karl dönitz
nazi almanyası'nın büyük amirali ve deniz kuvvetleri komutanıdır. enteresan bir çardır kendisi... çoğu insan bilmez ama kendisi birinci dünya savaşında goeben'de teğmen olarak görev almıştır. hatta eşi ile de istanbul'da tanışıp evlenmiştir. hatta ölmeden evvel şahsi anılarını türkçe'ye çevirterek türk deniz kuvvetleri'ne vermiştir.
prusya ekolü ile yetişmiş olan dönitz nazi almanyası zamanında u bot filo komutanlığı ve deniz kuvvetleri kriegsmarine'de alt komutanlık olan u boat komutanlığı yaptıktan sonra savaş sırasında deniz kuvvetleri komutanı ve büyükamiral olmuştur. nazilerin en fazla yuvalandığı yer olan luftwaffe'nin aksine kriegsmarine daha böyle kanım canım almanya modunda savaşmıştır, ss ve luftwaffe'nin yaptığı türden katliamlara pek bulaşmamıştır.
dönitz ise moderate nazi modunda takılmıştır. şöyle tarif edersem anlarsınız herhalde, ''aman canım işimiz bozulmasın diye kafa sallayıp öyleymiş gibi takılıyoruz'' anladınız siz onu kıps sdkjlgh herneyse; tabi moderate nazi dediysem de, her nazi gibi museviler ve bolşeviklerden ölesiye nefret eden bir çardı kendisi... savaş sırasında 2 oğlu da kendisi gibi u boat subayıydı ve her ikisini de savaşta kaybetmiştir. dönitz ile alakalı en tartışmalı konulardan birisi ise, sebep olduğu laconia faciasıdır ki kendisi de bu facia sonrasında ne şartla olursa olsun düşmana ait hiçbir sivil ve savaş esirinin denizden canlı kurtarılmaması emrini vermiştir. laconia faciasında da almanlar yanlışlıkla sivil ingiliz gemisini vuruyorlar daha sonra ingiliz sivilleri kurtarıp denizaltıya alıp güvertesine kızılhaç seriyorlar. bu esnada onları gören bir amerikan b24 liberator üzerinde ingilizlerin de olduğu kızılhaç serili alman denizaltılarını vuruyor falan... e ardından da almanlar ''s*kerim insanlığını da yapacağınız işi de'' deyip filikalara ingilizleri bindirip açıkdenizde bırakıyorlar falan... dönitz ise bu olayın ardından işte o meşhur laconia kararlarını alıyor. bu sebepten ötürü de savaştan sonra nürnberg'de 10 sene yatıyor...
savaştan sonra tonton dede modunda takılıp batı almanya'da uzuuunca bir süre yaşadıktan sonra da 1981'de vefat etmiştir. cenazesine aslında yasak olmasına rağmen alman deniz kuvvetleri üniformalı tam kadro olarak katılmıştır. kazandığı alman madalyalarının yanında ek olarak kendisi de subay sınıfı osmanlı gelibolu kıta harp madalyası sahibidir..
dügüdüt: yazarken ''lan goeben miydi breslau mu ?'' diye ikilemde kalmıştım altta arkadaşım düzeltmiş sağolsun. breslau'da teğmendi sözlük...
prusya ekolü ile yetişmiş olan dönitz nazi almanyası zamanında u bot filo komutanlığı ve deniz kuvvetleri kriegsmarine'de alt komutanlık olan u boat komutanlığı yaptıktan sonra savaş sırasında deniz kuvvetleri komutanı ve büyükamiral olmuştur. nazilerin en fazla yuvalandığı yer olan luftwaffe'nin aksine kriegsmarine daha böyle kanım canım almanya modunda savaşmıştır, ss ve luftwaffe'nin yaptığı türden katliamlara pek bulaşmamıştır.
