öne çıkanlar | diğer yorumlar

maurice blanchot’un ismini ne zaman zikretsem biraz da michael syrotinski'nin* etkisiyle königsbergli* düşüyor aklıma. belki la communauté inavouable için böyle bir okuma yapmam lazım gelirdi ancak giorgio agamben odaklı bir inceleme yapmak daha uygun düşecektir. ne diyordu şair,* sebeb-i telif'de... "yer etmedi adalet duygusu içimde benim. çünkü ben ömrümce adle boyun eğdim. yıldızlı gökten bana soracak olursanız kösnüdüm ona karşı, onu hep altımda istedim."

blanchot ve la communauté inavouable kitabına dönecek olursak eğer; öncelikle belirtmek gerekir ki, topluluğu paylaşılamazlık, yoksunluk, ölüm ve hiçlik temelinde yeniden inşa etmenin akılcı olmadığını düşünmek bir kenara*ortak eylemi ya da siyasi birlikteliği tamamen olanaksızlaştırma riskinin olduğu düşüncesiyle biraz da toplumsal hareketler, kolektif mücadeleler ya da direniş pratikleri açısından bu politik eylemsizlik biçimine ya da bir tür kutsal suskunluk romantizmine dönüşmüş argümanları çok da geçerli bulmuyorum. özellikle -son zamanlarda biraz daha toplumsal bir bilinç ile- bugünlerde yeniden biçim alan günümüzün somut mücadeleleri -sınıf mücadelesi, göçmen hakları vb.- açısından oldukça problematik bir bakış açısıdır bu ancak rasyonel bir düzlemde okuma yapmayı da gerektirecektir. eser, topluluk fikrine ilişkin düşünsel bir kırılmayı temsil eder esasında. ontolojik, etik ve politik düzeylerdeki o klasikleşmiş cemaat tahayyülünün tümüyle yadsınmasından ziyade kendi olanaksızlığı içinde yeniden düşünülmeye mecbur bırakılması denilebilir. yani özünde sadece bir kavramsal itiraz görmeyiz aynı zamanda yazı aracılığıyla açığa çıkan bir deneyimin tanıklığı diyebiliriz. bir açıdan desobra - temelde œuvre’ün karşıtı olarak işlemezlik- metni olarak, kitabın özü modernitenin birey ve toplum tasavvurlarına yöneltilmiş radikal bir sorunsallaştırmadır çünkü. blanchot, bu kavramın merkezinde bir eksiklik ya da yoksunluk bulunduğunu ileri sürer. bu açıdan da jean-luc nancy’nin la communauté désœuvrée yani kabaca bir çeviri ile işlevsiz topluluk metniyle diyalog içinde gelişirken -bunu belirtmek gerekecektir, her ne kadar benzer sorunsallar etrafında dönen bir tartışmayı paylaşsalar da nancy’nin işlevsizlik kavrayışı daha çok ontolojik açıklık ve ortak varoluşun mümkünlüğüne dair bir alan öneriyor. o yüzden de blanchot'un, olanaksızlığın ve dağılmanın zemini işlevi görecek anlatısından ayrılıyor yer yer.-aynı zamanda belki biraz da georges bataille’ın iç deneyim, yoksunluk, kurban ve egemenlik düşüncelerine -not düşmek gerekirse; blanchot için bu edebi topluluk, bataille’ın acéphale grubunda deneyimlediği türden kafasız, yani otoriteden, amaçtan ve liderlikten arındırılmış bir cemaat tasavvuru denilebilir. topluluğun merkezinde artık bir baş yoktur çünkü onu bir arada tutan şey inanç değil, hiçliktir artık. bu bağlamda itiraf edilemez topluluk da ne kutsalın ifşası ne de seküler bir vaadin yerine geçer özünde.- sırtını yaslayarak kendine bir dayanak oluşturuyor. hatta özellikle bataille'e sırtını biraz fazla yaslıyor. tanımın sonunda kitap içerisindeki bataille ve nancy atıflarından bazılarına da yer vereceğim. her neyse... bu bağlamda okuduğumuz zaman -en azından blanchot'un perspektifinde- topluluk, özdeşlikten ziyade başkalığı, başka bir açıdan; paylaşımı değil, paylaşılamayanı ve dahi tamamlanmaya değil, daima ertelenmiş bir eksikliği tanımlayacaktır. spesifik olarak bu kavramların etrafında şekillenen ancak hiçbir zaman tam anlamıyla sabitlenemeyen ve tam olarak da adlandırılamayan bir birliksizlik deneyimidir bu ifade ile topluluk. bu da itiraf edilemez olanın bir yasa ya da günah olarak değil de dilin ve varoluşun sınırında ortaya çıkan etik bir olay olarak okunması ve kavranmasına olanak tanıyacaktır.

biraz daha irdeleyecek olursak eğer, maurice blanchot’nun negatif topluluk anlayışı klasik komünal formların da -örneğin dini tarikatlar, ideolojik kolektifler ya da ulusal birlik fikirlerinin- ötesine geçerek bireylerin birbirine radikal biçimde yabancı kaldığı ancak bu yabancılığın bizzat bağ kurmanın koşulu olduğu bir alanı tanımlıyor. topluluk, özdeşlik ya da birlik üzerine değil, ölümün paylaşılamazlığı üzerine inşa edilir diyebiliriz az önce de belirttiğim gibi. ötekine bir örnek üzerinden ilerleyeceksek eğer özellikle de ölmekte olan komşuya duyulan etik sorumluluk - komşunun ölümü kişinin kendi ölümüm değildir ama bu mesafe tam da başkasının ölümünde benliğin dışına çıkarak etik bir açıklığa ulaşmasını sağlar diyebiliriz illa ki açmak gerekirse. bu etik açıklık biraz da levinasçı sorumluluk kavramıyla da akraba olmakla birlikte kimileri için özdeş dahi kabul edilebilir ancak bana kalırsa bu daha nihilist, daha tanrısız bir yaklaşımdır- bu topluluğun asli momentidir. burada autrui yalnızca bireyin dışında olanı değil bireyin onu hiçbir zaman kavrayamayacağı derecede uzak olanı simgeleyecektir yani. blanchot'nun bu düşüncesi özünde ait olmama yoluyla aitlik fikriyle doğrudan bağdaştığı için giorgio agamben'in the coming community ve homo sacer'i ile kaçınılmaz bir biçimde bir diyaloğa giriyor. agamben’in herkesin ve hiç kimsenin topluluğu, blanchot’nun la communauté inavouable’da formüle ettiği topluluğu olmayanların topluluğu düşüncesinin kabaca ardılıdır aslında zira her iki fikir de egemenliğin istisna haline karşılık siyasal olanı yani temsil edilemeyen ama yine de paylaşılan bir deneyimi kavramsallaştırma gayretine girer.

ki zaten hâlihazırda blanchot’nun itiraf edilemez nitelemesi, hem bu topluluğun söylemsel temsilinin mümkün olmamasına hem de onun sistematik açıklamalara, hukuki yahut moral normlara indirgenemeyecek bir mahremiyeti haiz olmasına işaret edecektir. bu, daha önce bataille hakkında not düşerken belirttiğim gibi; ne dini ne de seküler bir vaadin içinde barındırdığı bir ütopya değil her türlü telafi ve tanımlamanın dışında kalan bir varoluş kipi olarak okunmalıdır. edebi düzlemde, blanchot’nun topluluk anlayışı, dil ile kurulamayan bir ilişkinin dile getirilmesi gibi paradoksal bir sürecin ifadesine denktir. topluluğun itiraf edilemezliği aynı zamanda edebiyatın da itiraf edilemezliğidir zira yazı ne bütünüyle anlamlıdır ne de salt sessizliktir; -biraz derrida üzerinden okunmaya da açık- anlamın sürekli ertelendiği bir boşluk hâli olarak tanımlanmalıdır. ve bu boşluk yani yazı, blanchot'un okumasında topluluğun ne kurucusudur ne de yansıması, o sadece topluluğun olanaksızlığını açığa vuracaktır. bu yönüyle de metin edebî formda bir anti-maniesto veya daha sade bir ifade ile bir karşı-topluluk metni haline gelecektir ancak okumayı biraz daha politik bir düzeye çekmek elzem. yine de ondan önce şunu belirtmek lazım; blanchot yazıya sahiden büyük bir etik yük bindiriyor özünde zira yazın sanatının potansiyelini kısıtlayan bir negatiflik estetiği görüyoruz bu okumada. eylemi, direnişi, söylemsel üretimi sürekli olarak bir olanaksızlık fikriyle donatmak edebiyatı yalnızca bir fenomenolojik çıkmaza indirger zira. oysa ki -en azından bana kalırsa- dönüşüm, yaratım ve karşı çıkışın da alanı olabilecek bir yapıyı yazı-ölüm-sessizlik üçgeninde eritmek fazla nihilist bir yaklaşım ama kim takar yalova kaymakamını...

kaldığımız yerden devam edecek olursak eğer; politik olarak bakıldığında blanchot’nun metni, toplumsal örgütlenme biçimlerinin ve siyasi birlikteliğin sınırlarını da sorgular zira. devrimci romantizmin*ya da ütopyacı idealizmin değil mayo 68'in projesiz projesinin yahut bir araya gelişin yalnızca bir deneyim olarak mümkün olduğu anların ifadesidir bu ve bu bağlamda metin, herhangi bir politik programdan ziyade politik olana dair bir poetik öneriyor. topluluk burada, üretkenliğin değil işlemezliğin, yararlılığın değil gereksizliğin yansıması olacaktır denilebilir. yani bu türden bir topluluk, herhangi bir üretim ya da iş ile özdeşleşemez; aksine desœuvrement aracılığıyla kendini kurar. böylece topluluğun bir amaç etrafında bir araya gelmiş bireyler toplamı olduğu fikri de boşa düşecek, askıya alınacaktır. yerini ise hiçbir şeyde birleşmeyen, ama yine de bir aradalığı muhafaza eden bir varoluş biçimi alır ve bu toplumun çöküşü ile noktalanacak bir sürecin başlangıcıdır. gerçi zaten itiraf edilemez topluluk düşüncesi, özellikle etik, ontoloji, edebiyat kuramı ve politik teori eksenlerinde değerlendirildiğinde çağdaş siyasal öznellik biçimlerinin özgürlük kavramının ve kolektivite tahayyülünün yeniden ele alınmasını da gerektiriyor başlı başına zira mevcut kavramlar bir karşılık, bir soru üretemiyor.


çok da uzatmadan toparlayacak olursak eğer. hem edebiyat felsefesi hem de post yapısalcı siyaset teorisi açısından, modern özne teorisini aşındıran ve bu mutlak biz zamirinin radikal sorgulanmasını içeren temel bir okuma aracı olduğu söylenebilir. itiraf edilemez olan maurice blanchot’un nazarında topluluğun kendisi değil de ancak sessizlikte, yazıda, ölümde ve dostlukta zuhur edebilecek mahrem formudur. sonuç olarak itiraf edilemez topluluk; açık bir gözlem ile bu anlatı ne etik bir ideal ne de ontolojik bir gerçekliktir ve bu da ancak yazının sessizliğinde, ölümün kenarında, başkasıyla olan ilişkiyi kesintisizce sürdürme arzusunda işitilebilir türden bir fenomene dönüşecektir. bazen bütünüyle içimi sıkıyor bu adam. neticede, tarafgir olmamayı bir kenara ayırırsak eğer; maurice blanchot’nun toplumla kurduğu ilişki, tarihsel ve toplumsal bağlamdan koparılmış, sterilize edilmiş bir şeydir yalnızca ve bu tür bir ontolojik düşünce, aşırı şairaneleşmiş ve eylemsiz bir düşünce fetişizminden ibaret kalacaktır.

elminster the wise, keyifli okumalar diler, ya da her ne haltsa işte.


"...objet qu’on pourrait détenir, alors que la communauté, comme le dit jean-luc nancy, ne se maintient que comme le lieu — le non-lieu — où il n’y a rien d’autre, secrète de n’avoir aucun secret, n’ouvrant qu’au désœuvrement qui traverse l’écriture même ou qui, dans tout échange public ou privé de parole, fait retenir le silence final où cependant il n’est jamais sûr que tout, enfin, se termine. pas de fin là où règne la finitude. si nous avions, au principe de la communauté, l’inachèvement ou l’incomplétude de l’existence, nous avons maintenant comme la marque de ce qui la surélève jusqu’au risque de sa disparition dans l’extase , son accomplissement en ce qui précisément la limite, sa souveraineté en ce qui la rend absente et nulle, son prolongement dans la seule communication qui désormais convienne et qui passe par l’inconvenance littéraire, lorsque celle-ci ne s’inscrit en des œuvres que pour s’affirmer dans le désœuvrement qui les hante, même si elles ne sauraient l’atteindre." p.38


"impuissance: ce que symbolisait bien le fait qu'elle était là comme le prolongement de ceux qui ne pouvaient plus être là (les assassinés de charonne), un infini qui répondait à l’appel de la finitude et qui y faisait suite en s’opposant à elle. je crois qu’il y eut alors une forme de communauté, différente de celle dont nous avons cru définir le caractère, un des moments où communisme et communauté se rejoignent et acceptent d’ignorer qu’ils se sont réalisés en se perdant aussitôt. ıl ne faut pas durer, il ne faut pas avoir part à quelque durée que ce soit. cela fut entendu en ce jour exceptionnel: personne n’eut à donner un ordre de dispersion. on se sépara par la même nécessité qui avait rassemblé l’innombrable." p.56

"ou bien s'agit-il d'un mouvement qui ne supporte aucun nom -ni amour ni désir- mais qui attire les êtres pour les jeter les uns vers les autres (deux par deux ou plus collectivement), selon leur corps ou selon leur cœur et leur pensée, en les arrachant à la société ordinaire ? dans le premier cas (définissons-le trop simplement par "l'amour conjugal"), il est clair que la "communauté des amants" atténue son exigence propre par le compromis qu'elle établit avec la collectivité qui lui permet de durer en la faisant renoncer à ce qui la caractérise : son secret derrière lequel se dérobent "d'exécrables excès".

dans le deuxième cas, la communauté des amants ne se soucie plus des formes de la tradition, ni d'aucun agrément social, fût-il le plus permissif. de ce point de vue, les maisons dites closes ou leurs succédanés, pas plus que les châteaux sade, ne constituent une marginalité, capable d’ébranler la société. au contraire : puisque de tels lieux spécialisés restent autorisés et d’autant plus qu’ils sont interdits. elle n’est pas parce que madame edwarda est une fille qui s’exhibe d’une manière somme toute banale en exhibant son sexe. bataille écrit violemment: "l’horreur vide de la conjugalité régulée les enferme déjà." p. 79
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"la communaute inavouable" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim