eladar the dark yazar profili

eladar the dark kapak fotoğrafı
eladar the dark profil fotoğrafı
rozet
eladar the dark (editör)
karma: 33823 tanım: 828 başlık: 281 apolet: 4 takipçi: 213
Elminster the devil, Elminster the saint, Elminster the genius... and, most impressively, Elminster the Fool of All Fools. Oh, a viper with a dagger for a tongue... What a splendid jester, what a clumsy charlatan!They call me many things, none unearned. Most of the finest and foulest rumours whispered about me were not fiction, of course, but merely... recollection with flair. Now, come closer, my friend... so I may see you in a better light.

son tanımları | başucu eserleri


alpine caving techniques

georges marbach ve bernard tourte tarafından fransız speleoloji -mağarabilim ya da daha pratik anlamıyla teknik mağaracılık- pratiğini sistematik hale getirme amacıyla yazılan kitap.* 1980’lerin sonu ile 1990’ların başlarına tekabül eden süreçte avrupa speleolojisi; özellikle fransız ve ispanyol vertical caving yani dikey mağaracılık ekolleri içinde kullanılan srt * tekniklerini artık kulüpten kulübe aktarılan yarı sözlü bilgiler olmaktan çıkararak standardize etmeye çalışıyordu. alpine caving techniques de tam olarak bu dönemin ürünü. daha sonra ingilizceye çevrilmesiyle birlikte yalnızca avrupa’da değil, dünya mağaracılık kültüründe de referans metinlerden biri hâline geldi ki ülkemizde de mağaracılık federasyonu ve itümak -istanbul teknik üniversitesi mağara araştırma kulübü- gibi kulüpler de kaynak olarak kullanıyor. bunun önemli sebeplerinden biri, kitabın mağaracılığı bir macera sporu gibi değil de prosedürel ve teknik bir disiplin olarak ele alması. bugün hâlâ modern vertical caving, kendi terminolojisinin büyük kısmını bu kitaba borçlu. ben de parça parça incelemek istiyorum açıkçası.

alpine caving techniques’de en çok halat yönetimine ve özellikle rope abrasion dediğimiz halat aşınması sorununa epey yer vermelerini seviyorum. açıkçası mağara ortamında ipin teorik dayanımı çoğu zaman anlamsız hâle geliyor. kalker yüzeyler üzerindeki mikrokristal yapı, çamurlu su, yükleme-boşalma döngüsünün ipe yüklediği gerilim ve edge loading -halatı bir kayanın kenarından geçirdiğinizi düşünün, tüm ağırlık o dar temas noktasına biniyor ya, o işte-  kombinasyonu kılıfın parçalanma sürecini hızlandırıyor. bu yüzden kitap sürekli deviation ve rebelay kullanımını vurguluyor zaten. deviation dediğimiz sistem, ipin kaya yüzeyinden kontrollü biçimde uzak tutulması için kullanılan ara yönlendirme noktalarına verdiğimiz isim. halatın aşınmasını engellemeye çalışıyoruz böylece. özellikle eski dönemlerde uzun tek parça free-hang kurma eğilimi daha yaygındı teknik olarak daha temiz göründüğü için fakat zamanla bunun ip aşınması, kurtarma lojistiği ve esneme davranışı açısından ciddi problemler yarattığı anlaşıldı. bugün avrupa rigging kültürünün kısa segmentler ve sık rebelay kullanma eğilimi doğrudan bu tecrübelerin sonucu. speleolojide halat yalnızca güvenlik ekipmanı olmaktan ziyade doğrudan hareket sisteminin kendisi olduğu için kitabın giriş bölümü özellikle halat konstrüksiyonu ve tekstil üzerine yoğunlaşıyor.mağaracılık başlığında bunu biraz açmıştım. kitapta sürekli geçen kernmantle terimini açalım o yüzden çünkü geri kalan her şeyi o halatın üstüne inşa edeceğiz. kernmantle rope dediğimiz yapı, yük taşıyan iç çekirdeğin -kern/core- dış koruyucu -sheath/mantle- tarafından çevrelenmesi prensibine dayanır. modern semi-static halatların büyük bölümü de bu mimariyi kullanıyor. özellikle en1891 type a standardına uygun ipler vertical caving içinde neredeyse fiili standart hâline geldi. bunun sebebi yalnızca yüksek kopma mukavemeti değil, kontrollü elastikiyet değerlerinin de önemli olması. dağcı arkadaşlara tanıdık gelecektir; düşüş absorbe etmek için tasarlanmış klasik dinamik tırmanma halatlarında gördüğümüz yüksek esneme miktarı düşüş absorpsiyonu açısından avantajlı olabilir ama ascender progression sırasında ciddi enerji kaybı yaratıyor bu esneme çünkü mağaracılıkta problem düşmek değil, saatler boyunca ip üzerinde yükselmek. uzun free-hanging pitch’lerde dinamik salınım oluşmaya başladığında mağaracı yalnızca yükselmiyor da, aynı zamanda ipin hareketini de taşımaya başlıyor.  özellikle 100 metre üzeri shaft’larda bu durum baldırdaki kasları inanılmaz tüketiyor. frog sisteminin avrupa’da bu kadar dominant hâle gelmesinin sebeplerinden biri de bu zaten. bilmeyen için de yavaş yavaş açarak gideyim. kurbağalama dediğimiz bu sistem temelde chest ascender, handled ascender, adjustable footloop ve descender kombinasyonu etrafında şekillenir. buradaki mantık, mağaracının vücut ağırlığını mümkün olduğunca dikey hatta verimli aktarmasını sağlamak. sternum hizasındaki chest ascender mesela, yükü merkez hatta topluyor ve enerji aktarımında verimlilik sağlıyor. içindeki dişli kam sistemi sayesinde tek yönlü çalıştığı için iki parçaya dağıtmak gerekiyor ama epey işlevsel. özellikle rebelay noktalarının yoğun olduğu mağaralarda sistemin kompakt yapısı büyük avantaj. buna karşın amerikan vertical caving kültüründe uzun süre ropewalker konfigürasyonu baskındı. tabii boşu boşuna değil. ropewalker, özellikle dev free-hanging pit’lerde inanılmaz hızlı çünkü mağaracının doğal yürüyüş hareketleriyle tırmanmasına izin veriyor ancak avrupa’daki dar şaft ağızları, traverse transferleri ve sık rebelayler içinde ropewalker konfigürasyonları fazla hacimli ve verimsiz kalabiliyor. dolayısıyla bugün en iyi sistem diye anlatılan şeylerin büyük kısmı aslında mağaranın morfolojisine bağlı tamamen. bu bilgiyi de geçmiş olayım. dikey mağaracılığın dağcılıktan tamamen ayrıldığı noktalardan biri olduğu için rebelay kavramını da açmak lazım ilgilisi için. türkçede tam karşılığı yok bildiğim kadarıyla ama kabaca ara ip aktarım noktası denebilir. ana ipin belirli bir noktada anchor’a -yani emniyet noktasına- yeniden bağlanması işlemi. dağcılarda ara emniyet çoğu zaman düşüşü durdurma mantığıyla çalışıyor, mağaracılıkta ise rebelay halat yükünün dengelenmesi için kurulan bir sistem. özellikle derin mağaralarda ipin kendi ağırlığı bile çok ciddi problem yaratabilir. 200 metreyi aşan drop’larda rope stretch davranışı değişebiliyor ki bu da ciddi miktarda enerji kaybına uğratır mağaracıyı. bu yüzden halatı segmentlere ayırmak yalnızca aşınma yönetimi için değil, sistem verimliliği açısından da çok önemli. ilk ciddi rebelay transferini yapan hemen hemen herkes fark eder zaten. teoride aslında birkaç saniyelik prosedür gibi görünen işlem; askıda ve yorgunken inanılmaz bıktırıcı olabiliyor. kağıt üstünde ascender üzerindeki yükü boşaltıp emniyet bağlantısını uygun sırayla geçirerek descender'ı yeniden yük taşıyacak biçimde kurmak kolay görünebilir ama eldivenlerin çamur içindeyken bacaklarının yorgunlukla titremeye başladığı noktada çok da kolay sayılmaz. bu yüzden mağaracılıkta teknik bilgi ile prosedürel refleks birbirinden ayrı düşünülecek kavramlar değiller.

kitaptaki bağlantı ekipmanları bölümünü de çok seviyorum ben. özellikle maillon rapide kullanımının avrupa speleolojisinde bu kadar yaygın olmasının sebebine de değiniyorlar. modern kaya tırmanışı kültürü büyük ölçüde karabina merkezliyken, geleneksel alp tipi mağaracılıkta uzun süre screw-link maillon -vidalı metal halkalar- tercih edildi çünkü çok eksenli yük altında daha stabil davranıyorlardı ve karabina özellikle çamurlu ortamlarda gate mekanizmasının kirlenmesi yüzünden ciddi problem yaratabiliyordu. kapak mekanizmasının kirlenmesi düzgün kilitlenmeyi engellediği için dayanımı feci düşürebiliyor zira. bunu karabina bazında da düşünmemek gerek. ipin lif yapısına giren mikroskobik mineral partiküller bile zamanla ciddi aşınmalar yaratabilir. bu yüzden ipin bile üzerine basılması ciddi bir disiplin ihlali aslında.  modern kilitli karabinalar eskiye kıyasla çok daha güvenli hâle gelmiş olsa da birlikte çalıştığım çoğu mağaracı ana bağlantı noktalarında hâlâ maillon rapide kullanıyor bu arada. yine de eski jenerasyondan kalma bazı teknikler artık büyük ölçüde terk edilmiş durumda. örneğin pvc kaplı merdivenler ve kemer tabanlı tırmanma sistemleri srt’nin verimliliği karşısında neredeyse tamamen ortadan kalktı. aynı şekilde eski statik emniyet bağı -static tether veya esnemeyen kısa bağlantılar- yaklaşımının yerini dinamik cowstail sistemleri aldı çünkü kısa düşüşlerde oluşan shock load -vücut ağırlığının sisteme bir anda sert biçimde binmesi durumu- değerleri tahmin edilenden bile çok daha agresifti. fall factor kavramı -f= d/l yani düşüş faktörü eşittir düşüş mesafesi bölü halat uzunluğu- mağaracılıkta çoğu zaman yokmuş gibi davranılıyor ama kısa mesafe o kadar da güvenli sayılmaz. cowstail nedir kısaca bahsedip devam edeyim; harnessimize, yani emniyet kemerimize bağlı, rebelay geçişleri sırasında bizi sisteme bağlı tutan kısa güvenlik bağlantılarına cowstail diyoruz. genellikle y şeklinde çift kollu oluyor. tether'e nazaran ani yükü absorbe edebilme kapasitesi daha yüksek olduğu için tercih ediyoruz. kısa tether üzerinde gerçekleşen küçük bir düşüş bile son derece yüksek kuvvet üretebiliyor zira. mesela geleneksel ingiliz mağaracılığı kısa, sıkı ayarlı, düşük boşluklu lanyard sistemlerine daha yatkın. bunu biraz açmak gerekirse, önce neden ingiliz mağaracılığının kitabın anlattığı fransız/alpin'den belirgin biçimde ayrıldığına bakmak lazım. fransız dikey mağaracılığının içinde büyük shaftlar ve hat boyunca teknik ilerleme daha ön plandayken, britanya’daki birçok mağara fiziksel darlıktan dolayı kendi sistemini evrimleştirmek zorunda kaldı. özellikle yorkshire ve mendip sistemlerinde gelişen ingiliz mağara kültürü; low bedding crawl dediğimiz alçak tabakalı sürünme geçitleri yüzünden sürekli çamur ve su teması etrafında şekillendi yıllar boyunca. bu yüzden ekipman tercihleri çoğu zaman daha düşük profilli. oversuit tasarımları -tulumları bu yüzden daha az çıkıntıya sahip-, (karabina yığınları, bulky gear, uzun dangling tether’lar dar geçitlerde sürekli bir yere takılacağı için) vücuda daha yakın harness sistemleri ve hatta kasklarının dış formu bile buna göre evrimleşti. squeeze kavramı yalnızca dar geçit anlamına geliyor diye düşünmeyin; sahada bu ciddi anlamda panik atak tetikleyen bir etken. özellikle wet squeeze’lerde insan vücudu üzerindeki psikolojik baskı teorik eğitimle tam olarak aktarılması mümkün bir şey değil. bu yüzden birçok deneyimli speleolog yahut caver teknik dikey inişlerden daha çok dar geçitlerde yol bulmaya çalışırken zorlanır. açıkçası ben bunu sıklıkla romantize etmeye meyilli olsam da bu basite alınacak, güzellenecek bir hobi değil. alpine caving techniques kitabı da zaten mağaracılığı hiçbir zaman romantik göstermiyor. kitap boyunca şekillenen temel fikir, yeraltının insana pek de uygun olmadığı aslında. kullandığımız bütün sistemler -ascenderın dişli mekanizma tasarımından halat kılıfının malzeme yapısına kadar-  insan bedenini kısa süreliğine bu ortama adapte etmeye çalışan geçici çözümlerden başka bir şey değil.

descender dediğimiz kontrollü iniş sağlayan mekanik cihazlar da bu sistemin bir parçası. avrupa mağaracılığında uzun süre ipin iki metal makara arasında sürtünme yaratarak kontrollü kayması mantığıyla çalışan bobbin descender sistemleri baskın oldu.  bunun en meşhur örneklerinden petzl stop’un en önemli özelliği auto-locking, yani otomatik kilitleme davranışıdır mesela. yani kullanıcı kolu bıraktığında sistem teorik olarak durmaya programlıdır ama özellikle yorgun mağaracıların bu sisteme fazla güvenmesi de tehlikeli. amerikan dikey mağaracılık kültüründeyse bir süre rack descender dediğimiz, ipin birden fazla metal bar üzerinden geçirilerek sürtünme yaratması mantığına dayanan bir sistem kullanıldı ki hâlâ yaygın olduğunu söylemek lazım. uzun inişlerde descender ciddi şekilde ısınabildiğinden özellikle dev free-hanging pit’lerde ısı dağıtımı açısından büyük avantaj sağlıyor rack descender sistemi çünkü. sürtünme yönetimi dediğimiz şey de burada devreye giriyor. özellikle bobbin descender kullandığımızda ipin fiziksel durumu doğrudan inişteki kontrolümüzü etkiler. kuru bir halatla tamamen ıslanmış bir halatın descender üzerindeki akışı epey farklı. eğitim sahasında yaptığımız eğitimle mağaranın içinde yaşadığımız deneyimin neden çok da aynı olmadığını anlayabilirsiniz buradan. üstüne halatın kılıfı ince bir sedimentle ya da çamurla kaplandığında ekipmanın frenleme mekanizması alışkın olduğunuz gibi kalmaz. ortada böyle bir sorun olduğunda mağaracılık disiplini buna uygun bir çözüm de mutlaka üretiyor çünkü mağarada neyin aniden yaşamakla ölmek arasındaki sınıra dönüşeceği muamma. bunu muhtemelen descender sistemlerini anlatırken baştan söylemem gerekiyordu ama açıkçası kitap yazmak gibi bir şey değil tanım yazmak. bazen terminolojiyi ya da tekniği açıklamaya çalışırken kaybolup gidiyorum ve neyin hangi sırada yazılabileceğini düşünemiyorum. şöyle ki; brake hand disiplini dediğimiz bir kavram var. frenleme mekanizmasının değişmesi durumuna karşı elle fren kolunu -brake strand- sürekli kontrol altında tutarak sorunu asgariye indirebiliriz. fren kolu dediğimiz şey temelde iniş cihazının altından çıkan, aşağı sarkan ip var ya, o. elimiz ipi ne kadar sıkı tutarsa sürtünme o kadar artıyor ve inişimizi yavaşlatıyoruz. elimi gevşettikçe de ip daha rahat akıyor. brake hand dediğimiz şey de descenderın altındaki ipi bu şekilde kontrol etmemizi sağlayan elimize verdiğimiz isim. özellikle uzun inişlerde kas yorgunluğu nedeniyle kavrama gücümüzün azalması ciddi riskler doğurabiliyor. eğitim sırasında takıntılı biçimde kontrollü iniş antrenmanı yaptırmalarının sebebi de bu.

aslında kitabın bu noktasından sonra iş teknikten ziyade biraz daha harekat yönetimine kayıyor bir süre. tanımın devamında yeniden işin mühendisliğine değiniriz ancak modern mağaracılıkta enerji yönetimini işin içindeyken bu kadar hafife alıp atmalak istemiyorum. ben de biraz soluklanmış olayım. sürekli yerelleştirme yapmak zor açıkçası. devam ederiz sonrasında.
devamını gör...

classic world of darkness

90’larda white wolf tarafından yaratılmış, urban fantasy/gotik korku temelli masaüstü rol yapma oyun sistemi. bu entry’nin amacı bu evrenin her detayını öğretmek değil çünkü onu white wolf zaten kırk küsür kitapta yapmayı denedi ve pek... iyi gitmedi diyelim. işin kötü yanı sistemin en büyük başarısı atmosfer yaratmaksa, en büyük problemi de yeni oyuncuyu hiçbir şey açıklamadan doğrudan bu karmaşık atmosferin içine atıp sonra da bundan keyif almasını ummak. sadece karakter kağıdı yapmak için oturduğun masadan üç gün sonra vampire: the masquerade hakkında iki cümle kurabilecek bilgiyle anca kalkmışken white wolf sana vampire: the requiem diye bir şey kitleyebiliyor mesela. hayır, ya.

bir yerde world of darkness (wod) deme gafletine düşüyorsun başka biri, ne münasebet canım, chronicles of darkness (cod), diye düzeltiyor. elbette bir başkası da kesin new world of darkness (nwod) diyor, bu böyle gidiyor. mezhep savaşı oyuncular arasında bitmiyor ki oyunda bitsin. hâl böyle olunca dışarıdan bakan biri için kafa karışıklığı son derece doğal. teknik olarak ortada tek bir world of darkness bile yok.

dolayısıyla bu entry’nin amacı world of darkness’ın her santimini öğretmek değil. açık konuşmak gerekirse sözlük bunun için bana yeterince ödeme yapmıyor. yani hiç. yine de en azından -sadece iyi günümde olduğum için- hangi oyunların hangi tasarım anlayışına sahip olduğunu, neden aynı isimlerin bazen tamamen farklı şeyler ifade ettiğini ve yeni başlayan birinin nereye bakması gerektiğini anlatabilirim sanırım.

1991’de white wolf publishing’in vampire: the masquerade ile piyasaya adım attığında, o dönemin masaüstü rol yapma oyunlarının baskın dili hâlâ büyük ölçüde kahramanlık, keşif, çatışma ve güç kazanımı ekseninde şekilleniyordu. white wolf’un önerdiği model ise daha kişisel, karanlık, paranoyak ve kendi felsefesi tarafından büyülenmiş bir yapıydı. bu kötü bir şey değil, bilakis markanın karakterinin önemli kısmı da tam olarak bu. ne açıdan bakarsak bakalım bütünüyle 90’ların çocuğu, wod. goth kulüp kültürü, endüstriyel müzik, deri paltolar, dini sembollerin neredeyse fetişize biçimde kullanımı, komplo teorileri, cyberpunk izleri, nihilizm ve son derece kendini ciddiye alan bir coolness anlayışı. bugün bakınca yer yer oldukça büyüleyici, yer yer de dayanılmaz derecede melodramatik görünmesinin sebebi bu aslında. tüm bu temaları oyunların iç dinamiklerinden de okumak zor değil. oyunların diyorum zira classic world of darkness temelde tek bir oyundan oluşmuyor. daha çok birbirine teorik olarak bağlı çok sayıda oyun hattından meydana gelen bir yapı. bunların her biri kendi tonuna, kendi metafizik iddialarına -iddialarına diyorum zira temelde tek bir gerçeklik yok- ve çoğu zaman kendi çelişkilerine sahip. shared universe kavramı yani. vampire: the masquerade, mage: the ascension, werewolf: the apocalypse, wraith: the oblivion, changeling: the dreaming, hunter: the reckoning, demon: the fallen, mummy: the resurrection gibi bilinen settinglerin yanında, çok daha niş bazı yan oyunlar da var. classic world of darkness'ın mutlak biçimde tutarlı bir setting olmayışı da bu oyunların kendi içinde bütünlüğü kendi bakış açılarına göre çarpıtması. bunun altını özellikle çizmek gerekiyor çünkü yeni girenlerin kafasını karıştıracak türden bir şey bu. bir tarafta mage'in gerçekliğin kolektif uzlaşıyla şekillendiği anlatısı; diğer tarafta werewolf'un kozmolojisiyle vampire'ın cain miti üzerinden kurduğu teolojik tarih  anlatısının çarpışması derken wraith gibi ölüm sonrası varoluşa dair apayrı kurallar koyan bir sistemin de bu kervana katılmasıyla, çoğu zaman doğruyu bulmak neredeyse korkunç bir çabadan ibarettir. cevap da çoğu zaman; hepsi, hiçbiri veya bakış açısına göre değişir gibi yorumlanabilir olunca işler karışıyor. bu durum bir bug mıydı, feature mıydı sorusu hâlâ tartışılır forumlarda. benim kanaatimce ikisi birden mümkündür çünkü parçalanmış metafizik yapı setting’e ciddi bir derinlik kazandırıyor. gerçi... crossover oynatmaya çalışırken o kadar da büyülendiğimi söyleyemem bu salak sistemden.

sistemde karakterlerin çoğu zaman dünyayı kurtarmak için var olmadığını söylemek de lazım. klasik d&d yahut pathfinder mantığıyla değil biraz daha call of cthulhu, kult: divinity lost ve delta green düşünmek gerekebilir ancak bu da tam ihtiyacımız olan benzersizliği karşılamıyor. belki hunter haricinde oynadığımız karakterlerin pek çoğu dünyayı daha da kötüleştiriyor. mesela vampire size bir canavarın insan kalmaya çalışma çabasını oynatır ama bu bile temelde vampir aristokrasisinin içinde kendi tutunma çabasıyla ilintilidir. mage daha çok gerçekliğin epistemolojik temellerini parçalatmayı amaçlar ve işin doğrusu bu sleepers dediğimiz sıradan insanların hayatını daima kolaylaştıran, onların lehine işleyen bir eylemler bütünü olmaktan uzak. werewolf kozmik entropy’ye karşı savaşan çevreci fanatiklerdir ya da wraith neredeyse düpedüz ölüm sonrası travmayı işler, gibi gibi. world of darkness korku oyunu diye etiketleniyor ama jumpscare ya da korkunç yaratık görmekden ziyade kim olduğunuz, neye dönüştüğünüz, bunun size neye mâl olduğu ve bu dönüşümün geri çevrilebilir olup olmadığıyla ilgileniyor daha çok. yetişkin korku teması yani. bir çeşit banka veznedarı gibi...

white wolf’u dönemin işlerinden ayıran en büyük farklarından biri de mekanik olarak simulationist precision peşinde olmaması. yani kuralların kurgusal dünyayı mümkün olduğunca ayrıntılı ve tutarlı biçimde fiziksel/lojistik olarak modellemeye çalışmaması. burada gurps benzeri obsesif matematiksel modelleme görmezsiniz mesela. -daha kötüsü var çünkü...- daha çok dramatik gerilim yaratmayı, karakterin psikolojisini sisteme bağlamayı ve anlatıyı desteklemeyi amaçlamışlar ama sadece amaçlamışlar yani.  bu yüzden keeper of arcane lore kadar kulağa havalı gelmese de storyteller adı tesadüf değil. sistem savaş oyunu motoru vermekten ziyade dramatik hikâye çerçevesi sunmaya çalışıyor. bunun ne kadar başarıldığı ayrı tartışma konusu tabii  zira eski wod mekanikleri zaman zaman oyuncuya doğrudan düşman gibi davranabiliyor. hatta st'ye bile... işin şakası bir yana daha önce başka bir tanımda kuralcı sistemlerin aslında oyuncuyu kolladığını söylemiştim. bunu oyuncu gm olmadan anlayamıyor ama kurallar oyuncunun lehinedir daima. kurallar ne kadar esnerse, gm o kadar tepene binebilir. wod biraz da öyle. özellikle mage bazında. kurallar esnekleştiği için storyteller hem yoruluyor hem de bu yorgunluğu oyuncudan daha keyfiye çıkarabiliyor. bunu anlamak için bu sistemlerin gerçekte nasıl çalıştığına da bakmak lazım.

ilk bakışta aslında oldukça basit bir ana zemin var. işte d10 dice pool, target number, success counting falan. gayet temiz, kendisini ayakta tutmaya yetiyor ancak yapısal olarak ne kadar tutarlı olduğu da tartışmaya açık. buraları entrynin devamında oyun bazında da açarım ama şimdi genel olarak sistemden bahsettiğimiz için biraz kabaca anlatayım. mesela, bir eylem gerçekleştirmek istediğinizde, ilgili attribute ile ability toplanıyor ve ortaya çıkan sayı kadar d10 atıyorsunuz. ana zarımız, on yüzlü zarlar yani. yani mesela strength ve brawl ile adam dövebiliyorsunuz ya da perception ve alertness ile pusuyu fark edebiliyorsunuz, gibi. difficulty storyteller tarafından belirleniyor zaten. klasik wod’de de çoğunlukla 6 standart insan işi baseline’ıdır ama şartlara göre bu rakam değişir tabii. buradaki kritik fark binary başarı sistemlerinden ayrılması zaten. başarılı olup olmamak kadar ne kadar başarılı olduğunuz da önemli yani. difficulty değerini aşan her zar bir success yani bir başarı üretir. bu da teorik olarak daha dramatik resolution sağlar. bir kapıyı açmak vardır, levyeyle menteşeyi sökmek vardır, fark biraz da bu. ha tabii sonra ne oluyor? white wolf'da çalışan itin teki masaya "bir gelen zarlar success silsin bence ya,” fikrini koyuyor. eski oyuncular bu travmayı iyi bilir. normal şartlarda beş zar atıp birkaç success görmek gerekirken bir avuç bir gelen zar yüzünden eyleminizin böyle çok salakça bir şekilde çöktüğünü izlersiniz ve hatta yeterince kötüyseniz botch yaşarsınız. kapıyı açamazsanız sorun yok da sessizce pencereye tırmanmaya çalışırken düşüp bacağınızı kırmanız başka bir şey. biraz çok aşamalı crit fail gibi ama crit fail temelde d20'nin yani 20'lik zarın 1 gelmesi. umut vermiyor bir kere. burada önce başaracağına inanıyorsun, sonra kötü gelen birkaç zar sana dil çıkarıyor. böyle söylüyorum da botch tasarım olarak çok white wolf’tur ama. sistem başarısızlıkla yetinmek yerine dramatik açıdan aşağılamayı seviyor çünkü. bu arada edition notu düşmem gerekiyor çünkü farklı kitaplar botch ve 1 etkileşimini farklı biçimlerde yorumluyor. revised, 2nd edition, bazı supplementler arasında ton farkı var. bu classic wod’nin genel hastalığıdır zaten. core rules kavramı tam oturmuş değil.

character sheet’e de bir bakalım. şimdi açıkçası karakter kağıdı genel olarak aldatıcı biçimde iyi görünüyor. her edisyonun karakter kağıdı da değişiyor ama hepsini tek tek koymayacağım. yapabilirim ama psikopat değilim.

üç ana attribute kategorisi var, physical (fiziksel) social (sosyal) ve mental. bunların her biri de üç alt başlığa bölünüyor. strength, dexterity ve stamina, fiziksel.  charisma, manipulation, appearance, sosyal. perception, ıntelligence ve wits de mental, yani zihinsel. abilities tarafı  da talents, skills, knowledges diye ayrılıyor. learned ve instinctive competency ayrımı var yani. streetwise ile academics aynı şeye tekabül etmiyor. tabii wod karakter yaratımı attributes’tan ibaret değil. işte, backgrounds, virtues, willpower gibi bazı elementler var. bazı gameline’larda supernatural templates oluyor o. merits v flaws -hele storyteller izin verdiyse cain sabır versin- kısmı da güzeldir, bence karakteri derinleştirir. yine de cain kesin sabır versin tabii. burada sistem psikolojiyi karakter mekaniğine bağlamaya çalışıyor genelde, bu önemli. willpower görünce sadece mental hp diye düşünmeyin, daha çok agency kaynağı çünkü. virtues işte frenzy’den rötschreck’e, conscience check’lerden degeneration’a kadar sistemin ahlaki motoruna falan tamamen bağlı.

combat sistemi var bir de. ah. combat, evet. classic wod combat’ını seven insanlar vardır ki bunların bir kısmı stockholm sendromu mağdurudur... sevmeyen insanlar da vardır, ben onları hep hak ehli kimseler olarak anıyorum. sistem teoride sinematik olmak istiyor ama özür dileyerek, nah sinematik. pratikte initiative, split actions, declared actions, soak rolls, damage types, celerity saçmalıkları devreye girdiğinde hepimiz muhasebeci oluyoruz. uçtu gitti o az önce adamın kolunu koparıp adamı kendi koluyla döven havalı brujah abla. dalga geçme dürtümü bastırdıktan sonra anlatmaya devam edeceğim. şimdi, damage üç aşamlı. bashing, lethal ve aggravated. bu ayrım setting içinde önemli çünkü vampir, garou ve mage için bunların anlamı farklıdır. aggravated damage baya ciddi, şimdilik bunu bilin yeterli. soak mekanikleri de bazı splat’larda dayanıklılığı absürt seviyeye çıkarabilir. garou oyuncusunun yüzündeki o kendini beğenmiş salak ifade var ya, hah tam buradan geliyor o. combat’ın teknik sorunları da yok değil. mesela sistem içinde çok fazla optimizasyona açık nokta var. öyle wizard of the coast tarzı da değil. white wolf’un bazı tasarım kararları gerçekten optimize etmeye aşırı açık. bunu da en çok sistemi yalayıp yutmuş storyteller suistimal ediyor. işte mesela celerity, potence veya bazı gift kombinasyonları, mage'lerin sphereleri. mekanik kusurlarına rağmen storyteller system’in çok doğru yaptığı şeyler de yok değil. karakterleri yalnızca stat blokları gibi hissettirmiyor kesinlikle. bir dex 4 entity değilsiniz yani oynarken. willpower’ı, moral erozyonu, supernatural açlığı ve metafizik yükü olan bir varlık olduğunuzu iliğinize kemiğinize kadar hissettiriyor.


