#televizyon dizileri
#final yapan diziler
yaratıcılarından biri ünlü isim guillermo del toro olan, 2014-2017 yılları arasında gösterilmiş olan amerikan dizisidir. konusu new york'ta geçer ve başkarakter dr. ephraim goodweather ile ekibinin vampirizm salgınıyla mücadelesi işlenir yapımda. salgın korkutucu bir biçimde yayıldıkça eph, çalışma arkadaşları ve bir grup new york'lu, insanlığı kurtarabilmek için büyük bir mücadeleye girişirler.
imdb: 7.3
imdb: 7.3
yaratıcılar:
guillermo del toro
chuck hogan
oyuncular:
corey stoll
david bradley
mia maestro
kevin durand
jonathan hyde
richard sammel
sean astin
guillermo del toro
chuck hogan
oyuncular:
corey stoll
david bradley
mia maestro
kevin durand
jonathan hyde
richard sammel
sean astin
*eleştirmenlerin seçimi televizyon ödülleri (2014) - en heyecan verici yeni dizi ödülü
*altın akçaağaç ödülleri (2016) - abd'de gösterilen bir dizideki en iyi kadın oyuncu ödülü [natalie brown]
*dünya film müziği ödülleri (2018) - yılın televizyon kompozitörü ödülü [ramin djawadi]
*altın akçaağaç ödülleri (2016) - abd'de gösterilen bir dizideki en iyi kadın oyuncu ödülü [natalie brown]
*dünya film müziği ödülleri (2018) - yılın televizyon kompozitörü ödülü [ramin djawadi]
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "quo fata ferunt" tarafından 25.03.2021 03:00 tarihinde açılmıştır.
1.
ölümcül tür üçlemesi kitaplarından senaryolaştırılmış dört sezonluk bir dizi.
bir uçağın aniden ve sessizce iniş yapması ve uçakta sadece dört kişinin hayatta kalmış olması. bunun nedenini bulmaya çalışan bilim insanları. bir tarafta ise mistik olaylar ve olacakları bilen taraflar.
iyi bir hikaye her zaman gerçeği gölgede bırakır.
bir uçağın aniden ve sessizce iniş yapması ve uçakta sadece dört kişinin hayatta kalmış olması. bunun nedenini bulmaya çalışan bilim insanları. bir tarafta ise mistik olaylar ve olacakları bilen taraflar.
iyi bir hikaye her zaman gerçeği gölgede bırakır.
devamını gör...
2.
guillermo del toro ile chuck hogan'ın aynı isimli roman üçlemesinden dizileştirilen 4 sezonluk korku işi. toro, bilenin bildiği üzere blade ii filminin yönetmeniydi ve oradaki "farklı" vampir yaratımının izleri bu dizide de gözlemlenebiliyor. bana göre toro'nun imzası çok bariz the strain'de. hogan ise daha çok yazar kimliğiyle biliniyor ve onun da konu ve kurguda önemli bir payı olduğu kanısındayım. ilgili romanları okumadım lakin bu dizinin kesinlikle kalburüstü bir yapım olduğunu söyleyebilirim ama bazı kusurlarının da bulunduğunu eklemeliyim.
öncelikle, dizinin ilk ve üçüncü sezonu çok iyiyken, ikinci sezonun ciddi kısmı epey dağınık geldi bana. 4. sezonu ise ne 1. ve 3. kadar iyi, ne de 2. kadar "kötü" diyebilirim. total olarak baktığımızda bitirildiğine pişman olunmayacak bir dizi var bence karşımızda. sadece ikinci sezona biraz katlanmak gerekebilir.
