progressive rock
herkese hitap etmeyen ve bu yüzden hiçbir zaman mainstream olmamış müzik türü (iyi ki de olmamış). 70'lerde belli başlı gruplar iyi albüm satışları yakaladılar; ancak genel anlamda fazla bilinmez. zaten 5 dakikalık şarkıya uzun diyen ya da diyebilecek kitleden 15-20+ dakika uzunluğunda şarkıları dinlemesini bekleyemezsiniz. progressive rock, müziği dinlemenin ötesinde, anlama ve kafa yorma da gerektirir.
müzik türlerinin şahıdır. ne ararsanız vardır içinde. diğer türlerle harmanlandığında çok iyi ve çok farklı şeyler de ortaya çıkabilmektedir.
müzik türlerinin şahıdır. ne ararsanız vardır içinde. diğer türlerle harmanlandığında çok iyi ve çok farklı şeyler de ortaya çıkabilmektedir.
devamını gör...
ömür hanımla güz konuşmaları
her cümlesi birbirinden güzel bir eser. çoğu şeye değinilmiş, çoğu duyguyu işlemiş bir eser.
gökyüzünü öpmek isterdim ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. delilik mi dedin? kim bilir...belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?
(en sevdiğim kısımlarından)
gökyüzünü öpmek isterdim ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. delilik mi dedin? kim bilir...belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?
(en sevdiğim kısımlarından)
devamını gör...
közlenmiş patlıcan salatası
zeytinyağı ve nar ekşisi ile denemeniz gereken lezzet.. bir deneyin sonra müptelası oluyorsunuz... ama ev yapımı nar ekşisi olmalı, hazır olunca güzel olmuyor...
bir de közlenmiş kırmızı biber de ekleyin, böyle bir lezzeti yediğiniz için bana teşekkür edersiniz..
bir de közlenmiş kırmızı biber de ekleyin, böyle bir lezzeti yediğiniz için bana teşekkür edersiniz..
devamını gör...
korkuluk
halil cibran'ın mezcup kitabından ilgimi çeken bir alıntı yapmak istedim.
"bir gün korkuluğa dedim ki ;bu yalnız tarlada dikilmek seni yoruyor olmalı.
o dedi ki korkutmanın verdiği haz,pek derin ve hiç tükenmez, öyle ki bende hiç yorulmam.
biraz düşündüm sonra dedim ki doğrudur bende bilirim o hazzı.
dedi ki sadece içi saman dolu olanlar bunu bilir."
halil cibran
"bir gün korkuluğa dedim ki ;bu yalnız tarlada dikilmek seni yoruyor olmalı.
o dedi ki korkutmanın verdiği haz,pek derin ve hiç tükenmez, öyle ki bende hiç yorulmam.
biraz düşündüm sonra dedim ki doğrudur bende bilirim o hazzı.
dedi ki sadece içi saman dolu olanlar bunu bilir."
halil cibran
devamını gör...
matematik sorusu yüzünden bir düğünün iptal edilmesi
hindistan'da bir düğünde gelin, damata matematik sorusu soruyor ancak damat bilemeyince dügün iptal ediliyor. gelin matematik bilmeyen biriyle evlenmeyi kabullenemeyeceğini belirtmiş. gelinin ailesi kadını ikna etmeye çalışsa da gelin kararından dönmeyecek gibi duruyor.
kaynak
kaynak
devamını gör...
çaylaklar oy kullanamaz
tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymeeeeezzz.
devamını gör...
dandik üniversiteler kapatılmalıdır sözündeki dandik üniversiteler
2000 sonrası açılan üniversitelerin tamamı kapatılmalıdır.
vakıf üniversitelerinin de tamamı kapatılmalıdır. eğitim parayla satılamaz. devletin bir vazifesi de yurttaşlarına eğitim vermektir ki bu en mühim vazifedir.
vakıf üniversitelerinin de tamamı kapatılmalıdır. eğitim parayla satılamaz. devletin bir vazifesi de yurttaşlarına eğitim vermektir ki bu en mühim vazifedir.
devamını gör...
peyami safa
"az bilmek için, çok okumak gerekir"
peyami safa
peyami safa
devamını gör...
yazarların sevdikleri tablolar
gustave courbet'in yaralı adam tablosu. git de biraz aşk neymiş öğren.
devamını gör...
genç osman
osmanlı tarihinde iki tane genç osman vardır.birincsi 4.murat zamanında bağdat seferine katılan yüzünde henüz tüy bitmemiş olan yeniçeri genç osman.hikayesi ise şöyle anlatılır;sultan murat bir ferman yayınlar,bağdat seferine katılacak olan her askerin sakalında veya biyiginda tarak durması aksi halde sefere alınmaması.genc osman haliyle çok üzülür ama seferede inatla katılmak istemektedir binbir zahmet edip sultan'ın karşısına çıkarılır ve derki padişahım benimde biyigimda tarak durur.sultan şaşırır ve;daha senin biyigin dahi yok tarak nasıl dursun,der.bunun üzerine genç osman kuşağının arasından kemik bir tarak çıkarıp dudağına saplar ve;işte bakın duruyor padişahım der.padisah bu genç askerdeki isteğe karşı koyamaz ve sefere çıkmasına izin verir.bagdat seferi sırasında kalenin zaptina saatler kala genc osman şehit olur.iste kelle koltukta 3 gün savaşan ve bagdatin kapısını açtığı rivayet edilen genç osman bu osmandir.
devamını gör...
mesajınıza cevap yazmayan yazar
bak başlığı görünce bile bir elim ayağım titredi.
devamını gör...
normal sözlük'ün ölü doğmuş olduğu gerçeği
meh, bananeh.
devamını gör...
eleştirilen insana dönüşmek
eleştirdiğimiz insana dönüşmek değilde, aslında eleştirdiğimiz şeyi bizimde yaptığımız gerçeğini kabul etmemiz lazım..
hiçbirşeyi beğenmediğim çok söylendiği için, kendimi geliştirmek adına eleştirdiğim şeyleri bende yapıyormuyum diye düşünmeye başladım, çok kızdığım ve ben hiç yapmıyorum dediğim (hatta, bi insan bunu nasıl yapar yeaa, aptal filan olması lazım, bu kadar basit bi işi yaani bile dediğim hemde) bazı şeyleri benimde yaptığımı farkettiğim oldu, bunu düşünmeye başlamak önemli birşey bence, çünkü bir şekilde kendi kendinizi takip ediyorsunuz heralde, ve başkası yaptığında kızdığınız şeyi, kendinizinde yaptığını, en kötüsü istemeyerek yapılabildiğini görüyorsunuz, o insana kızarken, kasıtlı yaptığını zannedip kızıyorsunuz, ama kendiniz yapınca aslında onunda istemeyerek yapmış olabileceğini, o insanı anlıyorsunuz..
zor ama çok eğitici bir durum, tabi bunu istemeniz lazım önce..
*bunu yaptığınızı birine söylerseniz, hemen size kendi eleştirdiği şeyleri kabul ettirmeye çalışır, çünkü herkes buna can atıyor, istiyorki o herkesi eleştirsin.. ama kimse bi dakka ya ben çok mu doğruyum sanki diyip, aynı gözle bi kendine bakmıyor.. bir insanın herşeyin doğrusunu bilmesi mümkün mü, buna nasıl inanıyoruz.. kendimi de katıyorum.. birde bunu yapana kızıyoruz, aynı şeyi yapıyoruz halbuki..
hiçbirşeyi beğenmediğim çok söylendiği için, kendimi geliştirmek adına eleştirdiğim şeyleri bende yapıyormuyum diye düşünmeye başladım, çok kızdığım ve ben hiç yapmıyorum dediğim (hatta, bi insan bunu nasıl yapar yeaa, aptal filan olması lazım, bu kadar basit bi işi yaani bile dediğim hemde) bazı şeyleri benimde yaptığımı farkettiğim oldu, bunu düşünmeye başlamak önemli birşey bence, çünkü bir şekilde kendi kendinizi takip ediyorsunuz heralde, ve başkası yaptığında kızdığınız şeyi, kendinizinde yaptığını, en kötüsü istemeyerek yapılabildiğini görüyorsunuz, o insana kızarken, kasıtlı yaptığını zannedip kızıyorsunuz, ama kendiniz yapınca aslında onunda istemeyerek yapmış olabileceğini, o insanı anlıyorsunuz..
zor ama çok eğitici bir durum, tabi bunu istemeniz lazım önce..