şimdi, güldük eğlendik ama bu işin sıçıp batırdığı bir nokta olmasa zaten ben bu yazıyı yazıyor olmazdım. classic world of darkness’ın gerçekten sapıttığı asıl yer kozmoloji. az önce parçalı evren yapısından bahsetmiştik ya, hah tam olarak ondan bahsediyorum. white wolf’un başından itibaren mutlak biçimde tutarlı bir evren kurmaya çalışmak yerine, farklı korku alt türlerini aynı çatı altında toplama hırsı; yaratıcı açıdan müthiş verimli olsa da sistem mühendisliği açısından bizim şarap çanağımıza tükürdü. bu önkabul ile başlamak lazım. yani şimdi teknik olarak evet, aynı dünyadan bahsediyoruz. new york’taki vampirle san francisco’daki mage aynı gezegende nefes alıyor, kesinlikle. problem şu ki bu varlıkların evrenin nasıl çalıştığına dair açıklamaları birbirine asla uymuyor, abi. hani, ne bileyim öyle topraktan geldik, hayır yıldız tozuyuz gibi bir geyik de dönmüyor ki. bir vampire sourcebook’u okuduğunuzda dünyanın tarihine cain merkezli, neredeyse eski ahitçi bir şekilde bakmanız lazım. ilk vampir cain, bak dümdüz bir bilgi değil mi? lanet ilahidir, vampirik soy generation üzerinden akar, antediluvian’lar insanlık tarihinin karanlık gölgesidir, gehenna kaçınılmaz olabilir falan. birazdan geleceğim ama bu bile net değil anasını satayım. sonra mage açıyorsunuz mesela ki o kitap ne rezil bir kitaptır. sıfır editöryel süreç gerçekten. neyse, dünya size bambaşka bir hikâye anlatıyor orada da. gerçeklik sabit değildir, işte ne bileyim her şey kolektif bilinç tarafından şekillendirilen kırılgan bir konsensüstür aslındalar falan. büyü, özünde paradigmatik iradenin gerçekliğe dayatılmasıymış. ne güzel. peki bundan sizin yarattığınız vampirlerin haberi var mı sayın white wolf? ha? hayır. bak daha werewolf var. kozmik düzeni wyld, weaver ve wyrm üçlüsü üzerinden açıklıyor onlar da. demon işin içine girince abrahamik kozmoloji falan da ortaya çıkıyor birden. ee kıymetli validesinin şeyi ama ali sami. bak, adamlara mail atıp diyorsun ki, kardeşim hangisi canon bunların? evet, diyorlar. evet.

şakası bir yana bu tabii başıbozukluktan değil, tamamen bilinçli bir estetik tercih çünkü setting’in büyük kısmı unreliable perspective üzerine kurulu. vampirler vampir kozmolojisini biliyor, ya da bildiklerini sanıyorlar, dolayısıyla onlar ne sanıyorlarsa biz de ona inanmak zorundayız. mage’ler kendi metafizik modellerine inanıyor. garou’lar kendi kutsal anlatılarını takip ediyorlar. sorun şu ki bu yaklaşım tematik olarak harika olsa da teknik crossover düşünmeye başladığınız an masa çöküyor. ben başaramadım en azından. ya teknik olarak başardım ama bu bana neye mâl oldu? umbra var bak daha. eğer world of darkness’ın metafizik arka odası varsa orası garanti umbra’dır. umbra ne peki? bu sorunum tek cümlelik temiz bir cevabını bulan varsa bütün setlerimi veririm. o kutsal kişi gelene kadar ben kabaca açıklayayım; fiziksel gerçekliğin ötesindeki spirit-realm diyebiliriz buna ama bu ifade gerçeğin ancak iskeleti falan çünkü konuştuğunuz splat’a göre ton değişiyor.

mesela, yanlışım varsa düzeltin, mage açısından umbra, fiziksel konsensüs gerçekliğinin ötesindeki metafizik katmanlara açılan bir alan. near umbra, horizon realms, deep umbra gibi ayrımlar var mesela. işte spirit, abstraction, conceptual domains falan hepsi burada. bu alanları epistemolojik frontier olarak okuyabiliriz. en azından mage sistemi öyle okuyor. werewolf açısından da spirit world daha organik, daha kozmik, daha yaşayan bir ekoloji. işte totemler, spirit mahkemeleri, kaotik metafizik habitat şeyleri falan. bu iki model teoride bağdaştırılabilir de pratikte ne çektiğimi bir ben bir de forever gm'ler bilir.

hep mage üzerinden örnek veriyorum ama bunun sebebi daha çok mage'in bu shared universe’in hem en zeki hem de en problemli çocuğu olmasından dolayı. çünkü sistem doğrudan gerçeklik nedir fikrine dayalı. bu yüzden mage lore’unu shared canon içine düzgünce yerleştirmek çok zor zaten. eğer gerçeklik gerçekten konsensüsle şekilleniyorsa cain miti ne kadar literal mesela? antediluvian’lar paradigmatik constructs mı? garou kozmolojisi objektif mi yoksa kolektif spirit-symbolism mi? işin kötü yanı aslında hepsinin cevabı soruda gizli ama aynı zamanda soru cevabı da baltalıyor. madde 22 sorunsalı yaşıyoruz yani. bazı oyuncular bu ambiguity’ye âşık olabilir ki ben de yer yer tapınıyorum ama zor. gerçekten kafa açıyor. bir diğer büyük bela da power scale problemi mesela. kağıt üzerinde crossover fikrini kahretsin ki muazzam yapan şey; vampir entrikası, mage metafiziği, werewolf fury’si, changeling trajedisi aynı setting’de harika çalışabilir fikri. ee iyi de mage’in var olduğu bir crossover masasında bir elderin bile çok dikkatli yürümesi gerekiyor. kimin hangi seviyede  ne kadar güçlü olduğunu nasıl ayarlayacağız biz? ya ben yıllar önce çok güzel bir tablo bulmuştum buna dair. o kadar muntazam bir şeydi ki. kaybettim sonra. hayran yapımıydı ama gerçekten müthiş bir emek vardı. farklı oyunlar aynı evrende yazılmış olsa da aynı güç varsayımlarıyla tasarlanmadıkları için mecbur homebrew oluyor hep böyle şeyler. suçlamak da istemiyorum açıkçası çünkü başlangıçta herkesin birlikte oynayacağı kadar steril bir design bible yoktu zaten. metaplot bu karmaşayı hem zenginleştirdi hem daha da beter hâle getirdi. supplement’ler, clanbook’lar, tradition book’lar, event kitapları, apocalypse tasarıları derken lore zaten çok sabit durmadı. bu müthiş bağımlılık yapıyordu bir zamanlar. tabii metaplot büyüdükçe entry bariyeri de yükseliyor. yeni oyuncu vampir oynamak için geliyor ama gelirken bir anda bin yıllık cainite siyaseti, sect savaşları, gehenna spekülasyonları da üstüne yük bindiriyor. mage de bu konuda çok masum değil. yine de bütün bu contradiction hell’e rağmen classic wod’nin ortak bir omurgası var elbette. dünya hasta. kurumsal, ruhsal, metafizik ya da literal biçimde, gerçekten hasta. bir şeyler yanlış gidiyor ve oynadığınız karakterler de çoğu zaman çözüm değil, semptomun kendisi.

şimdi biraz saatin kadranını geriye saralım. burası vtm'den, yani world of darkness’ın vitrine koyduğu ilk büyük canavardan, vampire: the masquerade'den gerçek anlamda söz etmek için muazzam bir yer. dürüst olmak gerekirse neden ilk doğan canavar olduğunu anlamak zor değil. vtm, white wolf’un estetik ve tematik dna’sını en saf biçimde damıtan oyun bana kalırsa. oyunda vampirlik müessesesi güç fantezisinden ziyade, ruhani bir hastalık olarak tasarlanmış. fiziksel üstünlük, sosyal manipülasyon, zamana karşı korkutucu avantajlar, kimi soyların tuhaf doğaüstü kabiliyetleri... bunların hepsi var ama sistem size bu güçlerin bir bedeli olduğunu söylüyor hatta bunu sadece lore bazında da tutmuyor direkt mekaniğe de yansıtıyor. dişleri olan süperkahramanlardan ziyade sürekli iç baskıyla yaşayan bir varlığı oynuyorsunuz aslında. bu baskının adı da beast.

şimdi temelde aslında beast salt saldırgan bir dürtü değil de; daha çok, nasıl desem, predatory imperative. açlık, egemenlik, korku refleksi, kontrol kaybı gibi dürtülerin hepsinin mekanik ve anlatısal toplamına biz beast diyoruz. vampir karakterimiz insan aklının kalıntılarını taşıyor ama koltukta tek bir sürücü yok. birçok horror oyununda tehdit ötekidir ama burada tehdit kendimiz için bile biziz. humanity sistemi de bu yüzden önemli ve açıkçası white wolf’un en güçlü fikirlerinden biri bence. bunu salt alignment benzeri ahlak puanı gibi okumamak lazım ama. humanity iyi ve kurallara bağlı insanlık ölçeri gibi çalışmıyor. daha çok karakterin insan bilişine, empati modeline ve sosyal öz-farkındalığa ne kadar tutunduğunu ölçen bir yapı. yani bir vampir illa seri katil olduğu için düşmeyebilir demek istiyorum. bazen alıştığı, bazen rasyonalize ettiği, bazen korktuğu için de düşebilir. bu, tasarım açısından çok ilginç çünkü oyuncuya büyük melodramatik seçimlerden ziyade daha küçük ölçekli içsel bir çürüme deneyimi sunuyor. feeding meselesi de sistemde ve bu anlattığım konu özelinde ayrıca özel bir yere sahip çünkü vampire’ı diğer urban fantasy işlerinden ayıran en önemli noktalardan biri beslenmenin yalnızca lore bazında kalmak yerine sisteme gerilim motoru olarak entegre edilmesi. kan yalnızca besin değil, ekonomi, yakıt, siyaset, bağımlılık ve bazen erotik alt metin işlevi görüyor. kan tüketimi, açlık yönetimi ve buna bağlı davranış baskısı oyunun vampir kısmını gerçekten hissedilir kılıyor bence. eğer bu eksen düzgün oynanmazsa vampire çok hızlı biçimde deri ceketli süper kahraman tiyatrosuna dönüşebilir ki kimse bunu istemez. belki teoman hariç. yani, bence yaratıcı çünkü sistem size ölümsüzlük veriyor ama bunun aslında ne kadar korkunç olabileceğini de sürekli hatırlatıyor çünkü ölümsüzlük burada tolkienvari olmaktan çok zamanla insan bağlarından kopuş, kimlik erozyonu ve predatory adaptation olarak işleniyor. elli yıl yaşarsanız, dünyanın değişimini izlersiniz. iki yüz yıl yaşarsınız, insanlık fikri anlamsızlaşır. dört yüz yıl yaşarsınız, etik kavramınız erir gider. bu yüzden yaşlı vampirlerin yalnızca güçlü değil, çoğu zaman yabancılaşmış, insan olmaktan kopuk yaratıklar olması süs olsun diye değil. burada da oyunun sosyal boyutu devreye giriyor. belki şaşırtıcı gelebilir ama vampir toplumu klasik anlamda medeni sayılmaz; yalnızca bürokratikleştirmiş bir kabile gibidirler. vampire, combat-first bir sistem değildir demiştim, teknik olarak kavga var, hatta bazı build’ler gayet vahşi olabilir ama oyunun gerçek merkezi toplumsal güç ilişkileri daha çok. o kadar uzun yaşadıktan sonra gerçekten işi birinin kafasını koparmadan da çözebilecek yollar bulabiliyorsunuz. insanlık olarak bunca yıllık tarihimizde daha bu konuda bir konsensüse varamadık ama olsundu. vampire’ın gerçek masası çoğu zaman elysium'dur, alleyway değil açıkçası. kim kimi manipüle etti, kim kimden korkuyor ya da kim hangi sırrı biliyor, kim birine borçlu sorularının cevabı birinin boynuna pipet takıp emiklemekten daha önemli. yani temelde medeniyetle kontrollü canavarlık aynı şey değil. medeniyet dediğin iki dişi fazla sivri canavar anlayacağınız. bir prensin mevcut düzeni koruması etik olduğu anlamına gelmiyor,  bazen bu sadece optimize edilmiş bir kabile kültürü bildiğimiz. işin en iyi tarafı da sistemin bunu çoğu zaman oyuncuya açık açık söylememesi. anlamanı bekliyor adamlar. kurumsallaşmış canavarlık neye benzer yavaş yavaş çözüyorsun. burada doğal olarak clanlara geçmem lazım da clanlar yalnızca biyolojik ya da soy bazlı kategoriler değil de aynı zamanda vampirik varoluşun farklı psikolojik, toplumsal ve ideolojik ifadeleri olduğu için -ya, insan niye bu yaşta gerçek hayatta böyle bir cümle kurar ki? kahrolsun frp- oraya gelmeden önce biraz soluklanmam lazım. ya da önce sect daha mı mantıklı olur başlamak için aslında ya. neyse, dur bakalım, kervan yolda dizilir. şeyapacağım ben onu yazarken.


klan’ları yalnızca soy haritası olarak okumamak gerekiyor, bir bakıma cainite toplumu biyolojik akrabalık kadar ideolojik örgütlenme üzerinden de işliyoe ve bu iki eksen her zaman uyumlu çalışmıyor birbiriyle. aynı klandan iki vampir birbirinden nefret edebiliyor ya da farklı klanlardan iki vampir yüzyıllık sadakat ilişkileri kurabiliyor. bu yüzden de vampire’daki gerçek politik organizasyonun ana birimi klan değil, sect dediğimiz şey. klan ne olduğunuzu söylüyorsa sect de size neye inandığınızı, kime itaat ettiğinizi ve kimi öldürmeye meşru baktığınızı söylüyor aslında. bu kritik bir ayrım çünkü vtm yüzeyde vampir gotiği gibi görünürken alt katmanda son derece kirli bir siyasi ajandası var.

ilk ve doğal olarak en baskın yapı camarilla, ondan başlayalım. başta, camarilla'yı iyi vampirler olarak görmek normal ama çok teknik söyleyeceğim settingin ağzına tükürürsünüz. camarilla iyi ya da medeni falab değil. camarilla, bildiğimiz bürokratik av partisi gibi daha çok. kuruluş mitolojisi gereği camarilla modern vampir düzeninin büyük stabilizatörü işlevi görüyor. engizisyonun kurduğu baskılar, insan avlarının tamamen kontrolden çıkması, vampir görünürlüğünün ölümcül risk hâline gelmesi ve cainite toplumunun dağılma korkusu sonucunda ortaya çıkan bir siyasal kontrat bu. buna da kabaca masquerade diyorlar. bu çerçevede bakınca makul görünebilir zira tür gizlilik olmadan hayatta kalamaz yanu merkezi bir koordinasyon gerekir. yalnız sorun şu ki insan topluluklarının problemleri vampir olunca çözülmüyor. o sebeple günün sonunda camarilla da aslında oldukça sofistike bir güç konsolidasyonu hâline geliyor. camarilla’nın en büyük ideolojik başarısı da kendisini normal gibi pazarlayabilmesi. goebbels gel de manipülasyon gör. bu yapı vampir toplumunda kontrollü avcılığı, hiyerarşik itaati, bilgi tekelleşmesini ve davranış regülasyonunu meşrulaştıran bir sistem. zekice bir worldbuilding tercihi; gerçek devletler de tam olarak böyle çalışıyor özünde. mesela camarilla’nın şehir organizasyonuna baktığınızda bunun ne kadar feodal modern hibrit bir yapı olduğunu hemen çakıyorsunuz. prens ünvanı tesadüfi değil. prens çoğu şehirde de facto egemen. yetkisi teorik olarak sınırsız görünse de pratikte siyasal dengeler, primogen baskısı, sheriff kapasitesi, harpy dedikodu ekonomisi ve dış tehditlerle de sınırlanıyor. tabii prince salt despot olmak zorunda da değil. zorunlu yönetici olabilir, pragmatist olabilir, tiran olabilir ama her durumda şehir politikasının merkezi odur. primogen council de var tabii. danışma meclisi diyebiliriz sanırım. prensin gücünün mutlak olmamasının sebebi bu arkadaşlar. sheriff mesela daha basit görünüyor ama işlevsel olarak aslında daha kritik. polis benzetmesi yetersiz kalabilir zira bir çeşit meşru güç tekeliyle çalışan yarı yargısız infaz organına daha yakın bir yapıya sahip. avukatlık ruhsatını bırakınca insanın içindeki avukat da işi bırakıyor sanıyorsun... unwanted embrace’ler, unauthorized neonate’ler ya da disposable cainite population kontrolü için scourge da devreye giriyor ama içim sıkılıyor benim bunları anlatırken. kendimi de beyaz yakalı gibi hissediyorum araya ecnebice bir şeyler sokmak zorunda kaldığım için. kısacası, bürokratik şeyler işte. ama mecbur sabbat'ın kendisinden ayrıca konuşmam gerekecek çünkü bu setting’in en iyi fikirlerinden biri. mecbur yani, ne yapacaksın.

camarilla varsa elbette bunun doğal bir antitezi de olmak zorunda. sabbat’ı camarilla'nın evil bir fraksiyonu diye okumamak lazım. şimdi, teknik olarak sabbat korkunç, vahşi ve birçok durumda kontrolsüz şiddet ve teolojik fanatizmin tuhaf bir kombinasyonu. bunda hemfikiriz ama bu adamlara sadece kaotik manyaklar dersek camarilla'nın propagandasını satın almış oluyoruz. sabbat’ın kurucu psikolojisi gerçekten de özünde camarilla’nın kurumsallaştırdığı yalanı reddetmek. masquerade’i hayatta kalma stratejisi olarak değil, köleleşme mekanizması olarak görüyorlar, basitçe. vampirin insan değil, üstün bir avcı tür olduğunu savunuyorlar ve... yani, haksız değiller ki? camarilla insanlığı taklit ederek yaşamaya çalışırken sabbat daha çok insanlığı aşmaya çalışıyor. ondan dolayı da sabbat’ta humanity çoğu zaman merkezi etik model olmaktan çıkıyor ve yerini alternatif ahlaki kodlar alıyor. pack yapısı, ritae, vinculum, kolektif vahşet, quasi-religious warfare -bunu nasıl çevireyim ben şimdi?- tesadüfi değil. adamlar kibarca milliyetçi kardeşim işte. vampirliği gizlemek yerine kutsallaştırmak istiyor. vinculum korkutucu derecede zekice bir fikir bu arada bende çünkü klasik loyalty modelini biyolojik, ritüel zorunlulukla değiştiriyor adamlar. blood bond’un bireysel manipülasyonunu kolektif cohesion aracına dönüştürmüşler bildiğin.

pack priest, ductus, communal identity falan kalıpları var baya baya. vampir hücre yapılanmasıyla ölüm kültü arasında bir şey bildiğimiz. tabii bunun da kendince sıkıntıları var çünkü özgürlük iddiasıyla başlayıp camarilla gibi kendileri de başka bir dogmaya dönüşüyorlar. bu da üçüncü bir fraksiyona sebep oluyor. onlar da anarch

anarch hareket camarilla aristokrasisine tepki olarak doğuyor başta. yaşlı vampirlerin genç vampirleri ekonomik ve siyasal kaynak gibi kullanmasına karşı isyan ediyorlar. idealistler baya ama aynı zamanda parçalara bölünmüş durumdalar, liderlik krizine yatkınlar ve ideolojik olarak heterojenler. kulağa tanıdık mı geldi? tam da gerçek devrimci hareketler gibi. camarilla baskıcı, sabbat fanatik, anarch’lar ise çoğu zaman gerçekten ne istediklerini hâlâ tartışan bir yapı. tartıştıkları kadar eyleme geçmiş olsalardı... sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım... elbette bütün bu sect siyasetinin altında asıl kirli gerçek yatıyor. jenerasyon. bunu bolt yazmışım gibi farzedelim. vtm’de ideoloji önemli ama kan daha da önemli. feodal biyopolitik zırvalara girmeden önce şimdi şu klanlara bir bakış atabiliriz. şimdi, klan meselesine hogwarts evi gibi bakmamak lazım. setting’e yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri resmen. harry potter fanları beni çiğ çiğ yiyecek ama klanlar kozmetik aidiyet paketleri değil. çünkü az önce de dediğim gibi classic vampire: the masquerade bağlamında klan kavramını daha çok soybilimsel, metafizik, politik, ve psikolojik bir kategori olarak alacağız. vampirlik müessesesi yalnızca enfeksiyon benzeri bir durum olmadığı için, kan dediğimiz şey belirli soy hatları boyunca akan bir çeşit hafıza, miras, disiplin ve stigma. bunun teknik çerçevesi de cainite genealogy’ye dayanıyor.

en klasik okumada cain ilk vampir olarak belirtiliyor. ondan türeyen ikinci kuşak, ardından üçüncü kuşak yani antediluvian’lar geliyor ve modern clanların çoğu bu mitik soy çizgilerinden türemiş kabul ediliyor. gerçekten öyle mi sorusunu şimdilik askıya almak gerekiyor çünkü wod lore’unun yarısı sisle kaplı ama vampir toplumunun büyük kısmı kendi siyasal ve kültürel organizasyonunu bu soy fikri üzerine kurduğu için klan basit anlamda ırk değild de daha çok curse lineage. önce camarilla safına bakmak lazım. brujah ile başlayalım. modern yorumlarda brujah biraz daha punk, junky vampir gibi indirgemeci bir biçimde okunuyor ama klan’ın tarihsel arka planı çok daha debdebeli. brujah kendisini düşünsel isyanın, felsefi huzursuzluğun ve devrimci enerjinin mirasçısı olarak kabul ediyor. eski lore varyantlarında philosopher-kings, carthage romantizmi ve kaybedilmiş ideolojik altın çağ saplantısı bu düpedüz öfke problemi olan abilerimizde çok fazla var fakat trajedileri şu ki idealizm beast ile birleşince öfkeye metastaz yapıyor. failed revolutionary arketipi yani. potence, presence ve celerity kombinasyonu bunu mekanik olarak da epey destekliyor. eğer brujah toplumsal öfkeyse gangrel de yırtıcılığın kabullenilişi falandır muhtemelen. gangrel klanı, vampir adaptasyonunun daha ilkel ve liminal yüzü yani. şehir aristokrasisinden, elysium entrikalarından ve performatif medeniyetten uzak durmaları bundan dolayı. protean burada yalnızca cool shapeshift gücü değil, insan biçiminin zamanla bozunmasıyla ilgili. gangrel vampirliği daha açık biçimde hayvansal kabul eder. beast onlar için inkâr edilmesi gereken bir korku unsuru olmaktan çok bazen birlikte yaşanması gereken bir çeşit gerçekliktir aslında. bu yüzden klan flaw’un tarih boyunca animalistic traits biçiminde çalışması son derece tematik zaten. malkavian, mesela gangrel gibi setting’in en yanlış oynanan klanlarından biri. bunun altını kalın çizgiyle çizmem lazım. popüler kültür, malkavian’ı deli vampir olarak paketleyip pazarlıyor ama bu, klan’ın korku potansiyelinin ağzına tükürdü. fractured cognition ile klasik delilik anlayışını ayırmak lazım. derangement mekanikleri yer yer tartışmalı ve modern psikoloji açısından epey sorunlu olabilir, kabul fakat anlatısal niyet manyaklık değildi. malkavian network, fractured perception, insight-through-madness motifi çok daha enteresan bir şey. auspex, dominate, obfuscate kombinasyonu da bu yüzden çünkü brute force yerine algı ve manipülasyon veriyor. tabii siz yine de allah'ın delileri diyip geçebilirsiniz de. heh, geldi benim sfenks kedilerim... nosferatu, diğer klanlar canavarlıklarını dantel perdeler arkasına saklarken laneti görünür olan tek klan galiba. korkunç bir dezanformasyona maruz kalmaları yalnızca estetik kusur değil, toplumsal açıdan bir sürgün hâli de veriyor benim hüzünlü keklerime. nosferatu lore’u sadece grotesk görünüm kadar bilgi ekonomisiyle de ilgileniyor bu yüzden. eğer toplum seni görünür dünyadan kovuyorsa gölgelerde başka bir güç geliştirmek zorunda kalırsın neticede. obfuscate, animalism ve potence ile birleşince nosferatu, kolayca klasik istihbarat sağlayan lağım fareleri estetiğine bürünüveriyor.  sewer information broker klişesi boşuna oluşmadı. toreador'lar da aslında nosferatu klanının karşıt çizgisi gibi şekilleniyor ama onlar da güzelliğe, duyusal yoğunluğa, yaratıcılığa ve estetik deneyime patolojik biçimde bağlımlı çünkü ölü varoluşları içinde canlılığı taklit etmenin yolları bu. presence, auspex ve celerity bu profile cuk oturuyor. yine de bir şeyi çok arzulamak onu gerçekten yaşayabilmek anlamına gelmez. decadence burada salt şıklık olmaktan ziyade bir çeşit kopyalanmış güzellik aslında. çok hüzünlü değil mi, özünde? ben konuştukça çok dağıtıyorum, daha bir yığın şey anlatacağım. o yüzden tremere klanıyla devam edelim. tremere, cainite toplumunun kurumsal oportunizm şaheseri cidden. tremere başlangıçta vampir bile değildi bu arada. hermetic mage kökenli usurpers olarak vampirik statüyü ele geçirmiş, sonra bunu bürokratik bir piramide çevirmiş deli dehşet bir yapı. burada bile wizard sevgim beni rahat bırakmıyor... fireball wins again, suck my dick barbarian! devam edecek olursam; tam da bu yüzden klan kültürü doğal aristokrasi gibi değil daha çok quasi-occult corporation gibi işliyor. blood magic’i sistematikleştirme girişimi var adamların. tremere aynı anda hem inanılmaz etkileyici hem derin biçimde güvenilmez, bu arada. dominate, auspex ve thaumaturgy seti zaten kanımı ürpertiyor tek başına. ventrue klanına da değineyim, sonra sabbat çizgisine kayalım. ventrue aslında cainite feodal devlet aklının beden bulmuş hâli. derin devlet aklı, yeğenim. ehm. ventrue klanı biraz aristokrasiyle kafayı bozmuş durumda çünkü gerçekten yönetim hakkına sahip olduklarına inanıyor adamlar. presence ve dominate bu yüzden cuk oturuyor çünkü zorla boyun eğdirme ile gönüllü itaat üretmek arasındaki ince çizgide salınıyorlar schopenhauerce. bu komikti bence ya. neyse. klan weakness’in selective feeding oluşu da tematik açıdan müthiş çünkü erk sahibi seçici olmalıdır.her şeyi tüketmez, filtreler. fortitude ise öffffffff içim sıkıldı. şimdi durmam lazım yoksa çok salla pati yazacağım. neden bunu yapıyorum kendime ya... üstelik ücretsiz. sterlin bazında olsa neyse. rezillik yemin ederim. s**** et, sabbat da kalsın şimdilik. zaten onlar anarşi peşinde, yarım kalmalara alışıklardır. daha methuselah var. daha mage the ascension var. hay.
devamını gör...

wizard

başlığı açan yazar zaten eğrisini doğrusunu anlatmış, ben de sınıf bazında biraz -taraflı biçimde- açayım. öncelikle hiç raw'ı bir kenara fırlatıp wish ile simulacrum spamleyerek kendi kişisel ordunuzu yaratma fikrini pratikte optimize etmeyi düşünmemiş gibi kötüsünüz arkadaşlar. ne demek wizard en iyisi değil? adamım sırf keyfinden kulesinin kapısına 50 planetar dikebiliyor. gerçekten yapacağından değil... ama yapabilir. öyle sizin havalı sorcadinlerinize benzemez. *

dürüst olmak gerekirse yılların 'dhampir centaur ama hexadinmiş' geyiğini fiziksel gerçekliğe dönüştürmek gibi korkunç bir eylemin ortasındayken, sözlükte biricik sınıfım hakkında tek kelime yazmadığımı fark ettim. konuya nasıl girmem gerektiğini bulmak uzun -yaklaşık üç dakika- bir düşünme sürecine evrildi. bu da beni eskiden paladin olmak için kendimizi paraladığımız günlere götürdü. bugün 5e'deki hadi hepimiz edgy oath of vengeance paladin oynayalım anlayışına nasıl evrildik hâlâ tam idrak edebilmiş olmasam da, ki bunu 3.5e’nin spellcaster odaklı tanrı kompleksimizle nasıl takas edebildik, şimdi bile hiç bilmiyorum ama bu beni olayın özüne epey yaklaştırdı. wizard, koşullar ne kadar değişirse değişsin 4e hariç bu deliliğin zirvesindeydi... end of discussion. dalga geçiyorum elbette. bu o tarz bir entry değil. wizard kesinlikle güçlü bir sınıf ancak d&d yapısı gereği durumsaldır; her sınıf kendi setine göre belirli durumlarda diğerlerinden daha işlevsel hâle gelecektir. oyunun ileri aşamalarında spellcasterlar biraz daha kırık varlıklara evrilse de, iyi bir oyun güç yarışı yapmaktan ziyade farklı durumlarda farklı çözümler üretebilen -bazen de üretemeyen- bir grup insanın eğlenceli vakit geçirmesinden ibarettir.

şimdi, biraz daha martial sınıfları dışarıda bırakarak okuma yapmak istiyorum aslında. ana tema wizard en güçlüsü -benim babam senin babanı döver- ekseni üzerinden ilerlemiyor. diğer spellcaster’lar güçlü olabilir ve öyleler de işin doğrusu. buna girmeden grafik bazlı ilerleyelim önce. biraz da bilim. *

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu grafiğin haksız bir tarafı yok.  linear warriors, quadratic wizards geyiği, gary gygax'den beri yapılıyor. aslında bu yüzden daha çok spellcasterlar üzerinden karşılaştırma yapmak istiyorum zira yeterince hazırlık süresi -ki iyi bir wizard daima hazırlıklıdır- kaynak ve şirazesi kaymış bir etik anlayışıyla wizard, oyunun mekaniklerini kullanarak korkunç bir canavara dönüşebiliyor. dolayısıyla bu entryde en güçlü spellcaster hangisi sorusunu değil, d&d’nin arketipsel karakter fantezilerinden nasıl optimize edilmiş spreadsheet destekli güç savaşına evrildiğini tartışacağız daha çok.

fantastik kurgu tarihinde hepimizin az çok bildiği bazı arketipler vardır; onların ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak için ne kadar hasar tabanlı olduklarına değil daha çok gerçeklikle aralarındaki mevcut ilişkiye bakarız. en azından bir zamanlar eski edisyonlarda bunu yapıyorduk. uç noktadaki subclass ya da başka bir deyişle alt sınıfların, arketiplerin sınırını bulanıklaştırmadığı dönemlerde her şey biraz daha doğrusal ilerliyordu. belki inanmazsınız ama eline lavta alan bard olamıyordu. adabı vardı bard oynama... tamam tamam konuya dönelim.

bu bahsettiğim sebepten dolayı hikaye tropları kadar başımıza ne geleceği de aslında bariz belliydi. mesela bir barbarın kafanıza balta saplayacağını bilirdiniz ya da o korkunç kurallara tabi zar sisteminde zorluklarla paladin olmuş bir karakterin sizi ve soyunuzu erdemle yargılayabilecek kudrete sahip olacağı kesindi vs. vs. ama en eski arketiplerde dahi spellcaster başka bir şeydir. wizard da bunun en ilginç -en azından bana göre- yaklaşımlarından biri, hatta wizard kavramı tam oturmamışken bile. buna hem sistemsel hem de arketipler üzerinden ayrı ayrı bakmak lazım.

dnd bazında wizard sınıfının neden bu kadar absürt olduğunu anlamak için önce şu yanılgıyı kıralım... wizard çok güçlüdür çünkü alan hasarı vurur ve kitlesel kontrol mekaniklerine sahiptir. kesinlikle öyle, bu muazzam bir skor demek. bu yüzden de wizard’a yeni başlayan insanların düştüğü çok tatlı bir tuzak bu. bunlardan biri olmadığımı söylemiyorum. benim de dahil olduğum, "eğer bir fireball çözüm değilse, ikincisi kesinlikle çözümdür," diye düşünen herkesin geçtiği o ergenlik evresinden bahsediyorum. benim anlatmak istediğim şu aslında, evet wizard bu yüzden kesinlikle güçlüdür ama asıl gücünü aldığı şey, oyunun size sunduğu problemleri çözmek yerine o problemleri doğrudan ortadan kaldırabilme lüksüne sahip olmasıdır. yani evrenin kendisi içinde yarattığı sorunları uygun biçimde çözmek zorunda değildir. direkt evrenin kendisine yani settinge müdahil olabilir. kabaca, tanrıcılık oynar çünkü bunu yapabilecek her şey zaten skill setinde saklıdır.

dnd 5e’nin -5e üzerinden anlatıyorum ama çoğu edisyon spellcaster bazında böyledir zaten- tasarımına biraz tepeden bakınca çok net görüyorsunuz bunu. martial sınıflar genel olarak setting içinde iyi performans göstermek üzere inşa edilmiştir. fighter daha çok vurur. rogue doğru anda doğru hedefe müthiş bir hasar çıkarabilir, sosyal encounterlarda müthiş bir işlev görebilir ya da paladin, divine smite gibi ahlaki bir kusur olan o salak mekanikleriyle boss’ları tek hamlede dokuz cehennemin dibine yollayabilir ama bütün bunların ortak noktası şu ki, hepsi oyunun size sunduğu çatışma çerçevesini kabul eder ve buna hizmet eder. spellcaster ise bu sürece hizmet etmek dışında her şeydir aslında. gerçi, hepsi öyle midir? hayır. bu yüzden wizard'ı diğer spellcaster’larla aynı kefeye koymak hatalı bir yaklaşım. bu daha iyi ya da daha kötü demek değil, yapı olarak ayrışmaya müsait demek.

iyi de eladar, cleric de full caster, druid de full caster, sorcerer da büyü yapıyor, wizard neden ayrıcalıklı denilebilir. düşününce, iyi bir yaklaşım. tam olarak ayrıcalıklı değil. bu sınıfların çoğu, zaman zaman wizard'dan çok daha güçlüdür aslında. forcecage’i başka sınıflar da castleyebiliyor, polymorph başka sınıfların spell listesinde de var, counterspell kullanan tek sınıf wizard değil. moon ya da shepherd druid belli seviyelerde düpedüz aşağılıkça bir saçmalık, cleric consistency canavarına dönüşebiliyor... o zaman fark ne? wizard’ın farkı tek tek büyüler değil ve hatta oyunda bunu ne kadar efektif kullanabildiği de değil; büyü mimarisinin direkt kendisi. wizard, yatay genişleyen bir sınıf. diğer çoğu caster, martial sınıflar kadar olmasa da daha çok dikey olarak büyür. bunu diğer spellcasterlar üzerinden açayım hatta çünkü yanlış anlaşılmaya müsait bir söylem.

sorcerer belki de wizard ile en çok karşılaştırılan spellcaster çünkü ham güç anlamında wizard’dan çok daha korkunç olabiliyor. gerçekten çoğu senaryoda iyi bir wizard'ı ekarte edebilir çünkü metamagic dediğimiz büyü modifikasyonu ile bazı araçları korkunç etkili kullanabiliyor. aksiyon ekonomisinde bu kadar büyük bir delik açabilmek çok tehlikeli. arketipsel olarak da chosen one estetiğine müthiş uyan bir sınıf. yani temelde sorcerer sahiden wizard'a nazaran az sayıda şeyi çok ama çok iyi yapabiliyor...ama sorcerer’ın hem ham gücü hem de temel problemi aynı cümlede saklı zaten. çok dar bir alana sahip. adamın bildiği spell sayısı sınırlı, çok sınırlı. yani toolbox değil, çok iyi seçilmiş alet çantası gibi sorcerer. adam 20 level olmuş, kaç büyü biliyor? on beş, bitti. wizard aynı level’da teorik olarak düzinelerce büyü biliyor olabilir. burada çok seçenek gibi görünen fark aslında korkunç bir tasarım farkı. ne kadar büyü bildiğin sadece skor bazlı idrak edilecek bir şey değil. böyle bir evrende, ana yapıya yani maddeye ne kadar çeşitli müdahil olabileceğin yapabildiğin büyüye göre değişkenlik gösteriyor. sorcerer hem arketipsel hem de mekaniksel olarak bilgiyle değil yetenekle çalışan bir sınıf. içgüdüsel bir güç bu. bir doğa olayı gibi daha çok. müthiş bir fırtına ya da tsunami gibi. wizard ise daha çok laboratuvar ürünü, o yüzden de toolbox olmaya müsait. bu kulağa chosen one estetiğine nazaran çok havalı gelmeyebilir ama aslında korkunç bir şey zira büyünün sınırlarını anlayan birinin onunla yapabileceklerinin sınırı çok hızlı biçimde ahlaki problemlere dönüşebilir. warlock mesela bence son derece keyifli bir sınıf ama warlock'un alet seti sorcerer'dan bile dar. büyü repertuarı oldukça sınırlı olduğu için de gücü dikey olarak büyüyor. evet, hâlâ kesinlikle çok tehlikeli ancak günün sonunda ödünç alınmış bir güç ile sınırlı fakat çok güçlü bir saldırı mekaniği var. cleric mesela, warlock'un hatta sorcerer gibi sınıfların aksine çok daha geniş bir yelpazeye sahip. her gün tüm listesinden hazırlık yapabiliyor kafasına göre. ilk bakışta ulan o zaman bu daha iyi diyorsun ama hayır cleric’in gücü de kozmik iş bölümüne bağlı çünkü. cleric muazzam güçlü, bunu asla inkar edemem ama wizard'a nazaran gücü yapısal olarak farklı, metodolojik değil tematik. sistemsel olarak öyle olmayabilir ama arketip bazında gücü çoğu zaman bir çerçeve içinde kalıyor. sustain sağla, buff ver, heal, alan kontrolü, vs. fakat full plate wizard değil, cleric. yani cleric’in gücü ne olursa olsun günün sonunda hâlâ ilahi bir kaynaktan geliyor. tasarımı gereği bir kozmik düzenin temsilcisi olmanın sınırlarına maruz kalıyor, tıpkı bir paladin gibi. wizard ise böyle bir zincire sahip olmadığı için büyü listesi daha metodolojik. elbette bu, cleric işlevsiz demek değil. aslında sorcerer gibi cleric de birçok açıdan wizard ile kıyaslanamayacak kadar güçlü.

mesela druidler de böyle. yerine göre circle mantığı gerçekten rezilcesine bir şey ama yine aynı tasarım kimliği duvarına tosluyor druid de. doğa eksenli, tematik sınırları var. subclass mekaniği bunu azaltsa bile o da kendi içinde ayrı bir çerçeve çizip çok dar bir alana hapsediyor sınıfı. yani temelde sistem değil lore sınırlıyor bu defa da. mesela bence bard sorcerer'dan bile daha fazla wizard eksenine kayan bir sınıf çünkü magical secrets falan ile bazı absürtlüklere erişebiliyor ama bard da wizard kadar deep arcane erişim mantığıyla oynanmıyor, daha esnek. wizard obsesyonu onda yok çünkü birden fazla sınıfı kapsayan bir yapısı var.

temelde anlatmak istediğim şey şu: tüm bu caster’lar müthiş korkunç şeyler yapabilir, yapabiliyorlar ve bazısı dm olarak oyun içinde bana şiddetli bir sinir harbi de yaşatıyor. wizard ise doğru hazırlanırsa neredeyse her şeyi yapabiliyor. bu yüzden wizard en güçlü sınıf mı tartışması yapmıyoruz aslında esneklik mi uzmanlık alanı mı tartışması yapıyoruz. dnd çoğu edisyonunda esnekliği fazla ödüllendiriyor. 5e’de wizard’ın spell listesi full caster’lar arasında absürt derecede geniş. mesele kaç spell olduğu değil hangi kategorilerde olduğu demiştim. wizard sürekli genişliyor; yeni büyü beraberinde yeni çözüm, yeni yöntem, yeni kombinasyonlar ve yeni saçmalıklar getiriyor. bu yüzden wizard güçlenmekten ziyade çeşitleniyor diyorum zaten. çeşitlilik ham güçten daha tehlikeli, daha radikal bir şeydir. mesele büyü castlemek değil mesele büyüye erişim biçimi. ortalama bir wizard aynı anda; alan hasarı, tek hedefe burst hasar çıkarmak, alan kontrolü, karşı büyü, mobility, keşif, bilgi toplama, summoning, illusion, zihin kontrolü, savunma, kaçış, tuzakları etkisiz hâle getirme, utility, gerçekliği manipüle etme, ritüel ekonomisi gibi şeylere erişebiliyor. ritual casting farkı bence çok yabana atılıyor bu arada. combat dışı yardımcı büyülerini slot yakmadan çalıştırabiliyorsun... inanılmaz bir şey lan bu?

diğer sınıflarla arasında çok tuhaf bir psikolojik fark da var. diğer caster’larla aynı kategoride görünmesine rağmen oyuncuda yarattığı hissiyat farklı. warlock gücünü ödünç alır, cleric tabiri caizse allaha emanet kullanır gücünü. sorcerer doğuştan bu güce sahiptir. druid doğanın dilini falan konuşur ama wizard çalışır, usta. obsesyon derecesinde çalışır. en tehlikeli insan tipi de çoğu zaman doğuştan güçlü olan değil, bir şeyi saplantılı biçimde çalışmış olandır bence çünkü o güç kimliğinin parçası değildir, bilinçli tercih etmiştir. lich arketipinin bu kadar doğal olmasının sebebi bu. wizard güç istiyorsa bu sizi şaşırtmaz ki. sınıfın mantıksal gelişimi zaten buna çok açık. bilgi kontrol, kontrol tahakküm, tahakküm ise ölümün reddi demektir. bütün fantazi literatürü bu yüzden evil wizard kaynıyor zaten. bir savaşçının güç açlığını kaba ve bayağı bulabilirsin fakat ne kadar düşünürsen düşün wizard’ın güç açlığı korkutucu derecede rasyonel görünecektir. iş bir noktada ölüme kafa tutmaya gider daima. ölümü irrasyonel bulup bunu çözmeyi istememek wisdom ile ilgili int ile değil. bu yüzden wizard kötücül oynanmaya bu kadar yatkın bir arketip çünkü güç açlığı bu sınıfta son derece organik. bilgi biriktiren, doğanın yasalarıyla oynayan, gerçekliği manipüle eden, kendi bedenini bile araçsallaştırabilen bir sınıftan bahsediyoruz. bu adamın bir noktada etik sınırları esnetmeye başlaması karakter dışı değil, karakterin doğal sonucu ama wizard’ı kırık yapan sadece lore değil, bazen mekanik de bunu yapıyor. daha teorik olarak bakarsak bounded accuracy sistemi daima wizard lehine çalışmıştır. mesela 5e büyük ölçüde bounded accuracy mantığı üzerine kurulu. rakamlar kontrollü büyüyor. hp şişmesi eski edisyonlardaki kadar uç noktada değil. saldırı bonusları belli bir düzlemde kalıyor ve  teoride de bu denge sağlıyor. save fail hâlâ ölümcül, yani raw sayı artışı yerine utility hâlâ relevant. bu wizard dostu bir şey. legendary resistance bile wizard’a cevap olarak tasarlanmış neredeyse. yani neden var ki bu mekanik? çünkü save-or-suck spell’ler boss’ları rezil edip durdu. yani tamam, wizard damage race oynanmaz, wizard aksiyon ekonomisi bazlı bir oyun oynar aslında. genelde bir combat’ta daha çok meaningful turn alan taraf kazanır. -bu işin uzmanı bence sorcerer'lar bu arada- bu yüzden iyi bir wizard  oyuncusunun amacı sizi öldürmek değildir zaten, hiç oynatmamaktır. işin kötü tarafı bu ileri seviye oyun ile ilgili bir şey de değil. çok daha düşük seviyeli büyüler gerçekten akıl almaz işler yapabiliyor. wizard’ı gerçekten problemli yapan yer, yüksek level’da çok güçlü olması değil yani sadece. high level d&d zaten doğal olarak raydan çıkan bir şey. o noktada cleric de sapıtıyor, fighter da sapıtıyor, druid de sapıtıyor. wizard’ın kırıklığı level 17’de wish açınca başlamıyor olması. sınıfın tasarımında sistemin size tanıdığı araçlarla yaratıcı suistimal arasında çok ince bir çizgi var. üzerime goblin hapşurursa ölebilirim demenizle düzgün oynarsam bir krallığı içeriden çökertebilirim demeniz arasındaki fark iki seviye almanıza bakıyor. ya işin rahatsız edici tarafı, bazı spell’leri yazarken gerçekten oyuncuların centilmen davranacağını varsaydıklarını düşünmeye başlıyorsunuz. sanki bunu da verelim ama herhalde bunu bu kadar iğrenç kullanmazlar diye bize  güvenmişler gibi. ya manyak mısınız siz?

ya mesela fighter dip. wizard’ın geleneksel zayıflığı kırılganlık, kötü pozisyon alma, aksiyon baskısı, tek turda yapabileceklerinin sınırlı oluşu falandır. güzel, sonra ne yapıyoruz peki? iki level fighter alıyoruz. bom. action surge. çok daha tehlikeli multiclasslar var ama en orta karar olanlardan biriyle gidelim. bir wizard için ekstra aksiyon demek aynı turda ikinci kez spell cast etmek demek. bonus action spell restriction ayrı konu elbette; orada kurallar net  ama casting time’ı action olan setup’larla ortaya çıkan sonuç korkunç. kuralları iyi okumuş bir oyuncu varsa geçmiş olsun. ya counterspell savaşı yaşanan kaotik bir encounter’da elinizde ikinci bir meaningful action olması rezil bir şey.  fighter’ın action surge’ü martial için güçlü ama wizard’ın ya da genel olarak bir spellcasterın eline geçtiğinde çok can sıkıyor. bu örneği şunun için veriyorum, artık bu tarz kırık eylemler için multiclasstaki feda mantığı da ortadan kalktı. wizard artık sana diyor ki; ne diye iki level yakasın ki bunun için?

yani iş burada bitmiyor çünkü wizard’ın zayıflıklarını da subclass’larla yer yer çözdüler. bladesinger mesela. ben buna hâlâ çok sinirliyim. wizard’ın konsept zayıflığı, gerçekliği bükmeye çalışırken kıçını kollamazsan biri suratına kılıçla vurduğunda ölürsün gibi gayet adil bir şeydi. sonra bladesinger kanseri peydah oldu işte. yüksek ac, hareketlilik. konsantrasyon koruması, yakın dövüşte hayatta kalabilme... üstelik full wizard spell erişimi. ya böyle diyorum ama mesela eski usul divination wizard da bambaşka seviyede bir çirkeflik. portent, abi. bu ability’ye ilk kez düzgün gözle bakan herkes önce durup sövmeli bence. d&d'nin omurgası d20, anasını satayım. tüm bu belirsizlik, risk hesabı falan. bir ability’nin oyunun temel rastlantısallık ilkesine bu kadar saldırması rahatsız edici. chronurgy wizard bunun daha kırık bir yan sanayi ürünü. neyse. konumuz bu değil. ana konuyu anladınız. wizard’ı diğer caster’lardan gerçekten ayıran şey yalnızca spell listesi değil elbette. gerçekten tuhaf gelebilir ama oynanış psikolojisi de önemli. iyi wizard oyuncusu ile kötü wizard oyuncusu arasındaki fark başka sınıflarla arasındaki uçurumdan daha büyük çünkü. wizard plansız oynanmaz. aptal wizard diye bir şey yoktur. kötü wizard oyuncusu vardır ve parti için aktif bir tehdittir çünkü diğer sınıflardan çok daha fazla oyuncu zekâsı ister. çok daha fazla kural okumak, daha fazla ezberlemek, daha fazla ilişkisellik kurabilmek, karakterini öldüren ya da küçük çaplı tanrı yapan şeyin sınırıdır. karakter 20 int olabilir ama oyuncu değilse hiçbir işe yaramaz. bu yüzden iyi wizard oyuncusu bulması zor olsa da izlemesi çok keyifli zaten.

işin en komik tarafı, genelde ilk başlarda bu sınıf hakkında insanı heyecanlandıran şeyin meteor swarm gibi büyüler olması. yani, en son oynaması gereken kitlenin ilgisini çekmesi. gökten cehennem yağdırıyorsun, devasa alan hasarı, rakamlar korkunç boyutta. oyun başında kıçının dibinden ayrılmadığın martial karakterler gözüne yanmaya hazır çıra gibi görününce gelen güç zehirlenmesi tahmin edilemez. biraz oynayınca wizard’ın gerçekten güçlü tarafınım çoğu zaman yüksek damage olmadığını fark ediyorsun ama. damage çok dürüst bir şey. seni öldürmeye çalıştığını açıkça söylüyor, başka bir derdi de yok. oysa wizard pek dürüst bir sınıf sayılmaz. özü contingency gibi büyülerdir daha çok. hazırlıktır. a değil e planına da sahip olmaktır. gygax'in, bunu geçin bir de beni geçin dediği zindandan -literally üç noktada zindanı tamamlamak için ham fiziksel güç şarttı ve bizde yoktu- kıçı kırık düşük seviye wizard ile geçip gidebilmem bu yüzden zaten. zeki olduğumu iddia etmiyorum, hayır, sınıfımı tanıyorum. onun sınırlarını, esnekliğini biliyorum. o oyunda otuz yılını oyuna adamış cleric ile -sorcerer multiclass- spamlemek derecesinde warlock oynayan adamın duvar ellemek dışında işlevsiz hissetmesi bu yüzden zaten. ranger ve ben olmasam oyun daha girişte çökecekti. niye? çünkü wizard çeşitli, uyarlanabilir, ihtiyaç dahilinde biçim alabilir. evet, diğer spellcasterlar gibi mid level aşamasında deli gibi hasar vuramıyor olabilir -ki aslında doğru bir build ile bunu da yapıyor, üzgünüm- ama hem mekanik hem de arketipsel olarak aşırı biçimlendirilebilir bir sınıf. bu adamlar güçsüz oldukları için zindanda işlevsiz kalmadı, sadece güçlü oldukları yerler ile zindan uyumsuzluk içinde çalıştı. bu ne oyuncuyu kötü, ne de sınıfı güçsüz yapar. sadece wizard karakterinin esas niteliğinin ne olduğunu ortaya koymaya çalışıyorum. hâlâ 'wizard en iyisi,' diye bir iddiam yok dikkat ederseniz. kesinlikle iyi ama hangi şartlarda, neden iyi?

yine de bence wizard’ın belki de en güzel yanı, bütün bu korkunç potansiyeline rağmen hâlâ kötü oynarsan sıçıp batırırsın hissiyatını hiçbir zaman tamamen kaybetmemesi ve sanırım bu yüzden bu kadar tatmin edici bir sınıf çünkü elinizde kuramsal olarak akıl almaz bir güç var ama kötü oynarsanız bir goblin’in elindeki paslı mızrakla son derece aşağılayıcı biçimde ölebiliyorsunuz. wizard zaman zaman kırık evet ama öyle bedava broken değil. bunu diğer caster’lardan ayıran noktalardan biri de burada bence. cleric hata toleransı oldukça yüksek bir sınıf. zırh, iyi sustain, sağlam spell listesi, healing erişimi falan. kötü kararlarınızın bir kısmını sistem sizin yerinize absorbe edebiliyor. druid de inanılmaz esnek olabilir; wild shape bile başlı başına hayatta kalma mekanizması bence. sorcerer daha kırılgan duruma göre ama kendi sınıf tasarımı itibarıyla daha kompakt oynayabilir mesela. spell repertuarı da dar olduğu için oyuncu karar ağacı daha sınırlıdır. warlock zaten neredeyse ritmik oynuyor; çok optimize cidden. wizard’da ise öyle değil. wizard bazen kendi zekâsının kurbanı olabiliyor çünkü seçenek fazlalığı da bir zaaf. spellbook dediğiniz şey oyuncuya güç verdiği kadar psikolojik yük de bindiren bir mekanik. yeni oyuncu wizard açınca ilk yaşadığı kriz budur zaten. sınıfın özü de bu. wizard yalnızca combat oynamaz. wizard tahmin oyunu oynar. diğer sınıflar da bunu yapar ama wizard bunu daha iyi ve sistemsel yapmaya neredeyse mecburdur, yapmazsa eğer iki level sonrasını göremeyecek kadar kırılgan olduğunu bilir. doğru soruları sorar, düşman tipolojisini analiz eder, bunları yapabilirse 22 int karakterin hakkını verebilir. bunu da meta yapmadan yapmak zorundadır üstelik. yeni nesil oyuncular genelde büyüleri sadece efekt olarak görüyor işte. fireball at, lightning bolt at, cone of cold at. gayet eğlenceli de bu. kimseye zararı yok ama wizard oynamanın özü bu değil. ya sistemi de bir kenara atalım. daha lore bazında düşünsenize; medieval fantasy setting’de gerçek anlamda güvenilir teleport lojistiği olan bir organizasyon neye dönüşür? ya da fabricate’i ticari ölçekte kullanan biri ne yapar? ya da enchantment uzmanı bir manipülatör siyaset sahnesinde neleri değiştirir? wizard’ın gücü bazen combat sheet’te görünmüyor. kötü oyuncunun elindeki wizard, kontrol edilebilir bir felakettir. iyi oyuncunun elindeki wizard ise orgazmik bir şey. eğer campaign sandbox ise, geçmiş olsun. tabii bütün bu övgü arasında wizard oyuncularının sevmediği bir gerçeği de söylemek gerek. wizard bazen korkunç derecede bencil oynanabilir oluyor çünkü güç yoğunluğu yüksek sınıflarda sık görülen 'ben tanrıyım' hastalığından muzdarip. party collaborative problem solving oynarken wizard oyuncusu kendini campaign protagonist’i sanmaya başlayabilir her an. özellikle optimization forumlarında biraz fazla zaman geçirmiş tiplerde bunu çok görürsünüz. işini iyi de yapıyorsa bir noktada diğer oyuncular npc’ye dönüşebiliyor. o yüzden iyi wizard oyuncusu ile kötü wizard oyuncusu arasındaki fark sadece mekanik bilgi değil, masa ahlakı. evet, teorik olarak çok şeyi çözebilirsin ama dnd tek kişilik zihin mastürbasyonu değil. belki de bu yüzden gerçekten iyi wizard oyuncuları çoğu zaman durması gerektiği yerin farkında çünkü ne yapabileceklerini biliyorlar ve tam da bu yüzden her şeyi yapmak zorunda olmadıklarını da biliyorlar.

bu arada konuyu çok çorba hâline getirdim ama lore bazında bakmaya devam edersek aslında en aristokrat sınıflardan biridir de wizard. bunu iyi anlamda söylemiyorum. noble background seçmekten de bahsetmiyorum. sınıfın mekanik felsefesinden bahsediyorum çünkü wizard olmak için yalnızca yetenek ya da iyi bir mentor yetmiyor. kaynak, zaman, eğitim ve dokümantasyon gerekiyor. spellbook sistemini düşün. öğrenmek için para harcamak zorundasın. scroll bulup kopyalaman, araştırman, bunun için mürekkep, malzeme, deney alanı gibi belirli elementlere aynı anda sahip olman lazım. bu kahraman fantazilerinden ziyade deli dahi fantazisi. kim aragorn olmak ister ki wizard oynarken. oppenheimer olmak istersin. bir barbar’ın gücü bedeninde, adamın zırha bile ihtiyacı yok. sorcerer’ın gücü kanında, ekseriyetle eğitim yalnızca iyi bir kılıcı bilemek gibi. warlock’un gücü zaten yaptığı kötü hayat seçimlerinde, -üzgünüm, üzgün değilim- cleric ilahi otoriteyle çalışıyor, druid ise doğanın mirasıyla. wizard literal olarak eğitim ürünü. lab adamı derken bunu kastetmiştim. bu çok tuhaf bir şey lan. fantazi oyunlarında çoğu insan wizard’ı sihirbaz diye okuyup geçiyor ama mekanik olarak baktığınızda bu adam büyü yapan bir laborant. hayatı boyunca tozlu odalarda çürümüş, mentoru tarafından sosyal açıdan tüketilmiş, yıllarca aynı sembolü yanlış çizmemek için delirmiş biri. gücü hak edilmiş. bu yüzden wizard karakterlerin güç fantezisi çok farklı çalışıyor. zaten en yalnız sınıflardan biri çünkü power progression’ı kolektif değil. bir paladin ilişkiseldir mesela. oath vardır. cleric tanrıyla ilişkiseldir. warlock patron’la toksik ilişkidedir. bard toplumsaldır. barbar primaldır.
wizard da ise tekrar, başarısızlık, deneme retoriği durmadan devam ediyor. gücünü insanlardan değil, insanlardan uzaklaşarak alıyorsun. evil wizard arketipinin kolay doğmasının bir sebebi de bu çünkü izolasyon, bilgi, kontrol kombinasyonu psikolojik olarak çok da sağlıklı insanlar üretmiyor. bu yüzden de setting içinde wizard’ların neden sıklıkla tower-owning megalomanlara dönüştüğünü daha iyi anlaşılabili. tanrısal bir yanı yok, doğuştan kutsanmış hiç değil, o mistik seçilmiş kişi de değil. sadece çok zeki, aşırı takıntılı, dengesiz, korkutucu derecede eğitimli biri wizard dediğin adam. güç kavramını en dürüst biçimde temsil eden sınıflardan biri olması bu yüzden zira yapısı gereği çoğu sınıfta güç romantize ediliyor. wizard’da öyle bir makyaj yok. evet, iyi olabilirsin, kötü olabilirsin, bir şeyi kurtarmayı ya da yok etmeyi isteyebilirsin ama günün sonunda sen zaten bütün bu olaylardan önce de bu potansiyele sahipsindir. wizard arketipsel olarak gücü olduğu gibi ister. daha çok öğrenmek istiyorum kulağa masum gelebilir ama dnd evreninde daha çok öğrenmek istiyorum demek gerçekliğe daha fazla müdahale etmek istiyorum demektir. arada çok ince ama çok tehlikeli bir çizgi var. bir şeyi anlamak, ona hükmetmenin ilk adımıdır. kkc mantığı ile düşün, rothfuss. tüm sınıf bunun üzerine kurulu. bu yüzden wizard karakterlerinin doğal hikâyesi yükseliş ya da düşüştür zaten. bir büyü öğrenmişsin, neden bir sonrakini öğrenmeyesin ki? teleport yapabiliyorsun, neden sıradaki plane shift olmasın? ölüleri kuklalaştırabiliyorsun, neden ölümü tamamen aradan kaldırmayasın? doğal olarak lich hood, sınıfın doğal tümörüdür arkadaşlar. bunu sistem bazında anlatmadım. diğer sınıflar da ölü diriltebiliyor... bunu anlatıyorum işte. bunu tanrısal bir meşruiyet ile, ödünç ya da kanından gelen bir güçle yapmakla sırf yapabildiğin için buna kazıya kazıya ulaşıp, hesaplayıp, bunu yapabilmek bambaşka bir yapısallık.

