normal sözlük’ün otuzluk koca çınarları
yaşım 41.
ben o zaman mezar taşıyım dedirten başlık.
ben o zaman mezar taşıyım dedirten başlık.
devamını gör...
vo nguyen giap
vietnam bağımsızlık hareketinin, ho chi minh ile birlikte sembolü olmuş, 20. yüzyılın en önde gelen askeri komutanlarından biridir. savaş stratejileriyle ve özellikle gerilla savaş taktikleriyle, fransa ve abd gibi güçlü orduları, birinci hindiçini ve vietnam savaşlarında hezimete uğratmıştır.
giap, “biz, kemal’i hep hayranlıkla izledik. türkiye’ye bağımsızlığını kazandırdı. biz de kendi mücadelemizi vermek zorunda kaldık. bizimki çok daha uzun ve çileli oldu” sözleriyle mustafa kemal atatürk’e hayranlığını dile getirmiş.
aynı zamanda askeri teori ve strateji konusunda “vietnam halk savaşı” ve “dien bien phu” eserlerini askeri literatüre kazandırmıştır.
giap, “biz, kemal’i hep hayranlıkla izledik. türkiye’ye bağımsızlığını kazandırdı. biz de kendi mücadelemizi vermek zorunda kaldık. bizimki çok daha uzun ve çileli oldu” sözleriyle mustafa kemal atatürk’e hayranlığını dile getirmiş.
aynı zamanda askeri teori ve strateji konusunda “vietnam halk savaşı” ve “dien bien phu” eserlerini askeri literatüre kazandırmıştır.
devamını gör...
normal bir kadıköy beyefendisi
bir minnoş nickaltını epeydir hak eden yazarımız.
kendisi ile tanışık olmaktan dolayı pek bir mutluyum.
eminim o da benim gibi, zamanında serhat akın'ın anderlecht transferinin travmasını derinden yaşamıştır.
kendisi ile tanışık olmaktan dolayı pek bir mutluyum.
eminim o da benim gibi, zamanında serhat akın'ın anderlecht transferinin travmasını derinden yaşamıştır.
devamını gör...
z kuşağının tam bir geberik kuşak olması
insan genellemelerinden kaçınmak hepimiz için daha faydalı olacaktır. z kuşağında da güzel ve kıymetli kardeşlerimiz var. onları kırmaktan imtina edelim.
devamını gör...
makale okuma alışkanlığı
özellikle yeni bir makale yazabilmek için gerekli olan alışkanlıktır. dergipark.com üzerinden birçok makaleye ulaşabilirsiniz. yabancı kaynaklar içinse jstor.com çok iyidir.
devamını gör...
ice (yazar)
profiline girmek ne kadar heyecan verici olsa da, kişisel iletisini okuyunca gözümde bilge keşişlere benzeyen bir yönü canlanıyor. heyecan yerini durup düşünmeye bırakıyor.
beni bir dost olarak gördüğü için de ayrıca teşekkür ederim. 14 şubat yalnızlığını hiç hissettirmedi. *
her daim var olun, eksik olmayın.
beni bir dost olarak gördüğü için de ayrıca teşekkür ederim. 14 şubat yalnızlığını hiç hissettirmedi. *
her daim var olun, eksik olmayın.
devamını gör...
genel kültürün ortamlarda hava atmak dışında hiçbir işe yaramaması
kişiliği oluşturan genel kültürdür. kişiliği oturmamış insanda sağlıklı kararlar veremez, sağlıklı karar veremeyen insanda koyun gibi güdülmeye mahkumdur.
devamını gör...
bilgi kategorisi
beklediğim ve tebrik ettiğim hareket olmuş.
bilimsel başlıklara her zaman katkıda bulunmayı seviyorum.
bu başlıklara katkıda bulunan, bulunacak olan arkadaşları da şimdiden takdir ediyorum.
bilimsel başlıklara her zaman katkıda bulunmayı seviyorum.
bu başlıklara katkıda bulunan, bulunacak olan arkadaşları da şimdiden takdir ediyorum.
devamını gör...
türkiye'nin üç kelimelik özeti
geldim gördüm kaçtım.
devamını gör...
makyajını sil tecavüzden kurtul
damacana da mı makyaj yapmış?
devamını gör...