the strain'in ilk sezonu belli tipik dizi klişelerinden güzel manevralarla sıyrılabilirken bir yerden sonra dizi, bu "lokomotif" sezonun ardına dizilen vagonlar havası veriyor. bu kimine göre kötü, kimine göre iyi bir şey olabilir. ben deneysellik mevzusunu sevdiğim için her sezonun kendi lokomotifinin olmasını yeğlerdirm ama siz, alıştığınız diziler gibi tipik bir dizi izlemeyi seviyor olabilir ve bu yüzden de dizinin mevzubahis yapısını daha tercih edilebilir de bulabilirsiniz. gene de bu demek değil ki ilk sezondan sonra hiç ilginç bir şey olmuyor. aksine, sayısız öyle şey oluyor ama gene de dizi o lokomotifin arkasına dizilen vagonlar kimliğinin dışına da çıkıyor diyemem. neyse, en azından the strain'imiz rayından çıkıp saçma sapan bir şeye dönüşmüyor; buna da şükredebiliriz. *
başlarda böyle kont drakula hikayesinin bir versiyonu gibi bir şey izleyecek gibi olsak da sonradan bu "strigoi" denen vampirlerin hikayesinin daha sofistike ve kadim zamanlara giden bir şey olduğunu öğreniyoruz ve baş kötü olarak gördüğümüz "the master"ın, "the ancients" denen vampirlerden sadece biri (en genciydi galiba) olduğunu öğreniyoruz fakat bu "dev" vampir lorduna diğer kadim vampirler de düşmanlarmış. zaten kendisine "the tainted one" deniyor. dev demişken, kendisini ilk tanıdığımızdaki vücudu öyleydi. öncesinde ve sonrasında da sayısız vücudu sahiplenmiş ve sahiplenen über bir baş kötü kendisi.
dizinin temel konusu abd'de geçse de (çoğunlukla manhattan), bölümler boyunca çeşitli on yıllar, yüz yıllar hatta bin yıllara gidiyoruz flashback'ler ile ve genelde avrupa topraklarına oluyor bu ziyaretlerimiz. milattan hemen sonrasına bile gidiyoruz (m.s. 50-55 yılı gibi bir tarihti hatırladığım kadarıyla). zaten 20. yy'nin çoğu on yılına ziyaretlerde bulunuyoruz. 2. dünya savaşı dönemi ukraynası, almanyası; 60'lar* arnavutluku hatta 1800'ler viktorya dönemi londrasına bile gidiyoruz ki dizinin en iyi taraflarından biri, temel hikayedeki gizem ve soru işaretlerinin bir bir aralandığı/çözümlendiği bu eski zamanlara giden sahnelerdi diyebilirim. buralarda baş kötü vampir lordu ile birlikte, yine başkarakterlerden abraham setrakian, mr. quinlan gibi "iyi" tiplemelerin de geçmişlerini öğrenmiş oluyoruz.
kastingde çok iyi seçimler de var, başkası oynasa da olurmuş dedirtenleri de. örneğin, esas başkarakter diyebileceğim dr. ephraim "eph" goodweather bana göre başka bir aktör tarafından da canlandırılabilirmiş hatta bu karakter başka türlü de yaratılabilirmiş. imdb'de okuduğum kadarıyla, izleyicilerin ekseriyeti, bunun oğlu zach goodweather'a takmış. peki, babasının hiç mi suçu yok? tuhaf bir baba-oğul ilişkileri var bunların dizi boyunca. çocuk cidden de garip bir tip ama "dark side"a geçmeden önce (eyvah, spoiler verdim. ehehe.) de babasıyla olan ilişkisi bayağı garipsenesiydi bence ve burada babasını da idealize etmek saçma olurdu. filmin sonunu söyleyecek kadar da işi abartmayacağım ama bu zach'a dikkat edin. bu çocuk şeytana pabucunu ters giydirir, eheyyyyy!