yani aslında sınıfın kendisi zaten problemliyken bir de bunun epey sıkıntılı alt sınıflarını da yapalım dediler ama o kısma girmeyeceğim. hepsi kendi alt başlığını sahiden hak ediyor çünkü. chronurgy diye subclass var anasını satayım. bu nedir gerçekten? bu ayıp artık. neyse. toparlayacak olursam eğer; wizard tanımsal olarak değil ama durumsallığa oldukça müdahil olabilmesinden dolayı korkunç güçlü bir sınıf ve broken olmasının gerçek sebebi tek tek spell’ler değil de sistem tasarımında bilgiye fazla ödül verilmiş olması. wizard biraz rule-lawyer cenneti. bazen gerçekten wording exploit ile combat kazanıyorsun. bu diğer sınıflarda çok daha az. oyunu en iyi anlayan oyuncuya en tehlikeli toolbox verilmiş olması da oyunun kurallarını fena bozuyor. böyle diyorum ama ben gerçekten daha arketipsel bakmayı severim. benim wizard karakterlerim genelde transmuter. wizard olmanın doğası ile özdeşleştirdiğim yegane subclass olabilir. entry zaten temelde sınıfın diğer sınıflara nazaran güçlü yanlarına odaklandığı için sanki diğer sınıflar işlevsizmiş gibi okunabilir ama ne öyle düşünüyorum ne de o niyetle yazdım. yani bunu açabiliriz aslında ama biraz da sıkıldım işin doğrusu, bir ara devam ederiz. evinizin en evil wizard'ı, iyi okumalar diler. asla devam etmeyeceğimi artık biliyorsunuzdur umarım.

ha, unutmadan... spider climb* kullanan bir hexadin dhampir centaur borcum vardı... toynaklarına kuvvet, şekerim.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

la filosofia di marx

ön edit: bu kadar iyi bir şakanın sansüre maruz kalıp ziyan olmasına mezardaki gentile bile içerledi. ölü filozofların edebini koruduğun için teşekkürler, sözlük, benim edebim bazen yerleri süpürüyor ne yazık ki.*

her okuduğum filozof hakkında, herhangi bir sebeple fiziksel bir münakaşaya düşsek ben bunu dövebilir miyim, diye düşünme huyumdan vazgeçmem gerekiyor ama elimde değil. son otuz saniyedir mussolini italya’sından birini yumruklama arzusu duyuyordum; piyango giovanni gentile’ye çıktı. you forgot the first rule of remakes, gentile. don’t f... with the original. *

giovanni gentile’nin la filosofia di marx’ı, çok kaba bir tabirle; marx üzerine yazılmış bir eleştiriden ziyade kavram hırsızlığıdır fakat onu önemli bir konuma yerleştiren şey, aynı zamanda geç xix. yy ile erken xx. yy avrupa felsefesinin en büyük obsesyonlarından birinin izini takip ediyor oluşu: "hegel’in mirasını kim gasp etti?" yani biraz croce ve labriola işi. aynı eski kemikler... biraz bıktım da işin doğrusu. altı sene önce de burada oturmuş, "der freischütz efsanesinin kökenleri aslında şöyle..." diye entry giriyordum, hâlâ aynı noktada debeleniyorum. bana bu sözlükte marx savundurdunuz ya. neyse. bu başka hikayenin konusu. ana konumuza dönelim.

gentile'i tanımadan önce biraz şu soruyu irdelemek gerekiyor çünkü felsefenin kıyısından köşesinden bile geçmiş olsa bir noktada insan gerçekten kendine şu soruyu sormak zorunda kalır: neden? neden hâlâ hegel hakkında konuşuyoruz? gerçekten, neden yapıyoruz bunu? neden modern düşünce tarihi; aradan geçen onca yüzyıla, iki dünya savaşına, totalitarizmlere, piyasa fundamentalizmine, neoliberalizme, postmodern çökmelere, kültürel parçalanmalara, internet çağının kolektif dikkat eksikliğine ve tanrı’nın bile muhtemelen çoktan elini eteğini çektiği çağdaş entelektüel iklime rağmen hâlâ dönüp dolaşıp aynı eski, yaşlı, alman hayaletine çarpıp duruyor?  neden tarih, özne, bilinç, diyalektik, toplumsallık denildiğinde, hatta bazen son derece istemsiz biçimde ilerleme denildiğinde bile, sisin içinden ochoa'nın gotik novella karakterleri gibi georg wilhelm friedrich hegel çıkıyor? bu durum yalnızca hegel fanatiklerinin suçu değil. hegel’den nefret edenler de onu rahat bırakmıyor. marxistler rahat bırakmıyor. anti-marxistler bırakmıyor, liberaller bırakmıyor. muhafazakârlar bırakmıyor. frankfurt okulu bırakmıyor. fransız hegelciler bırakmıyor. sovyet diyalektikçileri bırakmıyor. italyan actual idealistleri zaten hiç bırakmıyor. adamın ölümünün üzerinden neredeyse iki asır geçmiş. buna rağmen entelektüel cesedi üzerinde yapılan kavga, bazı çağdaş ideolojik tartışmalardan daha canlı... çünkü evet bunun kabaca bir çünküsü var; hegel, ne kadar korkunç derecede jargon yüklü, çoğu zaman okunması oldukça sancılı, zaman zaman insanın kendi aklından şüpheye düştüğü bir filozof olsa da, modern düşüncenin en rahatsız edici problemlerinden bazılarını son derece acımasız bir biçimde masaya yatırıyor. özne nedir?toplum bireylerin toplamı mıdır, yoksa bireyin kendisi zaten toplumsal bir oluşum mudur? tarih bir olaylar zinciri midir, yoksa anlamlı bir süreç midir? çelişki, düşüncenin kusuru mudur yoksa gerçekliğin kendisinde mi bulunur? insan dünyayı yalnızca yorumlayan bir bilinç midir, yoksa dünyayı kuran tarihsel bir fail mi? gibi gibi.  işte tam bu noktada marx devreye giriyor. ve elbette işler güzelleşmek yerine daha da beter oluyor bu gösterişli epilog ile. yaygın anlatının aksine birazdan derinlemesine inceleyeceğimiz üzere marx, hegel’den nefret etmez. bu popüler ve dolayısıyla tembel bir anlatıdır. marx, hegel’den kurtulmuş da değildir. bu da en az ilki kadar kolaycı bir anlatı. marx’ın hegel’le ilişkisi, basit bir etkilenme ya da reddetme ilişkisi olarak değerlendirilemeyecek kadar komplike bir yapı zira daha çok, insanı biçimlendirmiş ama aynı zamanda boğmuş entelektüel bir babayla hesaplaşmaya benziyor.  bazen ona saldırır. bazen ondan kavram çalar. bazen onu ters çevirir, lol. bazen farkında olmadan onun dilini konuşmaya devam edebilir. zaten bu yüzden marx yorumculuğu, neredeyse bağımsız bir savaş alanına dönüşüyor. bazıları marx’ın hegel’den hiç kopmadığını söyler. bazıları tam tersine, marx’ın olgun eserleriyle gençlik yazıları arasına epistemolojik bir hendek kazıp burada artık hegel bitti diye ilan verebilir. marx’ın hegel’i maddileştirdiğini söylerler ya da maddileştirme denen şeyin yalnızca idealizmin yeni ambalajı olduğunu düşünürler. ve elbette bazıları marx’ı hümanist okur bazıları ise anti-hümanist. bazıları ise neredeyse eskatolojik bir figür olarak. kısacası marx’ın kendisi bile huzur içinde yatamaz mezarında ama sonra birileri çıkar ve... neden daha can sıkıcı bir şeyler yaratmayayım ki diye sorar. o ben oluyorum bu arada. şaka. neyse. evet, giovanni gentile tam olarak burada sahneye giriyor. şimdi burada kısa bir nefes payı bırakalım. gentile, bugünün popüler felsefe sohbetlerinde neredeyse yok denecek kadar az yer buluyor kendine. bunun öyle ya da böyle politik nedenleri olduğu da su götürmez bir gerçek ancak kabul edelim ki gentile, nietzsche kadar seksi sayılmaz. marx kadar kült de değildir. heidegger ya da foucault kadar üniversite felsefe kulübü dostu da değildir. bu aldatıcı bir husus zira gentile pek de öyle sıradan biri sayılmaz. kesinlikle aptal değil. hatta onu eleştirmeden önce ciddiyetle kabul etmeliyim ki bence korkutucu derecede zeki bir adam. actual idealism’in kurucusu olmasının yanı sıra italyan idealizminin dev isimlerinden biri. devlet, bilinç, özne ve gerçeklik üzerine son derece iddialı metafizik pozisyonlar kurmuşluğu vardır ve elbette, elbette, faşizmle olan yakın ilişkisi nedeniyle adı meşru biçimde ciddi etik-politik şüphe uyandıracaktır. bu da onu okumayı benim açımdan entelektüel olarak daha hassas ama daha ilginç hâle getiriyor. mesele faşist filozof etiketinden çok daha kirli, karmaşık ve doğal olarak daha eğlenceli.  gentile marx’a aptalca saldırmıyor aslında, bu çok iddialı bir laf olabilir ve anında sol ideoloji beni tahtanın ucuna itekleyebilir ama biraz ciddi olalım.  gentile, marx’a gerçekten felsefi yerden saldırır ve özellikle de marx’ın hegel’le ilişkisini hedef alır. tam burada, bu entry’nin asıl kavgası başlıyor çünkü mesele; marx gerçekten hegel’den ne devraldı? gentile, hegel’i gerçekten anladı mı? marx’ı materyalist diye hegel’den koparmak mümkün mü? diyalektik, gerçekten materyalist olabilir mi? yoksa colletti’nin daha sonra ima edeceği gibi, diyalektik materyalizm bazen hegel’in makyajlanmış cesedinden ibaret bir ucube midir? işte bu noktadan sonra iş yalnızca gentile ve marx olmaktan çıkıyor.

bu yüzden eğer biri bu yazıyı kitap incelemesi sanarak geldiyse... ah tatlı yaz çocuğum... hayır, bu bir inceleme yazısı falan değil. biz burada başka şeyler yapacağız çünkü değirmene kılıç sallama niyetiyle gelmedim. tanrıya, bolonez soslu makarnaya ve kindle'a inanmıyorum, o yüzden elle tek tek girdiğim bir dolu alıntı da olacak.

öncelikle, şunu kavramak gerekiyor; giovanni gentile, attualismo'yu kurarken son derece agresif bir öznel idealizmi benimsiyor. yani hegel’i bile yeterince radikal bulmadığını söylemek gerek. hegel’de gerçeklik, geist’in diyalektik açılımıdır fakat gentile’de, gerçeklik; düşüncenin fiili... yani  yallnız thought değil thinkin' -bu ayrımı türkçe'de nasıl yapacağıma beynim yetmedi- italyanca ifadesiyle, atto puro. yani saf edim. gerçek olanın masa, sandalye, devlet, kurum, tarih falan değil düşüncenin canlı aktı olduğu fikri. kulağa tam akademik megalomani gibi geliyor olabilir çünkü bir bakıma öyle sayılır fakat aptalca da değil. fichte’nin özne merkezliliğinin, hegel’in diyalektiğinin ve italyan neo-idealizminin kavramsal çocuğu sayılır neredeyse. bunu anlamadan la filosofia di marx okunamaz elbette. okunsa da son kertede doğru tahlil edilemeyecektir. gentile'nin marx'a yönelik 'sen özneyi öldürdün' suçlaması oldukça ciddi bir suçlama. daha kitabın erken sayfalarında, hatta  önsözde bile bu ton belli oluyor. peki gerçekten marx’ın problemi materyalizm değil; düşünceyi yanlış anlaması mı? burada gentile’nin yaptığı ilk şeylerden biri, marx’ın materyalizmini sıradan kaba materyalizm olarak değil, düşünce ile gerçeklik ilişkisini yanlış kuran bir problem olarak görmesi aslında. yani düşünce ile gerçeklik gerçekten ayrılabilir mi sorusunu soruyor. işte actual idealism burada devreye giriyor. gentile’ye göre: gerçeklik dediğimiz mefhum, tamamlanmış dış nesne yığını değil. gerçeklik daha çok düşünmenin fiilinde atto del pensiero kuruluyor. çatışma da buradan çıkıyor.

marx'ı irdelediğimizde en az klasik okuma içinde üretim, toplumsal ilişkiler, tarihsel süreç ve maddi koşullar üzerinden gittiğini fark ederiz. gentile ise bunların hepsinin ancak ve ancak düşünme fiili içinde anlamlı olacağından söz eder. sezar'ın hakkı sezar'a, ilk bakışta bu bayağı güçlü bir argüman. bilinçten tamamen bağımsız bir gerçeklik hakkında konuşurken, bunu hangi bilinçle yapıyoruz sorusu uzun zamandır üzerine yazılıp çizilen bir soru ve bu doğrudan kant sonrası problem sayılır. tam da bu yüzden kitabı biteviye aşağılamak yerine gentile’yi ciddiye almak zorundayım. biraz kitaptan ilerleyelim.


“ora, a parte la logica formale, che non so come possa conciliarsi con la dialettica, mentre per quella la contraddizione è la morte, per questa la vita del pensiero che altro è poi la dialettica, alla maniera hegeliana, come l'intende engels, se non quella logica reale, che presso hegel contiene tutta quanta la filosofia? ed in verità se la dialettica si contrappone alla logica formale, in quanto questa è scienza delle funzioni astratte del pensiero, ed essa è invece la scienza delle cose considerate nella loro intrinseca razionalità, io non so come non si salvi da questa critica demolitrice la filosofia intera e la parte sua più sostanziale, la metafisica. [...] ma chi guardi in fondo a questa teoria generale della conoscenza, deve pur trovarvi una teoria generale dell’essere [...] a quanti cioè il pensiero concepiscono in opposizione con l’essere." - la filosofia di marx - giovanni gentile/ p.141

"şimdi, biçimsel mantığı bir yana bırakırsak; onda çelişki düşüncenin ölümü iken diyalektikte düşüncenin hayatıdır. engels’in hegelci tarzda anladığı diyalektik, hegel’de bütün felsefeyi içeren o gerçek mantıktan başka nedir ki? ve gerçekten de, eğer diyalektik biçimsel mantığa karşıt ise -çünkü biçimsel mantık düşüncenin soyut işlevlerinin bilimidir, oysa diyalektik şeylerin içkin rasyonelliğinin bilimidir-  o hâlde ben bu yıkıcı eleştiriden tüm felsefenin, özellikle de onun en asli kısmı olan metafiziğin nasıl kurtulamayacağını göremiyorum. [...] genel bilgi teorisinin derinine bakan biri, orada mutlaka genel bir varlık teorisi de bulacaktır [...] özellikle düşünceyi varlığa karşıt olarak kavrayanlarda."

bu oldukça güçlü bir argüman aslında. 'engels, hegelci diyalektiği kullanıyorsa, metafizikten kaçınması mümkün değildir,' alt metniyle okuyabiliriz bunu. gentile’nin saldırısı, marx materyalist, ben idealistim kadar sığ değil.

argümanı parçalayarak inceleyelim önce. gentile'in iddiası; bilgi teorisi diye metafizikten paçayı sıyıramazsın zira metafizik istemiyor, yalnızca bilgi teorisi yapıyor ve diyelim ki yalnızca tarihsel süreç analiz ediyorsun fakat buradaki sorun şurada yatıyor; bilgi nedir, düşünce nedir, düşünce varlığa nasıl ulaşır, sorularını sorduğun anda ontolojinin sınırlarına girmiş olursun. bu saldırı tamamen boşa kurşun sallamak sayılmaz zira sahiden epistemolojiyi biraz kazıyınca çoğu zaman altına gizlenmiş ontolojiye ulaşırsın. beiser’e sonra değineceğim ama beiserci hegel savunusunda bile bu tema baskındır.

biraz daha parçalayarak ilerleyelim. engels'in çelişki gerçektir; diyalektik, gerçekliğin hareketidir; biçimsel mantık bu noktada yetersiz kalacaktır argümanı hegel'in bölgesine doğrudan müdahaledir. yani marxistler biz materyalistiz derken aslında hegelci metafiziği arka kapıdan içeriye sokuyor olabilir. bu tam da collettı’nin yıllar sonra kuracağı suçlamanın altyapısı işte. gentile için bunun öncüsü demek ne kadar mümkün tartışılır ancak bu kuramı yavaş yavaş inşa eden isimlerden olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

kant sonrası asıl problemlerden biri yine bu paragrafta açığa çıkıyor. thought vs. being saçmalığından söz ediyorum. "a quanti cioè il pensiero concepiscono in opposizione con l’essere," yani düşünceyi varlığa karşıt olarak konumlamak yahut kurmak. gentile’nin actual idealismi bize burada şunu sunar; düşünce varlığa dışarıdan bakan araç olmaktan ziyade varlığın etkinliğidir fikri. bu yüzden marx’a saldırısı aslında materyalist olduğu için yanlış demekten ziyade  düşünceyi varlığın karşısına koymanın ilk günahı üzerine. peki gentile haklı mı? henüz bilmiyoruz açıkçası çünkü buraya kadar gentile’nin kendi metafiziği her düşüncesinden sızıyordu. bu ideal bir argüman kurma ve yıkma ortamı değildir bence. marx gerçekten düşünceyi varlığa dışsal mı kuruyor sorusunu sormak gerekiyor zira eğer kurmuyorsa gentile açıkça korkuluk safsatası yapmaktan öteye geçmez. o yüzden marx’ın praksis meselesine göz atmak elzem. ama önce benim okurken kahkahalarla yorganı tekmelediğim bir şeyden söz etmem gerekiyor. gentile, marx’ın kendi kavramını, praksisi, marx’a karşı kullanmaya çalışıyor ve bunu bayağı akademik eşkıyalık olarak yorumluyorum. * şu pasajda baya baya epey eğlenceli bir içerik var.

"e che è questo mondo? la realtà sensibile, cioè la prassi. ıl soggetto della prassi quindi, novello saturno, crea e divora gli dei. [...] l’essenza dell’uomo, nota marx, vien determinata dall’insieme de’ rapporti sociali, nei quali l’uomo vive come il pesce nell’acqua; e poiché la società ha una storia in cui via via viene assumendo le sue forme concrete, l’uomo non va studiato, alla maniera di feuerbach, come individuo astratto, isolato e fuori del processo storico..." - la filosofia di marx - giovanni gentile/ p.88

"peki dünya nedir? duyusal gerçeklik, yani praksis. o hâlde praksisin öznesi, yeni bir satürn gibi, tanrıları yaratır ve yutar. [...] marx’ın belirttiği gibi insanın özü, insanın balığın suda yaşadığı gibi içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerin bütünü tarafından belirlenir; ve toplum, somut biçimlerini tarih içinde aşama aşama alan bir yapıya sahip olduğundan, insan feuerbach’ın yaptığı gibi soyut, yalıtılmış ve tarihsel süreç dışında bir birey olarak incelenmemelidir..."


bu pasajı bağlamdan koparıp atsak biri rahatlıkla ne güzel marxist bir okuma diyebilir. aslında bence bu çok tehlikeli zira gentile marx’ı aptallaştırmıyor. marx’ı ciddiye alıyor, sonra da kavramını çalıyor. benim birazdan tam olarak gentile'ye yapacağım gibi... her neyse, devam edelim.

gentile'in marx’ı kaba materyalist diye okumuyor oluşu oldukça önemli. gentile ile nadir ortak fikirlerimizden biri ki, marx’ın praxis kavramını gentile'den çok daha sofistike buluyorum ben. insan sosyal bir varlık neticede. bu gayet doğru bir okuma fakat... gentile duyusal gerçeklik ile praxisi güdümlüyor. 'la realtà sensibile, cioè la prassi,' yani. bu öyle göründüğü kadar masum bu cümle değil. resmen materyalizmin içine idealizm kokan bir dinamit yerleştiriyor aslında kavramın yapısı ile oynayarak. düşün... eğer gerçeklik durağan bir madde değil de deneyimlenen bir gerçeklik ise salt madde nereye gider? hadi bir bakalım. yaratılışın ve yok oluşun temel sacayağını hemen bu alıntının içinde zaten buluyoruz.

bu altındaki 'novello saturno, crea e divora gli dei' ifadesine bu sebeple bayılıyorum. aslında başka bir girdide saturno devorando a un hijo hakkında uzun uzadıya peter paul rubens ve francisco goya okuması yapılabilir. spoiler olmayacaksa; goya'nın temsilini daima daha katastrofik bulmuşumdr.

“yeni bir satürn gibi yaratır ve yutar.” kelimesi kelimesine böyle çevirebiliriz. bu inanılmaz teatral bir ifade ve elbette gentile, burada praksisin öznesini pasif organizma gibi görmüyor. neredeyse proto-actualist. yani bu okumaya göre marx farkında olmadan öznel kurucu edim çizgisine kayıyor... kibarca 'hoş geldin idealizme marxcığım' gibi gibi. ama. evet, 'ama'. burada kocaman bir ama var. gentile temiz oynamıyor demiştim; burada praxis’i appropriation -ne diyeyim, mahmut mu diyeyim, appropriation tabii- ederek marx’ı kendi sistemine çekiyor. peki bu meşru mu? bir düşünelim. marx’ta praksis sosyal-tarihsel maddi faaliyet olarak tanımlanabilir. cümlenin saçmalığına aldırmayın, en son ne zaman felsefe hakkında türkçe konuştuğumu bile hatırlamıyorum. gentile’de praxis’e kayan şey ise subjective constituting act yani öznel kurucu edim. burada ölümcül bir fark var. insan toplumsal üretim içinde dünyayı değiştirir düşüncesi ile özne düşünsel etkinlikte gerçekliği kurar fikri arasındaki fark kadar devasa bir farktan söz ediyorum. mondolfo bu konuda şahane bir okuma sunuyor. yine de mondolfo'ya geçmeden önce -yerimden kalkıp kitap bulmaya üşendim, unutmadan aklımdakileri yazıp kurtulayım istiyorum- gentile'den birkaç alıntı daha kurcalamak niyetindeyim.

"occorre osservare che la categoria come tale non è pensabile, cioè non è [...] pensare vuol dire giudicare; e giudizio è sintesi necessaria di categoria e di contenuto empirico. fuori di questa sintesi non c'è pensiero. [...] la categoria come tale, è nel fatto; la categoria-concetto è nella scienza. [...] così la categoria è funzione che si attua (quindi nulla di indipendente e per sé stante) nel fatto del conoscere concreto..."


"şunu gözlemlemek gerekir ki kategori, kendi başına düşünülebilir değildir; yani yoktur [...] düşünmek yargılamaktır; yargı ise kategori ile ampirik içeriğin zorunlu sentezidir. bu sentezin dışında düşünce yoktur. [...] kategori kendi başına olgu içindedir; kategori-kavram ise bilimdedir. [...] böylece kategori, somut bilme ediminde gerçekleşen bir işlevdir (dolayısıyla bağımsız ve kendi başına duran bir şey değildir)..."

kategori kendi başına yoktur fikri, büyük ve gösterişli bir fikir. klasik metafizik eğilim, kategorileri; hazır formlar ve/veya düşüncenin sabit yapıları gibi ele almaya meyillidir oysa gentile kategoriyi katılaşmış bir varlık olarak okumaktansa onu canlı, etkin bir işlev olarak ele alıyor. bunu düşünmenin yargılamanın eşdeğeri olması üzerinden okuyalım. kantçı bir ifadeyle öyle en azından. kategori bağımsız değildir kategori gerçekleşen işlevdir demek kant dışı bir yaklaşım kurar yani düşüncenin statik bir kap olmaktansa bir işlev olması fikridir ana merkez. bu çok hegelci bir yaklaşım. funzione che si attua, bizim anahtarımız. edimselleştiren işlev diyebiliriz sanıyorum. buradaki attua çok manidar. actualizes. enacts. yani yalnızca gerçekleşmez; edime geçirir, edimselleştirir. bu, tam anlamıyla actualism’in habercisi. bu kısımlar çok anlamsız gelmiş olabilir ama  gentile’nin marx okuması artık anlaşılır olmaya başlamıştır diye umuyorum. eğer gerçeklik donmuş bir madde değil de edimsel bir süreç ise gentile'in marx’ın praxis’ini neden sevdiği belli ama onu neden yeniden yorumladığı da bariz. saf kategori diye ifade edilen şey gerçekten bağımsız ontolojik şey mi sorusu her zaman iyi bir sorudr ancak problem burada başlıyor çünkü bir şeyin: yalnızca düşünsel işlev olarak anlaşılması ile yalnızca düşüncede gerçek olması aynı şey değil. bu yüzden mondolfo'ya geçmeden önce buraya değinmek istedim. kavram çarpıtmaları gentile'i sadece kendi gördüğü sanrılara hapsedebiliyor ve ben okuyucunun bu çarpıtmadan nasibini almasını keyifli bulmuyorum. tam bir aziz olmalıyım... hayır, sadece alay etmeyi seviyorum. ne yapabilirim my mockery is vicious...


neyse çok dağıtmadan; kabul etmek gerekiyor ki gentile zaman zaman açıkça nötr marx yorumcusu olmaktan çıkıyor ve hatta marx’ta kendi actualism’inin izlerini buluyor. belki zorlayarak ama sonuçta bunu yapıyor. bunu hayali bir biçimde yaptığını da söylemiyorum. erken marxsizm'de gentile'i bu düşünceye sevk edecek argümanlar da yok değil. peki rodolfo mondolfo bunu nasıl okuyor. birazdan birkaç alıntı ile destekleyeceğim ama kabaca şöyle özetlemek gerekirse; mondolfo, gentile'in marx’ı synthesis meselesinde yanlış okuduğunu savunuyor. gentile, feuerbach'in dualiteyle yarattığını ve marx'ın diyalektik ile aşmaya çalıştığını bunun da idealist synthesis koktuğunh söylerken mondolfo bunun gentile'in hegelci gözlüklerinden kaynaklandığını söylüyor ki haksız da sayılmaz. gentile her şeyi düşünce nesnesine indirgeyerek bir açıdan marx'ı kendi idealizmine yaklaştırmaya çalışıyor fakat adil olmak gerekirse gentile tamamen saçmalıyor değil çünkü marx gerçekten de özne,toplumsallık praksis ve transformative action üzerine kurulu. yani gentile’nin activity sezgisi öyle tamamen uydurma değil ama mondolfo’nun dediği gibi activity’nin türü çok önemli. epistemic-ontological act ile material social praxis arasındaki ayrımı bulanıklaştırırsan marx actualist hegelci gibi görünür. mondolfo’nun kıymeti burada şu ki eleştirisini ortaya koyarken louis althusser gibi bütün masayı devirmiyor; daha eski usul, daha filolojik, daha sinir bozucu bir yöntem seçiyor. gentile’ye yöneltilen asıl suçlama, kaba anlamda idealist olmak değil; marx’ın praksis kavramını kendi attualismo metafiziğinin değirmenine su taşıyacak biçimde yeniden kodlamak. bu ikisi aynı şey değil. idealist olmak felsefede suç değildir; aksi hâlde berkeley’den fichte’ye kadar avrupa’nın yarısını dövmemiz gerekirdi. sorun şu: marx’ın tarihsel-toplumsal praksisini, öznenin kurucu düşünsel edimine tercüme etmek, teorik bir yorum olmaktan çıkıp kavramsal kolonizasyona dönüşüyor. mondolfo bunu çok iyi görüyor çünkü marx’ın praksisi ile gentile’nin atto purosu arasında yüzeysel bir akrabalık varmış gibi görünse de, yapısal olarak aynı aileden değiller. biri tarihsel materyalist antropolojiye, diğeri öznel idealist ontolojiye çıkıyor. birinde insan dünyayı emek, üretim, toplumsal ilişki ve tarihsel çelişki içinde dönüştüren faildir; diğerinde gerçekliğin kendisi düşüncenin canlı ediminden ayrı düşünülemez. ilk bakışta benzerlik kuranlar olacaktır çünkü ikisi de etkinlikten, failden, süreçten söz eder. ama hareket kelimesini iki sistemin de kullanıyor olması, aynı dansı yaptıkları anlamına gelmez. tam burada mondolfo’nun itirazı devreye giriyor:

"hemos recordado ya que para él cualquier cosa se reduce a un objeto del pensamiento. la cosa en sí, o sea el objeto absolutamente abstraído del sujeto cognoscente y distinto de la imagen subjetiva, es para él un sinsentido..." rodolfo mondolfo, marx y marxismo: estudios histórico-críticos, s. 30 (daha önce de hatırlattığımız üzere, onun için her şey düşüncenin nesnesine indirgenir. kendinde şey  yani bilen özneden mutlak biçimde soyutlanmış ve öznel imgeden ayrı nesne  onun açısından anlamsızdır.)


şimdi burada mondolfo’nun yaptığı şey yalnızca gentile’ye “fazla idealistsin” demek değil tabii. çok daha sofistike bir itham bu. çünkü esas problem “kendinde şey” savunusu değil; gentile’nin düşünce ile nesne arasındaki ayrımı baştan teorik olarak gayrimeşru ilan etmesi. bu, kant sonrası felsefede çok tanıdık bir manevra. ama marx’a uygulandığında ciddi sorun çıkarıyor. çünkü marx’ın derdi zaten “düşünce nesneleri” değil; maddi üretim ilişkileri, sınıfsal antagonizma, emek süreci ve tarihsel dönüşüm. eğer bütün bunları sonunda öznenin düşünsel edimine tercüme ediyorsan, marx’ı açıklamıyorsun; marx’ı vaftiz ediyorsun. mondolfo bununla da yetinmiyor. gentile’nin feuerbach-marx ilişkisini de çarpıttığını düşünüyor. çünkü gentile’nin okumasında marx, feuerbach’ın kurduğu dualiteyi diyalektik bir sentezle aşmaya çalışan biri gibi görünüyor; yani oldukça hegelci bir çocuk. mondolfo ise burada frene basıyor ve “hayır, o sentezi marx değil, tam da feuerbach yapıyor” diyor.

"por consiguiente, la interpretación que doy del ıv fragmento es harto diferente de aquella que da gentile. [...] tal síntesis, en cambio, es lo que feuerbach hace y marx no admite." rodolfo mondolfo, marx y marxismo: estudios histórico-críticos, s. 16 (dolayısıyla ıv. fragmana ilişkin benim yorumum gentile’ninkinden oldukça farklıdır. [...] söz konusu sentez, aksine, feuerbach’ın yaptığı şeydir; marx’ın kabul ettiği değil.)

bu küçük bir dipnot kavgası gibi görünebilir aslında benim yaptığım tam olarak o ama aslında bütün oyunu değiştiren bir kumaş var mondolfo'da çünkü gentile’nin marx’ı hegelcileştirme operasyonu, marx’ın belirli gerilimleri diyalektik sentezle aştığı varsayımına yaslanıyor eğer mondolfo haklıysa, gentile marx’ın problematiğini yanlış kuruyor demektir ve bu durumda elimizde basit bir yorum farkı değil, metodolojik bir yanlış okuma olurburada dürüst olmak gerekirse mondolfo’nun pozisyonu daha ikna edici görünüyor değil mi? çünkü gentile’nin sezgisel gücü olsa da, praxis’i epistemik-ontolojik kurucu edim düzlemine çekmesi marx’ın metinsel bağlamını fazlasıyla esnetiyor ama burada hikâye bitmiyor tabii. mondolfo hâlâ belirli bir humanist marx okuması içinde. yani özne, praksis, tarihsel fail gibi kategorileri rahat kullanıyor. peki ya başka bir masada, bu kadar kolay kazanabilir miydi? eh bunu da okuyup bulursunuz çünkü ben irlandalı çıkışı yapıyorum. sıkıldım. eladar the dark keyifli okumalar diler.
devamını gör...

discours de reception de leconte de lisle

poetikanın ilahi olanın yerine ikame edilişini müjdeleyen el kitapçığı. bugün menüde birkaç ölü fransız var gibi görünüyor. parnasyenlere çok bir merakım yoktur işin doğrusu; bana bayağı ve sıkıcı gelirler ancak iyi bir yemeği sırf fesleğene alerjim var diye çöpe dökecek değilim. lisle kurşunumu poèmes barbares'e saklıyordum ama discours de réception de m. leconte de lisle, monsieur dumas beni bağışlasın, neredeyse aklımı çeldi. ekstra bir kaynağa ihtiyaç duyacağımızı düşünmüyorum. albert peyre’nin leconte de lisle biyografisi yeterli veriyi muhakkak sağlayacaktır. yine de dürüst olmak gerekirse irving putter ekseninde bir lisle okuması bundan çok daha keyifli olurdu. the pessimism of leconte de lisle'nin bu pasajı bile pek keyiflidir:

"individualism may, of course, assume many forms, and not all engender pessimism. ın his fine study pessimisme et indwidualisme, palante” has analyzed the rather common type of rationalistic individualism growing out of the french revolution, and leading naturally to optimistic thinking. but this individualism is part of a political, juridical, or social doctrine. the temperamental individualism which we have discerned in leconte de lisle, however, is intimately and almost inevitably bound up, according to palante, with pessimism. ‘le pessimisme suppose un fond d’individualisme.’ on the one hand, the individual judges humanity from a distance, losing the leniency encouraged by proximity. thus, he is more apt to see man’s misery or vice and the futility of his efforts. pleasures which he cannot share have no meaning for him. on the other hand, his own attitudes acquire intensified importance, for society is not permitted to impress on him the relative value of those attitudes or the mistrust of oneself resulting from constant contact with different views. free in his moral sanetuary to choose from without what he deems valid, he tends to select what satisfies his own inner needs and conforms to his temperament."
irving putter/the pessimism of leconte de lisle p.28


fakat bu başka bir zamanın konusu. discours de réception de m. leconte de lisle'ye dönecek olursak, bunu kabaca lisle'nin kabul konuşması olarak tercüme edebiliriz. ellili yaşlarının sonundaki lisle, académie française'a girme hevesinden vazgeçmiş bir adamdı zira koltuğu daha ona sahip olamadan kaybetmiş olsa dahi victor hugo'nun bizzat onu desteklemiş olması, bu güzide koltuktan çok daha kıymetliydi onun nazarında. victor hugo'nun ölümünden sonra sevgili dostunu onurlandırarak akademide onun koltuğunu devralmak için yeniden başvurmayı kabul etti ve alexander dumas fils tarafından başvurusu bizzat onandı. 1887 yılının ortalarına tekabül eden bu kabul; hugo'yu methedecek ve ona edebiyat tarihinde hak ettiği yeri bir kez daha verecek bir kabul konuşmasını da beraberinde getirdi. hatta öyle ki, bana kalırsa bu konuşma, victor hugo'yu insan kimliğinden sıyırarak edebiyatın bir unsuru hâline dönüştüren adımlardan biridir. peki bunu nasıl gerçekleştirir? iyi bir soru. kabul konuşmasını okurken ilk fark ettiğimiz şey, metnin görünürde söylediği şeyle gerçekte yaptığı şeyin aynı olmamasıdır. biçimsel olarak bu, victor hugo’nun ardından yapılmış bir kabul konuşması gibi görünür elbette; beklenen ölçüde saygılı, törensel, hatta yer yer neredeyse kaçınılmaz denebilecek ölçüde övgü doludur ki büyük kısmında şapkamı önüme alıp buna saygı duyarım fakat birkaç sayfa ilerleyince hugo’nun bu metinde asıl mesele olmadığını fark ederiz. hugo burada elbette vardır; ama daha çok bir işlev görür. o, bir unsurdur. leconte’un asıl derdi, victor hugo üzerinden şiirin insanlık tarihindeki yerini yeniden tarif etmek ve aslında öznenin kendisinden ziyade kavramı yüceltmektir... ya da sahiden öyle midir? bunu da pek saklama zahmetine girmez açıkçası. şiirin tarihini, toplumsal dönemlerin, siyasal olayların ve dinsel fikirlerin tarihiyle ilişkili gördüğünü söyledikten sonra şu cümleyi kurar:

"l’histoire de la poésie répond à celle des phases sociales, des événements politiques et des idées religieuses; elle en exprime le fonds mystérieux et la vie supérieure ; elle est, à vrai dire, l’histoire sacrée de la pensée humaine dans son épanouissement de lumière et d’harmonie." p.2 "şiirin tarihi, toplumsal evrelerin, siyasal olayların ve dinsel fikirlerin tarihine karşılık gelir; onların gizli özünü ve yüksek yaşamını ifade eder; doğrusu şiir, insan düşüncesinin ışık ve uyum içindeki gelişiminin kutsal tarihidir.


bu ifade başlı başına metnin anahtarını avucumuza veriyor, lisle; çünkü burada şiir yalnızca estetik bir üretim alanı olarak ifade edilmiyor ve hatta duygunun dili olarak bile düşünülmüyor. leconte’un kurduğu çerçevede şiir, insanlığın o tarihselz kolektif bilincini taşıyan bir ayrıcalık hâline geliyor. 'tarih olayları anlatabilir, siyaset kurumları kurabilir, din insan topluluklarını inanç etrafında biçimlendirebilir; ama günün sonunda bunların gizli özünü ifade eden şey şiirdir.' bu metinde yaklaştığımız nokta tam olarak bu. daha da ilginç bulduğum bir şeydir ki; bu yaklaşım şaşırtıcı derecede dinsel bir yapıyı muhafaza eder esasen. kutsal tarih ifadesi burada rastgele seçilmiş görünmüyor çünkü kutsal tarih klasik anlamıyla insanlığın yalnızca kronolojik geçmişi değil; anlamlı, edinimsel, yönü olan, içsel mantığa sahip bir gelişim çizgisidir. leconte bu düşünme biçimini doğrudan nesirden nazıma atfediyor ve başka bir deyişle, tanrısal anlatının oluştuğu yere şiiri eklemliyor. modern görünüyor olsa da yapısı itibarıyla çok çok teolojik bir hamle bu. burada leconte’un kişisel dünyasına dair biyografik elementlere de göz atmak elzem zira bu izlediği yapı, yaşamından koparılamayacak kadar lisle'ye ait. sayfasını tam hatırlamıyor olmakla birlikte, albert peyre’nin çizdiği portrede leconte, şiiri bireysel ve muhakkak duygusal itiraflar olarak gören biri olarak resmedilmiyor. hatta aslında tam tersine, insanlığın bütün çağlarının baskın niteliklerini ayıklamaya çalışan, tarihçiler, vakanüvisler, filozoflar, ruhbanlar ve bilim insanları üzerinden uygarlıkları okumaya çalışan bir figürin olarak biçim alıyor. yanu şiiri, kişisel itirafla sınırlamak yerine onu büyük uygarlık anlatılarının yoğunlaştırılmış ifadesi olarak yüce bir makama konumlandırıyor. bu yüzden kabul konuşmasındaki bu şiir anlayışı, ne genç ne de ihtiyar lisle için tesadüfi değil; leconte’un zihinsel alışkanlıklarıyla doğrudan bağlantılı. en azından şimdilik. metnin daha da ilginç tarafı, şiirin kökenini tarif ederken kullandığı dil. leconte, erken insan topluluklarının korkuları, tutkuları, hüsranları, kutlamaları ve efsaneleri içinden sembolik insanlar doğduğunu söyler. sonra bu figürler için homeros ile valmiki -başka bir deyiş ile, adi kavi, ilk şair- örneğini verir: "l’humanité les tient pour les révélateurs antiques du beau et immortalise les noms d’homère et de valmiki." leconte de lisle/ albert peyre, p.203 elbette vyasa'nın mahabbarata'sını değil de (ramayana)'nın şairi valmiki'yi seçmesinin sebebi basitçe nazımı nesirden üstün tutması, onu nesrin de atası saymasından geliyor bana kalırsa.

bu örneği esasen etkileyici olmasa dahi aslında şu sebeple veriyorum; buradaki révélateurs kelimesi özellikle dikkat çekici çünkü yalnızca yaratıcı anlamına gelmiyor. açığa çıkaran, vahyeden, ifşa eden gibi çağrışımları olan bir kelime bu. yani şair burada zanaatkâr değil; neredeyse hakikatin temsilcisi adeta. bu, leconte’un tarih anlayışını da ifşa eden bir ifade çünkü anlattığı şey yalnızca şiirin geçmişi değil de belirli bir gelişim çizgisi. bu çizgiye göz gexdirecek olursak; spekturumun başında mitik ve kolektif çağlar vardır ve sonra büyük yaratıcı figürler gelir. ardından dillerin değiştiği, kültürlerin bozulduğu, biçimlerin çözüldüğü dönemleri izleriz ve sonra bir durgunluk hakim olur. bunun bir spekturumdansa bir döngü olduğunu ise yeniden doğuş mitiyle keşfederiz. bu modelin doruk noktası klasik fransız şiirine yönelttiği eleştiride ortaya çıkıyor. iki yüzyıllık bir lirik uyuşukluktan söz etmek çok da hafif bir sitem sayılmaz. enfin, messieurs, à cette léthargie lyrique de deux siècles succède un retour irrésistible vers les sources de toute vraie poésie... neredeyse bir haçlı seferi çağrısı. cümledeki coşkuyu duyabiliyor musunuz? lirik uyuşukluk ifadesi çok şey anlatıyor burada. kklasik canlılığını kaybetmiş, gözden düşmüş bir yapı olarak resmediliyor. bu da hugo’nun gelişini yalnızca büyük bir şairin ortaya çıkışı olmaktan çıkarıyor ve hugo artık şiirin yeniden dirilişinin simgesi hâline geliyor. bir nevi isa'ya peruk takmak gibi...

başta da sözünü ettiğim gibi; leconte’un en maharetli yanı, victor hugo’yu överken onu bir edebiyatçının biyografik sınırlarından sistemli biçimde çıkarıp neredeyse tarihsel bir doğa kuvvetine dönüştürüyor olması. yani artık iyi yazmış bir şairden söz edilemez. belirli bir çağın bütün çelişkilerini, tutkularını, korkularını, ideallerini ve krizlerini kendi bünyesinde taşıyan bir figür inşaasıdır bu. leconte’un hugo’ya yaklaşımı, tam da bu yüzden, klasik anlamda bir edebiyat eleştirisi sayılır mı emin olamıyorum. hugo’nun zayıf yanlarını, poetik sınırlılıklarını, abartılarını, retorik taşkınlıklarını ya da kimi zaman kendi imgesinin esiri oluşunu tartışmak mümkün ama onun yerine, hugo’yu tarihsel zorunluluğun doğal sonucu gibi çerçevelemeyi seçiyor lisle. bir fırtına, tsunami, yahut zelzele gibi. yani hugo bir seçime değil, tam olarak bir sonuca dönüşüyor doğal olarak. bunu en büyük memtoru ve dostuna bir iltifat olarak atfetmesi bir kenara, aslında şiirin biçimini de bu şekilde yeniden kurması fikrimce dahiyane bir iştir. o fikre katılayım ya da katılmayayım, fesleğen, hatırladınız mı? "l’avènement d’un homme de génie, d’un grand poète surtout, n’est jamais un fait spontané sans rapports avec le travail intellectuel antérieur," yeni bir fikir değildir ancak bunu bir manifestoya dönüştürmek başka bir mesele.

bakın, biz insanlık olarak gökten kucağımıza düşen deha anlatısını severiz, bu çiğ romantizmi kabullenmek gerek. oysa lisle bu kavramı mucize gibi sunmamayı tercih ediyorr. yani tarihsel hazırlığın doğal bir ürünü olarak ifade ediyor ama leconte’un yaptığı şey benim söylemimden çok çok daha incelikli ve bu romantik anlatıdan daha tehlikeli. hugo’yu tarihsel hazırlığın sonucu ilan ederken aynı anda onu bu hazırlığın zirvesine de yerleştirip neredeyse bir elçi, prophet olarak resmediyor. bu yaklaşım, xix. yüzyıl fransız kültürel özgüveninin de çok ama çok tipik bir tezahürü çünkü şiir tarihinin anlatısı aslında bir tür uygarlık anlatısı. antik çağlardan, mitlerden, yunan trajedisinden, rönesans’tan, fransız klasisizminden geçerek modernliğe gelen bir çizgi kuruluyor ve hugo bu çizgide doğal olarak devasa bir düğüm noktasına dönüşüyor. ilginç olan şu ki, lleconte bunu yaparken nesnel görünmeye de çalışıyor. sanki yalnızca tarihsel gelişimi anlatıyormuş gibi davransa da pek başaramıyor elbette zira açıkça anlatının yapısı son derece seçilmiş ve ideolojik. mesela orta çağ’dan söz ederken kullandığı ton dikkat çekici derecede sert. onu utanç verici, karanlık bir çağ olarak yorumluyor, ki haksız sayılmaz. bkz: "après les noires années du moyen âge, années d’abominable barbarie" ifadesi. *

bu dil, muhakkak bir insanın dili ancak tarihçinin değil; değer yargısı üreten bir anlatıcının dili. üstelik oldukça fransız aydınlanmacı refleksi taşıyan bir dil de sayılır bu. orta çağ burada karmaşık tarihsel bir dönem değil, kültürel karanlığın simgesine dönüşmüş vaziyette. böylece anlatı da lisle'nin isteğine göre temizleşiyor: karanlık, yozlaşma, uyuşukluk, sonra yeniden uyanış ve başa dönüş, tıpkı ouroboros gibi. bu dramatik yapı, hugo’yu daha da büyütmek için gerekli. bunu sıradan bir poetik değişim olarak okuyamayız, bu neredeyse destansı öğeler taşıyan bir kurtuluş anlatısı. ramayana burada boşuna imgelenmiyor. burada leconte’un kendi konumu da ilginçleşiyor tabii çünkü bunu yazan adam, bildiğimiz anlamda hugo’nun halefi gibi görünen biri değil. peyre, biyografisinde bu gerilimi çok daha altını çizerek anlattığı için onu seçtim aslında. peyre’nin çizdiği leconte, duygusal taşkınlıklardan çok disiplinli poetik inşaya yaslanan, tarihe ve mitolojiye arkeolojik titizlikle yaklaşan, neredeyse heykeltıraş gibi çalışan bir sanatçı. bunlar hugo'yu tanımlayacak kelimeler olmazdı. bu yüzden kendime sorup duruyordum, tamam bu bir anma işlevi de görmeli ama lisle neden hugo’ya bu kadar büyük bir alan açıyor, diye. cevap mutlaka basit bir kişisel hayranlıktan ileri gelemeyecek kadar açıkça önümde duruyordu aslında. leconte bir açıdan sinsice kendi poetik soy ağacını meşrulaştırmaya çalışıyor tüm konuşma boyunca. kendine bir soy kütüğü inşa ediyor, üstelik sadece kendisine de değil. elbette ki kendi sanatsal temsilini boşlukta kuramazdı. bir geleneğe yerleşmek zorundaydı. hugo’yu överken aslında fransız şiirinin büyük sürekliliğine kendini de dahil ediyor. bu kurumsal bağlamda daha da anlam kazanır böylece zira académie française fransız edebiyatının sembolik meşruiyet kazanmak için en ideal noktalarından biri. peki sahiden lisle'nin ifadesine göre bu büyük ve yüce şair, sahiden her şeyin özünü şiirsel öze dönüştürmeyi başarmış mıdır? * yani tüm bu devinimin içinde 'dehaların soyundan gelen' hugo bir dönüştürücü güç kapasitesine ulaşabilmiş midir? bu arada bana kalırsa belki de en dikkat çekici tarafı, leconte’un hugo’nun değişken politik çizgisini zayıflık olarak değil büyümenin işareti gibi okuması ve bu koruyucu retoriğin kumaşları arasına sarmalayarak onu bir mite dönüştürme gayreti. dediğim gibi bu inanılmaz bir koruyucu bir retorik. hugo’ya yöneltilen klasik eleştirilerden biri acıkça tutarsızlıktır: royalist gençlik, katoliklik, sonra cumhuriyetçilik, sosyal adalet dili, sürgün retoriği derken hugo sahiden istikrarsız bir çizgide yürür hayatı boyunca. ironiktir ki kendi edebi mitini hugo üzerinden kurarak şeytan çıkaran leconte’un dünyası, peyre’nin anlattığı kadarıyla, çok daha karanlık bir metafizik taşımakla kalmaz; tanrıların insan icadı olduğu, doğanın kayıtsızlığı ve tüm bu dayanılmaz kozmik boşluğun altında insanın trajik ölçüde küçücük kaldığı bir dünya tasviridir o. bu yüzden reception discourse’daki yücelik tonu biraz da kurumsal retorik gibi okunmalı bence. yani şuna getiriyorum lafı; académie française gibi köklü bir kurumun içinde söylenen sözlerin nötr olduğunu düşünmek saflık olurdu. yemin ediyorum kendimi şu an düz dünyacı gibi hissediyorum. neyse, önemli değil, feda edilebilir bir piyonum. académie française yalnızca yazarların toplandığı prestijli bir salon sayılmaz. daha çok fransız kültürel sermayesinin törensel dolaşıma sokulduğu bir kurum işlevi görür esasen. svenska akademien, accademia della crusca ya da royal society falan gibi düşünün. hangi metinlerin ulusal hafızaya dâhil edileceğine, hangi estetik biçimlerin meşru sayılacağına burada hüküm veriliyor. elbette académie française, fransız kültürünü tekeline aldı sloganları atmıyorum ki atabilmem için çabalamıyorlar desem yalan olur ancak çok daha rafine bir iddiada bulunuyorum aslında. her kültürel kurum yalnızca eserleri değerlendirmez; meşruiyet üretir elbette. académie française’in tarihsel işlevlerinden biri de tam olarak bu. hangi figürlerin ölümsüz ilan edileceğine dair sembolik otorite üretmek korkunç bir güç. bu suçlama değil, kültür sosyolojisinin oldukça temel bir tespiti sayılabilir. tekerleği yeniden icat etmiyorum işin doğrusu. zaten metnin kendisi de bunu açık ediyor. bu arkadaş meclisinde toplanıp şarap içerek yapılan bir victor hugo övgüsü değil. birini yalnızca övmüyorsun; onu norm haline getiriyorsun. bu anlamda kültürel hegemonya kelimesi kullanılabilir ama biraz açmak gerek çünkü gramsci anlamında bilinç manipülasyonu gibi kaba politik okumaya kaçmak istemiyorum. kültürel meşruiyet tekeli demek daha isabetli. yani... les immortels lakabı bile başlı başına inanılmaz bir şey. adamlar literally kendilerine ölümsüz diyorlar. bu zaten törensel sembolik iktidarın kristalleşmiş hali. leconte’un konuşmasının gerçek önemi tam burada yatıyor. çünkü hugo’yu övme kisvesi altında aslında şiirin, dehanın ve fransız kültürünün ne olduğuna dair normatif bir çerçeve çiziyor. bu yüzden lisle’in konuşmasını yalnızca victor hugo’ya yazılmış bir methiye gibi okumak, metnin gerçek işlevini ciddi biçimde ıskalamak olur. fransız edebiyatının kendi kendine yazdığı bir medeniyet anlatısından ibaret. bunu özellikle lisle'nin hugo’nun estetik gücünü anlatırken kullandığı uzun pasajlarda görmek mümkün:

"il a su transmuter la substance de tout en substance poétique, ce qui est la condition expresse et première de l’art, l’unique moyen d’échapper au didactisme rimé, cette négation absolue de toute poésie; il a forgé, soixante années durant, des vers d’or sur une enclume d’airain; sa vie entière a été un chant multiple et sonore où toutes les passions, toutes les tendresses, toutes les sensations, toutes les colères généreuses qui ont agité, ému, traversé l’âme humaine dans le cours de ce siècle, ont trouvé une expression souveraine. "

her şeyin özünü şiirsel öze dönüştürmeyi başarmıştır; bu, sanatın ilk ve açık şartıdır, şiirin mutlak inkârı olan kafiyeli didaktizmden kaçmanın tek yoludur; altmış yıl boyunca tunç bir örs üzerinde altın mısralar dövmüştür; bütün hayatı, bu yüzyıl boyunca insan ruhunu sarsan, titreten, kat eden bütün tutkuların, şefkatlerin, duyumların ve cömert öfkelerin egemen ifadesi olan çok sesli bir şarkı olmuştur.

burada hugo estetik totalite hâline gelip anıtsallaştırılıyor. bir yazarı hak ettiği konuma koymakla onu kültürel mutlaklık hâline getirmek arasında ciddi farklar vardır. bu pasajda kullanılan retoriğin yapısı da dikkat çekici. tunç örs üzerinde altın mısralar dövmek gibi imgeler, hugo’yu yalnızca duygusal yaratıcı değil, neredeyse maddenin özünü dönüştüren kozmik bir zanaatkâr gibi resmediyor. hephaistos gibi tıpkı. dönem avrupasına bakınca açıkça görürüz ki deha çoğu zaman yalnızca yüksek yetenek anlamına gelmez aslında. daha çok tarihsel ölçekte iş gören, sıradan insani ölçülerin dışında işleyen, çağları temsil eden ve neredeyse mitik bir figür demektir. yani, en başında söylediğim doğal afet gibi anlatısına benzer.

" ıl est de la race, désormais éteinte sans doute, des génies universels, de ceux qui n’ont point de mesure, parce qu’ils voient tout plus grand que nature; de ceux qui, se dégageant de haute lutte et par bonds des entraves communes, embrassent de jour en jour une plus large sphère..."


muhtemelen artık tükenmiş olan evrensel dehalar soyundandır; ölçü tanımayanlardandır, çünkü her şeyi doğanın kendisinden daha büyük görürler; ortak sınırlamalardan sıçrayarak kurtulan ve her geçen gün daha geniş bir alanı kuşatanlardandır."

leconte hugo’yu eleştirmiyor demiştim ya, çünkü hugo artık eleştirinin nesnesi değil onun için zira tarihsel olarak insan olmaktan çıkarılmış, kurucu mit figürü hâline getirilmiş durumda. yani denilebilir ki belki peyresci bir ifadeyle, lisle, zaten bu mitik poetika ile bütünleşmiş durumda; "ıl étudia les historiens, les philosophes et les savants de tous les peuples de l’univers. ıl lut aussi les poètes grecs, depuis homère jusqu’à théocrite. c’est à tout ce passé lointain que le prestigieux poète demanda la vivante matière de sa poésie." (dünyanın bütün halklarının tarihçilerini, filozoflarını ve bilginlerini inceledi. homeros’tan theokritos’a kadar yunan şairlerini okudu. şiirinin canlı malzemesini bu uzak geçmişten aldı.") albert peyre, leconte de lisle, p.207

aslında bu kurduğum argümanı destekler nitelikte çünkü bu bize leconte’un poetikasının öznel romantik taşkınlıktan ziyade arkeolojik estetik, uygarlık rekonstrüksiyonu, nesnel şiir ideali gibi mefhumların üzerine kurduğunu gösterir kabaca. beni de büyüleyen bu meksika açmazı aslında. leconte’un anlattığı edebiyat tarihi tarafsız değil. belirli bir ilerleme anlatısı üzerine kurulu. erken insanlıkla yaratıcı mit çağı. antik dünya ve biçimsel olgunluk. orta çağ ve barbarlık. klasik disiplin ve kuruma. romantik patlama ve elbete yeniden doğuş. bu yapı epey teleolojik. tarih burada açık uçlu bir süreç değil; önceden anlam yüklenmiş bir gelişim hattı sadece. burada da yazarla metin arasında ilginç bir ikilik oluşuyor. buradan sonra derlemenin sonundaki alexander dumas fils bölümüyle birlikte belle époque öncesi fransız kültürel özbilincine ve dinin seküler bir din formuna dönüşmesine değinebiliriz ancak bu sadece doğrulama sağlamaktan başka bir işlev görmez. üstelik... iyi bir yemeği çöpe atacak değilim ancak tabağın dibini sıyırmak için de meşru bir gerekçe yok. elminster the begrudging, keyifli okumalar diler.


"après les noires années du moyen âge, années d’abominable barbarie, qui avaient amené l’anéantissement presque total des richesses intellectuelles héritées de l’antiquité, avilissant les esprits par la recrudescence des plus ineptes superstitions, par l’atrocité des mœurs et la tyrannie sanglante du fanatisme religieux..." p.3

"la poésie moderne, reflet confus de la personnalité fougueuse de byron, de la religiosité factice et sensuelle de chateaubriand, de la rêverie mystique d’outre-rhin ou du réalisme des lakistes, se trouble et se dissipe. rien de moins vivant et de moins original en soi, sous l’appareil le plus spécieux. un art de seconde main, hybride et incohérent, archaïsme de la veille, rien de plus. la patience publique s’est lassée de cette comédie bruyante jouée au profit d’une autorité d’emprunt. les maîtres se sont tus ou vont se taire, fatigués d’eux-mêmes, oubliés déjà, solitaires au milieu de leurs œuvres infructueuses. les poètes nouveaux, enfantés dans la vieillesse précoce d’une esthétique inféconde, doivent sentir la nécessité de retremper aux sources éternellement pures l’expression usée et affaiblie des sentiments généraux. le thème personnel et ses variations trop répétées ont épuisé l’attention; l’indifférence s’en est suivie à juste titre; mais s’il est indispensable d’abandonner au plus vite cette voie étroite et banale, encore ne faut-il s’engager en un chemin plus difficile et dangereux que fortifié par l’étude et l’initiation. ces épreuves expiatoires une fois subies, la langue poétique une fois assainie, les spéculations de l’esprit et les émotions de l’âme perdront-elles de leur vérité et de leur énergie quand elles disposeront de formes plus nettes et plus précises? rien certes n’aura été délaissé ni oublié; le fonds humain et l’art auront recouvré la sève et la vigueur, l’harmonie et l’unité perdues. et plus tard, quand ces intelligences profondément agitées se seront apaisées, quand la méditation des principes négligés et la régénération des formes auront purifié l’esprit et la lettre, dans un siècle ou deux, si toutefois l’élaboration des temps nouveaux n’implique pas une gestation plus lente, peut-être la poésie redeviendra-t-elle le verbe inspiré et immédiat de l’âme humaine?..." p.35

"du reste, nul n’a été, dans ses actes comme dans ses œuvres, plus sincère et plus convaincu que lui, toujours. nous avons tous le droit de modifier les idées politiques et religieuses que la famille et la société ont imposées à notre enfance ignorante et soumise ; c’est affaire entre notre conscience et nous. si le coup de tonnerre du chemin de damas a raison pour saint paul, si la parole de saint ambroise a raison pour saint augustin, qui prouvera tout de suite, quand nos idées se modifient, que ce n’est pas saint ambroise que nous écoutons ou le ciel lui-même qui nous parle?" p.55

"or, dieu, selon le poète, étant toute justice et toute bonté, et les âmes qu’il crée n’étant déchues et corrompues que par l’ignorance de la vérité, ignorance où elles se complaisent ou qui leur est infligée, a voulu que toutes fussent appelées ; si elles le désirent, à la réhabilitation définitive ; mais leur immortalité est conditionnelle, et beaucoup d’entre elles sont condamnées à l’anéantissement total.

telle est la foi de victor hugo. ıl a été toute sa vie l’évocateur du rêve surnaturel et des visions apocalyptiques. ıl est enivré du mystère éternel." p. 21
devamını gör...

h.p. lovecraft

not: bu entry eşim ve kedimiz merlin’e ithafen yazılmıştır. uyumama izin verselerdi, şu an kaynak doğrulamak yerine beşinci rüyamı görüyor olabilirdim... cthulhu’yu uyandırdığınız için teşekkürler, çocuklar. cidden. iyi bir takım çalışması. tartarus’un dibinde ve helheim’ın hemen sol çaprazındaki avernus’ta size kongre üyelerine özel çivili bir sandalye ayırdıklarını duydum...

yaygın bir görüşe göre kozmik korkunun babası ya da hiç olmadı kafadan kırık üvey annesi olan yazar. ne kadar üzerine düşünürsem düşüneyim; howard phillips lovecraft üzerine yazarken hâlâ en sık düşülen hatalardan ben de payıma düşeni alıyorum. işbu sebeple onu sadece cthulhu’nun yazarı seviyesine indirgemek ya da tersine, etrafına ölümünden sonra örülen mitolojinin sisine kapılıp metinlerinin asıl işleyişini gözden kaçırmak gibi bir düşüncem yok zira lovecraft’ın modern korku edebiyatındaki kurucu ağırlığı yalnızca birkaç ikonik yaratık icat etmiş olmasında ya da pulp fiction piyasasının içinden çıkmış tuhaf bir münzevi olarak sonradan biz makul olmayan insanlar için kültleşmesinde yatmıyor. biraz derine inersek asıl meselenin onun korkuyu metafizik bir hikaye süslemesi olmaktan çıkarıp, biraz daha öteye; insan merkezci kozmolojinin sistemli ve harikulade tasfiyesine dönüştürmesi olduğunu keşfetmek işten bile değil. h.p. lovecraft’ın tanımladığı dehşet, henry james stili bir hayaletin geri dönüşü temasına sahip değil. insanın evrendeki yerinin epistemolojik ve buna binaen ontolojik bakımdan hükmünü yitirmesi çok daha kapsayıcı bir ifade olur. bu nedenle metinlerinde korku, çoğu klasik gotik anlatıda olduğu gibi ahlâkî sapmanın cezalandırılması ya da bastırılmış olan 'şey'in geri gelişi değil de daha çok, bilmemesi gereken bir şeyi bilmenin sınırına çarpan bir zihnin kendi önemsizliğiyle karşılaşmasıdır esasen. lovecraft’ın kendi kuramsal ifadeleri de bunu açıkça destekler. corwin f. stickney'nin* editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisi amateur correspondent'ın 1937'deki mayıs/haziran baskısından bir örnek irdeleyelim. ki yamulmuyorsam hoffmann price'ın da bir makalesi olması gerek aynı baskıda ama tarbis of the lake ve through the gates of the silver key hakkında konuşurken hoffmann'a tekrar değiniriz. alıntılardan söz etmişken devam edelim; lovecraft, bu makalede weird anlatının esas etkisini olay örgüsünden değil atmosferden, daha doğrusu doğa yasalarının askıya alındığına dair sezgisel bir ürperti rejiminden türettiğini bizzat kendisi söylüyor.


