normal sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
devamını gör...
yazarların ruh hallerini anlatan bir söz
sonsuz bir döngüye girmiş gibiyi. yoruldum.
devamını gör...
çakmak gazı çekmek
birkaç saniyelik mallık yaşatır. ancak tüpü hiç düşürmeden, burnundan nefes alıp vererek devamlılığı sağlayana güzeldir. gerçekten bally varken büyük mallıktır. bi' arkadaşımın beyni resetlendiydi bundan, zor kurtardırlar, hâlâ tam düzelmemiştir.
edit: zararlıdır, önerilmez.
edit: zararlıdır, önerilmez.
devamını gör...
hiçbir neden yokken gelen mutsuzluk hissi
kimseye söylemediğiniz, kendinize bile itiraf edemediğiniz veya kabullenmek istemediğiniz bir sebeple gelen mutsuzluk hissidir.
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
trenden son anda atlamıştı. özgürlüğünü bu cesurca hamleye borçluydu. biraz daha geç atlasa köprüden aşağıdaki akan nehre uçacak belki de parçasını bile bulamayacaklardı. biraz daha erken yapayım dese inzibatların teftiş anına denk gelecek, yakayı ele verecekti. başarmıştı mustafa, kimselere yakalanmadan firar etmeyi becermişti.
cumhuriyetin ilk yılları. yokluk her yeri esareti altına almış. yıllarca süren savaş sonrası enkaz yerine dönmüş anadolu’da yaşama tutunmaya çalışan mağrur bir millet. elde avuçta ne varsa cepheye gönderen, kendinden önce vatanın istikbalini düşünen fedakar insanların yurdu. savaşlar bitmiş yepyeni filizlenen devletin tohumları atılmıştı. ama uzun seneler süren savaşın yarattığı tahribatın etkileri uzun yıllar atlatılamayacaktı. işte bu yıllarda mustafa ailesini geçindirmek için köyden sürekli şehre gelip gidiyor, orada hayvan pazarında koyun satıyordu. ekip biçtikleri anca kendi karınlarını doyurmaya yetiyordu.
yovanaki, anadolu’daki yunan azınlığın maceraperest bir ferdiydi. hikayesini ilginç kılan ise onun kaçak silah tüccarı olmasından mütevellitti. yovanaki anadolu’daki azınlık çetelerine yıllarca silah temini sağlamıştı. uzun zamandır aranıyordu ve sonunda karaman’da bir batakhanede enselendi. yargılanmak için karaman’dan konya’ya götürülecekti. zabitler ellerini kelepçeleyip trene bindirdiler. boncuk boncuk terliyordu yovanaki. asılması kesindi. zaten bu zamana kadar istim üstünde yaşamıştı sürekli ama hayatının bu kadar erken sonlanacak olması sebebiyle şimdi oturup çocuk gibi ağlamak istiyordu.
mustafa eniştesiyle görüşmek için karaman’a gelmişti. uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. hem bir hal hatır sormak hem de biraz borç istemeye gelmişti. hayvanların bir kısmı bu sene hastalıktan telef olmuştu. haliyle satıştan istediği kazancı elde edememişti. kışı çıkarabilmek, erzak yakacak temin edebilmek için biraz borca ihtiyacı vardı. bu sebeple eniştenin kapıyı çaldı, o da sağolsun ikiletmedi. bir yükü sırtından atmışcasına rahatlamış bir biçimde tren garına yollandı.
kompartımana girdiğinde elleri kelepçeli yunanı karşısında buldu. yanında iki zabit, ortalarına suçluyu almış karşısında oturuyorlardı. bir suçluyla aynı ortamı paylaşmak onu huzursuz etmişti. normalde suçlular bir yerden başka bir yere nakledilirken diğer insanlardan izole bir ortamda bulunurlar ama yovanaki’nin işi biraz aceleye gelmişti. yer olmadığından normal yolcular ile aynı kompartımanı paylaşıyordu. tren kalktı, karşılıklı yolculardan biri mutlu, huzurlu diğeri bedbaht, rahatsız bir ruh haliyle yolculuklarına başladılar. trenin kalkışından on beş dakika sonra zabitlerden biri hava alma bahanesiyle suçluyu arkadaşına emanet edip koridora çıktı. kapıya doğru yönelip bir sigara tellendirmeye başladı.