zaten diziye ve oyuncularına alıştıktan sonra bir süre sonra hepsini benimseyebilmek kolay oluyor. ama bu zach'ı benimseyememiş sanırım çoğu kişi. ben o kadar da takılmadım bu karaktere ama çocuğa takanları da anlayabiliyorum. bana göre de augustin "gus" elizalde karakteri mesela, çıkartılsa diziye bir şey kaybettirmeyecek bir tipleme. hatta toro, güney amerika kontenjanı açmış da diziye onu eklettirmiş falan diye de düşündürttü. haha, elbette öyle düşündürtmedi ama cidden renk olarak dizide ok, ama çıkartsanız da dizi ölümcül bir yara almazdı diye düşünüyorum bu gangster olsa da özünde iyi biri olan tiplemeyi.
konu aslında vampirler üzerinden dönse de dizide, buna tipik bir zombi istilası konulu yapım olarak da bakmak mümkün. the master olarak hitap edilen baş kötü vampir ve thomas eichhorst isimli, onun sağ kolu olan (yoksa bir yerde kolunu olmasa da bir elini mi kaybediyor?) dışındaki vampire dönüşen insanlar, the master'ın iradesi dışında kendi iradeleri olmayan, vahşi ve animalistik tiplemeler oluyorlar. aslında peruk takan gotik tipli müzisyen veya zach'ın annesi de burada istisna gibi ama onlara da bu iradelerini "efendileri" bahşediyor diyebiliriz, bu gerektiği için. eichhorst'unkini ise hiç almamış belli ki. eichhorst kesinlikle dizinin bana göre en iyi çizilmiş ve oynanmış karakteri. the master'a kusursuz bir bağlılığı var ve meşhur alman futbolcu thomas müller gibi tekinsiz bir yüz ifadesi ve ürpertici bir sırıtışı olan, çok kurnaz ve "pure evil" diyebileceğim kadar kötücül bir varlık. bazı flashback sahnelerinden onun geçmişini, "insanlığını" (yani henüz insanken nasıl biri olduğunu, nasıl vampire dönüştüğünü) falan da öğreniyoruz. valla ben nazi dönemi almanyası ile ilgili bir şeyler çekseydim ilk düşüneceğim aktör olurdu herhalde kendisi. kendisini kutluyorum. çünkü burada canlandırdığı tipleme tam bir 0....u çocuğu. * eldritch palmer da az anasının gözü değil bu arada. bu da kötüler tarafında ve yine derin ve detaylıca işlenmiş bir tipleme. bu karakteri oynayan aktörün ses tonu ve diksiyonu da ayrı takdir ve tebrik sebebi.
abraham dedenin soykırımdan kurtulan bir yahudi olması ve eichhorst'un ise soykırım yapan nazilerden biri olması kağıt üzerinde "ciddi" bir ağırlığı olacak bir konseptmiş gibi dursa da filmde bu konu pek de derinleştiriliyor diyemem. veya çok da vurgulanmıyor diyeyim. yani bu durum gayet net ama iki karakter de o zamanların duygusal yoğunluğunu ya aşmışlar ya da izleyiciye pek yansıtmıyorlar. odak noktaları her zaman şimdi ve gelecek. eichhorst, abraham'a sıklıkla "numarasıyla" hitap edip onu aşağıladığında dahi bu, 2. dünya savaşı döneminin o kesif atmosferini bana geçirmedi diyebilirim.
dizide birtakım mantıksız gördüğüm şeyler de oldu. yani, bu kadar kompleks senaryolu ve yoğun içerikli bir dizide bunlar normal herhalde. örneğin, abraham setrakian'ın occido lumen isimli çok mühim kitabı ele geçirmek için bir rahibin yanına gitmesi ve rahibin ısırıldığını ve kısa zamanda bir vampir olacağını görmesi üzerine, "occido lumen'in kimde olduğunu söyle." demesinde sanırım bir dikkatsizlik vuku bulmuş. eichhorst ısırmıştı onu ve kitabın onda olmadığını sonradan öğrenmişti. abraham'ın da kitabın o rahipte olduğunu düşünmesi gerekirdi bence ve kitabın onda olmadığını öğrendikten sonra bunu söylemesi gerekirdi. neyse diyelim.