"ı choose weird stories because they suit my inclination most—one of my strongest and most persistent wishes being to achieve, momentarily, the illusion of some strange suspension or violation of the galling limitations of time, space, and natural law which forever imprison us..." -
notes on writing weird fiction/ the amateur correspondent, may - june 1937. p.7

"weird öyküleri seçiyorum çünkü bunlar eğilimime en çok uyan tür; zira en güçlü ve kalıcı arzularımdan biri, bizi sonsuza dek hapseden zamanın, mekânın ve doğa yasalarının bunaltıcı sınırlarının garip bir biçimde askıya alındığı ya da ihlal edildiği yanılsamasını, kısa bir an için de olsa yaratabilmekten ibaret."

bu arada o meşhur, "horror and the unknown or the strange are always closely connected..." ifadesi de aynı makaleden. neyse, devam edecek olursak; tam da bahsettiğim sebeplerden dolayı lovecraft’ı yalnızca korku yazarı diye anmak, meseleyi gereksiz yere küçültüyor aslında. bilinmeyen burada basitçe karanlık bir oda, yasak bir kitap, açılmaması gereken bir kapı ya da açıklanamayan bir yaratık olmaktan ziyade insan algısının kapasitesini, aklın kavrayış imkânını ve tür olarak insanın kozmik merkezde bulunduğu yanılsamasını çözen bir kuvvet. lovecraft’ın astronomi merakı, materyalist dünya görüşü ve bilimsel tahayyüle duyduğu ilgi, bu edebî tavrın arkasındaki düşünsel zemini doğrudan belirliyor ki birazdan mektuplarına da değineceğim zaten. onun kozmik görüş dediği şey, bir açıdan insanı evrenin ölçüsü olmaktan çıkarmakla ilgili; dolayısıyla kozmik korku da, özünde, bu merkezsizleşmenin duygulanımsal formudur. bir metinde duygulanımsal kadar s**ko bir ifade kullandığıma inanamıyorum, neyse. devam edecek olursam; fransızca okumalarım sırasında bir yüksek lisans tezine denk gelmiştim; h. p. lovecraft, ou la quête de l’inconnu olması gerekiyor ana başlığının. université jean monnet'de ingiliz dili ve edebiyatı okumuş genç bir hanımefendiye aitti. charlène busalli olmalı ismi yanılmıyorsam. tezin de basit bir şey olduğunu düşünmemek gerek zira anti-antropomerkezcilik, kuantum belirsizliği, einsteinyen uzam anlayışı ve korkunun ontolojisi üzerinden yapılmış bir okumaydı ve hâlâ tadı damağımda. okuduktan sonra kendisine mail atıp darlamışlığım bile var.

busalli, tam da az önce değindiğim noktaları güçlü biçimde yakalıyor tezinde. lovecraft’ın kurmacasında bilinmeyenin yalnızca dış dünyaya ait bir sır olarak değil de söz ettiğim gibi insan algısının, bilginin ve öznenin sınırlarını açığa çıkaran yapısal bir boşluk olarak işlev görmesi merkeze alınıyor. aynı çalışma, onun eserindeki anti-anthropocentric dediğimiz damarın ve kozmik korkuda bilim etkisinin yalnızca tematik değil, yapısal bir ilke olduğunu da ikna edici biçimde ele alıyor.

"cependant, le lecteur attentif ne manquera pas de remarquer que ce n’est pas l’étranger qui se trouve finalement au cœur de l’horreur, mais le soi. soumis à une lecture approfondie, les récits de lovecraft finissent par révéler que c’est la peur de se connaître qui prime sur toutes les autres peurs, le sort réservé aux protagonistes rendant finalement manifeste le pouvoir aliénant de la connaissance de soi, qui ne fait paradoxalement que révéler la part d’inconnu qui se trouve en chacun de nous."
h. p. lovecraft, ou la quête de l’inconnu - p. 5

"ancak dikkatli bir okur, dehşetin merkezinde nihayetinde yabancının değil, benliğin bulunduğunu fark edecektir. yakından okunduğunda lovecraft anlatıları, diğer tüm korkuların üzerinde aslında kendini tanıma korkusunun baskın olduğunu açığa çıkarır zira karakterlerin başına gelenler, kendilik bilgisinin yabancılaştırıcı kudretini görünür kılar. bu öyle bir bilgi ki paradoksal biçimde her birimizin içinde bulunan bilinmeyen kısmı ifşa etmekten başka bir şey yapmaz."

ne var ki lovecraft’ı bu özgüllüğü içinde kavramanın önünde iki büyük engel var. ilki, elbette, onu bağlamından koparmak; ikincisi ise ölümünden sonra ona eklemlenen sistemleştirici yorumları doğrudan lovecraft’ın kendisine ait sanmak. ilk hata, lovecraft’ı birdenbire gökten düşmüş tekil bir dâhi gibi okumaya benziyor. oysa onun estetik soykütüğü oldukça belirgin. şimdilik biraz söz edeyim, yazının devamında derinlemesine bakarız. lovecraft'ın yazım stilinde görürüz ki onda mutlaka; poe’nun çözülme ve tekinsiz yoğunluk estetiğinden, machen’ın pagan artıklarla yüklü kadim dehşet temasına ve elbette blackwood’un elementer kuvvetler karşısında insanı küçülten doğa mistiğinden, chambers’ın yasak metin, adı geçen ama tam görünmeyen mitolojik alan ve bozulmuş temsil fikrine, doğal olarak da dunsany’nin düşsel coğrafyalarına uzanan ana damarlar mevcuttur. elimdeki kaynaklar ve uzun okumalarım, bu damar hatlarının her birini değişik yoğunluklarda doğruluyor: misal, el horror según lovecraft doğrudan lovecraft’ın kendi okuma evrenini gotikten modern korkuya kadar izleyerek bir soy ağacı çıkarıyor.

ikinci hata ise çok daha yaygın ve hem bu sebeple hem de bu sebeplerin dışında çok daha zararlı. lovecraft’ın kendi mitopoetik çekirdeğini; august derlethve arkham house çevresinin sonradan dayattığı ahlâkçı ve taksonomik sistemle karıştırmak korkunç bir inceleme hatası. burada düğüm basitçe şu; lovecraft’ın kurduğu alan, başlangıçta kapalı bir evren olmaktan çok uzak. daha çok gevşek, parçalı, çelişkileri olan, adların ve imaların birbirine değdiği ama tam şemalaşmadığı bir mitolojik ağ gibi düşünmek gerekiyor. buna karşılık derleth, bu ağı ölüm sonrası dönemde ahlâkî kutuplara, iyi ve kötü kozmik güçlere, hatta element kategorilerine ayıran daha sistematik bir yapıya dönüştürüyor.. s. t. joshi'nin hem polemik yazılarında hem de akademik çalışmalarında ısrarla savunduğu gibi, bu derlethçi müdahale, lovecraft’ın asıl dehşet rejimini evcilleştiren bir moralization hareketidir: kozmik kayıtsızlık, tanıdık bir iyi-kötü düalizmine çekilir ve insan ahlâkına yabancı olan devasa varlıklar, neredeyse yarı-hıristiyan bir kozmoloji içine yerleştirilerek taksonomik açıklık uğruna tekinsizlik azaltılır. de camp de daha eski ve tür tarihi merkezli çalışmasında lovecraft’ın cthulhu mythos ifadesini kullanmadığını, terimin sonradan hayran çevrelerince yerleştirildiğini açıkça belirtiyor. bu ayrım, lovecraft’ı doğru okumak için merkez olmalıdır zira onun yarattığı dehşet sistemi kurmakta değil, sistemi imkânsızlaştırmakta yatıyor aslında.

lovecraft’ın kendi mektupları en iyi kaynak işlevi görecektir aslında çünkü onun neyi amaçladığını, hangi yazarlardan ne aldığını, ne tür bir estetik ve felsefî evren içinde konuştuğunu, ikincil yorumlardan önce kendi sesinden işitebiliriz. lovecraft selected letters ciltleri, özellikle 1925–1934 arasını kapsayan bölümleriyle, hem supernatural horror in literature’ın yazım sürecini hem de machen, dunsany, chambers, blackwood, bierce gibi isimler hakkındaki doğrudan hükümlerini açıkça okumaya olanak sağlıyor ve ayrıca providence’a dönüşle birlikte belirginleşen antiquarianism, new england duyarlığı, mekanik modernliğe dönük tiksinti ve kozmik düşüncenin olgunlaşması da burada somutlaşıyor. bu yüzden lovecraft üzerine ciddi bir metin, artık yalnızca hakkında yazılmış metinlerle yetinemez; mektuplar olmadan kurulan her çerçeve ister istemez eksik kalacaktır.

bu entryde kurduğum temel sav, o hâlde en baştan açıktır: lovecraft’ı yeniden okumak, yalnızca cthulhu mitosu denen popüler bulanıklığı düzeltmek değil, modern korkunun en güçlü damarlarından birinde evrensel anlam fikrinin çöküşü üzerine okuma yapmak.

yemek yedikten sonra devam etsem iyi olacak. yaklaşık yarım saatliğine elminster, apparently a saint keyifli okumalar diler.

edit: şunu iki saat yapalım.
devamını gör...

mağaracılık

ya başlık başa ya kuzgun leşe... belirli bir seviyenin üzerinde, yeterince hazırlıklı değilsen tam bir win or die durumu olan hede. konuşacak enerjim olursa belki mağaracılık hakkında oldukça kapsamlı bir radyo yayını da yapabilirim sonra. gözüm kesmedi neden cıvatanın akmataşı'na sabitlenmemesi gerektiği ya da karabinanın minör aksına yük binmesi durumunda oluşacak risklere* kadar detaylıca yazmayı. laf lafı açıyor. (bkz: caving terminolojisinde s*ç**k demenin yolları) (bkz: 1000 ways to die)

o zaman, doctor strange'in sorcerer supreme'in 50. sayısında dormamu'ya yaptığı şeyi yapalım... bir şeyleri havaya uçuralım!* nazikçe. sevdiğim şeyleri anlatırken oyuncağıyla gururlanan bir çocuk gibi oluyorum; o yüzden... "çok uzun, özet geç," diyenler için tüm yazının özü şudur: "300 metrelik dikey şaftta karanlığa sarkarken tanrıya değil 28kn çekme mukavemeti olan statik halatlara inanırsın." evet, ben kesinlikle speleolojinin inceliklerinden değil croll'umun ne kadar havalı olduğundan bahsetmek istiyorum, çok belli. hay... kolumu bile oynatacak hâlim yok ama bu şey kanımı çok feci kaynatıyor. work it harder, make it better, do it faster, makes us stronger... bu daft punk, bebeğim! bu şarkıdan sonra that's what she said esprisi yapan arkadaşlarınız varsa hayat çok zor.
neyse, hazırsan başlayalım mı? kemerini bağla ve müziğin sesini aç çünkü bu yedi saatlik bir uçuş ya da kırk beş dakikalık bir sürüş olacak. evet... bir şekilde neden her keşif öncesi eski ekip liderimizin "soon as we’re out of this cave, she’s taking a drug test... no way she’s sober." gibi şeyler söylediğini biraz anlamış gibiyim. (literally sırtımda yirmi kilo çanta ile hiperaktifliğin dibine vurduğum için... umarım.)

bu girdide mağaracılıkla ilgisi olmayan biri için dahi anlaşılır olabilecek şekilde temel teknik terimleri ve teorik bilgileri sade bir dille açıklama niyetindeyim -ilgilisi direkt spoiler kısmına geçebilir- ama mağaracılık türlerine özel olarak değinmeyeceğim. ayrıca, pratikte nelerle karşılaşılabileceğini göstermek adına bazı örnekler de verme niyetim var. iyi günümdeysem belki yüzeye çıkalı iki hafta dahi geçmemişken çaresiz bir sevgili gibi ellison’s cave'in ayaklarına kapanmak için yeniden walker county’ye döndüğüm sıkıcı bir anı bile anlatabilirim.

şimdi... önemsiz kısımları geçtiysek eğer; benim yarasalarla dolu, kayıp, karanlık cennetime hoş geldin. biraz teknik kısımlara dalalım istiyorum. keyifli okumalar!

teknik bilgilendirme (acemi dostu)

ünlü elf mağarabilimci celebrimbor ve cüce dostu narvi, doors of durin'in üzerine ne kazımıştı? 'speak, friend, and enter' mı? hayır... işin aslı öyle değil. gel de bu büyücü dostun sana gizli gerçeklerden bahsetsin. aslında içeri adım atmadan önce yeni mağaracılık ahdi'nin üç kuralını bilmen gerekir.

bir: ağır hareket et. move slowly and deliberately, bebeğim. öldürdüğün tek şey zaman olsun. mağaralarda yapılan hızlı, dikkatsiz ya da rastgele hareketler yalnızca senin için değil, çevren için de tehlike yaratır. bu gibi hareketler doğal yapıları bozabilir ve hatta senin için ve senden sonraki mağaracılar açısından hayati tehlikeye yol açabilir.

özellikle stalaktit ve stalagmit gibi oluşumlar, sadece birkaç milimetre uzamak için yüzlerce yıl harcar. bu kadar hassas bir yapıyı, bir anlık dikkatsizlikle sonsuza kadar yok edebilirsin. ve evet, senden çok daha yaşlı bir şeyi tek hamlede ortadan kaldırmak kulağa pek iç açıcı gelmiyor. “can't touch this,” diyoruz, sayın mc hammer.

unutma, mağarada bir oluşuma zarar verilmesi -eğer mecbur kalınmadıysa- affedilmezdir. genellikle yalnızca bilimsel çalışmalar veya arama-kurtarma operasyonları sırasında bu tür müdahalelere izin verilir. onun dışında elini bile sürme.


iki: içeride hiçbir şey bırakma, ciddiyim. gerçekten hiçbir şey. ne bir çöp, ne işaretleme, ne de biyolojik atık. geçmişte karpit lambalarının kullanıldığı zamanlarda bu tür atıklar daha yaygındı ama artık bu hatalardan ders çıkarma zamanı geldi ve geçiyor.

mağaralar kapalı, hassas ve çok yavaş gelişen ekosistemlerdir. içeri bırakılan her yabancı madde bu dengeyi bozabilir. mikroorganizmalar, yarasalar ve diğer mağara canlıları/endemik türler bu dış etkiler karşısında oldukça savunmasızdır.

senin önemsiz diye düşünüp bıraktığın şey, içerideki hayatın dengesini tamamen alt üst edebilir. dolayısıyla, içeride iz bile bırakmadan çıkmak kuraldır. çıktığında ardında sadece ayak izin kalsın ki o da mümkünse geçici olanından lütfen.


üç: içeriden hiçbir şey alma. bu kısmı uzun uzun açıklamaya gerek var mı bilmiyorum ama yine de söyleyelim: mağaralardan kaya, kristal, fosil veya herhangi bir doğal oluşumu almak hem etik dışıdır hem de yasal olarak suç teşkil eder.

bu tür müdahaleler sadece mağaranın doğal yapısını bozmakla kalmaz, aynı zamanda jeolojik bütünlüğünü de zedeler. üstelik yakalanırsan -ki yakalanma ihtimalin düşündüğünden daha yüksek- sonuçları pek hoşuna gitmeyebilir. bu yüzden, hayran kal, fotoğraf çek, aklına kazı ama asla elini uzatma.


şimdi... bunu kolayca bir jeoloji dersine çevirebiliriz. oturur, solutional -yani karstik- mağaraların, kireçtaşı, dolomit ve alçı gibi karbonatlı kayaçların karbondioksit açısından zengin sular tarafından kimyasal olarak çözünmesiyle oluştuğunu uzun uzun anlatabilirim ama dürüst olmak gerekirse bu hem çok eğlenceli olmaz hem de benim uzmanlık alanım değil.

yine de, mağara ekipmanlarından söz ederken zaman zaman içerideki bazı spesifik yapılara değineceğim. bu kısımlarda, umarım cehaletim beni yanıltmaz; elimden geldiğince açıklamayı umuyorum.

şunu söylemek gerekir ki, her mağara aynı tür hazırlık ve ekipman gerektirmez. üstelik en önemli kaynak enerji olduğu için; eksik ekipman taşımak kadar fazla ve gereksiz ekipmanı da yük etmek hem verimsiz hem de risklidir. karstik mağaralar özelinde konuşursak; bu mağaralar yeraltı sularının ve yerçekiminin etkisiyle zamanla gelişen boşluklardır. bu boşluklar kimi zaman yatay galeriler, kimi zamansa dikey şaftlar şeklinde karşımıza çıkar. işte bu boşluklar bizim oyun alanlarımız. jeolojik olarak, basitçe bu mağaralar vadose -kuru- ve phreatic -tamamen su altında kalmış- sistemlere ayrılabilir. dolayısıyla, bu tür ortamlarda mağaracılık yaparken genellikle srt -single rope technique/tek ip tekniği- ve sifon geçişi gibi teknik beceriler devreye girer.

peki nedir bu srt? ya prusiking? "stop falan diyordun yukarıda, elminster. grigri nedir, ne saçma ismi var..." evet, hadi biraz vitesi yükseltelim.

mağaracılığın erken dönemlerine baktığımız zaman, iniş-çıkış faaliyetleri için ipler esasen sabitleyici unsur olarak kullanılıyordu. yani ana malzeme sayılmazdı. genelde hareketin yani inişin kendisi, metal portatif merdivenlerle sağlanıyordu. pek verimli olduğu da söylenemezdi. sıkışık, dar, bükümlü geçitlerde bu devasa merdivenleri taşımak mı? bol şans! elbette bu sistem zamanla yerini, dinamik ve esnek kullanım avantajı nedeniyle halat tabanlı tekniklere bıraktı. insanlar dediler ki: “ip hem daha hafif, her yere sığar!” tam bir eureka anı. fakat ipin üstünde merdivendeki gibi basamak yoktu. halat kullanımının yaygınlaşması, düşüş güvenliği ve yükseliş verimliliği açısından ciddi riskler doğurdu. aşağı inmek için yavaşlatacak bir şeye, yukarı çıkmak içinse tırmanacak bir düzenek sistemine ihtiyaç vardı. bu sebeple, tek halat üzerinde güvenli hareketi mümkün kılan teknik sistemler geliştirildi. bu tekniklerin başında 'tek halat tekniği' olarak bilinen single rope technique (srt) geliyor.

not: uykum geldi. bunun yedi sekiz katı daha yazacak şeyim var. bir ara günceller devam ederim. ne yapayım, uyuklayayım mı bilgisayar başında? yaşlı bir kadınım ben.*
devamını gör...

hayattan zevk alıyorum aktiviteleri

zırh almak. baya dümdüz çelik zırh. parçaları falan var böyle. aylar önce internette görüp evde chain mail yapmaya heveslendim. european 4-in-1 neyime yetmediyse sanki çok elim yatkınmış gibi european 8-in-2 ile başladım işe bir de. üçüncü denemede parmaklarım kan içinde kalınca "yahu ben zaten bunu taşıyamam," diyerek kimseye toplu taşımada red wedding - roose bolton anı yaşatmamak için bu sevdadan vazgeçtim. daha az enayi hissetmek için leather armor alıp işi tatlıya bağlayacaktım ama bir bakmışım full plate diziyorum. öyle oldu işte. ne yapayım. yani, bu işler hep böyle başlamaz mı? açıkça retorik bir soru... önce chain mail, sonra full plate derken bir bakmışsın, at ilanlarına göz gezdiriyorsun. yalnız çok güzel bir gauntlet vardı, onu tekrar bulamadığım için ekstra salak hissediyorum. stok yenileyin artık ork evlatları ya.
devamını gör...

anın fotoğrafı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kedi tüylerinden yapılma büyülü zırhımı -mom jean- giydim, özel bir balkon görevindeyim. *
devamını gör...

günaydın sözlük

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

verimsiz bir gün. kendimi bungou stray dogs animesindeki miyazawa kenji gibi hissediyorum.

support your local farmer.*
devamını gör...

eladar the dark

her mesaja -galiba hiçbirine- tek tek dönemedim o yüzden bunu toplu bir guild announcement gibi düşünün. sözlük formatı biraz yandı ama... patch notlarını okumanız yeterli. teşekkürler.

buradayım. ölmedim. karaciğerim sürpriz bir rage quit yaptı, mecburen yerine yenisi takıldı. dert etmeyin, aynısı. sadece... başka birinin. geçici bir afk durumundaydım. 'in loving memory of elminster’ yazılı tabelanın ambalajını sökmediyseniz iade etsek fena olmaz. you died ekranını görmüş olsam da cpr, fromsoftware kadar acımasız değil. bekleme ekranındayken near death experience talep ettim ama level alamayayım diye exp vermediler galiba. o yüzden bunu daha çok bir bakım arası farz edelim.

şu an frame rate stabil, lag büyük ölçüde düzeldi ama henüz tam online değilim. yedi haftalık hastane günlükleri sonrası sosyal hayata adaptasyon biraz ağır işleyebiliyor, zaten hastaneden çıkalı daha iki-üç gün oldu. yani önümüzdeki günlerde var olmak ile aktif katılım arasında mekik dokuyacağım. kısaca ping yüksek hâlâ.

bu gece, içgüdüsel bir refleksle respawn tuşuna basıp mesaj kutuma baktım... keşke basmasaydım. inbox tam bir pvp alanı. sosyal anksiyeteden sol gözüm seğiriyor hâlâ. bu kadar dm -neden hiçbir fikrim yok- görünce invisibility pot aramaya başladım açıkçası.

ama cidden... teşekkür ederim. bana şapşal bir gülümseme verdi. (bir miktar da koşarak kaçıp saddam gibi saklanma isteği) umarım çok ağzıma tükürmemişsinizdir mesajlarda.

ve söz... reply tuşunun yerini bulacağım bir ara. belki yavaş, belki sırayla ama döneceğim. şu an manam kalmadı ve yaşamaya zar zor enerjim yetiyor... iletişim kurmak burst damage yemişim gibi hissettiriyor o yüzden. yine de logout yok. server’da hâlâ online’ım. sadece bir süre campfire başında dinleniyorum. endişelerinizi topluca paketlediyseniz eğer daha uyuyacağım ben... tamam, ver potion’ınımı, al kamp çadırını, herkes kendi kampına. ben dahil kimse sözlükte long rest falan almıyor...au revoir!

not: ayrıca... bu başlığa her yazdığımda neden bir vücut parçamı kaybetmiş oluyorum ben... lanetli başlık.
devamını gör...

23 nisan 2025 istanbul depremi

boş boş ekrana bakıp duruyorum bir süredir. umarım hepiniz iyisinizdir. çok geçmiş olsun herkese. bunu buraya bırakacağım. yalvarıyorum en azından bir deprem çantası hazırlayın. evde yer olup olmaması önemli değil. lütfen. normalsozluk.com/entry/3393635

edit: panik atak ve psikojenik non-epileptik nöbet için de ek bir not ekledim. ekstra bilgisi olan ya yazsın ya da not düşsün ki ekleyebileyim. tek bir noktada toplanabilir sonra belki tüm bilgiler.
devamını gör...

alciphron or the minute philosopher

eru ilúvatar belamı verdiği için*, xxi. yüzyılda -üstelik bu saatte- george berkeley'e karşı argüman sunayım dedim. aydınlanma çağında bile kimse dikkate alıp da karşı görüş sunmadı adama.**** o kadar saçma ki bu şeyi nasıl rasyonel açıdan eleştirebilirim bilmiyorum bile... yine de deneyeceğim. önce bir tanıma ihtiyacımız var ama sanırım. george berkeley tarafından tanrının gardiyanlığını yapmak üzere 1700'lerin ikinci çeyreğinde yazılmış zırvalıklar bütünü. bu 'şey' özünde bir felsefi savunma metni gibi görünse de, yakından incelediğimizde açıkça tanrı’yı ontolojik bir garantör ve ahlâkı ise ilahi bir polis gücü olarak yeniden işlevselleştirme çabasından ibaret bir savunma refleksinden fazlası olmadığı açığa çıkar. ki hâlihazırda xvii. yüzyılın aydınlanmacı ivmesine karşı geliştirilmiş diyalojik bir yapı olduğunu da hesaba katarsak, modernliğin epistemik özgüvenine karşı konumlanmış ve oradan peydah olmuş teistik bir huzursuzluğun tezahürü diyebiliriz.

berkeley’nin temel problemi * natüralist etik, deneyimci bilgi anlayışı ve seküler bireysellik karşısında tanrı’yı yalnızca metafiziksel bir varlık olarak değil; toplumsal düzenin koşulu hatta dilin kurucu kaynağı ve epistemolojik istikrarın sigortası olarak muhafaza etmeye çalışması ancak bu muhafazakâr hamle özünde ne ontolojik düzlemde ne de etik teoride tutarlılık arz ediyor. alciphron görünürde diyalektik bir tartışma metni olarak kabul edilebilir belki ancak karakterlerin kurgusal yapısı ve argümanların yedeğine aldığı örtük önkabuller; berkeley’nin felsefi pozisyonunun sezgisel içeriksizliğinden ötürü eseri kaçınılmaz bir anakronizme mahkûm edecektir ki zaten etmiştir de. biraz içeriği kurcalarsak şu yapı ortaya çıkar; berkeley’nin idealizmi, varlığın algıya indirgenmesi ilkesine -bu tarz metinleri okuyan herkesin en az bir defa sinir krizine sürüklenmesine sebep olan esse est percipi ilkesi işte- dayanır ancak bu doktrin temelde kusurludur zira ilk bakışta radikal gibi görünse de aslında tanrı hipotezi olmadan çözümsüz kalan ontolojik bir boşluğa yaslanıyor  zira eğer tüm varlık algılanmakla sınırlıysa ve insan zihni sınırlı bir algılayıcıysa varlığın devamlılığı için her şeyi her an algılayan aşkın bir zihin gerekir. böylece tanrı, yalnızca inançsal değil, ontolojik bir zorunluluk haline getirilmiş olur ancak bu mantıksal olarak bir petitio principii'den fazlası değil.  burada tanrı’nın varlığı varlığın devamlılığını açıklamak için varsayılır ve varlığın sürekliliği ise tanrı’nın varlığına delil gösterilir. yani elde kısır bir döngüden başka bir şey kalmıyor. bu noktada da zaten berkeley’nin idealizmi kendi kendini iptal eden bir epistemik ikilem üretiyor. yani özetle: 'algılanamayan şey yoktur,' ancak her şeyin algılanması tanrı’ya mecbur kılınarak felsefi bağımsızlığını yitirir. oysa zaten hume’un daha sonra işaret edeceği üzere deneyim akışının sürekliliği, herhangi bir metafizik varlık olmaksızın da istatistiksel ve alışkanlığa dayalı olarak kavranabilir durumdadır. adamı david hume ile dahi çürütebiliyorsun... utanç verici. neyse. berkeley’nin en problemli yönlerinden birine dönecek olursak, dilin doğasına ilişkin yaklaşımının da epey problematik olduğunu söyleyebiliriz. euphranor karakteri aracılığıyla dilin ilahi bir düzenin yansıması olduğunu ve kelimelerin anlamlarının yalnızca ilahi düzen bağlamında sabitlenebileceğini öne sürüyor ve bu yaklaşımı, wittgenstein sonrası dil felsefesi perspektifinden bakıldığında anakronik ve içeriksiz kalır sadece. dilin oyunlar, bağlamlar ve toplumsal ilişkiler içinde kazanılan bir pratik olduğu gerçeği -evet, ne yazık ki gerçeği- berkeley’nin evrensel-semantik kurucu tanrı anlayışını geçersiz kılacaktır kuşkusuz. dahası, berkeley’nin nominalizmi eleştirirken düştüğü indirgemeci tutum, dilin keyfiliği ile anlamsızlık arasında zorunlu bir ilişki olduğunu varsayıyor ve anlamın yalnızca sabit referanslarla değil aynı zamanda kullanımla, pratikle ve bağlamsal normlarla inşa edildiği gerçeğini göz ardı ediyor.

eserin özünde en açık biçimde ideolojik -ben değilmişim gibi- olduğu yer etik bölümler. eserde açıkça seküler etik anlayışını toplumsal çözülmeye yol açacak bir nihilizm olarak resmeden berkeley, en az benim kadar tarafsız sahiden(!) tanrı inancını ahlaki düzenin önkoşulu olarak sunduğundan daha önce söz etmiştim. bu durum etik otonominin temelden inkârı anlamına geliyor. kant’ın daha sonra geliştireceği 'ahlak yasası, yalnızca aklın kendisinden türeyebilir' teziyle karşılaştırıldığında berkeley’nin teizmi etik düşünceyi bebeklik çağına hapsetmeye çalışan bir paternalizmden başka bir şey değildir. insan, yalnızca ödül-ceza sistemleriyle ahlaklı oluyorsa bu durumda erdem değil, korku ve çıkar belirleyici kabul edilebilir ve  berkeley’nin erdem anlayışı platonik bir idealizmden ziyade daha skolastik bir itaate dayanıyor bu sebeple. seküler birey için ise ahlâk aşkın bir tanrı’ya değil içkin bir akla ve toplumsal sözleşmeye dayandığından bu bakış açısını tek başına çürütmek için yeterli. alciphron kendi içerisinde tutarlı argümanlardan çok felsefi reaksiyonlar toplamı. bu sebeple şakası bir yana ortaya koyduğu bir argüman yok özünde. modernitenin epistemik otonomisi karşısında berkeley’nin argümanları tanrı’yı mantıksal dayanak olarak değil de felsefi korkuların retoriği olarak sunuyor zira. açıklama değil kaçış var burada. bu yalnızca berkeley’nin değil bir bütün olarak teistik felsefenin zihinsel daralmasını gösteriyor bana kalırsa. felsefeyi tanrı adına bir retorik oyununa indirgemek onu hem etik hem ontolojik anlamda sterilize eder ve böylesi bir şeyi mevcut şartlar altında eleştirmek de mümkün olmayacaktır. 390 sayfa, arkadaş. zehirlenmiş hissediyorum. insan kendini böyle cezalandırmamalı. gerçi ben pierre bayle hakkında da yazdım ya vakti zamanında... kepazelik gerçekten. daha sonra alıntı bırakırım tanımı revize edip. migrenim tuttu.

edit: benim neyim var bilmiyorum, çok dürtüselim. küfür edip durmuşum. onu kaldırdım.
devamını gör...

pianissimo

decadentismo ve crepuscolarismo edebiyatına içkin tüm sesleri bastırarak kendi içine çöken lirizmin mimarı olan italyan şair camillo sbarbaro'nun, xx. yüzyılın ilk çeyreğinde yayımlanan şiir kitabı. sbarbaro'nun edebi portresini çıkarırken biraz vittorio felaco'yu da -the poetry and selected prose of camillo sbarbaro- anmak gerekecektir kuşkusuz. sbarbaro’nun şiiri, felaco'nun da ifadesiyle post-pozitivist yıkımın tezahürüdür. bir açıdan liberal ütopyaların çöküşünün ve simgesel dillerin çelişkili çoğulluğunun ortasında en çok da özneye dönük ve hatta neredeyse bir oto-nekroloji olarak, ölü doğar. memleketi italya’da feste ed oblii'nin görkemli şairi giosue carducci’nin ihtişamlı neo-klasik şiiri ile pecara'nın deli gabriele d’annunzio’sunun erotik retoriği arasına sıkışmış crepuscolari, sbarbaro'nun dilsiz estetiğiyle sabote edilir açıkça. ismini geçirmişken feste ed oblii'den bir alıntı bırakmazsam ölecekmişim... çünkü hangimiz hevesle zikretmedik o zavallı, pek biçare garibaldi'nin yitip gittiği ıssız mentana'nın ismini!

"ahi sola de’ voti d’un dì la severa
mia musa, o caprea, - riparla con te,
ma essa, sdegnosa, a l’ingrata romana,
deserta mentana, - e chi le risponde?"

poesie di giosue carducci
mdcccl (1850) - mcmxıx (1900), feste ed oblii, p.290

eh, o çetin ilham perisi bana hükmediyor olsa gerek devam edelim; sbarbaro’nun şiirinde en çok irdelemekten keyif aldığım tema aşk açıkçası zira tensel arzu ya da ideal güzellik değil; çoğu kez kayıp, ulaşılmazlık ya da yıkıma susamışlık üzerinden tanımlanıyor.* sbarbaro'nun aşk nesneleri ya bir sokak fahişesi, ya terk eden bir gölge ya da ölmeye yüz tutmuş bir baba figürünün kelimelerle resmedilişinden ibaret. yani ne yazık ki aşk burada bir mahvolma arzusudur. özneyi yani şairin kendisini kurtaran değil, yutan bir sevgidir bu. ben böyle akademik akademik anlatıyorum ama benim gibi eline yüzüne bulaştıran bir gerizekalı işte. “ıo t’aspetto allo svolto d’ogni via, perdizione…”**

pianissimo’nun genel teması üzerinden ilerlersek eğer ağlamanın bile törensiz, izleyici aramayan bir biçimde olduğunu söyleyebilirim. yani, kimsenin görmediği bir ormanda, sessizce akan gözyaşı yahut içsel olarak yutulmuş bir ağlayamama hâli hatta zaman zaman apatheia. ama yine de şunu söylemek gerekir, terk edilme çoğu kez somut değildir; varoluşun kendisi tarafından terk edilmiştir şair. aşk, sbarbaro’da hep yetersizlikle birlikte anılır: sevilmemek kadar, sevememek de derin bir acıdır. burada ayrılıyoruz kendisiyle tam olarak. yine de gevezelik bir kenara, bu durağanlık hâli, salt bir yıkım portresidir özünde ve tam da bu sebeple sbarbaro’nun en çok tekrarladığı metafor aynadır ancak bu ayna kendisini değil yalnızca dış dünyayı yansıtan, arkasındaki sır kazınmış, içi boşalmış cam bir yüzeyden ibarettir. ayna imgesi bir açıdan öznenin kendilik algısının dağıldığını da gösterir. özne kendi yansımasında hiçliği bulduğundan ötürü lacancı* anlamda ayna evresi burada tersine çevrilmiş olarak okunabilir.


sbarbaro'nun harabe mekanları da önem arz ediyor ve sık sık yer buluyor kendine. tam olarak ev değil, liman, genelev, bar ve cadde şiirinin kalbinin attığı yer zira bu yerler yalnızca bir fiziksel fon değil varlığın çözülüşüne tanıklık eden yapılar olarak konumlanıyor. lettera dall’osteria şiiri buna şık bir örnek teşkil edecektir. çünkü bu şiirde de olduğu gibi insanlar değil, bozunmuş mekanlar ve eşyalar sbarbaro'yu hayatta tutacaktır. aşk, cinsellik, varlık, hepsi mekanize edilmiş ve yabancılaşmış olduğundan taş ve çamurda yankı bulur. kadınlar değil, pencereler; sevgililer değil, ıslak kaldırımlar içindeki sönümlenmiş güdünün rehberi olarak işlev görür böylece. iç monolog formunda, ellipsis ritim öğelerine sahip olduğundan daha da doğal bir form yakalar bu estetik.

biraz da montale’nin deyimiyle renksiz kâğıtlardan katladığı tekneleri kanalizasyona bırakan bir çocuğun anlatısıdır pianissimo çünkü içindeki şiirlerde ne zafer ne coşku karşılar bizi. sadece hafif bir sarsıntı, kendi bedenine uzak düşme hâli, karanlıkta bırakılmış bir bakış, gecede hafifçe açılan bir pencere…

“e, venuta la sera, nel mio letto / mi stendo lungo come in una bara.”
* taci, anima mia sono questi i giorni p.33


talora nell’arsura cittadina
un canto di cicala mi sorprende.
e subito mi colma la visione
di campagne prostrate nella luce;
e stupisco che ancora al mondo sian
alberi ed acque,
tutte le cose ingenue della terra
che bastavano un giorno a consolarmi…

con questo stupor sciocco l’ubriaco
riceve in viso l’aria della notte.

ma poi che sento l’anima aderire
ad ogni pietra della città sorda
com’albero con tutte le radici,
sorrido a me smarritamente e come
in uno sforzo d’ali e gomiti alzo… p.53
devamını gör...

the happy hypocrite

ingiliz yazar maximilian beerbohm'un dilinden; masum ve güzel bir kadına aşık olarak onun kalbini kazanmak için sahte bir maskenin ardına saklanan pek zalim bir adamın öyküsü."ey, lucifer! özgür kıl beni hiç değilse bir defa, gezdirebilmek için parmaklarımı esmeralda'nın saçlarında."* yapısı itibariyle pek benzemiyor olsa dahi biraz da ironik bir zalimlik ile bana notre dame de paris'nin quasimodo'sunu anımsatıyor. her gözüm çarptığında kalbimi ağırlaştırdığı için tanımı yazıp sonra yakacağım sanıyorum bendeki baskısını ama ondan önce en azından mutlu biten bu tuhaf hikayeye bir göz atmak istedim. yazılar hafızanın kelepçeleridir neticede.

the happy hypocrite, lady windermere's fan'ın da benzer bir eksende ilerlediği viktoryen ahlakı merkeze yerleştirirken sahicilikle ironik bir çatışma arasında bir gerilim hattı kuruyor ve max beerbohm bunu öyle ustaca yapıyor ki alegorik bir kısa hikayeden ziyade sahiden bir tür ahlaki peri masalı okuyoruz aslında zira gerçek hayat bu denli umut verici değildir çoğu zaman. temelde; görünüş ve öz, maske ve yüz, günahkâr geçmiş ile arzu edilen saf gelecek arasında kurulan ince bir paralellik ile örülmüş bir hikaye.

ana karakterimiz lord george hell, ismiyle müsemmâ -belirtilemeyecek kadar açık bir ironi- sefahat ve umursamazlık içinde yaşayan; toplumun en yoz ve çürük yanlarından beslenen bir figür olarak resmediliyor. george, bir rastlantı sebebiyle -kadının yer aldığı gösteriye gittiğinde- jenny mere isimli, masum bir genç kıza âşık olmasıyla birlikte bir dönüşüm arzusu içine giriyor ve bütün hikaye bu anlatının üstüne kuruluyor zira jenny, george'un aşkını, 'yalnızca bir azizin yüzüne sahip olan bir adamı sevebileceği' gerekçesi ile reddediyor. bu sebeple george'da bu arzunun ilk ifadesi fiziksel bir maske olarak ortaya çıkıyor. bütün gece aylak aylak şehirde gezinip jenny'i düşünüyor ve sonunda maske ustası olan bay aeneas’ın dükkânına girerek 'bir azizin yüzünü' yapıp yapamayacağını soruyor. jenny’nin ifadesiyle "kutsal gibi görünen adam" olmak onun için, artık sadece arzunun değil, aşkın, iyiliğin ve dönüşümün kapısı hâline geliyor hikayenin bu aşamasında.

hikâyenin temel gerilimi de bu maskenin ortaya çıkışı sonrası şu soruda düğümleniyor: george gerçekten değişmiş midir yoksa yalnızca hem kendini hem jenny'i kandırmak için mi bir maskeye bürünmüştür? bu soru, oscar wilde’ın dorian gray’in portresi ile birebir etkileşime de girer. dorian, görünüşte gençliğini ve güzelliğini muhafaza ederken portresinde günahı ve çürümesi birikmektedir. george ise bunun tersidir aslında zira artık takındığı yeni suret mutlak bir iyilik taşır ancak geçmişi onu kovalamaya devam edecektir. her iki metin de viktoryen ikiyüzlülüğün alegorisidir ki biri estetik imgede çürümeyi gösterirken diğeri ahlaki -aynı zamanda fiziksel- bir maskenin ardındaki yüzün nihayet bizzat maskeye dönüşmesini işlediği için karşı karşıya konumlandırıldıkları olur. hikayenin en çarpıcı noktası da budur aslında zira the happy hypocrite’in finalinde maskenin altındaki yüz sahiden o maskeye benzemiştir. yani, gerçek yüz zamanla içselleştirilmiş, george kötülüklerinden arındıkça o maskenin biçimini almıştır. psikolojik açıdan bakarsak, sahte azizlik bile sanıyorum ısrarlı bir yaşam tarzı hâline gelirse, içselleştirilebilir durumdadır. bu noktada beerbohm’un metni, wilde’ın nihilizmine karşı bir düşünsel ütopya olarak okunabilir. dorian’ın sureti hiç değişmezken içi çürür; george’un çürümüş yüzü ise görünüşten ödünç alınan iyilikle safiyaneleşir ancak bu elbette yalnızca bir masaldır zira george her halükarda sahtekar bir adamdır ve bir maske takınarak çalmıştır jenny'nin kalbini. yani gerçekte la gambogi maskeyi elleriyle yırtıp attığında altında bir büyü değil çirkin gerçeklik kalacaktır.

yine de, öykü esasen batı edebiyatındaki riyakar figürünün en ironik biçimlerinden biri olarak everyman gibi ortaçağ ahlâk oyunlarının mirasını taşısa da, george hell’in başkalaşımını -ki maskeyi taktıktan sonra george heaven olacaktır- yalnızca tanrısal bir takdirin değil romantik aşkın dönüştürücü kudretiyle işleniyor. bu perspektiften bakıldığında da yalnızca viktoryen toplumun yapay ikiyüzlülüğüne değil bizzat bireyin kendi içine yaptığı yolculuğa dair ironik bir parabol de sunuyor ve bunu yaparken masalların didaktik yapısını ironiyle söküp yeniden biçim veriyor. yüz ve maske, gerçeklik ve performans, günah ve kefaret, samimiyet ve yapaylık gibi modern ahlaki ve estetik tartışmaları bir kenara, incelikli ama keskin bir öykü olduğunu söylemem gerekir. wilde ile başladık, onunla bitirelim o hâlde; dorian gray’deki o güzel portre nasıl içte birikmiş olanı dışa yansıtan lanetli bir ayna ise the happy hypocrite’deki maske de arınmayı temsil eden ters bir aynadır ve beerbohm, wilde'ın nihilistik umutsuzluğu karşısında; taklit, sonunda hakikate dönüşebilir umuduyla bir tür melankolik umut anı yaratmaya çalışır ancak gerçek hayat ne yazık ki böyle değildir. insan hayatına dönüp bir defa bakmak anlamaya mutlaka yetecektir. belki bakhtin’in karnavalesk'i üzerine de bu metin için bir okuma yapılabilirdi ama sanırım onun için fazla halsizim. keyifli okumalar. tanımın sonuna da belle şarkısını bırakmak istedim bir alıntıdan ziyade.

devamını gör...

palimpsestes: la litterature au second degre

fransız edebiyat kuramcısı gérard genette tarafından yazılmış olan, metinlerarasılığın poetikası. el castillo del espectro tanımımda ochoa'nın gotik romantizmin var olan architextural unsurlar üzerindeki etkisinden kısaca söz etmiştim, şimdi detayları yazar üzerinden değil ancak genette'in kuramını açarak anlatmakta fayda var. palimpsestes -bundan sonra bu şekilde kısaltma niyetindeyim- aslında az önce belirttiğim gibi yalnızca metinlerarasılığın yapısal poetikasını kurmakla kalmıyor ek olarak modern edebi eleştirideki ikincil metin kavramını da sistematik bir biçimde felsefi, biçembilimsel/stylistics ve tarihsel düzeyde yeniden çerçevelendiriyor. genette'in burada amaçladığı şey -kendi ifadesi ile- edebi metinlerin birbirlerine eklemlenişinin yalnızca referans düzeyinde değil, yapısal dönüşüm ve türsel ilişkiler üzerinden tanımlamak esasen. -elbette bunu başka edebiyat kuramcılarının metinleri arasında da didik didik edebiliriz ancak genette’in özgünlüğü metinlerarası ilişkileri yapısal, taksonomik ve türsel düzeyde bir mantıksal çerçeveye oturtabilmesi- bu çerçevede ise birazdan detaylarını açacağım üzere ortaya koyduğu ana kavram, transtextualité yani metinler-ötesilik olarak adlandırılabilir genette tarafından beş farklı kategori altında sınıflandırılan metinlerarası ilişkileri -genette'in kendi örnekleri ile beraber ben de ufak tefek referanslar vereceğim daha sonra- biraz açalım önce.

intertextualité -türk literatürüne nasıl geçtiğini ne yazık ki bilmiyorum- yani kabaca bir çeviriyle metinlerarasılık, bir metnin içinde doğrudan başka bir metnin parçasının yer almasıdır ve bu alııntı, taklit ya da atıf biçiminde olabilir. esasen ıntertextualité’nin kurucu kavramlaştırması genette tarafından değil sèméiôtikè* çalışması ile birlikte julia kristeva'nın ürünüdür zira terimi ilk defa ortaya koymuş olan kendisidir. elbette genette'in yorumu anlam ayrılıklarına da sebebiyet veriyor. çok uzatmadan biraz detaylandırmak gerekirse: kristeva'ya göre her metin özünde mozaik yapıdadır, yani tarihsel ve toplumsal söylevlerden oluşmuştur ve bir metin yalnızca diğer metinlerin alıntılarından ibaret olacaktır. kolektif hikaye anlatıcılığının temeli diyebiliriz basitçe. bu sebeple de hiçbir zaman özerk olması mümkün değildir. genette ise kristeva’nın intertextualité kavramını fazla geniş ve belirsiz bulduğu için palimpsestes'de sosyal söylem katmanlarını kapsayan çok boyutlu intertext kavrayışını daraltır. yani yalnızca doğrudan metin-içi karşılıklarla -atıf, alıntı vb.-  sınırlar. michael riffaterre'de intertextualité’nin biraz daha semiotik bir yorumunu okuruz. la production du texte ve sémiotique de la poésie bunun için iyi bir okuma sağlayabilir sanıyorum ilgilisi için. riffaterre, intertextualité’yi bir tür semantik algı biçimi olarak tanımlıyor sémiotique de la poésie'de: yani, okur, metinde başka metinlerin izlerini fark ederek edebi anlamı oluşturuyor aslında ancak genette, benim de katıldığım biçimde riffaterre’nin görüşünü biraz indirgemeci bulduğundan bu gibi sembolizmlerin yalnızca mikro yapılarla ilgili olduğunu savunur ve palimpsestes'de zaten yapı, tür, söylem düzeyleriyle ilintili aktarımlarda bulunuyor. bunu fazla uzun tuttum, o sebeple diğerlerinde bu kadar katmanlı bir ayrım yapma niyetinde değilim. ikinci kategori, paratextualité ise metne eşlik eden ancak doğrudan metin olmayan unsurları ele alıyor ki başlıklar, önsözler, dipnotlar, epigraflaryayıncı bandı, kapak vs. diye özetleyebiliriz. zaten bu alan, philippe lejeune’ün otokurmacada türsel sözleşme kuramıyla da yakından ilişkili. métatextualité yani yorumlayan metin ile yorumlanan metin arasındaki ilişki için ise edebi eleştiri en yaygın örnek kabul edilebilir. örneğin hegel’in ruhun fenomenolojisi’nde rameau’nun yeğenine atıf yapılması güzel bir emsaldir. dördüncü yani detaylara girmeden ele alacağım son kategori ise architextualité.  architextualité, metnin ait olduğu türle -roman, şiir, tragedya gibi gibi- olan sessiz ya da dolaylı ilişkisinin ifadesi. bu ilişki çoğu zaman paratext düzeyinde ima edilebilir ancak bazen tamamen örtük kalabilme ihtimali de mevcut. ve alt türleri ile birlikte detaylıca inceleyeceğimi hypertextualité, son durağımız. bir metnin -hypertexte- daha önce yazılmış bir metne -hypotexte- dayalı olarak yeniden kurulması yahut kurgulanması diyebiliriz. bu yeniden kurulum ya doğrudan bir transformasyon -örneğin ulysses- ya da dolaylı bir imitasyon -aenēĭs gibi- biçiminde olabilir. hypertextualité tür açısından biraz karmaşıklığa sebep oluyor işin doğrusu zira genette'e göre hipertext öncül metinden dönüşüme uğrayarak -bu bazen biçemsel bazen yapısal olabilir ve fark etmeyecektir- ortaya çıktığından bu dönüşümlerbelirli hatlarla sınırlandırılmak zorundadır. genette de bunu dört alt başlıkla yapar. hypertexte allographe başka bir yazarın metninden açıkça türetilmiş metinleri ifade eder ki chapelain décoiffé** ve doctor faustus buna iyi birer örnek olaracaktır. hypertexte autographe à hypotexte autonome ise aynı yazarın daha önceki bir versiyonda yaptığı dönüşümleri ifade eder ki tentation de saint antoine’ın ikinci versiyonu güzel bir emsal teşkil edecektir. hypertexte autographe à hypotexte ad hoc, hypotexte metnin yalnızca hipertexte’te var olması -la disparition gibi deneysel çalışmalar- ve hypertexte à hypotexte implicite ise ön-metnin hiçbir zaman yazılmamış olduğu ama okuyucunun un mot pour un autre'de olduğu gibi bunu varsayarak tanımladığı metinleri tanımlar. hypertextualité aynı zamanda hem bir metin içeriği hem de bir tür olarak işlev gördüğü için genette bunu transgénérique yani türler-ötesi bir yapı olarak tarif de ediyor zaman zaman.

okur üzerinden anlam üretmek pekala bu kuramı biraz yıpratmaya açık ki barthes’in, tarihini yanlış hatırlamıyorsam eğer 1967 tarihli la mort de l’auteur başlıklı manifestosu -ki dante ve ilahi komedya üzerine daha önce bu 'yazarın ölümü' manifestosunu irdelemiştim sanıyorum, tanımlarda vardır- metnin sonsuz yorumlanabilirliğini savanarak anlamı üretenin okur olduğu savunusundadır ve yazarın niyetini yok hükmünde adleder. - daha sonra yayımladığı le plaisir du texte gibi metinlerde metnin iç yapısından ziyade okurun haz mekanizmaları ve okuma eylemini ön plana koymuşluğu vardır zaten kendisinin- genette doğal olarak bu okur-merkezli yaklaşımı metnin hypertextual olup olmadığı, okuyucunun yorumuna bırakılamaz zira bu, yazınsal bir sözleşmeyle -indice contractuel- belirlenmelidir diyerek eleştiriyor palimpsestes’te. hypertextualité üzerinden bir harold bloom tartışması daha verip sonra konuyu toparlayacağım. bloom biraz daha şiirsel yaratının kaçınılmaz olarak geçmiş şiirlerle yüzleşme ve mücadele biçimi olduğunu savunduğu the anxiety of influence'da -ki burada özellikle romantik şairlerin kendi öncelleriyle giriştiği bilinçaltı çatışmayı inceliyor- etkilenme teorisi biraz da palimpsestes’teki intertextualité -yanlış konumlandırmaya açıktır- yerine hypertextualite ile daha yakından ilişkili durumdadır. ancak bloom’un o yazınsal baba-oğul savaşı gibi psikanalitik metaforları genette’in okumasına göre fazlasıyla öznel ve belirsiz kaçacaktır mutlaka. mikhail bakhtin ve karşılıklı metinsellik iyi güzel hoş ama artık o kadarını da kendiniz okuyup bulun, içim şişti. devam edersem atwood, coetzee, nabokov, danielewski diye uzayıp gidecek liste ve ben sıkılgan bir insanım. bir konu üzerinde duramam bu kadar. son olarak parodi kavramını biraz açıp tanımı burada noktalayacağım. o kadar ilgilisi varsa rica ediyorum edebiyat alanında yapsın ihtisasını, benim bu alanda diplomam falan yok...*


parodi demiştik, evet. şöyle ki; biraz semantik olduğu kuşkusuz -ki tarihsel bağlamdan koparılmış sayılmaz- ama parodi kavramını da genette özelinde açmakta fayda var. parodie stricte -metnin içerik ve üslubunun hafifçe dönüştürülerek alaya alınması- gibi aşina olduğumuz parodi biçimlerinin yanısıra, pastiche héroï-comique gibi ciddi bir üslup ile oldukça basit bir konunun ele alınmasını ifade eden -kurbağaların savaşını anlatan batrachomyomachie iyi bir örnek- ya da travestissement burlesque gibi oldukça ciddi bir içeriğin vulgarize edilerek anlatılmasıyla ortaya çıkan -örneğin virgile travesti- parodi biçimleri de mevcut. bu ayrım biraz da modern edebiyat eleştirisinde, parodie = ironi/satir ve pastiche = stilistik oyun ikiliğini oluşturuyor.

daha katmanlı ve detaylı yazılabilir elbette zira tuğla gibi bir kitap fakat yoruldum açıkçası. elminster the wise, keyifli okumalar diler.


"l’électre de giraudoux (1937) présente un cas de valorisation secondaire (j’appellerai ainsi toute promotion d’un personnage jusque-là maintenu au second plan) fort net, et qui me semble en définir le mouvement essentiel : c’est la réhabilitation d’égisthe, personnage ci-devant fort déprécié, ou négligé. ıl est ici, depuis le meurtre d’agamemnon et en tant que cousin du roi défunt, le régent et le vrai responsable du pouvoir à argos, menacée par une invasion corinthienne. ıl veut épouser clytemnestre pour devenir officiellement roi et sauver la cité. cette promotion, évidemment inspirée du créon de sophocle, fait..." s.540

"je n’entreprendrai pas de commenter ici ce travail de mallarméisation ; c’est l’affaire des généticiens, qui n’y ont déjà pas manqué ; ni de théoriser sur la fonction paratextuelle de l’avant-texte, ou auto-hypotexte : ce sera peut-être l’objet d’une autre enquête. je voulais seulement faire apparaître, sur ce nouvel exemple, un fait si évident qu’il passe généralement inaperçu : toute transtylisation qui ne se laisse ramener ni à une pure réduction ni à une pure augmentation — et c’est évidemment et éminemment le cas lorsque l’on s’astreint, comme godchot corrigeant valéry ou mallarmé corrigeant mallarmé, à conserver le mètre et donc la quantité syllabique — procède inévitablement par substitution, c’est-à-dire, selon la formule liégeoise, suppression + addition. ıl urge décidément d’aborder la translongation, ou transformation quantitative." s.360


"si distinctes soient-elles dans leur principe, l’excision et la concision ont toutefois ceci de commun qu’elles travaillent directement sur leur hypotexte pour lui imposer un procès de réduction dont il reste la trame et le support constant : et même la concision la plus émancipée ne peut produire en fait de texte qu’une nouvelle rédaction, ou version, du texte original. ıl n’en va plus de même dans une troisième forme de réduction, qui ne s’appuie plus sur le texte à réduire que de manière indirecte, médiatisée par une opération mentale absente des deux autres, et qui est une sorte de synthèse autonome et à distance opérée pour ainsi dire de mémoire sur l’ensemble du texte à réduire, dont il faut ici, à la limite, oublier chaque détail -et donc chaque phrase-pour n’en conserver à l’esprit que la signification ou le mouvement d’ensemble, qui reste le seul objet du texte réduit:

réduction, cette fois, par condensation, dont le produit est ce que le langage courant nomme justement condensé, abrégé, résumé, sommaire, ou, plus récemment et dans l’usage scolaire, contraction de texte. s.386

devamını gör...

normal sözlük yazarlarının ses tonları

sarhoş saçmalası, yakın zamanda bu entry kendi kendini imha ederek uzay boşluğuna uğurlanacaktır muhtemelen.
voca.ro/159lxTSyZtE9
devamını gör...

politische nachklange

politische nachklänge... ben biliyordum, discours sur l'utilite des lettres'dan sonra buraya düşeceğimi.* fransız avukatların ve alman romantiklerin ağlaklıklarına kucak açmak gibi berbat bir huy edindim ama çözeceğim... sanırım.** johann paul friedrich richter'in ölümünden yedi yıl sonra 1832 yılında yayımlanmış olan, edebi ve siyasi denemenin neredeyse iç içe geçtiği politik söylevler bütünü. fazlası ile melankolik bir tonda yazıldığı kanaatindeyim ki bunu da dönemin siyasal krizlerine -spesifik olarak bizzat kendisi görmese dahi 1830 temmuz devrimi sonrası kıta avrupa’sında yükselen liberalizme ve almanya’daki politik parçalanmaya dair iyi bir öngörü sunduğunu söylemek gerekir- bağlanabilir sanıyorum ancak elbette richter'in içinde yer aldığı ekolün etkisi de azımsanamaz. richter, bir açıdan hem ahlaki hem duygusal ve elbette tarihsel bir bakışla müdahil oluyor geleceğe. bunu biraz açmak gerekir ancak öncesinde belki temmuz devrimine de göz kırpmak lazım zira çatırdamalardan önce ayak seslerini işitmiş vaziyette richter. çok derinleştirmeyeceğim zira yeri burası değil. temmuz devrimi daha çok siyasal otoritenin ilahi hak doktrininden koparılarak halk egemenliği zeminine çekildiği simgesel bir müdahale denilebilir. x. charles’ın monarşik despotizmine -basın sansürü, tanıdık geldi, dimi- karşı başlayan halk mücadelesi yalnızca bir rejim dönüşümü değil aynı zamanda burjuva liberalizminin siyasal olarak özneleşmesi, edilgenden etken konuma geçmesi olarak okunabilir ki son cümlemden tam emin değilim. belki sonra edit geçebilirim buraya. konuya dönecek olursak; elbette bu devrim, almanya’da bir yankılanmadan ziyade içsel bir çatallanma, yani siyasi kırılma da üretti. bir yanda devrimci hareketi içselleştirmeye çalışan genç idealistler varken duvarın öte yanında metternichçi restorasyonun kurumsal katılığı yer alıyordu. böylece alman entelijensiyası arasında özgürlük fikri ile düzenin içkin ağırlığı arasında çözülmeyen bir gerilim hattı peydah oldu. bu metni bu sürecin kaçınılmaz sonucu değil de iyi bir öngörü olarak görmek gerekiyor. elbette 1789 ve 1793'de fransa'da cereyan eden siyasi olayların belleği, bu derlemelerin yazılma sebebi, temmuz devrimi ise yayımlanma.

çok gevezelik ettim. kitap ne yazık ki edebi yoğunluğu yüksek hatta yer yer lirizme dahi kayan bir eser ama mizah yazıları kaleme alan richter'in kalemini küçümsememek de gerekiyor zira çarpıcı bir şekilde sivri bir dil de içeriyor. avrupa'da çatırdamanın seslerinin duyulduğu bu süreçte halkların özgürlük ve adalet arayışının yalnızca devrimci patlamalarla değil bireysel bilinçteki etik uyanışla mümkün olabileceği fikri siyasi bir zeminde değil daha çok richter'in entelektüel evreninde ahlaki siyasi bir ütopya inşası ne yazık ki. yine de tamamen pembe düş olarak değerlendirmek de akılcı değil zira halkların ruhunu ve tarihsel belleğini görece voltaireci ilerleme anlayışının seküler iyimserliğiyle değil aksine -en azından benim görüşüme göre- schillerci bir patosla; zamanın, esrik ve devingen ama çoğu zaman çürümüş ve adaletsiz yapılarla çevrelenmiş bütünüyle ele alıyor, richter. bu yönüyle de  metin, liberalizmin rasyonel pragmatizmine karşı bir tür etik romantik tepki barındırıyor esasında. belki biraz üstüne düşsek rousseau’nun halk egemenliği anlayışı ve goethe'nin kişisel bütünlük ideali arasında bir köprü dahi kurabiliriz sanıyorum. bununla birlikte metnin zayıf noktalarından biri, dönemin siyasal gerçekliğine fazlasıyla ahlaki açıdan yaklaşması ve toplumsal dinamikleri yeterince analiz edememesi bana kalırsa. yani özünde, politische nachklänge, hegel’in devrim felsefesiyle ya da saint-simon’un erken sosyalist tahayyülüyle karşılaştırıldığında daha bireyci daha romantik kaçıyor. kant sonrası ahlaki sorumluluk ile postnapolyonik dönemin politik kırılganlığı arasında bir yerde hizalanıyor olsa dahi modernliğe duyulan salt hayranlıkla beraber korkuyu da içinde taşıyor ve özgürlük arzusunu siyasi devrimle değil daha çok ruhsal bir devinimle telafi etmeye çalışıyor. buna rağmen duygusal yoğunluğu, tarihsel farkındalığı ve siyasi arayışıyla bir arkadaştan gelen bir mektup gibi okuması keyifli bir metin. spesifik olarak monarşi ve özgürlük hakkında yazdığı birkaç pasajı alıntı olarak bırakma niyetindeyim. sonrasında tanımı sonlandıracağım. elminster the wise, keyifli okumalar diler.

"die thaten des gemeinen werden leicht vergessen; die des fürsten nie. wozu soll denn ein fürst mächtig seyn, als zum besten?

was weckt und stärkt in monarchien jenen gemeingeist, welcher gleichsam einen aller-seelen-leib bildet und eigne und fremde kräfte zu allen opfern zusammenschmelzt? wenn man von der einen seite mit freudiger erhebung sieht, wie kräftig schon ein beschränkter gemeingeist sich in körperschaften, ınnungen, ständen, mit selbstopferung, mit achtung für ıdee und mit menschenwürde offenbaret: so nimmt man auf der andern seite desto schmerzlicher wahr, daß nicht nur diese kleinen staaten dem einschmelzen in den großen strengflüssig widerstehen, sondern daß auch die einzelbürger, theilnahmlos getrennt, als einsame bohrwürmer im felsen des staats leben, lieber alles aufopfernd, als sich; und fürchterlich sondert in dem seltenen staatskörper sich glied von glied, nerv von nerv..." p.65

"wie könntet ihr eine freiheit verbieten, deren dahingebung (im gegensatz anderer güter) nur schwäche verriete, wie die verteidigung nur kraft! denn wahrheit, sittlichkeit und kunst werden sogar vor dem schicksal behauptet und angebetet, und der mensch sagt: „was auch übles daraus entspringe, ist nicht meine, sondern des universums schuld!“ — könnt ihr denn mächtiger fordern, als ein gott und die welt?" p.79
devamını gör...

los astros del abismo

lo inefable gibi bir şiir ile kalbimi fethetmiş olan derleme. zira dizeleri evrensel bir kalp ağrısından sızar özünde. koparmak için çekiştirip durduğu teller aynı enstrümana aittir ancak yine de hiçbir acı da mutluluk gibi bir başkasınınkine benzemeyecektir. "bir kuş ki bir tanrı gibi şarkı söyler ve sürükler tüylerinde sefaleti..."* delmira agustini'yi kendi dizeleri ile tanımlamak gerekseydi, yalnızca şairliği ile değil yaşamıyla benim nazarımda kuşkusuz bu dizelerle örtüşürdü. erotik mistisizm, aşkın yitişi ile gerçekleşen ruhun ölümü ve kozmik melankolinin feminen bir estetikle ne denli 'korkunç güzel' oluşunun mirası adledebiliriz los astros del abismo'yu. bildiğim kadarıyla çevirisi olmamakla beraber metin aralarında sevdiğim şiirlerin bazılarının çevirisini de not düşeceğim. hâlihazırda lo inefable şiirinin bahsini açmışken onunla başlayıp sonra biraz agustini'nin edebi portresini irdeleyelim.

"ölüyorum, ne nadide bir biçimde…
ne yaşam soldurdu beni,
ne ölümün kendisi, ne de aşk;
sanki sessiz bir düşünceyle ölüyorum, açık bir yara gibi…
hiç hissettiniz mi, o tuhaf sızıyı?

bütün varoluşa kök salmış o görkemli düşüncenin,
ruhu ve bedeni yiyip bitiren,
fakat çiçek bile açamadan solan o düşüncenin?
hiç taşıdınız mı, taşıdınız mı içinizde uykuda bir yıldızı,
parlamadan yakıp kavuran ve dağıttığı küllerin.

işte budur şehadetin zirvesi... sonsuza dek taşımak,
yırtıcı ve kurak, o trajik tohumu;
bağrınıza saplanmış vahşi bir diş misali...

lâkin bir gün o tohumu, bir çiçekle söküp çıkarabilmek,
mukaddes, dokunulmaz bir çiçekte açarken…
ah! daha büyük ne olabilir ki,
tanrı’nın başını tutmaktan avuçlarının içinde!"*  p.21


bakalım önce şarap mı bitecek, karaciğerim mi iflas edecek yoksa agustini mi bırakacak yakamı...* şiirin incelemesini belki kendi başlığında belki burada yapabilirim ancak buna yazarken karar vereceğim. los astros del abismo'ya geri dönecek olursak şayet; delmira agustini’nin ölümünden on yıl sonra yayımlanan -posthumous- derleme -ki sanıyorum los cálices vacíos ile birlikte el rosario de eros'un halefi olduğundan mütevellit, xx. yüzyılın ilk çeyreğine tekabül etmekte- delmira'nın hem lirik evreninin doruk noktasını hem de içsel çatışmalarının en yoğun ve dolaylı olduğu şiirlerini içeriyor. yaşamında yayımlayamadığı metinlerle birlikte onun erken yaşta geliştirdiği şiirsel sezgisel gücün ve metafiziksel sorgulama yetisinin nihai bir vitrini demek abartılı bir ifade olmayacaktır. bu açıdan visión de otoño şiiri özel olarak irdelemeye değerdir aslında. "tüberküloz hayalleri süzüldü… gri gözleri iki büyülü işaretti…
hayaletimsi parkta silueti gezinip durdu… tüm bedeni kuru bir yaprağın titreyişiyle titriyordu!"
* gün üzerinden kurduğu liminal alan, ölüm vizyonunu erotize ederek gotiğin içinde eritmesi ve estetik ölüm yaratısı katmanlı ve can yakacak kadar gerçektir.

bu temanın derinleşeceğini, eser la alborada başlığı altında toplanan çocukluk şiirleriyle açılması ile anlamayız aslında ancak ardından gelen bölümler agustini'nin erotik duyumsallıkla felsefi derinliği harmanlayan özgün üslubunun somut örnekleriyle bezenir. agustini'nin poetikasında varlık ve yokluk ikiliği yalnızca ontolojik* değil aynı zamanda erotik bir düzlemde de işler. lo ınefable adlı şiirinde geçen ifadeler yalnızca entelektüel bir acıyı değil aynı zamanda sezgisel olarak dile dökülemeyen, maddi olmayan bir eros’un içinde çözülmeyle örülmüştür agustini tarafından. burada duyumsadığı ölüm literal ya da biyolojik değil metafiziksel bir tükenmişliğin temsili; varlığın aşkın olanla temas etme arzusunun doğurduğu imkânsızlıktır. nietzscheci anlamda dionizyak çatışma olarak adledebiliriz sanıyorum. hayatın taşkın enerjisi ile onu kavrama çabasının sınırları arasındaki gerilim şiddetle yükselir ve bir sonuca ulaşamaz zira. bunu gözden kaçırmak kolay olacaktır zira agustini’nin şiirlerinde mistik tefekkür geleneksel katolik aşkınlıktan çok yeryüzü merkezli bir kutsallık deneyimine dayanıyor. ki yine, “¡vida!” şiirinde dünya aşkın bir mekân değil bizzat tanrısal bir kucak olarak sembolize edilmiştir.


yani hayat, erotik bir arzu nesnesi değil, bir tür panteist tanrının tecessümüdür. bütün evren, yıldızlar, denizler, bilinmeyen dünyalar bir ilahi tanıklıktır. agustini’nin feminen duyarlılığı burada teofani ile tenin birleştiği çok eşsiz bir simya yaratıyor ancak gözden kaçırmamak gerekir ki agustini’nin imgeleri simgesel işlevlerinin ötesine de geçmeye açıktır zira sembolizm kolayca bilişsel araç haline gelebilir. las alas keza güzel bir örnektir. burada yalnızca soyut bir özgürlük metaforu değil bilincin şiirsel kapasitesine işaret eden çok aşamalı dizeler mevcut. kanatlar burada hem bir epistemolojik araç işlevi görüyor hem de bireysel ruhun dönüşüm potansiyelini temsil ediyor. şairin düşüşü de bir nevi gnostik bir deneyimdir çünkü. ilahi olanla temas ettikten sonra duyumsal dünyaya geri dönmenin acı verici zorunluluğu içten bir ızdırap verecektir. bunu feminen estetik ile oldukça incelikli harmanlaması sebebiyle şiirlerinde mistik bir açık da oluşuyor aslında. hipnotize edici oluşu bundan olsa gerek. agustini’nin poetik evreni yalnızca duyguların değil feminen varoluşun şiirleştirildiği bir alan. yüce mi musa triste! kadınsı öznelliğin, patriyarkal söylem altında dışavurulamayan bir varoluş krizini açığa vurduğu pek çok şiir mevcut derlemenin içinde. artık ilham verici olan değil kendisi bir travmanın bedeni haline gelmiş boş gözleriyle dünya üzerinde yalnızca geçici bir ışık olarak dolaşan bir hayalet imgesi güçlüdür burada. bu noktada agustini’nin poetikası, julia kristeva’nın* chorasına da yaklaşır çünkü söz öncesi bir acının, şiir diliyle yapılandırılmaya çalışılması olarak okunabilir.

la alborada'nın poetik ontogenezine de göz atmak gerekecektir. bu bölüm daha önce de belirttiğim gibi, delmira’nın on-on beş yaşları arasında yazdığı erken dönem şiirlerden oluşuyor ve poetik gelişiminin psikodinamik izini sürmeyi kolaylaştırması açısından konulduğu taraftarıyım. yine de hakkını teslim etmek gerekir zira bu şiirler, dilsel sadelik içinde bile çok katmanlı. örneğin la violeta görünürde alçakgönüllü bir çiçeği överken altta bir değer hiyerarşisi inşa ediyor ki violeta, diğer tüm çiçeklerden daha az gösterişli olsa da ideale daha yakınsaktır. bunu agustini’nin sezgisel etik-estetik sentezinin erken örneklerinden biri olarak okuyabiliriz. güzellik salt görünüşte değil, mahremde ve görünmeyende aranmalıdır düşüncesi gerçekten çok yüzeysel görünen ancak indikçe zemine doğru açılan yeni katmanlara sahip biçimde aktarılıyor.

ölüm ve aşk teması da oldukça baskın. diğer derlemelerin özünü de oluşturan temel bir yapı taşı bu. agustini’de erotik bir dorukla örtüşen; aşkın bedensel bir kırılma değil bir varoluşsal işgal olduğunu işleyen şiirler neredeyse geçiş işlevi görüyor kozmik temaya. burada pervasızca kapıdan giren aşk aynı zamanda benliğin sınırlarını ortadan kaldırıyor ve la copa del amor'da yer aldığı gibi bu deneyimi kutsal şarapla özdeşleştirerek eros’un litürjik bir forma dönüşmesini sağladığı da oluyor zaman zaman. georges bataille’ın ateşli teofani kavramıyla örtüşebilir belki bir nebze.

bu çok boyutlu feminen epifani -ontolojik patos da demek mümkündür- sadece bir şiir kitabı değil, içkin metafiziğin, erotik deneyimin ve sezgisel bilginin şiirsel olarak vücuda geldiği bir lirik kozmos olarak ele alınabilecek kadar derin ancak ayık bir bilinç ile ne okunması ne de ele alınması gerektiği kanaatindeyim. yaşadığı zamanın edebi ve ahlaki sınırlarını zorlayarak kadınsı dilin ve duygunun nasıl yüksek bir metafizik dile dönüştürülebileceğini göstermesi açısından da oldukça kıymetli olduğunu söylemek gerekir. ispanyol şiir geleneğinde ve dahi latin amerika modernizminin kadın temsili tarihinde bir başyapıt olarak ele alınması gerektiğini de belirterek birkaç şiir ile sonlandırayım tanımı.



la duda

vino: dos alas sombrías
vibraron sobre mi frente,
sentí una mano inclemente
oprimir las sienes mías.

sentí dos abejas frías
clavarse en mi boca ardiente;
sentí el mirar persistente
de dos órbitas vacías.

llegó esa mirada ansiosa
a mi corazón deshecho,
huyó de mí presurosa
para no volver, la calma,
y allá en el fondo del pecho
sentí morirse mi alma! p.120

vısıón de otoño

fue una tarde de plata. largas ráfagas frías
arrastraban chirriando las hojas amarillas.

pasó… pasó y flotaron sensaciones de tisis…
dos signos cabalísticos eran sus ojos grises…

por el parque espectral divagó su silueta…
¡temblaba en toda ella un temblor de hoja seca!...

el cierzo, que va en ondas, con sus alas de acero,
la azotaba violento, le agolpaba el cabello.

bajo los viejos árboles descarnados, grisientos,
que al cielo se alzan rígidos como manos de espectros;

pasó… gimió a su paso un chirriar de hojas secas,
y fue como una ráfaga de un frío de ultratierra.

el sol, rompiendo lento una nube de plata,
miróla extrañamente con su pupila extática.

pasó… flotó una helada sensación de misterio,
un olor de violetas y… se perdió a lo lejos. p.139

devamını gör...

la communaute inavouable

maurice blanchot’un ismini ne zaman zikretsem biraz da michael syrotinski'nin* etkisiyle königsbergli* düşüyor aklıma. belki la communauté inavouable için böyle bir okuma yapmam lazım gelirdi ancak giorgio agamben odaklı bir inceleme yapmak daha uygun düşecektir. ne diyordu şair,* sebeb-i telif'de... "yer etmedi adalet duygusu içimde benim. çünkü ben ömrümce adle boyun eğdim. yıldızlı gökten bana soracak olursanız kösnüdüm ona karşı, onu hep altımda istedim."

blanchot ve la communauté inavouable kitabına dönecek olursak eğer; öncelikle belirtmek gerekir ki, topluluğu paylaşılamazlık, yoksunluk, ölüm ve hiçlik temelinde yeniden inşa etmenin akılcı olmadığını düşünmek bir kenara*ortak eylemi ya da siyasi birlikteliği tamamen olanaksızlaştırma riskinin olduğu düşüncesiyle biraz da toplumsal hareketler, kolektif mücadeleler ya da direniş pratikleri açısından bu politik eylemsizlik biçimine ya da bir tür kutsal suskunluk romantizmine dönüşmüş argümanları çok da geçerli bulmuyorum. özellikle -son zamanlarda biraz daha toplumsal bir bilinç ile- bugünlerde yeniden biçim alan günümüzün somut mücadeleleri -sınıf mücadelesi, göçmen hakları vb.- açısından oldukça problematik bir bakış açısıdır bu ancak rasyonel bir düzlemde okuma yapmayı da gerektirecektir. eser, topluluk fikrine ilişkin düşünsel bir kırılmayı temsil eder esasında. ontolojik, etik ve politik düzeylerdeki o klasikleşmiş cemaat tahayyülünün tümüyle yadsınmasından ziyade kendi olanaksızlığı içinde yeniden düşünülmeye mecbur bırakılması denilebilir. yani özünde sadece bir kavramsal itiraz görmeyiz aynı zamanda yazı aracılığıyla açığa çıkan bir deneyimin tanıklığı diyebiliriz. bir açıdan desobra - temelde œuvre’ün karşıtı olarak işlemezlik- metni olarak, kitabın özü modernitenin birey ve toplum tasavvurlarına yöneltilmiş radikal bir sorunsallaştırmadır çünkü. blanchot, bu kavramın merkezinde bir eksiklik ya da yoksunluk bulunduğunu ileri sürer. bu açıdan da jean-luc nancy’nin la communauté désœuvrée yani kabaca bir çeviri ile işlevsiz topluluk metniyle diyalog içinde gelişirken -bunu belirtmek gerekecektir, her ne kadar benzer sorunsallar etrafında dönen bir tartışmayı paylaşsalar da nancy’nin işlevsizlik kavrayışı daha çok ontolojik açıklık ve ortak varoluşun mümkünlüğüne dair bir alan öneriyor. o yüzden de blanchot'un, olanaksızlığın ve dağılmanın zemini işlevi görecek anlatısından ayrılıyor yer yer.-aynı zamanda belki biraz da georges bataille’ın iç deneyim, yoksunluk, kurban ve egemenlik düşüncelerine -not düşmek gerekirse; blanchot için bu edebi topluluk, bataille’ın acéphale grubunda deneyimlediği türden kafasız, yani otoriteden, amaçtan ve liderlikten arındırılmış bir cemaat tasavvuru denilebilir. topluluğun merkezinde artık bir baş yoktur çünkü onu bir arada tutan şey inanç değil, hiçliktir artık. bu bağlamda itiraf edilemez topluluk da ne kutsalın ifşası ne de seküler bir vaadin yerine geçer özünde.- sırtını yaslayarak kendine bir dayanak oluşturuyor. hatta özellikle bataille'e sırtını biraz fazla yaslıyor. tanımın sonunda kitap içerisindeki bataille ve nancy atıflarından bazılarına da yer vereceğim. her neyse... bu bağlamda okuduğumuz zaman -en azından blanchot'un perspektifinde- topluluk, özdeşlikten ziyade başkalığı, başka bir açıdan; paylaşımı değil, paylaşılamayanı ve dahi tamamlanmaya değil, daima ertelenmiş bir eksikliği tanımlayacaktır. spesifik olarak bu kavramların etrafında şekillenen ancak hiçbir zaman tam anlamıyla sabitlenemeyen ve tam olarak da adlandırılamayan bir birliksizlik deneyimidir bu ifade ile topluluk. bu da itiraf edilemez olanın bir yasa ya da günah olarak değil de dilin ve varoluşun sınırında ortaya çıkan etik bir olay olarak okunması ve kavranmasına olanak tanıyacaktır.

biraz daha irdeleyecek olursak eğer, maurice blanchot’nun negatif topluluk anlayışı klasik komünal formların da -örneğin dini tarikatlar, ideolojik kolektifler ya da ulusal birlik fikirlerinin- ötesine geçerek bireylerin birbirine radikal biçimde yabancı kaldığı ancak bu yabancılığın bizzat bağ kurmanın koşulu olduğu bir alanı tanımlıyor. topluluk, özdeşlik ya da birlik üzerine değil, ölümün paylaşılamazlığı üzerine inşa edilir diyebiliriz az önce de belirttiğim gibi. ötekine bir örnek üzerinden ilerleyeceksek eğer özellikle de ölmekte olan komşuya duyulan etik sorumluluk - komşunun ölümü kişinin kendi ölümüm değildir ama bu mesafe tam da başkasının ölümünde benliğin dışına çıkarak etik bir açıklığa ulaşmasını sağlar diyebiliriz illa ki açmak gerekirse. bu etik açıklık biraz da levinasçı sorumluluk kavramıyla da akraba olmakla birlikte kimileri için özdeş dahi kabul edilebilir ancak bana kalırsa bu daha nihilist, daha tanrısız bir yaklaşımdır- bu topluluğun asli momentidir. burada autrui yalnızca bireyin dışında olanı değil bireyin onu hiçbir zaman kavrayamayacağı derecede uzak olanı simgeleyecektir yani. blanchot'nun bu düşüncesi özünde ait olmama yoluyla aitlik fikriyle doğrudan bağdaştığı için giorgio agamben'in the coming community ve homo sacer'i ile kaçınılmaz bir biçimde bir diyaloğa giriyor. agamben’in herkesin ve hiç kimsenin topluluğu, blanchot’nun la communauté inavouable’da formüle ettiği topluluğu olmayanların topluluğu düşüncesinin kabaca ardılıdır aslında zira her iki fikir de egemenliğin istisna haline karşılık siyasal olanı yani temsil edilemeyen ama yine de paylaşılan bir deneyimi kavramsallaştırma gayretine girer.

ki zaten hâlihazırda blanchot’nun itiraf edilemez nitelemesi, hem bu topluluğun söylemsel temsilinin mümkün olmamasına hem de onun sistematik açıklamalara, hukuki yahut moral normlara indirgenemeyecek bir mahremiyeti haiz olmasına işaret edecektir. bu, daha önce bataille hakkında not düşerken belirttiğim gibi; ne dini ne de seküler bir vaadin içinde barındırdığı bir ütopya değil her türlü telafi ve tanımlamanın dışında kalan bir varoluş kipi olarak okunmalıdır. edebi düzlemde, blanchot’nun topluluk anlayışı, dil ile kurulamayan bir ilişkinin dile getirilmesi gibi paradoksal bir sürecin ifadesine denktir. topluluğun itiraf edilemezliği aynı zamanda edebiyatın da itiraf edilemezliğidir zira yazı ne bütünüyle anlamlıdır ne de salt sessizliktir; -biraz derrida üzerinden okunmaya da açık- anlamın sürekli ertelendiği bir boşluk hâli olarak tanımlanmalıdır. ve bu boşluk yani yazı, blanchot'un okumasında topluluğun ne kurucusudur ne de yansıması, o sadece topluluğun olanaksızlığını açığa vuracaktır. bu yönüyle de metin edebî formda bir anti-maniesto veya daha sade bir ifade ile bir karşı-topluluk metni haline gelecektir ancak okumayı biraz daha politik bir düzeye çekmek elzem. yine de ondan önce şunu belirtmek lazım; blanchot yazıya sahiden büyük bir etik yük bindiriyor özünde zira yazın sanatının potansiyelini kısıtlayan bir negatiflik estetiği görüyoruz bu okumada. eylemi, direnişi, söylemsel üretimi sürekli olarak bir olanaksızlık fikriyle donatmak edebiyatı yalnızca bir fenomenolojik çıkmaza indirger zira. oysa ki -en azından bana kalırsa- dönüşüm, yaratım ve karşı çıkışın da alanı olabilecek bir yapıyı yazı-ölüm-sessizlik üçgeninde eritmek fazla nihilist bir yaklaşım ama kim takar yalova kaymakamını...

kaldığımız yerden devam edecek olursak eğer; politik olarak bakıldığında blanchot’nun metni, toplumsal örgütlenme biçimlerinin ve siyasi birlikteliğin sınırlarını da sorgular zira. devrimci romantizmin*ya da ütopyacı idealizmin değil mayo 68'in projesiz projesinin yahut bir araya gelişin yalnızca bir deneyim olarak mümkün olduğu anların ifadesidir bu ve bu bağlamda metin, herhangi bir politik programdan ziyade politik olana dair bir poetik öneriyor. topluluk burada, üretkenliğin değil işlemezliğin, yararlılığın değil gereksizliğin yansıması olacaktır denilebilir. yani bu türden bir topluluk, herhangi bir üretim ya da iş ile özdeşleşemez; aksine desœuvrement aracılığıyla kendini kurar. böylece topluluğun bir amaç etrafında bir araya gelmiş bireyler toplamı olduğu fikri de boşa düşecek, askıya alınacaktır. yerini ise hiçbir şeyde birleşmeyen, ama yine de bir aradalığı muhafaza eden bir varoluş biçimi alır ve bu toplumun çöküşü ile noktalanacak bir sürecin başlangıcıdır. gerçi zaten itiraf edilemez topluluk düşüncesi, özellikle etik, ontoloji, edebiyat kuramı ve politik teori eksenlerinde değerlendirildiğinde çağdaş siyasal öznellik biçimlerinin özgürlük kavramının ve kolektivite tahayyülünün yeniden ele alınmasını da gerektiriyor başlı başına zira mevcut kavramlar bir karşılık, bir soru üretemiyor.


çok da uzatmadan toparlayacak olursak eğer. hem edebiyat felsefesi hem de post yapısalcı siyaset teorisi açısından, modern özne teorisini aşındıran ve bu mutlak biz zamirinin radikal sorgulanmasını içeren temel bir okuma aracı olduğu söylenebilir. itiraf edilemez olan maurice blanchot’un nazarında topluluğun kendisi değil de ancak sessizlikte, yazıda, ölümde ve dostlukta zuhur edebilecek mahrem formudur. sonuç olarak itiraf edilemez topluluk; açık bir gözlem ile bu anlatı ne etik bir ideal ne de ontolojik bir gerçekliktir ve bu da ancak yazının sessizliğinde, ölümün kenarında, başkasıyla olan ilişkiyi kesintisizce sürdürme arzusunda işitilebilir türden bir fenomene dönüşecektir. bazen bütünüyle içimi sıkıyor bu adam. neticede, tarafgir olmamayı bir kenara ayırırsak eğer; maurice blanchot’nun toplumla kurduğu ilişki, tarihsel ve toplumsal bağlamdan koparılmış, sterilize edilmiş bir şeydir yalnızca ve bu tür bir ontolojik düşünce, aşırı şairaneleşmiş ve eylemsiz bir düşünce fetişizminden ibaret kalacaktır.

elminster the wise, keyifli okumalar diler, ya da her ne haltsa işte.


"...objet qu’on pourrait détenir, alors que la communauté, comme le dit jean-luc nancy, ne se maintient que comme le lieu — le non-lieu — où il n’y a rien d’autre, secrète de n’avoir aucun secret, n’ouvrant qu’au désœuvrement qui traverse l’écriture même ou qui, dans tout échange public ou privé de parole, fait retenir le silence final où cependant il n’est jamais sûr que tout, enfin, se termine. pas de fin là où règne la finitude. si nous avions, au principe de la communauté, l’inachèvement ou l’incomplétude de l’existence, nous avons maintenant comme la marque de ce qui la surélève jusqu’au risque de sa disparition dans l’extase , son accomplissement en ce qui précisément la limite, sa souveraineté en ce qui la rend absente et nulle, son prolongement dans la seule communication qui désormais convienne et qui passe par l’inconvenance littéraire, lorsque celle-ci ne s’inscrit en des œuvres que pour s’affirmer dans le désœuvrement qui les hante, même si elles ne sauraient l’atteindre." p.38


"impuissance: ce que symbolisait bien le fait qu'elle était là comme le prolongement de ceux qui ne pouvaient plus être là (les assassinés de charonne), un infini qui répondait à l’appel de la finitude et qui y faisait suite en s’opposant à elle. je crois qu’il y eut alors une forme de communauté, différente de celle dont nous avons cru définir le caractère, un des moments où communisme et communauté se rejoignent et acceptent d’ignorer qu’ils se sont réalisés en se perdant aussitôt. ıl ne faut pas durer, il ne faut pas avoir part à quelque durée que ce soit. cela fut entendu en ce jour exceptionnel: personne n’eut à donner un ordre de dispersion. on se sépara par la même nécessité qui avait rassemblé l’innombrable." p.56

"ou bien s'agit-il d'un mouvement qui ne supporte aucun nom -ni amour ni désir- mais qui attire les êtres pour les jeter les uns vers les autres (deux par deux ou plus collectivement), selon leur corps ou selon leur cœur et leur pensée, en les arrachant à la société ordinaire ? dans le premier cas (définissons-le trop simplement par "l'amour conjugal"), il est clair que la "communauté des amants" atténue son exigence propre par le compromis qu'elle établit avec la collectivité qui lui permet de durer en la faisant renoncer à ce qui la caractérise : son secret derrière lequel se dérobent "d'exécrables excès".

dans le deuxième cas, la communauté des amants ne se soucie plus des formes de la tradition, ni d'aucun agrément social, fût-il le plus permissif. de ce point de vue, les maisons dites closes ou leurs succédanés, pas plus que les châteaux sade, ne constituent une marginalité, capable d’ébranler la société. au contraire : puisque de tels lieux spécialisés restent autorisés et d’autant plus qu’ils sont interdits. elle n’est pas parce que madame edwarda est une fille qui s’exhibe d’une manière somme toute banale en exhibant son sexe. bataille écrit violemment: "l’horreur vide de la conjugalité régulée les enferme déjà." p. 79
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim