kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


aşkın yedi hâli üzerine şarkı sözleri

adını bir kez duyduğunuzda her şeyin yeniden başladığını hisseden herkese.

«aşk, söylendiği anda değil, içinde tutulduğu o uzun sessizlikte yaşar.»



bazen bir bakış yeter; tüm kelimeleri silip atmaya. bazen bir sessizlik, yüz cümleden ağır basar. yarım kalan nefes, aşkı tanımlamaya değil, onu hissetmeye çalışan bir kitap. ilk görüşün o tuhaf sarsıntısından, kavuşmanın sarhoş mutluluğuna; ayrılığın boğuk acısından, geride kalan anıların ılık tesellisine kadar her hâl bu sayfalarda bir kıtaya, bir nakarat çizgisine dönüşüyor. okurken kendinizi bir şarkının ortasında bulacaksınız; sözler size ait, beste ise o an içinizde doğacak.


ilk bölüm: ilk çarpıntı
ikinci bölüm: kavuşmanın sarhoşluğu
üçüncü bölüm: gece yarısı sözleri
dördüncü bölüm: kıyıda durmak
beşinci bölüm: ayrılığın rengi
altıncı bölüm: anının ağırlığı
yedinci bölüm: yeniden nefes
devamını gör...
ilk çarpıntı

adını bilmediğim şey

gözlerin geçti üstümden, duraksadım bir an,
içimde bir şey kırıldı mı, yoksa mı doldu birdenbire.
söyleyemem; yalnızca bildim ki bu, sıradan
bir bakış değildi, geçip gitmedi öylece.
duruyordum orada, ellerim cebimde soğuk,
sen konuşuyordun başkasıyla, ben duyamıyordum.
sesin mi, yoksa sessizliğin mi vurdu bana o soluk,
anlayamadım; sadece biliyordum, biliyordum.
adını koyamadım o gün içimde biriken şeye,
ne hüzün tam, ne sevinç, ne de tanıdık bir ağırlık.
belki de adlandırmak yeterdi onu silmek için, diye
düşündüm; ama kelime gelmedi, kaldı o karanlık.
şimdi o an durur bir yerde, ne geçmiş ne de şimdi,
gözlerin geçti üstümden, ben hâlâ oradayım, hâlâ o derin sessizlikte.

çay soğurken

masanın karşısında otururken fark ettim seni,
elindeki bardak buğulanıyordu, bense donup kaldım.
bir şey söylemek istedim, bulamadım sözcüğü,
içimde bir ses çıktı, dışarıya çıkmadan yutup kaldım.
saçın yüzüne düştü, süpürmedin bile,
okuyordun bir şeyleri, dünyanın haberi yoktu.
ben oturdum öylece, nefesim dar, içim dile
gelmez bir ağırlıkla doldu, hiçbir şey yoktu.
çayın soğuduğunu gördüm, uyarmadım seni,
belki de o an bitmesin diye uzatmak istedim.
bir yabancıydın, bilmiyordum adını, sesini,
ama kalbim bir şeyi tanıdı, ne olduğunu bilmedim.
kalktın giderken, sandalye hafifçe çizdi taşı,
ben kaldım orada, soğumuş çayımla, o tarif edilmez sıkışıyla.

fark ediş

kalabalığın ortasında duruyordun, uzak,
ben seni gördüm önce omuzlarından, sonra yüzünden.
bir şey oldu içimde, ne tarif etsem eksik kalacak,
kalbim bir adım attı öne, ben durmadan, bilmeden.
güldün birine, ben işitmedim sesini,
ama o gülüşün ağırlığı geldi üstüme yavaşça.
tanımıyordum seni, bilmiyordum ismini,
yine de bir yerde tanıdım seni, tuhaf ve yavaşça.
sonra döndün, gözlerin bir saniye geçti üstümden,
bir saniye yetti, içimde bir şey yerinden oynadı.
ne aşktı henüz bu, ne de sıradan bir his benden,
sadece bir çarpıntıydı, adı yoktu, bir şey başladı.
o an hâlâ durur içimde, silinmez ve yerli yerinde,
kalabalık dağıldı, sen gittin, ben kaldım o fark edişin içinde.