bu sırada diğer zabit inceden inceye mustafa’yı süzüyordu. sanki bir mevzu olsa uzun uzadıya konuşacak gibiydi ama üşeniyordu. yola çıkalı bir saat olmuştu ama diğer zabitten eser yoktu. paketi içse bitirirdi, nerede kiminle muhabbet ediyor diye hayıflandı suçlunun başını bekleyen. işin kötüsü tuvalet ihtiyacı hasıl olmuştu, zaten on beş dakikadır tutuyordu. elleri kelepçeli diyerek bir aklından geçirdi mahkumu yalnız bırakmayı. sonra tekrardan bakışları mustafa’nın üzerinde gezinmeye başladı. birader ben beş dakika hacet giderip gelene kadar bu yonana göz kulak olun mu diye sordu artık sonunda. dayanacak gücü kalmamıştı çünkü. içinden bir ses hayır mı desem başıma mesuliyet almasam diye bir ses geldi gitti mustafa’nın. neyse kısa sürer diyerek mahcup bir ifadeyle kabul etti.
zabit kompartımandan ayrılır ayrılmaz yovanaki girdi söze. nerelisin, kimlerdensin muhabbetinden sonra beni suçsuz yere asacaklar diye palavradan ağlamaya başladı. ben normalde aksi bir iş yapmadım, ortağım bana kazık attı, suç benim üstüme kaldı o kaçtı diyerek mustafa’nın kanına girmeye çalıştı. gel kardeş, sen bana yardım et, ben de sana yüklü yardım ederim kurtulunca dedi. şu an için ihtiyacı olmasa da – enişte sağolsun – zor günler ardı arkasına geliyordu. suçsuzluk durumuna inanır gibi oldu bir ara bizimkisi. bu zamanda ne hikayeler duyuyorlardı, yargısız infaz olmasın isterdi. zabit gelmeden trenden atlarız diyerek işlemeye devam ediyordu karşısındakini yovanaki. koridorda o sırada devriye gezen inzibatlardan biri aniden odaya daldı. her ikisi de dut yemiş bülbül gibi sustular aniden. neyse ki uzun durmadan diğer kompartımanlara göz ucuyla baka baka uzaklaştı inzibat. yovanaki son çare belindeki keseyi gösterdi göz ucuyla. bak buradaki altınları bölüşürüz. en son dayanamadı mustafa, sen benim başımı belaya mı sokacan birader durduk yere diyerek yakasından tutup silkeledi yunanı. sonunda heladan dönmeyi başaran zabit o anda kapıdan girdi. ikisini o halde görünce ne bu hal ne oluyor diyerek hiddetlendi. yovanaki direkt kıvrak bir biçimde söze girdi, bu herif beni kaçmaya ayartıyordu, karşılığında da altın kesemi istedi. mustafa neye uğradığını şaşırdı, nutku tutulmuştu. hayır, yok öyle bir durum demeye kalmadan zabitin sorgusu başladı. birader biz sana adam emanet ediyoruz ayırt diye mi diye öfkeli bir şekilde bağırdı. vatan haini misin sen kaçakçıyla bir oluyorsun.
mustafa ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi, ter bastı bir anda her yanını, soğuk soğuk terledi. bir anda suçsuzken suçlu duruma düşmüştü, hem de gerçek suçlunun sözüyle. aniden yerinden fırladı. kompartımandan çıkıp kapıya doğru koştu can havliyle ve bir hamleyle açıp aşağı atladı. bizim suçsuz suçlumuz mustafa başarmıştı, firar etmeyi becermişti.
cumhuriyetin ilk yılları. yokluk her yeri esareti altına almış. yıllarca süren savaş sonrası enkaz yerine dönmüş anadolu’da yaşama tutunmaya çalışan mağrur bir millet. elde avuçta ne varsa cepheye gönderen, kendinden önce vatanın istikbalini düşünen fedakar insanların yurdu. savaşlar bitmiş yepyeni filizlenen devletin tohumları atılmıştı. ama uzun seneler süren savaşın yarattığı tahribatın etkileri uzun yıllar atlatılamayacaktı. işte bu yıllarda mustafa ailesini geçindirmek için köyden sürekli şehre gelip gidiyor, orada hayvan pazarında koyun satıyordu. ekip biçtikleri anca kendi karınlarını doyurmaya yetiyordu.
yovanaki, anadolu’daki yunan azınlığın maceraperest bir ferdiydi. hikayesini ilginç kılan ise onun kaçak silah tüccarı olmasından mütevellitti. yovanaki anadolu’daki azınlık çetelerine yıllarca silah temini sağlamıştı. uzun zamandır aranıyordu ve sonunda karaman’da bir batakhanede enselendi. yargılanmak için karaman’dan konya’ya götürülecekti. zabitler ellerini kelepçeleyip trene bindirdiler. boncuk boncuk terliyordu yovanaki. asılması kesindi. zaten bu zamana kadar istim üstünde yaşamıştı sürekli ama hayatının bu kadar erken sonlanacak olması sebebiyle şimdi oturup çocuk gibi ağlamak istiyordu.