vampirlerin içinden/ağızlarından böyle kocaman bir uzuv/organ çıkıyor ve bu böyle dev bir yılan gibi bir şey. yani öyle dibine girip boynundan emmiyorlar insanları the strain'deki vampirler. bu element başta pek hoşuma gitmemişti ama sonradan alıştım ve bunun, dizinin aksiyon sahnelerine devasa faydalar sağladığını düşünüyorum; evet, dizide fazla, çok fazla, çok çok fazla aksiyon sahnesi var. belki de drama sahnelerinden daha fazladır hatta bunlar. bu bakımdan iyi bir iş çıkartıldığını düşünüyorum. bu vampirler, yılansı uzuvlarını ağızlarından dışarı çıkartıp milletin boynunu kapıp emerlerken karakterlerin paralize olduklarını düşünüyorum. yani bunun tek mantıklı açıklaması bu. yoksa, böyle bir şey sizi kaptığında ilk refleksiniz, onu tutup kendinizden uzaklaştırmak olurdu. bunun açıklandığını hatırlamıyorum ama bu sahnelerde cgi teknolojisi kullanıldığından, bu atak kurbanları paralize etmeseydi aksiyon sahnelerini çekmek çok daha meşakkatli olurdu bence.
drama bakımından dizinin gayet iyi olduğunu düşünüyorum. başlarda birçok sahne dramatize edilmiyor aslında ki gerçek hayatta da insanların trajik ve travmatik olaylar karşısındaki tepkileri türlü türlü olur. sonradan karakterler arasındaki ilişkiler derinleştikçe dramatik ögeler de daha ön plana geliyor. burada biraz seyirciye oynama şeysi de var bence ki bu da doğal bir şey; neticede karakterlerle özdeşim kuran izleyiciler de bu tür dramatizasyonlardan hoşlanacaktır ve yapımcılar da bunu gözetecektir.
ben bu yapıma 7.5/10 veriyorum. sonuçta iyisiyle kötüsüyle bana 4 sezonluk bir eğlence sundu. 4 sezonluk dizi bitirebilmek benim rekorumu egale etmem demek aslında (hayır, game of thrones veya lost'u izlemedim). 12 monkeys ve the man in the high castle ile birlikte baştan sona izleyebildiğim 3. 4 sezonluk dizi oldu the strain. o halde devasa bir spoiler ile de bu yazıyı noktalayayım: bu üç dizinin de sonu çok ucuzdu bence. gerçi bu bir spoiler olmayabilir de. başkası da bu sonları beğenebilir elbette. bir bakıma da, roman uyarlamalarında böyle aceleye getirilmiş gibi sonlar olmasını biraz yadırgıyorum diyebilirim. metin elinde hazır zaten. dizinin burada sonlanacağı da önceden belliyse neden böyle sallapati bağlıyorlar o kadar sezon özenle geliştirdikleri konuyu, anlamakta zorlanıyorum. sonu derken, aslında showdown ve climax kısımlarından bahsediyorum. yokta catharsis bölümünde bir sıkıntı yok.
son olaraksa absürt ve konunun direkt sonunu söyleyen bir spoiler vereyim. diziyi izlemeyi düşünenler şimdi bakmasın oraya.
zach'ın babası hem dad, hem de undead oluyor filmin sonunda. hatta zach'ın son numarasıyla undead hali de dead oluyor. undead'ler ölür mü, bu da tartışılabilir gerçi. *
öncelikle, dizinin ilk ve üçüncü sezonu çok iyiyken, ikinci sezonun ciddi kısmı epey dağınık geldi bana. 4. sezonu ise ne 1. ve 3. kadar iyi, ne de 2. kadar "kötü" diyebilirim. total olarak baktığımızda bitirildiğine pişman olunmayacak bir dizi var bence karşımızda. sadece ikinci sezona biraz katlanmak gerekebilir.