dönitz ise moderate nazi modunda takılmıştır. şöyle tarif edersem anlarsınız herhalde, ''aman canım işimiz bozulmasın diye kafa sallayıp öyleymiş gibi takılıyoruz'' anladınız siz onu kıps sdkjlgh herneyse; tabi moderate nazi dediysem de, her nazi gibi museviler ve bolşeviklerden ölesiye nefret eden bir çardı kendisi... savaş sırasında 2 oğlu da kendisi gibi u boat subayıydı ve her ikisini de savaşta kaybetmiştir. dönitz ile alakalı en tartışmalı konulardan birisi ise, sebep olduğu laconia faciasıdır ki kendisi de bu facia sonrasında ne şartla olursa olsun düşmana ait hiçbir sivil ve savaş esirinin denizden canlı kurtarılmaması emrini vermiştir. laconia faciasında da almanlar yanlışlıkla sivil ingiliz gemisini vuruyorlar daha sonra ingiliz sivilleri kurtarıp denizaltıya alıp güvertesine kızılhaç seriyorlar. bu esnada onları gören bir amerikan b24 liberator üzerinde ingilizlerin de olduğu kızılhaç serili alman denizaltılarını vuruyor falan... e ardından da almanlar ''s*kerim insanlığını da yapacağınız işi de'' deyip filikalara ingilizleri bindirip açıkdenizde bırakıyorlar falan... dönitz ise bu olayın ardından işte o meşhur laconia kararlarını alıyor. bu sebepten ötürü de savaştan sonra nürnberg'de 10 sene yatıyor...
savaştan sonra tonton dede modunda takılıp batı almanya'da uzuuunca bir süre yaşadıktan sonra da 1981'de vefat etmiştir. cenazesine aslında yasak olmasına rağmen alman deniz kuvvetleri üniformalı tam kadro olarak katılmıştır. kazandığı alman madalyalarının yanında ek olarak kendisi de subay sınıfı osmanlı gelibolu kıta harp madalyası sahibidir..
dügüdüt: yazarken ''lan goeben miydi breslau mu ?'' diye ikilemde kalmıştım altta arkadaşım düzeltmiş sağolsun. breslau'da teğmendi sözlük...
devamını gör...
gençlere tavsiyeler
sizden 2 jenerasyon üstteki insanlardan tavsiye, öneri almayın.
öneri alacağınız jenerasyon bir üst jenerasyonunuz olsun en fazla.
çünkü, 2 jenerayon ve üst insanlarla hayata aynı pencereden bakma şansınız ne yazık ki olmayabiliyor.
öneri alacağınız jenerasyon bir üst jenerasyonunuz olsun en fazla.
çünkü, 2 jenerayon ve üst insanlarla hayata aynı pencereden bakma şansınız ne yazık ki olmayabiliyor.
devamını gör...
ıslak terliğe çorapsız basmak
o yüzden kendi terliğim dışında terlik kullanmıyorum.
herkes kendi terliğini kullansın.
ben terliklerim olmadan bir hiçim.
bazen onları ayağıma sabitlesem diye düşünmüyor değilim.
herkes kendi terliğini kullansın.
ben terliklerim olmadan bir hiçim.
bazen onları ayağıma sabitlesem diye düşünmüyor değilim.
devamını gör...
amok koşucusu
stefan zweig kitabıdır.
stefan zweig varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 1881 yılında doğan bir yazardır. nazi baskıları yüzünden avrupa’da, kuzey ve güney amerika’da yaşayan yazar çeviri yapıp şiirler yazdı. yazar 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ettiğinde amok koşucusu kitabının aslında bir plan olduğunu ortaya koymuş oldu.
amok koşucusu 7 öyküden oluşan her öykünün sonunda bizi bir ölüm bekliyor; cinayet, intihar, cinayet ve intihar…
ilk öykü olan “bir çöküşün öyküsü”nde kralın gözünden düştükten sonra sürgüne gönderilen madame de prie’nin hikayesi anlatılır. madame de prie hüküm sürdüğü dönemlerde şımarıklığı, horgörüsü, para tutkusu, zorbalığıyla zenginlik içinde, balolarda aşıklarıyla birlikte güzel zamanlar geçirmektedir. ancak artık madame de prie’nin kaprislerine ve doğal kötücüllüğüne dayanamayan kral onu sürgüne gönderir. gittiği kente kalabalıktan uzak kalan madame, aklını oynatmamak için saraya mektuplar yazar,af diler ama bir sonuç alamaz. eskiden çevresinde olan insanlar da ona yüz çevirir.
bunun üzerine egosunu tatmin etmek için bulunduğu yerde gözü yüksklerde olan, paris diye yanıp tutuşan bir genci aşığı yapar ama bu ilişki de aşağıladığı gencin onu dövmesiyle hüsranla sonuçlanır.
artık dayanamayacağını anlayan madame de prie çok pahalı balolar düzenleyip paris’teki insanları kandırarak oraya toplamaya ve eski günlerinin bir yanılsamasını yaşamaya başlar. bu sırada söylediği “kıskançlık olmadan, nefret olmadan, yalan olmadan yaşanmaya değmezdi.” cümlesi madame’ın ruh halini açıkça ortaya koymaktadır.
madame insanlara 7 ekim tarihinde öleceğini söylediğide ona kime inanmaz ama o 7 ekim tarihnde intihar eder, ama ölmeden önce bir zamanlar aşığı olan genç adamdan da intikamını alır.
“madalyon” isimli öyküdeyse bir birlikte albaylık yapan adam birliğiyle birlikte yol alırken ispanyol bir çetenin saldırısına uğrar, bütün askerlerini kaybeden aybay ormana sığınır. korkudan va çaresizlikten ne yapacağını şaşırır. çaresizlik içinde olması onurunu zedeler. onurunu kurtarmak için ertesi gün yoldan geçen bir ispanyola saldırır ve onun giysilerin üzerine giyer. kendi üniformasındansa sadece napolyon tarafından kendine verilen madalyonu alır. albay yakınlardaki bir ispanyol köyüne gidip dilsiz bir dilenci rolünü oynayarak karnını doyurur ama bunun karşılığında onurunu ortaya koymuş olur. albay, artık korkuya va çaresizliğe dayanamayacağını anlayınca tekrar ormana gider. bu esnada bir birliğin seslerini duyar ve elinde tabancasıyla onlara doğru koşmaya başlar ancak gelen birlik onun bir ispanyol olduğunu anlayınca, hemen orda infazını gerçekleştirir ve bir albay’a ait olan madalyonu da üzerinde bulur ve alırlar.
üçüncü öykü olan “bezginlik”bir öğnecinin öyküsüdür. öğrenci öğretmeni tarafından aşağılandığını düşünür. o adam dediği ve küçük gördüğü öğretmen onun bir sene kaybetmesine; bu yüzden de sanata, bilime olan tutkusunun sönmesine, arkadaşlarını kaybetmesine, en kötsü de umudunu yitirmesine neden olur. bir gün sınıfa girdiğinde öğretmen yine üzerine gelince öğrenci ,o adama karşılık verir ve aralarında bir arbede yaşanır.
öğrenciden yediği yumrukla sendeleyen adamın şaşkınlığı geçmeden öğrenci kendini dışarı atmıştır bile. bezginliğinin nedeni olan bu adama attığı intikam yumruğu onu dönüşü olmayan bir yola götürür ki, bu yol onunn madame de prie’yle aynı kaderi payalşmasına neden olur.
kitaba ismini veren “amok koşucusu” da aynı izlekler etrafında dolaşan ve efsane olmayı başarmış bir öyküdür. bu öyküde bir gemi yolculuğu esnasında karşılşan iki adamın konuşmalarıyla açılır sahne. kendi öyküsünü anlatmak için birini arayan garip adam ve hikayenin anlatıcısı. garip adam bir doktordur, doktorluk yaptığı köyde kendinden kürtaj için yardım isteyen soylu ve küstah kadına para istemediğini, kendisiyle birlikte olması karşılığında bu işi yapacağını söyler. bunu yapmasının nedeni ahlaksızlık değil, kadının küstahlığıdır. kadının kendisinden ricada bulunmadığı, doktoru para karşılığı satın alabileceğini düşünmesi garip adamı kızdırır ve bu yola başvurmasına neden olur. bunun üzerine kadın kimseye bir şey söylememesini emrederek ordan uzaklaşır. bu küstahlık ve soyluluk karşısında nutku tutulan doktor kadının peşinden gidip özür dilemek, yalvarmak, hatta ölmek ister. işte tam da bu anda bizlere amok koşucularını anımsatır.
amok koşucusu bir anda çılgınlar gibi koşmaya başlayıp elindeki hançeriyle önüne çıkanh herkesi öldüren ve ölene ya da öldürülene kadar koşmayı sürdüren insanlara verilen addır. bu hastalık artık tanımlanmış ve tanınmış bir hastalktır, kadının peşinden koşan doktor da artık bir amok koşucusu gibi gözü sadece kadını görerek kadınnı peşinden sekiz saatlik mesafedeki şehre kadar gider.
kadının kocası iş için şehir dışındadır ve söylemey gerek kadının karnındaki çocuk ondan değil genç bir subaydandır. doktor ne yaparsa yapsın kendini affettiremez. kadına intihar edeceğini belirten bir not yazar ama kadının yumuşaması mümkün değildir. ama bir gün odasında otururken bir köle çocuk gelir ve onu çinli bir kadının evine getirir. soylu kadın can çekişmektedirr. doktordan yardım almaktansa ölmeyi tercih etmiştir. yanlış müdahale sonucu çok kan kaybeden kadını evine götüren doktor kadının ölümüne mani olamaz ama sırrını saklar.
kadını aşığı olan genç subayın yardımıyla ülkeyi terk etmek için bu gemiye biner ancak onun kadını takip ettiği gibi kadın da onu takip etmektedir. tabutu ve kocası aynı gemidedir. sonra anlatıcının gazeteden okuduğu habere göre doktor ,kadının tabutu denize indirilirken tabutun üzerine atlamıştır. tabut çıkarılamaycak şekilde denize gömülür ve doktorun cesedi ise kıyıya vurulmuş olarak bulunur.
diğer üç öykü de aynı izlekte devam etmektedir bulun ve okuyun.
stefan zweig varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 1881 yılında doğan bir yazardır. nazi baskıları yüzünden avrupa’da, kuzey ve güney amerika’da yaşayan yazar çeviri yapıp şiirler yazdı. yazar 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ettiğinde amok koşucusu kitabının aslında bir plan olduğunu ortaya koymuş oldu.
amok koşucusu 7 öyküden oluşan her öykünün sonunda bizi bir ölüm bekliyor; cinayet, intihar, cinayet ve intihar…
ilk öykü olan “bir çöküşün öyküsü”nde kralın gözünden düştükten sonra sürgüne gönderilen madame de prie’nin hikayesi anlatılır. madame de prie hüküm sürdüğü dönemlerde şımarıklığı, horgörüsü, para tutkusu, zorbalığıyla zenginlik içinde, balolarda aşıklarıyla birlikte güzel zamanlar geçirmektedir. ancak artık madame de prie’nin kaprislerine ve doğal kötücüllüğüne dayanamayan kral onu sürgüne gönderir. gittiği kente kalabalıktan uzak kalan madame, aklını oynatmamak için saraya mektuplar yazar,af diler ama bir sonuç alamaz. eskiden çevresinde olan insanlar da ona yüz çevirir.
bunun üzerine egosunu tatmin etmek için bulunduğu yerde gözü yüksklerde olan, paris diye yanıp tutuşan bir genci aşığı yapar ama bu ilişki de aşağıladığı gencin onu dövmesiyle hüsranla sonuçlanır.
artık dayanamayacağını anlayan madame de prie çok pahalı balolar düzenleyip paris’teki insanları kandırarak oraya toplamaya ve eski günlerinin bir yanılsamasını yaşamaya başlar. bu sırada söylediği “kıskançlık olmadan, nefret olmadan, yalan olmadan yaşanmaya değmezdi.” cümlesi madame’ın ruh halini açıkça ortaya koymaktadır.
madame insanlara 7 ekim tarihinde öleceğini söylediğide ona kime inanmaz ama o 7 ekim tarihnde intihar eder, ama ölmeden önce bir zamanlar aşığı olan genç adamdan da intikamını alır.
“madalyon” isimli öyküdeyse bir birlikte albaylık yapan adam birliğiyle birlikte yol alırken ispanyol bir çetenin saldırısına uğrar, bütün askerlerini kaybeden aybay ormana sığınır. korkudan va çaresizlikten ne yapacağını şaşırır. çaresizlik içinde olması onurunu zedeler. onurunu kurtarmak için ertesi gün yoldan geçen bir ispanyola saldırır ve onun giysilerin üzerine giyer. kendi üniformasındansa sadece napolyon tarafından kendine verilen madalyonu alır. albay yakınlardaki bir ispanyol köyüne gidip dilsiz bir dilenci rolünü oynayarak karnını doyurur ama bunun karşılığında onurunu ortaya koymuş olur. albay, artık korkuya va çaresizliğe dayanamayacağını anlayınca tekrar ormana gider. bu esnada bir birliğin seslerini duyar ve elinde tabancasıyla onlara doğru koşmaya başlar ancak gelen birlik onun bir ispanyol olduğunu anlayınca, hemen orda infazını gerçekleştirir ve bir albay’a ait olan madalyonu da üzerinde bulur ve alırlar.
üçüncü öykü olan “bezginlik”bir öğnecinin öyküsüdür. öğrenci öğretmeni tarafından aşağılandığını düşünür. o adam dediği ve küçük gördüğü öğretmen onun bir sene kaybetmesine; bu yüzden de sanata, bilime olan tutkusunun sönmesine, arkadaşlarını kaybetmesine, en kötsü de umudunu yitirmesine neden olur. bir gün sınıfa girdiğinde öğretmen yine üzerine gelince öğrenci ,o adama karşılık verir ve aralarında bir arbede yaşanır.
öğrenciden yediği yumrukla sendeleyen adamın şaşkınlığı geçmeden öğrenci kendini dışarı atmıştır bile. bezginliğinin nedeni olan bu adama attığı intikam yumruğu onu dönüşü olmayan bir yola götürür ki, bu yol onunn madame de prie’yle aynı kaderi payalşmasına neden olur.
kitaba ismini veren “amok koşucusu” da aynı izlekler etrafında dolaşan ve efsane olmayı başarmış bir öyküdür. bu öyküde bir gemi yolculuğu esnasında karşılşan iki adamın konuşmalarıyla açılır sahne. kendi öyküsünü anlatmak için birini arayan garip adam ve hikayenin anlatıcısı. garip adam bir doktordur, doktorluk yaptığı köyde kendinden kürtaj için yardım isteyen soylu ve küstah kadına para istemediğini, kendisiyle birlikte olması karşılığında bu işi yapacağını söyler. bunu yapmasının nedeni ahlaksızlık değil, kadının küstahlığıdır. kadının kendisinden ricada bulunmadığı, doktoru para karşılığı satın alabileceğini düşünmesi garip adamı kızdırır ve bu yola başvurmasına neden olur. bunun üzerine kadın kimseye bir şey söylememesini emrederek ordan uzaklaşır. bu küstahlık ve soyluluk karşısında nutku tutulan doktor kadının peşinden gidip özür dilemek, yalvarmak, hatta ölmek ister. işte tam da bu anda bizlere amok koşucularını anımsatır.
amok koşucusu bir anda çılgınlar gibi koşmaya başlayıp elindeki hançeriyle önüne çıkanh herkesi öldüren ve ölene ya da öldürülene kadar koşmayı sürdüren insanlara verilen addır. bu hastalık artık tanımlanmış ve tanınmış bir hastalktır, kadının peşinden koşan doktor da artık bir amok koşucusu gibi gözü sadece kadını görerek kadınnı peşinden sekiz saatlik mesafedeki şehre kadar gider.
kadının kocası iş için şehir dışındadır ve söylemey gerek kadının karnındaki çocuk ondan değil genç bir subaydandır. doktor ne yaparsa yapsın kendini affettiremez. kadına intihar edeceğini belirten bir not yazar ama kadının yumuşaması mümkün değildir. ama bir gün odasında otururken bir köle çocuk gelir ve onu çinli bir kadının evine getirir. soylu kadın can çekişmektedirr. doktordan yardım almaktansa ölmeyi tercih etmiştir. yanlış müdahale sonucu çok kan kaybeden kadını evine götüren doktor kadının ölümüne mani olamaz ama sırrını saklar.
kadını aşığı olan genç subayın yardımıyla ülkeyi terk etmek için bu gemiye biner ancak onun kadını takip ettiği gibi kadın da onu takip etmektedir. tabutu ve kocası aynı gemidedir. sonra anlatıcının gazeteden okuduğu habere göre doktor ,kadının tabutu denize indirilirken tabutun üzerine atlamıştır. tabut çıkarılamaycak şekilde denize gömülür ve doktorun cesedi ise kıyıya vurulmuş olarak bulunur.
diğer üç öykü de aynı izlekte devam etmektedir bulun ve okuyun.
devamını gör...
sütyen teli
allahın belası bir şey. yani sene olmuş 2021 hala sütyen takıyor olmamıza bir şey demiyorum o da sizin güzel hatırınız için ama sütyenlerin telli olmasına bir çözüm bulamayan tekstil endüstrisine burada formatın izin vermeyeceği şeyleri söyleyecek kadar kızgınım.
çıkar efendim çıkar. sütyen teli dediğiniz şey illa ki ya sağdan ya soldan bir şekilde çıkar ve teninize batar. hayır sonra da geri dönüşü yok yani mereti atmak zorunda kalıyorsun, istediğin kadar dik, yine bir yolunu bulup çıkıyor!
sinirleniyorum.
çıkar efendim çıkar. sütyen teli dediğiniz şey illa ki ya sağdan ya soldan bir şekilde çıkar ve teninize batar. hayır sonra da geri dönüşü yok yani mereti atmak zorunda kalıyorsun, istediğin kadar dik, yine bir yolunu bulup çıkıyor!
sinirleniyorum.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şiirleri
üst şeysi: iki saat kadar önce, uyumaya çalışıyordum. saat 03.30 civarıydı. bir şey tan. 03.40'da başladım şiiri yazmaya, 04.30'du yanılmıyorsam eğer, yazım kısmı bitti. ritmini unutmayayım diye kayıt alayım istedim, yarı uyuyorum. içten olmuş, sadece kendime okuduğumu düşündüğüm için. tabii aynı sebepten kusurlu, haldır huldur, paldır küldür. ama buraya bırakmak istedim. uyuyup uyanınca vazgeçerim diye kendisine ulaşmadan size ulaşacak muhtemelen:
kalemini, defterini, kokusunu öptüğün her şairin sayfaların' çevirsem sana
bu sıralar, sayfalar her kalbimde
çevriliyo' her sana
bu sıralar kalbim de
övgü yazılı, turneden bozma
isimcikler meşhur üzerine kazılı
püsküllü kağıt soğuk parçaları, sana
karşılık, gelmez
çıngıraklı şehirlerin kör alacalı loş yıldızları
seni
karşılamaz
harfleri kağıtlara haykırmak istedim
kitapları doldursam en sıfırlı paralara
tüccarlık etsem kağıtlarla çirkin
hiçbir, toz, parçacığı
parçacığı tanrı ya da
karşılık, vermez
gelmez
sana
bir elimde sema
sol elimde hint
omuzlarım cefa
denize bulanmış denizlerim
güneş, avuçlarım
inan!
cehennem serin
cennet senin
öylesine yalan
gerçek
seni
karşılamaz
gelmez
karşılık
sana
vermez, karşılık
veremez sana
öylesine gerçek, işte sevgin bana
----
rahatlığım için tekrar, dinleyecek herkesten *özür dileyerek:
vocaroo.com/1jF5GsFPegvR
**
kalemini, defterini, kokusunu öptüğün her şairin sayfaların' çevirsem sana
bu sıralar, sayfalar her kalbimde
çevriliyo' her sana
bu sıralar kalbim de
övgü yazılı, turneden bozma
isimcikler meşhur üzerine kazılı
püsküllü kağıt soğuk parçaları, sana
karşılık, gelmez
çıngıraklı şehirlerin kör alacalı loş yıldızları
seni
karşılamaz
harfleri kağıtlara haykırmak istedim
kitapları doldursam en sıfırlı paralara
tüccarlık etsem kağıtlarla çirkin
hiçbir, toz, parçacığı
parçacığı tanrı ya da
karşılık, vermez
gelmez
sana
bir elimde sema
sol elimde hint
omuzlarım cefa
denize bulanmış denizlerim
güneş, avuçlarım
inan!
cehennem serin
cennet senin
öylesine yalan
gerçek
seni
karşılamaz
gelmez
karşılık
sana
vermez, karşılık
veremez sana
öylesine gerçek, işte sevgin bana
----
rahatlığım için tekrar, dinleyecek herkesten *özür dileyerek:
vocaroo.com/1jF5GsFPegvR
**
devamını gör...
iq ortalaması düşük ortamlar
kahveler değildir çünkü oralarda derin devletler bilderberg toplantılari,rockfeller ailesi, rotchild ailesi gibi büyük ailelerin gelecekteki dünya düzeni hakkında konuştukları kritik yaptıkları yerdir.
devamını gör...
ayıp olmasın diye yapılanlar
sosyal medyada takipleşmek. hayatımda görmediğim akrabalar bile takip isteği atıyor.
devamını gör...
karl marx
maalesef "din halkın afyonudur" sözünün oldukça yanlış anlaşıldığını düşünmekteyim. bu cümleden önceki "dinsel üzüntü hem gerçek üzüntünün hem de bu üzüntüye karşı çıkıştır. din ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın ruhudur." ifadeleri göz önüne alındığında marx ile ilgili birçok düşünce değişmektedir bence.
kaynak isteyen olursa tık.
ilgili referansı maalesef sadece wikipedi'den bulabildim.
kaynak isteyen olursa tık.
ilgili referansı maalesef sadece wikipedi'den bulabildim.
devamını gör...
rawhide
charles marquis warren tarafından yaratılan ve başrollerinde eric fleming, paul brinegar ve daha sonra bu tür filmlerin aranılan oyuncusu olacak genç clint eastwood’un oynadığı dizidir.
dizi tam dokuz sezon yayında kalarak türünün en uzun soluklu dizilerinden biri olmuştur. western tarzındaki dizi çok da orijinal olmayan bir senaryoya sahiptir. bir grup emektar, dürüst ve cesur sığır çobanının bölgeye adalet ve iyilik getirmek için savaşmaları anlatılır. kötü ve yozlaşmış insanları yola götüren bu kahramanlar elbette ki bembeyaz amerikalılardır.
bu kovboylar her zaman iyi kalpli ve yardımseverken bölgede yaşayan ve oranın asıl sahibi olan kızılderililer saldırgan ve vahşidir. kovboy dostlarımız bunların da hakkından gelir ara ara.
peki ben bu diziyi neden izledim? çünkü the blues brothers da kovboy bozuntularının müdavim olduğu bir bara giden kardeşler blues söylemeye kalkınca başlarına şişe yağar. onlar da kendilerini kurtarmak vahşi alkolikleri yatıştırmak için rawhide’ın açılış şarkısını söylemek zorunda kalırlar. john belushi ise bu durumdan hiç memnun olmaz. siz soluk benizliler için linki de bırakıyorum:
rawhide
dizi tam dokuz sezon yayında kalarak türünün en uzun soluklu dizilerinden biri olmuştur. western tarzındaki dizi çok da orijinal olmayan bir senaryoya sahiptir. bir grup emektar, dürüst ve cesur sığır çobanının bölgeye adalet ve iyilik getirmek için savaşmaları anlatılır. kötü ve yozlaşmış insanları yola götüren bu kahramanlar elbette ki bembeyaz amerikalılardır.
bu kovboylar her zaman iyi kalpli ve yardımseverken bölgede yaşayan ve oranın asıl sahibi olan kızılderililer saldırgan ve vahşidir. kovboy dostlarımız bunların da hakkından gelir ara ara.
peki ben bu diziyi neden izledim? çünkü the blues brothers da kovboy bozuntularının müdavim olduğu bir bara giden kardeşler blues söylemeye kalkınca başlarına şişe yağar. onlar da kendilerini kurtarmak vahşi alkolikleri yatıştırmak için rawhide’ın açılış şarkısını söylemek zorunda kalırlar. john belushi ise bu durumdan hiç memnun olmaz. siz soluk benizliler için linki de bırakıyorum:
rawhide
devamını gör...
seri artı oy veren melek
benimdir. herhangi bir başlıkta gördüğüm veya beni oylayan yazarın profiline girer, inceler bana hitap eden tanımlarından artımı da favımı da esirgemem.
ben artılarken benden bir şey eksilmiyor ama o yazar hem motive oluyor hem de mutlu oluyor.
bilhassa yeni yazarların profilini inceliyorum ve oyluyorum motive olsunlar diye.
günlük hayatımda da insanları yüceltmekten çekinmem.
güzel bir özelliklerini gördüm mü hiç dayanamam söylerim.
şımarır mı diye düşünmem bile.
varsın şımarsın, insanların güzel şeyler de duymaya ihtiyacı var.
ben artılarken benden bir şey eksilmiyor ama o yazar hem motive oluyor hem de mutlu oluyor.
bilhassa yeni yazarların profilini inceliyorum ve oyluyorum motive olsunlar diye.
günlük hayatımda da insanları yüceltmekten çekinmem.
güzel bir özelliklerini gördüm mü hiç dayanamam söylerim.
şımarır mı diye düşünmem bile.
varsın şımarsın, insanların güzel şeyler de duymaya ihtiyacı var.
devamını gör...
erkeklerin güzel göründüğünü sandığı şeyler
ayak bilekleri lastikli eşofman pantolon hepsi, bebek zıbını giymiş gibi görünüyorsunuz, aynı şekilde kısa paça pantolon, ve saat alyans dışında, her türlü takı, hele altın zincir, kolye ucunda bişeyler, koca koca manalı taşlı yüzükler filan, aman allahım, küpelere hiç girmiyorum, bir erkek ne için küpe takar? bilezik takar? ne için takıyor olabilir? güzel görünmek içinmi, nedir?
evet bildiğimiz erkek ve kulağında küpe, kolunda bilezik, ben bunları birlikte düşünemiyorum, çünkü süslenmek feminen birşeydir, kadın dişilik iç güdüsüyle takı takar, süslenir, peki ya erkek?
evet bildiğimiz erkek ve kulağında küpe, kolunda bilezik, ben bunları birlikte düşünemiyorum, çünkü süslenmek feminen birşeydir, kadın dişilik iç güdüsüyle takı takar, süslenir, peki ya erkek?
devamını gör...
dövme yaptırmak isteyenlere fikirler
bir ara parayı bulunca düzgün bi dövmecide sırtıma komple şükrü saraçoğlu stadını yaptırmak istiyorum. üstüne de bir daire, yarısı atatürk silüeti yarısı fenerbahçe amblemi.
devamını gör...
banucabirhayat
toprak olduğumuzu öğrenince daha da ilgimi cekmis olan yazar..
iyi ki varsın..
iyi ki varsın..
devamını gör...
adistrofi metrisi
meğer en çok bunu severmiş yolladıklarımın arasından şarkısı..
bilmez mişim, öylesine dinledi, sevdi ama özel bi yere koyamadı demiştim. yanılmışım. sonra türkçe şarkıların da yüzdebidolumanyakküsurunu da hem bilirmiş hem de sevmişmiş, bi de yine çok sevdiği yunanca bi şarkı varmış ama adını hatırlayamamış çünkü aşıkmış!
göztepeliymiş, "gençliğimin katilisin göztepe mi yazayım duvarlara?" dedi, orada o saniye imana gelmiş olabilirim, gerçi yazacağımı yanlış yazdım ama olumlu dedi anladı, su kaldırıyor evet..
yarın modern tıbbın hizmetine girecek, yüzde bir milyon eminim ki eskisinden de sağlıklı kalkacak o ameliyathaneden ama işte böyle, uzakta, elden bişi gelmeden beklemek yok mu, o öldürüyor adamı, hof.
sonra gelecek, anlarsınız zaten geldiğini, her yer hanımeli kokuyor o geldiğinde, sonra burnu var, valla bak? burnu çok güzel.
bugün bi kahve yaptı, hayatımda içtiğim en güzel kahveydi, elleri vardı, o elleriyle kahve yaptı bana, çamurdu felandı ama yine de içtim, çok güzeldi.
sonra gitti, ben dik durdum o da dik durdu, çabuk gel dedim, tamam dedi, sözüne inandım, sözüme inandı.
bugün başka bir gündü, çok başkaydı.
şarkıyı / şarkısını / şarkımı / şarkımızı dinlemek lazımdı..
ve beklemek..
tek kelimene bakarım.
bilmez mişim, öylesine dinledi, sevdi ama özel bi yere koyamadı demiştim. yanılmışım. sonra türkçe şarkıların da yüzdebidolumanyakküsurunu da hem bilirmiş hem de sevmişmiş, bi de yine çok sevdiği yunanca bi şarkı varmış ama adını hatırlayamamış çünkü aşıkmış!
göztepeliymiş, "gençliğimin katilisin göztepe mi yazayım duvarlara?" dedi, orada o saniye imana gelmiş olabilirim, gerçi yazacağımı yanlış yazdım ama olumlu dedi anladı, su kaldırıyor evet..
yarın modern tıbbın hizmetine girecek, yüzde bir milyon eminim ki eskisinden de sağlıklı kalkacak o ameliyathaneden ama işte böyle, uzakta, elden bişi gelmeden beklemek yok mu, o öldürüyor adamı, hof.
sonra gelecek, anlarsınız zaten geldiğini, her yer hanımeli kokuyor o geldiğinde, sonra burnu var, valla bak? burnu çok güzel.
bugün bi kahve yaptı, hayatımda içtiğim en güzel kahveydi, elleri vardı, o elleriyle kahve yaptı bana, çamurdu felandı ama yine de içtim, çok güzeldi.
sonra gitti, ben dik durdum o da dik durdu, çabuk gel dedim, tamam dedi, sözüne inandım, sözüme inandı.
bugün başka bir gündü, çok başkaydı.
şarkıyı / şarkısını / şarkımı / şarkımızı dinlemek lazımdı..
ve beklemek..
tek kelimene bakarım.
devamını gör...
vişneizm
ona kendi ellerimle mantı açarken az buçuk anladığım felsefeyle de ruhuna eşlik etmeye çalışırım, söz! yeter ki o burada iletişim hâlinde olduğum insanlar arasındaki var oluşunu sürdürsün. tabii felsefe konusunda eline su dökemem, orası ayrı. zira ben, bir garip halkım sadece; o ise aristokrasinin göz bebeği... edebiyat desen, herkesin içinde biraz var zaten. iki mısra okur, dertleniriz birlikte. amaaan, hiçbiri olmasa da olur. umurumda bile olmaz nietzsche, kant, freud, fuzuli... ben vişneyle söyleşmekten, kıkırdamaktan çok memnunum, iyi ki tanışmışız.
devamını gör...