mustafa eniştesiyle görüşmek için karaman’a gelmişti. uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. hem bir hal hatır sormak hem de biraz borç istemeye gelmişti. hayvanların bir kısmı bu sene hastalıktan telef olmuştu. haliyle satıştan istediği kazancı elde edememişti. kışı çıkarabilmek, erzak yakacak temin edebilmek için biraz borca ihtiyacı vardı. bu sebeple eniştenin kapıyı çaldı, o da sağolsun ikiletmedi. bir yükü sırtından atmışcasına rahatlamış bir biçimde tren garına yollandı.
kompartımana girdiğinde elleri kelepçeli yunanı karşısında buldu. yanında iki zabit, ortalarına suçluyu almış karşısında oturuyorlardı. bir suçluyla aynı ortamı paylaşmak onu huzursuz etmişti. normalde suçlular bir yerden başka bir yere nakledilirken diğer insanlardan izole bir ortamda bulunurlar ama yovanaki’nin işi biraz aceleye gelmişti. yer olmadığından normal yolcular ile aynı kompartımanı paylaşıyordu. tren kalktı, karşılıklı yolculardan biri mutlu, huzurlu diğeri bedbaht, rahatsız bir ruh haliyle yolculuklarına başladılar. trenin kalkışından on beş dakika sonra zabitlerden biri hava alma bahanesiyle suçluyu arkadaşına emanet edip koridora çıktı. kapıya doğru yönelip bir sigara tellendirmeye başladı.
bu sırada diğer zabit inceden inceye mustafa’yı süzüyordu. sanki bir mevzu olsa uzun uzadıya konuşacak gibiydi ama üşeniyordu. yola çıkalı bir saat olmuştu ama diğer zabitten eser yoktu. paketi içse bitirirdi, nerede kiminle muhabbet ediyor diye hayıflandı suçlunun başını bekleyen. işin kötüsü tuvalet ihtiyacı hasıl olmuştu, zaten on beş dakikadır tutuyordu. elleri kelepçeli diyerek bir aklından geçirdi mahkumu yalnız bırakmayı. sonra tekrardan bakışları mustafa’nın üzerinde gezinmeye başladı. birader ben beş dakika hacet giderip gelene kadar bu yonana göz kulak olun mu diye sordu artık sonunda. dayanacak gücü kalmamıştı çünkü. içinden bir ses hayır mı desem başıma mesuliyet almasam diye bir ses geldi gitti mustafa’nın. neyse kısa sürer diyerek mahcup bir ifadeyle kabul etti.
zabit kompartımandan ayrılır ayrılmaz yovanaki girdi söze. nerelisin, kimlerdensin muhabbetinden sonra beni suçsuz yere asacaklar diye palavradan ağlamaya başladı. ben normalde aksi bir iş yapmadım, ortağım bana kazık attı, suç benim üstüme kaldı o kaçtı diyerek mustafa’nın kanına girmeye çalıştı. gel kardeş, sen bana yardım et, ben de sana yüklü yardım ederim kurtulunca dedi. şu an için ihtiyacı olmasa da – enişte sağolsun – zor günler ardı arkasına geliyordu. suçsuzluk durumuna inanır gibi oldu bir ara bizimkisi. bu zamanda ne hikayeler duyuyorlardı, yargısız infaz olmasın isterdi. zabit gelmeden trenden atlarız diyerek işlemeye devam ediyordu karşısındakini yovanaki. koridorda o sırada devriye gezen inzibatlardan biri aniden odaya daldı. her ikisi de dut yemiş bülbül gibi sustular aniden. neyse ki uzun durmadan diğer kompartımanlara göz ucuyla baka baka uzaklaştı inzibat. yovanaki son çare belindeki keseyi gösterdi göz ucuyla. bak buradaki altınları bölüşürüz. en son dayanamadı mustafa, sen benim başımı belaya mı sokacan birader durduk yere diyerek yakasından tutup silkeledi yunanı. sonunda heladan dönmeyi başaran zabit o anda kapıdan girdi. ikisini o halde görünce ne bu hal ne oluyor diyerek hiddetlendi. yovanaki direkt kıvrak bir biçimde söze girdi, bu herif beni kaçmaya ayartıyordu, karşılığında da altın kesemi istedi. mustafa neye uğradığını şaşırdı, nutku tutulmuştu. hayır, yok öyle bir durum demeye kalmadan zabitin sorgusu başladı. birader biz sana adam emanet ediyoruz ayırt diye mi diye öfkeli bir şekilde bağırdı. vatan haini misin sen kaçakçıyla bir oluyorsun.
