etkilendiğin bir şarkı sözü bırak
sezen aksu’nun da dediği gibi: “hani satın alınan sevgiye alıştırılmış bir çocuğun her oyuncağa çabucak doyumu.”
devamını gör...
milan kundera
bana öyle geliyor ki milen kundera'nın, kadın ruhundan anlama konusunda tanrı vergisi bir yeteneği var. avuçları içinde çaresizce yatan biz kadınların ruhunu kalemiyle didik didik ediyor, içimizdeki derin arzuları, ümitsizliği, yaşama ya da yaşamama isteğini görüyor. çoğu erkek için kadınlar hep aynıdır, aynı şekilde düşünür , aynı şeyleri ister vs... ama o bunun doğru olmadığını romanlarında o kadar güzel inceliyor ki , üstelik kadınlara düşman ya da kadınlardan kaçan bir yazar değil, aksine romanlarında kadın karakter sayısı daha fazla, onlar üzerinden kadına ve insana dair düşüncelerini aktarması daha yoğun. bir yazının ona ait olup olmadığını anlamak ise hiç güç değil, tema hep aynı, mekan ve zaman bile değişmiyor. zaten amacının da bir olayı anlatmak olduğunu düşünmüyorum. normal,sıradan ve kısa olaylar üzerinden hayata ve insana dair evrensel gerçekler. onun kitaplarını okumak, sanki senden daha olgun olan iç sesinle sohbet etmek gibi bir duygu.
devamını gör...
babacan
bir exakp'linin soyadı*
devamını gör...
bir amerikan suçu
2007 abd yapımı, gerçek bir suç hikayesinden uyarlanan film. yönetmenliğini tommy o’haver yaparken, başrolleri elliot page,hayley mcfarland, catherine keener üstleniyor.
film, 1965’te öldürülen genç bir kadının cinayetini konu alır. sylvia likens, 1949 doğumlu gen ve güzel bir kızdı. anne babası, sirklerde, karnavallarda çalışan gezgin ebeveynlerdi. annesi ve babası o dönem ayrı yaşıyorlardı. 5 kardeşin 2’si anneyle diğer kardeşler de babalarıyla yaşıyordu. bir gün uzak bir karnavalda iş bulan anne babası sylvia ve kardeşi jenny’i , komşuları gertrude baniszewski'ye,3 aylığına haftalık 20 usd bakım ücretiyle anlaşarak emanet ettiler. gertrude baniszewski'nin kendiyle yaşıyan 7 çocuğu bulunmaktaydı. gertrude, psikolojik sorunları olan, şiddet eğilimli bir kadındı.
olayların başlangıcı ise , gertrude’ın kızı paula ve sylvia’nın yakınlaşmasıyla başlar. iyi arkadaş olmuşlardır. paula’nın o dönem evli bir erkek arkadaşı vardır ve ondan hamile kalmıştır. bu sırrı, sylvia’ya söyler. paula ve bradley, kavga ederken sylvia onlara denk gelir ve bradley’nin paula’nın canını yakması üzerine onun hamile olduğunu söyler. olaylar da işte bundan sonra felakete döner.
sylvia’nın ailesi 20 usd’lık ödemeyi geciktirince , gertrude bir iki defa sylvia ve kardeşine bodrum katında işkence uygulamıştı. sırrı açığa çıkan paula, annesine , sylvia’nın arkadaşlarının önünde kendine hakaret ettiğini ve hırsızlık yaptığını söyledi. annesiyle ona işkence yapmaya başladılar. gertrude bunu çocuklarının önünde yapmaktaydı ; bir nevi ‘yeni cani nasıl yetiştirilir’ in hayat bulmuş haliydi.
işkenceler devam ederken, paula’nın hamile olduğu dedikodusu yayılmıştı bile. zaten aklı gidik olan gertrude buna inanmak istemedi ve sylvia’yı suçladı; ona göre kızı asla hamile olamazdı; hamile olan olsa olsa sylvia olmalıydı. bu konuyu saplantı haline getiren gertrude, kıza psikolojil şiddet uygulamasının yanında , bir gazoz şişesini de cinsel organına sokmasını istedi. baskıya dayanamayan sylvia onun dediğini yaptı ama şiddet fitili ateşlenmişti bir kere; gertrude durmayacaktı. çocuklarından onu bodruma kapatmalarını söyledi.
gertrude bodruma kapatılan sylvia’ya işkencr yapmaları ve dövmeleri konusunda çocuklarını teşvik etmeye başladı. sistematik olarak işkenceye maruz kalmıştı. işin daha kötü ve ilginç tarafı, önce kendi oğullarıyla başlayan işkenceye mahalledeki diğer çocuklar da bodruma inip ona işkencr etmeye başladılar. demin başlığını gördüğüm kırık cam teorisi nin bir örneğini oluşturur bu durum.
tüm bu olaylar gerçekleştirilirkrn , sylvia’nın kardeşi jenny tüm bu olanlara şahitlik ediyordu. kimseye söylememesi konusunda tehdit edilen jenny, tüm ılanlara susmak zorunda kaldı. çevrede sylvia’yı soran ve merak eden olmuştu elbet. soranlara onun yatılı okulda olduğu söylenmişti. bu sırada, sylvia mahallenin oyuncağı haline gelmişti. her gün dövülüyor, üzerinde sigara söndürülüyor, cinsel organına şişe sokuluyordu.
bir gün , richard adlı sylvia’ya aşık olan kişi, tesadüfen eve geldi ve seslerin olduğu bodruma indi. gertrude’u elinde kızgın bir iğneyle sylvia’nın karnına bir şeyler yazarken gördü. normalde bu vahşeti durdurması beklenirdi, değil mi? maalesef öyle olmadı. gertrude , sylvia’nın sürtük olduğunu ve mahallede herkesle beraber olduğunu söyledi ve işkencesine ortak etti. bilinen şu ki sylvia’nın karnına kızgın iğneyle ‘ben bir kaltağım ve bundan gurur duyuyorum’ yazısını yazan richard’dı.
sylvia, bir kere kaçma teşebbüsünde bulundu ama hemen yakalandı. ceza olarak tekrar bodruma bağlandı ve az bir yemek ve su verildi. çocuklar da onu cezalandırmak için sopayla dövdüler. hem yetersiz beslenme hem de şiddetin boyutundan dolayı 26 ekim 1965’te , henüz 16 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
öldüğünü gören gertrude , richard’a (hobbs) polisi arattırdı ve eve gelen polisler jenny’yi buldu. jenny, tüm olanları polise anlattığında, tüm bu vahşet ortaya çıkmış oldu.
gertrude, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ama 1985’te şartlı tahliye edildi. bu salıverilme tepki alsa da , karma cezasını verdi ve 5 yıl sonra kanserden geberdi. onunla beraber oğlu john da hüküm giydi ve suça iştirak edenler de çeşitli cezalar aldılar.
film, 1965’te öldürülen genç bir kadının cinayetini konu alır. sylvia likens, 1949 doğumlu gen ve güzel bir kızdı. anne babası, sirklerde, karnavallarda çalışan gezgin ebeveynlerdi. annesi ve babası o dönem ayrı yaşıyorlardı. 5 kardeşin 2’si anneyle diğer kardeşler de babalarıyla yaşıyordu. bir gün uzak bir karnavalda iş bulan anne babası sylvia ve kardeşi jenny’i , komşuları gertrude baniszewski'ye,3 aylığına haftalık 20 usd bakım ücretiyle anlaşarak emanet ettiler. gertrude baniszewski'nin kendiyle yaşıyan 7 çocuğu bulunmaktaydı. gertrude, psikolojik sorunları olan, şiddet eğilimli bir kadındı.
olayların başlangıcı ise , gertrude’ın kızı paula ve sylvia’nın yakınlaşmasıyla başlar. iyi arkadaş olmuşlardır. paula’nın o dönem evli bir erkek arkadaşı vardır ve ondan hamile kalmıştır. bu sırrı, sylvia’ya söyler. paula ve bradley, kavga ederken sylvia onlara denk gelir ve bradley’nin paula’nın canını yakması üzerine onun hamile olduğunu söyler. olaylar da işte bundan sonra felakete döner.
sylvia’nın ailesi 20 usd’lık ödemeyi geciktirince , gertrude bir iki defa sylvia ve kardeşine bodrum katında işkence uygulamıştı. sırrı açığa çıkan paula, annesine , sylvia’nın arkadaşlarının önünde kendine hakaret ettiğini ve hırsızlık yaptığını söyledi. annesiyle ona işkence yapmaya başladılar. gertrude bunu çocuklarının önünde yapmaktaydı ; bir nevi ‘yeni cani nasıl yetiştirilir’ in hayat bulmuş haliydi.
işkenceler devam ederken, paula’nın hamile olduğu dedikodusu yayılmıştı bile. zaten aklı gidik olan gertrude buna inanmak istemedi ve sylvia’yı suçladı; ona göre kızı asla hamile olamazdı; hamile olan olsa olsa sylvia olmalıydı. bu konuyu saplantı haline getiren gertrude, kıza psikolojil şiddet uygulamasının yanında , bir gazoz şişesini de cinsel organına sokmasını istedi. baskıya dayanamayan sylvia onun dediğini yaptı ama şiddet fitili ateşlenmişti bir kere; gertrude durmayacaktı. çocuklarından onu bodruma kapatmalarını söyledi.
gertrude bodruma kapatılan sylvia’ya işkencr yapmaları ve dövmeleri konusunda çocuklarını teşvik etmeye başladı. sistematik olarak işkenceye maruz kalmıştı. işin daha kötü ve ilginç tarafı, önce kendi oğullarıyla başlayan işkenceye mahalledeki diğer çocuklar da bodruma inip ona işkencr etmeye başladılar. demin başlığını gördüğüm kırık cam teorisi nin bir örneğini oluşturur bu durum.
tüm bu olaylar gerçekleştirilirkrn , sylvia’nın kardeşi jenny tüm bu olanlara şahitlik ediyordu. kimseye söylememesi konusunda tehdit edilen jenny, tüm ılanlara susmak zorunda kaldı. çevrede sylvia’yı soran ve merak eden olmuştu elbet. soranlara onun yatılı okulda olduğu söylenmişti. bu sırada, sylvia mahallenin oyuncağı haline gelmişti. her gün dövülüyor, üzerinde sigara söndürülüyor, cinsel organına şişe sokuluyordu.
bir gün , richard adlı sylvia’ya aşık olan kişi, tesadüfen eve geldi ve seslerin olduğu bodruma indi. gertrude’u elinde kızgın bir iğneyle sylvia’nın karnına bir şeyler yazarken gördü. normalde bu vahşeti durdurması beklenirdi, değil mi? maalesef öyle olmadı. gertrude , sylvia’nın sürtük olduğunu ve mahallede herkesle beraber olduğunu söyledi ve işkencesine ortak etti. bilinen şu ki sylvia’nın karnına kızgın iğneyle ‘ben bir kaltağım ve bundan gurur duyuyorum’ yazısını yazan richard’dı.
sylvia, bir kere kaçma teşebbüsünde bulundu ama hemen yakalandı. ceza olarak tekrar bodruma bağlandı ve az bir yemek ve su verildi. çocuklar da onu cezalandırmak için sopayla dövdüler. hem yetersiz beslenme hem de şiddetin boyutundan dolayı 26 ekim 1965’te , henüz 16 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
öldüğünü gören gertrude , richard’a (hobbs) polisi arattırdı ve eve gelen polisler jenny’yi buldu. jenny, tüm olanları polise anlattığında, tüm bu vahşet ortaya çıkmış oldu.
gertrude, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ama 1985’te şartlı tahliye edildi. bu salıverilme tepki alsa da , karma cezasını verdi ve 5 yıl sonra kanserden geberdi. onunla beraber oğlu john da hüküm giydi ve suça iştirak edenler de çeşitli cezalar aldılar.
devamını gör...
normal sözlük'te o yazar sadece benimle konuşuyor yanılgısı
bazı kadın yazarların nick altlarından bu anlam çıkar, o yazılar boşa değil de büyük hata. enteller olaya ayıksın istiyorum, bu kadar saflığa benim bile gönlüm razı değil lan. sısısıs
internette umut veren erkeklere de aldanmamak lazım gerçi. çok kurt alem çook.
hangi taraf daha vahim bilemedim. incelenmeli.
internette umut veren erkeklere de aldanmamak lazım gerçi. çok kurt alem çook.
hangi taraf daha vahim bilemedim. incelenmeli.
devamını gör...
yaşar kemal
bir yörük kızı olarak yaşar kemal'i saygıyla anıyorum.
bugün ölüm yıl dönümü. sonsuz saygıyla...
çok öfkeli insanlarız. eskiden bizimkiler daha da öfkeli insanlarmış ya… neden bu kadar öfkeliyiz, neden bu kadar gözü dönmüş kişileriz, soğukkanlılıkla bir işe sarılıp onu niçin sonuna kadar vardırmıyoruz? bir arkadaşım var, çok uzun zamandır öfke üstüne konuşuyoruz onunla.
günlerdir, şu öfke duygusunun altından girdik, üstünden çıktık. diyor ki, öfke bir kendine güvensizliktir. öfke çaresizliğin arkasından gelir. daha da ağır konuşuyor, öfke dünyayı tanımamaktan, bilgisizlikten gelir. ben burada öfkeyi savunacak, kutsallaştıracak değilim… bazı yerlerde arkadaşımın düşüncesine katılıyorsam da, bazı yerlerde onunla birlik olamıyorum. öfke büyük bir inancın sonucu da olabilir gibime geliyor. öfke, kör bir duvarla karşılaşan, aydınlığı görmüş insanın öfkesi de olabilir.
öfke, karmakarışıklıktan da gelebilir.
her neyse, bizim bugünlerde işimiz öfke. öfkeyi neredeyse kutsal bir hale getireceğiz. öfke, işin kötüsü, moda olmaya doğru gidiyor. öfkeli adam diye, bazı kişileri hoş görüyorlar, zıpırlıklarına sünger de çekiyorlar.
bana kalırsa öfkemizin sebebini araştırmamız gerek.
….
türk halkı tembel, köylüsü, işçisi yeteri kadar çalışmıyor diyorlar. basını yetersiz, her şey yetersiz. geri kalmış bir memleketiz, elbette birçok yönümüz yetersiz olacak.
bu köylü niçin yetersiz? işçisinin derdi ne?
tembeldir, deyip işin içinden çıkıyoruz.
bu tembelliğin, varsa, sebebini bize bilim adamları niçin söylemiyorlar? besin yetersizliğinden mi, kötü bir gelenekten mi, toprağın yetersizliğinden mi?
bilim adamlarının tembelliğinden deyiveririz… peki bilim neden yetersiz, neden tembel?
sanatçımız neden taklitçi? tembelliğinden mi? kendisini yaratma, bulma çabasına varmadan, batıdan hazırlop!
aydına, köylüye, bilim adamına, bilim adamlarını uzaklaştıranlara veryansın ediyoruz.
belki bu haklı bir öfke. bir bozukluk olduğu belli.
öfkeyi bir yana atıp da şöyle bir düşünsek…
bir kısımları diyor ki, bu toplum toptan bozuk. bu, gemisini kurtaran kaptandır düzeni, bu altta kalanın canı çıksın düzeni, bu temeli sömürme olan düzen… bütün kötülüklerin temeli bu düzendir, diyorlar. suçu tüm düzene yüklüyorlar.
bana öyle geliyor ki, öfkeyi bıraksak da, düşünüp taşınsak da, gerçekten kötü olan bu düzenden yakayı kurtarsak… ne dersiniz, geç kalmadan bu işe hemen başlasak mı?
ucuz öfkelerden, ucuz yüklenmelerden, gününü gün etme yoksulluğundan, ucuz ünlerden vazgeçsek de… bence vakit kalmadı… hiç mi hiç kalmadı… yirminci yüzyıla gülünç olmayalım.
ucuz kazanç, ucuz bilim, ucuz sanat, ucuz ün… her şey ucuza…
yaşar kemal, 4 nisan 1962
bugün ölüm yıl dönümü. sonsuz saygıyla...
çok öfkeli insanlarız. eskiden bizimkiler daha da öfkeli insanlarmış ya… neden bu kadar öfkeliyiz, neden bu kadar gözü dönmüş kişileriz, soğukkanlılıkla bir işe sarılıp onu niçin sonuna kadar vardırmıyoruz? bir arkadaşım var, çok uzun zamandır öfke üstüne konuşuyoruz onunla.
günlerdir, şu öfke duygusunun altından girdik, üstünden çıktık. diyor ki, öfke bir kendine güvensizliktir. öfke çaresizliğin arkasından gelir. daha da ağır konuşuyor, öfke dünyayı tanımamaktan, bilgisizlikten gelir. ben burada öfkeyi savunacak, kutsallaştıracak değilim… bazı yerlerde arkadaşımın düşüncesine katılıyorsam da, bazı yerlerde onunla birlik olamıyorum. öfke büyük bir inancın sonucu da olabilir gibime geliyor. öfke, kör bir duvarla karşılaşan, aydınlığı görmüş insanın öfkesi de olabilir.
öfke, karmakarışıklıktan da gelebilir.
her neyse, bizim bugünlerde işimiz öfke. öfkeyi neredeyse kutsal bir hale getireceğiz. öfke, işin kötüsü, moda olmaya doğru gidiyor. öfkeli adam diye, bazı kişileri hoş görüyorlar, zıpırlıklarına sünger de çekiyorlar.
bana kalırsa öfkemizin sebebini araştırmamız gerek.
….
türk halkı tembel, köylüsü, işçisi yeteri kadar çalışmıyor diyorlar. basını yetersiz, her şey yetersiz. geri kalmış bir memleketiz, elbette birçok yönümüz yetersiz olacak.
bu köylü niçin yetersiz? işçisinin derdi ne?
tembeldir, deyip işin içinden çıkıyoruz.
bu tembelliğin, varsa, sebebini bize bilim adamları niçin söylemiyorlar? besin yetersizliğinden mi, kötü bir gelenekten mi, toprağın yetersizliğinden mi?
bilim adamlarının tembelliğinden deyiveririz… peki bilim neden yetersiz, neden tembel?
sanatçımız neden taklitçi? tembelliğinden mi? kendisini yaratma, bulma çabasına varmadan, batıdan hazırlop!
aydına, köylüye, bilim adamına, bilim adamlarını uzaklaştıranlara veryansın ediyoruz.
belki bu haklı bir öfke. bir bozukluk olduğu belli.
öfkeyi bir yana atıp da şöyle bir düşünsek…
bir kısımları diyor ki, bu toplum toptan bozuk. bu, gemisini kurtaran kaptandır düzeni, bu altta kalanın canı çıksın düzeni, bu temeli sömürme olan düzen… bütün kötülüklerin temeli bu düzendir, diyorlar. suçu tüm düzene yüklüyorlar.
bana öyle geliyor ki, öfkeyi bıraksak da, düşünüp taşınsak da, gerçekten kötü olan bu düzenden yakayı kurtarsak… ne dersiniz, geç kalmadan bu işe hemen başlasak mı?
ucuz öfkelerden, ucuz yüklenmelerden, gününü gün etme yoksulluğundan, ucuz ünlerden vazgeçsek de… bence vakit kalmadı… hiç mi hiç kalmadı… yirminci yüzyıla gülünç olmayalım.
ucuz kazanç, ucuz bilim, ucuz sanat, ucuz ün… her şey ucuza…
yaşar kemal, 4 nisan 1962
devamını gör...
hi my i run
geçtiğimiz çarşamba günü trafikte arkamdan sürekli korna çalıp beni taciz eden sürücü ile kavga edecekken araya girip beni sakinleştiren moderatördür. beni hem dayak yemekten kurtarmış hem de öğüt vermiştir. söyledikleri gibi asabi değil tatlıdır.
devamını gör...
yazarların şu an olmak istedikleri yerler
isteyeceğim o kadar çok şey var ki..hangisini yazsam bilemedim..
devamını gör...
değeri sonradan bilinen şeyler
zaman
devamını gör...
anlaşılmamak
"sustu. konuşmak gereksizdi. bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. biliyordu; anlamazlardı."
(aylak adam/ yusuf atılgan)
(aylak adam/ yusuf atılgan)
devamını gör...
kasiyer kıza aşık olmak
yokluktur o, aşk olsa duramazdın.
devamını gör...
zaman genişlemesi
özel görelilik kuramına göre, hareketli sistemlerde zamanın, hareketsiz sistemlere göre daha yavaş akması durumu. biri yere diğeri uçağa bırakılan 2 adet saat ile deneysel olarak kanıtlanmış bir olgudur.
ayrıca (bkz: ikizler paradoksu)
ayrıca (bkz: ikizler paradoksu)
devamını gör...
foreshadowing
edebiyatta ve zaman zaman dizi ve filmlerde kullanılan teknik. dilimize ağır ima olarak çevirebiliriz. bazen bir karakterin öleceğini veya başına bir şey geleceğini, bazen bir olayın yaşanacağını önceden haber verme durumudur özünde. karakterin koluna boydan boya kırmızı boya dökülmesi, kitabın veya filmin sonunda o kolunun kopacağını işaret edebilir ya da başka bir örnek vermek gerekirse kitabın başında bilgisayar oyunu oynayan karakterimiz oyunda kafasından vurularak ölür ve kitabın sonunda kafasından darbe alarak ölebileceğine işaret eder bu durum. çehov'un tüfeği buna en bariz örnektir ve sık sık filmlerde kullanıldığını görürüz. "duvarda asılı silah oyunun sonunda mutlaka patlar."
devamını gör...
arrakis
dune evreninin en önemli gezegeni. dune, rakis veya desert planet olarak da bilinir. keşfediliş tarihi tam olarak bilinmemekle beraber, öneminin anlaşılması butleryan cihadından sonrasına tekabül etmekte. zira tüm evrende bilinen tek spice melange(baharat veya bahar) kaynağı bu gezegendir. her güzel şey gibi bu eşsiz servetin de bir zorluğu vardır. arrakis bir çöl gezegenidir. yok denecek kadar az su ihtiva etmesinin yanı sıra dev kum solucanları da bu şenlikte yerini almıştır. yaşam şartları bu kadar zorlayıcı olsa da, yerel halkı yine de bu şartlara uyum sağlamayı öğrenmiştir çünkü melanj terk edilemeyecek kadar değerlidir. gezegendeki en değerli ikinci şey ise pek tabii sudur. yerle halk zamanla bu suyu depolamak ve güvende tutmak için yeraltında devasa havuzlar inşa etmiştir. yine aynı zamanda rüzgar kapanları kurarak havadaki nemden son zerresine kadar yararlanmışlardır. arrakis, tarçın gibi kokan bir gezegen olarak hatırlanmalıdır.
heighliner ve arrakis;

gezegendeki bilinen yerleşim ise ekseri kuzey kutbundadır.

burada aynı zamanda arrakeen şehri yer almakta. bu şehir, imparator tarafından atanan gezegen yöneticilerinin konakladığı yerdir ayrıca. dune romanlarında başta harkonnenler kumanda ederken daha sonra yönetim atreideslere verilmiştir. yalnız burada küçük bir nüans vardır. harkonnenler arrakis'in kontrolünü alınca önceki gezegenleri ellerinden alınmamıştır ve bu gezegeni bir sömürge gezegen olarak uzaktan yönetmişlerdir(baron vladimir harkonnen). atreidesler ise aslen atanmışçasına yerinden yönetimle görevlendirilmiştir.

gelelim gezegende yer alan bazı önemli canlılara;
kum solucanlarının yanı sıra, arrakis'te bolca kumalabalığı da bulunmaktadır. bir diğer önemli canlı ise muad'dib'e de adını veren müeddip faresi(çöl faresi)dir.
melanj'ı üreten canlılar ise o devasa solucanlardır. pek çok kez bu solucanlar başka gezegenlere transfer edilip suni bir çöl gezegeni yapma çalışmaları denenmişse de bu denemeler başarılı olmamıştır.



müeddib faresi;

kumalabalığı;

sıra fremenlerde;
fremenler arrakis'i arrakis yapan halktır. genelde çöl içlerinde yeraltına doğru oyulmuş siyeçlerde yaşamaktalar. çöle tam anlamıyla adapte olduklarından ötürü o zor şartlarda yaşamaya uzun süre devam etmişler ve yeni yeni kabileler oluşturmuşlardır. hem müdahalenin zor oluşu hem de sayılarının azımsanacak derecede olduğu düşünülerek, daha önceki yönetimler tarafından göz ardı edilmişlerdir.
arrakis'in fremenler hariç nüfusunun 5 milyon olduğu tahmin edilmektedir. bu nüfusun yarıdan fazlasını ise gezegene gelen hanedan aileleri, tüccarlar ve arrakeen şehir halkı oluşturmaktadır. daha sonraları anlaşılmıştır ki fremenler ise yaklaşık 10 milyon nüfusa sahiptir. bu ise arrakis gibi sert bir gezegen için oldukça iddialı bir rakamdır.
heighliner ve arrakis;

gezegendeki bilinen yerleşim ise ekseri kuzey kutbundadır.

burada aynı zamanda arrakeen şehri yer almakta. bu şehir, imparator tarafından atanan gezegen yöneticilerinin konakladığı yerdir ayrıca. dune romanlarında başta harkonnenler kumanda ederken daha sonra yönetim atreideslere verilmiştir. yalnız burada küçük bir nüans vardır. harkonnenler arrakis'in kontrolünü alınca önceki gezegenleri ellerinden alınmamıştır ve bu gezegeni bir sömürge gezegen olarak uzaktan yönetmişlerdir(baron vladimir harkonnen). atreidesler ise aslen atanmışçasına yerinden yönetimle görevlendirilmiştir.

gelelim gezegende yer alan bazı önemli canlılara;
kum solucanlarının yanı sıra, arrakis'te bolca kumalabalığı da bulunmaktadır. bir diğer önemli canlı ise muad'dib'e de adını veren müeddip faresi(çöl faresi)dir.
melanj'ı üreten canlılar ise o devasa solucanlardır. pek çok kez bu solucanlar başka gezegenlere transfer edilip suni bir çöl gezegeni yapma çalışmaları denenmişse de bu denemeler başarılı olmamıştır.



müeddib faresi;

kumalabalığı;

sıra fremenlerde;
fremenler arrakis'i arrakis yapan halktır. genelde çöl içlerinde yeraltına doğru oyulmuş siyeçlerde yaşamaktalar. çöle tam anlamıyla adapte olduklarından ötürü o zor şartlarda yaşamaya uzun süre devam etmişler ve yeni yeni kabileler oluşturmuşlardır. hem müdahalenin zor oluşu hem de sayılarının azımsanacak derecede olduğu düşünülerek, daha önceki yönetimler tarafından göz ardı edilmişlerdir.
arrakis'in fremenler hariç nüfusunun 5 milyon olduğu tahmin edilmektedir. bu nüfusun yarıdan fazlasını ise gezegene gelen hanedan aileleri, tüccarlar ve arrakeen şehir halkı oluşturmaktadır. daha sonraları anlaşılmıştır ki fremenler ise yaklaşık 10 milyon nüfusa sahiptir. bu ise arrakis gibi sert bir gezegen için oldukça iddialı bir rakamdır.
devamını gör...
insanların oynadıkları oyunlar
bu oyunlara akıl sır ermez. şeytanın bile aklına gelmez oyunlardır.
devamını gör...