kıyı

gözlerin geçti üstümden, bir dalga gibi sessiz,
kaldım orada, ıslak bir taş gibi, yerinde.
ne sormak bildim adını ne de geçmek yanından.
yanından geçmek ne demek, bilmez misin şimdi,
bir rüzgâr dokunur bazen, iz bırakmaz görünürde,
ama içeride bir kapı kapanır, usulca.
usulca kapanan o kapı benim değildi artık,
sen açmıştın onu, farkında olmadan, yanlışlıkla.
durdum eşikte, ne içeri ne dışarı, öylece.
devamını gör...
kavuşmanın sarhoşluğu

seninle açılan sabah

kapıyı çaldın, ben hâlâ uykudaydım,
elinde ıslak bir demet yabangülü.
güldüm, utandım, saçlarım dağınıktı,
sen baktın, sanki gördün en saf hâlimi.
kahve koyduk, bardaklar buğulandı,
konuştuk, sustuk, yine konuştuk.
pencerenin önünde durdu zaman,
seninle açılan sabah beni buldu.
söyleyemedim o gün ne hissettiğimi,
ama elim elini aradı kendiliğinden.
seninle açılan sabah beni buldu,
artık geceyi saymıyorum gündüzden.
bir şey değişti o anda içimde,
ağırlığım gitti, yerine sen doldu.
seninle açılan sabah beni buldu,
her şey bu kadar basitmiş, anladım sonunda.

bahar sende yâr

bir şarkı gibi geldin, durdu rüzgâr,
avuçlarımda eridi geçen kışın karı.
seninle tanıştım, öğrendim baharı,
çiçek açtı içimde en kurak diyar.
gözlerin konuştu, ben sustum bir an,
kalbim o sessizlikte ne çok şey söyledi.
seninle her yer aydınlık, her yol şen,
yüzün güldükçe dünya renk büründü.
seni buldum, buldum kendimi de,
bahar sende yâr, sen bende mevsim.
ışık gibi yayıldın her yerime,
seninle doldu bu dar, eski nefesim.
söz mü arıyorsun, işte en saf söz:
seninle olmak, başlı başına bir şiir.
bahar sende yâr, sen bende mevsim,
gerisini bilmiyorum, bilmek de gerekmez.

sarhoşluk

elini tuttuğumda titredi parmakların,
ya da benim ellerimdi, bilemiyorum.
sesin bir yerde asılı kaldı odada,
ben hâlâ o seste dolaşıyorum.
güldüğünde bir şey devrildi içimde,
o devrilişten kalktım, daha hafif.
gözlerinin içine baktım uzun uzun,
derin bir su gibi, durgun ve latif.
sarhoşluk bu olsa gerek, dedim,
ne şarap ne de uyku, sen yetersin.
yanımda duruyorsun, bu kadar,
dünya dönsün, ben seninle döneyim.

sesin düşer içime

sesin düşer içime, tüm o gürültü biter,
yanında durmak yeter, başka ne arar gider.
gözlerin bir ışık ki söndürmek bilmez onu,
baktıkça büyür içim, küçülür her kaygı, her keder.
gülersin, güler sanki oda da seninle,
kahven soğur masada, ben yanıyorum seninle.
«gel» dersin, tek hecede bütün bir mevsim açar,
kalırım, kalır zaman, durur her şey seninle.
elini tuttuğumda eller ısınır mıdır?
benim elim ısınır, içim de dinginleşir bir.
«biter mi?» diye sorma, bitmez bu sarhoşluk,
sende bir şey var ki hep yeniden başlar, derin.
devamını gör...
gece yarısı sözleri

söyleyemediklerim gece konuşur

saat üçte uyanır, adını mırıldanırım;
pencere camı soğuk, elim yavaş ısınır.
bir mum gibi eridim, bilmeden, fark etmeden;
sen uyurken ben hâlâ seni düşünürüm.
gündüz saklarım bunu, içime gömerim;
gece gelince her şey ağzımdan dökülür.
kâğıda yazdım seni, sonra yırttım, yaktım;
kül oldu o satırlar, içimde kök saldı.
bir şey söylemek istedim, tam da o an sustum;
o sessizlik hâlâ aramızda dolaşır.