*bunu yaptığınızı birine söylerseniz, hemen size kendi eleştirdiği şeyleri kabul ettirmeye çalışır, çünkü herkes buna can atıyor, istiyorki o herkesi eleştirsin.. ama kimse bi dakka ya ben çok mu doğruyum sanki diyip, aynı gözle bi kendine bakmıyor.. bir insanın herşeyin doğrusunu bilmesi mümkün mü, buna nasıl inanıyoruz.. kendimi de katıyorum.. birde bunu yapana kızıyoruz, aynı şeyi yapıyoruz halbuki..
devamını gör...
the curse of the fires and of the shadows
irlandalı yazar ve şair william butler yeats tarafından yazılmış kısa öykü. esasında bir efsanenin yeniden yorumlanışı demek daha doğru olur. irlanda ayaklanmasından yaklaşık bir yıl sonra, 1642 yıllarında frederick hamilton; irlandalı bir gal klanı olan o'rourke tarafından yapılan sığır katliamlarının intikamını almak için sligo kasabasını -sligo manastırı dahil olmak üzere- talan eder ve yakar. efsaneye göre sir frederick hamilton ve askerleri geri dönerlerken bu askerlerin bir kısmı sislerin içerisinde yolunu kaybeder. daha sonra kimliği belirsiz biri tarafından atlarını uçuruma sürüp kendilerini öldürmelerine sebep olan bir takım olaylar yaşanır. yeats bu efsaneyi kendi mistik üslubu ile muhteşem bir biçimde yorumluyor.
manastırın sir frederick hamilton ve çok sayıda püriten asker tarafından basılması ile açılıyor öykü. ilk başta hamilton'ın saldır emrine korkudan ötürü hiçbir asker tepki vermiyor fakat hamilton'ı korumakla görevli olan beş asker saldırmaya başlayınca diğerleri de bundan cesaret bularak yakıp yıkmaya başlıyor. yangının arasında, öldüğü düşünülen başrahip kısa bir süre ayağa kalkarak odadaki herkesi hükmedilemez gölgeleri takip etmek ile lanetliyor. bu olayın hemen ardından hamilton ve beraberindeki askerlerin çevirdiği iki gözcü ormanın içerisinde ilerleyen tehlikeden söz ediyor ve hamilton emrine ilk tepki veren beş askeri ormana gönderiyor. ormanda birbirinden tuhaf ve ürkütücü olaylar yaşayan askerlerin yavaş yavaş korkup, delirecek noktaya gelmeleri ve kendilerine rehberlik eden gizemli ve muhtemelen 'hayali' bir köylü tarafından uçuruma nasıl sürüklendiği aktarılıyor yeats tarafından ve öykü burada son buluyor.
while they stood dumb and motionless with horror, the woman began to speak, saying slowly and loudly: 'did you see my son? he has a crown of silver on his head, and there are rubies in the crown.' then the oldest of the troopers, he who had been most often wounded, drew his sword and cried: 'ı have fought for the truth of my god, and need not fear the shadows of satan,' and with that rushed into the water. ın a moment he returned. the woman had vanished, and though he had thrust his sword into air and water he had found nothing.
manastırın sir frederick hamilton ve çok sayıda püriten asker tarafından basılması ile açılıyor öykü. ilk başta hamilton'ın saldır emrine korkudan ötürü hiçbir asker tepki vermiyor fakat hamilton'ı korumakla görevli olan beş asker saldırmaya başlayınca diğerleri de bundan cesaret bularak yakıp yıkmaya başlıyor. yangının arasında, öldüğü düşünülen başrahip kısa bir süre ayağa kalkarak odadaki herkesi hükmedilemez gölgeleri takip etmek ile lanetliyor. bu olayın hemen ardından hamilton ve beraberindeki askerlerin çevirdiği iki gözcü ormanın içerisinde ilerleyen tehlikeden söz ediyor ve hamilton emrine ilk tepki veren beş askeri ormana gönderiyor. ormanda birbirinden tuhaf ve ürkütücü olaylar yaşayan askerlerin yavaş yavaş korkup, delirecek noktaya gelmeleri ve kendilerine rehberlik eden gizemli ve muhtemelen 'hayali' bir köylü tarafından uçuruma nasıl sürüklendiği aktarılıyor yeats tarafından ve öykü burada son buluyor.
while they stood dumb and motionless with horror, the woman began to speak, saying slowly and loudly: 'did you see my son? he has a crown of silver on his head, and there are rubies in the crown.' then the oldest of the troopers, he who had been most often wounded, drew his sword and cried: 'ı have fought for the truth of my god, and need not fear the shadows of satan,' and with that rushed into the water. ın a moment he returned. the woman had vanished, and though he had thrust his sword into air and water he had found nothing.
devamını gör...
hicligindansi
kupa almış tanımlarına sık sık denk geldiğim, günün birinde çok daha detaylı bir ziyaret gerekleştireceğim yazar. doğum günü kutlu olsun ve nice yaşları olsun..*
devamını gör...
fakat müzeyyen bu derin bir tutku
59 sayfacık olması ile üzen (bkz: ilhami algör) kitabıdır.
böyle çerez gibi, bir solukta okur bitirirsiniz hemencecik. dişinizin kovuğuna bile yetmez. öyle bir kitap…
öyle bir kitap ki; sade dilinden ötürü, kışın ortasında, mahalle arasında buz tutmuş dik bir yokuşta, poşetlerden kızak yapıp kayan çocuklar gibi kayıp gidersiniz içine doğru…
kimisi vardır, denk gelirim, vakit kaybı diye tanımlar bu kitabı.
kimisi vardır hayrandır, defalarca okur.
ben defalarca okuyanlardanım… çünkü bazı cümleleri var, inanın yüreğime dokunuyor…
mesela, ‘’kıvırmalardan haz etmez; bodoslama gidenlere sempati duyardım’’
ben söylemişim, hep de söylermişim gibi hissettim bu cümleyi okurken…
‘’nereye gidiyorsun çocuk’’ dedim içimden, ‘’büyümeye mi?’’
çok tuhaf bir yara gibi değil mi bu cümle gerçekten… böyle varlığından rahatsız eden bir yara, ama kaşımaya da heves ettiren bir yara, kanamayı arzulayan bir yara gibi cümle…
hayat gibi, garip bir kitap… yani okurken dışlanmışlık da hissettim, çekememezlik de hissettim, değersizlik, umut, daha bir sürü garip duygular hissettirdi bu kitap bana…
ayrıca kitap, başrollerini (bkz: erdal beşikçioğlu) ve (bkz: sezin akbaşoğulları)’nın paylaştığı (bkz: çiğdem vitrinel)’in yönettiği, 2014’te uyarlanan uzun metrajlı bir film olarak da karşımıza çıkmaktadır.
böyle çerez gibi, bir solukta okur bitirirsiniz hemencecik. dişinizin kovuğuna bile yetmez. öyle bir kitap…
öyle bir kitap ki; sade dilinden ötürü, kışın ortasında, mahalle arasında buz tutmuş dik bir yokuşta, poşetlerden kızak yapıp kayan çocuklar gibi kayıp gidersiniz içine doğru…
kimisi vardır, denk gelirim, vakit kaybı diye tanımlar bu kitabı.
kimisi vardır hayrandır, defalarca okur.
ben defalarca okuyanlardanım… çünkü bazı cümleleri var, inanın yüreğime dokunuyor…
mesela, ‘’kıvırmalardan haz etmez; bodoslama gidenlere sempati duyardım’’
ben söylemişim, hep de söylermişim gibi hissettim bu cümleyi okurken…
‘’nereye gidiyorsun çocuk’’ dedim içimden, ‘’büyümeye mi?’’
çok tuhaf bir yara gibi değil mi bu cümle gerçekten… böyle varlığından rahatsız eden bir yara, ama kaşımaya da heves ettiren bir yara, kanamayı arzulayan bir yara gibi cümle…
hayat gibi, garip bir kitap… yani okurken dışlanmışlık da hissettim, çekememezlik de hissettim, değersizlik, umut, daha bir sürü garip duygular hissettirdi bu kitap bana…
ayrıca kitap, başrollerini (bkz: erdal beşikçioğlu) ve (bkz: sezin akbaşoğulları)’nın paylaştığı (bkz: çiğdem vitrinel)’in yönettiği, 2014’te uyarlanan uzun metrajlı bir film olarak da karşımıza çıkmaktadır.
devamını gör...
mabel matiz
dm'den yürüdüğüm adam *
devamını gör...