the strain'in ilk sezonu belli tipik dizi klişelerinden güzel manevralarla sıyrılabilirken bir yerden sonra dizi, bu "lokomotif" sezonun ardına dizilen vagonlar havası veriyor. bu kimine göre kötü, kimine göre iyi bir şey olabilir. ben deneysellik mevzusunu sevdiğim için her sezonun kendi lokomotifinin olmasını yeğlerdirm ama siz, alıştığınız diziler gibi tipik bir dizi izlemeyi seviyor olabilir ve bu yüzden de dizinin mevzubahis yapısını daha tercih edilebilir de bulabilirsiniz. gene de bu demek değil ki ilk sezondan sonra hiç ilginç bir şey olmuyor. aksine, sayısız öyle şey oluyor ama gene de dizi o lokomotifin arkasına dizilen vagonlar kimliğinin dışına da çıkıyor diyemem. neyse, en azından the strain'imiz rayından çıkıp saçma sapan bir şeye dönüşmüyor; buna da şükredebiliriz. *
başlarda böyle kont drakula hikayesinin bir versiyonu gibi bir şey izleyecek gibi olsak da sonradan bu "strigoi" denen vampirlerin hikayesinin daha sofistike ve kadim zamanlara giden bir şey olduğunu öğreniyoruz ve baş kötü olarak gördüğümüz "the master"ın, "the ancients" denen vampirlerden sadece biri (en genciydi galiba) olduğunu öğreniyoruz fakat bu "dev" vampir lorduna diğer kadim vampirler de düşmanlarmış. zaten kendisine "the tainted one" deniyor. dev demişken, kendisini ilk tanıdığımızdaki vücudu öyleydi. öncesinde ve sonrasında da sayısız vücudu sahiplenmiş ve sahiplenen über bir baş kötü kendisi.
dizinin temel konusu abd'de geçse de (çoğunlukla manhattan), bölümler boyunca çeşitli on yıllar, yüz yıllar hatta bin yıllara gidiyoruz flashback'ler ile ve genelde avrupa topraklarına oluyor bu ziyaretlerimiz. milattan hemen sonrasına bile gidiyoruz (m.s. 50-55 yılı gibi bir tarihti hatırladığım kadarıyla). zaten 20. yy'nin çoğu on yılına ziyaretlerde bulunuyoruz. 2. dünya savaşı dönemi ukraynası, almanyası; 60'lar* arnavutluku hatta 1800'ler viktorya dönemi londrasına bile gidiyoruz ki dizinin en iyi taraflarından biri, temel hikayedeki gizem ve soru işaretlerinin bir bir aralandığı/çözümlendiği bu eski zamanlara giden sahnelerdi diyebilirim. buralarda baş kötü vampir lordu ile birlikte, yine başkarakterlerden abraham setrakian, mr. quinlan gibi "iyi" tiplemelerin de geçmişlerini öğrenmiş oluyoruz.
kastingde çok iyi seçimler de var, başkası oynasa da olurmuş dedirtenleri de. örneğin, esas başkarakter diyebileceğim dr. ephraim "eph" goodweather bana göre başka bir aktör tarafından da canlandırılabilirmiş hatta bu karakter başka türlü de yaratılabilirmiş. imdb'de okuduğum kadarıyla, izleyicilerin ekseriyeti, bunun oğlu zach goodweather'a takmış. peki, babasının hiç mi suçu yok? tuhaf bir baba-oğul ilişkileri var bunların dizi boyunca. çocuk cidden de garip bir tip ama "dark side"a geçmeden önce (eyvah, spoiler verdim. ehehe.) de babasıyla olan ilişkisi bayağı garipsenesiydi bence ve burada babasını da idealize etmek saçma olurdu. filmin sonunu söyleyecek kadar da işi abartmayacağım ama bu zach'a dikkat edin. bu çocuk şeytana pabucunu ters giydirir, eheyyyyy!