mustafa ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi, ter bastı bir anda her yanını, soğuk soğuk terledi. bir anda suçsuzken suçlu duruma düşmüştü, hem de gerçek suçlunun sözüyle. aniden yerinden fırladı. kompartımandan çıkıp kapıya doğru koştu can havliyle ve bir hamleyle açıp aşağı atladı. bizim suçsuz suçlumuz mustafa başarmıştı, firar etmeyi becermişti.
devamını gör...
fermuar tekniği
ikiden fazla şeritli ve emniyet şeridi olmayan yollarda sağdaki araçların yolun sağına, soldakilerin ise yolun soluna yanaşarak orta kısımdan ambulansın geçişine yol vermesi şeklinde uygulanan sistem.
devamını gör...
1 yıl sonraki kendine not
umarım istediğin okulu ve bölümü kazanmışsındır.
devamını gör...
karambol (yazar)
gitmesi hakkında ne söylemem gerektiğini bilmediğim yazar. şimdi kim benim merak ettiğim saçma sapan şeyleri hiç üşenmeden dakikalarca bana anlatacak bilmiyorum. kont dooku hakkında tanım girmeye çalışırken lightsaber ve lightfoil arasında kaldığımda hiç ne saçmalıyorsun sen demeden kalkıp dakikalarca yardım etmeye çalışmış internetten üşenmeden bir sürü şey bakınmıştı. sadece bu değil ki ne zaman saçma bir şeye takılıp kalsam her zaman yardım ederdi bana bu yüzden ne saçmalıyorsun diye düşünmeyeceğini bildiğimden çoğu zaman ona sorabiliyordum her şeyi. hepsinden önemlisi kendimi çok kötü hissettiğim bir zamanda beni güldürmüştü belki saçmadır ama bu benim için gerçekten önemli çünkü gülmeye çok ihtiyacım vardı o yüzden umarım iyisindir sevgili karambol umarım sadece yorulduğundan gitmek durumunda kalmışsındır ve geri dönersin. sadece ikimizin anlayacağı kötü bir şaka ama burası ölü adamların mezardan çıkıp tanım yazdıkları bir sözlük tek başıma kalmak hoşuma gitmiyor o yüzden bir an önce kendini toparlayıp dönersen güzel olur.
devamını gör...
carl gustav jung
orta yaşı 30-35 yaş aralığında tanımlayan, bu dönemde bireylerin kurdukları reel ilişkilerde kayıplar yaşaması ve/veya üretkenliklerinin durağanlaşması durumlarında gelişimsel krizlere ve derin depresyonlara sürüklendiklerini ileri süren freud selefi psikiyatr.
bu dönemimde bir değil iki kayıp yaşamış tanımlı bir kaos beslenicisi olarak, kendimi daha üretken bulduğum problemli dönem performanslarımı sürdürmemi anlamlandırmış olmana müteşekkirim bro. bu konudaki soru ve sorunumun cevabını buldum en azından.
next!
bu dönemimde bir değil iki kayıp yaşamış tanımlı bir kaos beslenicisi olarak, kendimi daha üretken bulduğum problemli dönem performanslarımı sürdürmemi anlamlandırmış olmana müteşekkirim bro. bu konudaki soru ve sorunumun cevabını buldum en azından.
next!
devamını gör...
emir kipi şeklinde kurum adları
bağkur, çaykur.
devamını gör...
vejetaryenlerin bitki katili birer cani olmaları
bu millet ne yesin taş mı yesin.
devamını gör...
regl oldum demenin alternatif yolları
yas 16 lisedeyim. ders matematik hocam erkek. bu arada once sunu belirteyim benim regl sancilarim bayilma esigine getirecek kadar kotuydu. kasiktan baslayan bacaklara kadar inen siddetli bir agri ki dayanilacak gibi bir sey degildi. sadece agri olsa iyi cekilir hani. beraberinde titreme, tenimin dudaklarimin morarmasi, astim hastasi gibi nefes alamama. bulanti ishal, ve agridan kulaklarimin dahi zonklamasi. degisik bir sey, zulm gibi.
neyse yine boyle bir aciyi her ay yasadigim gibi sinifta cekiyorum. hocam ders anlatirken siraya uzanmisim, ogretmenim durumu farkedince bana seslenmis duymamisim, yanima gelmis durtmus yine benden hareket yok. kafami kaldirinca mosmor bir yuzle karsilasip korkmus. ben sadece beni silkelemeye basladigini ve kendime geldigimi hatirliyorum. tum sinif etrafima toplanmis, saskin sakin bana bakiyorlar. "bana neyin var hasta misin sorusuna karsilik, ben reglim diyemedim" hoca "aileni arayalim, ambulans cagiralim doktora git" dedi. ya doktor erkek olursa diye dusundum salakliga bak. ama suc benim degil ki ben regl oldum demenin ayip, edepsizce oldugunu ogreten kesim de.
regl olmak saglikli olan her kadinin ayda bir kere karsilacagi, fiziksel bir dongudur. tuvalet ihtiyacimiz, yemek yeme ihtiyacimiz kadar siradan bir o kadar "normal" bir surectir. bu kadar basit. ne gunahtir, ne edepsizliktir, ne ayiptir. mide bulaninca kustum, hastayim ateslendim derken nasil utanilmiyorsa, regl oldum demekten de utanilmamalidir. kisacasi alternatif bir isme luzum yoktur.
agzindan kufur eksik olmayan kesimin her turlu terbiyesizce soylemi yapip, kadinin regl demesine "ayip" damgasini vurmasina ayarim. sen kendi ayibina bak deyyus degil mi? neyse cizgiyi asmayayim. su basligi her gordugumde sinir oluyordum, bir yerde patlayacaktim ve oldu.
neyse yine boyle bir aciyi her ay yasadigim gibi sinifta cekiyorum. hocam ders anlatirken siraya uzanmisim, ogretmenim durumu farkedince bana seslenmis duymamisim, yanima gelmis durtmus yine benden hareket yok. kafami kaldirinca mosmor bir yuzle karsilasip korkmus. ben sadece beni silkelemeye basladigini ve kendime geldigimi hatirliyorum. tum sinif etrafima toplanmis, saskin sakin bana bakiyorlar. "bana neyin var hasta misin sorusuna karsilik, ben reglim diyemedim" hoca "aileni arayalim, ambulans cagiralim doktora git" dedi. ya doktor erkek olursa diye dusundum salakliga bak. ama suc benim degil ki ben regl oldum demenin ayip, edepsizce oldugunu ogreten kesim de.
regl olmak saglikli olan her kadinin ayda bir kere karsilacagi, fiziksel bir dongudur. tuvalet ihtiyacimiz, yemek yeme ihtiyacimiz kadar siradan bir o kadar "normal" bir surectir. bu kadar basit. ne gunahtir, ne edepsizliktir, ne ayiptir. mide bulaninca kustum, hastayim ateslendim derken nasil utanilmiyorsa, regl oldum demekten de utanilmamalidir. kisacasi alternatif bir isme luzum yoktur.
agzindan kufur eksik olmayan kesimin her turlu terbiyesizce soylemi yapip, kadinin regl demesine "ayip" damgasini vurmasina ayarim. sen kendi ayibina bak deyyus degil mi? neyse cizgiyi asmayayim. su basligi her gordugumde sinir oluyordum, bir yerde patlayacaktim ve oldu.
devamını gör...
hayvancılık gezegene zarar veriyor iddiası
doğru olduğunu düşündüğüm iddiadır, ha insanın daha büyük yıkımlara yol açtığı zararlar yok değil mi tabii ki var ancak bir hayvan etinin üretildiği çiftlikten masaya gelene kadar geçirdiği süreç; büyümesi için gereken besin ve su, hayvanın kesim alanından marketlere ve kasaplara ulaşım sürecinde harcanan fosil bazlı yakıtlar, hatta bütün bunlar bir yana hayvanın hayatta kalması için bünyesinde gerçekleştirdiği metabolik süreçlerce çıkardığı karbondioksit ve metan benzeri gazları hesaba kattığımızda ortaya büyük bir sera gazı salınımı ortaya çıkıyor. yaklaşımımızı değiştirerek (ve hızlı bir google araması ile) 1 milyara yaklaşan büyükbaş popülasyonun her biri en az bir insan kadar (sadece metabolik salınım) gaz saldığını düşünürsek dünyada yaşamakta olan 7.9 milyar insanın üstüne (sadece büyükbaş hayvan olarak) 1 milyar insan daha koymuş ve 9 milyar nüfusa merdiven dayamış bir gezegene sahip olmuş olacağız. lise biyoloji derslerinden de hatırlayabilceğimiz gibi her yaşam alanının bir taşıma kapasitesi yani üzerinde barındırabileceği maksimum canlı sayısı vardır ve bu sayı aşıldığında doğa gerek bulaşıcı hastalıklarla gerek açlık, kuraklık gibi sebeplerle bu sayıyı tekrar sınır altına indirir.
belki henüz tam kavramamış olsak da önümüzdeki on yıl ve sonrasında gezegenimizde geri alamayacağımız bir iklim döngüsüne girmiş olacağız ve maalesef farkına vardığımız zaman geri dönmek için şansımız olmayacak, riskli kararlar alarak hareket etmeye başlayacağız ve bu risklerin doğuracağı sonuçları kestirmek pek olası değil, malum doğa tek bilinmeyenli bir denklem değil. bugünlerimizi bu bilinçle yaşamalıyız ki yarın bir gün yurdumuzdan su bulamadığımız, kurak topraklarında besin yetiştiremediğimiz için göç etmek zorunda kalmayalım. ve iklim krizinin siyaset/politika üzeri bir konu olduğunu hatırlatıp 4 senelik değişimlerle değil ortak çıkarlar doğrultusunda atılmış adımlarla tüm ülkelerin birliği ve beraberliğinde hareket edilerek çözülebilecek, çözülemese de hafifletilebilecek bir sorun olduğu söylemeden geçmeleyim.
belki henüz tam kavramamış olsak da önümüzdeki on yıl ve sonrasında gezegenimizde geri alamayacağımız bir iklim döngüsüne girmiş olacağız ve maalesef farkına vardığımız zaman geri dönmek için şansımız olmayacak, riskli kararlar alarak hareket etmeye başlayacağız ve bu risklerin doğuracağı sonuçları kestirmek pek olası değil, malum doğa tek bilinmeyenli bir denklem değil. bugünlerimizi bu bilinçle yaşamalıyız ki yarın bir gün yurdumuzdan su bulamadığımız, kurak topraklarında besin yetiştiremediğimiz için göç etmek zorunda kalmayalım. ve iklim krizinin siyaset/politika üzeri bir konu olduğunu hatırlatıp 4 senelik değişimlerle değil ortak çıkarlar doğrultusunda atılmış adımlarla tüm ülkelerin birliği ve beraberliğinde hareket edilerek çözülebilecek, çözülemese de hafifletilebilecek bir sorun olduğu söylemeden geçmeleyim.
devamını gör...
lev nikolayeviç tolstoy
iyilik yap hatırlanmaz.
yanlış yap unutulmaz.
sen kimsenin 'yapamaz'
dediğini yap,
çünkü söylemeseler de
akıllarından çıkmaz.
sözlerinin sahibi rus yazar.
yanlış yap unutulmaz.
sen kimsenin 'yapamaz'
dediğini yap,
çünkü söylemeseler de
akıllarından çıkmaz.
sözlerinin sahibi rus yazar.
devamını gör...
nabizade nazım
asıl adı ahmet nazım olan nabizade nazım; 1862 yılında nişantaşı’nda dünyaya gelmiş, çok küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, üvey anneler ve dadıların elinde büyümüş bir yazardır. salıpazarı feyziye ve beşiktaş askerî rüşdiyelerinde okumuş, buradan mühendishâne-i berrî idâdîsi’ne geçmiştir. 1884 yılında topçu mülâzım-ı sânîsi olarak girdiği erkân-ı harbiyye sınıfından 1887’de yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur. bir süre mekteb-i harbiye'de matematik, topografya ve istihkam dersleri vermiştir. suriye'de, manastır'da, kaş'ta askeri görevler almıştır. 1891 yılında evlenmiştir, ancak evliliğinin ilk aylarında kemik veremi hastalığı dolayısıyla hayatını kaybetmiştir.
nabizade nazım'ın ilk yazısı 1880'de, nazım yalnızca 18 yaşındayken mühendishâne mektebi şâkirdânından a. nâzım imzasıyla vakit’te yayımlanır. mirat-ı alem, maarif, manzara berk, hazine-i evrak ve servet-i fünun dergilerinde ve tercüman-ı hakikat, mürüvvet gazetelerinde yazıları ve eserleri yayımlanmıştır.
1886 yılı öncesinde batılı tarzda şiirler yazsa da sonrasında yaşadığı dönemin genel temayülüne aykırı olarak sade ve doğal bir dille kaleme aldığı hikayeleri yayımlamaya başlamıştır. ilk uzun hikayesini-eser adı yadigarlarım'dır, eserde nazım kendi aşk hayatını ve biraz da çocukluk yıllarını anlatır-1886’da yayımlayan nazım, ölümüne kadar 7 uzun hikaye yayımlama fırsatı bulmuştur. uzun hikayelerinin yanında, 2 romanı, 3 şiiri ve dergi/gazetelerde yayımlanmış bir sürü eseri bulunur.
1890’ların istanbul’unu konu edindiği-aynı zamanda türk edebiyatının ilk psikolojik roman denemesi olan- zehra romanı ve köylülerin zor yaşam şartlarını ele aldığı karabibik adlı romanıyla türk edebiyatında realizm ve natüralizmin ilk temsilcilerinden biri olmuştur. realist/natüralist roman yazma sebebini karabibik romanı için yazdığı önsözde şöyle açıklar:
...
emile zola gibi, alphonse daudet gibi realistlerin yani gerçekçilerin romanları hep ahlaksızlıklarla doludur zannedenler, şu karabibik’i okuduklarında bu fikirlerini düzelteceklerdir sanırım. bu tarz romancıların gayeleri, insanlık olaylarını sadece insan yönünden inceleyip anlatmaktır.
...
hikaye kahramanlarını kendi düşüncelerince, kendi dillerince konuşturmak geçerli kurallardan olmasından dolayı ben de konuşmaları o doğal şekliyle kaleme aldım. böylece dilimize ve edebiyatımıza küçük bir hizmette bulundum sanırım. düşünceme göre dil her tarafta incelenmeli ve toplanıp bir araya getirilmelidir. ancak bu şekilde dilimiz düzeltilip iyileştirilebilir.
erken yaşta ölmeseydi muhtemelen çok daha güzel ve nitelikli eserlerini okuyabileceğimiz biraz ayran gönüllü, ama yeni şeyler deneyen ve yazılarını göz açıp kapayıncaya kadar okutan müthiş bir dili olan bir yazardı nabizade nazım. şu sıralar en sevdiğim yazarlardan biri olması sebebiyle bu bilgi tanımını yazmak istedim. nazım’ın eserlerini okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
nabizade nazım'ın ilk yazısı 1880'de, nazım yalnızca 18 yaşındayken mühendishâne mektebi şâkirdânından a. nâzım imzasıyla vakit’te yayımlanır. mirat-ı alem, maarif, manzara berk, hazine-i evrak ve servet-i fünun dergilerinde ve tercüman-ı hakikat, mürüvvet gazetelerinde yazıları ve eserleri yayımlanmıştır.
1886 yılı öncesinde batılı tarzda şiirler yazsa da sonrasında yaşadığı dönemin genel temayülüne aykırı olarak sade ve doğal bir dille kaleme aldığı hikayeleri yayımlamaya başlamıştır. ilk uzun hikayesini-eser adı yadigarlarım'dır, eserde nazım kendi aşk hayatını ve biraz da çocukluk yıllarını anlatır-1886’da yayımlayan nazım, ölümüne kadar 7 uzun hikaye yayımlama fırsatı bulmuştur. uzun hikayelerinin yanında, 2 romanı, 3 şiiri ve dergi/gazetelerde yayımlanmış bir sürü eseri bulunur.
1890’ların istanbul’unu konu edindiği-aynı zamanda türk edebiyatının ilk psikolojik roman denemesi olan- zehra romanı ve köylülerin zor yaşam şartlarını ele aldığı karabibik adlı romanıyla türk edebiyatında realizm ve natüralizmin ilk temsilcilerinden biri olmuştur. realist/natüralist roman yazma sebebini karabibik romanı için yazdığı önsözde şöyle açıklar:
...
emile zola gibi, alphonse daudet gibi realistlerin yani gerçekçilerin romanları hep ahlaksızlıklarla doludur zannedenler, şu karabibik’i okuduklarında bu fikirlerini düzelteceklerdir sanırım. bu tarz romancıların gayeleri, insanlık olaylarını sadece insan yönünden inceleyip anlatmaktır.
...
hikaye kahramanlarını kendi düşüncelerince, kendi dillerince konuşturmak geçerli kurallardan olmasından dolayı ben de konuşmaları o doğal şekliyle kaleme aldım. böylece dilimize ve edebiyatımıza küçük bir hizmette bulundum sanırım. düşünceme göre dil her tarafta incelenmeli ve toplanıp bir araya getirilmelidir. ancak bu şekilde dilimiz düzeltilip iyileştirilebilir.
erken yaşta ölmeseydi muhtemelen çok daha güzel ve nitelikli eserlerini okuyabileceğimiz biraz ayran gönüllü, ama yeni şeyler deneyen ve yazılarını göz açıp kapayıncaya kadar okutan müthiş bir dili olan bir yazardı nabizade nazım. şu sıralar en sevdiğim yazarlardan biri olması sebebiyle bu bilgi tanımını yazmak istedim. nazım’ın eserlerini okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
devamını gör...
artaud usulü ayar verilmesi
uzun bir süre akıl hastanesinde kalan fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair antonin artaud’un “tanrı yargısının işini bitirmek için” kitabı şu sözle açılır:
“her şeye
öyle bir ayar vermeli ki
ramak kalsın
patlamaya".
kimi insan ayarı bozulmuş kişileri düzeltmeye çalışır, kimileri ise patlasın diye ayarını daha çok bozar artaud usulü.
örneğin duruşmada karşı tarafın avukatı tanıklar dinlenecekken itiraz eder. “onlar akraba diye”.
hakimden söz alınır…kanunlara göre “ akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz." sonra da ustalık dolu sözler söylenerek artaud usulü ayar verilir.
sözlüklerde düşünce farklılıklarının olması gayet doğaldır.
ne var ki yapılan her olumsuz eleştiri yazarlar arası çekişmeyle devam etmekte, gerek yok ki buna. dövüşmen guzum.
basit bir kimse en küçük bir eleştiriye çıldırır, akıllı adam ise kendini eleştirenlerin düşüncelerini kapmaya çalışır.
tabi ki bir eleştirinin faydalı olup olmaması kadar eleştiriyi yapanın amacı da önemli. bu yüzden eleştirinin içeriğine bir bakarız ne amaçla yapılmış diye, bir de söyleyene bakarız adam mı diye.
“her şeye
öyle bir ayar vermeli ki
ramak kalsın
patlamaya".
kimi insan ayarı bozulmuş kişileri düzeltmeye çalışır, kimileri ise patlasın diye ayarını daha çok bozar artaud usulü.
örneğin duruşmada karşı tarafın avukatı tanıklar dinlenecekken itiraz eder. “onlar akraba diye”.
hakimden söz alınır…kanunlara göre “ akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz." sonra da ustalık dolu sözler söylenerek artaud usulü ayar verilir.
sözlüklerde düşünce farklılıklarının olması gayet doğaldır.
ne var ki yapılan her olumsuz eleştiri yazarlar arası çekişmeyle devam etmekte, gerek yok ki buna. dövüşmen guzum.
basit bir kimse en küçük bir eleştiriye çıldırır, akıllı adam ise kendini eleştirenlerin düşüncelerini kapmaya çalışır.
tabi ki bir eleştirinin faydalı olup olmaması kadar eleştiriyi yapanın amacı da önemli. bu yüzden eleştirinin içeriğine bir bakarız ne amaçla yapılmış diye, bir de söyleyene bakarız adam mı diye.
devamını gör...
sözlüğü cami gibi kullanmak
haklı yazar beyanı. herkes dinini kendi içinde yaşamalı diye düşünüyorum.
devamını gör...
goruk
bu bir serçe ukdesidir.
üzümün olgunlaşmadan hemen önceki ekşi meyvesine verilen isimdir efem.
çocukken gorukla ''terleme'' yapardık.
bir tasın içine konulan goruk ve tuz ağzı, hava geçmeyecek şekilde sıkıca kapatılır. sallanarak terlemesi sağlanır. kıvama gelen goruklar, kaşıklana kaşıklana yenir.
üzümü bol olan evler, nar ekşisi yerine goruk ekşisi de yaparlar. goruğun suyu çıkana kadar ezilir. kıvama gelip koyulaşana kadar kaynatılır içine tuz atılır.
nar ekşisinden daha ekşi ve keskin oluyor. ama tecrübesiz birinin aradaki farkı anlayacağını anmıyorum.
nimet nimet.
üzümün olgunlaşmadan hemen önceki ekşi meyvesine verilen isimdir efem.
çocukken gorukla ''terleme'' yapardık.
bir tasın içine konulan goruk ve tuz ağzı, hava geçmeyecek şekilde sıkıca kapatılır. sallanarak terlemesi sağlanır. kıvama gelen goruklar, kaşıklana kaşıklana yenir.
üzümü bol olan evler, nar ekşisi yerine goruk ekşisi de yaparlar. goruğun suyu çıkana kadar ezilir. kıvama gelip koyulaşana kadar kaynatılır içine tuz atılır.
nar ekşisinden daha ekşi ve keskin oluyor. ama tecrübesiz birinin aradaki farkı anlayacağını anmıyorum.
nimet nimet.
devamını gör...