500 bin liralık cip kullanan türbanlı
cip, bu kulvardaki tek rekabet ölçüsü olmuştur artık. onun yerine iki adet lüks sedan sınıfından otomobil alınsa da fayda etmez. zira, cip türünden bir aracı alan, o kadar parayı istanbul içinde safari yapmak için ödememiştir.
sadece türbanlı için geçerli değil. playboy denilen aylak ve para babası zamparalarla takılan manken güzelleri de bu ciplere tutkunlar. aşklarının ne kadar ulvi ve samimi olduğunu ispatlamak için manken olan manitaya ilk ödeme olarak bir cip alıyorlar. manken kızlar da apartman gibi boya sahip olduklarından orta sınıf bir otomobile sığamıyor. bu tür fiziksel zorlamadan ötürü de cip tercih ediyorlar.
sadece türbanlı için geçerli değil. playboy denilen aylak ve para babası zamparalarla takılan manken güzelleri de bu ciplere tutkunlar. aşklarının ne kadar ulvi ve samimi olduğunu ispatlamak için manken olan manitaya ilk ödeme olarak bir cip alıyorlar. manken kızlar da apartman gibi boya sahip olduklarından orta sınıf bir otomobile sığamıyor. bu tür fiziksel zorlamadan ötürü de cip tercih ediyorlar.
devamını gör...
bilim insanlarının şarkıcılar kadar değer görmemesi
insanları eğlendirmedikleri için olabilir mi?..
• sadece ülkemizde değil, dünyanın bütün ülkelerinde bu durum böyle. bence öyle de olmalı zaten.
• şayet bilim insanına değer verilse, herkes bir şekilde bilimle uğraşıyor, bilimin yongası üç kuruşa düşmüş demektir. bi'zahmet insanoğlu, sanatçılarla ilgilenmeye devam etsin. bilim de, anlayanına kalsın...
• hem değer görülen yerde, yönlendirme çok olur malum (!), bırakın sanatçıları yönlendirsinler, bilim insanlarını değil.
• bir de işin şu kısmı var ki -işte asıl kıyamet orada kopuyor- : hiçbir bilim insanı, magazin malzemesi olmaya henüz hazır değil, hiçbir zaman da olmasın... bırakalım magazin sanatçılara ve halka kalsın....
• sadece ülkemizde değil, dünyanın bütün ülkelerinde bu durum böyle. bence öyle de olmalı zaten.
• şayet bilim insanına değer verilse, herkes bir şekilde bilimle uğraşıyor, bilimin yongası üç kuruşa düşmüş demektir. bi'zahmet insanoğlu, sanatçılarla ilgilenmeye devam etsin. bilim de, anlayanına kalsın...
• hem değer görülen yerde, yönlendirme çok olur malum (!), bırakın sanatçıları yönlendirsinler, bilim insanlarını değil.
• bir de işin şu kısmı var ki -işte asıl kıyamet orada kopuyor- : hiçbir bilim insanı, magazin malzemesi olmaya henüz hazır değil, hiçbir zaman da olmasın... bırakalım magazin sanatçılara ve halka kalsın....
devamını gör...
güzelliğin göreceli bir kavram olmaması
algının zihni ele geçirmesi halinde söylenecek söz.
not: güzellik sadece şekilsel güzellik ya da bir kadının güzelliği değildir.
öyle olsa bile güzel olanla çirkin olan nasıl belirlenecektir? en az güzel olanla en az çirkin olan arasındaki sınır nasıl belirlenecektir?
insanları güzel çirkin diyerek kişiliklerinden kopartıp sadece medyadaki halleri üzerinden değerlendirmeyi yanlış buluyorum. yine de örnek verecek olursam bella hadid birçoklarınca güzel hatta çok güzel bulunan bir model. fakat estetikli haliyle bile bence güzel değil. derseniz ki kim güzel o zaman? mesela carey mulligan.
daha somut bir şey üzerinden gidelim. daha önce hiç filtre kahve içmemiş biri için çözünebilir kahve güzeldir. ama taze çekirdeklerle hazırlanmış bir kahve içene kadar.
zamanla daha iyisini daha güzelini gördükçe önceki versiyon güzelliğini yitirmeye başlar. yani güzellik görecelidir efendim hem de bal gibi*.
not: güzellik sadece şekilsel güzellik ya da bir kadının güzelliği değildir.
öyle olsa bile güzel olanla çirkin olan nasıl belirlenecektir? en az güzel olanla en az çirkin olan arasındaki sınır nasıl belirlenecektir?
insanları güzel çirkin diyerek kişiliklerinden kopartıp sadece medyadaki halleri üzerinden değerlendirmeyi yanlış buluyorum. yine de örnek verecek olursam bella hadid birçoklarınca güzel hatta çok güzel bulunan bir model. fakat estetikli haliyle bile bence güzel değil. derseniz ki kim güzel o zaman? mesela carey mulligan.
daha somut bir şey üzerinden gidelim. daha önce hiç filtre kahve içmemiş biri için çözünebilir kahve güzeldir. ama taze çekirdeklerle hazırlanmış bir kahve içene kadar.
zamanla daha iyisini daha güzelini gördükçe önceki versiyon güzelliğini yitirmeye başlar. yani güzellik görecelidir efendim hem de bal gibi*.
devamını gör...
açgözlülüğün hırsın o kadar da kötü bir şey olmaması
adı üstünde açgözlülük, yani her durumda, fiziksel olarak doyma halinde bile aç bakmanın, sürekli aç olma halinin neresi kötü değildir?
hırs da aynı şekilde, olandan daha fazlasını istemek, ki genelde hak gözetmeksizin herşeye karşı duyulan, doyumsuz istek ve ihtirastır hırs, kişinin yaşamının, vücudunun, dengesini bozacak şekilde sınırsız olabilen, ucu açık anlamlanacak şekilde çağrışım yapar, bu da gereğinden fazladır bence, kişiye maddi kazanç sağladığı içinmi kötü değildir yani, bunumu anlamalıyız, çıkar varsa iyimidir kötü olan şeyler?
bence hala kötü, para kazandırsa da kötü...
sana iyi geliyorsa, o kadar da kötü değildir diyebiliyorsan, senin iyi anlayışın yanlış...
hırs da aynı şekilde, olandan daha fazlasını istemek, ki genelde hak gözetmeksizin herşeye karşı duyulan, doyumsuz istek ve ihtirastır hırs, kişinin yaşamının, vücudunun, dengesini bozacak şekilde sınırsız olabilen, ucu açık anlamlanacak şekilde çağrışım yapar, bu da gereğinden fazladır bence, kişiye maddi kazanç sağladığı içinmi kötü değildir yani, bunumu anlamalıyız, çıkar varsa iyimidir kötü olan şeyler?
bence hala kötü, para kazandırsa da kötü...
sana iyi geliyorsa, o kadar da kötü değildir diyebiliyorsan, senin iyi anlayışın yanlış...
devamını gör...
on ayrılık şiiri
ataol behramoğlu'nun yitik bir ezgisin sadece cümleleri ile insanı olduğu zemine çivileyen aşk iki kişiliktir şiirinden ismini almış olan şiir koleksiyonunun ayrılık üzerine yazılmış 10 şiirden oluşan bölümü. günlük şiirler'de şöyle bir dizesi vardır onat kutlar'ın: "yoksulluklardan bir devrim bile yapılabilir. ama hiçbir şey, hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan." lakin behramoğlu yoksulluklardan bir devrim yapamadıysa bile ayrılıklardan silah, kelimelerden ise insanı boş bir kukla gibi yere yığan kurşunlar yapmıştır. okuyana ise attila ilhan'ın çok önce karaladığı bir cümleyi tekrar etmek düşüyor yalnızca; ağır kan kaybıyız. her şiir öyle farklı bir hikayenin altını çiziyor ki, insan hayret ediyor ayrılığın bunca farklı çeşidi olabileceğine. belki de aşkı hiç tatmayışımdan, ayrılıklara da yabancıyım bu kadar. koleksiyonun şiirleri bazen 'öylesine yalnızım ki sanki yokum eriyor eski ben ve yeni biri olamıyorum' dedirten bir çaresizliğin tanımı iken bazı zamanlar 'mayıs sabahları bir çocuğum ben örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde hayata meydan okuyorum henüz yazılmamış şiirlerimle.' dizelerindeki gibi bir umudun portresine dönüşüyor. yine de ne olursa olsun bütüne bakıldığında kitaba ismini de vermiş olan şiirin ne denli baskın olduğunu görmek mümkün çünkü günün sonunda aşk biraz iki kişilik bir şeydir. o yüzden ayrılıklardan da en fazla şiir yapılabilir.
i.
hayatta ve ölümde ayrıldık
ayrıldı iki beden
gönüllerimiz ayrıldı
seslerimiz ayrıldı birbirinden
ellerimiz ayrıldı
kokularımız
aynı yatakta uyumalarımız
gülüşlerimiz
gözyaşlarımız
düşlerimiz ayrıldı birbirinden
ruhun içindeki gece
kapladı her şeyi birden.
ii.
sadece ikimize değil
bütün hayata üzgünüm
fotograflarda
bir gece hatırası
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
keder sokulgan adımlarıyla
gelip kıvrılıyor yüreğime
hayat sakin
şafakta evler gibi
sanki hiçbir şey olmadı
ikimiz yokuz sadece
biz olan ikimiz yokuz
deniz hep orada
ve ağaçlar aynı düşlerinde.
iii.
bir mayıs sabahı kalbimde şarkısını söylüyor
ve kanat sesleri bir kusun
bir kuşun kanat sesleri
bir çocuğun ağlayışı
kazıyorum yeryüzünün yüreğini
çiçekler fışkırıyor ve bir mayıs sabahı
kazıyorum aşkı
acılar fışkırıyor, söylenmemiş sözler
hayat bana meydan okuyor
ve ben onu ele geçirmeye çalışıyorum yeniden
tuzaklar kuruyorum
sapanımla nişan alıyorum
mayıs sabahları bir çocuğum ben
örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde
hayata meydan okuyorum
henüz yazılmamış şiirlerimle.
iv.
başka biri olacaksın istemesen de
tenine başka bir ten dokunduğunda
gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
başka bir nefesle karıştığında nefesin
başka biri olacaksın istemesen de
gece uykunda ya da gün ortasında
irkileceksin apansız bir duyguyla
bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi
başka biri olacaksın istemesen de
bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
tüketecek ömürlerini birer birer
değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin
başka biri olacaksın istemesen de
dudaklarında benden sonraki bir çizgi
tanımadığım bir ton gülümseme
ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
sonra, sonra artık başka birisin.
v
sözün bittiği yerde
yürek kendi kendine konuşmaya başlar
tabut çiviliyor bir adam
sabahın köründe
şiir
kendi kendimle konuştuğum yerde başlıyor
bir mumun
çıtırtılarla yanmaya başlaması gibi
sabahleyin ben
sanki çocukluğumdayım
kımıldamasam
hayat da duracak sanki.
yiten bir aşk
yiten çocukluk gibidir
hüzün çırılçıplaktır bir yaz öğlesinde
ve gölgesizdir.
vi.
geçmiş zaman
anımsanıyorsa, şimdidir
koparılıp atılır ya da
bir yaprak gibi bir defterden
koparılıp atılan
çırpınan bir yürek olabilir
ya da bir yaz gecesi
yıldızları can çekişen.
vii.
dilimin altında özlem var
ve karışık bir dua
boğulmuş anılar
seni getirmez bana
şiirler bana seni getiremez
ne de bir yazdan kalan kırıntılar
bir taş olabilseydim
uyku ya da rüzgar
ilkbahar yine gelecek
belki yine mutlu olurum
bir dilsizin şarkısına benzeyecek
senden sonra mutluluğum.
viii.
bir ölüme alışmak gibi
geçecek birbirimize olan sevgimiz
insanın tek bir yüzü yoktur ki
ya da tek bir geleceği
taştan bir kutuda uyuduğumda
beni acıtan karanlıkta
düşünüp onsuz da olabileceğimi
gecedir, rüzgarın ıslak sesi
gözlerime karanlık dolduğunda
çağırıp dargınlık meleğini.
ix.
iyi ölümler bayım, rüzgarın kanadığı bir gece yarısında
iyi ölümler, en derin sularda
morarsın akasya çiçekleri ve yoğunlaşsın güller
geçmiş ve gelecek baharlara iyi ölümler
gelir dağınık güz, göz çukurları ıslak
geçer sokaktan bir yağmur yalnayak
iyi ölümler bayım, vurulsun ağzınıza ve gözlerinize mühür
çünkü güz çürükleriyle iyi ömür.
x.
içimde cam kırıklarına benzeyen bir gönül kırıklığı
kapatıyorum sayfalarını eskimiş bir kitabın
tozlu hüzünler, solgun bir gülümseyiş tadı
artık eskimiş bir hayatın sayfalarını kapatıyorum
kapatıyorum geçmiş bir denizin kapılarını.
edit: imla
i.
hayatta ve ölümde ayrıldık
ayrıldı iki beden
gönüllerimiz ayrıldı
seslerimiz ayrıldı birbirinden
ellerimiz ayrıldı
kokularımız
aynı yatakta uyumalarımız
gülüşlerimiz
gözyaşlarımız
düşlerimiz ayrıldı birbirinden
ruhun içindeki gece
kapladı her şeyi birden.
ii.
sadece ikimize değil
bütün hayata üzgünüm
fotograflarda
bir gece hatırası
öylesine yalnızım ki
sanki yokum
eriyor eski ben
ve yeni biri olamıyorum
keder sokulgan adımlarıyla
gelip kıvrılıyor yüreğime
hayat sakin
şafakta evler gibi
sanki hiçbir şey olmadı
ikimiz yokuz sadece
biz olan ikimiz yokuz
deniz hep orada
ve ağaçlar aynı düşlerinde.
iii.
bir mayıs sabahı kalbimde şarkısını söylüyor
ve kanat sesleri bir kusun
bir kuşun kanat sesleri
bir çocuğun ağlayışı
kazıyorum yeryüzünün yüreğini
çiçekler fışkırıyor ve bir mayıs sabahı
kazıyorum aşkı
acılar fışkırıyor, söylenmemiş sözler
hayat bana meydan okuyor
ve ben onu ele geçirmeye çalışıyorum yeniden
tuzaklar kuruyorum
sapanımla nişan alıyorum
mayıs sabahları bir çocuğum ben
örselenmiş ve ilk çağla güzelliğinde
hayata meydan okuyorum
henüz yazılmamış şiirlerimle.
iv.
başka biri olacaksın istemesen de
tenine başka bir ten dokunduğunda
gövden buluştuğunda başka bir gövdeyle
başka bir nefesle karıştığında nefesin
başka biri olacaksın istemesen de
gece uykunda ya da gün ortasında
irkileceksin apansız bir duyguyla
bir uçurum kıyısında sendelemiş gibi
başka biri olacaksın istemesen de
bakışlarımın izini taşıyan giysilerin
tüketecek ömürlerini birer birer
değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin
başka biri olacaksın istemesen de
dudaklarında benden sonraki bir çizgi
tanımadığım bir ton gülümseme
ve artık beni unutmaya başlayan gözlerin
sonra, sonra artık başka birisin.
v
sözün bittiği yerde
yürek kendi kendine konuşmaya başlar
tabut çiviliyor bir adam
sabahın köründe
şiir
kendi kendimle konuştuğum yerde başlıyor
bir mumun
çıtırtılarla yanmaya başlaması gibi
sabahleyin ben
sanki çocukluğumdayım
kımıldamasam
hayat da duracak sanki.
yiten bir aşk
yiten çocukluk gibidir
hüzün çırılçıplaktır bir yaz öğlesinde
ve gölgesizdir.
vi.
geçmiş zaman
anımsanıyorsa, şimdidir
koparılıp atılır ya da
bir yaprak gibi bir defterden
koparılıp atılan
çırpınan bir yürek olabilir
ya da bir yaz gecesi
yıldızları can çekişen.
vii.
dilimin altında özlem var
ve karışık bir dua
boğulmuş anılar
seni getirmez bana
şiirler bana seni getiremez
ne de bir yazdan kalan kırıntılar
bir taş olabilseydim
uyku ya da rüzgar
ilkbahar yine gelecek
belki yine mutlu olurum
bir dilsizin şarkısına benzeyecek
senden sonra mutluluğum.
viii.
bir ölüme alışmak gibi
geçecek birbirimize olan sevgimiz
insanın tek bir yüzü yoktur ki
ya da tek bir geleceği
taştan bir kutuda uyuduğumda
beni acıtan karanlıkta
düşünüp onsuz da olabileceğimi
gecedir, rüzgarın ıslak sesi
gözlerime karanlık dolduğunda
çağırıp dargınlık meleğini.
ix.
iyi ölümler bayım, rüzgarın kanadığı bir gece yarısında
iyi ölümler, en derin sularda
morarsın akasya çiçekleri ve yoğunlaşsın güller
geçmiş ve gelecek baharlara iyi ölümler
gelir dağınık güz, göz çukurları ıslak
geçer sokaktan bir yağmur yalnayak
iyi ölümler bayım, vurulsun ağzınıza ve gözlerinize mühür
çünkü güz çürükleriyle iyi ömür.
x.
içimde cam kırıklarına benzeyen bir gönül kırıklığı
kapatıyorum sayfalarını eskimiş bir kitabın
tozlu hüzünler, solgun bir gülümseyiş tadı
artık eskimiş bir hayatın sayfalarını kapatıyorum
kapatıyorum geçmiş bir denizin kapılarını.
edit: imla
devamını gör...
anın fotoğrafı
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
ismi: yok, önerilere açığım*
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.
peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.
tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.
benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.
her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.
tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.
peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.
tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.
benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.
her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.
tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
devamını gör...
#20liyaşlarchallenge
2007 doğumlu bir yazar olarak katılabilmem için 6 seneye daha ihtiyacım olan etkinlik hastagi. 10'lu yaşlar için olanını birisi başlatırsa iştirak ederim. *
devamını gör...
ulus baker
türkiye'nin vefat etmiş değerli sosyologlarından biri olmakla beraber gilles deluze çevirileri yaparak onu türkiye'ye tanıtan kişidir. ayrıca kazakları muhteşem. şimdilerde modadır.
devamını gör...

