu konudaki şeyler, insanın seçimleri, kararları ve vazgeçişleri hayatını, diğer hayatları nasıl da etkiliyor, insan bazen yaşaması mümkün iken yaşayamadığı hayatı ne kadar düşünüyor, özlüyor veya arıyor.
birden fazla hayat yaşama şansın olsaydı hayatında neleri değiştirirdin, mutlu olur muydun, gibi sorular üzerine düşündürüyor.
tesadüfen tanışan bir genç kız ile bir genç adamın kesişen yollarının bir rüya mı yoksa bir anı mı yoksa ihtimâl mi olduğunu sorgulatıyor filmimiz.
tanışmaları onlarda bir kapı aralıyor sohbet ederken, ihtimâller mümkün olmasaydı hiçbir zaman tanışamayacaklarını fark ediyorlar ve bütün bu serüvenin bir rüya mı yoksa bir gerçeklik mi olduğu sorusuyla baş başa bırakıyor film bizi.
konu açısından etkileyici sayılabilecek bir kısa filmdi benim için.
insanın kaderini ihtimâller mi belirler yoksa vazgeçişleri mi? sorusu üzerine düşündürüyor...

filmimiz bize ihtimâller, gerçekler ve kader ile ilgili düşündürücü bir hikâye sunuyor, ihtimâller gerçekleşmemiş olsaydı şimdi nasıl bir hayatımız olurdu sorusu üzerine etkileyici bir film olduğu görülüyor.
konusu kader ve zamanla ilgili olan kısa filmleri galiba biraz fazla seviyorum ve bu kısa film de onlardan biri oldu benim için, insan kaçınılmaz olarak kendi ihtimâllerini, tesadüflerini ve kaderini düşünüyor çünkü izlerken.
matt haig imzalı gece yarısı kütüphanesi kitabını da hatırlatıyor bu konudaki şeyler, insanın seçimleri, kararları ve vazgeçişleri hayatını, diğer hayatları nasıl da etkiliyor, insan bazen yaşaması mümkün iken yaşayamadığı hayatı ne kadar düşünüyor, özlüyor veya arıyor.
birden fazla hayat yaşama şansın olsaydı hayatında neleri değiştirirdin, mutlu olur muydun, gibi sorular üzerine düşündürüyor.
tesadüfen tanışan bir genç kız ile bir genç adamın kesişen yollarının bir rüya mı yoksa bir anı mı yoksa ihtimâl mi olduğunu sorgulatıyor filmimiz.
tanışmaları onlarda bir kapı aralıyor sohbet ederken, ihtimâller mümkün olmasaydı hiçbir zaman tanışamayacaklarını fark ediyorlar ve bütün bu serüvenin bir rüya mı yoksa bir gerçeklik mi olduğu sorusuyla baş başa bırakıyor film bizi.
konu açısından etkileyici sayılabilecek bir kısa filmdi benim için.
insanın kaderini ihtimâller mi belirler yoksa vazgeçişleri mi? sorusu üzerine düşündürüyor...
devamını gör...
19.
sanat eserinin analizi
diego salac imzası taşıdığı bilgisi verilen ve " insanlar gider, anılar kalır " sözü ile paylaşılan görsel çalışma;
sanat eseri kategorisinde değerlendirilemese de üzerinde düşünmeye değer bir görsel olduğuna bahse girerim.
bu çalışmayı ilk görüşüm değil, başlıktaki tanımlarıma göz atarken yeniden denk geldim ve bu resim insana bir şeyler düşündürüyor, sevdiklerine dair, kaybedeceğini düşünmez iken kaybettiklerine dair, yitip giden sevdiklerine dair, ölümlerle ya da ayrılıklara yitirdiği insanlara dair...
baktığında o insanın yerinde onun yokluğunu görmek tahammül edilebilir bir şey değildir...
resimdeki göze baktığımızda kılcal damarların anıları betimleme çabasında olduğu görülüyor, insanın baktığı her yerde anılarının olduğunu hatırlatır iken şu sorular üzerinde düşünmeye sevk ediyor;
eğer hayat bizden sevdiklerimizi almasaydı onların bizim için ne kadar değerli olduklarını bilebilir miydik yine de?
anıların insana acı verme nedeni o anıların bir daha yaşanmayacak olması mıdır?
geri dönmemek o insandan beklemediğin tek şey miydi?

görsel kaynak
sanat eseri kategorisinde değerlendirilemese de üzerinde düşünmeye değer bir görsel olduğuna bahse girerim.
bu çalışmayı ilk görüşüm değil, başlıktaki tanımlarıma göz atarken yeniden denk geldim ve bu resim insana bir şeyler düşündürüyor, sevdiklerine dair, kaybedeceğini düşünmez iken kaybettiklerine dair, yitip giden sevdiklerine dair, ölümlerle ya da ayrılıklara yitirdiği insanlara dair...
baktığında o insanın yerinde onun yokluğunu görmek tahammül edilebilir bir şey değildir...
resimdeki göze baktığımızda kılcal damarların anıları betimleme çabasında olduğu görülüyor, insanın baktığı her yerde anılarının olduğunu hatırlatır iken şu sorular üzerinde düşünmeye sevk ediyor;
eğer hayat bizden sevdiklerimizi almasaydı onların bizim için ne kadar değerli olduklarını bilebilir miydik yine de?
anıların insana acı verme nedeni o anıların bir daha yaşanmayacak olması mıdır?
geri dönmemek o insandan beklemediğin tek şey miydi?

görsel kaynak
devamını gör...