gece yarısı güvercini

seni en çok gece severim, kimse görmez diye,
karanlık bir sığınak olur, sığınırım içine.
lambayı söndürünce adın dolup taşar odaya,
duvarlar bile bilir artık bu gizli sevdayı.
seni en çok gece severim, kimse görmez diye.
sabah olunca her şey yerine oturur, ben de susar,
yüzüme bir maske takar, çıkarım kapıdan usul usul.
seni en çok gece severim, kimse görmez diye,
karanlık bir sığınak olur, sığınırım içine.

uzak ışık

uzakta bir ışık yanar, gözlerim orada kalır;
sen misin, yoksa yalnız bir yıldız mı, bilemem artık.
avuçlarım boş, ama sıcaklığını taşır içim;
dokunmadın, yine de izin derinde saklı.
usul usul büyür bu özlem, durduramam, durmaz;
gece uzar, sabah gelmez, ben hâlâ buradayım.
adını sormadım hiç, ama dudaklarım bilir;
bir türlü geçmeyen o an, içimde hâlâ yanar.
uzakta bir ışık yanar, gözlerim orada kalır;
sen misin, yoksa yalnız bir yıldız mı, bilemem artık.

karanlığın kıyısında

gece bu kadar ağır basar mı her zaman omuzuma,
adını fısıldamak için büzülürüm kendi içimde bir köşeye, usulca, yalnızca,
perdeler kapalı, saat durmuş, ses yok odama,
yalnız senin hayalin dolanır bu dört duvarın arasında, sessizce, yanıma.
yazdım seni deftere, sildim, yine yazdım aynı satıra,
mürekkep kurumadan pişman oldum her bir harfi ne, her virgülüne, her boşluğuna,
söz vermek kolay gelirdi sabahları, güneş varken, insanlar varken aramıza,
ama gece yarısı gerçek konuşur, yalın ve sert, doğruca yüzüme, doğruca kalbime.
sevdim seni sessizce, kimse duymadan, hiçbir şeye söylemeden bu sırrı,
bir lokantanın camından izledim yağmuru, aklım sendeydi, elim boştu, bardağım soğumuştu,
gülüşünü hatırladım, tam ortasında o gürültünün, o kalabalığın, o yorgunluğun,
sıkıştı nefesim göğsümde, çıkamadı, kaldı orada, senin adınla birlikte, içimde.
belki sabah her şey daha kolay görünür, belki ışık değiştirir bu ağırlığı,
belki söylerim sana, belki susmam, belki ikisi arasında kalırım yine yarıda,
ama şu an gece ve gece beni ele verir kendime, bütün itiraflarıma,
seninle bitmemiş her cümlem asılı duruyor karanlığın tam ortasında, bekliyor, sabaha.
devamını gör...
kıyıda durmak

camın öte yüzü

söylediklerini duydum, ama anlamadım seni,
bir şeyler kırılmıştı, fark etmedim o anı.
oturmuştum karşında, ellerim masanın üstünde,
gözlerin başka yerde, ben hâlâ kendi düşüncemde.
konuştuk uzun süre, ama değmedik birbirimize,
sözler havada asılı kaldı, düşmedi yerine.
bardağını çevirmiştin parmaklarınla yavaş yavaş,
ben baktım o harekete, içim doldu tuhaf bir savaş.
çıkarken kapıdan "görüşürüz" dedin, ben "evet" dedim,
ikimiz de bildik aslında, ne olduğunu hissettim.
merdivende ayak seslerim yankılandı duvarda,
seninle aynı evde iken kaybolmuştum bir yanda.

kıyı taşları

sesini duydum rüzgârda bir an,
döndüm, yoktun, boştu her yan.
bir adım attım sana doğru yine,
sen çekildin kendi kıyına, kıyına.
ateş yakmıştık geçen kış birlikte,
küller soğudu, kaldı ortada, yerde.
ellerimi uzattım, tutmak için belki,
parmakların kaydı, geçti bir yel ki..
söz verdim mi sana, unuttum artık,
ya sen bana, o da silinmiş, uzak bir tarık.
duruyoruz iki ayrı taşın üstünde,
deniz çekiyor bizi, her biri bir yönde.
adını bağırdım sabah erken bir kez,
yankı bile gelmedi, kaldı yalnız ses.
belki kıyılar böyle, hep uzak durur,
dalgalar gelir geçer, taş yerinde kalır.

aralık

kapı aralık, içeri giremiyor soğuk tam,
ama ısınmıyor da oda, bu hâl bana tam.
yarısın burada, yarısın gitmiş çoktan,
ben duruyorum eşikte, ne içerde ne uzaktan.
bakışın geliyor yüzüme, kırık bir çizgi gibi,
söylüyor bir şeyler, duymuyorum, ne biçim gizli.
elim dokunuyor koluna, çekmiyor, itmiyor da,
kalıyor öylece askıda, ne yakında ne ırakta.
aşk mı bu, bilmiyorum, yoksa alışkanlık mı,
sabah kahveni koyuyorum, bu mu bağlılık mı?
sormak istiyorum, ama soru boğazımda düğüm,
sen de sormuyorsun, ikimiz de taşıyoruz bu yükü.
aralık kapı ne açılır ne kapanır bu gece,
rüzgâr vuruyor ahşaba, titriyor hafifçe.
ikimiz de biliyoruz ama söylemiyoruz hiç,
bazı şeyler söylenmeden de biter, işte bu iş.

suskunun redifi

sesin duvara çarptı, geri döndü bana, sustum,
aynı odada iki ayrı kıyıda sustum.
sordum gözlerine, baktın pencereden öteye,
cevap yerine geçen o bakışta da sustum.
elim masanın üstünde kaldı öylece havada,
uzanmak istedim, bir şey tuttu bileğimi, sustum.
eskiden sessizliğimiz sıcaktı, bilirsin bunu,
şimdi soğuyor aramızdaki her boşlukta, sustum.
gitmek mi, kalmak mı, ikisi de dilime takıldı,
hangisi daha az yıkar seni, diye düşündüm, sustum.
devamını gör...
ayrılığın rengi

gidişin tadı

kapandı kapı, ses kaldı içeride,
bir ıhlamur kokusu, geçmiş gecede.
artık sabahları çay tek demleniyor;
fincan soğuyor masanın bir köşesinde.

taşıdığım sessizlik

sesin hâlâ bu odada bir yerde durur,
perdeler arasında, ışığın kıyısında.
bıraktın giderken bir şal, bir alışkanlık,
sabah kahvesini iki fincan koyma huyu.
aradım seni dün gece rüzgârda,
ama rüzgâr da bilmiyordu adresini.
şimdi tek fincan koyuyorum, sonra bakıyorum,
ikincisini neden almadığımı sormadan.
vedanın rengi gri değil, bunu öğrendim,
sarı bir ışık gibi, tam sönerken parlayan.
hüzün de bir ev gibi, içine alıyor insanı,
kapısını çalmadan giriyor, oturuyor.
belki ayrılık bitmez, sadece sessizleşir,
ve sen bu sessizliğin içinde hep varsın.

geride kalan

gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
her damla bir şeyler götürdü beraberinde,
ama sen hâlâ duruyorsun kapı arasında.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
sokakta bir kez adını andım yüksek sesle,
kimse duymadı, iyi oldu, utanırdım.
cebimde hâlâ o küçük not kâğıdı,
yazdığın el, tanıdık ve uzak bir anda.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
öğrendim: hüzünle kavga edilmez,
oturur, çay içer, sabahı beklersin.
bir gün kalkar gider kendi kendine,
ya da sen alışırsın onun ağırlığına.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.

soğumuş bir şey var odada

kapı kapandı, ses bitti, ama
odada bir şey soğuyor hâlâ.
bardağın kenarında dudak izi,
pencerede hafif bir buğu, kala kala.
gittin. kelime bu kadar kısa,
bu kadar geniş, bu kadar dolu.
paltonun astarsız kolundan giren rüzgâr
hâlâ dolaşıyor içimde, yol yol.
seni hatırlamak değil bu,
hatırlamak için önce unutmak gerek.
sen hâlâ buradasın, aynı sandalyede,
aynı suskunlukla, aynı ağırlıkta.
öğrendim yavaş yavaş şunu:
hüzün bir renk değil, bir ışık açısı.
öğleden sonra duvara vuran o sarı,
tam senin gidişinin rengi, tam o acısı.
devamını gör...
anının ağırlığı

kalıntı

çekmecede durur eski bir mektup, sararmış,
mürekkep solmuş, satırlar birbirine karışmış.
adını yazdığın yeri parmağımla izledim dün gece,
o harfl er hâlâ sıcak, sanki yeni yazılmış.
yıllar geçti, biliyorum, o kış da geçti üstümden,
ama kar kokusu çıkmıyor hâlâ bu nefesten.
bir şeyler kaldı içimde, adını koyamadım;
ne tam bir yara, ne tam bir sevinç, ikisi arasından.
belki de acı bu kadar, bir çekmece dolusu sessizlik,
bir mektup, bir tarih, bir de kapanmayan kapı.
sarı ışıkta oturmuşum, ellerim boş, gözlerim uzakta,
sen yoksun ama odada bir ağırlık var, kalıntı gibi.
kalıntı gibi duruyorsun her şeyin arasında,
ne gidiyorsun ne kalıyorsun, tam ortada, tam burada.

sessiz söyleşi

sabah sisi sinmiş sokaklara sürünerek,
sen de öyle gelirdin, sessiz, süzülerek.
silinmez bir şey bıraktın bu şehrin taşlarına,
soluğun sızdı sanki her sokak köşesine.
sararan sayfalar saklıyor sesini, sesini,
söylediğin sözler sürüyor hâlâ peşimden.
bir sıcaklık var sende, soğumayan türden,
su gibi serilmiş içime, sınır tanımadan.
şimdi o sokaktan geçsem seninle geçiyorum,
senin gözlerinle bakıyorum eski duvarlara.
sormuyorum artık neden gittiğini, nasıl,
sadece sessizliğini saklıyorum, özenle.
saçlarının kokusu sinmiş bu şehre sanki,
seni aramıyorum, ama her yerde buluyorum seni.

geçmişin kıyısı

bir akşam vardı, portakal rengi, ılık,
ellerimiz dokunuyordu masanın üstünde.
konuşmuyorduk, gerek yoktu zaten,
bardaklar doluydu, zaman yavaştı, her şey yerindeydi.
şimdi o masayı düşünüyorum bazen,
üstündeki leke, kırık bir fincan kulpu.
küçük şeyler kalıyor geriye, büyük olanlar değil;
bir jest, bir bakış, bir anlık duruş.
seni sevdiğimi o akşam tam anlamıştım,
söylemedim, söyleyemedim, geç kaldım belki.
ama o an hâlâ orada duruyor bir yerde,
geçmişin kıyısında, silinmeden, usulca.
zaman yumuşatmış acıyı, doğru söylüyorlar,
ama o portakal ışığı hâlâ yanıyor içimde.

fotoğraf karası

çekmeceyi açtım, yıllar döküldü içinden,
senin gülüşün sararmış bir kâğıtta kaldı.
parmağım geçti o anın soluk biçiminden,
bir şey sıkıştı boğazda, söze gelmedi, daldı.
hatırlamak bu demek: elle tutulur bir ağırlık,
ne bırakılır ne de tam olarak taşınır.
sesin hâlâ bir yerde, küçük bir yankı, bir çınlayış,
odanın köşesinde asılı kalır, dinginleşir.
o fotoğrafta ikimiz de bilmiyorduk henüz
neyin bitmekte olduğunu, neyin başladığını.
sen güneşe bakıyordun, ben sana, yüz yüze,
kimse saymıyordu geçen dakikaların adını.
şimdi o an bende bir taş gibi oturmuş,
ne erir ne de büyür, sadece ağır durur.
zaman üstünü örttü, acı biraz yumuşamış,
ama o kâğıt hâlâ sarı, hâlâ orada, hâlâ durur.
devamını gör...
yeniden nefes

çatlaktan giren ışık

sesin hâlâ dolaşır bu odalarda,
bir yerde kırık, bir yerde tam olan;
ama pencere açık, rüzgâr savuran
külü döküyor eski yaralarda.
sabah erken kalktım, çay koydum ocağa,
ellerim titredi mi? biraz, evet.
yine de su kaynamış, bu küçük zafer
yetti bana, yetti bu soğuk sabaha.
sevmek öğrenilir mi yeniden, bilmem,
ama nefes alıyorum, bu da bir şey;
göğsüm daralıyor bazen, geçiyor.
çatlaktan giren ışık duvarda ince,
tam oraya bakıyorum her sabah,
orada bir şey büyüyor, yavaş, sessiz.

toprağın altında bekleyen

yağmur yağdı, toprağa işledi derin,
kökler ıslandı yine, yıllar sonra;
bir filiz çıkacak mı bu taşlı topraktan,
bilmiyorum, ama bekliyorum yerin.
kalbim eski adını saymıyor artık,
saymıyor artık gece başlarken;
saymıyor artık sabah ağarırken,
sadece atıyor, düzenli, sessiz, artık.
sevda bir mevsimdi, geçti, geçer hep,
ama mevsim döner, bunu biliyorum;
döner ve ben burada olacağım.
toprağın altında bekleyen tohumlar
karı tanımaz, sadece ilkbaharı tanır,
ben de öyle, sadece ilkbaharı, artık.

küçük şeyler

sabah güneşi masanın köşesine vurdu,
tam oraya, ısındı ahşap yüzey;
uzandım, dokundum avucumla, bu sıcak an,
içimde bir şey açıldı, derin, sessiz.
bir kuş ötüyor dışarıda, bilmiyorum adını,
sesi var ama, keskin ve gerçek;
pencereden baktım, göremedim, pek
önemli değil, sesi yetti zaten, adını.
seni düşündüm mü? evet, bir an.
geçti. çayım soğumadan içtim bu kez,
tabak yıkadım, ıslak ellerle durdum.
küçük şeyler tutuyor insanı hayata,
güneş, kuş sesi, ılık bir fincan;
bunlar yetmiyor mu, söyle, yetmiyor mu?

sonbahar geçer

savurdu rüzgâr son yaprağı daldan,
kaldım bir süre öylece, boş avluda.
soğuk taşlara oturdum uzaktan
bakarken sana ait her şeye usulca.
bir fincan çay koydum masaya sabah,
bu kez iki değil, tek bardak çıkardım.
küçük bir alışkanlık, küçük bir kabul,
içimde bir şeyin gevşediğini duydum.
geçer bu sonbahar, geçer bu sessizlik,
tohumlar çoktan girmiş toprağın içine.
geçer bu sonbahar, geçer bu ağırlık,
döner bir gün eller çiçeğin biçimine.
pencerede bir serçe durdu bir anlık,
baktı bana sanki bir şey söyleyecek.
uçtu gitti, ardında bıraktı yalnızlık,
ama bu sefer yalnızlık eskisi değil pek.
sabahları artık biraz daha erken,
güneş odama giriyor köşeden.
seni düşünüyorum, ama farklı şimdi,
bir sızı değil, uzak bir ses gibi içimden.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yarım kalan nefes (şiir)" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim