zaman tüneli

yaprak* sarması ve odun ateşinde kızartma.
devamını gör...

hesabını silmek istersin silemezsin, çünkü üç entrye muhtaç bir oluşum. altı ay içinde hesabın silinecek derler silemezler, çünkü üç entrye muhtaçlar. yazarı uçururlar entrylerini silmeye cesaret edemezler, çünkü üç entrye muhtaçlar. hadi hesabı sildiler diyelim gene entrylerini silemezler çünkü üç entrye muhtaçlar. sebepsizce entry silerler, bir açıklama bile yapmazlar ama sen "her seyimle buradan gitmek istiyorum, benim yazdıklarımla reklam geliri elde edemezsin" dediğin zaman "entry silmek sözlüğe ciddi zararlar verir, entry silme" diye yalvarır gibi sistem mesajı verirler. komik ve tutarsız editör kadrosu var burada ve aklı selim birileri çıkıp tepki gösterdiği zaman sözlüğün sahibi "buradan başka yazacak yeriniz yok" diyerek ortaya çıkar. bura hakkında gerçekleri yazar ya da buranın ne kadar çöp bir yer olduğunu kanıtlayan başlık açtığınız zaman, açtığınız başlık ya da entry girmiş olduğunuz başlık akıştan kaldırılır. eleştiriye zerre tahammülü olmayan bu çöplük bu hâliyle, üç entrye muhtaç haliyle kendini ekşi sözlükle bir tutar. bu apayrı bi komedi.

bütün entryelrimi sildim, sadece buranın ne derece çöp bir yer olduğunu anlatan bu entryim ve bunun yanında bir kaç entryi bıraktım.

şimdi hesabımı komple mi silersiniz, gene korkak davranıp bu başlığı akıştan mi kaldırırsınız ya da sadece bu entryi mi silersiniz bilmem. umrumda da değil.

altı ay için hesap falan sildikleri yok ama kafalarına göre entry silip "işine gelirse, yazacak başka yeriniz yok" derler. ezikler.
devamını gör...

çantayı omzuma taktım. babamın deri klasörünü ve haritayı göğsüme bastırıp evden çıktım. kapıyı arkamdan kilitlerken bir daha bu eve dönemeyebileceğimi biliyordum.
arabama bindim. motoru çalıştırdım. silecekler camdaki yağmur suyunu ritmik bir gıcırtıyla temizlerken, radyodan sadece yoğun bir cızırtı yükseliyordu. radyoyu kapattım.
gps cihazına babamın haritaya kazıdığı o koordinatları bir kez daha girdim: 40°58'12.4"n 40°42'08.1"e.
ekranda hedef belirdi. doğu karadeniz dağlarının en sarp, en ulaşılmaz noktası. otobandan çıkıp dağ yollarına vuracak, ardından asfaltın bittiği ve sadece çamurun başladığı o vadinin derinliklerine inecektim.
şehrin kasvetli binaları, sokak lambaları ve çizgi gibi uzayan araç ışıkları dikiz aynasında yavaşça küçüldü. doğuya doğru sürerken karanlık üzerime çöktü. yağmur şiddetleniyor, dağların dik yamaçlarından süzülen sis yola iniyordu.
geri dönmeyecektim. çünkü arkamda bırakabileceğim bir geçmişim zaten kalmamıştı.
devamını gör...

hesabını silmek istersin silemezsin, çünkü üç entrye muhtaç bir oluşum. altı ay içinde hesabın silinecek derler silemezler, çünkü üç entrye muhtaçlar. yazarı uçururlar entrylerini silmeye cesaret edemezler, çünkü üç entrye muhtaçlar. hadi hesabı sildiler diyelim gene entrylerini silemezler çünkü üç entrye muhtaçlar. sebepsizce entry silerler, bir açıklama bile yapmazlar ama sen "her seyimle buradan gitmek istiyorum, benim yazdıklarımla reklam geliri elde edemezsin" dediğin zaman "entry silmek sözlüğe ciddi zararlar verir, entry silme" diye yalvarır gibi sistem mesajı verirler. komik ve tutarsız editör kadrosu var burada ve aklı selim birileri çıkıp tepki gösterdiği zaman sözlüğün sahibi "buradan başka yazacak yeriniz yok" diyerek ortaya çıkar. bura hakkında gerçekleri yazar ya da buranın ne kadar çöp bir yer olduğunu kanıtlayan başlık açtığınız zaman, açtığınız başlık ya da entry girmiş olduğunuz başlık akıştan kaldırılır. eleştiriye zerre tahammülü olmayan bu çöplük bu hâliyle, üç entrye muhtaç haliyle kendini ekşi sözlükle bir tutar. bu apayrı bi komedi.