zaten diziye ve oyuncularına alıştıktan sonra bir süre sonra hepsini benimseyebilmek kolay oluyor. ama bu zach'ı benimseyememiş sanırım çoğu kişi. ben o kadar da takılmadım bu karaktere ama çocuğa takanları da anlayabiliyorum. bana göre de augustin "gus" elizalde karakteri mesela, çıkartılsa diziye bir şey kaybettirmeyecek bir tipleme. hatta toro, güney amerika kontenjanı açmış da diziye onu eklettirmiş falan diye de düşündürttü. haha, elbette öyle düşündürtmedi ama cidden renk olarak dizide ok, ama çıkartsanız da dizi ölümcül bir yara almazdı diye düşünüyorum bu gangster olsa da özünde iyi biri olan tiplemeyi.
konu aslında vampirler üzerinden dönse de dizide, buna tipik bir zombi istilası konulu yapım olarak da bakmak mümkün. the master olarak hitap edilen baş kötü vampir ve thomas eichhorst isimli, onun sağ kolu olan (yoksa bir yerde kolunu olmasa da bir elini mi kaybediyor?) dışındaki vampire dönüşen insanlar, the master'ın iradesi dışında kendi iradeleri olmayan, vahşi ve animalistik tiplemeler oluyorlar. aslında peruk takan gotik tipli müzisyen veya zach'ın annesi de burada istisna gibi ama onlara da bu iradelerini "efendileri" bahşediyor diyebiliriz, bu gerektiği için. eichhorst'unkini ise hiç almamış belli ki. eichhorst kesinlikle dizinin bana göre en iyi çizilmiş ve oynanmış karakteri. the master'a kusursuz bir bağlılığı var ve meşhur alman futbolcu thomas müller gibi tekinsiz bir yüz ifadesi ve ürpertici bir sırıtışı olan, çok kurnaz ve "pure evil" diyebileceğim kadar kötücül bir varlık. bazı flashback sahnelerinden onun geçmişini, "insanlığını" (yani henüz insanken nasıl biri olduğunu, nasıl vampire dönüştüğünü) falan da öğreniyoruz. valla ben nazi dönemi almanyası ile ilgili bir şeyler çekseydim ilk düşüneceğim aktör olurdu herhalde kendisi. kendisini kutluyorum. çünkü burada canlandırdığı tipleme tam bir 0....u çocuğu. * eldritch palmer da az anasının gözü değil bu arada. bu da kötüler tarafında ve yine derin ve detaylıca işlenmiş bir tipleme. bu karakteri oynayan aktörün ses tonu ve diksiyonu da ayrı takdir ve tebrik sebebi.
abraham dedenin soykırımdan kurtulan bir yahudi olması ve eichhorst'un ise soykırım yapan nazilerden biri olması kağıt üzerinde "ciddi" bir ağırlığı olacak bir konseptmiş gibi dursa da filmde bu konu pek de derinleştiriliyor diyemem. veya çok da vurgulanmıyor diyeyim. yani bu durum gayet net ama iki karakter de o zamanların duygusal yoğunluğunu ya aşmışlar ya da izleyiciye pek yansıtmıyorlar. odak noktaları her zaman şimdi ve gelecek. eichhorst, abraham'a sıklıkla "numarasıyla" hitap edip onu aşağıladığında dahi bu, 2. dünya savaşı döneminin o kesif atmosferini bana geçirmedi diyebilirim.
dizide birtakım mantıksız gördüğüm şeyler de oldu. yani, bu kadar kompleks senaryolu ve yoğun içerikli bir dizide bunlar normal herhalde. örneğin, abraham setrakian'ın occido lumen isimli çok mühim kitabı ele geçirmek için bir rahibin yanına gitmesi ve rahibin ısırıldığını ve kısa zamanda bir vampir olacağını görmesi üzerine, "occido lumen'in kimde olduğunu söyle." demesinde sanırım bir dikkatsizlik vuku bulmuş. eichhorst ısırmıştı onu ve kitabın onda olmadığını sonradan öğrenmişti. abraham'ın da kitabın o rahipte olduğunu düşünmesi gerekirdi bence ve kitabın onda olmadığını öğrendikten sonra bunu söylemesi gerekirdi. neyse diyelim.
vampirlerin içinden/ağızlarından böyle kocaman bir uzuv/organ çıkıyor ve bu böyle dev bir yılan gibi bir şey. yani öyle dibine girip boynundan emmiyorlar insanları the strain'deki vampirler. bu element başta pek hoşuma gitmemişti ama sonradan alıştım ve bunun, dizinin aksiyon sahnelerine devasa faydalar sağladığını düşünüyorum; evet, dizide fazla, çok fazla, çok çok fazla aksiyon sahnesi var. belki de drama sahnelerinden daha fazladır hatta bunlar. bu bakımdan iyi bir iş çıkartıldığını düşünüyorum. bu vampirler, yılansı uzuvlarını ağızlarından dışarı çıkartıp milletin boynunu kapıp emerlerken karakterlerin paralize olduklarını düşünüyorum. yani bunun tek mantıklı açıklaması bu. yoksa, böyle bir şey sizi kaptığında ilk refleksiniz, onu tutup kendinizden uzaklaştırmak olurdu. bunun açıklandığını hatırlamıyorum ama bu sahnelerde cgi teknolojisi kullanıldığından, bu atak kurbanları paralize etmeseydi aksiyon sahnelerini çekmek çok daha meşakkatli olurdu bence.
drama bakımından dizinin gayet iyi olduğunu düşünüyorum. başlarda birçok sahne dramatize edilmiyor aslında ki gerçek hayatta da insanların trajik ve travmatik olaylar karşısındaki tepkileri türlü türlü olur. sonradan karakterler arasındaki ilişkiler derinleştikçe dramatik ögeler de daha ön plana geliyor. burada biraz seyirciye oynama şeysi de var bence ki bu da doğal bir şey; neticede karakterlerle özdeşim kuran izleyiciler de bu tür dramatizasyonlardan hoşlanacaktır ve yapımcılar da bunu gözetecektir.
ben bu yapıma 7.5/10 veriyorum. sonuçta iyisiyle kötüsüyle bana 4 sezonluk bir eğlence sundu. 4 sezonluk dizi bitirebilmek benim rekorumu egale etmem demek aslında (hayır, game of thrones veya lost'u izlemedim). 12 monkeys ve the man in the high castle ile birlikte baştan sona izleyebildiğim 3. 4 sezonluk dizi oldu the strain. o halde devasa bir spoiler ile de bu yazıyı noktalayayım: bu üç dizinin de sonu çok ucuzdu bence. gerçi bu bir spoiler olmayabilir de. başkası da bu sonları beğenebilir elbette. bir bakıma da, roman uyarlamalarında böyle aceleye getirilmiş gibi sonlar olmasını biraz yadırgıyorum diyebilirim. metin elinde hazır zaten. dizinin burada sonlanacağı da önceden belliyse neden böyle sallapati bağlıyorlar o kadar sezon özenle geliştirdikleri konuyu, anlamakta zorlanıyorum. sonu derken, aslında showdown ve climax kısımlarından bahsediyorum. yokta catharsis bölümünde bir sıkıntı yok.
son olaraksa absürt ve konunun direkt sonunu söyleyen bir spoiler vereyim. diziyi izlemeyi düşünenler şimdi bakmasın oraya.
zach'ın babası hem dad, hem de undead oluyor filmin sonunda. hatta zach'ın son numarasıyla undead hali de dead oluyor. undead'ler ölür mü, bu da tartışılabilir gerçi. *
devamını gör...
