zaman tüneli
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
fotoğraf atmak için anlık mı olması gerekiyordu?
devamını gör...
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
düşük zekalardan gelmişler yine. eko sen de beni, bi ara herhangi bir mahallede bul bari tam olsun. sısıısıs
adam yazın kazak giyip, paltoyla dolaştığımı düşünüyor.
gücüm yetmez bu kafalara sısıısıs
adam yazın kazak giyip, paltoyla dolaştığımı düşünüyor.
gücüm yetmez bu kafalara sısıısıs
devamını gör...
o öyle biri değil savunması
zamanında çok söyledim bunu. şimdi söyleyen birini görünce içimden allah kurtarsın diyorum.
devamını gör...
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
otoban kenarında mı rastladin. peruk filan var mıydı nasıl tanıdın?
gerçi yazın palto ile gezen istanbul'da 1 kişi vardır
gerçi yazın palto ile gezen istanbul'da 1 kişi vardır
devamını gör...
sözlük yazarlarının yetenekli olduğu konular
iyi istavrit çıkarırım, ewed.
devamını gör...
sözlük yazarlarının yetenekli olduğu konular
yetenek dağıtılırken muhtemelen sözlükteydim.
devamını gör...
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
sısıısıssısıs. xanax'ını al ve zıbar. köpekk seni. s
çok düşük zekalısınız ya. yine de eğlenecek bir şey bulabiliyorum sizlerin toplamından.
berbere gidip önce bir tıraş ol allahın kırmızılı reçetelisfdfdsffdf
çok düşük zekalısınız ya. yine de eğlenecek bir şey bulabiliyorum sizlerin toplamından.
berbere gidip önce bir tıraş ol allahın kırmızılı reçetelisfdfdsffdf
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
sanki dinleyeceksiniz.. neyse
devamını gör...
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
olm niye öyle bir şey yapalım, mal mıyız? kendi evimize gitsek ya.. o bizi takip etsin hem töbe töbe
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
sısısıs
bulun beni. dikilin karşıma. iyi bir insanım ben. kahve içeriz. s
bulun beni. dikilin karşıma. iyi bir insanım ben. kahve içeriz. s
devamını gör...
yolda görülen yazarı evine kadar takip etmek
tehlikelidir. tavsiye edilmez. ben görsem yolumu değiştiririm.
devamını gör...
genç werther'in acıları
bitirdiğimde elimde kitap, pencereden dışarı bakarken içimde tuhaf bir boşluk kaldı. sanki biri epeyce uzun uzun dert yanmış da, ben dinlemişim ama sonunda ''ya kardeşim, yeter artık lan'' diye iç geçirmişim gibi. kitabı okuduktan sonra neden bir türlü ısınamadığımı anlatayım size.
önce şunu söyleyeyim, goethe'ye saygım sonsuz. adam deha. o dönemin duygusal coşku akımı içinde, kilise baskısı, toplumsal kurallar, ''duygunu bastır'' dayatması arasında böyle bir metin yazmak cesaret işi. kendisini bu yüzden severim. çünkü o dönemde kimse duyguyu bu kadar çıplak, bu kadar tehlikeli göstermemişti. ama kitapla aramda bir mesafe oluştu, hem de kalın bir mesafe. werther'i sevemedim ben abi. tamam genç, sanatçı ruhlu, duyarlı bir adam. büyük şehirden kaçıp doğaya sığınıyor, küçük şeylerden büyük hazlar çıkarıyor. o kısım güzel hatta yakın bile gelebilir. ama o aşk… lotte'ye olan takıntısı o kadar tek yönlü, o kadar sınır tanımaz ki, bir süre sonra lan piç kendine gel amk demek istiyorsun.
kız nişanlı, evleniyor, hatta kocası albert'le araları iyi. werther lavuğu bunu bile bile ''benim her şeyim o'' moduna giriyor. mektuplar ilerledikçe adamın dünyası küçülüyor, küçülüyor, sonunda sadece lotte kalıyor ortada. doğa ölüyor, hayat berbatlaşıyor, intihar huzur gibi görünüyor. bence burada goethe duyguyu yüceltiyor ama aynı zamanda tehlikeli bir şekilde romantikleştiriyor. werther'in acısı güzel, şiirsel, hatta kutsal gibi sunuluyor.
halbuki gerçek hayatta bu sağlıklı bir bağ değil. bu aşırı bağlılığın, sınır koymayı bilmemenin, kendi değerini bir başkasına bağlamanın kitabı. günümüzle bağdaştırınca iş daha da netleşiyor.
şimdi düşünün abi: instagram'da her akşam ''o kişi hikayemi izlemedi, kalbim kırıldı'' diye paylaşımlar, tiktok'ta ''karşılık bulmayan aşk'' listeleri milyonlarca izleniyor, gençler eski sevgililerinin fotoğraflarına bakıp saatlerce ''neden ben değil'' diye içleniyor. werther tam da o havayı 250 yıl önce yaşamış.
ama fark şu: bugün en azından psikolog var, iletişimi kes, biraz uzaklaş, kendine dön diyen var. kendine odaklan diye binlerce sohbet dinliyoruz. werther hiçbirini yapmıyor. pasif kalıyor, şikayet ediyor, sorumluluğu topluma, alberte, hatta tanrı'ya atıyor. kitap bittiğinde ''keşke biri şu dalyarağa bu aşk değil lan, bildiğin iğrenç bir takıntı deseydi'' diye düşündüm. ve o meşhur son… biliyorsunuz.
tarihte gerçekten gençleri etkileyip intihara sürüklemiş bir betimleme. bugün bile, ruh sağlığı farkındalığı varken, böyle bir metni güzel acı diye pazarlamak bana riskli geliyor. sanki duygusal çöküşü süslemek, onu normalleştirmek gibi. tabii bu benim kişisel tadım. belki ben fazla gerçekçi oldum, fazla 2026'lı. belki de kitap tam da bunu amaçlıyor. o dönem insanının içindeki fırtınayı göstermek.
ama ben bitirdiğimde ruhsal rahatlama yaşamadım, aksine hafif bir sinir ve ulan bunca mektup, bunca sayfa, hepsi aynı döngü hissi kaldı. hikaye ince, olay az, sadece werther'in iç konuşmasıyla ilerliyor. o konuşma da bir noktadan sonra tekdüzeleşiyor. goethe'nin faustu gibi katman katman değil, daha çok tek bir yüksek sesli çığlık gibi.
yine de okuduğum için pişman olmadım tabii. klasik diye okunmalı, çünkü edebiyat tarihini anlamak için şart. ama hayatımın kitabı diye bir yere koymadım. werther'in acıları bana göre, eski bir plak gibi. ilk dinlediğinde etkileyici, derin, duygusal. ama aynı plağı tekrar tekrar çaldıkça çiziliyor, tizleri rahatsız ediyor, sonunda yeter, başka bir şey açayım diyorsunuz. goethe'ye selam olsun, o plağı yapan adama. ama ben kendi çalma listemi güncel tutuyorum.
önce şunu söyleyeyim, goethe'ye saygım sonsuz. adam deha. o dönemin duygusal coşku akımı içinde, kilise baskısı, toplumsal kurallar, ''duygunu bastır'' dayatması arasında böyle bir metin yazmak cesaret işi. kendisini bu yüzden severim. çünkü o dönemde kimse duyguyu bu kadar çıplak, bu kadar tehlikeli göstermemişti. ama kitapla aramda bir mesafe oluştu, hem de kalın bir mesafe. werther'i sevemedim ben abi. tamam genç, sanatçı ruhlu, duyarlı bir adam. büyük şehirden kaçıp doğaya sığınıyor, küçük şeylerden büyük hazlar çıkarıyor. o kısım güzel hatta yakın bile gelebilir. ama o aşk… lotte'ye olan takıntısı o kadar tek yönlü, o kadar sınır tanımaz ki, bir süre sonra lan piç kendine gel amk demek istiyorsun.
kız nişanlı, evleniyor, hatta kocası albert'le araları iyi. werther lavuğu bunu bile bile ''benim her şeyim o'' moduna giriyor. mektuplar ilerledikçe adamın dünyası küçülüyor, küçülüyor, sonunda sadece lotte kalıyor ortada. doğa ölüyor, hayat berbatlaşıyor, intihar huzur gibi görünüyor. bence burada goethe duyguyu yüceltiyor ama aynı zamanda tehlikeli bir şekilde romantikleştiriyor. werther'in acısı güzel, şiirsel, hatta kutsal gibi sunuluyor.
halbuki gerçek hayatta bu sağlıklı bir bağ değil. bu aşırı bağlılığın, sınır koymayı bilmemenin, kendi değerini bir başkasına bağlamanın kitabı. günümüzle bağdaştırınca iş daha da netleşiyor.
şimdi düşünün abi: instagram'da her akşam ''o kişi hikayemi izlemedi, kalbim kırıldı'' diye paylaşımlar, tiktok'ta ''karşılık bulmayan aşk'' listeleri milyonlarca izleniyor, gençler eski sevgililerinin fotoğraflarına bakıp saatlerce ''neden ben değil'' diye içleniyor. werther tam da o havayı 250 yıl önce yaşamış.
ama fark şu: bugün en azından psikolog var, iletişimi kes, biraz uzaklaş, kendine dön diyen var. kendine odaklan diye binlerce sohbet dinliyoruz. werther hiçbirini yapmıyor. pasif kalıyor, şikayet ediyor, sorumluluğu topluma, alberte, hatta tanrı'ya atıyor. kitap bittiğinde ''keşke biri şu dalyarağa bu aşk değil lan, bildiğin iğrenç bir takıntı deseydi'' diye düşündüm. ve o meşhur son… biliyorsunuz.
tarihte gerçekten gençleri etkileyip intihara sürüklemiş bir betimleme. bugün bile, ruh sağlığı farkındalığı varken, böyle bir metni güzel acı diye pazarlamak bana riskli geliyor. sanki duygusal çöküşü süslemek, onu normalleştirmek gibi. tabii bu benim kişisel tadım. belki ben fazla gerçekçi oldum, fazla 2026'lı. belki de kitap tam da bunu amaçlıyor. o dönem insanının içindeki fırtınayı göstermek.
ama ben bitirdiğimde ruhsal rahatlama yaşamadım, aksine hafif bir sinir ve ulan bunca mektup, bunca sayfa, hepsi aynı döngü hissi kaldı. hikaye ince, olay az, sadece werther'in iç konuşmasıyla ilerliyor. o konuşma da bir noktadan sonra tekdüzeleşiyor. goethe'nin faustu gibi katman katman değil, daha çok tek bir yüksek sesli çığlık gibi.
yine de okuduğum için pişman olmadım tabii. klasik diye okunmalı, çünkü edebiyat tarihini anlamak için şart. ama hayatımın kitabı diye bir yere koymadım. werther'in acıları bana göre, eski bir plak gibi. ilk dinlediğinde etkileyici, derin, duygusal. ama aynı plağı tekrar tekrar çaldıkça çiziliyor, tizleri rahatsız ediyor, sonunda yeter, başka bir şey açayım diyorsunuz. goethe'ye selam olsun, o plağı yapan adama. ama ben kendi çalma listemi güncel tutuyorum.
devamını gör...
yazarların mini dizi önerileri
russian doll iyidir, sarar.
devamını gör...
her şeyi arkada bırakıp ülkeyi terk etmek
yalnız başına yapılacak eylem değildir. bir sevgiliniz ya da eşiniz varsa birbirinizden güç alarak pek ala yapılasıdır.
devamını gör...
sözlükteki hristiyan misyonerler
kız mısın? müslüman da olabilirim yani
devamını gör...