bütün entryelrimi sildim, sadece buranın ne derece çöp bir yer olduğunu anlatan bu entryim ve bunun yanında bir kaç entryi bıraktım.

şimdi hesabımı komple mi silersiniz, gene korkak davranıp bu başlığı akıştan mi kaldırırsınız ya da sadece bu entryi mi silersiniz bilmem. umrumda da değil.

hani altı ay içinde komple, entrylerle beraber siliyordunuz?
devamını gör...

minyon ya da durağan insan işi.
47 numara ayak, hareketli de bir yaşam tarzı ve bu cüsseyle hiçbir marka 1 yıldan fazla dayanmıyor.
ayakkabıyı da anlıyorum, ben de bu yükü çeksem ben de eeeehh yeter ulan diye bir yerden yırtarım kendimi*
terrex bile dayanamıyor bana öyle hesaplayın.

he çok alakasız bir kar botu çok dayandı.
aceleyle gidilen bir tatil öncesi kar botumu dolaptan alırken deforme olduğunu fark edip hemen decathlon'dan uyduruk bir şey(bilek üzeri, öyle çizme tarzı değil) aldım.
aman aman, ne soğuk geçirdi ne ayaklarım ıslandı ne kayma yaptı... taş gibi ayakkabı.
sonra tatilden geldim, kış aylarında yaptığım her balık tutma, tekne ve kamp işlerinde onu giydim.
yok, hala ilk günkü gibi.

sonra onun gazıyla gidip o markadan başka ayakkabı aldım 3 ay dayandı*
demek ki o bot üretim hatası, yanlışlıkla çok iyi üretmişler.
devamını gör...

annemin yüz hatlarını hatırlamaya çalıştım. gözlerinin rengini, gülüşünü, ses tonunu... zihnimi zorladım. zihnimin derinliklerine indim ama anneme dair hiçbir şey bulamadım. hiçbir anı, hiçbir ses, hiçbir duygu yoktu. fotoğraftaki kadının yüzü tıpkı babamın klasöründeki o fotoğraflar gibiydi. odak dışı kalmış, bulanıklaşmış, kimliği silinmiş bir leke.
hayır diye fısıldadım kendi kendime. hayır bu imkansız.
cüzdanımı çıkardım. içindeki eski vesikalık fotoğraflara baktım. annemin vesikalık fotoğrafının üzerindeki renkler solmuştu. derisi pürüzsüzleşmiş, gözleri ve burnu kağıdın dokusu içinde eriyip gitmişti.
süreç çoktan başlamıştı.
kasaba sadece haritalardan silinmiyordu. oraya ait olan, o vadiyle bir şekilde bağı bulunan herkesin geçmişi, anıları ve yakınları yavaş yavaş dünyadan kazınıyordu. babam bu yüzden o odada tek başına ölse bile kimseyi aramamıştı. çünkü dış dünyada onu hatırlayacak, ona dokunacak kimse kalmamıştı.
dehşet duygusu içimi bir zehir gibi kapladı. eğer o vadiye gitmezsem, eğer o siyah karalamanın altındaki sırrı çözmezsem, birkaç gün içinde kendi adımı, yüzümü ve kim olduğumu da unutacaktım. bir gün uyanacaktım ve aynada gördüğüm yabancının kim olduğunu bile bilmeyecektim.
devamını gör...

bizim sözlükten biri sanırım
devamını gör...

eve dönüp yolculuk hazırlıklarına başlamam gerekiyordu. karadeniz'in o dik vadisine, gps koordinatlarının gösterdiği o kör noktaya gitmek artık bir merak değil, bir zorunluluktu. çünkü zihnimin köşesinde beliren o garip görüntüler, şakaklarımda solucan gibi atan o mor damar ve odamın eşiğinde sürüklenen o gölge, bana zamanımın azaldığını fısıldıyordu.
eve vardığımda saat öğleden sonra üçü geçiyordu. evin içi dışarıdan daha soğuk, daha karanlıktı. koridordan geçerken ayağımın altındaki tahtaların gıcırtısı sanki tek bir kelimeyi tekrarlıyordu. git... git... git...
yatak odamdaki büyük seyahat çantasını dolaptan çıkardım. içine kalın giysiler, su geçirmez bir mont, fenerler, yedek piller, küçük bir ilk yardım çantası ve babamın kaset çalarını koydum. yanıma alabildiğim kadar konserve gıda aldım. gideceğim yer haritalarda bile görünmeyen bir orman denizinin ortasıydı. orada beni karşılayacak bir otel ya da bir insan topluluğu bulup bulamayacağımı bilmiyordum.
çantayı hazırladıktan sonra salona geçtim. duvarda annem, babam ve benim çocukluğuma ait tek bir aile fotoğrafı asılıydı. 1990'ların başında, bir yaz günü çekilmişti.
fotoğrafa doğru yaklaştım. resme her gün bakardım ama bu kez garip bir şey vardı.
fotoğraftaki annemin yüzüne baktım.
nefesim boğazımda düğümlendi.
devamını gör...

küçük guzu çünkü o...

devamını gör...

giriş amacının yazılması gereken sütuna babam kendi dik, keskin el yazısıyla tek bir cümle yazmıştı: izleri kağıttan silmek kolay. ama topraktan ve zihinden silmek zaman alıyor.
o satırı okurken şakaklarımdaki ağrı ani bir darbeyle geri döndü. zihnimin içinde bir şeylerin kırıldığını, bir camın çatlamasına benzer bir sesin beynimin kıvrımlarında yankılandığını hissettim. burnuma yine o aynı koku doldu. çürümüş çam yaprakları, nemli toprak ve yanık ahşap kokusu.
kütüphaneden nasıl çıktığımı, merdivenleri nasıl tırmandığımı hatırlamıyorum. dışarıya, gün ışığına çıktığımda gökyüzü daha da kararmıştı. ince bir yağmur çiselemeye başlamıştı. yağmur damlaları yüzüme çarptıkça buz gibi bir ürperti tüm bedenimi sarıyordu.
arabaya bindim. direksiyonu kavrayan ellerim titriyordu. torpido gözünden babamın o deri klasörünü ve 1974 tarihli topoğrafik haritayı çıkardım. haritadaki o kapkara karalamaya bir kez daha baktım. babanın notu zihnimde yankılanıyordu: burada kimse doğmadı. burada kimse ölmedi.
ama kayıtlara göre orada bir şeyler yaşanmıştı. bir şeyler yapılmıştı ve sonra o yapılan şeyin üzeri hem bürokrasiyle hem arşivlerle hem de fiziksel gerçekliğin kendisiyle örtülmüştü.
devamını gör...

ebeminkini...
devamını gör...

11 ekim ile 31 ekim arasındaki tam yirmi günlük yayın periyodu basitçe yoktu. kasım ayının ilk gününe ait sayfaya geldiğimde ise gazete hiçbir şey olmamış gibi gündelik siyasi haberlerle, hava durumu raporlarıyla ve küçük ilanlarla devam ediyordu. sanki o üç hafta bu dünyada hiç yaşanmamıştı.
bunu daha önce fark eden başka biri oldu mu diye sordum. sesim kütüphanenin bodrum katındaki taş duvarlarda boğuk bir yankı yaptı.
adam zayıf, damarlı elini çenesine götürdü. kuru derisini ovuştururken çıkan hışırtı sesi odadaki kasveti daha da artırdı. yıllar önce dedi fısıltıyla. ben henüz burada genç bir memurken, 1980'lerin başında bir adam gelmişti. tıpkı senin gibi uzun boylu, soğuk bakışlı biri. günlerce bu cildin başında oturdu. sayfaların eridiği yeri saatlerce inceledi.
göğsüme sıkı bir düğüm atıldı. babam dedim, dudaklarımdan dökülen kelimeye kendim bile inanmakta zorlanarak.
adını bilmiyorum dedi adam başını sallayarak. kimseyle konuşmazdı. ama gitmeden önce ziyaretçi kayıt defterine bir şeyler yazmıştı. o defter hala arşiv odasının girişindeki dolapta durur.
hızla arkamı dönüp deponun girişine doğru yürüdüm. yaşlı adam arkamdan aksayarak geliyordu. girişteki paslı metal dolabın kapağını açtım. içeride deri ciltleri soyulmuş, hamur kağıda basılmış onlarca eski kayıt defteri üst üste yığılmıştı. 1982 yılına ait olan defteri bulup masanın üzerine koydum.
sayfaları hızla çevirdim. sararmış yaprakların arasından geçmişin tozlu isimleri geçiyordu. ekim 1982 sayfasına geldiğimde parmağım bir satırın üzerinde durdu.
imza ve isim netti, babamın adıydı.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yaşlı adamın elindeki fenerin sarı, zayıf ışığı devasa gazete cildinin üzerine düştü. masaya doğru eğildim. ahşabın üzerine çökmüş toz bulutu genzimi yaktı, kısa bir öksürük nöbetiyle sarsıldım.
parmaklarım, 1974 yılının eylül ayının son günlerine ait sayfaların üzerinde gezindi. kağıt sararmıştı, dokundukça ufalanacakmış gibi duruyordu. sayfaları yavaşça, nefesimi tutarak çevirdim. 30 eylül... 1 ekim... 2 ekim...
ve sonra, gazete cildinin ortasında birdenbire bir uçurum belirdi.
yaşlı adamın söylediği doğruydu. ekim ayının ikinci haftasına girildiğinde sayfalar jiletle ya da makasla kesilmemişti. sayfa sırtında kalan kağıt lifleri, sanki üzerlerine bir kimyasal dökülmüş ya da organik bir çürüme sürecinden geçmiş gibi erimişti. kenarları tiftiklenmiş, kararmış ve lif lif ayrılmıştı. tıpkı bir cesedin çürürken sıvılaşması gibi, kağıdın selüloz dokusu orada kendi kendine yok olmuştu.
devamını gör...

gözüm bir yerlerden ısırıyor ama bilemedim. hep örnek olması ümidiyle.
devamını gör...

adam bana biraz daha yaklaştı. yüzündeki kırışıklıklar gölgede daha da derinleşti. ağzından çıkan nefes, çürümüş tütün ve eski kağıt kokuyordu.
yıllar önce, ben burada işe ilk başladığımda, o ciltleri düzenlerken fark etmiştim dedi fısıltıyla. 1974 yılının ekim ayına ait tam üç haftalık gazete nüshaları ciltlerden jiletle kesilip çıkarılmış. sadece bir gazeteden değil. buraya gelen tüm yerel yayınların o üç haftalık kısımları yok. göğsümdeki baskı daha da arttı. kim kesmiş? bir resmi görevli mi?
hiçbir kayıt yok dedi yaşlı adam, başını iki yana sallayarak. sayfalar öylece yok olmuş. ama daha garip olan ne biliyor musun? cevap vermedim, sadece gözlerinin içine baktım.
sayfaların kesildiği yerlerdeki kağıat kalıntılarına baktığımda dedi ve duraksadı. sanki söyleyeceği şeyden kendi de korkuyordu. kağıt kesilmemiş gibiydi. tıpkı o sayfalar hiç basılmamış, cildin ortasında hiç var olmamış gibi kağıdın dokusu oralarda erimişti. git bak kendin gör.
devamını gör...

arabaya bindiğimde hava kurşun gibi ağırdı. gökyüzü gri, alçak bulutlarla kaplıydı. sanki üzerime çökmeye hazırlanan devasa bir tavan gibiydi. şehir merkezine doğru sürerken sokaklardaki insanlara baktım. otobüs duraklarında bekleyenler, kaldırımda yürüyenler, arabalarının içinde oturanlar... hepsinin yüzleri bana garip bir şekilde yabancı gelmeye başladı. sanal bir dünyanın içindeki ifadesiz figürler gibiydiler. kimsenin kimseyle gerçekten konuşmadığı, herkesin kendi içindeki boşluğa baktığı bir simülasyonun içinde sürükleniyordum sanki.
şehir merkezindeki o rutubetli, taş binaya ulaştım. il kütüphanesinin alt katındaki gazete arşivi, yerin iki kat altında, havalandırması yetersiz, loş bir depodaydı. arşiv görevlisi, yüzü kırışıklıklarla kaplı, kalın camlı gözlükler takan yaşlı bir adamdı. adımlarımı takip eden gözlerinde derin bir bıkkınlık ve şüphe vardı.
1974 yılının doğu karadeniz yerel gazetelerini görmek istiyorum dedim. sesim depodaki küflü rafların arasında boğuk çıktı.
yaşlı adam gözlüklerinin üstünden bana baktı. hangi gazete? karadeniz sesi mi, doğu ekspres mi?
ikisi de dedim. özellikle 1974 yılının sonbahar aylarına ait olanlar. eylül, ekim, kasım.
adam derin bir iç çekti, oturduğu ahşap tabureden gıcırtıyla kalktı ve deponun en karanlık, tozlu arka raflarına doğru ilerledi. onu takip ettim. ayaklarımızın altındaki çimento zeminde biriken tozlar hafif hışırtılar çıkarıyordu. rafların arası o kadar dardı ki, omuzlarım devasa gazete ciltlerine sürtünüyordu.
adam en arkadaki rafın önünde durdu. siyah, bez kaplı devasa bir cildi raftan çekip çıkardı. masanın üzerine bıraktığında havaya koca bir toz bulutu kalktı.
1974 cildi bu, dedi adam soğuk bir sesle. ama aradığını bulabileceğinden emin değilim. o yılın arşivlerinde garip bir eksiklik var.
parmağım gazete cildinin sert kapağında donup kaldı. nasıl bir eksiklik?
devamını gör...

topoğrafik hata ibaresini okurken alt çenem seyirdi. yüzlerce ahşap evin, sokakların, bir çeşmenin ve insan yaşamının olduğu bir vadi, tek bir harita dairesi kararıyla hiç var olmamış sayılamazdı. bir köy yanabilirdi, bir heyelan altında kalabilirdi ya da salgın hastalık yüzünden tahliye edilebilirdi. ama o zaman arşivlerde bir afet raporu, bir tahliye kararı veya bir askeri karantina kaydı bulunurdu.
burada ise hiçbir şey yoktu. insanlar, binalar ve toprak, bir silgiyle kağıttan kazınır gibi resmi tarihten kazınmıştı.
bilgisayarın başından kalkıp şehir merkezindeki eski il kütüphanesine ve devlet arşivleri bölge müdürlüğüne gitmeye karar verdim. babamın klasöründeki o yüzsüz insanların fotoğrafları ve teyp kasetindeki o korkunç kırılma sesi zihnimde dönüp duruyordu. eğer orada fiziksel bir şey yaşandıysa, o dönemin yerel gazeteleri mutlaka bir şeyler yazmış olmalıydı.
devamını gör...

(bkz: albeni)
devamını gör...

tamamen kendi hayatımı yaşıyorum.
ne istediysem onu yaptım bugüne kadar ve o kararlarımın getirileriyle mutluyum.
zaten başka türlüsü de bana gelmezdi.
he istediklerimi yapabilmek için ebemle çok cinsel ilişkiye girdiler ama yapacak bir şey yoktu.
havadan gelen olmayınca neylesin kral?
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim