zaman tüneli
nick vermeden bir yazara seslen
sağlam kalça.
devamını gör...
yazarları en çok üşendiren şey
ders çalışmak.
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
kırık bir fincan kadar
ertesi sabah dokuza on kala geldi mila. kapı gerçekten açıktı. cavit sözünü tutmuştu, çaydanlık ocakta fokurduyordu, iki fincan tezgâhın kenarına dizilmişti, birinin kulpu çatlaktı, öbürü sağlam. sağlam olanı mila'nın önüne koydu. söylemeden.
«kavağı bitirdim» dedi. «sandığın kapağını. menteşeler eskimiş, yenisini takacağım.»
«bugün almam gerekiyor onu.»
«menteşesiz mi taşıyacaksın?»
cevap vermedi mila. çayını üfledi. pencereden iskele görünüyordu, bir balıkçı ağını sarıyordu güvertede, elleri usanmadan aynı hareketi yineliyordu. içerisi talaş ve sıcak metal kokuyordu. dün akşamdan kalma bir gerginlik vardı havada, ne olduğunu ikisi de adlandıramıyordu ama masanın üstüne serilmiş gibi duruyordu, dokunsan hışırdayacaktı.
şehirden gelen o telefon. iki gün önceydi. mila kimseye açıklama borçlu değildi ama cavit'in kulağı o konuşmanın son kelimelerine takılmıştı, «tamam, düşünürüm» demişti mila telefona, sonra kapatmış, hiçbir şey söylememişti. cavit de sormamıştı. sormamak da bir tür soruydu oysa, aralarında öyle asılı kalmıştı.
«bir liste yaptım» dedi mila, çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı. «envanter için. tezgâhlar, aletler, yarım işler. alıcıya vermem lazım.»
«alıcı mı?»
«şehirden bir adam. atölye malzemesi topluyor. eski marangoz aletleri değerli olmuş, koleksiyoncular varmış.»
cavit çayını bırakmadı ama tuttuğu fincanın etrafındaki parmakları bir tuhaf oldu, sıkılaştı sonra gevşedi. kâğıda bakmadı.
«babanın rendesi de var mı o listede?»
«cavit.»
«var mı?»
«yer alan her şeyi yazdım. öyle olması lazım.»
ocağın altını kıstı cavit. sırtı dönüktü, omuzları geniş, gömleğinin arkası talaz tutmuştu. bir süre konuşmadı. sonra döndü, elindeki bezi tezgâha attı, bez katlanmadan düştü, ucu yere sarktı.
«o rende otuz yıllık» dedi. «babanın babasından. sapına ismini kazımış, bak, şurada, görünmez ama parmakla bulunur. onu bir adam vitrine koyacak diye mi buraya kadar getirdin?»
«ben karar vermedim daha. sadece listeledim.»
«liste karar demek.»
«değil.»
sesi yükselmemişti mila'nın ama içindeki bir şey gerilmişti, tel gibi. fincanı bıraktı, çatlak kulplu olanın yanına, iki fincan tıkırdadı birbirine değince. ayağa kalktı. pencereden gelen ışık talaşın içinden geçiyor, havada asılı toz zerreleri görünüyordu.
«sen ne yapmamı bekliyorsun?» dedi. «burada mı kalayım? otuz yıllık rendenin başında mı bekleyeyim? benim bir hayatım var, cavit. orada. uzakta ama var. buraya kapatmaya geldim, açmaya değil.»
«kimse kal demedi sana.»
«demedin mi?»
bu sefer cavit sustu. ağır bir susmaydı. bir kereye mahsus, gözünü kaçırmadı ama, mila'nın yüzüne baktı, orada bir cevap arar gibi baktı sonra vazgeçti, tezgâhın öbür ucuna geçti, sandığın kapağını eline aldı, menteşe deliklerini parmağıyla yokladı.
«sen bilirsin» dedi. «senin envanterin. senin baban. senin listen.»
o «senin» kelimesinin her tekrarı bir kapı kapanışı gibiydi. mila'nın canını yaktı ama neden yaktığını da tam bilemedi. haklıydı sonuçta. kendi babası, kendi işi. peki bu adam neden konuşuyordu sanki hakkı varmış gibi, neden bu atölyeye kök salmış gibi davranıyordu, neden dünkü çay iki kişilikti de bugün her cümle bir duvar örüyordu.
«sen ne düşünüyorsun?» dedi mila. «söylesene. iki gündür bir şey söylemek istiyorsun, söylemiyorsun. söyle.»
«bir şey yok.»
«var.»
«yok dedim.»
cavit'in bir huyu vardı, mila bunu bu birkaç haftada öğrenmişti: sıkıştığında elini bir işe verirdi, göz teması kesilirdi, konuşma bir alete dönüşürdü. şimdi de öyle yaptı, tezgâhın altından bir menteşe kutusu çıkardı, içindeki vidaları avucuna döktü, saydı sanki, oysa saymıyordu, sadece bakıyordu onlara.
«telefondaki adam kimdi?» dedi sonunda. sormamaya çalışmış ama olmamıştı, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü, biraz utançla, biraz da öfkeyle.
işte oydu. iki gündür masanın üstünde asılı duran.
«bir iş teklifi» dedi mila. «eski bir çalışma arkadaşım. kendi atölyesini açıyor, ortak istiyor. tasarım işi. iyi bir teklif.»
«iyi bir teklif.»
«evet.»
«o zaman iyi.» vidaları kutuya geri döktü, tıkırtı sertti. «git o zaman. iyi teklifin varken burada rende peşinde ne işin var.»
«böyle mi konuşacaksın?»
«nasıl konuşayım?»
«insan gibi. kırgın çocuk gibi değil.»
bu son söz fazla oldu. farkındaydı söylerken bile ama tuttu, çıktı ağzından. cavit'in çenesindeki kas gerildi, bir an gözünü kırpmadı, sonra elindeki menteşeyi tezgâha bıraktı, sertçe değil ama kesin bir hareketle, ve doğruldu.
«ben kırgın çocuk değilim» dedi. sesi alçaktı şimdi, alçaldıkça ağırlaşan bir sesti. «ben bu kasabada on iki yıldır aynı tezgâhın başındayım. babanın yanında öğrendim işi. o gittikten sonra da bıraktı bana. sözle değil, öyle bir kâğıt da yok ama bıraktı. her sabah açtım burayı. kimse gelmese bile açtım. toz tutmasın diye sildim. çünkü bir gün biri gelir, buraya sahip çıkar diye düşündüm.» durdu. «sen geldin. o biri sen olabilirsin diye düşündüm bir an. aptalca. boş ver.»
mila kıpırdamadı. balıkçının ağ sarma sesi bile durmuştu sanki, dışarıda bir martı bağırdı, uzakta.
«bunu bana neden söylemedin?»
«ne diyecektim? kal mı diyecektim? ben kimim ki sana kal diyeyim.»
«söyleyebilirdin.»
«söyleyemedim.»
iki kelime. içinde bir sürü şey vardı o iki kelimede, mila hepsini duymadı ama bir kısmını duydu, yeterince duydu. cavit'in söyleyemediği çok şey vardı, bunu ilk günden anlamıştı, adam bir sedef kutu gibiydi, dışı sade, içinde neler saklı belli değil.
«bir şey oldu» dedi mila usulca. «sana bir zamanlar. değil mi? bir şey oldu da o yüzden söyleyemiyorsun.»
cavit cevap vermedi. tezgâha yaslandı, iki eliyle kenarını tuttu, başını öne eğdi. ensesinde talaş tozu vardı, bir çizik izi, eski. uzun bir sessizlik oldu, bu sefer boş bir sessizlik değil, dolu bir sessizlik, birinin kendini toplayışının sessizliği.
«bir kadın vardı» dedi sonunda. «yıllar önce. ben buraya yerleşmeden. şehirdeydim o zamanlar, orada büyüdüm ben, biliyor musun, kasabalı değilim aslında. sonradan geldim. şehirde bir hayatım vardı, işim, evim, o kadın. nişanlıydık.» kısa bir gülüş, gülüş değil aslında, burnundan çıkan bir soluk. «bir sabah çıktı gitti. not bile bırakmadı. sonra öğrendim, aylardır planlıyormuş. ben hiçbir şeyin farkında değildim. her sabah aynı masada kahvaltı ediyorduk, ben hiçbir şeyin farkında değildim.»
mila bir adım attı ona doğru ama durdu, dokunmak istedi, dokunmadı.
«bu yüzden mi geldin buraya?»
«kaçtım. öyle desem daha doğru. bir yere gitmem lazımdı, tren nereye gidiyorsa oraya bindim, burada indim. iskelede babanı gördüm. bir dolabı taşıyordu tek başına, yardım ettim. sonra çay ısmarladı. sonra ertesi gün de gittim. sonra kaldım.» başını kaldırdı, mila'ya baktı. «baban bana hiç ne oldu diye sormadı. bir kere bile. sadece işi öğretti. ellerimi meşgul etti. en çok o iyi geldi. ellerin dolu olunca kafanın içi biraz susuyor.»
«ve şimdi ben geldim» dedi mila. «şehirden. bir teklifle. gidip gitmeyeceğim belli değil. sana o kadını hatırlattım.»
«hayır.» sertti bu «hayır». «sen ona benzemiyorsun. mesele o değil. mesele...» durdu, doğru kelimeyi aradı, bulamadı, başka bir şey söyledi. «mesele ben bir daha o sabahı yaşamak istemiyorum. birinin aylardır gitmeyi planladığını sonradan öğrenmek. o yüzden telefondaki adamı sordum. aylardır değil, iki gündür biliyorum en azından. bir gün gideceksin, bunu baştan bilmek istiyorum. sürpriz olmasın.»
mila'nın gözü çatlak kulplu fincana takıldı. bir zamanlar sağlam olan, düşmüş, çatlamış ama atılmamış, hâlâ kullanılan bir fincan. cavit onu neden atmamıştı, bilmiyordu ama bir şey vardı orada, tam yerine oturuyordu.
«ben sana o sabahı yaşatmam» dedi.
«bunu bilemezsin.»
«bilirim. çünkü ben not bırakmadan gitmem. gidersem, yüzüne söyler giderim. ama şu an gitmiyorum, cavit. şu an burdayım. şu an listeyi de yapmadım daha, sadece kâğıda döktüm bir şeyleri çünkü aklım karışıktı, çünkü ne yapacağımı bilmiyorum, çünkü buraya kapatmaya geldim ama kapatamıyorum, çünkü sen...»
durdu. kelime ağzında asılı kaldı. söylemedi. ikisi de duydu söylemediğini.
cavit doğruldu tezgâhtan. iki adım attı, mila'yla arasında bir kol boyu kaldı. yüzünde bir yumuşama vardı ama gözünde hâlâ o tetik hal, o gitmeye hazır bekleyiş, sırtına yük olmuş yılların ihtiyatı.
«o rendeyi listeden çıkar» dedi. yalvarma değildi, rica bile değildi tam olarak. «sat gerisini, ne istersen yap, ama o rendeyi çıkar. o kalsın burada. adam vitrine koymasın onu.»
«neden bu kadar önemli?»
«çünkü senin baban her akşam işten sonra onu eline alır, bir bez alır, siler, cebine koyardı. eve götürürdü. tek onu götürürdü. sabah geri getirirdi. on iki yıl boyunca her gün. o rende onun cebinde şeklini almış. bir şey unutmasın diye taşırdı belki, bilmem. ama o rende burada olduğu sürece baban da bir yerde burada.»
mila'nın eli titremeye başladı. fark etmedi önce, sonra fark etti, çantasının askısını sıktı, titremesin diye. babasının rendeyi eve götürdüğünü bilmiyordu. babası hakkında bilmediği ne çoktu. bu adam babasını ondan daha çok tanıyordu, bu düşünce hem acıtıyor hem tuhaf bir şekilde ısıtıyordu mila'yı. sanki babasını geri veren biri karşısındaydı, parça parça, cebinden çıkarır gibi.
«adınızı bilmiyorum» dedi mila.
«nesim» dedi adam. «nesim usta derdi baban bana. ben ona da usta derdim, o bana da. ikimiz de ustaydık, kimse kimseye çırak değildi. öyle anlaşmıştık.»
testere tezgâhının üstündeki toz, pencereden giren ışıkta asılı kalmıştı. nesim eğildi, alt çekmecelerden birini açtı. menteşeleri inledi. içeriden bir şeyler çıkardı, kâğıda sarılı, ipiyle bağlı bir tomar.
«bunu da al» dedi. «sana ait aslında. baban çizerdi. akşamları, herkes gittikten sonra. mobilya değil. başka şeyler.»
mila tomarı aldı. ağırdı, düşündüğünden ağır. ipi çözmedi hemen. parmaklarıyla kâğıdın kenarını yokladı, yağ lekesi tutmuş, yer yer yırtılmış bir ambalaj kâğıdıydı.
«ne çizerdi?»
«aç, gör. ben karışmam. senin baban seninle konuşsun, benimle değil.»
dışarıda bir kamyon geçti, yerdeki talaşları hafifçe titretti. mila tomarı göğsüne bastırdı. açmayacaktı burada. bir yerde, tek başına, kimse bakmadan açacaktı.
«kapatıyor musunuz gerçekten?»
nesim omuz silkti. ellerini önlüğüne sildi, oysa elleri temizdi.
«kira» dedi. «bir de ben yoruldum. diz kalmadı. ayakta duramıyorum sekiz saat. baban olsa devam ederdik belki. ama o gitti, ben tek başıma bu tezgâhı çeviremiyorum. malı satacağım, makineleri satacağım. rendeyi tutacağım. sana söz.»
mila kapıya doğru yürüdü, sonra durdu. döndü.
«bir şey sorabilir miyim?»
«sor.»
«babam mutlu muydu? burada.»
nesim uzun uzun baktı ona. yüzündeki çizgiler daha da derinleşti, gülümsedi mi, yoksa yalnızca gözlerini mi kıstı, mila anlayamadı.
«baban türkü söylerdi» dedi. «kötü söylerdi. berbat söylerdi. ama söylerdi. insan mutsuzsa söylemez öyle. sen bunu al, karar sana kalsın.»
sokağa çıktığında ışık gözünü aldı. marangozhanenin içi loştu, buraya alışmıştı gözü, şimdi öğle güneşi keskin bir bıçak gibi vurdu. bir an gözlerini kapadı. tomar hâlâ göğsündeydi. talaş kokusu üstüne sinmişti, saçına, montunun yakasına. bu kokuyu tanımıyordu, ama bir yerinden tanıyordu.
karşı kaldırımda bir kahve vardı, camekânında buğu tutmuş. içeri girdi, en köşedeki masaya oturdu, sırtını duvara verdi. garson geldi, bir şey söyledi, mila ne dediğini duymadı.
«sade» dedi rastgele. «bir sade.»
sonra tomarı masaya koydu. ipi çözdü. düğüm sıkıydı, tırnağıyla uğraştı, en sonunda gevşedi. kâğıdı açtı.
içinde kâğıtlar vardı. onlarca. kimi kareli, kimi düz, kimi bir hesap defterinin arkasına çizilmiş. kurşun kalemle, bazıları mürekkeple. ilkini eline aldı.
bir ev çizimiydi. ama mobilya değildi. bir evin kesitiydi, dışarıdan görünüşü değil, içi. bir oda, içinde bir yatak, yatağın yanında küçük bir masa. masanın üstünde bir lamba. duvarda bir pencere, pencerenin önünde bir kız çiziği, çubuk gibi, saçları iki örgü.
altına küçük harflerle bir şey yazılmıştı. mila eğildi, okudu.
«mila'nın odası. güneş sabah bu pencereden girsin.»
kâğıdı bıraktı. eli yine titriyordu, bu sefer saklamaya çalışmadı. bir sonrakini aldı. yine bir oda. bu sefer bir mutfak, tezgâhı uzun, penceresi geniş.
«anneye mutfak. iki kişi rahat çalışsın.»
bir sonraki. bir bahçe kapısı, üstünde asma, altında bir bank.
«akşamları oturmaya.»
mila kâğıtları teker teker açtı, masaya yaydı, kahve geldi, soğudu, dokunmadı bile. babası bir ev çizmişti. yıllarca çizmişti. odaları, kapıları, pencereleri, hangi odaya sabah güneşi girecek, hangi duvara ne asılacak, hepsini. hiç yapmadığı bir evi. hiç anlatmadığı bir evi.
onlar apartman dairesinde otururdu. kira. rutubet kokan, ışık almayan bir daire. babası hiç şikâyet etmezdi. «bir gün» derdi bazen, sofrada, çorbayı karıştırırken, «bir gün.» devamını getirmezdi. mila sorardı, «bir gün ne baba?» o da güler, «yeriz içeriz, sen okursun» derdi, konuyu değiştirirdi.
bir gün buymuş demek.
kâğıtların en altında, diğerlerinden daha eski, daha yıpranmış bir tane vardı. kenarları sararmış, katlanmaktan yumuşamış. onu açarken korktu, yırtılacak diye. yavaş açtı.
bu çizim ötekilerden farklıydı. ev yoktu. bir insan yüzü vardı, kadın yüzü, kaba çizgilerle, ama tanıdık. annesiydi. genç. mila'nın hiç görmediği kadar genç. saçları omzuna dökülmüş, gülümsüyor, bir eliyle saçını tutmuş.
altında tarih vardı. mila'nın doğumundan iki yıl önce.
yanında bir not, çok küçük, neredeyse okunmuyor:
«ona söyleyemedim bugün de. yarın söylerim.»
mila kâğıdı göğsüne bastırdı, öne eğildi, alnını masanın kenarına dayadı. camekânda buğu, dışarıda bir motosiklet, garsonun tabak şıkırtısı, hepsi uzaklaştı. babası bir kadına bir şey söyleyememişti. yarın diye ertelemişti. belki hep erteledi. belki bir evi de öyle erteledi, yarına, hep yarına, ta ki yarınları bittiği güne kadar.
«abla, iyi misin?»
garsondu. genç bir çocuk, elinde bez, endişeli.
«iyiyim» dedi mila, doğruldu. «iyiyim, sağ ol.»
yüzünü avucuyla sildi. kâğıtları topladı, dikkatle, sırasını bozmadan, sanki bir sıra varmış da bozmaktan korkarmış gibi. yeniden kâğıda sardı. ipi bağladı. bu sefer düğümü kendi attı, sıkı.
telefonunu çıkardı. ekranı açtı, kapadı. kimi arayacaktı? annesi altı yıl önce başka bir şehre gitmişti, başka bir hayata. konuşmuyorlardı. kardeşi yoktu. babasının bu çizimlerden haberi olan tek kişi bir marangozdu, karşı kaldırımda, tezgâhını satan.
bir isim belirdi aklında. deniz.
parmağı ismin üstünde durdu. deniz'i altı aydır görmüyordu. son görüşmeleri iyi bitmemişti, daha doğrusu hiç bitmemişti, öylece asılı kalmıştı, yarım bir cümle gibi. mila o gün çok şey söylemişti, sonra pişman olmuştu, ama telefonu açıp özür dilemeye de eli varmamıştı. aylar geçti. aylar her şeyi kolaylaştırır sanılır, kolaylaştırmaz.
yazmaya başladı. sildi. yeniden yazdı.
«babamın atölyesine gittim bugün.»
sildi. fazla ansızındı. fazla çok şey istiyordu bir mesajdan.
«deniz, müsait misin?»
bunu da sildi. sonra hiç düşünmeden, düşünürse yollamayacağını bilerek yazdı:
«sana bir şey göstermem lazım. sadece sen anlarsın. başka kimse anlamaz.»
yolladı. telefonu masaya kapattı, ekranı görmesin diye. kahvesini bir yudum aldı, buz gibiydi, geri koydu.
beklemek. en zor kısmı beklemek. camekândaki buğuya bir çocuk parmağıyla bir şeyler çizmiş, silinmiş, yeniden çizilmiş. mila oraya baktı. babasının çizgilerini düşündü. bir ömür boyu çizip de yapamadığı ev, bir kâğıt tomarında, ipe bağlı, bir çekmecenin dibinde.
telefon titredi. mila hemen çevirmedi. bir saniye bekledi, iki saniye. sonra çevirdi.
«neredesin?»
tek kelime değildi ama tek kelime kadar açıktı. deniz gelmiyordu, geliyordu. nerede olduğunu soruyordu çünkü yola çıkacaktı.
mila kahvenin adını yazdı, sokağı yazdı. karşısı marangozhane, ekledi, kapalı olanı.
«on beş dakika» diye geldi cevap.
on beş dakika. mila telefonu bıraktı, kâğıt tomarına baktı, sonra camdan dışarı, marangozhanenin kapalı kepengine. nesim içeride hâlâ bir şeyleri topluyordu belki. ya da oturmuş, dizlerini ovuşturuyordu. bir ömrü kaldıran birinin yorgunluğuyla.
garsonu çağırdı, bir kahve daha istedi, bu sefer deniz için.
«iki tane olsun» dedi. «biri sıcak dursun.»
beklerken tomarı açmadı bir daha. elini üstüne koydu, öylece tuttu. sanki içindekiler uçup gidecekmiş gibi. sanki elini çekse babası bir kez daha kaybolacakmış gibi.
dışarıda öğle güneşi kepengin metaline vuruyor, marangozhanenin tabelasındaki solmuş harfleri aydınlatıyordu. bir zamanlar okunuyordu o harfler. şimdi yarısı gitmişti. mila okumaya çalıştı, ilk harf bir «a» gibiydi, sonrası belirsiz. belki babasının adının baş harfi. belki değil.
on beş dakika uzundu. mila her araba sesinde başını kaldırdı. her kapı açılışında. bir kadın girdi, çocuğuyla, oturdular. bir yaşlı adam gazeteyle. deniz değildi hiçbiri.
sonra oldu. kapı açıldı, camdaki buğu bir an dağıldı, içeri soğuk hava girdi. mila başını kaldırdı.
deniz kapının eşiğinde durmuştu. nefes nefese, koşmuş gibi. saçı dağınık, montunun fermuarı yarıya kadar. gözleri masayı taradı, mila'yı buldu.
ikisi de bir şey söylemedi önce. altı ay bir masanın iki yanında öylece durdu.
«geldin» dedi mila. sesi çıkmadı istediği gibi, boğuktu.
«sen çağırdın» dedi deniz. sanki bu her şeyi açıklıyordu. sanki aradaki altı ay, o yarım kalan kavga, hepsi bir çağrıyla silinebilirmiş gibi. belki silinmezdi. ama şimdilik önemli değildi.
deniz karşısına oturdu. kâğıt tomarına baktı, sonra mila'nın yüzüne.
«ağlamışsın.»
«hayır.»
«mila.»
«az.»
deniz elini uzattı, tomara değmeden durdu, izin ister gibi.
«bu ne?»
mila ipi çözmeye başladı. parmakları yine tutmuyordu, ama bu sefer utanmadı bundan. deniz'in önünde utanacak bir şey yoktu, hiç olmamıştı, sorun da buydu zaten, altı ay önce.
«babam» dedi mila. ipi çözdü. kâğıdı açtı. ilk çizimi, mila'nın odasını, deniz'e doğru çevirdi.
deniz eğildi, okudu. uzun sustu.
«sabah bu pencereden girsin» diye okudu sonra, fısıltıyla. sesi kâğıdın üstünde titredi, harfleri parmağıyla takip etti, sanki dokunursa yazının doğru olup olmadığını anlayacakmış gibi.
«öyle yazmış.»
«kime yazmış?»
mila cevap vermedi. diğer kâğıtları da açtı, birer birer, masaya yaydı. balkondaki sardunya. mutfak penceresinden görünen apartman aralığı. bir de mavi bir kapı, gerçekte kırmızıydı ama babası nedense hep mavi çizmişti, belki renkleri karıştırıyordu son zamanlarda, belki de kendi çocukluğundaki bir kapıyı çiziyordu, kimse sormamıştı.
«sabah'ı kim?»
«bilmiyorum» dedi mila. «sanmıştım ki güneş. ışık yani. sabah ışığı bu pencereden girsin diye. ama sonra öbür kâğıtlara baktım.»
deniz öbür kâğıtları çekti önüne. her birinin köşesinde aynı el yazısı, aynı ufalan harfler. sardunyanın altında: o sulasın, ben unutuyorum. apartman aralığının kenarında: çocuk hâlâ orada mı, sor. mavi kapının üstünde tek bir kelime, altı çizili: sabah.
«isim» dedi deniz.
«isim.»
ikisi de sustu. aşağıda bir motor gaza bindi, uzaklaştı. balkonun demirinde bir güvercin tıkırdadı, gitti.
«babanın bir sabah'ı mı vardı?»
mila omuz silkti, ama silkiş yarım kaldı, çünkü aslında bir cevabı vardı, sadece söylemek istemiyordu, ya da nasıl söyleyeceğini bilmiyordu, ikisi arasında bir yerde asılı kaldı omzu.
«annemin adı nilüfer.»
«biliyorum.»
«babam kırk iki yıl nilüfer'le yaşadı. kırk iki yıl. ben doğdum, büyüdüm, gittim, geldim, hep nilüfer vardı evde. şimdi hastanede yatıyor, kafası dağılıyor parça parça, ve çizdiği her şeyin üstüne sabah yazıyor.»
deniz elini masaya koydu, mila'nınkine yakın, değmeden. bu onun eski huyuydu. değmeden yakın durmak. altı ay önce bu mila'yı çıldırtırdı, neden dokunmuyorsun, neden hep bir milim öteden seviyorsun beni diye bağırmıştı bir keresinde, mutfakta, elinde bulaşık süngeriyle. şimdi o milim iyi geliyordu. insan değişiyordu demek. ya da yorgunluk her şeyi yumuşatıyordu.
«belki gençlik» dedi deniz. «herkesin bir tane vardır. söylenmeyen.»
«sen de mi?»
deniz güldü, kısa, dişleri görünmeden.
«sorunun cevabını biliyorsun.»
bunu dedi işte. yine böyle yaptı, topu geri attı, kendi tarafında tutmadı. mila içinden hem kızdı hem rahatladı. altı ay boyunca özlediği tam da buydu belki, bu geri atış, bu yakalanmayan top.
kâğıtları topladı deniz, dikkatle, üst üste, ama ilk çizimi en üste koydu, mila'nın odasını, sabah bu pencereden girsin yazanı. bir süre öylece tuttu.
«ne yapacaksın?»
«bilmiyorum. sormaya korkuyorum. ya bir hikâye çıkarsa. ya kırk iki yıl bir yalan olduğunu öğrenirsem.»
«yalan değil ki» dedi deniz. «iki şey aynı anda gerçek olabilir. nilüfer'i sevmiş olabilir. sabah'ı da unutmamış olabilir. insan bir tek şeye sığmıyor mila. sen bunu bilirdin.»
son cümle iğneli çıktı, istemeden, ya da isteyerek, artık ikisi de emin değildi. sen bunu bilirdin. altı ay öncesine bir kapı. mila o kapıyı kapatmadı, ama içeri de girmedi, eşikte durdu.
«kahve ister misin?»
«saat üç.»
«uyuyamayacağım zaten.»
kalktı mila. mutfağa geçti. cezveyi ararken elleri yine o eski işi biliyordu, kaşık, şeker, su, hiç düşünmeden, oysa üç aydır tek başına içmişti kahvesini, hep bir fincan, hep az. şimdi iki fincan çıkardı dolaptan. birinin kulpu kırıktı, onu kendine ayırdı, misafire kırık kulplu fincan verilmezdi, annesi öğretmişti, nilüfer, kırk iki yılın nilüfer'i.
deniz kapı eşiğine geldi, omzunu pervaza dayadı. mutfak küçüktü, ikisi aynı anda dönemezdi burada, bunu da bilirlerdi.
«hâlâ aynı yerde duruyor her şey» dedi deniz.
«taşımaya üşendim.»
«yalan.»
cevap vermedi mila. ocağın mavi alevine baktı, cezvenin dibinde köpüğün toplanmasını bekledi. deniz haklıydı elbette. taşımaya üşenmemişti. taşırsa gerçek olurdu, gidişi, bitişi, hepsi. fincanlar yerinde kalsın istemişti. belki döner diye. döndü işte, ama böyle dönmesini istememişti, gecenin üçünde, elinde ölmekte olan bir babanın çizdiği yabancı bir isimle.
köpük kabardı. ocağı kıstı.
«deniz.»
«efendim.»
«neden geldin?»
uzun sessizlik. cezveyi fincanlara paylaştırdı mila, dengeli, köpüğü ikiye böldü, bu da bir hünerdi, kimse öğretmemişti, kendi bulmuştu.
«aradın» dedi deniz sonunda.
«yarım kalmış bir kavgadan sonra altı ay konuşmayan biri, bir telefonla gelmez. kalkıp gelmek için başka bir şey lazım.»
deniz fincanı aldı, kırık kulplu olanı, mila fark etmeden değiştirmiş miydi kendininkiyle, yoksa mila mı yanlış uzatmıştı, belli değildi. parmakları kırığın olduğu yeri buldu, orada durdu.
«babam da hastaydı» dedi deniz. «sen gittikten sonra. iki ay yattı. geçen ay kaybettim.»
mila'nın elindeki fincan sallandı, kahve dudağa geldi, dökülmedi.
«söylemedin.»
«kime söyleyecektim? kavga etmiştik.»
«deniz.»
«cenazede kalabalık vardı. herkes vardı. bir sen yoktun. fark ettim onu. öfkelenirim sandım, öfkelenemedim. sadece boş bir yer gibiydi, orada durman gereken.»
mutfak sessizleşti. buzdolabı homurdandı, sustu. aşağıda gece bekçisinin düdüğü, iki kısa bir uzun, hep aynı, on beş yıldır aynı adam mı çalıyordu bunu, mila hiç merak etmemişti, şimdi merak etti, saçma bir anda.
«o yüzden geldin.»
«bilmiyorum neden geldim. telefonda sesin öyleydi ki. babam yüzünden mi, senin sesin yüzünden mi, ayıramadım. belki ikisi de aynı şey.»
kahvelerini içtiler, ayakta, mutfakta, ikisi de oturacak yeri önermeden. salona geçmek fazla resmî olurdu, fazla düzenli, konuşulanlar salonun düzenini bozardı. mutfak dağınıklığa daha uygundu.
«sabah'ı bulacağım» dedi mila birden.
«nasıl?»
«bilmiyorum. ama bulacağım. babam sormamı istiyor. yazmış işte. çocuk hâlâ orada mı, sor. sardunyayı sula. bunlar bana emir. belki de vasiyet. ölmeden önce bir şeyleri düzeltmek istiyor, sadece sözcükleri karışıyor, çizimle söylüyor.»
«ya bulunca?»
«bakarız.»
bu mila'nın "sorunun cevabını biliyorsun"uydu. deniz anladı, gülümsedi, ilk kez tam gülümsedi bu gece, gözlerinin kenarı kırıştı, mila o kırışıkları tanıyordu, altı ay boyunca en çok onları özlemiş miydi, yoksa şimdi mi öyle geliyordu, kim bilir.
«yardım ederim» dedi deniz.
«istemedim.»
«isteyeceğini de bekleme.»
fincanları yıkadı mila, ikisini de, kırık kulplu olanı en sona bıraktı, parmağında çevirdi, koydu. deniz arkasında duruyordu, çok yakın değil, o milim ötede yine, ama bu sefer o milim bir söz gibiydi, kapanmamış bir cümle gibiydi, ikisi de biliyordu devamını, ikisi de söylemedi.
«kalıyor musun?»
«sabaha kadar mı?»
«sabah bu pencereden girsin ya» dedi mila, babasının yazısını tekrarlayarak, kendi de şaşırarak sesinin çıkardığı şefkate. «görelim bakalım kim girecek.»
deniz cevap vermedi. ama gitmedi de. salona geçtiler sonunda, çizimleri masaya yaydılar tekrar, yan yana oturdular kanepede, altı ay önceki uzaklıkla değil, bu geceye ait yeni bir mesafeyle. ışığı yakmadılar. sokak lambası yetiyordu, kâğıtları soluk sarıya boyuyordu, mavi kapı gri görünüyordu şimdi, sabah kelimesi karanlıkta seçilmiyordu ama ikisi de nerede yazdığını biliyordu.
«nereden başlarız?» diye sordu deniz.
«babamın eski defterlerinden. anahtar kutusundaki fotoğraflardan. bir de» durakladı mila, «annemden.»
«nilüfer'e mi soracaksın?»
«bir gün. şimdi değil.»
pencereden dışarı baktı mila. karşı apartmanın çatısı, antenler, uzakta bir minarenin ucu. gökyüzü henüz siyahtı ama en dipte, çok altta, bir renk değişiyordu, mor değil, gri değil, adı olmayan bir şey, sabahtan önceki o kararsız saatin rengi.
deniz'in eli kanepenin üstünde, mila'nınkine bir milim uzaklıkta durdu.
bu sefer mila kapattı o milimi.
parmaklarını deniz'in parmaklarının üstüne koydu, bastırmadan, sahiplenmeden, sadece orada, sadece dokunarak, altı aylık bir sessizliğin sonunda insanın yapabileceği en küçük ve en büyük şeyi yaparak. deniz elini çekmedi. çevirmedi de, avucunu açıp mila'nınkini tutmadı, öyle bir şey fazla olurdu, fazla erken, fazla kolay. öylece durdular. iki el, üst üste, çizimlerin arasında, babasının yabancı isminin gölgesinde.
dışarıda o adsız renk koyulaştı, griye döndü, sonra grinin içinden solgun bir sarı sızmaya başladı, önce çatının kenarına, sonra antenin teline, sonra cama.
ışık pencereden girdi.
mila baktı, gülümsemedi, ağlamadı da, sadece izledi, babasının istediği gibi, o pencereden giren sabahı, ve yanındaki adamı, ve masadaki adı, ve kendi elinin altındaki elin sıcaklığını, hepsini aynı anda, çünkü deniz haklıydı, insan bir tek şeye sığmıyordu.
cezve mutfakta soğudu. kimse ikinci bir kahve yapmadı. buna gerek kalmadı.
ertesi sabah dokuza on kala geldi mila. kapı gerçekten açıktı. cavit sözünü tutmuştu, çaydanlık ocakta fokurduyordu, iki fincan tezgâhın kenarına dizilmişti, birinin kulpu çatlaktı, öbürü sağlam. sağlam olanı mila'nın önüne koydu. söylemeden.
«kavağı bitirdim» dedi. «sandığın kapağını. menteşeler eskimiş, yenisini takacağım.»
«bugün almam gerekiyor onu.»
«menteşesiz mi taşıyacaksın?»
cevap vermedi mila. çayını üfledi. pencereden iskele görünüyordu, bir balıkçı ağını sarıyordu güvertede, elleri usanmadan aynı hareketi yineliyordu. içerisi talaş ve sıcak metal kokuyordu. dün akşamdan kalma bir gerginlik vardı havada, ne olduğunu ikisi de adlandıramıyordu ama masanın üstüne serilmiş gibi duruyordu, dokunsan hışırdayacaktı.
şehirden gelen o telefon. iki gün önceydi. mila kimseye açıklama borçlu değildi ama cavit'in kulağı o konuşmanın son kelimelerine takılmıştı, «tamam, düşünürüm» demişti mila telefona, sonra kapatmış, hiçbir şey söylememişti. cavit de sormamıştı. sormamak da bir tür soruydu oysa, aralarında öyle asılı kalmıştı.
«bir liste yaptım» dedi mila, çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı. «envanter için. tezgâhlar, aletler, yarım işler. alıcıya vermem lazım.»
«alıcı mı?»
«şehirden bir adam. atölye malzemesi topluyor. eski marangoz aletleri değerli olmuş, koleksiyoncular varmış.»
cavit çayını bırakmadı ama tuttuğu fincanın etrafındaki parmakları bir tuhaf oldu, sıkılaştı sonra gevşedi. kâğıda bakmadı.
«babanın rendesi de var mı o listede?»
«cavit.»
«var mı?»
«yer alan her şeyi yazdım. öyle olması lazım.»
ocağın altını kıstı cavit. sırtı dönüktü, omuzları geniş, gömleğinin arkası talaz tutmuştu. bir süre konuşmadı. sonra döndü, elindeki bezi tezgâha attı, bez katlanmadan düştü, ucu yere sarktı.
«o rende otuz yıllık» dedi. «babanın babasından. sapına ismini kazımış, bak, şurada, görünmez ama parmakla bulunur. onu bir adam vitrine koyacak diye mi buraya kadar getirdin?»
«ben karar vermedim daha. sadece listeledim.»
«liste karar demek.»
«değil.»
sesi yükselmemişti mila'nın ama içindeki bir şey gerilmişti, tel gibi. fincanı bıraktı, çatlak kulplu olanın yanına, iki fincan tıkırdadı birbirine değince. ayağa kalktı. pencereden gelen ışık talaşın içinden geçiyor, havada asılı toz zerreleri görünüyordu.
«sen ne yapmamı bekliyorsun?» dedi. «burada mı kalayım? otuz yıllık rendenin başında mı bekleyeyim? benim bir hayatım var, cavit. orada. uzakta ama var. buraya kapatmaya geldim, açmaya değil.»
«kimse kal demedi sana.»
«demedin mi?»
bu sefer cavit sustu. ağır bir susmaydı. bir kereye mahsus, gözünü kaçırmadı ama, mila'nın yüzüne baktı, orada bir cevap arar gibi baktı sonra vazgeçti, tezgâhın öbür ucuna geçti, sandığın kapağını eline aldı, menteşe deliklerini parmağıyla yokladı.
«sen bilirsin» dedi. «senin envanterin. senin baban. senin listen.»
o «senin» kelimesinin her tekrarı bir kapı kapanışı gibiydi. mila'nın canını yaktı ama neden yaktığını da tam bilemedi. haklıydı sonuçta. kendi babası, kendi işi. peki bu adam neden konuşuyordu sanki hakkı varmış gibi, neden bu atölyeye kök salmış gibi davranıyordu, neden dünkü çay iki kişilikti de bugün her cümle bir duvar örüyordu.
«sen ne düşünüyorsun?» dedi mila. «söylesene. iki gündür bir şey söylemek istiyorsun, söylemiyorsun. söyle.»
«bir şey yok.»
«var.»
«yok dedim.»
cavit'in bir huyu vardı, mila bunu bu birkaç haftada öğrenmişti: sıkıştığında elini bir işe verirdi, göz teması kesilirdi, konuşma bir alete dönüşürdü. şimdi de öyle yaptı, tezgâhın altından bir menteşe kutusu çıkardı, içindeki vidaları avucuna döktü, saydı sanki, oysa saymıyordu, sadece bakıyordu onlara.
«telefondaki adam kimdi?» dedi sonunda. sormamaya çalışmış ama olmamıştı, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü, biraz utançla, biraz da öfkeyle.
işte oydu. iki gündür masanın üstünde asılı duran.
«bir iş teklifi» dedi mila. «eski bir çalışma arkadaşım. kendi atölyesini açıyor, ortak istiyor. tasarım işi. iyi bir teklif.»
«iyi bir teklif.»
«evet.»
«o zaman iyi.» vidaları kutuya geri döktü, tıkırtı sertti. «git o zaman. iyi teklifin varken burada rende peşinde ne işin var.»
«böyle mi konuşacaksın?»
«nasıl konuşayım?»
«insan gibi. kırgın çocuk gibi değil.»
bu son söz fazla oldu. farkındaydı söylerken bile ama tuttu, çıktı ağzından. cavit'in çenesindeki kas gerildi, bir an gözünü kırpmadı, sonra elindeki menteşeyi tezgâha bıraktı, sertçe değil ama kesin bir hareketle, ve doğruldu.
«ben kırgın çocuk değilim» dedi. sesi alçaktı şimdi, alçaldıkça ağırlaşan bir sesti. «ben bu kasabada on iki yıldır aynı tezgâhın başındayım. babanın yanında öğrendim işi. o gittikten sonra da bıraktı bana. sözle değil, öyle bir kâğıt da yok ama bıraktı. her sabah açtım burayı. kimse gelmese bile açtım. toz tutmasın diye sildim. çünkü bir gün biri gelir, buraya sahip çıkar diye düşündüm.» durdu. «sen geldin. o biri sen olabilirsin diye düşündüm bir an. aptalca. boş ver.»
mila kıpırdamadı. balıkçının ağ sarma sesi bile durmuştu sanki, dışarıda bir martı bağırdı, uzakta.
«bunu bana neden söylemedin?»
«ne diyecektim? kal mı diyecektim? ben kimim ki sana kal diyeyim.»
«söyleyebilirdin.»
«söyleyemedim.»
iki kelime. içinde bir sürü şey vardı o iki kelimede, mila hepsini duymadı ama bir kısmını duydu, yeterince duydu. cavit'in söyleyemediği çok şey vardı, bunu ilk günden anlamıştı, adam bir sedef kutu gibiydi, dışı sade, içinde neler saklı belli değil.
«bir şey oldu» dedi mila usulca. «sana bir zamanlar. değil mi? bir şey oldu da o yüzden söyleyemiyorsun.»
cavit cevap vermedi. tezgâha yaslandı, iki eliyle kenarını tuttu, başını öne eğdi. ensesinde talaş tozu vardı, bir çizik izi, eski. uzun bir sessizlik oldu, bu sefer boş bir sessizlik değil, dolu bir sessizlik, birinin kendini toplayışının sessizliği.
«bir kadın vardı» dedi sonunda. «yıllar önce. ben buraya yerleşmeden. şehirdeydim o zamanlar, orada büyüdüm ben, biliyor musun, kasabalı değilim aslında. sonradan geldim. şehirde bir hayatım vardı, işim, evim, o kadın. nişanlıydık.» kısa bir gülüş, gülüş değil aslında, burnundan çıkan bir soluk. «bir sabah çıktı gitti. not bile bırakmadı. sonra öğrendim, aylardır planlıyormuş. ben hiçbir şeyin farkında değildim. her sabah aynı masada kahvaltı ediyorduk, ben hiçbir şeyin farkında değildim.»
mila bir adım attı ona doğru ama durdu, dokunmak istedi, dokunmadı.
«bu yüzden mi geldin buraya?»
«kaçtım. öyle desem daha doğru. bir yere gitmem lazımdı, tren nereye gidiyorsa oraya bindim, burada indim. iskelede babanı gördüm. bir dolabı taşıyordu tek başına, yardım ettim. sonra çay ısmarladı. sonra ertesi gün de gittim. sonra kaldım.» başını kaldırdı, mila'ya baktı. «baban bana hiç ne oldu diye sormadı. bir kere bile. sadece işi öğretti. ellerimi meşgul etti. en çok o iyi geldi. ellerin dolu olunca kafanın içi biraz susuyor.»
«ve şimdi ben geldim» dedi mila. «şehirden. bir teklifle. gidip gitmeyeceğim belli değil. sana o kadını hatırlattım.»
«hayır.» sertti bu «hayır». «sen ona benzemiyorsun. mesele o değil. mesele...» durdu, doğru kelimeyi aradı, bulamadı, başka bir şey söyledi. «mesele ben bir daha o sabahı yaşamak istemiyorum. birinin aylardır gitmeyi planladığını sonradan öğrenmek. o yüzden telefondaki adamı sordum. aylardır değil, iki gündür biliyorum en azından. bir gün gideceksin, bunu baştan bilmek istiyorum. sürpriz olmasın.»
mila'nın gözü çatlak kulplu fincana takıldı. bir zamanlar sağlam olan, düşmüş, çatlamış ama atılmamış, hâlâ kullanılan bir fincan. cavit onu neden atmamıştı, bilmiyordu ama bir şey vardı orada, tam yerine oturuyordu.
«ben sana o sabahı yaşatmam» dedi.
«bunu bilemezsin.»
«bilirim. çünkü ben not bırakmadan gitmem. gidersem, yüzüne söyler giderim. ama şu an gitmiyorum, cavit. şu an burdayım. şu an listeyi de yapmadım daha, sadece kâğıda döktüm bir şeyleri çünkü aklım karışıktı, çünkü ne yapacağımı bilmiyorum, çünkü buraya kapatmaya geldim ama kapatamıyorum, çünkü sen...»
durdu. kelime ağzında asılı kaldı. söylemedi. ikisi de duydu söylemediğini.
cavit doğruldu tezgâhtan. iki adım attı, mila'yla arasında bir kol boyu kaldı. yüzünde bir yumuşama vardı ama gözünde hâlâ o tetik hal, o gitmeye hazır bekleyiş, sırtına yük olmuş yılların ihtiyatı.
«o rendeyi listeden çıkar» dedi. yalvarma değildi, rica bile değildi tam olarak. «sat gerisini, ne istersen yap, ama o rendeyi çıkar. o kalsın burada. adam vitrine koymasın onu.»
«neden bu kadar önemli?»
«çünkü senin baban her akşam işten sonra onu eline alır, bir bez alır, siler, cebine koyardı. eve götürürdü. tek onu götürürdü. sabah geri getirirdi. on iki yıl boyunca her gün. o rende onun cebinde şeklini almış. bir şey unutmasın diye taşırdı belki, bilmem. ama o rende burada olduğu sürece baban da bir yerde burada.»
mila'nın eli titremeye başladı. fark etmedi önce, sonra fark etti, çantasının askısını sıktı, titremesin diye. babasının rendeyi eve götürdüğünü bilmiyordu. babası hakkında bilmediği ne çoktu. bu adam babasını ondan daha çok tanıyordu, bu düşünce hem acıtıyor hem tuhaf bir şekilde ısıtıyordu mila'yı. sanki babasını geri veren biri karşısındaydı, parça parça, cebinden çıkarır gibi.
«adınızı bilmiyorum» dedi mila.
«nesim» dedi adam. «nesim usta derdi baban bana. ben ona da usta derdim, o bana da. ikimiz de ustaydık, kimse kimseye çırak değildi. öyle anlaşmıştık.»
testere tezgâhının üstündeki toz, pencereden giren ışıkta asılı kalmıştı. nesim eğildi, alt çekmecelerden birini açtı. menteşeleri inledi. içeriden bir şeyler çıkardı, kâğıda sarılı, ipiyle bağlı bir tomar.
«bunu da al» dedi. «sana ait aslında. baban çizerdi. akşamları, herkes gittikten sonra. mobilya değil. başka şeyler.»
mila tomarı aldı. ağırdı, düşündüğünden ağır. ipi çözmedi hemen. parmaklarıyla kâğıdın kenarını yokladı, yağ lekesi tutmuş, yer yer yırtılmış bir ambalaj kâğıdıydı.
«ne çizerdi?»
«aç, gör. ben karışmam. senin baban seninle konuşsun, benimle değil.»
dışarıda bir kamyon geçti, yerdeki talaşları hafifçe titretti. mila tomarı göğsüne bastırdı. açmayacaktı burada. bir yerde, tek başına, kimse bakmadan açacaktı.
«kapatıyor musunuz gerçekten?»
nesim omuz silkti. ellerini önlüğüne sildi, oysa elleri temizdi.
«kira» dedi. «bir de ben yoruldum. diz kalmadı. ayakta duramıyorum sekiz saat. baban olsa devam ederdik belki. ama o gitti, ben tek başıma bu tezgâhı çeviremiyorum. malı satacağım, makineleri satacağım. rendeyi tutacağım. sana söz.»
mila kapıya doğru yürüdü, sonra durdu. döndü.
«bir şey sorabilir miyim?»
«sor.»
«babam mutlu muydu? burada.»
nesim uzun uzun baktı ona. yüzündeki çizgiler daha da derinleşti, gülümsedi mi, yoksa yalnızca gözlerini mi kıstı, mila anlayamadı.
«baban türkü söylerdi» dedi. «kötü söylerdi. berbat söylerdi. ama söylerdi. insan mutsuzsa söylemez öyle. sen bunu al, karar sana kalsın.»
sokağa çıktığında ışık gözünü aldı. marangozhanenin içi loştu, buraya alışmıştı gözü, şimdi öğle güneşi keskin bir bıçak gibi vurdu. bir an gözlerini kapadı. tomar hâlâ göğsündeydi. talaş kokusu üstüne sinmişti, saçına, montunun yakasına. bu kokuyu tanımıyordu, ama bir yerinden tanıyordu.
karşı kaldırımda bir kahve vardı, camekânında buğu tutmuş. içeri girdi, en köşedeki masaya oturdu, sırtını duvara verdi. garson geldi, bir şey söyledi, mila ne dediğini duymadı.
«sade» dedi rastgele. «bir sade.»
sonra tomarı masaya koydu. ipi çözdü. düğüm sıkıydı, tırnağıyla uğraştı, en sonunda gevşedi. kâğıdı açtı.
içinde kâğıtlar vardı. onlarca. kimi kareli, kimi düz, kimi bir hesap defterinin arkasına çizilmiş. kurşun kalemle, bazıları mürekkeple. ilkini eline aldı.
bir ev çizimiydi. ama mobilya değildi. bir evin kesitiydi, dışarıdan görünüşü değil, içi. bir oda, içinde bir yatak, yatağın yanında küçük bir masa. masanın üstünde bir lamba. duvarda bir pencere, pencerenin önünde bir kız çiziği, çubuk gibi, saçları iki örgü.
altına küçük harflerle bir şey yazılmıştı. mila eğildi, okudu.
«mila'nın odası. güneş sabah bu pencereden girsin.»
kâğıdı bıraktı. eli yine titriyordu, bu sefer saklamaya çalışmadı. bir sonrakini aldı. yine bir oda. bu sefer bir mutfak, tezgâhı uzun, penceresi geniş.
«anneye mutfak. iki kişi rahat çalışsın.»
bir sonraki. bir bahçe kapısı, üstünde asma, altında bir bank.
«akşamları oturmaya.»
mila kâğıtları teker teker açtı, masaya yaydı, kahve geldi, soğudu, dokunmadı bile. babası bir ev çizmişti. yıllarca çizmişti. odaları, kapıları, pencereleri, hangi odaya sabah güneşi girecek, hangi duvara ne asılacak, hepsini. hiç yapmadığı bir evi. hiç anlatmadığı bir evi.
onlar apartman dairesinde otururdu. kira. rutubet kokan, ışık almayan bir daire. babası hiç şikâyet etmezdi. «bir gün» derdi bazen, sofrada, çorbayı karıştırırken, «bir gün.» devamını getirmezdi. mila sorardı, «bir gün ne baba?» o da güler, «yeriz içeriz, sen okursun» derdi, konuyu değiştirirdi.
bir gün buymuş demek.
kâğıtların en altında, diğerlerinden daha eski, daha yıpranmış bir tane vardı. kenarları sararmış, katlanmaktan yumuşamış. onu açarken korktu, yırtılacak diye. yavaş açtı.
bu çizim ötekilerden farklıydı. ev yoktu. bir insan yüzü vardı, kadın yüzü, kaba çizgilerle, ama tanıdık. annesiydi. genç. mila'nın hiç görmediği kadar genç. saçları omzuna dökülmüş, gülümsüyor, bir eliyle saçını tutmuş.
altında tarih vardı. mila'nın doğumundan iki yıl önce.
yanında bir not, çok küçük, neredeyse okunmuyor:
«ona söyleyemedim bugün de. yarın söylerim.»
mila kâğıdı göğsüne bastırdı, öne eğildi, alnını masanın kenarına dayadı. camekânda buğu, dışarıda bir motosiklet, garsonun tabak şıkırtısı, hepsi uzaklaştı. babası bir kadına bir şey söyleyememişti. yarın diye ertelemişti. belki hep erteledi. belki bir evi de öyle erteledi, yarına, hep yarına, ta ki yarınları bittiği güne kadar.
«abla, iyi misin?»
garsondu. genç bir çocuk, elinde bez, endişeli.
«iyiyim» dedi mila, doğruldu. «iyiyim, sağ ol.»
yüzünü avucuyla sildi. kâğıtları topladı, dikkatle, sırasını bozmadan, sanki bir sıra varmış da bozmaktan korkarmış gibi. yeniden kâğıda sardı. ipi bağladı. bu sefer düğümü kendi attı, sıkı.
telefonunu çıkardı. ekranı açtı, kapadı. kimi arayacaktı? annesi altı yıl önce başka bir şehre gitmişti, başka bir hayata. konuşmuyorlardı. kardeşi yoktu. babasının bu çizimlerden haberi olan tek kişi bir marangozdu, karşı kaldırımda, tezgâhını satan.
bir isim belirdi aklında. deniz.
parmağı ismin üstünde durdu. deniz'i altı aydır görmüyordu. son görüşmeleri iyi bitmemişti, daha doğrusu hiç bitmemişti, öylece asılı kalmıştı, yarım bir cümle gibi. mila o gün çok şey söylemişti, sonra pişman olmuştu, ama telefonu açıp özür dilemeye de eli varmamıştı. aylar geçti. aylar her şeyi kolaylaştırır sanılır, kolaylaştırmaz.
yazmaya başladı. sildi. yeniden yazdı.
«babamın atölyesine gittim bugün.»
sildi. fazla ansızındı. fazla çok şey istiyordu bir mesajdan.
«deniz, müsait misin?»
bunu da sildi. sonra hiç düşünmeden, düşünürse yollamayacağını bilerek yazdı:
«sana bir şey göstermem lazım. sadece sen anlarsın. başka kimse anlamaz.»
yolladı. telefonu masaya kapattı, ekranı görmesin diye. kahvesini bir yudum aldı, buz gibiydi, geri koydu.
beklemek. en zor kısmı beklemek. camekândaki buğuya bir çocuk parmağıyla bir şeyler çizmiş, silinmiş, yeniden çizilmiş. mila oraya baktı. babasının çizgilerini düşündü. bir ömür boyu çizip de yapamadığı ev, bir kâğıt tomarında, ipe bağlı, bir çekmecenin dibinde.
telefon titredi. mila hemen çevirmedi. bir saniye bekledi, iki saniye. sonra çevirdi.
«neredesin?»
tek kelime değildi ama tek kelime kadar açıktı. deniz gelmiyordu, geliyordu. nerede olduğunu soruyordu çünkü yola çıkacaktı.
mila kahvenin adını yazdı, sokağı yazdı. karşısı marangozhane, ekledi, kapalı olanı.
«on beş dakika» diye geldi cevap.
on beş dakika. mila telefonu bıraktı, kâğıt tomarına baktı, sonra camdan dışarı, marangozhanenin kapalı kepengine. nesim içeride hâlâ bir şeyleri topluyordu belki. ya da oturmuş, dizlerini ovuşturuyordu. bir ömrü kaldıran birinin yorgunluğuyla.
garsonu çağırdı, bir kahve daha istedi, bu sefer deniz için.
«iki tane olsun» dedi. «biri sıcak dursun.»
beklerken tomarı açmadı bir daha. elini üstüne koydu, öylece tuttu. sanki içindekiler uçup gidecekmiş gibi. sanki elini çekse babası bir kez daha kaybolacakmış gibi.
dışarıda öğle güneşi kepengin metaline vuruyor, marangozhanenin tabelasındaki solmuş harfleri aydınlatıyordu. bir zamanlar okunuyordu o harfler. şimdi yarısı gitmişti. mila okumaya çalıştı, ilk harf bir «a» gibiydi, sonrası belirsiz. belki babasının adının baş harfi. belki değil.
on beş dakika uzundu. mila her araba sesinde başını kaldırdı. her kapı açılışında. bir kadın girdi, çocuğuyla, oturdular. bir yaşlı adam gazeteyle. deniz değildi hiçbiri.
sonra oldu. kapı açıldı, camdaki buğu bir an dağıldı, içeri soğuk hava girdi. mila başını kaldırdı.
deniz kapının eşiğinde durmuştu. nefes nefese, koşmuş gibi. saçı dağınık, montunun fermuarı yarıya kadar. gözleri masayı taradı, mila'yı buldu.
ikisi de bir şey söylemedi önce. altı ay bir masanın iki yanında öylece durdu.
«geldin» dedi mila. sesi çıkmadı istediği gibi, boğuktu.
«sen çağırdın» dedi deniz. sanki bu her şeyi açıklıyordu. sanki aradaki altı ay, o yarım kalan kavga, hepsi bir çağrıyla silinebilirmiş gibi. belki silinmezdi. ama şimdilik önemli değildi.
deniz karşısına oturdu. kâğıt tomarına baktı, sonra mila'nın yüzüne.
«ağlamışsın.»
«hayır.»
«mila.»
«az.»
deniz elini uzattı, tomara değmeden durdu, izin ister gibi.
«bu ne?»
mila ipi çözmeye başladı. parmakları yine tutmuyordu, ama bu sefer utanmadı bundan. deniz'in önünde utanacak bir şey yoktu, hiç olmamıştı, sorun da buydu zaten, altı ay önce.
«babam» dedi mila. ipi çözdü. kâğıdı açtı. ilk çizimi, mila'nın odasını, deniz'e doğru çevirdi.
deniz eğildi, okudu. uzun sustu.
«sabah bu pencereden girsin» diye okudu sonra, fısıltıyla. sesi kâğıdın üstünde titredi, harfleri parmağıyla takip etti, sanki dokunursa yazının doğru olup olmadığını anlayacakmış gibi.
«öyle yazmış.»
«kime yazmış?»
mila cevap vermedi. diğer kâğıtları da açtı, birer birer, masaya yaydı. balkondaki sardunya. mutfak penceresinden görünen apartman aralığı. bir de mavi bir kapı, gerçekte kırmızıydı ama babası nedense hep mavi çizmişti, belki renkleri karıştırıyordu son zamanlarda, belki de kendi çocukluğundaki bir kapıyı çiziyordu, kimse sormamıştı.
«sabah'ı kim?»
«bilmiyorum» dedi mila. «sanmıştım ki güneş. ışık yani. sabah ışığı bu pencereden girsin diye. ama sonra öbür kâğıtlara baktım.»
deniz öbür kâğıtları çekti önüne. her birinin köşesinde aynı el yazısı, aynı ufalan harfler. sardunyanın altında: o sulasın, ben unutuyorum. apartman aralığının kenarında: çocuk hâlâ orada mı, sor. mavi kapının üstünde tek bir kelime, altı çizili: sabah.
«isim» dedi deniz.
«isim.»
ikisi de sustu. aşağıda bir motor gaza bindi, uzaklaştı. balkonun demirinde bir güvercin tıkırdadı, gitti.
«babanın bir sabah'ı mı vardı?»
mila omuz silkti, ama silkiş yarım kaldı, çünkü aslında bir cevabı vardı, sadece söylemek istemiyordu, ya da nasıl söyleyeceğini bilmiyordu, ikisi arasında bir yerde asılı kaldı omzu.
«annemin adı nilüfer.»
«biliyorum.»
«babam kırk iki yıl nilüfer'le yaşadı. kırk iki yıl. ben doğdum, büyüdüm, gittim, geldim, hep nilüfer vardı evde. şimdi hastanede yatıyor, kafası dağılıyor parça parça, ve çizdiği her şeyin üstüne sabah yazıyor.»
deniz elini masaya koydu, mila'nınkine yakın, değmeden. bu onun eski huyuydu. değmeden yakın durmak. altı ay önce bu mila'yı çıldırtırdı, neden dokunmuyorsun, neden hep bir milim öteden seviyorsun beni diye bağırmıştı bir keresinde, mutfakta, elinde bulaşık süngeriyle. şimdi o milim iyi geliyordu. insan değişiyordu demek. ya da yorgunluk her şeyi yumuşatıyordu.
«belki gençlik» dedi deniz. «herkesin bir tane vardır. söylenmeyen.»
«sen de mi?»
deniz güldü, kısa, dişleri görünmeden.
«sorunun cevabını biliyorsun.»
bunu dedi işte. yine böyle yaptı, topu geri attı, kendi tarafında tutmadı. mila içinden hem kızdı hem rahatladı. altı ay boyunca özlediği tam da buydu belki, bu geri atış, bu yakalanmayan top.
kâğıtları topladı deniz, dikkatle, üst üste, ama ilk çizimi en üste koydu, mila'nın odasını, sabah bu pencereden girsin yazanı. bir süre öylece tuttu.
«ne yapacaksın?»
«bilmiyorum. sormaya korkuyorum. ya bir hikâye çıkarsa. ya kırk iki yıl bir yalan olduğunu öğrenirsem.»
«yalan değil ki» dedi deniz. «iki şey aynı anda gerçek olabilir. nilüfer'i sevmiş olabilir. sabah'ı da unutmamış olabilir. insan bir tek şeye sığmıyor mila. sen bunu bilirdin.»
son cümle iğneli çıktı, istemeden, ya da isteyerek, artık ikisi de emin değildi. sen bunu bilirdin. altı ay öncesine bir kapı. mila o kapıyı kapatmadı, ama içeri de girmedi, eşikte durdu.
«kahve ister misin?»
«saat üç.»
«uyuyamayacağım zaten.»
kalktı mila. mutfağa geçti. cezveyi ararken elleri yine o eski işi biliyordu, kaşık, şeker, su, hiç düşünmeden, oysa üç aydır tek başına içmişti kahvesini, hep bir fincan, hep az. şimdi iki fincan çıkardı dolaptan. birinin kulpu kırıktı, onu kendine ayırdı, misafire kırık kulplu fincan verilmezdi, annesi öğretmişti, nilüfer, kırk iki yılın nilüfer'i.
deniz kapı eşiğine geldi, omzunu pervaza dayadı. mutfak küçüktü, ikisi aynı anda dönemezdi burada, bunu da bilirlerdi.
«hâlâ aynı yerde duruyor her şey» dedi deniz.
«taşımaya üşendim.»
«yalan.»
cevap vermedi mila. ocağın mavi alevine baktı, cezvenin dibinde köpüğün toplanmasını bekledi. deniz haklıydı elbette. taşımaya üşenmemişti. taşırsa gerçek olurdu, gidişi, bitişi, hepsi. fincanlar yerinde kalsın istemişti. belki döner diye. döndü işte, ama böyle dönmesini istememişti, gecenin üçünde, elinde ölmekte olan bir babanın çizdiği yabancı bir isimle.
köpük kabardı. ocağı kıstı.
«deniz.»
«efendim.»
«neden geldin?»
uzun sessizlik. cezveyi fincanlara paylaştırdı mila, dengeli, köpüğü ikiye böldü, bu da bir hünerdi, kimse öğretmemişti, kendi bulmuştu.
«aradın» dedi deniz sonunda.
«yarım kalmış bir kavgadan sonra altı ay konuşmayan biri, bir telefonla gelmez. kalkıp gelmek için başka bir şey lazım.»
deniz fincanı aldı, kırık kulplu olanı, mila fark etmeden değiştirmiş miydi kendininkiyle, yoksa mila mı yanlış uzatmıştı, belli değildi. parmakları kırığın olduğu yeri buldu, orada durdu.
«babam da hastaydı» dedi deniz. «sen gittikten sonra. iki ay yattı. geçen ay kaybettim.»
mila'nın elindeki fincan sallandı, kahve dudağa geldi, dökülmedi.
«söylemedin.»
«kime söyleyecektim? kavga etmiştik.»
«deniz.»
«cenazede kalabalık vardı. herkes vardı. bir sen yoktun. fark ettim onu. öfkelenirim sandım, öfkelenemedim. sadece boş bir yer gibiydi, orada durman gereken.»
mutfak sessizleşti. buzdolabı homurdandı, sustu. aşağıda gece bekçisinin düdüğü, iki kısa bir uzun, hep aynı, on beş yıldır aynı adam mı çalıyordu bunu, mila hiç merak etmemişti, şimdi merak etti, saçma bir anda.
«o yüzden geldin.»
«bilmiyorum neden geldim. telefonda sesin öyleydi ki. babam yüzünden mi, senin sesin yüzünden mi, ayıramadım. belki ikisi de aynı şey.»
kahvelerini içtiler, ayakta, mutfakta, ikisi de oturacak yeri önermeden. salona geçmek fazla resmî olurdu, fazla düzenli, konuşulanlar salonun düzenini bozardı. mutfak dağınıklığa daha uygundu.
«sabah'ı bulacağım» dedi mila birden.
«nasıl?»
«bilmiyorum. ama bulacağım. babam sormamı istiyor. yazmış işte. çocuk hâlâ orada mı, sor. sardunyayı sula. bunlar bana emir. belki de vasiyet. ölmeden önce bir şeyleri düzeltmek istiyor, sadece sözcükleri karışıyor, çizimle söylüyor.»
«ya bulunca?»
«bakarız.»
bu mila'nın "sorunun cevabını biliyorsun"uydu. deniz anladı, gülümsedi, ilk kez tam gülümsedi bu gece, gözlerinin kenarı kırıştı, mila o kırışıkları tanıyordu, altı ay boyunca en çok onları özlemiş miydi, yoksa şimdi mi öyle geliyordu, kim bilir.
«yardım ederim» dedi deniz.
«istemedim.»
«isteyeceğini de bekleme.»
fincanları yıkadı mila, ikisini de, kırık kulplu olanı en sona bıraktı, parmağında çevirdi, koydu. deniz arkasında duruyordu, çok yakın değil, o milim ötede yine, ama bu sefer o milim bir söz gibiydi, kapanmamış bir cümle gibiydi, ikisi de biliyordu devamını, ikisi de söylemedi.
«kalıyor musun?»
«sabaha kadar mı?»
«sabah bu pencereden girsin ya» dedi mila, babasının yazısını tekrarlayarak, kendi de şaşırarak sesinin çıkardığı şefkate. «görelim bakalım kim girecek.»
deniz cevap vermedi. ama gitmedi de. salona geçtiler sonunda, çizimleri masaya yaydılar tekrar, yan yana oturdular kanepede, altı ay önceki uzaklıkla değil, bu geceye ait yeni bir mesafeyle. ışığı yakmadılar. sokak lambası yetiyordu, kâğıtları soluk sarıya boyuyordu, mavi kapı gri görünüyordu şimdi, sabah kelimesi karanlıkta seçilmiyordu ama ikisi de nerede yazdığını biliyordu.
«nereden başlarız?» diye sordu deniz.
«babamın eski defterlerinden. anahtar kutusundaki fotoğraflardan. bir de» durakladı mila, «annemden.»
«nilüfer'e mi soracaksın?»
«bir gün. şimdi değil.»
pencereden dışarı baktı mila. karşı apartmanın çatısı, antenler, uzakta bir minarenin ucu. gökyüzü henüz siyahtı ama en dipte, çok altta, bir renk değişiyordu, mor değil, gri değil, adı olmayan bir şey, sabahtan önceki o kararsız saatin rengi.
deniz'in eli kanepenin üstünde, mila'nınkine bir milim uzaklıkta durdu.
bu sefer mila kapattı o milimi.
parmaklarını deniz'in parmaklarının üstüne koydu, bastırmadan, sahiplenmeden, sadece orada, sadece dokunarak, altı aylık bir sessizliğin sonunda insanın yapabileceği en küçük ve en büyük şeyi yaparak. deniz elini çekmedi. çevirmedi de, avucunu açıp mila'nınkini tutmadı, öyle bir şey fazla olurdu, fazla erken, fazla kolay. öylece durdular. iki el, üst üste, çizimlerin arasında, babasının yabancı isminin gölgesinde.
dışarıda o adsız renk koyulaştı, griye döndü, sonra grinin içinden solgun bir sarı sızmaya başladı, önce çatının kenarına, sonra antenin teline, sonra cama.
ışık pencereden girdi.
mila baktı, gülümsemedi, ağlamadı da, sadece izledi, babasının istediği gibi, o pencereden giren sabahı, ve yanındaki adamı, ve masadaki adı, ve kendi elinin altındaki elin sıcaklığını, hepsini aynı anda, çünkü deniz haklıydı, insan bir tek şeye sığmıyordu.
cezve mutfakta soğudu. kimse ikinci bir kahve yapmadı. buna gerek kalmadı.
devamını gör...
robot süpürge isimleri
"bacı" dedik ilk gün, dünya ahiret öyle artık. uzayda yeniden değerlendiririz.
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
uzayan bekleyiş
mila cevabı yutkundu. kadının, adının servet olduğunu az önce öğrenmişti, gözünde bir merak değil bir sabır vardı; sanki soruyu sormuş, cevabı zaten biliyormuş gibi çamaşır ipini gerdi.
«bilmiyorum» dedi mila. «anahtarı almaya geldim. atölyeyi kapatacaktım.»
«kapattın mı?»
«hayır.»
«işte bu yüzden gülmüyorsun.»
kadın leğeni kalçasına dayadı, mila'ya bir bardak ayran ister miydi diye sormadan mutfağa yürüdü. mila arkasından bakakaldı. avludaki incir ağacının altında bir tabure vardı, oturdu. öğle güneşi taşların üstünde titriyordu, tavuklar bir köşede toprağı eşeliyordu, uzaktan bir traktör geçti.
servet ayranı getirdi, üstünde nane vardı.
«iç. sıcak bastırdı.»
mila içti. ayran ekşi ve serindi, ağzında bir an babasının mutfağını açtı, o mutfakta hiç oturmamıştı ama sanki oturmuş gibi hatırladı.
iki gün önce otobüs biletini almıştı. salı sabahı, dokuz otuz. cebindeydi hâlâ, katlanmış, kenarları terden yumuşamış. salı bugündü. otobüs dokuz otuzda kalkmıştı, o iskelede değildi.
bileti çöpe atmadı. neden atmadığını da düşünmedi.
---
atölyeye döndüğünde öğleyi geçmişti. kapı aralıktı. içeride cavit yoktu ama olduğunu gösteren şeyler vardı: tezgâhın üstünde yarısı zımparalanmış bir kapak, yerde talaş, bir bardak çay, üstünde bir sinek. çayı eliyle yokladı mila, soğuktu. demek sabah bırakmış, çıkmıştı.
kapağın üstüne parmağını sürdü. ağaç pürüzsüzdü bir yerde, sonra birden çentik. zımpara orada durmuş. neden durduğunu bilmek istedi, sonra bunu bilmek istediği için kendine kızdı.
duvarda babasının aletleri asılıydı hâlâ. cavit hiçbirini indirmemişti, sadece kendi getirdiklerini bir sıra alta koymuştu. iki neslin çekiçleri yan yana. mila en büyük törpüye baktı, sapı elle aşınmış, koyu, parlak. bir el bunu yıllarca tutmuş. o el artık yoktu.
«aradın mı beni?»
kapıda cavit vardı, elinde bir poşet, içinde ekmek ve bir şeyler. terlemişti, saçları alnına yapışmıştı.
«hayır» dedi mila. «kapı açıktı, girdim.»
«iyi ettin.» poşeti tezgâhın kenarına koydu, ekmeği çıkardı, kokladı, sonra bıraktı. «ben markete gittim. bir şey yok evde.»
«sabah çay bırakmışsın. soğumuş.»
cavit bardağa baktı, sonra mila'ya. yüzünde bir şey kıpırdadı, gülümseme değildi tam, ona yakın bir şey.
«unuturum» dedi. «bir işe başlarım, çayı unuturum. sonra soğuk içerim, farkına varmam.»
«iyi değil o.»
«ne iyi değil?»
«insanın kendi çayını unutması.»
cavit poşetten bir domates çıkardı, tezgâhın kenarına dizdi, üçünü. sonra durdu, ellerini önlüğüne değil pantolonuna sildi.
«sen salı gidecektin» dedi. bakmadan söyledi, domatesleri hizalıyordu.
«salı bugün.»
«biliyorum.»
sessizlik oldu. dışarıda bir motosiklet geçti, uzaklaştı, gitti. cavit domatesi bıraktı, tam karşısına döndü mila'nın.
«neden gitmedin?»
mila'nın elinde ayran bardağı yoktu ama sanki hâlâ vardı, parmakları o serinliği arıyordu. bir cevap hazırladı, sonra beğenmedi, başka bir tane hazırladı, o da yalandı.
«atölye kapanmadı» dedi sonunda. «yarım işi bırakıp gitmek olmaz.»
«yarım iş benim işim» dedi cavit. «sen kapıyı kilitleyip gidebilirdin. ben zaten buradayım.»
doğruydu. ikisi de biliyordu. mila cevap vermedi, duvardaki törpüye baktı yine.
«babamın defterleri var» dedi. «bitmedi. okuyorum.»
«onlar bitmez ki» dedi cavit. sesinde bir yumuşama vardı, alay değil. «ben yıllardır okuyorum, bitmedi.»
---
o akşam mila kaldığı pansiyona döndü. pansiyonu işleten kadın, iskelenin arkasındaki iki katlı evi bölmüş, üç odayı kiraya veriyordu. sezon dışıydı, mila'dan başka kimse yoktu. kadın her akşam kapısını çalar, bir bardak çay bırakır, «bir şey lazım mı» diye sorardı. mila her akşam «yok, teşekkür ederim» derdi.
bu akşam kadın çayla birlikte bir şey daha sordu.
«kaç gün daha kalacaksın kızım? sırf temizlik için soruyorum, çarşafı ona göre.»
mila kapı aralığında durdu, elinde çay.
«bilmiyorum» dedi. «birkaç gün daha.»
«birkaç gün mü? sen bir haftadır birkaç gün diyorsun.»
kadın gülümsedi, kötü niyetsizce, sonra merdivenden indi. mila kapıyı kapadı, çayı pencere kenarına koydu, oturdu.
bir hafta. gerçekten bir hafta olmuş muydu? günleri sayamadı, sayınca da inanamadı. ilk geldiğinde bir gün kalacaktı, anahtarı alıp devredecek, imzayı atacaktı. sonra atölye açıldı, sonra cavit vardı, sonra defterler, sonra yağmur, sonra deniz feneri. her gün bir bahane bulmuştu. bahaneler gerçekti ama bahaneydi de.
telefonunu açtı. ekranda okunmamış mesajlar vardı, iş yerinden, bir arkadaşından, birinden daha. sonuncusuna bakmadı. bakmamak için baktı, açmadan kapattı.
pencereden deniz görünüyordu, karanlıkta bir çizgi. feneri döner ışık aralıklarla geliyordu, evin duvarına bir an vuruyor, gidiyordu. mila ışığın gelişini bekledi, geldi, gitti, yine bekledi. ikinci gelişte fark etti ki gülümsüyor. neden gülümsediğini bilmiyordu. ışık üçüncü kez geldiğinde gülümseme gitmişti, yerinde bir sızı vardı, tarif edemediği, bir yeri değil her yeri tutan.
salı bileti hâlâ cebindeydi. çıkardı, düzeltti, masaya koydu. bir süre baktı. sonra çekmeceye kaldırdı. atmadı yine.
---
ertesi sabah erken uyandı. uyandığında dışarıda martılar bağrışıyordu, iskeleye tekne yanaşmış olmalıydı, balık gelmişti. giyindi, aşağı indi, pansiyoncu kadın kahvaltıyı hazırlamıştı, zeytin, peynir, bir tabak reçel.
«incir reçeli» dedi kadın. «kendim yaparım. ağaç avluda.»
mila reçelden aldı, tatlıydı, içinde çekirdekler diliyle patlıyordu.
«güzel» dedi.
«cavit de sever bunu» dedi kadın, yerine oturmadan. «her yıl bir kavanoz yaparım ona. adamcağız kendine bakmaz.»
mila kaşığı bıraktı.
«onu tanıyor musunuz?»
«ben herkesi tanırım kızım. küçük yer burası.» kadın karşısına oturdu, kendine de çay koydu. «baban gelmeden önce buralı değildi o. sonradan geldi. çıraklık etti baban yanında, sonra kaldı. baban ölünce herkes gider sandı, gitmedi.»
«neden kaldı?»
kadın omuz silkti.
«gidecek yeri mi yok, kalacak nedeni mi var, bilmem. sorulmaz öyle şey.» çayından bir yudum aldı. «ama bir kız vardı bir zamanlar. şehirden. onun için gitmedi mi kaldı mı, orasını da bilmem. çok konuşmam ben.»
çok konuşuyordu ama mila bunu söylemedi. bir kız. şehirden. sözcükler kahvaltı masasında asılı kaldı, incir reçelinin tatlılığına karıştı. mila bir şey sormak istedi, sonra sormadı. sormanın kendisi bir şey itiraf etmek gibiydi.
---
o gün atölyede cavit'e bulaşmadı bu meseleyi. ikisi çalıştı. yani cavit çalıştı, mila baktı, sonra bakmaktan sıkıldı, bir zımpara aldı eline. cavit gösterdi, nasıl tutulur, hangi yöne sürtülür.
«damarına göre» dedi. «ağacın damarı var. ona ters gidersen kalkar, pürüz olur. damarıyla gidersen yumuşar.»
mila denedi. ilk seferde tersine gitti, ağaç dikleşti eline. cavit güldü, sessizce, sonra elini uzattı, mila'nın elinin üstüne koymadı ama yakınına getirdi, yönü gösterdi.
«böyle. aceleye getirme.»
mila damarıyla gitti. ağaç yumuşadı. parmağının altında bir teslimiyet oldu, tarifsiz, hoş. devam etti. zamanı unuttu. fark ettiğinde ellerinde talaş, avucunun içi kızarmış, sırtı ağrıyordu ama iyi bir ağrı.
«kaç saat oldu?» diye sordu.
cavit pencereye baktı, güneşe.
«üç kadar. yemek yemedik.»
«yemedik.»
«aç mısın?»
«farkında değildim.»
cavit poşetten dünkü ekmeği çıkardı, biraz sertti, önemsemedi. peyniri kesti, domatesi böldü. iki taş üstüne oturdular, atölyenin önünde, denize karşı. ekmeği paylaştılar. mila peyniri ekmeğin arasına koydu, ısırdı. sade bir şeydi, tuzlu, sıcak güneşin altında.
«babam da böyle mi yerdi?» diye sordu.
cavit çiğnedi, yuttu, sonra cevap verdi.
«baban aç kalmazdı. ben unuturdum, o unutmazdı. öğle oldu mu tezgâhı bırakır, ekmeğini çıkarırdı. beni de zorla oturturdu. ye derdi, iş kaçmaz, mide kaçar.»
mila güldü. ilk kez, gerçekten, avludan gelen tavuk sesi kadar doğal.
«mide kaçar mı?»
«onun lafıydı. anlamı yok. ama doğru.»
ikisi de sustu. denizde bir tekne geçti, yavaş. bir martı direğe kondu, bakındı, uçtu. mila ekmeğin son parçasını çiğnedi, ellerini pantolonuna sildi, cavit'in az önce yaptığı gibi. fark etmedi taklit ettiğini. cavit fark etti, bir şey demedi.
«ben şehirde hep ayaküstü yerim» dedi mila. «masamda. bilgisayara bakarken. ne yediğimi hatırlamam.»
«iyi değil o» dedi cavit. mila'nın dün söylediği sözü. bilerek mi söyledi, bilmeden mi, mila anlayamadı. ama bir yerinde bir düğüm çözüldü.
---
akşam olunca cavit atölyeyi kapatmadı, mila'ya kilidi bıraktı.
«sen kapat» dedi. «anahtar sende zaten. ben yukarı çıkacağım, bir şeye bakacağım.»
yukarısı atölyenin üstündeki küçük odaydı, cavit orada kalırdı. mila hiç çıkmamıştı. cavit merdiveni tırmanırken, ahşap basamaklar gıcırdarken, mila aşağıda kaldı. tek başına. babasının atölyesinde, akşam ışığında, talaş kokusunun içinde.
kilidi hemen kapatmadı. tezgâhın başına gitti, oturdu, babasının oturduğu yere.
elini tezgâhın kenarına koydu. ahşap yıllar boyunca elden geçe geçe pürüzsüzleşmişti, avucunun altında serindi. parmağını bir yarığın içinde gezdirdi. burada bir kertik vardı, biri bir şeyi kesmiş, bıçak fazla ileri gitmiş. belki babası. belki cavit. belki adını bile bilmediği bir başkası.
yukarıdan bir ayak sesi geldi, sonra bir sandalyenin sürtünmesi. cavit orada, tavanın ardında bir yerde, yaşıyordu. mila başını kaldırıp tahtaya baktı sanki adamı görebilecekmiş gibi.
cebinden telefonunu çıkardı. ekranda üç mesaj vardı, üçü de işten. bir tanesi deren'den: «nerelerdesin? toplantıyı kaçırdın.» mila baş harflerini bile okumadan cebe geri soktu telefonu. bugün ilk kez, kaçırdığı bir toplantı ona uzak bir gezegende olup biten bir şey gibi geldi.
tezgâhın üstünde yarım kalmış bir iş duruyordu. bir sandık kapağı, menteşe delikleri açılmış ama menteşeler henüz takılmamış. yanında minik bir tornavida, bir kâğıt parçasında kurşunkalemle çizilmiş bir ölçü. mila kâğıdı eline aldı. rakamlar acele yazılmıştı, biri üstü çizilip düzeltilmişti. onu okurken, adamın burada durup hesabı bozup yeniden yaptığını gördü gözünün önünde.
merdivenden ayak sesi indi.
«aç mısın?» diye seslendi cavit yarı yukarıdan.
«ne?»
«aç mısın diye sordum. yukarıda bir tencere var. fasulye. dün yaptım, çok oldu.»
mila ne diyeceğini bilemedi. bir yabancının evinde, bir yabancının fasulyesi. ama cavit yabancı değildi artık, tam olarak da bir tanıdık sayılmazdı. ikisinin arasında bir yerde, adı olmayan bir şey.
«olur» dedi sonunda. sesi kendine bile tuhaf geldi.
yukarı çıkan merdiven dardı. mila basamakları sayarak çıktı, alışkanlıktan. on bir. en üstte bir kapı vardı, açıktı. içerisi mila'nın beklediğinden küçüktü ve beklediğinden düzenliydi. bir yatak, üzerinde katlanmış gri bir battaniye. bir masa, iki sandalye. duvarda çerçevesiz bir sürü fotoğraf, raptiyeyle tutturulmuş. bir küçük ocak, üstünde tencere.
«otur» dedi cavit, kaşığı tencerede gezdirirken. «ekmek dün akşamdan. ama fırında ısıtırım.»
«zahmet etme.»
«zahmet değil.»
mila oturdu. gözü duvardaki fotoğraflara takıldı. kimini seçemedi, kimi çok eskiydi, kenarları sararmıştı. bir tanesinde bir kadın vardı, denizin önünde, saçları rüzgârda. bir tanesinde bir çocuk, dizi kanamış, gülüyor. bir tanesinde iki adam, kolları birbirinin omzunda, arkalarında bu atölyenin kapısı.
«bu» dedi mila, parmağını iki adamlı fotoğrafa doğru uzatarak. «bu babam mı?»
cavit tencereyi karıştırmayı bıraktı. döndü. bir an ona baktı, sonra fotoğrafa.
«o» dedi. «yanındaki de ben.»
mila kalktı, fotoğrafa yaklaştı. babasının yüzünü çok az fotoğraftan tanırdı, annesi hepsini atmıştı ya da bir kutuya kaldırmıştı, mila bilmezdi hangisi. bu yüzü daha önce hiç görmemişti. genç. gülümsüyor. gözlerinin kenarında, mila'nın aynada kendinde gördüğü çizgiler.
«kaç yaşındaymış burada?»
«bilmem. otuz. otuz iki. o zaman ben burada çıraktım. o usta değildi daha, ustanın yanında çalışırdık ikimiz de. sonra usta öldü, dükkân ona kaldı. ben de kaldım.»
mila fotoğraftan gözünü ayırmadan sordu.
«neden hiç anlatmadın bunu bana?»
«sormadın.»
bu cevap mila'yı susturdu. doğruydu. sormamıştı. ilk geldiği gün babasının kim olduğunu, nasıl bir adam olduğunu değil, atölyenin ne kadar edeceğini sormuştu. emlakçının verdiği bir rakamla, bir imza atıp gidecek biriydi o gün. şimdi bir yabancının odasında, bir yabancının fasulyesini bekleyerek babasının genç yüzüne bakıyordu.
«otur artık» dedi cavit. «soğur.»
iki tabak koydu masaya. fasulye koyuydu, üstünde bir parça tereyağı erimişti. ekmek gerçekten sıcaktı, cavit onu bir kâğıda sarıp getirdi. mila ilk lokmayı ağzına attığında, ne zamandır böyle bir şey yemediğini fark etti. öğle yemekleri hep ekrana bakarken yenen, tadı hatırlanmayan bir şeydi. bu başkaydı. bu yavaştı.
«güzel» dedi.
«annenin tarifi.»
mila kaşığı havada durdu.
«ne?»
«annen yapardı. baban öğrendi ondan. bana da öğretti baban. böyle geldi işte, elden ele.» cavit ekmeği böldü, yarısını mila'nın tabağının yanına koydu. «sen bilmezsin. sen küçüktün gittiğinizde.»
mila kaşığı bıraktı. annesi hakkında konuşmak istemezdi, hiç kimseyle. ama burada, bu odada, kimse konuşmak istemesini beklemiyordu ki. cavit yalnızca fasulyenin nereden geldiğini söylemişti. öylesine. bir bilgi gibi.
«annem hiç bahsetmedi» dedi mila. «buradan. babamdan. hiçbir şeyden. ben büyürken sanki hiç yaşanmamış gibiydi bu şehir. sanki ben bir yerden gelmemişim, öylece başlamışım.»
cavit başını salladı. aceleyle bir şey söylemedi. kaşığını tabağa daldırdı, çıkardı, üfledi.
«kızgın gitti annen» dedi sonunda. «kızgın giden geri dönüp bakmaz. anlatmak da bakmaktır çünkü.»
mila bu cümleyi bir yere yazmak istedi. nereye bilmeden. içinde bir yere.
«peki babam?» diye sordu. «o da kızgın mıydı?»
«baban kızmazdı. baban beklerdi. yanlış huy. bir insan bir insanı bekleye bekleye tükenir.» cavit durdu, tabağına baktı. «seni bekledi. yıllarca. kapıya biri geldi mi başını kaldırırdı. her seferinde. sen değildin hiçbir zaman. ama başını yine de kaldırırdı.»
odada bir süre yalnızca dışarının sesi oldu. uzakta bir kamyon geçti, camlar hafifçe titredi. mila'nın boğazında bir şey vardı, yutkununca geçmedi.
«ben bilmiyordum» dedi. sesi kısıktı. «beni beklediğini bilmiyordum. bana kimse söylemedi. ben burada birinin beni beklediğini bilseydim...»
cümlesini bitiremedi. ne yapardı? gelir miydi? on altı yaşındaki mila, on sekiz yaşındaki mila, annesinin öfkesiyle örülmüş bir dünyada büyüyen mila. gelemezdi belki. ama bilmek isterdi. bilmek başka bir şeydi.
«söylenmez zaten» dedi cavit yumuşak bir sesle. «insan bekliyorum diye bağırmaz. sessiz bekler. en kötüsü de o.»
mila başını öne eğdi. tabaktaki fasulyeye baktı, ama görmedi. gözünün önünde bu odada, belki bu masada oturan, kapı her çaldığında başını kaldıran bir adam vardı. hiç tanımadığı, ama yüzünü şimdi duvarda gördüğü bir adam.
«onu son gördüğünde» dedi mila, «nasıldı?»
cavit kaşığını bıraktı. ellerini masaya koydu, birbirine kenetledi. parmakları kalındı, eklemlerinde işin izi vardı.
«hastaydı. ama çalışıyordu. doktor yapma dedi, o yaptı. elinden düşmedi rende. son işi de şu aşağıda duruyor, o sandık. bitiremedi. menteşeleri takamadı.» cavit gözlerini kaldırdı, mila'ya baktı. «o sandığı senin için yapıyordu.»
mila'nın elindeki kaşık masaya çarptı, ses çıkardı. fark etmedi bile.
«ne?»
«bir gün gelirsin diye. bir çeyiz sandığı gibi. içine ne koyacağını bilmiyordu, ama yapıyordu. bana derdi, cavit, kızıma bir sandık yapıyorum, gelince versin diye. gelmedin. sandık kaldı.»
mila kalktı. nereye gideceğini bilmeden kalktı. iki adım attı, pencerenin yanına gitti, geri döndü. nefesi hızlanmıştı. aşağıda, o tezgâhın üstünde duran yarım kapak, biraz önce parmağıyla dokunduğu ahşap, üstündeki kertik. onun için. bir ölçü kâğıdı, acele yazılmış rakamlar, üstü çizilmiş bir hata. onun için.
«neden şimdi söylüyorsun bunu?» dedi. sesi keskin çıktı, kendi de irkildi. «ilk geldiğim gün söyleyebilirdin. satarım deyip gidecektim ben. sen bir kelime etmedin.»
cavit oturduğu yerden ona baktı. kızmadı. bakışında bir sitem bile yoktu.
«ilk geldiğin gün» dedi, «gözlerine baktım. acele vardı. gitmek isteyen bir insanın gözü. ona sandık desem, ne olurdu? bir yük daha. satar giderdin, sandığı da bir kamyona atardın. ben bekledim. baban gibi.» yarım bir gülümseme geçti yüzünden. «elden gelen bir tek o. beklemek.»
mila pencerenin camına yaslandı. cam soğuktu, alnını dayadı. sokakta bir kedi, çöp konteynerinin altından çıktı, gerindi, yürüdü gitti. sıradan bir akşam. herkes için sıradan.
«görmek istiyorum» dedi. «sandığı. tamam olmuş halini değil. şimdiki halini. onun bıraktığı gibi.»
«aşağıda.»
«biliyorum. görmüştüm. ama görmemiştim. anlıyor musun?»
cavit başını salladı. anlıyordu. kalktı, tabakları üst üste koydu ama ocağın kenarına bıraktı, yıkamaya kalkmadı.
«in» dedi. «ben arkandan gelirim.»
mila merdivenden indi. bu sefer basamakları saymadı. tezgâhın başına gitti, sandık kapağının önünde durdu. az önce eline aldığı kâğıt hâlâ oradaydı. menteşe delikleri, boş, karanlık. parmağını deliklerden birine soktu. ahşabın içi pürüzsüzdü, bir matkap dönmüş, bir el o matkabı tutmuştu.
arkasından cavit'in ayak sesi geldi. yanında durdu, ama dokunmadı hiçbir şeye.
«bitirebilir misin?» diye sordu mila, gözünü kapaktan ayırmadan. «menteşeleri. onun bıraktığı yerden.»
cavit uzun bir süre cevap vermedi. mila döndü, adama baktı. cavit'in gözü sandıktaydı, ama başka bir yere bakıyor gibiydi, çok gerilere.
«bitirebilirim» dedi. «ama bir şartla.»
«ne?»
«sen de yaparsın. yanımda. menteşeyi ben tutmam, sen tutarsın. vidayı ben döndürmem, sen döndürürsün. baban senin için başladı, sen bitir.» ellerini önlüğüne sildi, sonra sandığın kenarına dokundu, hafifçe, bir hayvanı okşar gibi. «öyle olur bu iş. yoksa olmaz.»
mila sandığa baktı. son menteşe hâlâ vidasız duruyordu, deliğin ağzında paslı bir yıldız gibi. parmağını uzattı, metale değdi. soğuktu.
«nereden başlıyoruz?» dedi.
cavit tezgâhın altından bir kutu çıkardı. içinde vidalar, farklı boylarda, ayrılmış bölmelerde. uzun süre baktı kutuya, sonra en küçüklerden birini aldı, avucunda yuvarladı.
«baban bu boyu kullanmış» dedi, öbür menteşelerdeki vidaları göstererek. «görüyor musun, hepsi aynı. adam titizmiş.»
«titizdi.»
kelimeyi geçmiş zamana çevirirken sesi çatladı biraz, ama cavit duymamış gibi yaptı. tornavidayı uzattı ona. sapı ahşaptı, yıllardan cilası gitmişti, avuç izinin oturduğu yerden parlak kalmıştı sadece.
«tut şunu» dedi. «vidayı deliğe koy. önce elinle çevir, iki tur. sonra tornavidayla sıkarsın. yavaş. ağaç eski, çatlar.»
mila diz çöktü sandığın önüne. zemin sertti, dizinin altında bir talaş parçası eziliyordu, kımıldamadı. vidayı deliğe yerleştirdi. parmağı kaydı ilk seferinde, vida yere düştü, tahta üstünde ince bir ses çıkardı, yuvarlandı, cavit'in çizmesinin yanında durdu.
adam eğildi, aldı, geri verdi. bir şey söylemedi.
ikinci denemede tuttu. iki tur, dediği gibi. sonra tornavida. metal metale oturdu, direndi, sonra teslim oldu. vida ağır ağır gömüldü tahtaya. bileği ağrımaya başladı, aldırmadı.
«sıkışıyor» dedi.
«sıkışsın. az kaldı. çok bastırma, kafası kırılır.»
terlemişti. alnındaki saç teli gözüne düşüyordu, üflemeye çalıştı, olmadı, elinin tersiyle itti, yüzüne is bulaştı. cavit bunu gördü, gülümsedi hafifçe, gülümsemesini bıyığının altına sakladı.
ilk menteşe oturduğunda geri çekildi, işine baktı. vida düzgün girmemişti, hafif yamuktu.
«eğri olmuş» dedi.
«olsun.» cavit çömeldi yanına, dizleri çıtırdadı. «baban da eğri koyardı bazen. bak.» sandığın diğer köşesini gösterdi, alttaki eski menteşeyi. gerçekten de vidalardan biri hafif yana kaçmıştı, yıllar önce, başka bir elden. «kusursuz iş yapan adam çabuk sıkılır bu işten. biraz eğri koyacaksın ki, on yıl sonra biri baksın, desin, burada bir insan varmış.»
mila menteşeye baktı, sonra kendi koyduğuna. iki eğri. baba ve kız, aynı sandıkta, yıllarca ara.
«onu tanıyor muydun?» diye sordu, gözünü kaldırmadan. «babamı. buraya gelirdi galiba.»
cavit doğruldu, belini tuttu, tezgâha yaslandı. cevap vermeden önce hep böyle yapıyordu, bir yere dayanıyor, elini bir yere koyuyordu, sanki kelimeler ağır gelecekmiş de düşmesin diye.
«gelirdi» dedi sonunda. «ayda bir, bazen iki. tahta almaya. ceviz severdi, ama ceviz pahalıydı, çoğu zaman kavağa razı olurdu. otururdu şu tabureye, çayını içerdi, konuşmazdı fazla. işi olan adam sessiz olur.»
«ne konuşurdunuz?»
«hava. fiyatlar. bir keresinde bir kızı olduğunu söyledi. uzakta okuyormuş. gurur duyuyordu, ama gururunu göstermezdi, ağzından kaçırırdı sadece.» durdu. «adını söylemedi hiç. şimdi öğrendim.»
mila'nın elindeki tornavida durdu. ikinci menteşenin ilk vidası yarı yoldaydı. parmakları tornavidanın sapını sıktı, ahşabın oyuğu avucuna oturdu, o eski avuç izinin üstüne kendi avucunu koydu, yabancı bir sıcaklık gibi.
«bana hiç söylemedi buraya geldiğini» dedi. «marangozdu, evet, ama bir dükkânı vardı diye bilmiyordum. sandım ki evde yapardı hep. bodrumda.»
«bodrumda da yapardı belki. buraya malzemeye gelirdi. bazen çalışırdı da, benim tezgâhımda, kendi işi olmadığında.» cavit çayından bir yudum aldı, çay soğumuştu, yüzünü buruşturdu, yine de içti. «insan çocuğuna her şeyi anlatmaz. anlatsa çocuk büyümez. boşluk bırakır ki, çocuk gelsin doldursun. bak işte, dolduruyorsun.»
devam etti mila. ikinci vida, üçüncü. bilek artık ağrıyı unutmuştu, ritim tutmuştu. cavit arada uzanıp bir vidanın açısını düzeltiyor, sonra elini çekiyordu, işi ona bırakıyordu yine. konuşmadılar bir süre. dükkânın arkasındaki radyodan cızırtılı bir müzik geliyordu, kelimeleri seçilmiyordu, sadece bir kadın sesi, uzak, alçak.
dördüncü menteşe bittiğinde mila kapağı denedi. kaldırdı, indirdi. kapak açıldı, gıcırdadı, kapandı. ilk kez bir bütün gibi hareket etti sandık, dört menteşe birden, aynı yayda.
«yağ ister» dedi cavit. «gıcırdıyor. ama tutuyor. bak, düşmüyor artık.»
mila kapağı bir daha açtı. içine baktı. boştu sandık, tabanında ince bir toz tabakası, bir köşede kurumuş bir tutkal lekesi. babasının eli değmişti buraya. bu tahtayı o kesmiş, o zımparalamış, bu köşeyi o birleştirmişti. yarısını bitirmiş, gerisini bırakmıştı. neden bıraktığını bilmiyordu. belki vakit olmamıştı. belki hastalık başlamıştı çoktan, o daha bilmezken.
parmağını sandığın iç kenarında gezdirdi. bir yerde tahta pürüzlüydü, zımpara yetişmemişti oraya. orayı da o mu bırakmıştı, kasıtlı mı, unutarak mı.
«zımpara var mı?» diye sordu.
cavit tezgâhın gözünden bir kâğıt çıkardı, ince taneli. uzattı.
«şurası kalmış» dedi mila, iç kenarı gösterdi. «pürüzlü.»
«görüyorum.»
zımparaladı. kâğıt tahtaya sürtündü, ince bir toz kalktı, burnuna kaçtı, aksırdı. cavit güldü bu sefer, sesli, kısa.
«baban da aksırırdı. alerji. kavak tozuna. yine de kavak alırdı, ceviz pahalı diye.»
«ben de aksırıyorum galiba.»
«kan işte.»
söz ağzından çıkınca ikisi de durdu. kan. mila zımparayı bıraktı, ellerine baktı, tozlu, isli, bir tırnağında kan vardı, nereden çıktığını bilmediği küçük bir çizik. emdi parmağını. metal tadı. babasının da böyle emdiği olmuş muydu bu dükkânda, aynı tezgâhın önünde.
«sen niye başladın?» diye sordu cavit, ona sırtını dönmüş, bir keresteyi rendeliyordu şimdi, konuşurken bakmıyordu ona, bu daha kolaydı ikisi için de. «bu sandığa. aylardır garajında duruyordu, dedin. niye bugün?»
mila zımparayı katladı, sonra açtı, sonra yine katladı. parmakları meşguldü, kafası boştu, en iyi böyle konuşuyordu.
«kutuları açıyordum» dedi. «taşınalı üç ay oldu, hâlâ açmadığım kutular var. onunkiler. annem verdi, sakla dedi, atamadı kendisi. bir kutuda bu sandığın çizimi vardı. bir kâğıt. ölçüler, menteşe yerleri, hepsi çizilmiş. altına bir tarih atmış. benim doğduğum yıl.»
rende durdu.
«bana yapıyormuş» dedi mila. sesi düzdü, kırılmadı, ama düzlüğün altında bir şey vardı, gergin bir tel. «doğduğum yıl çizmiş, ama bitirmemiş. otuz yıl. otuz yıl garajda, bodrumda, taşınmalarda, hep yanımızda, ama hiç bitmemiş. ben bilmezken bana aitmiş.»
cavit rendeyi bıraktı, döndü, ona baktı. yüzünde acıma yoktu, mila bunu fark etti, minnettar oldu. acıma olsaydı kalkar giderdi. bunun yerine adam sadece bakıyordu, dinliyordu, yükü paylaşmıyor ama yanında duruyordu.
«şimdi bitti» dedi cavit.
«yarısını sen bitirdin.»
«hayır.» başını salladı, kesin. «ben tuttum sadece. sen döndürdün vidayı. bak ellerine. benimkiler temiz. seninkiler kirli. işi yapan kirlenir.»
mila ellerine baktı. gerçekten kirliydi. cavit'inkiler, o kadar yıl kereste tozunun içinde, şimdi bir tuhaf temizdi, sanki bilerek geri çekmişti kendini.
kapağı kapadı sandığın. gıcırtı. sonra açtı, kapadı, gıcırtı. bir çocuk gibi, aynı sesi tekrar tekrar duymak için.
«yağı unutma» dedi cavit.
«unutmam.»
bir teneke çıkardı adam, ince ağızlı, makine yağı. menteşelerin oynak yerine birer damla koydu, mila kapağı açıp kapadıkça yağ yedi menteşe, gıcırtı azaldı, azaldı, sustu. şimdi kapak sessiz iniyordu, yumuşak, teslim olmuş bir şey gibi.
«oldu» dedi mila.
ayağa kalktı. dizleri uyuşmuştu, talaşlar yapışmıştı pantolonuna, silmedi. sandığa baktı, yukarıdan, bütün olarak. ceviz değildi, kavaktı, babasının bütçesi neyse o. menteşelerin ikisi eğri, biri babasının, biri kendisinin. iç kenarında bir yer artık pürüzsüz. otuz yıllık bir sandık, bugün doğmuş gibi duruyordu.
«kaç para borcum?» diye sordu, cebine davranarak.
cavit elini kaldırdı, durdurdu onu.
«yok öyle bir şey.»
«vidalar, yağ, senin vaktin...»
«vaktim mi?» bıyığının altından yine o gülümseme. «kızım, ben burada oturuyorum bütün gün, tahta rendeliyorum, kimse gelmiyor. sen geldin. bir sandık bitirdik. vaktimi aldın da ne oldu sanki. bana iyilik ettin.»
mila cebinden elini çekti. ne diyeceğini bilemedi. teşekkür kelimesi ağırdı, yetersizdi, yerine başka bir şey aradı, bulamadı.
«yine gelebilir miyim?» dedi bunun yerine. «başka şeyler de var. onun bıraktığı. bir sandalye vardı, ayağı kırık. bir de çerçeve.»
cavit kerestesini eline aldı, rendeyi buldu, işine döndü. ona bakmadan konuştu, bu daha kolaydı, ikisi de biliyordu artık.
«kapı açık» dedi. «her sabah dokuzda açarım. çayı da demlerim. iki kişilik demlerim bundan sonra.»
rende tahtaya sürtündü, ince bir kıvrım kalktı ağaçtan, yere düştü, mila'nın ayağının dibine. eğildi, aldı, avucunda tuttu. kavak kokuyordu, tatlı, biraz keskin. cebine koydu onu.
kapıya yürüdü. sandığı bırakıyordu bugünlük, yarın gelip alacaktı, arabası küçüktü, tek başına taşıyamazdı. eşikte durdu, döndü.
mila cevabı yutkundu. kadının, adının servet olduğunu az önce öğrenmişti, gözünde bir merak değil bir sabır vardı; sanki soruyu sormuş, cevabı zaten biliyormuş gibi çamaşır ipini gerdi.
«bilmiyorum» dedi mila. «anahtarı almaya geldim. atölyeyi kapatacaktım.»
«kapattın mı?»
«hayır.»
«işte bu yüzden gülmüyorsun.»
kadın leğeni kalçasına dayadı, mila'ya bir bardak ayran ister miydi diye sormadan mutfağa yürüdü. mila arkasından bakakaldı. avludaki incir ağacının altında bir tabure vardı, oturdu. öğle güneşi taşların üstünde titriyordu, tavuklar bir köşede toprağı eşeliyordu, uzaktan bir traktör geçti.
servet ayranı getirdi, üstünde nane vardı.
«iç. sıcak bastırdı.»
mila içti. ayran ekşi ve serindi, ağzında bir an babasının mutfağını açtı, o mutfakta hiç oturmamıştı ama sanki oturmuş gibi hatırladı.
iki gün önce otobüs biletini almıştı. salı sabahı, dokuz otuz. cebindeydi hâlâ, katlanmış, kenarları terden yumuşamış. salı bugündü. otobüs dokuz otuzda kalkmıştı, o iskelede değildi.
bileti çöpe atmadı. neden atmadığını da düşünmedi.
---
atölyeye döndüğünde öğleyi geçmişti. kapı aralıktı. içeride cavit yoktu ama olduğunu gösteren şeyler vardı: tezgâhın üstünde yarısı zımparalanmış bir kapak, yerde talaş, bir bardak çay, üstünde bir sinek. çayı eliyle yokladı mila, soğuktu. demek sabah bırakmış, çıkmıştı.
kapağın üstüne parmağını sürdü. ağaç pürüzsüzdü bir yerde, sonra birden çentik. zımpara orada durmuş. neden durduğunu bilmek istedi, sonra bunu bilmek istediği için kendine kızdı.
duvarda babasının aletleri asılıydı hâlâ. cavit hiçbirini indirmemişti, sadece kendi getirdiklerini bir sıra alta koymuştu. iki neslin çekiçleri yan yana. mila en büyük törpüye baktı, sapı elle aşınmış, koyu, parlak. bir el bunu yıllarca tutmuş. o el artık yoktu.
«aradın mı beni?»
kapıda cavit vardı, elinde bir poşet, içinde ekmek ve bir şeyler. terlemişti, saçları alnına yapışmıştı.
«hayır» dedi mila. «kapı açıktı, girdim.»
«iyi ettin.» poşeti tezgâhın kenarına koydu, ekmeği çıkardı, kokladı, sonra bıraktı. «ben markete gittim. bir şey yok evde.»
«sabah çay bırakmışsın. soğumuş.»
cavit bardağa baktı, sonra mila'ya. yüzünde bir şey kıpırdadı, gülümseme değildi tam, ona yakın bir şey.
«unuturum» dedi. «bir işe başlarım, çayı unuturum. sonra soğuk içerim, farkına varmam.»
«iyi değil o.»
«ne iyi değil?»
«insanın kendi çayını unutması.»
cavit poşetten bir domates çıkardı, tezgâhın kenarına dizdi, üçünü. sonra durdu, ellerini önlüğüne değil pantolonuna sildi.
«sen salı gidecektin» dedi. bakmadan söyledi, domatesleri hizalıyordu.
«salı bugün.»
«biliyorum.»
sessizlik oldu. dışarıda bir motosiklet geçti, uzaklaştı, gitti. cavit domatesi bıraktı, tam karşısına döndü mila'nın.
«neden gitmedin?»
mila'nın elinde ayran bardağı yoktu ama sanki hâlâ vardı, parmakları o serinliği arıyordu. bir cevap hazırladı, sonra beğenmedi, başka bir tane hazırladı, o da yalandı.
«atölye kapanmadı» dedi sonunda. «yarım işi bırakıp gitmek olmaz.»
«yarım iş benim işim» dedi cavit. «sen kapıyı kilitleyip gidebilirdin. ben zaten buradayım.»
doğruydu. ikisi de biliyordu. mila cevap vermedi, duvardaki törpüye baktı yine.
«babamın defterleri var» dedi. «bitmedi. okuyorum.»
«onlar bitmez ki» dedi cavit. sesinde bir yumuşama vardı, alay değil. «ben yıllardır okuyorum, bitmedi.»
---
o akşam mila kaldığı pansiyona döndü. pansiyonu işleten kadın, iskelenin arkasındaki iki katlı evi bölmüş, üç odayı kiraya veriyordu. sezon dışıydı, mila'dan başka kimse yoktu. kadın her akşam kapısını çalar, bir bardak çay bırakır, «bir şey lazım mı» diye sorardı. mila her akşam «yok, teşekkür ederim» derdi.
bu akşam kadın çayla birlikte bir şey daha sordu.
«kaç gün daha kalacaksın kızım? sırf temizlik için soruyorum, çarşafı ona göre.»
mila kapı aralığında durdu, elinde çay.
«bilmiyorum» dedi. «birkaç gün daha.»
«birkaç gün mü? sen bir haftadır birkaç gün diyorsun.»
kadın gülümsedi, kötü niyetsizce, sonra merdivenden indi. mila kapıyı kapadı, çayı pencere kenarına koydu, oturdu.
bir hafta. gerçekten bir hafta olmuş muydu? günleri sayamadı, sayınca da inanamadı. ilk geldiğinde bir gün kalacaktı, anahtarı alıp devredecek, imzayı atacaktı. sonra atölye açıldı, sonra cavit vardı, sonra defterler, sonra yağmur, sonra deniz feneri. her gün bir bahane bulmuştu. bahaneler gerçekti ama bahaneydi de.
telefonunu açtı. ekranda okunmamış mesajlar vardı, iş yerinden, bir arkadaşından, birinden daha. sonuncusuna bakmadı. bakmamak için baktı, açmadan kapattı.
pencereden deniz görünüyordu, karanlıkta bir çizgi. feneri döner ışık aralıklarla geliyordu, evin duvarına bir an vuruyor, gidiyordu. mila ışığın gelişini bekledi, geldi, gitti, yine bekledi. ikinci gelişte fark etti ki gülümsüyor. neden gülümsediğini bilmiyordu. ışık üçüncü kez geldiğinde gülümseme gitmişti, yerinde bir sızı vardı, tarif edemediği, bir yeri değil her yeri tutan.
salı bileti hâlâ cebindeydi. çıkardı, düzeltti, masaya koydu. bir süre baktı. sonra çekmeceye kaldırdı. atmadı yine.
---
ertesi sabah erken uyandı. uyandığında dışarıda martılar bağrışıyordu, iskeleye tekne yanaşmış olmalıydı, balık gelmişti. giyindi, aşağı indi, pansiyoncu kadın kahvaltıyı hazırlamıştı, zeytin, peynir, bir tabak reçel.
«incir reçeli» dedi kadın. «kendim yaparım. ağaç avluda.»
mila reçelden aldı, tatlıydı, içinde çekirdekler diliyle patlıyordu.
«güzel» dedi.
«cavit de sever bunu» dedi kadın, yerine oturmadan. «her yıl bir kavanoz yaparım ona. adamcağız kendine bakmaz.»
mila kaşığı bıraktı.
«onu tanıyor musunuz?»
«ben herkesi tanırım kızım. küçük yer burası.» kadın karşısına oturdu, kendine de çay koydu. «baban gelmeden önce buralı değildi o. sonradan geldi. çıraklık etti baban yanında, sonra kaldı. baban ölünce herkes gider sandı, gitmedi.»
«neden kaldı?»
kadın omuz silkti.
«gidecek yeri mi yok, kalacak nedeni mi var, bilmem. sorulmaz öyle şey.» çayından bir yudum aldı. «ama bir kız vardı bir zamanlar. şehirden. onun için gitmedi mi kaldı mı, orasını da bilmem. çok konuşmam ben.»
çok konuşuyordu ama mila bunu söylemedi. bir kız. şehirden. sözcükler kahvaltı masasında asılı kaldı, incir reçelinin tatlılığına karıştı. mila bir şey sormak istedi, sonra sormadı. sormanın kendisi bir şey itiraf etmek gibiydi.
---
o gün atölyede cavit'e bulaşmadı bu meseleyi. ikisi çalıştı. yani cavit çalıştı, mila baktı, sonra bakmaktan sıkıldı, bir zımpara aldı eline. cavit gösterdi, nasıl tutulur, hangi yöne sürtülür.
«damarına göre» dedi. «ağacın damarı var. ona ters gidersen kalkar, pürüz olur. damarıyla gidersen yumuşar.»
mila denedi. ilk seferde tersine gitti, ağaç dikleşti eline. cavit güldü, sessizce, sonra elini uzattı, mila'nın elinin üstüne koymadı ama yakınına getirdi, yönü gösterdi.
«böyle. aceleye getirme.»
mila damarıyla gitti. ağaç yumuşadı. parmağının altında bir teslimiyet oldu, tarifsiz, hoş. devam etti. zamanı unuttu. fark ettiğinde ellerinde talaş, avucunun içi kızarmış, sırtı ağrıyordu ama iyi bir ağrı.
«kaç saat oldu?» diye sordu.
cavit pencereye baktı, güneşe.
«üç kadar. yemek yemedik.»
«yemedik.»
«aç mısın?»
«farkında değildim.»
cavit poşetten dünkü ekmeği çıkardı, biraz sertti, önemsemedi. peyniri kesti, domatesi böldü. iki taş üstüne oturdular, atölyenin önünde, denize karşı. ekmeği paylaştılar. mila peyniri ekmeğin arasına koydu, ısırdı. sade bir şeydi, tuzlu, sıcak güneşin altında.
«babam da böyle mi yerdi?» diye sordu.
cavit çiğnedi, yuttu, sonra cevap verdi.
«baban aç kalmazdı. ben unuturdum, o unutmazdı. öğle oldu mu tezgâhı bırakır, ekmeğini çıkarırdı. beni de zorla oturturdu. ye derdi, iş kaçmaz, mide kaçar.»
mila güldü. ilk kez, gerçekten, avludan gelen tavuk sesi kadar doğal.
«mide kaçar mı?»
«onun lafıydı. anlamı yok. ama doğru.»
ikisi de sustu. denizde bir tekne geçti, yavaş. bir martı direğe kondu, bakındı, uçtu. mila ekmeğin son parçasını çiğnedi, ellerini pantolonuna sildi, cavit'in az önce yaptığı gibi. fark etmedi taklit ettiğini. cavit fark etti, bir şey demedi.
«ben şehirde hep ayaküstü yerim» dedi mila. «masamda. bilgisayara bakarken. ne yediğimi hatırlamam.»
«iyi değil o» dedi cavit. mila'nın dün söylediği sözü. bilerek mi söyledi, bilmeden mi, mila anlayamadı. ama bir yerinde bir düğüm çözüldü.
---
akşam olunca cavit atölyeyi kapatmadı, mila'ya kilidi bıraktı.
«sen kapat» dedi. «anahtar sende zaten. ben yukarı çıkacağım, bir şeye bakacağım.»
yukarısı atölyenin üstündeki küçük odaydı, cavit orada kalırdı. mila hiç çıkmamıştı. cavit merdiveni tırmanırken, ahşap basamaklar gıcırdarken, mila aşağıda kaldı. tek başına. babasının atölyesinde, akşam ışığında, talaş kokusunun içinde.
kilidi hemen kapatmadı. tezgâhın başına gitti, oturdu, babasının oturduğu yere.
elini tezgâhın kenarına koydu. ahşap yıllar boyunca elden geçe geçe pürüzsüzleşmişti, avucunun altında serindi. parmağını bir yarığın içinde gezdirdi. burada bir kertik vardı, biri bir şeyi kesmiş, bıçak fazla ileri gitmiş. belki babası. belki cavit. belki adını bile bilmediği bir başkası.
yukarıdan bir ayak sesi geldi, sonra bir sandalyenin sürtünmesi. cavit orada, tavanın ardında bir yerde, yaşıyordu. mila başını kaldırıp tahtaya baktı sanki adamı görebilecekmiş gibi.
cebinden telefonunu çıkardı. ekranda üç mesaj vardı, üçü de işten. bir tanesi deren'den: «nerelerdesin? toplantıyı kaçırdın.» mila baş harflerini bile okumadan cebe geri soktu telefonu. bugün ilk kez, kaçırdığı bir toplantı ona uzak bir gezegende olup biten bir şey gibi geldi.
tezgâhın üstünde yarım kalmış bir iş duruyordu. bir sandık kapağı, menteşe delikleri açılmış ama menteşeler henüz takılmamış. yanında minik bir tornavida, bir kâğıt parçasında kurşunkalemle çizilmiş bir ölçü. mila kâğıdı eline aldı. rakamlar acele yazılmıştı, biri üstü çizilip düzeltilmişti. onu okurken, adamın burada durup hesabı bozup yeniden yaptığını gördü gözünün önünde.
merdivenden ayak sesi indi.
«aç mısın?» diye seslendi cavit yarı yukarıdan.
«ne?»
«aç mısın diye sordum. yukarıda bir tencere var. fasulye. dün yaptım, çok oldu.»
mila ne diyeceğini bilemedi. bir yabancının evinde, bir yabancının fasulyesi. ama cavit yabancı değildi artık, tam olarak da bir tanıdık sayılmazdı. ikisinin arasında bir yerde, adı olmayan bir şey.
«olur» dedi sonunda. sesi kendine bile tuhaf geldi.
yukarı çıkan merdiven dardı. mila basamakları sayarak çıktı, alışkanlıktan. on bir. en üstte bir kapı vardı, açıktı. içerisi mila'nın beklediğinden küçüktü ve beklediğinden düzenliydi. bir yatak, üzerinde katlanmış gri bir battaniye. bir masa, iki sandalye. duvarda çerçevesiz bir sürü fotoğraf, raptiyeyle tutturulmuş. bir küçük ocak, üstünde tencere.
«otur» dedi cavit, kaşığı tencerede gezdirirken. «ekmek dün akşamdan. ama fırında ısıtırım.»
«zahmet etme.»
«zahmet değil.»
mila oturdu. gözü duvardaki fotoğraflara takıldı. kimini seçemedi, kimi çok eskiydi, kenarları sararmıştı. bir tanesinde bir kadın vardı, denizin önünde, saçları rüzgârda. bir tanesinde bir çocuk, dizi kanamış, gülüyor. bir tanesinde iki adam, kolları birbirinin omzunda, arkalarında bu atölyenin kapısı.
«bu» dedi mila, parmağını iki adamlı fotoğrafa doğru uzatarak. «bu babam mı?»
cavit tencereyi karıştırmayı bıraktı. döndü. bir an ona baktı, sonra fotoğrafa.
«o» dedi. «yanındaki de ben.»
mila kalktı, fotoğrafa yaklaştı. babasının yüzünü çok az fotoğraftan tanırdı, annesi hepsini atmıştı ya da bir kutuya kaldırmıştı, mila bilmezdi hangisi. bu yüzü daha önce hiç görmemişti. genç. gülümsüyor. gözlerinin kenarında, mila'nın aynada kendinde gördüğü çizgiler.
«kaç yaşındaymış burada?»
«bilmem. otuz. otuz iki. o zaman ben burada çıraktım. o usta değildi daha, ustanın yanında çalışırdık ikimiz de. sonra usta öldü, dükkân ona kaldı. ben de kaldım.»
mila fotoğraftan gözünü ayırmadan sordu.
«neden hiç anlatmadın bunu bana?»
«sormadın.»
bu cevap mila'yı susturdu. doğruydu. sormamıştı. ilk geldiği gün babasının kim olduğunu, nasıl bir adam olduğunu değil, atölyenin ne kadar edeceğini sormuştu. emlakçının verdiği bir rakamla, bir imza atıp gidecek biriydi o gün. şimdi bir yabancının odasında, bir yabancının fasulyesini bekleyerek babasının genç yüzüne bakıyordu.
«otur artık» dedi cavit. «soğur.»
iki tabak koydu masaya. fasulye koyuydu, üstünde bir parça tereyağı erimişti. ekmek gerçekten sıcaktı, cavit onu bir kâğıda sarıp getirdi. mila ilk lokmayı ağzına attığında, ne zamandır böyle bir şey yemediğini fark etti. öğle yemekleri hep ekrana bakarken yenen, tadı hatırlanmayan bir şeydi. bu başkaydı. bu yavaştı.
«güzel» dedi.
«annenin tarifi.»
mila kaşığı havada durdu.
«ne?»
«annen yapardı. baban öğrendi ondan. bana da öğretti baban. böyle geldi işte, elden ele.» cavit ekmeği böldü, yarısını mila'nın tabağının yanına koydu. «sen bilmezsin. sen küçüktün gittiğinizde.»
mila kaşığı bıraktı. annesi hakkında konuşmak istemezdi, hiç kimseyle. ama burada, bu odada, kimse konuşmak istemesini beklemiyordu ki. cavit yalnızca fasulyenin nereden geldiğini söylemişti. öylesine. bir bilgi gibi.
«annem hiç bahsetmedi» dedi mila. «buradan. babamdan. hiçbir şeyden. ben büyürken sanki hiç yaşanmamış gibiydi bu şehir. sanki ben bir yerden gelmemişim, öylece başlamışım.»
cavit başını salladı. aceleyle bir şey söylemedi. kaşığını tabağa daldırdı, çıkardı, üfledi.
«kızgın gitti annen» dedi sonunda. «kızgın giden geri dönüp bakmaz. anlatmak da bakmaktır çünkü.»
mila bu cümleyi bir yere yazmak istedi. nereye bilmeden. içinde bir yere.
«peki babam?» diye sordu. «o da kızgın mıydı?»
«baban kızmazdı. baban beklerdi. yanlış huy. bir insan bir insanı bekleye bekleye tükenir.» cavit durdu, tabağına baktı. «seni bekledi. yıllarca. kapıya biri geldi mi başını kaldırırdı. her seferinde. sen değildin hiçbir zaman. ama başını yine de kaldırırdı.»
odada bir süre yalnızca dışarının sesi oldu. uzakta bir kamyon geçti, camlar hafifçe titredi. mila'nın boğazında bir şey vardı, yutkununca geçmedi.
«ben bilmiyordum» dedi. sesi kısıktı. «beni beklediğini bilmiyordum. bana kimse söylemedi. ben burada birinin beni beklediğini bilseydim...»
cümlesini bitiremedi. ne yapardı? gelir miydi? on altı yaşındaki mila, on sekiz yaşındaki mila, annesinin öfkesiyle örülmüş bir dünyada büyüyen mila. gelemezdi belki. ama bilmek isterdi. bilmek başka bir şeydi.
«söylenmez zaten» dedi cavit yumuşak bir sesle. «insan bekliyorum diye bağırmaz. sessiz bekler. en kötüsü de o.»
mila başını öne eğdi. tabaktaki fasulyeye baktı, ama görmedi. gözünün önünde bu odada, belki bu masada oturan, kapı her çaldığında başını kaldıran bir adam vardı. hiç tanımadığı, ama yüzünü şimdi duvarda gördüğü bir adam.
«onu son gördüğünde» dedi mila, «nasıldı?»
cavit kaşığını bıraktı. ellerini masaya koydu, birbirine kenetledi. parmakları kalındı, eklemlerinde işin izi vardı.
«hastaydı. ama çalışıyordu. doktor yapma dedi, o yaptı. elinden düşmedi rende. son işi de şu aşağıda duruyor, o sandık. bitiremedi. menteşeleri takamadı.» cavit gözlerini kaldırdı, mila'ya baktı. «o sandığı senin için yapıyordu.»
mila'nın elindeki kaşık masaya çarptı, ses çıkardı. fark etmedi bile.
«ne?»
«bir gün gelirsin diye. bir çeyiz sandığı gibi. içine ne koyacağını bilmiyordu, ama yapıyordu. bana derdi, cavit, kızıma bir sandık yapıyorum, gelince versin diye. gelmedin. sandık kaldı.»
mila kalktı. nereye gideceğini bilmeden kalktı. iki adım attı, pencerenin yanına gitti, geri döndü. nefesi hızlanmıştı. aşağıda, o tezgâhın üstünde duran yarım kapak, biraz önce parmağıyla dokunduğu ahşap, üstündeki kertik. onun için. bir ölçü kâğıdı, acele yazılmış rakamlar, üstü çizilmiş bir hata. onun için.
«neden şimdi söylüyorsun bunu?» dedi. sesi keskin çıktı, kendi de irkildi. «ilk geldiğim gün söyleyebilirdin. satarım deyip gidecektim ben. sen bir kelime etmedin.»
cavit oturduğu yerden ona baktı. kızmadı. bakışında bir sitem bile yoktu.
«ilk geldiğin gün» dedi, «gözlerine baktım. acele vardı. gitmek isteyen bir insanın gözü. ona sandık desem, ne olurdu? bir yük daha. satar giderdin, sandığı da bir kamyona atardın. ben bekledim. baban gibi.» yarım bir gülümseme geçti yüzünden. «elden gelen bir tek o. beklemek.»
mila pencerenin camına yaslandı. cam soğuktu, alnını dayadı. sokakta bir kedi, çöp konteynerinin altından çıktı, gerindi, yürüdü gitti. sıradan bir akşam. herkes için sıradan.
«görmek istiyorum» dedi. «sandığı. tamam olmuş halini değil. şimdiki halini. onun bıraktığı gibi.»
«aşağıda.»
«biliyorum. görmüştüm. ama görmemiştim. anlıyor musun?»
cavit başını salladı. anlıyordu. kalktı, tabakları üst üste koydu ama ocağın kenarına bıraktı, yıkamaya kalkmadı.
«in» dedi. «ben arkandan gelirim.»
mila merdivenden indi. bu sefer basamakları saymadı. tezgâhın başına gitti, sandık kapağının önünde durdu. az önce eline aldığı kâğıt hâlâ oradaydı. menteşe delikleri, boş, karanlık. parmağını deliklerden birine soktu. ahşabın içi pürüzsüzdü, bir matkap dönmüş, bir el o matkabı tutmuştu.
arkasından cavit'in ayak sesi geldi. yanında durdu, ama dokunmadı hiçbir şeye.
«bitirebilir misin?» diye sordu mila, gözünü kapaktan ayırmadan. «menteşeleri. onun bıraktığı yerden.»
cavit uzun bir süre cevap vermedi. mila döndü, adama baktı. cavit'in gözü sandıktaydı, ama başka bir yere bakıyor gibiydi, çok gerilere.
«bitirebilirim» dedi. «ama bir şartla.»
«ne?»
«sen de yaparsın. yanımda. menteşeyi ben tutmam, sen tutarsın. vidayı ben döndürmem, sen döndürürsün. baban senin için başladı, sen bitir.» ellerini önlüğüne sildi, sonra sandığın kenarına dokundu, hafifçe, bir hayvanı okşar gibi. «öyle olur bu iş. yoksa olmaz.»
mila sandığa baktı. son menteşe hâlâ vidasız duruyordu, deliğin ağzında paslı bir yıldız gibi. parmağını uzattı, metale değdi. soğuktu.
«nereden başlıyoruz?» dedi.
cavit tezgâhın altından bir kutu çıkardı. içinde vidalar, farklı boylarda, ayrılmış bölmelerde. uzun süre baktı kutuya, sonra en küçüklerden birini aldı, avucunda yuvarladı.
«baban bu boyu kullanmış» dedi, öbür menteşelerdeki vidaları göstererek. «görüyor musun, hepsi aynı. adam titizmiş.»
«titizdi.»
kelimeyi geçmiş zamana çevirirken sesi çatladı biraz, ama cavit duymamış gibi yaptı. tornavidayı uzattı ona. sapı ahşaptı, yıllardan cilası gitmişti, avuç izinin oturduğu yerden parlak kalmıştı sadece.
«tut şunu» dedi. «vidayı deliğe koy. önce elinle çevir, iki tur. sonra tornavidayla sıkarsın. yavaş. ağaç eski, çatlar.»
mila diz çöktü sandığın önüne. zemin sertti, dizinin altında bir talaş parçası eziliyordu, kımıldamadı. vidayı deliğe yerleştirdi. parmağı kaydı ilk seferinde, vida yere düştü, tahta üstünde ince bir ses çıkardı, yuvarlandı, cavit'in çizmesinin yanında durdu.
adam eğildi, aldı, geri verdi. bir şey söylemedi.
ikinci denemede tuttu. iki tur, dediği gibi. sonra tornavida. metal metale oturdu, direndi, sonra teslim oldu. vida ağır ağır gömüldü tahtaya. bileği ağrımaya başladı, aldırmadı.
«sıkışıyor» dedi.
«sıkışsın. az kaldı. çok bastırma, kafası kırılır.»
terlemişti. alnındaki saç teli gözüne düşüyordu, üflemeye çalıştı, olmadı, elinin tersiyle itti, yüzüne is bulaştı. cavit bunu gördü, gülümsedi hafifçe, gülümsemesini bıyığının altına sakladı.
ilk menteşe oturduğunda geri çekildi, işine baktı. vida düzgün girmemişti, hafif yamuktu.
«eğri olmuş» dedi.
«olsun.» cavit çömeldi yanına, dizleri çıtırdadı. «baban da eğri koyardı bazen. bak.» sandığın diğer köşesini gösterdi, alttaki eski menteşeyi. gerçekten de vidalardan biri hafif yana kaçmıştı, yıllar önce, başka bir elden. «kusursuz iş yapan adam çabuk sıkılır bu işten. biraz eğri koyacaksın ki, on yıl sonra biri baksın, desin, burada bir insan varmış.»
mila menteşeye baktı, sonra kendi koyduğuna. iki eğri. baba ve kız, aynı sandıkta, yıllarca ara.
«onu tanıyor muydun?» diye sordu, gözünü kaldırmadan. «babamı. buraya gelirdi galiba.»
cavit doğruldu, belini tuttu, tezgâha yaslandı. cevap vermeden önce hep böyle yapıyordu, bir yere dayanıyor, elini bir yere koyuyordu, sanki kelimeler ağır gelecekmiş de düşmesin diye.
«gelirdi» dedi sonunda. «ayda bir, bazen iki. tahta almaya. ceviz severdi, ama ceviz pahalıydı, çoğu zaman kavağa razı olurdu. otururdu şu tabureye, çayını içerdi, konuşmazdı fazla. işi olan adam sessiz olur.»
«ne konuşurdunuz?»
«hava. fiyatlar. bir keresinde bir kızı olduğunu söyledi. uzakta okuyormuş. gurur duyuyordu, ama gururunu göstermezdi, ağzından kaçırırdı sadece.» durdu. «adını söylemedi hiç. şimdi öğrendim.»
mila'nın elindeki tornavida durdu. ikinci menteşenin ilk vidası yarı yoldaydı. parmakları tornavidanın sapını sıktı, ahşabın oyuğu avucuna oturdu, o eski avuç izinin üstüne kendi avucunu koydu, yabancı bir sıcaklık gibi.
«bana hiç söylemedi buraya geldiğini» dedi. «marangozdu, evet, ama bir dükkânı vardı diye bilmiyordum. sandım ki evde yapardı hep. bodrumda.»
«bodrumda da yapardı belki. buraya malzemeye gelirdi. bazen çalışırdı da, benim tezgâhımda, kendi işi olmadığında.» cavit çayından bir yudum aldı, çay soğumuştu, yüzünü buruşturdu, yine de içti. «insan çocuğuna her şeyi anlatmaz. anlatsa çocuk büyümez. boşluk bırakır ki, çocuk gelsin doldursun. bak işte, dolduruyorsun.»
devam etti mila. ikinci vida, üçüncü. bilek artık ağrıyı unutmuştu, ritim tutmuştu. cavit arada uzanıp bir vidanın açısını düzeltiyor, sonra elini çekiyordu, işi ona bırakıyordu yine. konuşmadılar bir süre. dükkânın arkasındaki radyodan cızırtılı bir müzik geliyordu, kelimeleri seçilmiyordu, sadece bir kadın sesi, uzak, alçak.
dördüncü menteşe bittiğinde mila kapağı denedi. kaldırdı, indirdi. kapak açıldı, gıcırdadı, kapandı. ilk kez bir bütün gibi hareket etti sandık, dört menteşe birden, aynı yayda.
«yağ ister» dedi cavit. «gıcırdıyor. ama tutuyor. bak, düşmüyor artık.»
mila kapağı bir daha açtı. içine baktı. boştu sandık, tabanında ince bir toz tabakası, bir köşede kurumuş bir tutkal lekesi. babasının eli değmişti buraya. bu tahtayı o kesmiş, o zımparalamış, bu köşeyi o birleştirmişti. yarısını bitirmiş, gerisini bırakmıştı. neden bıraktığını bilmiyordu. belki vakit olmamıştı. belki hastalık başlamıştı çoktan, o daha bilmezken.
parmağını sandığın iç kenarında gezdirdi. bir yerde tahta pürüzlüydü, zımpara yetişmemişti oraya. orayı da o mu bırakmıştı, kasıtlı mı, unutarak mı.
«zımpara var mı?» diye sordu.
cavit tezgâhın gözünden bir kâğıt çıkardı, ince taneli. uzattı.
«şurası kalmış» dedi mila, iç kenarı gösterdi. «pürüzlü.»
«görüyorum.»
zımparaladı. kâğıt tahtaya sürtündü, ince bir toz kalktı, burnuna kaçtı, aksırdı. cavit güldü bu sefer, sesli, kısa.
«baban da aksırırdı. alerji. kavak tozuna. yine de kavak alırdı, ceviz pahalı diye.»
«ben de aksırıyorum galiba.»
«kan işte.»
söz ağzından çıkınca ikisi de durdu. kan. mila zımparayı bıraktı, ellerine baktı, tozlu, isli, bir tırnağında kan vardı, nereden çıktığını bilmediği küçük bir çizik. emdi parmağını. metal tadı. babasının da böyle emdiği olmuş muydu bu dükkânda, aynı tezgâhın önünde.
«sen niye başladın?» diye sordu cavit, ona sırtını dönmüş, bir keresteyi rendeliyordu şimdi, konuşurken bakmıyordu ona, bu daha kolaydı ikisi için de. «bu sandığa. aylardır garajında duruyordu, dedin. niye bugün?»
mila zımparayı katladı, sonra açtı, sonra yine katladı. parmakları meşguldü, kafası boştu, en iyi böyle konuşuyordu.
«kutuları açıyordum» dedi. «taşınalı üç ay oldu, hâlâ açmadığım kutular var. onunkiler. annem verdi, sakla dedi, atamadı kendisi. bir kutuda bu sandığın çizimi vardı. bir kâğıt. ölçüler, menteşe yerleri, hepsi çizilmiş. altına bir tarih atmış. benim doğduğum yıl.»
rende durdu.
«bana yapıyormuş» dedi mila. sesi düzdü, kırılmadı, ama düzlüğün altında bir şey vardı, gergin bir tel. «doğduğum yıl çizmiş, ama bitirmemiş. otuz yıl. otuz yıl garajda, bodrumda, taşınmalarda, hep yanımızda, ama hiç bitmemiş. ben bilmezken bana aitmiş.»
cavit rendeyi bıraktı, döndü, ona baktı. yüzünde acıma yoktu, mila bunu fark etti, minnettar oldu. acıma olsaydı kalkar giderdi. bunun yerine adam sadece bakıyordu, dinliyordu, yükü paylaşmıyor ama yanında duruyordu.
«şimdi bitti» dedi cavit.
«yarısını sen bitirdin.»
«hayır.» başını salladı, kesin. «ben tuttum sadece. sen döndürdün vidayı. bak ellerine. benimkiler temiz. seninkiler kirli. işi yapan kirlenir.»
mila ellerine baktı. gerçekten kirliydi. cavit'inkiler, o kadar yıl kereste tozunun içinde, şimdi bir tuhaf temizdi, sanki bilerek geri çekmişti kendini.
kapağı kapadı sandığın. gıcırtı. sonra açtı, kapadı, gıcırtı. bir çocuk gibi, aynı sesi tekrar tekrar duymak için.
«yağı unutma» dedi cavit.
«unutmam.»
bir teneke çıkardı adam, ince ağızlı, makine yağı. menteşelerin oynak yerine birer damla koydu, mila kapağı açıp kapadıkça yağ yedi menteşe, gıcırtı azaldı, azaldı, sustu. şimdi kapak sessiz iniyordu, yumuşak, teslim olmuş bir şey gibi.
«oldu» dedi mila.
ayağa kalktı. dizleri uyuşmuştu, talaşlar yapışmıştı pantolonuna, silmedi. sandığa baktı, yukarıdan, bütün olarak. ceviz değildi, kavaktı, babasının bütçesi neyse o. menteşelerin ikisi eğri, biri babasının, biri kendisinin. iç kenarında bir yer artık pürüzsüz. otuz yıllık bir sandık, bugün doğmuş gibi duruyordu.
«kaç para borcum?» diye sordu, cebine davranarak.
cavit elini kaldırdı, durdurdu onu.
«yok öyle bir şey.»
«vidalar, yağ, senin vaktin...»
«vaktim mi?» bıyığının altından yine o gülümseme. «kızım, ben burada oturuyorum bütün gün, tahta rendeliyorum, kimse gelmiyor. sen geldin. bir sandık bitirdik. vaktimi aldın da ne oldu sanki. bana iyilik ettin.»
mila cebinden elini çekti. ne diyeceğini bilemedi. teşekkür kelimesi ağırdı, yetersizdi, yerine başka bir şey aradı, bulamadı.
«yine gelebilir miyim?» dedi bunun yerine. «başka şeyler de var. onun bıraktığı. bir sandalye vardı, ayağı kırık. bir de çerçeve.»
cavit kerestesini eline aldı, rendeyi buldu, işine döndü. ona bakmadan konuştu, bu daha kolaydı, ikisi de biliyordu artık.
«kapı açık» dedi. «her sabah dokuzda açarım. çayı da demlerim. iki kişilik demlerim bundan sonra.»
rende tahtaya sürtündü, ince bir kıvrım kalktı ağaçtan, yere düştü, mila'nın ayağının dibine. eğildi, aldı, avucunda tuttu. kavak kokuyordu, tatlı, biraz keskin. cebine koydu onu.
kapıya yürüdü. sandığı bırakıyordu bugünlük, yarın gelip alacaktı, arabası küçüktü, tek başına taşıyamazdı. eşikte durdu, döndü.
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
ellerin öğrendiği dil
«peki şimdi?» diye sordu cavit, sabahın ilk saatinde, kapıyı iterek.
mila cevap vermedi. cevabı yoktu. bir sonraki yeri düşünmeyi bırakalı üç gün olmuştu ve bu, ona hem bir hafiflik hem de sırtında taşıdığı bir taş gibi geliyordu.
atölye soğuktu. deniz tarafından gelen rüzgâr, pencerenin çatlağından ince bir ıslık çıkarıyor, tezgâhın üzerindeki talaşları usulca yerinden ediyordu. cavit sobayı yaktı. kibriti üçüncü denemede tutturabildi; parmakları kömür karasıydı, tırnaklarının altına yerleşmiş bir siyah vardı ki hiçbir sabun onu tamamen almıyordu. mila bunu fark etti. fark ettiğini fark etti.
«bugün ne yapıyoruz?» diye sordu, montunu asarken.
«sen soruyorsun, ben soruyorum. ikimiz de bilmiyoruz demek ki.»
gülümsedi cavit. yanağında, sol tarafta, sakalın örtemediği ince bir çizgi belirdi. eski bir yara mı, yoksa sadece gülüşün yıllarca aynı yeri kırıştırmasından kalma bir iz mi, mila kestiremedi.
«babamın yarım bıraktığı bir şey var mı?» dedi.
cavit tezgâhın altından bir sandık çekti. ahşap, kenarları aşınmış, üstünde tuzun bıraktığı beyaz lekeler olan bir sandık. içinde bir tekne pruvası vardı, yarısı yontulmuş, yarısı hâlâ kaba kütük.
«buna iki yıl önce başladı. sağlığı bozulunca bıraktı. ben devam etmek istedim ama onun eli gibi bir el bulamadım kendimde.»
«nasıl bir teknesi olacaktı?»
«küçük. balıkçı değil. gezinti için. bir adama söz vermişti, adam öldü, kimse teslim almaya gelmedi. o yüzden burada duruyor.»
mila pruvayı eline aldı. ahşap serindi, avucunda ağırlığı vardı, kavisli yüzeyi parmaklarına bir soru sorar gibiydi. babasının elleri buraya değmişti. bunu düşününce sandığı yerine koymak istedi ama koyamadı.
«öğret bana» dedi.
cavit ona baktı. uzun uzun. sanki bu iki kelime, bütün sabahın en beklenmedik cümlesiymiş gibi.
«marangozluk üç günde öğrenilmez, mila.»
«öğrenmek istemiyorum. sadece dokunmak istiyorum. onun dokunduğu yere.»
bunu söyleyince kendi sesi ona yabancı geldi. böyle şeyler söyleyen biri değildi o. istanbul'da, toplantı odalarında, cam masaların başında, herkesin ne dediğini iki kez tarttığı bir kadındı. burada, bu talaş kokan odada, düşünmeden konuşuyordu ve bu, bir yerinin gevşediği anlamına geliyordu.
cavit bir rende uzattı ona. sonra fikrini değiştirdi, geri aldı.
«önce eğe. rende tehlikeli. parmağını kaptırırsın.»
eğeyi verdi. sonra pruvayı mengeneye sıkıştırdı, çevirdi, açıyı ayarladı. bütün hareketleri sözcüksüzdü, tereddütsüzdü; yılların kazandırdığı bir kesinlik vardı ellerinde. mila onun ellerini izledi. kalın parmaklar, ama beceriksiz değil. tam tersi. bir kuşu tutar gibi tutuyordu ahşabı; sıkı ama incitmeden.
«şuradan tut» dedi, eğenin sapını göstererek. «bütün gücünü bileğine verme. kola ver. bilek yorulur.»
mila denedi. eğe ahşabın üzerinde kaydı, ısırmadan, bir çocuğun kalemi kâğıda değdirmesi gibi çekingen.
«korkuyorsun» dedi cavit.
«bozarım diye.»
«zaten yarım. daha ne bozacaksın?»
bu, tuhaf bir şekilde onu rahatlattı. bir daha denedi. bu sefer eğe ahşaba tutundu, ince bir kıvrım kalktı yüzeyden, hafif bir cızırtıyla. talaş yere düştü.
«oldu» dedi cavit. sesi alçaktı, neredeyse fısıltı. «işte oldu.»
iki saat boyunca konuşmadılar. ya da konuştular ama sözcüklerle değil. cavit onun elinin üstünden tutup açıyı düzeltti bir kez; parmakları mila'nın parmaklarının üstüne geldiğinde ikisi de durdu, bir an, sadece bir an, sonra cavit elini çekti ve sanki hiçbir şey olmamış gibi eğenin nereye bastırılması gerektiğini gösterdi. ama olmuştu. mila avcunun sırtında kalan sıcaklığı, o çekilen elin bıraktığı boşluğu, uzun süre unutmadı.
öğle vakti soba iyice ısınmıştı. mila montunu çıkardı, kollarını sıvadı. bileklerinde, dirseklerine kadar, ince bir ahşap tozu tabakası birikmişti; teri onu cilde yapıştırmıştı. bir aynada görse kendini tanımazdı belki.
«acıktın mı?» diye sordu cavit.
«sen mi soruyorsun, ben mi?»
güldü. ilk defa gerçekten güldü, dişleri göründü, gözünün kenarındaki çizgiler derinleşti.
«ben soruyorum. karşı sokakta bir yer var. menemen yapıyor. kötü kahvenin yanında iyi menemen, kasabanın tek dengesi bu.»
gittiler. sokak dardı, iki taş evin arasından denizin bir dilimi görünüyordu, gri ve dalgalı. bir kedi, kapı eşiğinde, güneşin bir parça değdiği yere kıvrılmıştı. cavit eğilip onu okşadı geçerken, hayvan gözünü bile açmadı, alışıktı ona.
lokanta değildi aslında, bir kadının evinin alt katıydı. nadire hanım, dedi cavit. kadın onları görünce elini bezine sildi.
«cavit oğlum, kimi getirdin?» diye sordu, gözlerinde bir şeyi çoktan çözmüş bir kurnazlık vardı.
«rıza ustanın kızı» dedi cavit.
nadire hanım'ın yüzü değişti. bir gölge geçti, sonra bir sıcaklık.
«rıza'nın kızı ha. babanı çok severdik. buraya gelirdi, şuraya otururdu, hep aynı yere. menemeni acılı isterdi. sen?»
«ben de acılı» dedi mila. oysa acıyı sevmezdi. ama o an, babasının oturduğu masaya oturup onun sevdiği şeyi istemek, ona daha yakın durmanın bir yolu gibi geldi.
cavit bunu fark etti. bir şey söylemedi ama fark etti. mila onun bakışından anladı.
yediler. menemen gerçekten iyiydi, yumurta tam kıvamında, biber taze. mila'nın acıdan gözü yaşardı ama devam etti. cavit ekmeği ikiye böldü, yarısını ona uzattı, hiç sormadan, sanki bu ekmeği bölüşmek yıllardır yaptıkları bir şeymiş gibi.
«kaç yıldır buradasın?» diye sordu mila.
«on bir. belki on iki.»
«sıkılmıyor musun?»
cavit bardağındaki suya baktı. parmağıyla kenarını dolandırdı.
«sıkılmak için başka bir yer hayal etmen lazım. ben başka yer hayal etmeyi bıraktım.»
«bu üzücü değil mi?»
«sana üzücü geliyor çünkü sen hep bir sonraki yeri düşünüyorsun. bana huzurlu geliyor. aynı şeye iki insan iki türlü bakar.»
mila susup ona baktı. bu adamın içinde bir dinginlik vardı, ama bu dinginlik boş değildi, bir şeyin üstüne kurulmuştu, bir yıkıntının ya da bir kararın. ne olduğunu henüz bilmiyordu ama merak, artık bir kıvılcım değil, düzgün yanan bir alevdi.
atölyeye döndüklerinde ışık değişmişti. öğleden sonranın eğik güneşi, pencereden içeri girip tezgâhın üstünde uzun bir dikdörtgen çiziyordu. toz, o ışığın içinde asılı kalmıştı, yavaşça dönüyor, iniyor, çıkıyordu.
«devam edelim mi?» dedi mila.
«ister misin?»
«isterim.»
cavit bu sefer rendeyi verdi.
«artık hazırsın» dedi. elini onun elinin üstüne koydu, rendeyi doğru açıya getirdi, sonra yavaşça, birlikte, ahşabın üzerinde ileri sürdüler. uzun, kıvrık bir talaş kalktı, kâğıt inceliğinde, kenarları kıvrılarak yere düştü. bir daha. bir daha.
«duyuyor musun?» diye sordu cavit.
«neyi?»
«sesini. ahşap ne zaman hazır olduğunu söyler. rende doğru gidiyorsa şşşt der. yanlış gidiyorsa çatırdar. kulağın öğrenir bunu, sonra bakmadan bilirsin.»
mila gözlerini kapadı. rendeyi sürdü. ahşap şşşt dedi. gerçekten. cavit'in eli hâlâ onun elinin üstündeydi ve o an mila bu iki sesi ayıramadı: ahşabın sesini ve kendi nefesinin sesini.
gözünü açtığında cavit ona bakıyordu. yakından. rendeden değil, ondan bakıyordu artık.
el çekildi. bu sefer daha yavaş çekildi.
«ustalaştın» dedi cavit ama sesi ustalıktan söz eden bir sesin çok uzağındaydı.
«öğretmen iyi de ondan» dedi mila. kendi cesaretine kendisi şaşırdı.
akşam olmaya başladı. deniz tarafından gelen ışık kızıla dönmüştü, atölyenin duvarlarına vurup ahşabın rengini ısıtıyordu. cavit lambayı yakmadı. ikisi de yakmasını istemedi sanki; karanlığın yavaş yavaş odayı doldurmasına izin verdiler.
mila pruvayı mengeneden çıkardı, elinde çevirdi. yontulan yer artık pürüzsüzdü, avucunda kayıyordu.
«babam bunu bitirebilir miydi?» dedi.
«bitirebilirdi. zamanı olsaydı.»
«biz bitirebilir miyiz?»
bu «biz» kelimesi ağzından çıkınca ikisi de durdu. kelime, odada asılı kaldı, tozla birlikte döndü.
«bitiririz» dedi cavit sonunda. «acele etmezsek.»
«acelem yok» dedi mila. ve söylerken şaşırdı, çünkü bu doğruydu. bileti vardı, dönüş tarihi vardı, istanbul'da bir masa, bir kira, bir hayat vardı. ama o an, o odada, acelesi yoktu.
cavit ellerini bir bezle sildi. sonra o bezle mila'nın avcundaki tozu silmek için uzandı, ama yarı yolda durdu, sanki izin ister gibi baktı. mila elini uzattı. izin, sözsüz verildi.
bez, avucunda dolaştı. cavit'in parmakları bezin altından hissediliyordu, sıcak, nasırlı, dikkatli. mila'nın avucunun içi, bu dikkate cevap verdi, parmakları hafifçe kıvrıldı, kapanmadı ama kapanmaya yaklaştı.
«elin küçük» dedi cavit.
«seninki büyük.»
«marangoz eli.»
«benimki şehir eli. klavye eli. işe yaramaz.»
«bugün yaradı» dedi cavit. sonra ekledi, alçak sesle: «iyi de yaradı.»
bezi bıraktı. ama elini bırakmadı. bir an, ikisinin eli, tezgâhın üstünde, kızıl ışığın içinde, birbirine değecek kadar yakın durdu. ne o çekti, ne bu.
sonra dışarıda bir martı bağırdı, keskin ve ani, ve büyü, tam bir büyü hâline gelmeden dağıldı. cavit geri çekildi, boğazını temizledi, lambayı yaktı. ışık sertti, gerçekti, odayı doldurdu, gölgeleri köşelere sürdü. testere talaşı, raf, iki kupa, kuruyan tutkal. her şey yeniden kendi adını aldı.
mila elini geri çekti, dizinin üstüne koydu, sonra ne yapacağını bilemeyip masaya, oradan pencereye baktı. cam kirliydi. tuzun kuruttuğu izler, bir çocuğun parmağıyla çizdiği belirsiz bir şekil.
«kahve içer misin?» diye sordu cavit. soruyu, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi, günün en sıradan cümlesiymiş gibi kurdu.
«içerim.»
«şeker?»
«iki.»
«çok.»
«şehir alışkanlığı.»
cavit güldü, sessizce, omuzları hafifçe sarsıldı. küçük bir ocak vardı köşede, tüplü, üstünde islenmiş bir cezve. suyu doldurdu, kibriti çaktı. alevin sesi, o küçük tıslama, odayı doldurdu. mila tezgâhın kenarına yaslandı, koluna değen tahtanın soğukluğunu hissetti.
«ne yapıyordun burada?» diye sordu. «az önce, ben gelmeden.»
«bir sandık.»
«kime?»
cavit cezvenin sapını tuttu, karıştırmadı, sadece tuttu.
«kimseye. kendime.» durdu. «annem için başlamıştım. bitiremedim.»
«neden?»
«bitmesini isteyince, iş biter. işin bitmesi demek, onun için yapacak başka bir şeyin kalmaması demek.» kaşığı bıraktı. «bunu daha önce kimseye söylemedim. kulağa saçma geliyor.»
«gelmiyor.»
köpük kabardı, cavit cezveyi ateşten çekti, iki fincana böldü, dikkatle, birine biraz fazla köpük düşürdü ve o fincanı mila'ya uzattı. parmakları yine değdi, bu sefer kısa, bir kaza gibi, ama ikisi de o kazanın kaza olmadığını biliyordu.
kahve sıcaktı, acıydı, şekerin dibinde bir tatlılık. mila avucunda fincanı çevirdi.
«şehirde» dedi, «insanlar sürekli bir şeyi bitirir. toplantıyı bitirir, projeyi bitirir, ilişkiyi bitirir. bitirmek marifet sayılır orada. yarım kalan şeyden utanılır.»
«burada yarım kalan çok şey var.»
«görüyorum.»
«ama utanmıyoruz.» cavit fincanını tezgâha koydu, kenarını parmağıyla sıvazladı. «deniz de yarım bırakır. bir kayığı yarısına kadar kuma gömer, gerisini almaz. iskeleyi çürütür, tahtayı bırakır. kimse gidip düzeltmez. öyle durur.»
dışarıda rüzgâr değişmişti. sabahki keskinlik gitmiş, yerini ağır, tuzlu bir esintiye bırakmıştı. kapının altından bir hava akımı geliyordu, talaşları usulca kımıldatıyordu.
mila fincanını bitirdi. gitmesi gerektiğini biliyordu. pansiyondaki oda, açılmamış valiz, telefonu, cevaplamadığı üç mesaj. şehir hâlâ oradaydı, bir borç gibi, bir söz gibi. ama ayakları kımıldamadı.
«bu sandığı» dedi, «bitirir misin bir gün?»
cavit ona baktı. gözlerinin rengini ilk kez bu ışıkta gördü mila, koyu, ama içinde bir kırmızı, akşam denizinin dibindeki o renk.
«belki» dedi. «bitirmek için bir sebep lazım.»
cevap vermedi. fincanı tezgâha bıraktı, sesi çıktı, porselen tahtaya değdi. o ses, ikisinin arasındaki sessizliği böldü ama bozmadı.
«gitmem lazım» dedi sonunda.
«biliyorum.»
ama cavit önden yürüdü, kapıyı açtı, tuttu. dışarıda öğle sonu ışığı vardı, iskele beyaza kesmişti, uzakta bir tekne motoru öksürüyordu. mila eşikte durdu. elini uzattı, sandığın kenarına dokundu, o pürüzsüz kısma, cavit'in henüz zımparalamadığı ama zımparalayacağı yere.
«yarın» dedi, kendi sesine şaşırarak, «yarın gelsem, çalışırken izlesem, rahatsız olur musun?»
cavit'in çenesindeki kas kımıldadı. bir şey tutuyordu, salıvermemek için.
«olmam.»
«erken gelirim.»
«ben zaten erken buradayım.»
mila kapıdan çıktı, birkaç adım attı, sonra döndü. cavit hâlâ eşikte duruyordu, omzunu pervaza dayamış, kollarını kavuşturmuştu. arkasındaki karanlık atölye, önündeki ışık. ikisinin ortasında bir adam.
«iyi ki dokundun elime» dedi mila. söyledikten sonra kızardı, boynundan yukarı çıkan bir sıcaklık.
«ben dokunmadım» dedi cavit. «kesik dokundu. ben sadece kanı durdurdum.»
«o zaman kesiğe teşekkür ederim.»
«kesiğe et.»
güldüler, ikisi birden, ve o gülüş, aralarındaki mesafeyi bir an kısalttı, sonra mila arkasını döndü, iskele boyunca yürümeye başladı. tahtalar ayağının altında esniyordu, bir yerlerde bir tahta çürümüştü, dikkat etmesi gerekiyordu, ama etmedi, hızlı yürüdü, sanki hızlı yürürse boynundaki sıcaklık geride kalırmış gibi.
arkasından bakıldığını biliyordu. dönmedi. dönmemek için ensesine bütün gücünü verdi.
pansiyona vardığında, kadın, sahibe, avluda çamaşır asıyordu. mavi bir çarşaf, rüzgârda şişip inen. mila'yı görünce mandalları koltuğunun altına sıkıştırdı.
«cavit'in atölyesinden mi geliyorsun?» diye sordu. sesinde bir merak, ama kötü niyetsiz, köyün merakı, herkesin herkesi bildiği yerin doğal merakı.
«elimi kestim. sardı.»
kadın mila'nın sarılı avucuna baktı, sonra yüzüne, sonra tekrar avucuna.
«iyi adamdır» dedi. «az konuşur. karısı gideli beri daha az.»
mila durdu. çarşaf bir kez daha şişti, indi.
«karısı mı vardı?»
«vardı. şehre gitti. üç yıl önce. deniz kadını değildi, öyle derdi hep, deniz kadını değilim ben. bir sabah kalktı, otobüse bindi. cavit iskeleye kadar geçirdi, bir şey demedi. sonra atölyeye döndü, o gün akşama kadar bir şey yaptı, testere sesi geldi hep. ne yaptı bilmem. ama o günden sonra sandık işini bıraktı.»
«sandık mı?»
«sandık yapardı. çeyiz sandığı. köyde kim evlenecekse ona sandık yapardı, oyardı üstüne, çiçek, kuş, iki harf. güzel işti. bıraktı.» kadın son çarşafı da astı, ellerini önlüğüne sildi. «sen niye geldin buraya kızım? turist gibi durmuyorsun. turistler güler. sen gülmüyorsun.»
«peki şimdi?» diye sordu cavit, sabahın ilk saatinde, kapıyı iterek.
mila cevap vermedi. cevabı yoktu. bir sonraki yeri düşünmeyi bırakalı üç gün olmuştu ve bu, ona hem bir hafiflik hem de sırtında taşıdığı bir taş gibi geliyordu.
atölye soğuktu. deniz tarafından gelen rüzgâr, pencerenin çatlağından ince bir ıslık çıkarıyor, tezgâhın üzerindeki talaşları usulca yerinden ediyordu. cavit sobayı yaktı. kibriti üçüncü denemede tutturabildi; parmakları kömür karasıydı, tırnaklarının altına yerleşmiş bir siyah vardı ki hiçbir sabun onu tamamen almıyordu. mila bunu fark etti. fark ettiğini fark etti.
«bugün ne yapıyoruz?» diye sordu, montunu asarken.
«sen soruyorsun, ben soruyorum. ikimiz de bilmiyoruz demek ki.»
gülümsedi cavit. yanağında, sol tarafta, sakalın örtemediği ince bir çizgi belirdi. eski bir yara mı, yoksa sadece gülüşün yıllarca aynı yeri kırıştırmasından kalma bir iz mi, mila kestiremedi.
«babamın yarım bıraktığı bir şey var mı?» dedi.
cavit tezgâhın altından bir sandık çekti. ahşap, kenarları aşınmış, üstünde tuzun bıraktığı beyaz lekeler olan bir sandık. içinde bir tekne pruvası vardı, yarısı yontulmuş, yarısı hâlâ kaba kütük.
«buna iki yıl önce başladı. sağlığı bozulunca bıraktı. ben devam etmek istedim ama onun eli gibi bir el bulamadım kendimde.»
«nasıl bir teknesi olacaktı?»
«küçük. balıkçı değil. gezinti için. bir adama söz vermişti, adam öldü, kimse teslim almaya gelmedi. o yüzden burada duruyor.»
mila pruvayı eline aldı. ahşap serindi, avucunda ağırlığı vardı, kavisli yüzeyi parmaklarına bir soru sorar gibiydi. babasının elleri buraya değmişti. bunu düşününce sandığı yerine koymak istedi ama koyamadı.
«öğret bana» dedi.
cavit ona baktı. uzun uzun. sanki bu iki kelime, bütün sabahın en beklenmedik cümlesiymiş gibi.
«marangozluk üç günde öğrenilmez, mila.»
«öğrenmek istemiyorum. sadece dokunmak istiyorum. onun dokunduğu yere.»
bunu söyleyince kendi sesi ona yabancı geldi. böyle şeyler söyleyen biri değildi o. istanbul'da, toplantı odalarında, cam masaların başında, herkesin ne dediğini iki kez tarttığı bir kadındı. burada, bu talaş kokan odada, düşünmeden konuşuyordu ve bu, bir yerinin gevşediği anlamına geliyordu.
cavit bir rende uzattı ona. sonra fikrini değiştirdi, geri aldı.
«önce eğe. rende tehlikeli. parmağını kaptırırsın.»
eğeyi verdi. sonra pruvayı mengeneye sıkıştırdı, çevirdi, açıyı ayarladı. bütün hareketleri sözcüksüzdü, tereddütsüzdü; yılların kazandırdığı bir kesinlik vardı ellerinde. mila onun ellerini izledi. kalın parmaklar, ama beceriksiz değil. tam tersi. bir kuşu tutar gibi tutuyordu ahşabı; sıkı ama incitmeden.
«şuradan tut» dedi, eğenin sapını göstererek. «bütün gücünü bileğine verme. kola ver. bilek yorulur.»
mila denedi. eğe ahşabın üzerinde kaydı, ısırmadan, bir çocuğun kalemi kâğıda değdirmesi gibi çekingen.
«korkuyorsun» dedi cavit.
«bozarım diye.»
«zaten yarım. daha ne bozacaksın?»
bu, tuhaf bir şekilde onu rahatlattı. bir daha denedi. bu sefer eğe ahşaba tutundu, ince bir kıvrım kalktı yüzeyden, hafif bir cızırtıyla. talaş yere düştü.
«oldu» dedi cavit. sesi alçaktı, neredeyse fısıltı. «işte oldu.»
iki saat boyunca konuşmadılar. ya da konuştular ama sözcüklerle değil. cavit onun elinin üstünden tutup açıyı düzeltti bir kez; parmakları mila'nın parmaklarının üstüne geldiğinde ikisi de durdu, bir an, sadece bir an, sonra cavit elini çekti ve sanki hiçbir şey olmamış gibi eğenin nereye bastırılması gerektiğini gösterdi. ama olmuştu. mila avcunun sırtında kalan sıcaklığı, o çekilen elin bıraktığı boşluğu, uzun süre unutmadı.
öğle vakti soba iyice ısınmıştı. mila montunu çıkardı, kollarını sıvadı. bileklerinde, dirseklerine kadar, ince bir ahşap tozu tabakası birikmişti; teri onu cilde yapıştırmıştı. bir aynada görse kendini tanımazdı belki.
«acıktın mı?» diye sordu cavit.
«sen mi soruyorsun, ben mi?»
güldü. ilk defa gerçekten güldü, dişleri göründü, gözünün kenarındaki çizgiler derinleşti.
«ben soruyorum. karşı sokakta bir yer var. menemen yapıyor. kötü kahvenin yanında iyi menemen, kasabanın tek dengesi bu.»
gittiler. sokak dardı, iki taş evin arasından denizin bir dilimi görünüyordu, gri ve dalgalı. bir kedi, kapı eşiğinde, güneşin bir parça değdiği yere kıvrılmıştı. cavit eğilip onu okşadı geçerken, hayvan gözünü bile açmadı, alışıktı ona.
lokanta değildi aslında, bir kadının evinin alt katıydı. nadire hanım, dedi cavit. kadın onları görünce elini bezine sildi.
«cavit oğlum, kimi getirdin?» diye sordu, gözlerinde bir şeyi çoktan çözmüş bir kurnazlık vardı.
«rıza ustanın kızı» dedi cavit.
nadire hanım'ın yüzü değişti. bir gölge geçti, sonra bir sıcaklık.
«rıza'nın kızı ha. babanı çok severdik. buraya gelirdi, şuraya otururdu, hep aynı yere. menemeni acılı isterdi. sen?»
«ben de acılı» dedi mila. oysa acıyı sevmezdi. ama o an, babasının oturduğu masaya oturup onun sevdiği şeyi istemek, ona daha yakın durmanın bir yolu gibi geldi.
cavit bunu fark etti. bir şey söylemedi ama fark etti. mila onun bakışından anladı.
yediler. menemen gerçekten iyiydi, yumurta tam kıvamında, biber taze. mila'nın acıdan gözü yaşardı ama devam etti. cavit ekmeği ikiye böldü, yarısını ona uzattı, hiç sormadan, sanki bu ekmeği bölüşmek yıllardır yaptıkları bir şeymiş gibi.
«kaç yıldır buradasın?» diye sordu mila.
«on bir. belki on iki.»
«sıkılmıyor musun?»
cavit bardağındaki suya baktı. parmağıyla kenarını dolandırdı.
«sıkılmak için başka bir yer hayal etmen lazım. ben başka yer hayal etmeyi bıraktım.»
«bu üzücü değil mi?»
«sana üzücü geliyor çünkü sen hep bir sonraki yeri düşünüyorsun. bana huzurlu geliyor. aynı şeye iki insan iki türlü bakar.»
mila susup ona baktı. bu adamın içinde bir dinginlik vardı, ama bu dinginlik boş değildi, bir şeyin üstüne kurulmuştu, bir yıkıntının ya da bir kararın. ne olduğunu henüz bilmiyordu ama merak, artık bir kıvılcım değil, düzgün yanan bir alevdi.
atölyeye döndüklerinde ışık değişmişti. öğleden sonranın eğik güneşi, pencereden içeri girip tezgâhın üstünde uzun bir dikdörtgen çiziyordu. toz, o ışığın içinde asılı kalmıştı, yavaşça dönüyor, iniyor, çıkıyordu.
«devam edelim mi?» dedi mila.
«ister misin?»
«isterim.»
cavit bu sefer rendeyi verdi.
«artık hazırsın» dedi. elini onun elinin üstüne koydu, rendeyi doğru açıya getirdi, sonra yavaşça, birlikte, ahşabın üzerinde ileri sürdüler. uzun, kıvrık bir talaş kalktı, kâğıt inceliğinde, kenarları kıvrılarak yere düştü. bir daha. bir daha.
«duyuyor musun?» diye sordu cavit.
«neyi?»
«sesini. ahşap ne zaman hazır olduğunu söyler. rende doğru gidiyorsa şşşt der. yanlış gidiyorsa çatırdar. kulağın öğrenir bunu, sonra bakmadan bilirsin.»
mila gözlerini kapadı. rendeyi sürdü. ahşap şşşt dedi. gerçekten. cavit'in eli hâlâ onun elinin üstündeydi ve o an mila bu iki sesi ayıramadı: ahşabın sesini ve kendi nefesinin sesini.
gözünü açtığında cavit ona bakıyordu. yakından. rendeden değil, ondan bakıyordu artık.
el çekildi. bu sefer daha yavaş çekildi.
«ustalaştın» dedi cavit ama sesi ustalıktan söz eden bir sesin çok uzağındaydı.
«öğretmen iyi de ondan» dedi mila. kendi cesaretine kendisi şaşırdı.
akşam olmaya başladı. deniz tarafından gelen ışık kızıla dönmüştü, atölyenin duvarlarına vurup ahşabın rengini ısıtıyordu. cavit lambayı yakmadı. ikisi de yakmasını istemedi sanki; karanlığın yavaş yavaş odayı doldurmasına izin verdiler.
mila pruvayı mengeneden çıkardı, elinde çevirdi. yontulan yer artık pürüzsüzdü, avucunda kayıyordu.
«babam bunu bitirebilir miydi?» dedi.
«bitirebilirdi. zamanı olsaydı.»
«biz bitirebilir miyiz?»
bu «biz» kelimesi ağzından çıkınca ikisi de durdu. kelime, odada asılı kaldı, tozla birlikte döndü.
«bitiririz» dedi cavit sonunda. «acele etmezsek.»
«acelem yok» dedi mila. ve söylerken şaşırdı, çünkü bu doğruydu. bileti vardı, dönüş tarihi vardı, istanbul'da bir masa, bir kira, bir hayat vardı. ama o an, o odada, acelesi yoktu.
cavit ellerini bir bezle sildi. sonra o bezle mila'nın avcundaki tozu silmek için uzandı, ama yarı yolda durdu, sanki izin ister gibi baktı. mila elini uzattı. izin, sözsüz verildi.
bez, avucunda dolaştı. cavit'in parmakları bezin altından hissediliyordu, sıcak, nasırlı, dikkatli. mila'nın avucunun içi, bu dikkate cevap verdi, parmakları hafifçe kıvrıldı, kapanmadı ama kapanmaya yaklaştı.
«elin küçük» dedi cavit.
«seninki büyük.»
«marangoz eli.»
«benimki şehir eli. klavye eli. işe yaramaz.»
«bugün yaradı» dedi cavit. sonra ekledi, alçak sesle: «iyi de yaradı.»
bezi bıraktı. ama elini bırakmadı. bir an, ikisinin eli, tezgâhın üstünde, kızıl ışığın içinde, birbirine değecek kadar yakın durdu. ne o çekti, ne bu.
sonra dışarıda bir martı bağırdı, keskin ve ani, ve büyü, tam bir büyü hâline gelmeden dağıldı. cavit geri çekildi, boğazını temizledi, lambayı yaktı. ışık sertti, gerçekti, odayı doldurdu, gölgeleri köşelere sürdü. testere talaşı, raf, iki kupa, kuruyan tutkal. her şey yeniden kendi adını aldı.
mila elini geri çekti, dizinin üstüne koydu, sonra ne yapacağını bilemeyip masaya, oradan pencereye baktı. cam kirliydi. tuzun kuruttuğu izler, bir çocuğun parmağıyla çizdiği belirsiz bir şekil.
«kahve içer misin?» diye sordu cavit. soruyu, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi, günün en sıradan cümlesiymiş gibi kurdu.
«içerim.»
«şeker?»
«iki.»
«çok.»
«şehir alışkanlığı.»
cavit güldü, sessizce, omuzları hafifçe sarsıldı. küçük bir ocak vardı köşede, tüplü, üstünde islenmiş bir cezve. suyu doldurdu, kibriti çaktı. alevin sesi, o küçük tıslama, odayı doldurdu. mila tezgâhın kenarına yaslandı, koluna değen tahtanın soğukluğunu hissetti.
«ne yapıyordun burada?» diye sordu. «az önce, ben gelmeden.»
«bir sandık.»
«kime?»
cavit cezvenin sapını tuttu, karıştırmadı, sadece tuttu.
«kimseye. kendime.» durdu. «annem için başlamıştım. bitiremedim.»
«neden?»
«bitmesini isteyince, iş biter. işin bitmesi demek, onun için yapacak başka bir şeyin kalmaması demek.» kaşığı bıraktı. «bunu daha önce kimseye söylemedim. kulağa saçma geliyor.»
«gelmiyor.»
köpük kabardı, cavit cezveyi ateşten çekti, iki fincana böldü, dikkatle, birine biraz fazla köpük düşürdü ve o fincanı mila'ya uzattı. parmakları yine değdi, bu sefer kısa, bir kaza gibi, ama ikisi de o kazanın kaza olmadığını biliyordu.
kahve sıcaktı, acıydı, şekerin dibinde bir tatlılık. mila avucunda fincanı çevirdi.
«şehirde» dedi, «insanlar sürekli bir şeyi bitirir. toplantıyı bitirir, projeyi bitirir, ilişkiyi bitirir. bitirmek marifet sayılır orada. yarım kalan şeyden utanılır.»
«burada yarım kalan çok şey var.»
«görüyorum.»
«ama utanmıyoruz.» cavit fincanını tezgâha koydu, kenarını parmağıyla sıvazladı. «deniz de yarım bırakır. bir kayığı yarısına kadar kuma gömer, gerisini almaz. iskeleyi çürütür, tahtayı bırakır. kimse gidip düzeltmez. öyle durur.»
dışarıda rüzgâr değişmişti. sabahki keskinlik gitmiş, yerini ağır, tuzlu bir esintiye bırakmıştı. kapının altından bir hava akımı geliyordu, talaşları usulca kımıldatıyordu.
mila fincanını bitirdi. gitmesi gerektiğini biliyordu. pansiyondaki oda, açılmamış valiz, telefonu, cevaplamadığı üç mesaj. şehir hâlâ oradaydı, bir borç gibi, bir söz gibi. ama ayakları kımıldamadı.
«bu sandığı» dedi, «bitirir misin bir gün?»
cavit ona baktı. gözlerinin rengini ilk kez bu ışıkta gördü mila, koyu, ama içinde bir kırmızı, akşam denizinin dibindeki o renk.
«belki» dedi. «bitirmek için bir sebep lazım.»
cevap vermedi. fincanı tezgâha bıraktı, sesi çıktı, porselen tahtaya değdi. o ses, ikisinin arasındaki sessizliği böldü ama bozmadı.
«gitmem lazım» dedi sonunda.
«biliyorum.»
ama cavit önden yürüdü, kapıyı açtı, tuttu. dışarıda öğle sonu ışığı vardı, iskele beyaza kesmişti, uzakta bir tekne motoru öksürüyordu. mila eşikte durdu. elini uzattı, sandığın kenarına dokundu, o pürüzsüz kısma, cavit'in henüz zımparalamadığı ama zımparalayacağı yere.
«yarın» dedi, kendi sesine şaşırarak, «yarın gelsem, çalışırken izlesem, rahatsız olur musun?»
cavit'in çenesindeki kas kımıldadı. bir şey tutuyordu, salıvermemek için.
«olmam.»
«erken gelirim.»
«ben zaten erken buradayım.»
mila kapıdan çıktı, birkaç adım attı, sonra döndü. cavit hâlâ eşikte duruyordu, omzunu pervaza dayamış, kollarını kavuşturmuştu. arkasındaki karanlık atölye, önündeki ışık. ikisinin ortasında bir adam.
«iyi ki dokundun elime» dedi mila. söyledikten sonra kızardı, boynundan yukarı çıkan bir sıcaklık.
«ben dokunmadım» dedi cavit. «kesik dokundu. ben sadece kanı durdurdum.»
«o zaman kesiğe teşekkür ederim.»
«kesiğe et.»
güldüler, ikisi birden, ve o gülüş, aralarındaki mesafeyi bir an kısalttı, sonra mila arkasını döndü, iskele boyunca yürümeye başladı. tahtalar ayağının altında esniyordu, bir yerlerde bir tahta çürümüştü, dikkat etmesi gerekiyordu, ama etmedi, hızlı yürüdü, sanki hızlı yürürse boynundaki sıcaklık geride kalırmış gibi.
arkasından bakıldığını biliyordu. dönmedi. dönmemek için ensesine bütün gücünü verdi.
pansiyona vardığında, kadın, sahibe, avluda çamaşır asıyordu. mavi bir çarşaf, rüzgârda şişip inen. mila'yı görünce mandalları koltuğunun altına sıkıştırdı.
«cavit'in atölyesinden mi geliyorsun?» diye sordu. sesinde bir merak, ama kötü niyetsiz, köyün merakı, herkesin herkesi bildiği yerin doğal merakı.
«elimi kestim. sardı.»
kadın mila'nın sarılı avucuna baktı, sonra yüzüne, sonra tekrar avucuna.
«iyi adamdır» dedi. «az konuşur. karısı gideli beri daha az.»
mila durdu. çarşaf bir kez daha şişti, indi.
«karısı mı vardı?»
«vardı. şehre gitti. üç yıl önce. deniz kadını değildi, öyle derdi hep, deniz kadını değilim ben. bir sabah kalktı, otobüse bindi. cavit iskeleye kadar geçirdi, bir şey demedi. sonra atölyeye döndü, o gün akşama kadar bir şey yaptı, testere sesi geldi hep. ne yaptı bilmem. ama o günden sonra sandık işini bıraktı.»
«sandık mı?»
«sandık yapardı. çeyiz sandığı. köyde kim evlenecekse ona sandık yapardı, oyardı üstüne, çiçek, kuş, iki harf. güzel işti. bıraktı.» kadın son çarşafı da astı, ellerini önlüğüne sildi. «sen niye geldin buraya kızım? turist gibi durmuyorsun. turistler güler. sen gülmüyorsun.»
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
şehirden gelen ses
telefon, atölyenin tozlu sessizliğinde bir yabancı gibi çaldı.
mila tezgâhın üstüne eğilmiş, babasının bıraktığı bir zımparanın diş diş yüzeyini parmağıyla yokluyordu. titreşim önce cebinde değil, göğsünde oldu sanki. ekrandaki isme baktı. kerem. üç harf, sonra bir sessizlik, sonra yeniden. iki kere düşündü açmamayı. üçüncüde parmağı kendi kararını verdi.
«alo.»
«sonunda. aç dedim kendi kendime, açmaz dedim, sonra açtın. iyisin, değil mi?»
sesi tıpkı bıraktığı gibiydi. hafif aceleci, kelimeleri birbirinin üstüne bindiren, sanki cümlenin sonunu duymadan bir sonrakine geçen bir ses. şehrin sesi. trafiğin, asansörlerin, camdan görünen ışıklı vitrinlerin sesi.
«iyiyim» dedi mila. «buradayım işte.»
«ne kadar sürer o iş? anahtar teslimi bir gün desen, dört gündür oradasın. sabri'ye söz vermiştin, hatırlıyor musun. cuma sunumu var. imzalar bekliyor.»
zımparayı bıraktı. ahşabın üstünde ince bir toz vardı, parmak izleri kalmıştı, onları görmezden geldi.
«sabri'nin işi gelecek hafta cuma değil miydi ki?»
«bu cuma. öne aldılar. mila, dinle, mesele yalnızca imza değil. onlar seni istiyor. projeyi senin yürütmeni. bunu ben ayarladım, biliyor musun. aylardır kapı aşındırıyorum. ortaklık meselesi de bu ay netleşecek, senin adın da geçiyor o masada.»
ortaklık. kelime, bir zamanlar çok istediği bir şeyin adıydı. istemek, garip bir şey. insan bir şeyi öyle uzun ister ki, elde etme ânı geldiğinde artık onun kime ait olduğunu bilemez olur.
«düşüneceğim» dedi.
«düşünecek ne var? mila.» bir duraklama. kerem'in duraklamaları hep bir şeye hazırlıktı. «ben de düşündüm. bu iş bittiğinde, o kasaba işi bittiğinde, konuşalım istiyorum. seninle. ikimiz hakkında. yarım kalan bir konu var, biliyorsun.»
atölyenin kapısı aralıktı. dışarıdan martı sesleri geliyordu, tiz ve kesik kesik, ve bir yerde bir zincirin demire vurduğu ses. mila gözünü o araladığı kapıya dikti. ışık orada bir üçgen çiziyordu, tozu görünür kılıyordu, tozun içinde her şey yavaşça iniyordu aşağı.
«yarım kalan çok şey var, kerem.»
«işte bu yüzden. gel de tamamlayalım. bak, ben biletine baktım bile. cumartesi sabahı bir otobüs var, sahil yolundan. sekizde kalkıyor. sana yer ayırtayım mı?»
bir cevap vermedi hemen. kerem susmadı zaten, susmak onun yöntemi değildi.
«mila? orada mısın?»
«buradayım.»
«sesin uzaktan geliyor.»
«uzaktayım ya.»
güldü kerem, ama gülüşünde bir şey vardı, alınmış gibi, geri çekilmiş gibi. «peki. baskı yapmıyorum. yalnız senin de kendine haksızlık etmeni istemiyorum. o kasabada seni tutan ne varsa, çok da tutmasın. sen buralısın artık. beton, cam, hız. deniz kıyısında toz yutmak sana göre değil.»
toz yutmak. öyle dedi. mila parmağını yeniden zımparaya sürttü, o diş diş yüzeye, babasının kaç bin kere aynı hareketi yaptığı o alete.
«cumartesiyi düşüneceğim» dedi. «şimdi kapatmam lazım. biri geldi.»
«kim geldi?»
yalan söylemek istemedi. söylemedi de.
«iş var burada. kapatıyorum, kerem.»
kapattı. ekran karardı, sonra kendi yüzünü gösterdi ona, bulanık bir aynada gibi. saçları dağınıktı, alnında bir çizgi vardı, oraya geldiğinden beri derinleşen bir çizgi. telefonu tezgâhın üstüne koydu, tam da tozun içine, ve umursamadı.
kapı gıcırdadı.
«rahatsız mı ettim?»
cavit'ti. elinde bir sepet vardı, içinde kâğıda sarılı bir şeyler, sarımsak kokusu, bir demet maydanoz ucu görünüyordu. eşiğe kadar gelmiş, girmemişti. o hep böyle yapıyordu. bir sınır çiziyordu kendine ve o sınırı sen davet etmeden aşmıyordu.
«hayır» dedi mila. sonra düzeltti. «yani, telefonda biriyle konuşuyordum. bitti.»
«şehirden mi?»
nereden bildiğini sormadı. belli oluyordu herhalde. insanın yüzü bir kasabadan gelen sesle bir şehirden gelen sese aynı biçimde tepki vermiyordu, bunu cavit muhtemelen yıllardır seyrediyordu iskeleye inen yüzlerde.
«şehirden» dedi.
cavit sepeti kapının yanındaki taburenin üstüne bıraktı. içeri girdi ama tezgâha yaklaşmadı, pencerenin oradaki eski sandalyeye ilişti, dizlerini araladı, dirseklerini dizlerine koydu. denizciler böyle oturuyordu, mila bunu fark etmişti. sanki her an ayağa kalkmaya, bir halatı çekmeye, bir yükü kaldırmaya hazırdı.
«selin teyze biraz turp yolladı» dedi. «bir de peynir. yalnız yemek yeme diye.»
«ben genelde yalnız yemek yerim.»
«biliyorum. ondan yolladı zaten.»
bunu söyler söylemez ikisi de sustu. söylenen şeyin altında ne olduğunu ikisi de duymuştu. selin teyze yolladıysa, selin teyze bir şeyler konuşmuştu cavit'le. mila'nın yalnızlığı kasabada dolaşıyordu demek, ağızdan ağıza değil ama bakıştan bakışa, bir turp demeti üzerinden.
mila taburelerden birini çekti, oturdu. aralarında tezgâh vardı, üstünde toz, altında yılların birikmiş talaşı. babasının kokusu hâlâ oradaydı bir yerlerde. ceviz, keten yağı, bir de tütünün soğumuş anısı.
«kerem'di» dedi mila. neden söyledi, bilmiyordu. belki adını söylemek onu küçültürdü, bir avuca sığdırırdı, taşınabilir yapardı. «şehirde birlikte çalışıyoruz. çalışıyorduk.»
«hangisi?»
«ne?»
«çalışıyoruz mu, çalışıyorduk mu?»
soruyla cevap verirdi hep. mila bunu da fark etmişti. cavit doğrudan bir şey söylemez, seni kendi cevabının içine iterdi, sen konuşurken o dinlerdi, ve o dinleyiş bir şeyi çekip alırdı senden, farkına varmadan.
«bilmiyorum» dedi mila. «onu netleştirmek için gitmemi istiyor sanırım. bir sürü şey var orada. imzalar, bir proje, bir ortaklık. bir de...»
sustu. cavit doldurmasını beklemedi, bekledi ama kelimeyle değil, bakışıyla değil, sadece varlığıyla.
«bir de kendisi» dedi mila sonunda.
cavit başını salladı. pencereden dışarı baktı. deniz oradan görünüyordu, kurşuni bir renkte, üstünde kırışıklıklar, uzakta bir teknenin kararmış silueti.
«cumartesi otobüsü var» dedi cavit. «sekizde. sahil yolundan.»
mila ona baktı. «nereden biliyorsun?»
«tek otobüs o. herkes onu bilir. giden herkes onunla gider.»
bir şey vardı bu cümlenin içinde. giden herkes. cavit gitmemişti demek. ya da gitmiş, dönmüştü. bunu sormak istedi mila, dilinin ucuna kadar geldi, ama sormadı. çünkü sorarsa, onun da bir şeyler sorma hakkı doğardı, ve mila henüz cevaplamak istemiyordu.
«sen hiç gitmedin mi?» diye sordu yine de. söz kendini söyledi.
cavit'in çenesindeki kas gerildi, gevşedi. «gittim» dedi. «bir kere. uzun sürmedi.»
«neden?»
«neden gittim, neden döndüm?»
«ikisi de.»
cavit güldü, ama gözleri gülmedi. ellerine baktı, o iri, nasırlı, ahşap kokan ellere. sağ elinin başparmağının tırnağı morarmıştı, bir çekiç izi belki.
«gitmek için bir sebep vardı» dedi. «dönmek için daha çok sebep. sonra sebepler bitti, ben kaldım. bazen böyle olur. insan bir yere yaslanır, o yer onu tutar, sonra kalkamaz olur. kötü bir şey değil bu. sadece anlatması zor.»
mila zımparayı eline aldı yeniden. ne yaptığının farkında değildi, elleri bir işe tutunmak istiyordu.
«babam senden çok söz etmiş» dedi. «defterlerinde. dün gece okudum. cavit iyi bir çırak, ama çırak değil, demiş. ne demek istemiş anlamadım.»
cavit'in yüzü değişti. bir gölge geçti üstünden, sonra çekildi. ayağa kalktı, pencereye yaklaştı, camın tozlu yüzeyine baktı, ama dışarı bakmıyordu, sanki cama yazılmış bir şeyi okuyordu, orada olmayan bir şeyi.
«baban» dedi. «baban tuhaf bir adamdı. insanı olduğu yerden çekip alırdı. ben buraya on yedi yaşında geldim. elimden bir şey gelmezdi. halat bağlamayı bilmezdim, rende tutmayı bilmezdim. o bana öğretti. ama iş öğretmedi sadece. nasıl derler, bir yerde durmayı öğretti. kaçmadan.»
«sen kaçıyor muydun?»
«herkes kaçıyor, mila. kimisi ayağıyla, kimisi başka bir şeyle.»
kimisi başka bir şeyle. mila bunu üstüne aldı. almasın diye söylenmemişti ama aldı. belki de tam bunun için söylenmişti.
dışarıda martılar yeniden bağrıştı. bir kapı çarptı uzakta, rüzgâr çıkmıştı, denizin kokusu değişmişti, tuz artık daha keskindi. cavit pencereden döndü, mila'ya baktı, ve bu bakış öncekilerden farklıydı. daha uzun, daha az korunaklı.
«gidecek misin?» diye sordu.
mila cevap vermedi hemen. zımparayı tezgâha bıraktı, elini yüzüne götürdü, alnındaki o çizgiye dokundu, sanki onu silebilirmiş gibi.
«bilmiyorum» dedi. «buraya atölyeyi kapatmaya geldim. bir anahtar teslim edecektim. dört gün oldu, hâlâ teslim etmedim. neden bilmiyorum.»
«anahtar sende dursun.»
«ne?»
«anahtar sende dursun» dedi cavit yeniden, sanki tekrar etmek onu daha az kırılgan yapıyordu. «acele yok. bu atölye yüz yıldır burada. bir hafta daha durur.»
mila ona baktı, gerçekten baktı, o güne kadar bakmadığı gibi. cavit'in şakağında ilk beyazlar başlamıştı. alnında güneşin oyduğu çizgiler vardı, denizin ve rüzgârın oyduğu. gömleğinin yakası eskiydi ama temizdi. bir insan böyle olabilirdi demek. yıpranmış ama dağılmamış. yorulmuş ama kaçmamış.
«sen kapanmasını istemiyorsun» dedi mila. suçlama değildi, bir keşifti.
cavit omuz silkti. «ben bir şey istemiyorum. bu benim işim değil. baban sana bıraktı, sen ne dersen o olur.»
«ama burada çalışıyorsun. yıllarca çalıştın burada.»
«çalıştım.»
«peki kapanırsa?»
adam torna tezgâhının kenarına dayadı elini. parmakları o soğuk demire alışkındı; okşamıyordu ama bir yerini de bırakmıyordu.
«kapanırsa bir başka iş bulurum» dedi. «kolay değil ama olur. merak etme sen benim için.»
«merak etmiyorum» dedi mila, sonra kendi sesindeki yalanı duydu ve güldü. küçük, kırık bir gülüş. «ediyorum.»
öğleden sonranın ışığı camdan içeri eğik giriyordu, tozları görünür kılıyordu. havada talaş kokusu vardı, biraz da makine yağı. mila bu kokuya babasının ellerinde rastlardı çocukken. adam eve gelir, sabunla yıkanırdı ama koku giderdi. yıllarca o kokunun babası demek olduğunu bilmemişti. şimdi biliyordu. geç kalmış bir bilme.
«baban» dedi cavit, sanki mila'nın aklından geçeni okumuştu. «seni çok sorardı.»
«beni hiç aramadı.»
«aramak başka, sormak başka.»
mila anahtarı avucunda sıktı. metal ısınmıştı elinde, kenarları tenine bastırıyordu.
«ne sorardı?»
cavit tezgâhtan bir bez aldı, ellerini sildi. zaman kazanan bir hareketti, mila bunu fark etti.
«iyi mi diye. mutlu mu diye. bir keresinde bir kızın var mı dedim ona, kaç yaşında dedim. cebinden bir fotoğraf çıkardı. sen küçüktün, deniz kenarında. saçların ıslaktı. yıllardır cebinde taşıyordu o fotoğrafı, kenarları aşınmıştı.»
bir şey döndü mila'nın içinde, adını koyamadığı bir şey. pencereye baktı, dışarıda liman vardı, iki balıkçı teknesi yan yana bağlanmıştı, halatlar suyla dolu ip gibi ağırdı.
«neden hiç göstermedi kendini?»
«bilmiyorum» dedi cavit. yalan söylemiyordu, gerçekten bilmiyordu. «belki utandı. böyle bir yer bırakmaktan başka bir şeyi yoktu sana. belki bu ona yetmedi.»
«yeterdi» dedi mila, sesi çatladı. «bir mektup yeterdi.»
sustular. dışarıda bir martı bağırdı, kısa ve tiz. cavit bezi tezgâha bıraktı, kapıya doğru yürüdü, sonra durdu.
«kahve içer misin?»
«ne?»
«karşıda nizamettin'in yeri var. kötü kahve yapar ama çok yapar. bardak bitmez.»
mila anahtarı cebine attı. cebinde bir ağırlık oldu, ceketin bir yanını aşağı çekti.
«içerim» dedi.
sokağa çıktıklarında rüzgâr yüzüne çarptı, tuzlu ve keskin. ekim sonuydu, deniz griye çalmıştı. cavit önden yürüyordu, elleri ceplerinde, omuzları hafif kalkık. yürüyüşünde acele yoktu ama tembellik de yoktu. bir yere ait olan insanların yürüyüşüydü bu, her taşı tanıyan.
nizamettin'in yeri dar bir dükkândı, dört masa sığıyordu ancak. camda buğu vardı. içeri girdiklerinde tezgâhın arkasındaki adam başını kaldırdı, cavit'e baktı, sonra mila'ya. bir şey sormadı ama gözlerinde soru vardı.
«şevkiye bey'in kızı» dedi cavit sadece.
nizamettin'in yüzü değişti. elini önlüğüne sildi, tezgâhın arkasından çıktı.
«kızı ha» dedi. «babanız iyi adamdı. her sabah buraya gelirdi, aynı masaya otururdu. şurası.»
köşedeki masayı gösterdi, pencere kenarında, sokağa bakan. sandalyenin biri ötekinden daha eskiydi, minderi çökmüştü.
mila oraya oturdu. sanki oturması gerekiyormuş gibi, sanki o sandalye onu bekliyormuş gibi. cavit karşısına geçti. nizamettin iki kahve getirdi, sormadan, şekerini de yanına koymadan. cavit şekersiz içiyordu demek, mila bunu da öğrendi.
«babam burada ne yapardı?» diye sordu, fincanı iki eliyle sararak.
«otururdu» dedi cavit. «gazete okurdu bazen. çoğunlukla denize bakardı. konuşkan değildi.»
«ben de değilim.»
«biliyorum.»
bu iki kelime mila'yı şaşırttı. nereden biliyordu? daha üç gün olmuştu tanışalı. üç gün önce bir avukatın soğuk odasında bir tapu, bir anahtar ve bir adres almıştı. cavit'in adı o kâğıtlarda geçmiyordu. kendi gelmişti atölyeye, kendi açmıştı kapıyı, sanki mila'nın geleceğini biliyormuş gibi.
«nasıl biliyorsun?» diye sordu.
cavit kahveden bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu, gerçekten kötüydü.
«baban da az konuşurdu ama çok bakardı. sen de öyle yapıyorsun. girdiğin andan beri her şeye bakıyorsun, tavana, duvara, benim ellerime. konuşmuyorsun ama gözlerin gürültülü.»
mila fincanı bıraktı. elleri konusunda haklıydı; mila gerçekten adamın ellerine bakmıştı, nasırlarına, sağ başparmağındaki ince yara izine.
«rahatsız mı ediyorum?»
«hayır» dedi cavit. «alışkın değilim, o kadar. kimse bakmıyor artık bana. yaşlanınca görünmez oluyorsun.»
«sen yaşlı değilsin.»
adam güldü, ilk defa açıkça. dişlerinin biri kırıktı, ön dişlerden biri, ama gülüşü bunu saklamaya çalışmıyordu.
«kaç yaşındasın sen?»
«yirmi dokuz.»
«ben elli iki. baban benden bir yaş büyüktü. ortaokulda aynı sınıftaydık, sonra o gitti, ben kaldım. herkes gider bu kasabadan, ben kaldım.»
«neden kaldın?»
cavit pencereden dışarı baktı. bir kadın file taşıyordu karşı kaldırımda, içinde ekmek ve bir demet maydanoz vardı. poşetin naylonu rüzgârda şişiyordu.
«gidecek bir yerim yoktu» dedi. «sonra da gitmek istemedim. ikisi ayrı şey. insan önce mecbur kalır, sonra alışır, sonra sever. ben bu sırayı yaşadım.»
mila bu cümleyi bir yere yazmak istedi. yazmadı ama aklında tuttu. insan önce mecbur kalır, sonra alışır, sonra sever. belki babası da öyle yapmıştı. belki gitmemişti çünkü mecburdu, sonra alışmıştı, sonra sevmişti bu atölyeyi, bu limanı, bu kötü kahveyi. ve mila'yı, uzaktan, cebindeki aşınmış fotoğrafla.
«ben hep gitmek istedim» dedi mila. «bulunduğum her yerden. istanbul'dan, işten, evden. hep bir sonraki yeri düşünürdüm.»
telefon, atölyenin tozlu sessizliğinde bir yabancı gibi çaldı.
mila tezgâhın üstüne eğilmiş, babasının bıraktığı bir zımparanın diş diş yüzeyini parmağıyla yokluyordu. titreşim önce cebinde değil, göğsünde oldu sanki. ekrandaki isme baktı. kerem. üç harf, sonra bir sessizlik, sonra yeniden. iki kere düşündü açmamayı. üçüncüde parmağı kendi kararını verdi.
«alo.»
«sonunda. aç dedim kendi kendime, açmaz dedim, sonra açtın. iyisin, değil mi?»
sesi tıpkı bıraktığı gibiydi. hafif aceleci, kelimeleri birbirinin üstüne bindiren, sanki cümlenin sonunu duymadan bir sonrakine geçen bir ses. şehrin sesi. trafiğin, asansörlerin, camdan görünen ışıklı vitrinlerin sesi.
«iyiyim» dedi mila. «buradayım işte.»
«ne kadar sürer o iş? anahtar teslimi bir gün desen, dört gündür oradasın. sabri'ye söz vermiştin, hatırlıyor musun. cuma sunumu var. imzalar bekliyor.»
zımparayı bıraktı. ahşabın üstünde ince bir toz vardı, parmak izleri kalmıştı, onları görmezden geldi.
«sabri'nin işi gelecek hafta cuma değil miydi ki?»
«bu cuma. öne aldılar. mila, dinle, mesele yalnızca imza değil. onlar seni istiyor. projeyi senin yürütmeni. bunu ben ayarladım, biliyor musun. aylardır kapı aşındırıyorum. ortaklık meselesi de bu ay netleşecek, senin adın da geçiyor o masada.»
ortaklık. kelime, bir zamanlar çok istediği bir şeyin adıydı. istemek, garip bir şey. insan bir şeyi öyle uzun ister ki, elde etme ânı geldiğinde artık onun kime ait olduğunu bilemez olur.
«düşüneceğim» dedi.
«düşünecek ne var? mila.» bir duraklama. kerem'in duraklamaları hep bir şeye hazırlıktı. «ben de düşündüm. bu iş bittiğinde, o kasaba işi bittiğinde, konuşalım istiyorum. seninle. ikimiz hakkında. yarım kalan bir konu var, biliyorsun.»
atölyenin kapısı aralıktı. dışarıdan martı sesleri geliyordu, tiz ve kesik kesik, ve bir yerde bir zincirin demire vurduğu ses. mila gözünü o araladığı kapıya dikti. ışık orada bir üçgen çiziyordu, tozu görünür kılıyordu, tozun içinde her şey yavaşça iniyordu aşağı.
«yarım kalan çok şey var, kerem.»
«işte bu yüzden. gel de tamamlayalım. bak, ben biletine baktım bile. cumartesi sabahı bir otobüs var, sahil yolundan. sekizde kalkıyor. sana yer ayırtayım mı?»
bir cevap vermedi hemen. kerem susmadı zaten, susmak onun yöntemi değildi.
«mila? orada mısın?»
«buradayım.»
«sesin uzaktan geliyor.»
«uzaktayım ya.»
güldü kerem, ama gülüşünde bir şey vardı, alınmış gibi, geri çekilmiş gibi. «peki. baskı yapmıyorum. yalnız senin de kendine haksızlık etmeni istemiyorum. o kasabada seni tutan ne varsa, çok da tutmasın. sen buralısın artık. beton, cam, hız. deniz kıyısında toz yutmak sana göre değil.»
toz yutmak. öyle dedi. mila parmağını yeniden zımparaya sürttü, o diş diş yüzeye, babasının kaç bin kere aynı hareketi yaptığı o alete.
«cumartesiyi düşüneceğim» dedi. «şimdi kapatmam lazım. biri geldi.»
«kim geldi?»
yalan söylemek istemedi. söylemedi de.
«iş var burada. kapatıyorum, kerem.»
kapattı. ekran karardı, sonra kendi yüzünü gösterdi ona, bulanık bir aynada gibi. saçları dağınıktı, alnında bir çizgi vardı, oraya geldiğinden beri derinleşen bir çizgi. telefonu tezgâhın üstüne koydu, tam da tozun içine, ve umursamadı.
kapı gıcırdadı.
«rahatsız mı ettim?»
cavit'ti. elinde bir sepet vardı, içinde kâğıda sarılı bir şeyler, sarımsak kokusu, bir demet maydanoz ucu görünüyordu. eşiğe kadar gelmiş, girmemişti. o hep böyle yapıyordu. bir sınır çiziyordu kendine ve o sınırı sen davet etmeden aşmıyordu.
«hayır» dedi mila. sonra düzeltti. «yani, telefonda biriyle konuşuyordum. bitti.»
«şehirden mi?»
nereden bildiğini sormadı. belli oluyordu herhalde. insanın yüzü bir kasabadan gelen sesle bir şehirden gelen sese aynı biçimde tepki vermiyordu, bunu cavit muhtemelen yıllardır seyrediyordu iskeleye inen yüzlerde.
«şehirden» dedi.
cavit sepeti kapının yanındaki taburenin üstüne bıraktı. içeri girdi ama tezgâha yaklaşmadı, pencerenin oradaki eski sandalyeye ilişti, dizlerini araladı, dirseklerini dizlerine koydu. denizciler böyle oturuyordu, mila bunu fark etmişti. sanki her an ayağa kalkmaya, bir halatı çekmeye, bir yükü kaldırmaya hazırdı.
«selin teyze biraz turp yolladı» dedi. «bir de peynir. yalnız yemek yeme diye.»
«ben genelde yalnız yemek yerim.»
«biliyorum. ondan yolladı zaten.»
bunu söyler söylemez ikisi de sustu. söylenen şeyin altında ne olduğunu ikisi de duymuştu. selin teyze yolladıysa, selin teyze bir şeyler konuşmuştu cavit'le. mila'nın yalnızlığı kasabada dolaşıyordu demek, ağızdan ağıza değil ama bakıştan bakışa, bir turp demeti üzerinden.
mila taburelerden birini çekti, oturdu. aralarında tezgâh vardı, üstünde toz, altında yılların birikmiş talaşı. babasının kokusu hâlâ oradaydı bir yerlerde. ceviz, keten yağı, bir de tütünün soğumuş anısı.
«kerem'di» dedi mila. neden söyledi, bilmiyordu. belki adını söylemek onu küçültürdü, bir avuca sığdırırdı, taşınabilir yapardı. «şehirde birlikte çalışıyoruz. çalışıyorduk.»
«hangisi?»
«ne?»
«çalışıyoruz mu, çalışıyorduk mu?»
soruyla cevap verirdi hep. mila bunu da fark etmişti. cavit doğrudan bir şey söylemez, seni kendi cevabının içine iterdi, sen konuşurken o dinlerdi, ve o dinleyiş bir şeyi çekip alırdı senden, farkına varmadan.
«bilmiyorum» dedi mila. «onu netleştirmek için gitmemi istiyor sanırım. bir sürü şey var orada. imzalar, bir proje, bir ortaklık. bir de...»
sustu. cavit doldurmasını beklemedi, bekledi ama kelimeyle değil, bakışıyla değil, sadece varlığıyla.
«bir de kendisi» dedi mila sonunda.
cavit başını salladı. pencereden dışarı baktı. deniz oradan görünüyordu, kurşuni bir renkte, üstünde kırışıklıklar, uzakta bir teknenin kararmış silueti.
«cumartesi otobüsü var» dedi cavit. «sekizde. sahil yolundan.»
mila ona baktı. «nereden biliyorsun?»
«tek otobüs o. herkes onu bilir. giden herkes onunla gider.»
bir şey vardı bu cümlenin içinde. giden herkes. cavit gitmemişti demek. ya da gitmiş, dönmüştü. bunu sormak istedi mila, dilinin ucuna kadar geldi, ama sormadı. çünkü sorarsa, onun da bir şeyler sorma hakkı doğardı, ve mila henüz cevaplamak istemiyordu.
«sen hiç gitmedin mi?» diye sordu yine de. söz kendini söyledi.
cavit'in çenesindeki kas gerildi, gevşedi. «gittim» dedi. «bir kere. uzun sürmedi.»
«neden?»
«neden gittim, neden döndüm?»
«ikisi de.»
cavit güldü, ama gözleri gülmedi. ellerine baktı, o iri, nasırlı, ahşap kokan ellere. sağ elinin başparmağının tırnağı morarmıştı, bir çekiç izi belki.
«gitmek için bir sebep vardı» dedi. «dönmek için daha çok sebep. sonra sebepler bitti, ben kaldım. bazen böyle olur. insan bir yere yaslanır, o yer onu tutar, sonra kalkamaz olur. kötü bir şey değil bu. sadece anlatması zor.»
mila zımparayı eline aldı yeniden. ne yaptığının farkında değildi, elleri bir işe tutunmak istiyordu.
«babam senden çok söz etmiş» dedi. «defterlerinde. dün gece okudum. cavit iyi bir çırak, ama çırak değil, demiş. ne demek istemiş anlamadım.»
cavit'in yüzü değişti. bir gölge geçti üstünden, sonra çekildi. ayağa kalktı, pencereye yaklaştı, camın tozlu yüzeyine baktı, ama dışarı bakmıyordu, sanki cama yazılmış bir şeyi okuyordu, orada olmayan bir şeyi.
«baban» dedi. «baban tuhaf bir adamdı. insanı olduğu yerden çekip alırdı. ben buraya on yedi yaşında geldim. elimden bir şey gelmezdi. halat bağlamayı bilmezdim, rende tutmayı bilmezdim. o bana öğretti. ama iş öğretmedi sadece. nasıl derler, bir yerde durmayı öğretti. kaçmadan.»
«sen kaçıyor muydun?»
«herkes kaçıyor, mila. kimisi ayağıyla, kimisi başka bir şeyle.»
kimisi başka bir şeyle. mila bunu üstüne aldı. almasın diye söylenmemişti ama aldı. belki de tam bunun için söylenmişti.
dışarıda martılar yeniden bağrıştı. bir kapı çarptı uzakta, rüzgâr çıkmıştı, denizin kokusu değişmişti, tuz artık daha keskindi. cavit pencereden döndü, mila'ya baktı, ve bu bakış öncekilerden farklıydı. daha uzun, daha az korunaklı.
«gidecek misin?» diye sordu.
mila cevap vermedi hemen. zımparayı tezgâha bıraktı, elini yüzüne götürdü, alnındaki o çizgiye dokundu, sanki onu silebilirmiş gibi.
«bilmiyorum» dedi. «buraya atölyeyi kapatmaya geldim. bir anahtar teslim edecektim. dört gün oldu, hâlâ teslim etmedim. neden bilmiyorum.»
«anahtar sende dursun.»
«ne?»
«anahtar sende dursun» dedi cavit yeniden, sanki tekrar etmek onu daha az kırılgan yapıyordu. «acele yok. bu atölye yüz yıldır burada. bir hafta daha durur.»
mila ona baktı, gerçekten baktı, o güne kadar bakmadığı gibi. cavit'in şakağında ilk beyazlar başlamıştı. alnında güneşin oyduğu çizgiler vardı, denizin ve rüzgârın oyduğu. gömleğinin yakası eskiydi ama temizdi. bir insan böyle olabilirdi demek. yıpranmış ama dağılmamış. yorulmuş ama kaçmamış.
«sen kapanmasını istemiyorsun» dedi mila. suçlama değildi, bir keşifti.
cavit omuz silkti. «ben bir şey istemiyorum. bu benim işim değil. baban sana bıraktı, sen ne dersen o olur.»
«ama burada çalışıyorsun. yıllarca çalıştın burada.»
«çalıştım.»
«peki kapanırsa?»
adam torna tezgâhının kenarına dayadı elini. parmakları o soğuk demire alışkındı; okşamıyordu ama bir yerini de bırakmıyordu.
«kapanırsa bir başka iş bulurum» dedi. «kolay değil ama olur. merak etme sen benim için.»
«merak etmiyorum» dedi mila, sonra kendi sesindeki yalanı duydu ve güldü. küçük, kırık bir gülüş. «ediyorum.»
öğleden sonranın ışığı camdan içeri eğik giriyordu, tozları görünür kılıyordu. havada talaş kokusu vardı, biraz da makine yağı. mila bu kokuya babasının ellerinde rastlardı çocukken. adam eve gelir, sabunla yıkanırdı ama koku giderdi. yıllarca o kokunun babası demek olduğunu bilmemişti. şimdi biliyordu. geç kalmış bir bilme.
«baban» dedi cavit, sanki mila'nın aklından geçeni okumuştu. «seni çok sorardı.»
«beni hiç aramadı.»
«aramak başka, sormak başka.»
mila anahtarı avucunda sıktı. metal ısınmıştı elinde, kenarları tenine bastırıyordu.
«ne sorardı?»
cavit tezgâhtan bir bez aldı, ellerini sildi. zaman kazanan bir hareketti, mila bunu fark etti.
«iyi mi diye. mutlu mu diye. bir keresinde bir kızın var mı dedim ona, kaç yaşında dedim. cebinden bir fotoğraf çıkardı. sen küçüktün, deniz kenarında. saçların ıslaktı. yıllardır cebinde taşıyordu o fotoğrafı, kenarları aşınmıştı.»
bir şey döndü mila'nın içinde, adını koyamadığı bir şey. pencereye baktı, dışarıda liman vardı, iki balıkçı teknesi yan yana bağlanmıştı, halatlar suyla dolu ip gibi ağırdı.
«neden hiç göstermedi kendini?»
«bilmiyorum» dedi cavit. yalan söylemiyordu, gerçekten bilmiyordu. «belki utandı. böyle bir yer bırakmaktan başka bir şeyi yoktu sana. belki bu ona yetmedi.»
«yeterdi» dedi mila, sesi çatladı. «bir mektup yeterdi.»
sustular. dışarıda bir martı bağırdı, kısa ve tiz. cavit bezi tezgâha bıraktı, kapıya doğru yürüdü, sonra durdu.
«kahve içer misin?»
«ne?»
«karşıda nizamettin'in yeri var. kötü kahve yapar ama çok yapar. bardak bitmez.»
mila anahtarı cebine attı. cebinde bir ağırlık oldu, ceketin bir yanını aşağı çekti.
«içerim» dedi.
sokağa çıktıklarında rüzgâr yüzüne çarptı, tuzlu ve keskin. ekim sonuydu, deniz griye çalmıştı. cavit önden yürüyordu, elleri ceplerinde, omuzları hafif kalkık. yürüyüşünde acele yoktu ama tembellik de yoktu. bir yere ait olan insanların yürüyüşüydü bu, her taşı tanıyan.
nizamettin'in yeri dar bir dükkândı, dört masa sığıyordu ancak. camda buğu vardı. içeri girdiklerinde tezgâhın arkasındaki adam başını kaldırdı, cavit'e baktı, sonra mila'ya. bir şey sormadı ama gözlerinde soru vardı.
«şevkiye bey'in kızı» dedi cavit sadece.
nizamettin'in yüzü değişti. elini önlüğüne sildi, tezgâhın arkasından çıktı.
«kızı ha» dedi. «babanız iyi adamdı. her sabah buraya gelirdi, aynı masaya otururdu. şurası.»
köşedeki masayı gösterdi, pencere kenarında, sokağa bakan. sandalyenin biri ötekinden daha eskiydi, minderi çökmüştü.
mila oraya oturdu. sanki oturması gerekiyormuş gibi, sanki o sandalye onu bekliyormuş gibi. cavit karşısına geçti. nizamettin iki kahve getirdi, sormadan, şekerini de yanına koymadan. cavit şekersiz içiyordu demek, mila bunu da öğrendi.
«babam burada ne yapardı?» diye sordu, fincanı iki eliyle sararak.
«otururdu» dedi cavit. «gazete okurdu bazen. çoğunlukla denize bakardı. konuşkan değildi.»
«ben de değilim.»
«biliyorum.»
bu iki kelime mila'yı şaşırttı. nereden biliyordu? daha üç gün olmuştu tanışalı. üç gün önce bir avukatın soğuk odasında bir tapu, bir anahtar ve bir adres almıştı. cavit'in adı o kâğıtlarda geçmiyordu. kendi gelmişti atölyeye, kendi açmıştı kapıyı, sanki mila'nın geleceğini biliyormuş gibi.
«nasıl biliyorsun?» diye sordu.
cavit kahveden bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu, gerçekten kötüydü.
«baban da az konuşurdu ama çok bakardı. sen de öyle yapıyorsun. girdiğin andan beri her şeye bakıyorsun, tavana, duvara, benim ellerime. konuşmuyorsun ama gözlerin gürültülü.»
mila fincanı bıraktı. elleri konusunda haklıydı; mila gerçekten adamın ellerine bakmıştı, nasırlarına, sağ başparmağındaki ince yara izine.
«rahatsız mı ediyorum?»
«hayır» dedi cavit. «alışkın değilim, o kadar. kimse bakmıyor artık bana. yaşlanınca görünmez oluyorsun.»
«sen yaşlı değilsin.»
adam güldü, ilk defa açıkça. dişlerinin biri kırıktı, ön dişlerden biri, ama gülüşü bunu saklamaya çalışmıyordu.
«kaç yaşındasın sen?»
«yirmi dokuz.»
«ben elli iki. baban benden bir yaş büyüktü. ortaokulda aynı sınıftaydık, sonra o gitti, ben kaldım. herkes gider bu kasabadan, ben kaldım.»
«neden kaldın?»
cavit pencereden dışarı baktı. bir kadın file taşıyordu karşı kaldırımda, içinde ekmek ve bir demet maydanoz vardı. poşetin naylonu rüzgârda şişiyordu.
«gidecek bir yerim yoktu» dedi. «sonra da gitmek istemedim. ikisi ayrı şey. insan önce mecbur kalır, sonra alışır, sonra sever. ben bu sırayı yaşadım.»
mila bu cümleyi bir yere yazmak istedi. yazmadı ama aklında tuttu. insan önce mecbur kalır, sonra alışır, sonra sever. belki babası da öyle yapmıştı. belki gitmemişti çünkü mecburdu, sonra alışmıştı, sonra sevmişti bu atölyeyi, bu limanı, bu kötü kahveyi. ve mila'yı, uzaktan, cebindeki aşınmış fotoğrafla.
«ben hep gitmek istedim» dedi mila. «bulunduğum her yerden. istanbul'dan, işten, evden. hep bir sonraki yeri düşünürdüm.»
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
deniz fenerinin altında
«kalmaya değer bir şeye içelim» dedi sonunda cavit. bardağını kaldırmadı hemen. sözcük havada asılı kaldı, atölyenin ağır kokusu içinde, tutkalın ve talaşın ve o keskin içkinin arasında bir yerde.
mila bardağını dudağına götürdü. bir yudum. boğazı yandı, gözlerinin kenarı sulandı, öksürmemek için nefesini tuttu. cavit güldü, sesli değil, omuzlarının sarsıntısıyla.
«alışık değilsin.»
«şehirde başka şeyler içiyoruz.»
«neymiş onlar?»
«adı olan, şişesi güzel olan şeyler.» bardağı masaya bıraktı. «bunun adı ne?»
«yok. komşu köyde bir adam yapıyor, üzümden, sonra da ne bulursa katıyor içine. geçen sene ayvaydı sanırım.»
«ayva mı?»
«belli olmaz. adam her yıl başka bir şey diyor. yalan söylüyor olabilir.»
mila güldü bu sefer. kendi sesine şaşırdı. kasabaya döndüğünden beri ilk defa böyle, tetiksiz, kontrolsüz. içindeki bir yer, kapalı tutmaya çalıştığı bir kapı, kendiliğinden aralanmıştı. fark etti ama üstüne gitmedi.
«yürüyelim mi?» diye sordu cavit.
«nereye?»
«buralarda gidilecek tek yer var. feneri gösteririm sana.»
dışarısı serinlemişti. deniz akşamın bu saatinde rengini değiştirir, mavi bir şey olmaktan çıkar, kurşuni, sonra kararan bir kalayla kaplanır. iskeleyi geçtiler. bir balıkçı ağlarını topluyordu, sarı bir lamba altında, elleri makine gibi çalışarak. başını kaldırıp cavit'e baktı, sonra mila'ya, bir şey söylemedi ama gözünde bir soru vardı. cavit selam verdi, elini kaldırarak. adam da öyle yaptı.
«tanıyorlar seni» dedi mila.
«on bir yıl oldu. tanımasalar tuhaf olurdu.»
«on bir yıl.»
«sen ne kadar oldu gitmeyeli?»
mila hesapladı. on dört. ama söylemek istemedi rakamı, çünkü rakam söylenince gerçek oluyordu, boyutu belli oluyordu ve o boyut yüzüne çarpacaktı. «uzun» dedi sadece.
kıyı boyunca giden yol daralmıştı. bir zamanlar burada taş döşeli bir patika vardı, çocukken bisikletle inerken tekerlekler taşların arasına sıkışırdı. şimdi taşların çoğu gitmişti, toprak yerlerinden ot fışkırıyordu, kuru, tuzdan sararmış otlar. ayakkabısının burnu bir taşa takıldı, sendeledi. cavit kolunu uzattı ama mila tutunmadı, kendi dengesini buldu.
«alışırsın» dedi cavit. «karanlıkta göz yolu ezberliyor.»
«ben burada kalmayacağım ki.»
söyledikten sonra pişman oldu. fazla sertti, gerekmiyordu. cavit bir şey demedi, yürümeye devam etti ama adımlarının arasına bir boşluk girdi, minik bir duraksama, sonra yine düzeldi.
fener uzaktan görünüyordu. beyaz gövdesi karanlıkta gri bir dikey çizgiye dönüşmüştü, tepesinde ışık dönüyordu, yavaş, sabırlı, her seferinde denizin bir başka parçasını aydınlatıp bırakarak. mila durdu, baktı. çocukken bu ışığın tavana vurmasını sayardı yatağında, uyuyana kadar. bir, iki, üç. ışık gelirdi, giderdi, gelirdi.
«çalışıyor demek hâlâ» dedi.
«otomatik artık. eskiden bekçisi vardı, hatırlar mısın, şükrü amca.»
«sakallı olan.»
«o. öldü, altı yıl önce. ondan sonra kimseyi koymadılar. makine döndürüyor işte.»
fenerin dibine kadar gittiler. kapısı kilitliydi, paslı bir zincirle. etrafında büyümüş çalılar, rüzgârın hepsini aynı yöne yatırdığı, taranmış gibi. bir bank vardı, ahşap, bir ayağı kısa, oturunca sallanan cinsten. cavit oturdu, eliyle yanını gösterdi. mila oturdu. bank gerçekten sallandı, ikisi de tuttu kenarını.
«kırık» dedi mila.
«baban yaptı bunu.»
«ne?»
«bu bankı. on yıl önce falan. fenere geliyordu bazen, otururdu. bir gün kendi tahtalarından getirdi, çaktı buraya. ölçüyü tutturamadı, gördüğün gibi.»
mila elini bankın tahtasında gezdirdi. ahşap, tuzlu havanın altında yıllarca gri düşmüştü ama altında hâlâ o düzgün rende izi vardı, babasının elinden çıkmış her şeyde olan o iz. parmak uçlarıyla dokundu. babası bu tahtayı burada, bu ışığın altında çakmıştı, o şehirdeyken, aramadığı, dönmediği yıllarda. içinde bir şey büküldü.
«buraya niye geliyordu ki?» diye sordu, sesi kendisinin bile beklemediği kadar kısıktı.
«bilmiyorum. sormadım. otururdu işte, denize bakardı. bir keresinde çayla geldim, ona getirdim. içti, teşekkür etti, konuşmadık pek. o öyle biriydi zaten.»
«öyle biriydi.»
sustular. ışık döndü, üstlerinden geçti, ikisinin de yüzünü bir saniye aydınlattı, sonra denize kaydı. cavit'in yüzü o bir saniyede net göründü mila'ya: alnındaki çizgiler, sakalının içindeki griler, gözünün kenarındaki o küçük yara izi ki daha önce fark etmemişti. sonra karanlık yine hepsini yuttu.
«sen niye kaldın?» diye sordu mila.
cevap gelmedi hemen. cavit denize bakıyordu, dizlerinin üstüne dayanmış, iki elini birbirine kenetlemiş. bir dalga geldi, aşağıdaki kayalara vurdu, çekildi, taşların arasından süzülen suyun sesi bir an baskın çıktı.
«kalmak diye bir şeye karar vermedim aslında» dedi sonunda. «sadece gitmeye karar vermedim. fark var.»
«ne farkı?»
«gitmek için bir sebep lazım. ben o sebebi bir türlü bulamadım. herkes buldu, sen de buldun. ben burada kaldım, çünkü buradaydım.»
mila baktı ona. «bu bir cevap değil.»
«değil, haklısın.» gülümsedi, o zor beliren gülümsemeyle. «iyi cevap veremiyorum. baban da böyle derdi. cavit, sen bir soruyu üç günde ancak yanıtlıyorsun, derdi. üç gün sonra gelir, dünkü sorunun cevabını verirdim ona.»
«ne olurdu o zaman?»
«gülerdi. bir de bardağa çay koyardı, ikinci defa.»
rüzgâr yön değiştirdi. denizin kokusu, o yosun ve tuz ve balık karışımı, birden daha ağır bir şey getirdi, uzaktaki bir yerde yakılan çalıların dumanını belki. mila ceketinin yakasını kapattı. üşümüştü ama içeri girmek istemedi, geri dönmek istemedi.
«bir şey vardı» dedi cavit. duraksadı. «yani, kalmamın bir sebebi. ama anlatması uzun ve ben iyi anlatamam, dedim ya.»
«vaktim var.»
«yok. şehre döneceksin.»
«şimdi değil ama.»
cavit ona döndü. ışık tam o anda geçti, ikisi de gördü birbirinin yüzünü, bir saniyeliğine ve o saniyede bir şey söylendi, sözcük olmadan. mila bakışlarını kaçırmadı. alışkanlığı buydu oysa, birisi ona bu kadar doğrudan baktığında gözünü indirmek, konuyu değiştirmek, kalkıp gitmek. kalktı gitti hep, on dört yıl boyunca. bu sefer kaldı.
«bir kadın vardı» dedi cavit. «çok yıl önce. onunla gidecektim, şehre. her şeyi konuşmuştuk. bileti bile aldık, ikimizinkini. ben o gün atölyeye gittim, son bir işi bitirmem gerekiyordu, bir dolap, teslim edecektim. akşam gelirim dedim, çıkarız. akşam gittiğimde o gitmişti. yalnız. not bırakmış. uzun değildi not. sen zaten hiçbir zaman buradan gitmeyecektin, diye yazmıştı. ben de gitmedim, gördüğün gibi. bir bakıma haklı çıktı.»
mila bir şey söylemedi. bank sallandı, çünkü kımıldamıştı, farkında olmadan cavit'e biraz daha yaklaşmıştı. geri çekilmedi.
«kızdın mı ona?» diye sordu.
«o zaman kızdım. sonra düşündüm, doğru söylemiş. ben o dolabı bitirmeyi tercih ettim, biletten önce. bir insan tercihini eyleminde gösterir, sözünde değil. ben eylemimle kaldığımı söylemişim aslında, farkında bile olmadan.»
«peki şimdi?»
«şimdi ne?»
«şimdi de mi dolabı bitirmeyi tercih edersin?»
soru ağzından çıktığında mila neredeyse elini ağzına götürecekti. fazla ileriydi. ikisinin arasındaki o ince, tanımlanmamış çizginin çok ötesine geçmişti. ama söylenmişti bir kere, geri alınamazdı, öksürükle örtemezdi.
cavit uzun uzun baktı denize. ışık döndü. bir daha döndü.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «üç gün ver bana.»
mila güldü ama gülüşünün içinde bir yaş vardı, gözünden değil, göğsünden gelen bir ıslaklık. «baban da böyle derdi, dedin.»
«diyordu. ama o soruların cevapları çaydı. bu başka bir soru.»
sessizlik uzadı. bu kez rahatsız edici değildi. iki insanın aynı bankta, aynı ışığın altında, birbirlerinin nefesinin ritmini duyacak kadar yakın oturması ve konuşmaya gerek duymaması. aşağıda deniz aynı şeyi tekrarlıyordu, hep aynı cümleyi, kayalara vurup çekilerek, sabırla, on bin yıldır.
«baban seni beklerdi» dedi cavit birden. «bilmiyorsun sanırım. her yılın belli bir zamanında, tam olarak ne zaman söyleyemem, atölyenin kapısını açık tutardı. sabaha kadar. hiç söylemezdi niye ama ben anlardım. o günlerde gözü yolda olurdu. iskeleye bakardı çalışırken.»
mila'nın elleri dizlerinin üstünde kenetlendi. parmaklarının eklemleri ağardı. «bana söylemedi böyle bir şey.»
«söylemezdi. söyleseydi, gelmeni ister gibi olurdu, o da bunu senin üstüne bir yük yapmak istemezdi. baban öyleydi. sevgisini gösterirken bile onu görmeni engellerdi. kapının açık kalması yeterdi ona, gelirsin belki diye. gelmezdin. ertesi sabah kapatırdı, bir şey olmamış gibi.»
bir şey mila'nın içinden yukarı doğru tırmandı, boğazında bir düğüm, sıcak. yutkundu. denize baktı, ışığın döngüsünü saydı, çocukken tavanda saydığı gibi. bir, iki, üç. sesini toparladı.
«ben o zaman sanıyordum ki» dedi, sonra durdu. baştan başladı. «ben o kadar zamandır sanıyordum ki babam beni umursamıyor. aramazdı. ben arayınca kısa keserdi. işi vardır derdi, hep işi vardı. ben de aramaz oldum. inat gibi. sen aramazsan ben de aramam. on dört yıl böyle geçti. bir telefon, iki telefon, o kadar. şimdi diyorsun ki kapıyı açık tutuyormuş.»
yaşlı kadın, elindeki fincanı tabağın kenarına koydu. porselen porselene değince ince bir ses çıktı, sonra sustu.
«açık tuttu» dedi. «sana söylemedi çünkü söyleyeceğini bilseydi kapatırdı. öyle biriydi baban. bir şey isterdi ama isterken görünmek istemezdi. balıkçıydı sonuçta. denizin ne verdiğini beklemeyi bilirdi, ne aldığını da.»
mila fincana baktı, kendi fincanına. çay soğumuştu. yüzeyinde ince bir zar bağlamış, kenarından bardağın çeperine yapışmıştı. almadı.
«sen nereden biliyorsun bunları?»
«ben karşı evde otururum» dedi selin teyze, sanki bu her şeyi açıklarmış gibi ve bir bakıma açıklıyordu da. «kırk yıl karşı evde oturursan bir adamın kapısını ne zaman açtığını, ne zaman kapattığını bilirsin. yazın senin geleceğin söylenirdi mahallede. o da sözünü etmezdi ama sepetini fazla doldururdu. balık fazla gelirdi ağına, sanki. sonra sen gelmezsin, o balığı bize dağıtırdı. bana, nevzat'a, aşağı sokaktaki öğretmene. utana utana. kızım gelecekti, çok almışım, demezdi. alın işte, derdi. bozulmasın.»
bir martı, iskelenin demirine kondu. tırnaklarını çıkardığı ses geldi, sonra bir şey söyledi, martıların söylediği o kırık, acıklı şeyi. uçtu gitti.
«neden şimdi anlatıyorsun?»
kadın bir süre cevap vermedi. şalını omzuna çekti, deniz tarafından gelen bir esinti vardı, öğleden sonranın ışığını kırpıyordu suyun üstünde.
«çünkü sen geldin» dedi sonunda. «ve o gitti. ikisi bir arada olmadı hiç. şimdi olmuyor gene ama en azından biri kaldı. bilesin diye. yoksa gidersin, evi satarsın, bir daha bu sokağı görmezsin. bunu da bilmezsin. içinde bir öfkeyle yaşarsın, hak etmediği bir öfkeyle. ben ölmeden önce bunu düzeltmek istedim. kendim için değil.»
mila kalktı. ayakta duramadı, gene oturdu. ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı, soğuktan değil, tutunacak bir şey arıyordu.
«onu son gördüğünde nasıldı?»
«zayıflamıştı» dedi selin teyze, kelimeyi seçerek. «ama gözü buradaydı hep. ben ona çorba götürürdüm son aylarda. kapı hep aralıktı. bir gün girdim, oturmuş pencereye bakıyordu. ne bakıyorsun reşat, dedim. iskeleye, dedi. bir vapur gelir mi bekliyorsun, dedim, şaka gibi. bakmadı bana. bir vapur gelmez ki bu iskeleye, biliyorsun. balıkçı iskelesi. o da biliyordu. yine de baktı.»
rüzgâr yön değiştirdi. iskelenin altındaki suyun sesi belirginleşti, taşlara çarpıp geri çekilen, o sabırlı ses.
mila'nın gözü karşı kıyıya kaydı, sonra babasının evine, kepenkleri boyası dökülmüş o iki katlı taş eve. balkonda bir ip vardı, bir uçtan bir uca gerili, üstünde hiçbir şey yoktu artık. ama bir zamanlar çamaşır asılmıştı oraya. bir zamanlar bir kadın, annesi, o ipe onun bebek gömleklerini asmıştı belki. hatırlamıyordu. iki yaşındaydı gittiklerinde.
«annemi de tanır mıydın?»
selin teyze'nin yüzünde bir şey gerildi, çabuk toparladı ama mila gördü.
«tanırdım.»
«anlat.»
«onu anlatmak bana düşmez.»
«neden?»
«çünkü o gitti, sen de onunla gittin. baban kaldı. ben kalanı anlatırım. gideni değil.»
bu cümlede bir kapı vardı, kapanan. mila zorlamadı. zorlamayı bilmezdi zaten, babasından öğrenmişti bunu, hiç öğretmeden öğretmişti. ikisi de kapıyı açık bırakıp beklemenin ustasıydı, biri karşısındakinin gelmesini bekler, öteki gitmesini beklerdi, sonunda kimse bir yere gitmez, kimse gelmezdi.
«bir şey daha var» dedi kadın. cebinden bir şey çıkardı, bir mendile sarılı. masaya koydu, itmedi mila'ya doğru, olduğu yerde bıraktı. «bunu bana verdi. sana ver, dedi. ama şimdi verme, dedi. gelirse, biraz otursun, biraz alışsın, sonra ver.»
«ne bu?»
«aç bak.»
mendil eskiydi, kenarı işlemeliydi, işlemenin ipi solmuştu. mila açtı. içinde bir anahtar vardı, pirinçten, dişleri aşınmış. bir de katlanmış bir kâğıt, o kadar çok katlanmıştı ki kıvrım yerlerinde incelmiş, neredeyse yırtılacak olmuştu.
«anahtar ne anahtarı?»
«evin. ama senin zaten evin anahtarı var, öyle değil mi? bu başka bir kapının.»
«hangi kapının?»
«kâğıdı oku.»
mila kâğıdı açtı. katları teker teker ayırırken parmakları kâğıdın kenarına takıldı. babasının el yazısını görmemişti hiç. görse tanımazdı. şimdi tanıdı, tanır gibi oldu, sanki bir sesi ilk kez duyup da bunu bekliyordum demek gibi. yazı büyük ve köşeliydi, harfler birbirine yaslanmaya çekiniyordu, aralarında boşluklar vardı.
okudu. içinden okudu, sesli okuyamazdı, sesi çıkmazdı.
«mila. bu evin altında bir bodrum var, sokaktan girilir, ayrı kapısı. ben oraya senin bebekliğinden kalan ne varsa koydum. annen götürmedi hepsini. ben sakladım. belki bir gün lazım olur, sana ait bir şeyler, dedim. satarsan ev, orayı boşalt önce. yabancının eline geçmesin. kusura bakma, iyi baba olamadım. ama kötü olmaya da çalışmadım. ortada kaldım. deniz gibi. sana hep uzaktan baktım. yakın gelemedim, yüzmeyi bilmezsin diye korkardım. baban.»
kâğıdı katladı. aynı kıvrımlardan, çünkü kâğıt zaten o kıvrımları öğrenmişti, başka türlü katlanmıyordu.
selin teyze bir şey söylemedi. onun okumasını bekledi, bittiğini yüzünden anladı, yüzü bir şey söylemese de.
«yüzmeyi bilirim» dedi mila. sesi çatladı ortasından. «ben yüzmeyi bilirim. kim demiş bilmediğimi.»
«ona söyleseydin belki.»
«nereden söyleyecektim? aramadı ki. ben de aramadım. ikimiz de.»
kadın başını salladı, tartışmadı. tartışılacak bir şey yoktu. olan olmuştu, olmayanlar da olmamıştı, ikisinin arasında koca bir deniz vardı ve deniz artık bir tarafı almıştı içine.
«kalmaya değer bir şeye içelim» dedi sonunda cavit. bardağını kaldırmadı hemen. sözcük havada asılı kaldı, atölyenin ağır kokusu içinde, tutkalın ve talaşın ve o keskin içkinin arasında bir yerde.
mila bardağını dudağına götürdü. bir yudum. boğazı yandı, gözlerinin kenarı sulandı, öksürmemek için nefesini tuttu. cavit güldü, sesli değil, omuzlarının sarsıntısıyla.
«alışık değilsin.»
«şehirde başka şeyler içiyoruz.»
«neymiş onlar?»
«adı olan, şişesi güzel olan şeyler.» bardağı masaya bıraktı. «bunun adı ne?»
«yok. komşu köyde bir adam yapıyor, üzümden, sonra da ne bulursa katıyor içine. geçen sene ayvaydı sanırım.»
«ayva mı?»
«belli olmaz. adam her yıl başka bir şey diyor. yalan söylüyor olabilir.»
mila güldü bu sefer. kendi sesine şaşırdı. kasabaya döndüğünden beri ilk defa böyle, tetiksiz, kontrolsüz. içindeki bir yer, kapalı tutmaya çalıştığı bir kapı, kendiliğinden aralanmıştı. fark etti ama üstüne gitmedi.
«yürüyelim mi?» diye sordu cavit.
«nereye?»
«buralarda gidilecek tek yer var. feneri gösteririm sana.»
dışarısı serinlemişti. deniz akşamın bu saatinde rengini değiştirir, mavi bir şey olmaktan çıkar, kurşuni, sonra kararan bir kalayla kaplanır. iskeleyi geçtiler. bir balıkçı ağlarını topluyordu, sarı bir lamba altında, elleri makine gibi çalışarak. başını kaldırıp cavit'e baktı, sonra mila'ya, bir şey söylemedi ama gözünde bir soru vardı. cavit selam verdi, elini kaldırarak. adam da öyle yaptı.
«tanıyorlar seni» dedi mila.
«on bir yıl oldu. tanımasalar tuhaf olurdu.»
«on bir yıl.»
«sen ne kadar oldu gitmeyeli?»
mila hesapladı. on dört. ama söylemek istemedi rakamı, çünkü rakam söylenince gerçek oluyordu, boyutu belli oluyordu ve o boyut yüzüne çarpacaktı. «uzun» dedi sadece.
kıyı boyunca giden yol daralmıştı. bir zamanlar burada taş döşeli bir patika vardı, çocukken bisikletle inerken tekerlekler taşların arasına sıkışırdı. şimdi taşların çoğu gitmişti, toprak yerlerinden ot fışkırıyordu, kuru, tuzdan sararmış otlar. ayakkabısının burnu bir taşa takıldı, sendeledi. cavit kolunu uzattı ama mila tutunmadı, kendi dengesini buldu.
«alışırsın» dedi cavit. «karanlıkta göz yolu ezberliyor.»
«ben burada kalmayacağım ki.»
söyledikten sonra pişman oldu. fazla sertti, gerekmiyordu. cavit bir şey demedi, yürümeye devam etti ama adımlarının arasına bir boşluk girdi, minik bir duraksama, sonra yine düzeldi.
fener uzaktan görünüyordu. beyaz gövdesi karanlıkta gri bir dikey çizgiye dönüşmüştü, tepesinde ışık dönüyordu, yavaş, sabırlı, her seferinde denizin bir başka parçasını aydınlatıp bırakarak. mila durdu, baktı. çocukken bu ışığın tavana vurmasını sayardı yatağında, uyuyana kadar. bir, iki, üç. ışık gelirdi, giderdi, gelirdi.
«çalışıyor demek hâlâ» dedi.
«otomatik artık. eskiden bekçisi vardı, hatırlar mısın, şükrü amca.»
«sakallı olan.»
«o. öldü, altı yıl önce. ondan sonra kimseyi koymadılar. makine döndürüyor işte.»
fenerin dibine kadar gittiler. kapısı kilitliydi, paslı bir zincirle. etrafında büyümüş çalılar, rüzgârın hepsini aynı yöne yatırdığı, taranmış gibi. bir bank vardı, ahşap, bir ayağı kısa, oturunca sallanan cinsten. cavit oturdu, eliyle yanını gösterdi. mila oturdu. bank gerçekten sallandı, ikisi de tuttu kenarını.
«kırık» dedi mila.
«baban yaptı bunu.»
«ne?»
«bu bankı. on yıl önce falan. fenere geliyordu bazen, otururdu. bir gün kendi tahtalarından getirdi, çaktı buraya. ölçüyü tutturamadı, gördüğün gibi.»
mila elini bankın tahtasında gezdirdi. ahşap, tuzlu havanın altında yıllarca gri düşmüştü ama altında hâlâ o düzgün rende izi vardı, babasının elinden çıkmış her şeyde olan o iz. parmak uçlarıyla dokundu. babası bu tahtayı burada, bu ışığın altında çakmıştı, o şehirdeyken, aramadığı, dönmediği yıllarda. içinde bir şey büküldü.
«buraya niye geliyordu ki?» diye sordu, sesi kendisinin bile beklemediği kadar kısıktı.
«bilmiyorum. sormadım. otururdu işte, denize bakardı. bir keresinde çayla geldim, ona getirdim. içti, teşekkür etti, konuşmadık pek. o öyle biriydi zaten.»
«öyle biriydi.»
sustular. ışık döndü, üstlerinden geçti, ikisinin de yüzünü bir saniye aydınlattı, sonra denize kaydı. cavit'in yüzü o bir saniyede net göründü mila'ya: alnındaki çizgiler, sakalının içindeki griler, gözünün kenarındaki o küçük yara izi ki daha önce fark etmemişti. sonra karanlık yine hepsini yuttu.
«sen niye kaldın?» diye sordu mila.
cevap gelmedi hemen. cavit denize bakıyordu, dizlerinin üstüne dayanmış, iki elini birbirine kenetlemiş. bir dalga geldi, aşağıdaki kayalara vurdu, çekildi, taşların arasından süzülen suyun sesi bir an baskın çıktı.
«kalmak diye bir şeye karar vermedim aslında» dedi sonunda. «sadece gitmeye karar vermedim. fark var.»
«ne farkı?»
«gitmek için bir sebep lazım. ben o sebebi bir türlü bulamadım. herkes buldu, sen de buldun. ben burada kaldım, çünkü buradaydım.»
mila baktı ona. «bu bir cevap değil.»
«değil, haklısın.» gülümsedi, o zor beliren gülümsemeyle. «iyi cevap veremiyorum. baban da böyle derdi. cavit, sen bir soruyu üç günde ancak yanıtlıyorsun, derdi. üç gün sonra gelir, dünkü sorunun cevabını verirdim ona.»
«ne olurdu o zaman?»
«gülerdi. bir de bardağa çay koyardı, ikinci defa.»
rüzgâr yön değiştirdi. denizin kokusu, o yosun ve tuz ve balık karışımı, birden daha ağır bir şey getirdi, uzaktaki bir yerde yakılan çalıların dumanını belki. mila ceketinin yakasını kapattı. üşümüştü ama içeri girmek istemedi, geri dönmek istemedi.
«bir şey vardı» dedi cavit. duraksadı. «yani, kalmamın bir sebebi. ama anlatması uzun ve ben iyi anlatamam, dedim ya.»
«vaktim var.»
«yok. şehre döneceksin.»
«şimdi değil ama.»
cavit ona döndü. ışık tam o anda geçti, ikisi de gördü birbirinin yüzünü, bir saniyeliğine ve o saniyede bir şey söylendi, sözcük olmadan. mila bakışlarını kaçırmadı. alışkanlığı buydu oysa, birisi ona bu kadar doğrudan baktığında gözünü indirmek, konuyu değiştirmek, kalkıp gitmek. kalktı gitti hep, on dört yıl boyunca. bu sefer kaldı.
«bir kadın vardı» dedi cavit. «çok yıl önce. onunla gidecektim, şehre. her şeyi konuşmuştuk. bileti bile aldık, ikimizinkini. ben o gün atölyeye gittim, son bir işi bitirmem gerekiyordu, bir dolap, teslim edecektim. akşam gelirim dedim, çıkarız. akşam gittiğimde o gitmişti. yalnız. not bırakmış. uzun değildi not. sen zaten hiçbir zaman buradan gitmeyecektin, diye yazmıştı. ben de gitmedim, gördüğün gibi. bir bakıma haklı çıktı.»
mila bir şey söylemedi. bank sallandı, çünkü kımıldamıştı, farkında olmadan cavit'e biraz daha yaklaşmıştı. geri çekilmedi.
«kızdın mı ona?» diye sordu.
«o zaman kızdım. sonra düşündüm, doğru söylemiş. ben o dolabı bitirmeyi tercih ettim, biletten önce. bir insan tercihini eyleminde gösterir, sözünde değil. ben eylemimle kaldığımı söylemişim aslında, farkında bile olmadan.»
«peki şimdi?»
«şimdi ne?»
«şimdi de mi dolabı bitirmeyi tercih edersin?»
soru ağzından çıktığında mila neredeyse elini ağzına götürecekti. fazla ileriydi. ikisinin arasındaki o ince, tanımlanmamış çizginin çok ötesine geçmişti. ama söylenmişti bir kere, geri alınamazdı, öksürükle örtemezdi.
cavit uzun uzun baktı denize. ışık döndü. bir daha döndü.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «üç gün ver bana.»
mila güldü ama gülüşünün içinde bir yaş vardı, gözünden değil, göğsünden gelen bir ıslaklık. «baban da böyle derdi, dedin.»
«diyordu. ama o soruların cevapları çaydı. bu başka bir soru.»
sessizlik uzadı. bu kez rahatsız edici değildi. iki insanın aynı bankta, aynı ışığın altında, birbirlerinin nefesinin ritmini duyacak kadar yakın oturması ve konuşmaya gerek duymaması. aşağıda deniz aynı şeyi tekrarlıyordu, hep aynı cümleyi, kayalara vurup çekilerek, sabırla, on bin yıldır.
«baban seni beklerdi» dedi cavit birden. «bilmiyorsun sanırım. her yılın belli bir zamanında, tam olarak ne zaman söyleyemem, atölyenin kapısını açık tutardı. sabaha kadar. hiç söylemezdi niye ama ben anlardım. o günlerde gözü yolda olurdu. iskeleye bakardı çalışırken.»
mila'nın elleri dizlerinin üstünde kenetlendi. parmaklarının eklemleri ağardı. «bana söylemedi böyle bir şey.»
«söylemezdi. söyleseydi, gelmeni ister gibi olurdu, o da bunu senin üstüne bir yük yapmak istemezdi. baban öyleydi. sevgisini gösterirken bile onu görmeni engellerdi. kapının açık kalması yeterdi ona, gelirsin belki diye. gelmezdin. ertesi sabah kapatırdı, bir şey olmamış gibi.»
bir şey mila'nın içinden yukarı doğru tırmandı, boğazında bir düğüm, sıcak. yutkundu. denize baktı, ışığın döngüsünü saydı, çocukken tavanda saydığı gibi. bir, iki, üç. sesini toparladı.
«ben o zaman sanıyordum ki» dedi, sonra durdu. baştan başladı. «ben o kadar zamandır sanıyordum ki babam beni umursamıyor. aramazdı. ben arayınca kısa keserdi. işi vardır derdi, hep işi vardı. ben de aramaz oldum. inat gibi. sen aramazsan ben de aramam. on dört yıl böyle geçti. bir telefon, iki telefon, o kadar. şimdi diyorsun ki kapıyı açık tutuyormuş.»
yaşlı kadın, elindeki fincanı tabağın kenarına koydu. porselen porselene değince ince bir ses çıktı, sonra sustu.
«açık tuttu» dedi. «sana söylemedi çünkü söyleyeceğini bilseydi kapatırdı. öyle biriydi baban. bir şey isterdi ama isterken görünmek istemezdi. balıkçıydı sonuçta. denizin ne verdiğini beklemeyi bilirdi, ne aldığını da.»
mila fincana baktı, kendi fincanına. çay soğumuştu. yüzeyinde ince bir zar bağlamış, kenarından bardağın çeperine yapışmıştı. almadı.
«sen nereden biliyorsun bunları?»
«ben karşı evde otururum» dedi selin teyze, sanki bu her şeyi açıklarmış gibi ve bir bakıma açıklıyordu da. «kırk yıl karşı evde oturursan bir adamın kapısını ne zaman açtığını, ne zaman kapattığını bilirsin. yazın senin geleceğin söylenirdi mahallede. o da sözünü etmezdi ama sepetini fazla doldururdu. balık fazla gelirdi ağına, sanki. sonra sen gelmezsin, o balığı bize dağıtırdı. bana, nevzat'a, aşağı sokaktaki öğretmene. utana utana. kızım gelecekti, çok almışım, demezdi. alın işte, derdi. bozulmasın.»
bir martı, iskelenin demirine kondu. tırnaklarını çıkardığı ses geldi, sonra bir şey söyledi, martıların söylediği o kırık, acıklı şeyi. uçtu gitti.
«neden şimdi anlatıyorsun?»
kadın bir süre cevap vermedi. şalını omzuna çekti, deniz tarafından gelen bir esinti vardı, öğleden sonranın ışığını kırpıyordu suyun üstünde.
«çünkü sen geldin» dedi sonunda. «ve o gitti. ikisi bir arada olmadı hiç. şimdi olmuyor gene ama en azından biri kaldı. bilesin diye. yoksa gidersin, evi satarsın, bir daha bu sokağı görmezsin. bunu da bilmezsin. içinde bir öfkeyle yaşarsın, hak etmediği bir öfkeyle. ben ölmeden önce bunu düzeltmek istedim. kendim için değil.»
mila kalktı. ayakta duramadı, gene oturdu. ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı, soğuktan değil, tutunacak bir şey arıyordu.
«onu son gördüğünde nasıldı?»
«zayıflamıştı» dedi selin teyze, kelimeyi seçerek. «ama gözü buradaydı hep. ben ona çorba götürürdüm son aylarda. kapı hep aralıktı. bir gün girdim, oturmuş pencereye bakıyordu. ne bakıyorsun reşat, dedim. iskeleye, dedi. bir vapur gelir mi bekliyorsun, dedim, şaka gibi. bakmadı bana. bir vapur gelmez ki bu iskeleye, biliyorsun. balıkçı iskelesi. o da biliyordu. yine de baktı.»
rüzgâr yön değiştirdi. iskelenin altındaki suyun sesi belirginleşti, taşlara çarpıp geri çekilen, o sabırlı ses.
mila'nın gözü karşı kıyıya kaydı, sonra babasının evine, kepenkleri boyası dökülmüş o iki katlı taş eve. balkonda bir ip vardı, bir uçtan bir uca gerili, üstünde hiçbir şey yoktu artık. ama bir zamanlar çamaşır asılmıştı oraya. bir zamanlar bir kadın, annesi, o ipe onun bebek gömleklerini asmıştı belki. hatırlamıyordu. iki yaşındaydı gittiklerinde.
«annemi de tanır mıydın?»
selin teyze'nin yüzünde bir şey gerildi, çabuk toparladı ama mila gördü.
«tanırdım.»
«anlat.»
«onu anlatmak bana düşmez.»
«neden?»
«çünkü o gitti, sen de onunla gittin. baban kaldı. ben kalanı anlatırım. gideni değil.»
bu cümlede bir kapı vardı, kapanan. mila zorlamadı. zorlamayı bilmezdi zaten, babasından öğrenmişti bunu, hiç öğretmeden öğretmişti. ikisi de kapıyı açık bırakıp beklemenin ustasıydı, biri karşısındakinin gelmesini bekler, öteki gitmesini beklerdi, sonunda kimse bir yere gitmez, kimse gelmezdi.
«bir şey daha var» dedi kadın. cebinden bir şey çıkardı, bir mendile sarılı. masaya koydu, itmedi mila'ya doğru, olduğu yerde bıraktı. «bunu bana verdi. sana ver, dedi. ama şimdi verme, dedi. gelirse, biraz otursun, biraz alışsın, sonra ver.»
«ne bu?»
«aç bak.»
mendil eskiydi, kenarı işlemeliydi, işlemenin ipi solmuştu. mila açtı. içinde bir anahtar vardı, pirinçten, dişleri aşınmış. bir de katlanmış bir kâğıt, o kadar çok katlanmıştı ki kıvrım yerlerinde incelmiş, neredeyse yırtılacak olmuştu.
«anahtar ne anahtarı?»
«evin. ama senin zaten evin anahtarı var, öyle değil mi? bu başka bir kapının.»
«hangi kapının?»
«kâğıdı oku.»
mila kâğıdı açtı. katları teker teker ayırırken parmakları kâğıdın kenarına takıldı. babasının el yazısını görmemişti hiç. görse tanımazdı. şimdi tanıdı, tanır gibi oldu, sanki bir sesi ilk kez duyup da bunu bekliyordum demek gibi. yazı büyük ve köşeliydi, harfler birbirine yaslanmaya çekiniyordu, aralarında boşluklar vardı.
okudu. içinden okudu, sesli okuyamazdı, sesi çıkmazdı.
«mila. bu evin altında bir bodrum var, sokaktan girilir, ayrı kapısı. ben oraya senin bebekliğinden kalan ne varsa koydum. annen götürmedi hepsini. ben sakladım. belki bir gün lazım olur, sana ait bir şeyler, dedim. satarsan ev, orayı boşalt önce. yabancının eline geçmesin. kusura bakma, iyi baba olamadım. ama kötü olmaya da çalışmadım. ortada kaldım. deniz gibi. sana hep uzaktan baktım. yakın gelemedim, yüzmeyi bilmezsin diye korkardım. baban.»
kâğıdı katladı. aynı kıvrımlardan, çünkü kâğıt zaten o kıvrımları öğrenmişti, başka türlü katlanmıyordu.
selin teyze bir şey söylemedi. onun okumasını bekledi, bittiğini yüzünden anladı, yüzü bir şey söylemese de.
«yüzmeyi bilirim» dedi mila. sesi çatladı ortasından. «ben yüzmeyi bilirim. kim demiş bilmediğimi.»
«ona söyleseydin belki.»
«nereden söyleyecektim? aramadı ki. ben de aramadım. ikimiz de.»
kadın başını salladı, tartışmadı. tartışılacak bir şey yoktu. olan olmuştu, olmayanlar da olmamıştı, ikisinin arasında koca bir deniz vardı ve deniz artık bir tarafı almıştı içine.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
open.spotify.com/track/0MKj...
gamsız hayat
gamsız hayat
devamını gör...
cam tavan'ın giderek daha alçaltılması
sosyal mühendisliğimizi yapan "yönetsel erk"in yürüttüğü strateji tanımı dır.
-deniz göktaş'ın salar gibi yapıp tutulması
-anyma konser yasağı
-manifest hırpalama yolu ile indirmesi
- eski başbakan davudoğlu'nun 6 yıl önceki beyan soruşturması
-melih gökçek'ten 20 yıldır sorulmayan hesapların sorulması
cam tavan alçaltıldıkça "zıplama edimi" istemli olarak kısırlaşma. toplumsal gelişim iğdiş olmaktadır.
-deniz göktaş'ın salar gibi yapıp tutulması
-anyma konser yasağı
-manifest hırpalama yolu ile indirmesi
- eski başbakan davudoğlu'nun 6 yıl önceki beyan soruşturması
-melih gökçek'ten 20 yıldır sorulmayan hesapların sorulması
cam tavan alçaltıldıkça "zıplama edimi" istemli olarak kısırlaşma. toplumsal gelişim iğdiş olmaktadır.
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
babamın bıraktığı iz
sabah atölyeye geldiğinde cavit yoktu.
kapının kilidi zaten açıktı, ama içeride kimse yoktu. tezgâhın üstünde yarım bir iş duruyordu, bir sandalyenin ayağı, zımparalanmış ama henüz yağlanmamış. yanında bir bardak, dibinde soğumuş çayın kahverengi halkası. mila bardağı aldı, kokladı, nedenini bilmeden. sonra yerine koydu.
bugün defterleri ayıracaktı.
babasının her şeyi yazdığını biliyordu. bir marangozun eline neden kalem yakışmaz ki, diye düşünürdü çocukken; oysa babası tam tersini yapardı, her tahtayı bir cümle gibi ele alır, her cümleyi bir tahta gibi rendelerdi. atölyenin arka duvarında, camlı bir dolabın içinde, sırt sırta dizilmiş onlarca kalın defter vardı. bezle kaplı kapaklar. kimi lekeli, kimi ipiyle bağlı. mila dolabın camını açtığında yüzüne eski bir koku çarptı: bezir yağı, kuru toz, biraz da rutubet.
ilk defteri aldı. tarihler vardı, siparişler, ölçüler. «halil bey'in dolabı: 180 boy, meşe. peşinat alındı.» sonra hesaplar. ustalığın matematiği. sayfaları çevirdikçe babasının el yazısının yıllar içinde nasıl değiştiğini gördü; gençken sivri ve aceleci, sonlara doğru yumuşamış, iri, biraz titrek.
ikinci defterde başka bir şey vardı.
siparişlerin arasına serpiştirilmiş cümleler. kısa notlar. bazen bir tarih bile yok, sadece bir düşünce, günün ortasında yakalanmış gibi.
«bugün rüzgâr güneyden. deniz huysuz. elim ağrıyor.»
«mila'dan mektup gelmedi. yine.»
mila okumayı bıraktı. parmağını sayfanın kenarına koydu, orada tuttu. pencereden gelen ışık tozları görünür kılıyordu, havada asılı, hareketsiz gibi ama değil. sonra devam etti. kendini zorlayarak.
«mila'dan mektup gelmedi. yine. belki de doğrusu bu. bir kuşu kafeste tutamazsın, kanadı kırılır, sen de suçlu olursun. bıraktım gitsin. ama akşamları burnumun direği sızlıyor.»
kapağı kapadı. bir süre öylece durdu, defter kucağında, sırtı camlı dolaba yaslı. dışarıda bir motor sesi geçti, uzaklaştı. martıların o bitmeyen tartışması. mila derin bir nefes aldı, sonra defteri yeniden açtı. gitmeyecekti bu sefer. sonuna kadar okuyacaktı.
üçüncü defterin ortalarında, ilk kez o adı gördü.
«cavit geldi. yeğenim değil, öyle çağırıyorum ama. ustabaşının oğlu. denizden yeni çıkmış gibi, gözleri kızarık. bir iş sordu. çırak lazım mıymış. ellerine baktım, nasır yok ama söz dinleyen eller. kalsın dedim.»
mila'nın parmağı sayfada durdu.
cavit'in ne zaman geldiğini hiç sormamıştı. kendisi gittikten sonra mı, önce mi? yıllar hep bir bulanıklıktı onun için, kasabadan çıktığı günden sonrası tek bir uzun koridora dönüşmüştü. şimdi burada, babasının el yazısında, o koridorun bir kapısı aralanıyordu.
okumaya devam etti.
«cavit çabuk öğreniyor. fazla konuşmuyor, iyi. konuşan çok, dinleyen az bu dünyada. bir keresinde sordum, neden buradasın diye. şehir daha çok iş, daha çok para. omuz silkti. deniz burada dedi. başka laf etmedi. ben de üstelemedim. herkesin bir denizi var.»
bir sayfa daha.
«cavit'in bir derdi var, taşıyor ama göstermiyor. bazı akşamlar tezgâhın başında kalıyor, ben gittikten sonra da. sabah geldiğimde iş bitmiş oluyor. uyumuyor mu bu çocuk. sormadım. soracak halim yok, benim de kendi uykusuzluğum var.»
kapı açıldı.
mila irkildi, defteri kapatmaya çalıştı ama beceremedi, sayfalar avucunun altında açık kaldı. cavit girdi, elinde bir kâğıt torba, içinde ekmek olmalıydı, uçları görünüyordu. mila'yı dolabın önünde, yerde otururken görünce bir an durdu.
«sabah erkencisin» dedi.
«sen de yoktun.»
«fırına gittim.» torbayı tezgâha bıraktı. sonra gözü mila'nın kucağındaki deftere kaydı. yüzünde bir şey değişti, gözle görülür değil, daha çok havanın değişmesi gibi bir şey.
«babamın defterleri» dedi mila, açıklama ihtiyacı duyarak. «ayırıyordum. bazıları hesap, bazıları...»
«biliyorum ne olduklarını.»
ekmeği torbadan çıkardı, bir uçtan kopardı, ama yemedi. elinde tuttu.
«içinde ben de varım galiba» dedi. soru değildi.
mila başını salladı. «adın geçiyor. çok değil. ama geçiyor.»
cavit tezgâha yaslandı, kollarını kavuşturdu. ekmek parçası hâlâ elindeydi.
«ne yazmış?»
mila bir an tereddüt etti. bu, babasıyla cavit arasında bir şeydi, kendisi araya girmişti, davetsiz. ama cavit bekliyordu, ve o bekleyişte bir merak vardı, hafif de olsa bir açlık.
«çabuk öğrendiğini yazmış» dedi mila. «söz dinleyen ellerin olduğunu.»
cavit'in dudağının kenarı kımıldadı, gülümseme değildi tam, ondan önceki şey.
«söz dinleyen eller» diye tekrarladı. «öyle derdi. bir tahtayı yanlış tutsam, dur derdi, tahta sana ne yapacağını söylüyor, sen dinle. ben de gülerdim önceleri. tahta konuşmaz ki. sonra anladım.»
yaklaştı, mila'nın yanına çöktü, ama dolaba dokunmadan. aralarında yarım metre vardı, belki daha az. defterin açık sayfasına baktı, kendi adının yazıldığı yere.
«bir de burada» dedi mila, sayfayı çevirmeden. «bir derdin olduğunu yazmış. taşıdığını ama göstermediğini.»
cavit'in elindeki ekmek parçası masaya değdi. uzun bir sessizlik oldu. dışarıda bir çocuk bağırdı, ardından kahkaha, sonra ayak sesleri uzaklaştı.
«baban çok şey görürdü» dedi sonunda. «ağzını açmazdı ama görürdü. bir insanın nesine baktığını anlamazdın, sonra bakardın ki tam oraya bakmış.»
«neydi o dert?»
soruyu sorar sormaz pişman oldu. çok erkendi. çok doğrudandı. cavit'in yüzü kapandı, bir kapak iner gibi, yumuşak ama kesin.
«eski bir şey» dedi. «kalmadı artık.»
yalan söylüyordu. mila bunu, nereden bildiğini bilmeden, biliyordu. ama üstelemedi. babası da üstelememişti; belki bu kasabanın bir kuralıydı, insanların yaralarını kendi zamanlarında açmalarına izin vermek.
cavit ayağa kalktı, dizindeki tozu silkti.
«çay ister misin?»
«isterim.»
semaverin başına gitti, doldurdu, ateşi tutuşturdu. sırtı mila'ya dönüktü. omuzlarının çizgisi, o kaburgalı sırt, kollarının hareketindeki o telaşsızlık. mila defteri kapadı, kucağında tuttu, ama bir sayfa gözünün önünde kaldı, sanki hâlâ okuyormuş gibi.
«baban» dedi cavit, sırtı hâlâ dönük, «çok yalnızdı. sen bilmezsin belki. ya da bilirsin, bilmek istemezsin.»
mila cevap vermedi.
«akşamları buraya gelirdim. kalmam gerekmezdi, iş biterdi, ama gelirdim. o da bilirdi geleceğimi. iki çay demlerdi, birini bana. konuşmazdık pek. radyo çalardı, o eski radyo, şurada duruyordu.» başıyla köşedeki rafı işaret etti, boş bir raf. «bozuldu geçen kış. atmaya kıyamadım, arkada duruyor.»
«neden anlatıyorsun bunları?»
cavit döndü. ellerini önlüğüne sildi, gereksizce, temizdiler zaten.
«çünkü sen bilmiyorsun» dedi. «sen o yılları görmedin. baban orada, tezgâhın başında, her akşam bir çay daha demleyip senin gelmeni bekledi. ben de onun karşısına oturdum ki masa boş olmasın. bunu bilmen gerek. kızmak için değil. sadece bilmen için.»
mila'nın avucu defterin kapağına yapıştı. bezin dokusunu hissetti, iplik iplik, aşınmış.
«kızmadım» dedi. sesi kendisine ait gelmedi. «sadece... geç. her şey çok geç.»
«geç değil.» cavit tezgâhın kenarına oturdu. «baban için geç. sen için değil.»
semaver fokurdadı. cavit iki bardak çay koydu, birini mila'ya uzattı. mila aldı, sıcaklığı avucunu yaktı ama bırakmadı. çayın rengine baktı, tavşankanı, babasının hep istediği gibi.
«bir şey daha var» dedi mila, bardağı dizine dayayarak. «bir yerde yazmış ki... senin bir derdini taşıdığını, ama bunun sizi birbirinize bağladığını. kelime kelime hatırlamıyorum. ama öyle bir şey. iki adam, biri diğerinin acısına ortak olmuş.»
cavit uzun uzun ona baktı. gözlerinde bir şey vardı, deniz gibi, dibi görünmeyen.
«onu bulmuşsun.»
«bulmuşum.»
«kaçıncı defter?»
«bilmiyorum. ortalardaki. kapağı mavi.»
cavit başını salladı, sanki hangisi olduğunu tam olarak biliyormuş gibi. belki de biliyordu. belki o defterleri çoktan okumuştu, babası öldükten sonra, tek başına, geceleri.
«okudun mu sen bunları?» diye sordu mila. «daha önce?»
cavit çayından bir yudum aldı. cevap vermedi hemen. sonra:
«bir kere. cenazeden sonra. atölye bomboştu, sen gelmemiştin daha, ben de kapıyı kilitleyip içeride kaldım. bütün gece okudum. sabaha kadar.»
«neden?»
«çünkü başka türlü vedalaşamadım.»
mila bardağı dizinden aldı, iki eliyle sardı. cavit'in bu son cümlesi bir yere oturdu içinde, ağır bir taş gibi, ama batırmadan, sadece durarak.
«ben gelemedim» dedi. bunu daha önce kimseye söylememişti, kendine bile. «cenazeye. uçak vardı, para vardı, izin de alabilirdim. gelmedim.»
«biliyorum.»
«herkes biliyor sanırım.»
«kasaba küçük.»
mila güldü, ama gülüş değildi tam, boğazından çıkan kırık bir sesti.
«beni ayıplıyorlar mı?»
«bazıları.» cavit dürüsttü, bu dürüstlük mila'nın hoşuna gitti, alışık olmadığı bir şeydi, herkes ona hep yumuşak yalanlar söylerdi. «ama çoğu anlıyor. herkesin bir gidememe hikâyesi var. ya da bir gelememe.»
«seninki gidememe mi, gelememe mi?»
soru ağzından kaçmıştı. cavit'in yüzüne baktı, geri almak için bir yol arayarak, ama bulamadı. cavit bardağını tezgâha koydu.
«ikisi de» dedi. «aynı anda. zor iş.»
sonra kalktı, tezgâhın başına geçti, yarım kalan sandalye ayağını eline aldı. zımparayı da aldı.
mila kalktığı yerde durakladı. gitmesi gerektiğini biliyordu, çayını bitirmişti, konuşacak şey de kalmamıştı sözde. ama ayakları başka bir şey söylüyordu.
zımparanın tahtaya sürtünme sesi atölyeyi doldurdu. ince, düzenli bir hışırtı. cavit başını eğmiş, ayağın kavisli yerinde tozları kaldırıyordu, parmakları ahşabın üstünde bir yere kadar gidip geri dönüyordu, sonra tekrar. ellerinde bir sakinlik vardı. mila böyle elleri unutmuştu. kentte herkesin elleri telefondaydı, ya da bir kahve bardağında, ya da havada, laf ederken.
«baban da mı marangozdu?» diye sordu.
«değildi.» zımpara durdu. «balıkçıydı. bu atölye komşumuzundu. ben on beşimdeyken burada takılırdım, o da bana bir şeyler öğretti. sonra öldü, dükkânı bana bıraktı. karısı yoktu, çocuğu yoktu.»
«sana neden?»
cavit omuz silkti, gözü hâlâ tahtadaydı.
«çünkü buraya gelen tek insan bendim herhâlde.»
bunu öyle düz söyledi ki, mila bir an ne diyeceğini bilemedi. kapının yanındaki pencereden dışarısı görünüyordu, iskelenin tahtaları, deniz, ötede bir sandal. rüzgâr camı hafifçe titretiyordu.
«ben babama gidememiştim» dedi mila. bunu neden söylediğini bilmiyordu. belki cavit dürüst olduğu için. belki atölyenin içindeki toz kokusu insanı çözdüğü için. «hastanede yatarken. istanbul'daydım, işim vardı, sürekli işim vardı. bir hafta sonra giderim dedim. bir hafta sonrası olmadı.»
zımpara sesi kesildi.
«şimdi mi geldin yani» dedi cavit. soru değildi.
«şimdi geldim. kırk gün sonra. kimse ne yapacağını bilmiyor benimle. ben de bilmiyorum.»
cavit tahtayı bıraktı, ellerini önlüğüne sildi. ona bakmadı, pencereye baktı, deniz tarafına. sonra konuştu, sesi biraz daha alçaktı.
«baban iyi adamdı. bana iki sandalye ısmarlamıştı geçen yıl. parasını da peşin verdi, âdet değildir oysa. sandalyeler bitince gelip aldı, tek kelime beğenmedim demedi, ama gözünden anladım, birinin ayağı ötekilerden bir parmak kısaydı. söylemedi. ben görmezden geldim. ikimiz de bildik.»
mila güldü bu sefer, gerçekten güldü, boğazından değil.
«o böyleydi işte. bir şeyi bozar, sonra bozulduğunu söylemez, seni utandırmamak için.»
«kızını da öyle mi büyüttü?»
soru mila'yı yakaladı. cavit yüzüne bakıyordu şimdi, ilk kez uzun uzun, kaçmadan. gözlerinde tuhaf bir dinginlik vardı, insanı rahatsız etmeyen ama içine sızan bir dikkat.
«bilmiyorum» dedi mila. «belki de öyle. ben de bir sürü şeyin bozulduğunu söylemedim ona. söyleseydim belki gelirdim.»
dışarıda martı çığlıkları koptu, üç dört tanesi birden, iskelenin ucundan havalandılar. cavit pencereye doğru bir baktı, sonra masanın üstünden bir bez aldı, elindeki tozu iyice temizledi.
«yarın gel» dedi.
«ne?»
«yarın gel istersen. bu sandalyeler baban için. kahvenin arka odasına koyacaklardı, taziyeler bitince oturulacak diye. bir çift daha lazım. iki el iş daha çabuk biter.»
mila ona baktı. adamın yüzünde bir şey aramadı, çünkü yoktu; ne acıma vardı ne de o herkesin taktığı yumuşak maske. sadece bir teklif vardı. basit, açık.
«ben marangozluk bilmem.»
«zımpara tutmayı bilirsin. herkes bilir. sadece kimse denemek istemez.»
«neden ben?»
cavit bezı katladı, tezgâhın kenarına astı.
«çünkü buraya gelen tek insan sensin bugün» dedi.
kendi sözünü ona geri vermişti. mila bunu fark etti, bir şeyin ucundan tutulduğunu anladı, ne olduğunu adlandıramasa da.
«saat kaçta?»
«erken. ben ışıkla çalışırım. sabah on gibi burada ol, o vakit deniz durgun olur, gürültü etmez.»
«deniz gürültü ederse çalışamaz mısın?»
«ederim» dedi. «ama sevmem.»
kapıya doğru yürüdü mila. eşikte durdu, arkasına döndü. cavit yeniden ayağı eline almıştı, ışığa tutuyor, kavisi süzüyordu. sırtı ona dönüktü, ama başını hafifçe yana eğdi, gittiğini duyduğunu belli etti.
«cavit.»
«efendim.»
«teşekkür ederim. kahve için.»
«kahve değildi o. nescafé. süt tozuyla. iyi kahvem yok.»
«yine de.»
dışarı çıktı. öğleden sonranın ışığı iskelenin tahtalarında sarıya çalmıştı, tuz kokusu burnuna doldu. deniz kıpırtısızdı, sırça gibi. uzakta bir tekne motoru öksürerek çalışıyor, sonra susuyordu. mila kollarını kavuşturdu, üşümüyordu, ama bir şey ona sarılma ihtiyacı veriyordu.
babasının evine giden yol iskeleden yukarı kıvrılıyordu, taş duvarların arasından. yürüdü. ayaklarının altında çakıl sesi çıkıyordu, tekdüze, huzurlu bir çıtırtı. bir kedi duvarın üstünde uzanmış onu izledi, kımıldamadı. fırının önünden geçerken ekmek kokusu geldi, camın ardında bir kadın hamur açıyordu, başını kaldırıp mila'ya baktı, tanıdı, sonra tekrar hamura eğildi. selam yoktu. ama bir düşmanlık da yoktu. sadece o kasabanın kendine has bekleyişi vardı, insanı ne kucaklayan ne de kovan.
evin kapısını açtığında içerisi hâlâ soğuktu. kırk gündür yaşayan yoktu burada. babasının kokusu çıkmıştı odalardan, yerine küf ve kapalı hava kokusu gelmişti. mutfağa geçti. musluğu açtı, su bir süre paslı aktı, sonra berraklaştı. ellerini yıkadı, parmaklarındaki zımpara tozunu ovuşturdu, tahtanın ince tozu suyla birlikte gitti.
salondaki sedirin üstünde babasının hırkası duruyordu, kimse dokunmamıştı ona, o gün nasıl bıraktıysa öyle. mila yanına oturdu. hırkayı almadı eline, sadece yanında durdu, bir süre. cebinden telefonunu çıkardı. on yedi bildirim vardı, hepsi işten, hepsi acil, hepsi bekliyor. ekranı kapadı, telefonu ters çevirdi sedirin üstüne.
yarın on'da atölyede olacaktı.
bunu düşününce içinde bir yer gevşedi, kilit atmış bir kapının menteşesi yağlanmış gibi. nedenini kendine sormadı. sadece pencereye baktı, dışarıda ışık çekiliyordu denizin üstünden, mavinin koyusuna dönüyordu her şey. bir yerde köpek havladı, uzakta, sonra sustu.
ertesi sabah erken uyandı. alışık olmadığı bir saatte, horoz sesiyle değil, martıların iskelenin üstünde başlattığı curcunayla. yatakta bir süre öylece kaldı, tavana baktı, tahta kirişlerin arasındaki örümcek ağını süzdü. sonra kalktı.
dolapta babasının bıraktığı kahve teneke kutusunun içinde biraz gerçek kahve buldu, öğütülmüş, kararmış. cezvede pişirdi, köpüğünü taşırmadan. bir termosa boşalttı, iki fincan da yanına aldı, bir beze sardı. kapıdan çıkarken ne yaptığını sorgulamadı kendine. yürüdü.
atölyenin kapısı aralıktı. içeriden zımpara sesi geliyordu, demek erken gelmişti cavit, ışıkla çalışırım demişti, gerçekmiş. mila kapıyı itti.
cavit başını kaldırdı. yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de bir şey bekliyormuş hâli. sanki mila her sabah oradan giriyormuş gibi.
«geldin.»
«geldim.» termosu tezgâha koydu. «kahve getirdim. gerçeğinden. babamın dolabında kalmıştı.»
cavit ellerini bıraktı, termosa baktı, sonra mila'ya. bir şey söyleyecek gibi oldu, söylemedi. tezgâhtan iki fincanı çekti, kendi fincanlarını, mila'nınkileri değil, mila fark etti, bir şey demedi. kahveyi bölüştüler. kokusu atölyeyi doldurdu, tahta ve tozun üstüne bir sıcaklık koydu.
ilk yudumda cavit gözlerini kapadı, bir an.
«iyiymiş» dedi.
«babam iyi kahve içerdi. başka şeyde cimriydi ama kahvede değil.»
«anladım.» fincanı bıraktı, önlüğünü uzattı ona, tezgâhın arkasındaki çiviye asılıydı bir tane daha. «giy şunu. toz her yere girer. sonra üstünden çıkmaz.»
mila önlüğü aldı. kalın, sert bir kumaştı, üstünde eski leke izleri, tutkal, boya, belki kan. boynundan geçirdi, arkadan bağladı. bol geldi, ama sıcaktı, birinin sırtından yeni çıkmış gibi.
«şimdi ne yapacağım?»
cavit ona bir tahta parçası uzattı, henüz biçimsiz, dört köşe, pürüzlü.
«bunu düzelteceksin. zımparayla. damarına göre gideceksin, karşısına değil. karşısına gidersen tahta seni de yorar, kendi de kızar. damarını bulacaksın, öyle süreceksin.»
«nasıl bulacağım damarını?»
«elinle. gözünle değil. elini gezdir üstünde, hangi yön pürüzsüzse o yön damarıdır. ters yön dikenlenir.»
mila avucunu tahtaya koydu. bir yöne sürdü, sonra ötekine. cavit haklıydı, bir yön yumuşaktı, öteki tırmalıyordu. şaşırdı, bunu hiç bilmiyordu, hiç düşünmemişti tahtanın bir yönü olduğunu.
«buldun mu?»
«buldum.»
«o zaman başla. acele etme. marangozluğun tek sırrı budur, acele etmemek. kalanı zaten kendi gelir.»
mila zımparayı tahtaya koydu, ittirdi. ilk hareket beceriksizdi, açı yanlıştı, tahta hışırtı yerine cırtlak bir ses çıkardı. cavit tezgâhın öbür ucundan baktı ama karışmadı. mila tekrar denedi, bileğini gevşetti, kolunu değil eli konuşsun diye bıraktı. bu sefer ses düzeldi, ince ve düzenli, cavit'in çıkardığı sese benzedi.
«oldu» dedi cavit, başını kaldırmadan.
bir süre ikisi de konuşmadı. atölyeyi sadece iki zımparanın sesi doldurdu, biri deneyimli ve düzgün, öteki acemi ve arada bir aksayan, ama birbirine karışıp bir ritim kurdular. dışarıda deniz durgundu, cavit'in dediği gibi. ışık pencereden içeri sızıyor, toz zerreleri havada süzülüyordu, tembel, ağır.
mila bir ara başını kaldırdı, cavit'e baktı. adam işine gömülmüştü, kaşları hafif çatık, dudakları aralık, dünyadan kopmuş. yüzünde kırk yılın izi vardı, güneşin, tuzun, yalnızlığın. ama çirkin değildi bu izler. bir yerlere oturmuş, uzun süre bir yerde kalmış birinin yüzüydü. mila'nın hiç sahip olamadığı bir şey.
el emeğinin bir ağırlığı vardı burada, herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği türden. mila zımparayı bıraktı, parmaklarını inceledi. ucunda küçük bir kıymık, deri kadar ince. çekip almadı hemen.
«sen hep burada mı yaşadın?» diye sordu.
cavit zımparayı tahtanın kenarına sürdü, sonra durdu.
«bir ara gittim. geri geldim.»
«nereye gittin?»
«uzağa.»
bu kadarı yetmiş gibiydi ona. kelimeleri sanki denizden çıkardığı bir ağ gibi, ağır ağır, düğümlerini çöze çöze veriyordu. mila zorlamadı. kendi de çoğu şeyi böyle taşıyordu içinde, tek kelimeyle bağlanmış bohçalar halinde.
öğleye doğru ışık değişti, sarardı, atölyenin tozlu havasına bir bal rengi karıştı. cavit doğruldu, belini tuttu, kısa bir ses çıkardı ağzından, ağrının değil alışkanlığın sesi.
«çorba var» dedi. «istersen.»
«ne çorbası?»
«mercimek. dünden kaldı ama böylesi daha iyi olur.»
mila kıymığı çekip aldı sonunda. bir damla kan çıktı, minik, parlak. emdi parmağını, sonra gülümsedi, nedenini kendi de bilmeden.
«olur.»
cavit'in evi atölyenin arkasındaydı, aralarında bir avlu, avluda bir incir ağacı, gövdesi eğri, dalları alçak. yaprakları geniş, tozlu. mila geçerken bir yaprağı avucuna aldı, tüylü yüzünü parmağıyla okşadı, sonra bıraktı. içerisi serindi, taş duvarların koruduğu bir serinlik. bir masa, iki sandalye, bir de duvara dayalı eski bir dolap. duvarda bir resim yoktu, bir fotoğraf yoktu. sadece bir çivi, boş, üstünde bir gölge lekesi, bir zamanlar orada asılı duran bir şeyin izi.
mila o çiviye baktı, biraz uzun. sormadı.
cavit ocağı yaktı, tencereyi üstüne koydu. sırtı dönüktü. omuzları geniş ama biraz çökmüş, uzun yıllar bir şeyleri kaldırmış, taşımış omuzlar.
«sen buraya nasıl geldin?» diye sordu, tencereye bakarak.
«otobüsle.»
cavit güldü, hafif, neredeyse duyulmayacak kadar. bir tıksırığa benzedi gülüşü.
«öyle demedim.»
«biliyorum.»
mila sandalyeye oturdu, dirseklerini masaya dayadı. masanın tahtası da cavit'in elinden çıkmıştı belli ki, kenarları yuvarlatılmış, yüzeyi el değmekten koyulaşmış.
«bir yerden kaçtım sanırım» dedi sonunda. «ya da bir yere doğru. ikisini ayırt etmek zor oluyor bazen.»
cavit karıştırdı çorbayı. kaşık tencerenin dibine değdi, madeni bir ses.
«ayırt etmesen de olur» dedi. «sonunda aynı yere varıyorsun.»
bu cümle mila'da bir yere değdi, bir çivinin gölge lekesi gibi. çorbanın kokusu yayıldı odaya, kimyon, sarımsak, bir de yanmaya yakın soğanın o tatlı acısı. karnının kazındığını fark etti birden, sabahtan beri bir şey yememişti, belki daha da uzun.
cavit iki kaseyi doldurdu, birini önüne koydu, öbürünü karşısına. ekmek yoktu masada, onun yerine bir tabak zeytin, bir de yuvarlak, sert görünüşlü bir peynir.
«ekmeğim bitti» dedi. «yarın fırın açık.»
«böyle iyi.»
yediler. bir süre sadece kaşık sesleri, bir de dışarıdan gelen bir kumru sesi, tekdüze, teselli edici. mila çorbayı sıcak sıcak içti, dili yandı biraz, aldırmadı. ağız dolusu yaşamak diye bir şey vardı ya, işte tam da buydu, dilin yanması, karnın ısınması, bir yabancının sofrasında bir yabancıyla oturmak, ama yabancı hissetmemek.
«ne kadar kalacaksın?» diye sordu cavit, kasesini bitirince.
«bilmiyorum.»
«bilmiyorsun demek.»
«bir yerde kalmayı bilmiyorum. hep bir sonraki durağı düşünüyorum. orada değilken orayı, oradayken bir sonrakini.»
cavit ona baktı, uzun. gözleri açık kahverengiydi, kenarları kırışık, ama içleri berrak. yaşlı bir adamın bir çocuğa bakışı gibi değildi bu, daha çok kendini tanıyan birinin karşısında yine kendini bulmuş gibiydi.
«ben de öyleydim» dedi. «uzun süre.»
«ne değiştirdi?»
bir soruyla cevap verecek sandı mila, ama vermedi bu sefer. sandalyesini geri itti, ayağa kalktı, dolaba doğru gitti. çekmeceyi açtı, içinden bir şey çıkardı, avucuna sığacak kadar küçük. masaya bıraktı önüne.
ahşaptan oyulmuş bir kuştu. bir kumru belki, ya da isimsiz bir şey, kanatları gövdesine yapışık, gagası hafif açık. yüzeyi öyle bir cilalanmıştı ki dokunmadan bile pürüzsüzlüğü görülüyordu.
«bunu ilk yaptığım şeydi» dedi cavit. «buraya döndükten sonra. bir kış boyunca uğraştım. elimden başka bir şey gelmiyordu.»
mila kuşu aldı, avucunda tarttı. hafifti, ama boşluk gibi değil, dolu bir hafiflik. parmağıyla kanadın çizgilerini izledi.
«uçmuyor» dedi.
«uçmasını istemedim. kalsın istedim.»
mila kuşu masaya geri koydu, ama elini üstünden çekmedi hemen. iki parmağı hâlâ ahşabın üstünde, sanki bırakırsa kuş gerçekten uçacakmış gibi.
dışarıda kumru sustu. bir an her şey çok sessiz oldu, taş duvarların içinde bir sessizlik, denizin ta kendisinden gelen. cavit kaseleri topladı, leğene götürdü. su sesi doldurdu odayı.
«yıkanacak bir yer var mı?» diye sordu mila. «üstümde iki günün tozu.»
«avluda. duvarın dibinde. su soğuk ama temiz.»
«havlu?»
«dolapta. alt rafta.»
mila dolaba gitti, alt rafı açtı. katlanmış, birkaç kez yıkanmaktan yumuşamış bir havlu buldu, mavi, kenarları solmuş. aldı, kokladı, farkında olmadan. güneş kokuyordu, bir de sabun, keskin olmayan bir sabun.
avluya çıktı. incir ağacının altında bir taş yalak vardı, duvardan bir borunun ucu sarkıyordu, ondan ince bir su akıyordu, sürekli, sabırlı. mila ellerini soktu suya. buz gibiydi, bileklerini yaktı önce, sonra alıştı. yüzünü yıkadı, ensesini, kollarını. su, günlerin, otobüs koltuklarının, terminallerdeki bekleyişlerin tozunu aldı götürdü, taşların arasından bir yere aktı, toprağa.
ıslak yüzünü havluya gömdü. güneş kokusu, tekrar. gözlerini kapadı, öyle durdu, incir ağacının altında, bir yabancının avlusunda, hayatında ilk kez bir sonraki durağı düşünmeden.
içeri döndüğünde cavit kapının önünde bir tabure çekmiş oturuyordu, elinde yine o zımpara, yine o küçük tahta parçası. ama çalışmıyordu. sadece tutuyordu, gözleri denize dönük.
«su soğukmuş» dedi mila.
«söylemiştim.»
«söyledin.»
yanına oturdu, taş eşiğe. ıslak saçları omzuna değdi. deniz akşama doğru rengini değiştiriyordu, öğlenin o keskin mavisinden çekilip daha yumuşak, daha kurşuni bir şeye dönüşüyordu. ufukta bir tekne, tek başına, hareketsiz gibi ama değil, yavaşça sağa kayıyordu.
«ben yarın gitmem gerekebilir» dedi mila. neden söylediğini bilmiyordu. belki kendini denemek için, o cümlenin ağzından nasıl çıkacağını duymak için.
cavit başını çevirmedi.
«gerekirse gidersin.»
«sen tutmaya çalışmıyorsun.»
«kuşu tuttum bir kere» dedi cavit. «ahşaptan. canlı olanı tutamazsın. konarsa konar.»
mila gülümsedi, ama içinde bir yerde bir şey burkuldu, hoş bir burkulma, uzun zamandır tatmadığı türden. dizlerini göğsüne çekti, çenesini dizlerine dayadı.
«peki sen» dedi, «sen niye durdun? niye geri döndün ve kaldın?»
cavit uzun süre cevap vermedi. tahtayı çevirdi elinde, bir yüzünü, bir öbür yüzünü inceledi. sonunda konuştu, sesi denizin sesiyle karışacak kadar alçaktı.
«bir kadın vardı» dedi. «beni bekledi. ben dönene kadar. sonra beklemekten yoruldu.»
mila sustu. o boş çiviyi hatırladı, duvardaki gölge lekesini.
«öldü mü?»
«hayır. gitti. ben döndüğümde o gitti. biz hep ters yönlerde durakladık. o gelirken ben giderdim, ben dönerken o.»
«bu kötü.»
«kötü» dedi cavit, itiraz etmeden. «ama bana bir şey öğretti. kalmak da bir yolculuk. en zoru belki.»
güneş suya değmeye başladı, ufuk kızardı, tekne kararan sudan bir çentik gibi görünüyordu artık. mila taşın soğuğunu hissetti kalçasının altında, ama kalkmadı.
«ben hep kalmaktan korktum» dedi. «kalırsan bağlanırsın. bağlanırsan kaybedebilirsin. gidersen kaybedecek bir şeyin olmaz.»
«gidersen zaten kaybediyorsun. sadece adını koymuyorsun.»
bu cümle mila'nın içinde bir kapıyı araladı, gıcırdayarak, uzun süre açılmamış bir kapı gibi. cevap vermedi. veremezdi. doğruydu çünkü, ve doğru olan şeyler bazen insanın nefesini kesiyordu.
incirden bir yaprak koptu, avluya süzüldü, taşların üstünde bir an döndü, sonra durdu. cavit ayağa kalktı, tahtayı taburenin üstüne bıraktı.
«lambayı yakayım» dedi. «karanlık çöküyor.»
içeri girdi. mila dışarıda kaldı biraz daha, tek başına, denizle. ellerini yaladı akşam serinliği, saçlarının ucundan bir damla su boynundan aşağı kaydı. titredi hafifçe. ama içeri girmedi hemen.
camdan cavit'in gölgesi düştü avluya, gaz lambasının sarı ışığında büyümüş, titrek. adam bir kibrit çaktı, fitili tutuşturdu, oda birden altın rengine boyandı. mila o ışığa baktı, o boş çiviye, o ahşap kuşa masanın üstünde, o iki sandalyeye.
kalkmak istedi. ayakları taşa yapışmış gibiydi. gitmek, sabah ilk otobüse binmek, bir sonraki durağı düşünmek, hep yaptığı şeyi yapmak, kolay olanı. ama bu akşam kolay olan zor geldi ona, ilk kez.
içeri girdi. cavit masaya iki bardak koymuştu, birine su doldurdu, öbürüne kendine bir parmak bir şey, renkli, kokusu keskin.
«içer misin?» diye sordu.
«az.»
doldurdu ona da. bardaklar tokuştu, sessizce, tören gibi değil, alışkanlık gibi bile değil, sadece iki insanın aynı odada, aynı ışıkta oldukları için.
«neye içiyoruz?» diye sordu mila.
cavit düşündü. dudaklarında o zor beliren gülümseme yine kıpırdadı..
sabah atölyeye geldiğinde cavit yoktu.
kapının kilidi zaten açıktı, ama içeride kimse yoktu. tezgâhın üstünde yarım bir iş duruyordu, bir sandalyenin ayağı, zımparalanmış ama henüz yağlanmamış. yanında bir bardak, dibinde soğumuş çayın kahverengi halkası. mila bardağı aldı, kokladı, nedenini bilmeden. sonra yerine koydu.
bugün defterleri ayıracaktı.
babasının her şeyi yazdığını biliyordu. bir marangozun eline neden kalem yakışmaz ki, diye düşünürdü çocukken; oysa babası tam tersini yapardı, her tahtayı bir cümle gibi ele alır, her cümleyi bir tahta gibi rendelerdi. atölyenin arka duvarında, camlı bir dolabın içinde, sırt sırta dizilmiş onlarca kalın defter vardı. bezle kaplı kapaklar. kimi lekeli, kimi ipiyle bağlı. mila dolabın camını açtığında yüzüne eski bir koku çarptı: bezir yağı, kuru toz, biraz da rutubet.
ilk defteri aldı. tarihler vardı, siparişler, ölçüler. «halil bey'in dolabı: 180 boy, meşe. peşinat alındı.» sonra hesaplar. ustalığın matematiği. sayfaları çevirdikçe babasının el yazısının yıllar içinde nasıl değiştiğini gördü; gençken sivri ve aceleci, sonlara doğru yumuşamış, iri, biraz titrek.
ikinci defterde başka bir şey vardı.
siparişlerin arasına serpiştirilmiş cümleler. kısa notlar. bazen bir tarih bile yok, sadece bir düşünce, günün ortasında yakalanmış gibi.
«bugün rüzgâr güneyden. deniz huysuz. elim ağrıyor.»
«mila'dan mektup gelmedi. yine.»
mila okumayı bıraktı. parmağını sayfanın kenarına koydu, orada tuttu. pencereden gelen ışık tozları görünür kılıyordu, havada asılı, hareketsiz gibi ama değil. sonra devam etti. kendini zorlayarak.
«mila'dan mektup gelmedi. yine. belki de doğrusu bu. bir kuşu kafeste tutamazsın, kanadı kırılır, sen de suçlu olursun. bıraktım gitsin. ama akşamları burnumun direği sızlıyor.»
kapağı kapadı. bir süre öylece durdu, defter kucağında, sırtı camlı dolaba yaslı. dışarıda bir motor sesi geçti, uzaklaştı. martıların o bitmeyen tartışması. mila derin bir nefes aldı, sonra defteri yeniden açtı. gitmeyecekti bu sefer. sonuna kadar okuyacaktı.
üçüncü defterin ortalarında, ilk kez o adı gördü.
«cavit geldi. yeğenim değil, öyle çağırıyorum ama. ustabaşının oğlu. denizden yeni çıkmış gibi, gözleri kızarık. bir iş sordu. çırak lazım mıymış. ellerine baktım, nasır yok ama söz dinleyen eller. kalsın dedim.»
mila'nın parmağı sayfada durdu.
cavit'in ne zaman geldiğini hiç sormamıştı. kendisi gittikten sonra mı, önce mi? yıllar hep bir bulanıklıktı onun için, kasabadan çıktığı günden sonrası tek bir uzun koridora dönüşmüştü. şimdi burada, babasının el yazısında, o koridorun bir kapısı aralanıyordu.
okumaya devam etti.
«cavit çabuk öğreniyor. fazla konuşmuyor, iyi. konuşan çok, dinleyen az bu dünyada. bir keresinde sordum, neden buradasın diye. şehir daha çok iş, daha çok para. omuz silkti. deniz burada dedi. başka laf etmedi. ben de üstelemedim. herkesin bir denizi var.»
bir sayfa daha.
«cavit'in bir derdi var, taşıyor ama göstermiyor. bazı akşamlar tezgâhın başında kalıyor, ben gittikten sonra da. sabah geldiğimde iş bitmiş oluyor. uyumuyor mu bu çocuk. sormadım. soracak halim yok, benim de kendi uykusuzluğum var.»
kapı açıldı.
mila irkildi, defteri kapatmaya çalıştı ama beceremedi, sayfalar avucunun altında açık kaldı. cavit girdi, elinde bir kâğıt torba, içinde ekmek olmalıydı, uçları görünüyordu. mila'yı dolabın önünde, yerde otururken görünce bir an durdu.
«sabah erkencisin» dedi.
«sen de yoktun.»
«fırına gittim.» torbayı tezgâha bıraktı. sonra gözü mila'nın kucağındaki deftere kaydı. yüzünde bir şey değişti, gözle görülür değil, daha çok havanın değişmesi gibi bir şey.
«babamın defterleri» dedi mila, açıklama ihtiyacı duyarak. «ayırıyordum. bazıları hesap, bazıları...»
«biliyorum ne olduklarını.»
ekmeği torbadan çıkardı, bir uçtan kopardı, ama yemedi. elinde tuttu.
«içinde ben de varım galiba» dedi. soru değildi.
mila başını salladı. «adın geçiyor. çok değil. ama geçiyor.»
cavit tezgâha yaslandı, kollarını kavuşturdu. ekmek parçası hâlâ elindeydi.
«ne yazmış?»
mila bir an tereddüt etti. bu, babasıyla cavit arasında bir şeydi, kendisi araya girmişti, davetsiz. ama cavit bekliyordu, ve o bekleyişte bir merak vardı, hafif de olsa bir açlık.
«çabuk öğrendiğini yazmış» dedi mila. «söz dinleyen ellerin olduğunu.»
cavit'in dudağının kenarı kımıldadı, gülümseme değildi tam, ondan önceki şey.
«söz dinleyen eller» diye tekrarladı. «öyle derdi. bir tahtayı yanlış tutsam, dur derdi, tahta sana ne yapacağını söylüyor, sen dinle. ben de gülerdim önceleri. tahta konuşmaz ki. sonra anladım.»
yaklaştı, mila'nın yanına çöktü, ama dolaba dokunmadan. aralarında yarım metre vardı, belki daha az. defterin açık sayfasına baktı, kendi adının yazıldığı yere.
«bir de burada» dedi mila, sayfayı çevirmeden. «bir derdin olduğunu yazmış. taşıdığını ama göstermediğini.»
cavit'in elindeki ekmek parçası masaya değdi. uzun bir sessizlik oldu. dışarıda bir çocuk bağırdı, ardından kahkaha, sonra ayak sesleri uzaklaştı.
«baban çok şey görürdü» dedi sonunda. «ağzını açmazdı ama görürdü. bir insanın nesine baktığını anlamazdın, sonra bakardın ki tam oraya bakmış.»
«neydi o dert?»
soruyu sorar sormaz pişman oldu. çok erkendi. çok doğrudandı. cavit'in yüzü kapandı, bir kapak iner gibi, yumuşak ama kesin.
«eski bir şey» dedi. «kalmadı artık.»
yalan söylüyordu. mila bunu, nereden bildiğini bilmeden, biliyordu. ama üstelemedi. babası da üstelememişti; belki bu kasabanın bir kuralıydı, insanların yaralarını kendi zamanlarında açmalarına izin vermek.
cavit ayağa kalktı, dizindeki tozu silkti.
«çay ister misin?»
«isterim.»
semaverin başına gitti, doldurdu, ateşi tutuşturdu. sırtı mila'ya dönüktü. omuzlarının çizgisi, o kaburgalı sırt, kollarının hareketindeki o telaşsızlık. mila defteri kapadı, kucağında tuttu, ama bir sayfa gözünün önünde kaldı, sanki hâlâ okuyormuş gibi.
«baban» dedi cavit, sırtı hâlâ dönük, «çok yalnızdı. sen bilmezsin belki. ya da bilirsin, bilmek istemezsin.»
mila cevap vermedi.
«akşamları buraya gelirdim. kalmam gerekmezdi, iş biterdi, ama gelirdim. o da bilirdi geleceğimi. iki çay demlerdi, birini bana. konuşmazdık pek. radyo çalardı, o eski radyo, şurada duruyordu.» başıyla köşedeki rafı işaret etti, boş bir raf. «bozuldu geçen kış. atmaya kıyamadım, arkada duruyor.»
«neden anlatıyorsun bunları?»
cavit döndü. ellerini önlüğüne sildi, gereksizce, temizdiler zaten.
«çünkü sen bilmiyorsun» dedi. «sen o yılları görmedin. baban orada, tezgâhın başında, her akşam bir çay daha demleyip senin gelmeni bekledi. ben de onun karşısına oturdum ki masa boş olmasın. bunu bilmen gerek. kızmak için değil. sadece bilmen için.»
mila'nın avucu defterin kapağına yapıştı. bezin dokusunu hissetti, iplik iplik, aşınmış.
«kızmadım» dedi. sesi kendisine ait gelmedi. «sadece... geç. her şey çok geç.»
«geç değil.» cavit tezgâhın kenarına oturdu. «baban için geç. sen için değil.»
semaver fokurdadı. cavit iki bardak çay koydu, birini mila'ya uzattı. mila aldı, sıcaklığı avucunu yaktı ama bırakmadı. çayın rengine baktı, tavşankanı, babasının hep istediği gibi.
«bir şey daha var» dedi mila, bardağı dizine dayayarak. «bir yerde yazmış ki... senin bir derdini taşıdığını, ama bunun sizi birbirinize bağladığını. kelime kelime hatırlamıyorum. ama öyle bir şey. iki adam, biri diğerinin acısına ortak olmuş.»
cavit uzun uzun ona baktı. gözlerinde bir şey vardı, deniz gibi, dibi görünmeyen.
«onu bulmuşsun.»
«bulmuşum.»
«kaçıncı defter?»
«bilmiyorum. ortalardaki. kapağı mavi.»
cavit başını salladı, sanki hangisi olduğunu tam olarak biliyormuş gibi. belki de biliyordu. belki o defterleri çoktan okumuştu, babası öldükten sonra, tek başına, geceleri.
«okudun mu sen bunları?» diye sordu mila. «daha önce?»
cavit çayından bir yudum aldı. cevap vermedi hemen. sonra:
«bir kere. cenazeden sonra. atölye bomboştu, sen gelmemiştin daha, ben de kapıyı kilitleyip içeride kaldım. bütün gece okudum. sabaha kadar.»
«neden?»
«çünkü başka türlü vedalaşamadım.»
mila bardağı dizinden aldı, iki eliyle sardı. cavit'in bu son cümlesi bir yere oturdu içinde, ağır bir taş gibi, ama batırmadan, sadece durarak.
«ben gelemedim» dedi. bunu daha önce kimseye söylememişti, kendine bile. «cenazeye. uçak vardı, para vardı, izin de alabilirdim. gelmedim.»
«biliyorum.»
«herkes biliyor sanırım.»
«kasaba küçük.»
mila güldü, ama gülüş değildi tam, boğazından çıkan kırık bir sesti.
«beni ayıplıyorlar mı?»
«bazıları.» cavit dürüsttü, bu dürüstlük mila'nın hoşuna gitti, alışık olmadığı bir şeydi, herkes ona hep yumuşak yalanlar söylerdi. «ama çoğu anlıyor. herkesin bir gidememe hikâyesi var. ya da bir gelememe.»
«seninki gidememe mi, gelememe mi?»
soru ağzından kaçmıştı. cavit'in yüzüne baktı, geri almak için bir yol arayarak, ama bulamadı. cavit bardağını tezgâha koydu.
«ikisi de» dedi. «aynı anda. zor iş.»
sonra kalktı, tezgâhın başına geçti, yarım kalan sandalye ayağını eline aldı. zımparayı da aldı.
mila kalktığı yerde durakladı. gitmesi gerektiğini biliyordu, çayını bitirmişti, konuşacak şey de kalmamıştı sözde. ama ayakları başka bir şey söylüyordu.
zımparanın tahtaya sürtünme sesi atölyeyi doldurdu. ince, düzenli bir hışırtı. cavit başını eğmiş, ayağın kavisli yerinde tozları kaldırıyordu, parmakları ahşabın üstünde bir yere kadar gidip geri dönüyordu, sonra tekrar. ellerinde bir sakinlik vardı. mila böyle elleri unutmuştu. kentte herkesin elleri telefondaydı, ya da bir kahve bardağında, ya da havada, laf ederken.
«baban da mı marangozdu?» diye sordu.
«değildi.» zımpara durdu. «balıkçıydı. bu atölye komşumuzundu. ben on beşimdeyken burada takılırdım, o da bana bir şeyler öğretti. sonra öldü, dükkânı bana bıraktı. karısı yoktu, çocuğu yoktu.»
«sana neden?»
cavit omuz silkti, gözü hâlâ tahtadaydı.
«çünkü buraya gelen tek insan bendim herhâlde.»
bunu öyle düz söyledi ki, mila bir an ne diyeceğini bilemedi. kapının yanındaki pencereden dışarısı görünüyordu, iskelenin tahtaları, deniz, ötede bir sandal. rüzgâr camı hafifçe titretiyordu.
«ben babama gidememiştim» dedi mila. bunu neden söylediğini bilmiyordu. belki cavit dürüst olduğu için. belki atölyenin içindeki toz kokusu insanı çözdüğü için. «hastanede yatarken. istanbul'daydım, işim vardı, sürekli işim vardı. bir hafta sonra giderim dedim. bir hafta sonrası olmadı.»
zımpara sesi kesildi.
«şimdi mi geldin yani» dedi cavit. soru değildi.
«şimdi geldim. kırk gün sonra. kimse ne yapacağını bilmiyor benimle. ben de bilmiyorum.»
cavit tahtayı bıraktı, ellerini önlüğüne sildi. ona bakmadı, pencereye baktı, deniz tarafına. sonra konuştu, sesi biraz daha alçaktı.
«baban iyi adamdı. bana iki sandalye ısmarlamıştı geçen yıl. parasını da peşin verdi, âdet değildir oysa. sandalyeler bitince gelip aldı, tek kelime beğenmedim demedi, ama gözünden anladım, birinin ayağı ötekilerden bir parmak kısaydı. söylemedi. ben görmezden geldim. ikimiz de bildik.»
mila güldü bu sefer, gerçekten güldü, boğazından değil.
«o böyleydi işte. bir şeyi bozar, sonra bozulduğunu söylemez, seni utandırmamak için.»
«kızını da öyle mi büyüttü?»
soru mila'yı yakaladı. cavit yüzüne bakıyordu şimdi, ilk kez uzun uzun, kaçmadan. gözlerinde tuhaf bir dinginlik vardı, insanı rahatsız etmeyen ama içine sızan bir dikkat.
«bilmiyorum» dedi mila. «belki de öyle. ben de bir sürü şeyin bozulduğunu söylemedim ona. söyleseydim belki gelirdim.»
dışarıda martı çığlıkları koptu, üç dört tanesi birden, iskelenin ucundan havalandılar. cavit pencereye doğru bir baktı, sonra masanın üstünden bir bez aldı, elindeki tozu iyice temizledi.
«yarın gel» dedi.
«ne?»
«yarın gel istersen. bu sandalyeler baban için. kahvenin arka odasına koyacaklardı, taziyeler bitince oturulacak diye. bir çift daha lazım. iki el iş daha çabuk biter.»
mila ona baktı. adamın yüzünde bir şey aramadı, çünkü yoktu; ne acıma vardı ne de o herkesin taktığı yumuşak maske. sadece bir teklif vardı. basit, açık.
«ben marangozluk bilmem.»
«zımpara tutmayı bilirsin. herkes bilir. sadece kimse denemek istemez.»
«neden ben?»
cavit bezı katladı, tezgâhın kenarına astı.
«çünkü buraya gelen tek insan sensin bugün» dedi.
kendi sözünü ona geri vermişti. mila bunu fark etti, bir şeyin ucundan tutulduğunu anladı, ne olduğunu adlandıramasa da.
«saat kaçta?»
«erken. ben ışıkla çalışırım. sabah on gibi burada ol, o vakit deniz durgun olur, gürültü etmez.»
«deniz gürültü ederse çalışamaz mısın?»
«ederim» dedi. «ama sevmem.»
kapıya doğru yürüdü mila. eşikte durdu, arkasına döndü. cavit yeniden ayağı eline almıştı, ışığa tutuyor, kavisi süzüyordu. sırtı ona dönüktü, ama başını hafifçe yana eğdi, gittiğini duyduğunu belli etti.
«cavit.»
«efendim.»
«teşekkür ederim. kahve için.»
«kahve değildi o. nescafé. süt tozuyla. iyi kahvem yok.»
«yine de.»
dışarı çıktı. öğleden sonranın ışığı iskelenin tahtalarında sarıya çalmıştı, tuz kokusu burnuna doldu. deniz kıpırtısızdı, sırça gibi. uzakta bir tekne motoru öksürerek çalışıyor, sonra susuyordu. mila kollarını kavuşturdu, üşümüyordu, ama bir şey ona sarılma ihtiyacı veriyordu.
babasının evine giden yol iskeleden yukarı kıvrılıyordu, taş duvarların arasından. yürüdü. ayaklarının altında çakıl sesi çıkıyordu, tekdüze, huzurlu bir çıtırtı. bir kedi duvarın üstünde uzanmış onu izledi, kımıldamadı. fırının önünden geçerken ekmek kokusu geldi, camın ardında bir kadın hamur açıyordu, başını kaldırıp mila'ya baktı, tanıdı, sonra tekrar hamura eğildi. selam yoktu. ama bir düşmanlık da yoktu. sadece o kasabanın kendine has bekleyişi vardı, insanı ne kucaklayan ne de kovan.
evin kapısını açtığında içerisi hâlâ soğuktu. kırk gündür yaşayan yoktu burada. babasının kokusu çıkmıştı odalardan, yerine küf ve kapalı hava kokusu gelmişti. mutfağa geçti. musluğu açtı, su bir süre paslı aktı, sonra berraklaştı. ellerini yıkadı, parmaklarındaki zımpara tozunu ovuşturdu, tahtanın ince tozu suyla birlikte gitti.
salondaki sedirin üstünde babasının hırkası duruyordu, kimse dokunmamıştı ona, o gün nasıl bıraktıysa öyle. mila yanına oturdu. hırkayı almadı eline, sadece yanında durdu, bir süre. cebinden telefonunu çıkardı. on yedi bildirim vardı, hepsi işten, hepsi acil, hepsi bekliyor. ekranı kapadı, telefonu ters çevirdi sedirin üstüne.
yarın on'da atölyede olacaktı.
bunu düşününce içinde bir yer gevşedi, kilit atmış bir kapının menteşesi yağlanmış gibi. nedenini kendine sormadı. sadece pencereye baktı, dışarıda ışık çekiliyordu denizin üstünden, mavinin koyusuna dönüyordu her şey. bir yerde köpek havladı, uzakta, sonra sustu.
ertesi sabah erken uyandı. alışık olmadığı bir saatte, horoz sesiyle değil, martıların iskelenin üstünde başlattığı curcunayla. yatakta bir süre öylece kaldı, tavana baktı, tahta kirişlerin arasındaki örümcek ağını süzdü. sonra kalktı.
dolapta babasının bıraktığı kahve teneke kutusunun içinde biraz gerçek kahve buldu, öğütülmüş, kararmış. cezvede pişirdi, köpüğünü taşırmadan. bir termosa boşalttı, iki fincan da yanına aldı, bir beze sardı. kapıdan çıkarken ne yaptığını sorgulamadı kendine. yürüdü.
atölyenin kapısı aralıktı. içeriden zımpara sesi geliyordu, demek erken gelmişti cavit, ışıkla çalışırım demişti, gerçekmiş. mila kapıyı itti.
cavit başını kaldırdı. yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de bir şey bekliyormuş hâli. sanki mila her sabah oradan giriyormuş gibi.
«geldin.»
«geldim.» termosu tezgâha koydu. «kahve getirdim. gerçeğinden. babamın dolabında kalmıştı.»
cavit ellerini bıraktı, termosa baktı, sonra mila'ya. bir şey söyleyecek gibi oldu, söylemedi. tezgâhtan iki fincanı çekti, kendi fincanlarını, mila'nınkileri değil, mila fark etti, bir şey demedi. kahveyi bölüştüler. kokusu atölyeyi doldurdu, tahta ve tozun üstüne bir sıcaklık koydu.
ilk yudumda cavit gözlerini kapadı, bir an.
«iyiymiş» dedi.
«babam iyi kahve içerdi. başka şeyde cimriydi ama kahvede değil.»
«anladım.» fincanı bıraktı, önlüğünü uzattı ona, tezgâhın arkasındaki çiviye asılıydı bir tane daha. «giy şunu. toz her yere girer. sonra üstünden çıkmaz.»
mila önlüğü aldı. kalın, sert bir kumaştı, üstünde eski leke izleri, tutkal, boya, belki kan. boynundan geçirdi, arkadan bağladı. bol geldi, ama sıcaktı, birinin sırtından yeni çıkmış gibi.
«şimdi ne yapacağım?»
cavit ona bir tahta parçası uzattı, henüz biçimsiz, dört köşe, pürüzlü.
«bunu düzelteceksin. zımparayla. damarına göre gideceksin, karşısına değil. karşısına gidersen tahta seni de yorar, kendi de kızar. damarını bulacaksın, öyle süreceksin.»
«nasıl bulacağım damarını?»
«elinle. gözünle değil. elini gezdir üstünde, hangi yön pürüzsüzse o yön damarıdır. ters yön dikenlenir.»
mila avucunu tahtaya koydu. bir yöne sürdü, sonra ötekine. cavit haklıydı, bir yön yumuşaktı, öteki tırmalıyordu. şaşırdı, bunu hiç bilmiyordu, hiç düşünmemişti tahtanın bir yönü olduğunu.
«buldun mu?»
«buldum.»
«o zaman başla. acele etme. marangozluğun tek sırrı budur, acele etmemek. kalanı zaten kendi gelir.»
mila zımparayı tahtaya koydu, ittirdi. ilk hareket beceriksizdi, açı yanlıştı, tahta hışırtı yerine cırtlak bir ses çıkardı. cavit tezgâhın öbür ucundan baktı ama karışmadı. mila tekrar denedi, bileğini gevşetti, kolunu değil eli konuşsun diye bıraktı. bu sefer ses düzeldi, ince ve düzenli, cavit'in çıkardığı sese benzedi.
«oldu» dedi cavit, başını kaldırmadan.
bir süre ikisi de konuşmadı. atölyeyi sadece iki zımparanın sesi doldurdu, biri deneyimli ve düzgün, öteki acemi ve arada bir aksayan, ama birbirine karışıp bir ritim kurdular. dışarıda deniz durgundu, cavit'in dediği gibi. ışık pencereden içeri sızıyor, toz zerreleri havada süzülüyordu, tembel, ağır.
mila bir ara başını kaldırdı, cavit'e baktı. adam işine gömülmüştü, kaşları hafif çatık, dudakları aralık, dünyadan kopmuş. yüzünde kırk yılın izi vardı, güneşin, tuzun, yalnızlığın. ama çirkin değildi bu izler. bir yerlere oturmuş, uzun süre bir yerde kalmış birinin yüzüydü. mila'nın hiç sahip olamadığı bir şey.
el emeğinin bir ağırlığı vardı burada, herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği türden. mila zımparayı bıraktı, parmaklarını inceledi. ucunda küçük bir kıymık, deri kadar ince. çekip almadı hemen.
«sen hep burada mı yaşadın?» diye sordu.
cavit zımparayı tahtanın kenarına sürdü, sonra durdu.
«bir ara gittim. geri geldim.»
«nereye gittin?»
«uzağa.»
bu kadarı yetmiş gibiydi ona. kelimeleri sanki denizden çıkardığı bir ağ gibi, ağır ağır, düğümlerini çöze çöze veriyordu. mila zorlamadı. kendi de çoğu şeyi böyle taşıyordu içinde, tek kelimeyle bağlanmış bohçalar halinde.
öğleye doğru ışık değişti, sarardı, atölyenin tozlu havasına bir bal rengi karıştı. cavit doğruldu, belini tuttu, kısa bir ses çıkardı ağzından, ağrının değil alışkanlığın sesi.
«çorba var» dedi. «istersen.»
«ne çorbası?»
«mercimek. dünden kaldı ama böylesi daha iyi olur.»
mila kıymığı çekip aldı sonunda. bir damla kan çıktı, minik, parlak. emdi parmağını, sonra gülümsedi, nedenini kendi de bilmeden.
«olur.»
cavit'in evi atölyenin arkasındaydı, aralarında bir avlu, avluda bir incir ağacı, gövdesi eğri, dalları alçak. yaprakları geniş, tozlu. mila geçerken bir yaprağı avucuna aldı, tüylü yüzünü parmağıyla okşadı, sonra bıraktı. içerisi serindi, taş duvarların koruduğu bir serinlik. bir masa, iki sandalye, bir de duvara dayalı eski bir dolap. duvarda bir resim yoktu, bir fotoğraf yoktu. sadece bir çivi, boş, üstünde bir gölge lekesi, bir zamanlar orada asılı duran bir şeyin izi.
mila o çiviye baktı, biraz uzun. sormadı.
cavit ocağı yaktı, tencereyi üstüne koydu. sırtı dönüktü. omuzları geniş ama biraz çökmüş, uzun yıllar bir şeyleri kaldırmış, taşımış omuzlar.
«sen buraya nasıl geldin?» diye sordu, tencereye bakarak.
«otobüsle.»
cavit güldü, hafif, neredeyse duyulmayacak kadar. bir tıksırığa benzedi gülüşü.
«öyle demedim.»
«biliyorum.»
mila sandalyeye oturdu, dirseklerini masaya dayadı. masanın tahtası da cavit'in elinden çıkmıştı belli ki, kenarları yuvarlatılmış, yüzeyi el değmekten koyulaşmış.
«bir yerden kaçtım sanırım» dedi sonunda. «ya da bir yere doğru. ikisini ayırt etmek zor oluyor bazen.»
cavit karıştırdı çorbayı. kaşık tencerenin dibine değdi, madeni bir ses.
«ayırt etmesen de olur» dedi. «sonunda aynı yere varıyorsun.»
bu cümle mila'da bir yere değdi, bir çivinin gölge lekesi gibi. çorbanın kokusu yayıldı odaya, kimyon, sarımsak, bir de yanmaya yakın soğanın o tatlı acısı. karnının kazındığını fark etti birden, sabahtan beri bir şey yememişti, belki daha da uzun.
cavit iki kaseyi doldurdu, birini önüne koydu, öbürünü karşısına. ekmek yoktu masada, onun yerine bir tabak zeytin, bir de yuvarlak, sert görünüşlü bir peynir.
«ekmeğim bitti» dedi. «yarın fırın açık.»
«böyle iyi.»
yediler. bir süre sadece kaşık sesleri, bir de dışarıdan gelen bir kumru sesi, tekdüze, teselli edici. mila çorbayı sıcak sıcak içti, dili yandı biraz, aldırmadı. ağız dolusu yaşamak diye bir şey vardı ya, işte tam da buydu, dilin yanması, karnın ısınması, bir yabancının sofrasında bir yabancıyla oturmak, ama yabancı hissetmemek.
«ne kadar kalacaksın?» diye sordu cavit, kasesini bitirince.
«bilmiyorum.»
«bilmiyorsun demek.»
«bir yerde kalmayı bilmiyorum. hep bir sonraki durağı düşünüyorum. orada değilken orayı, oradayken bir sonrakini.»
cavit ona baktı, uzun. gözleri açık kahverengiydi, kenarları kırışık, ama içleri berrak. yaşlı bir adamın bir çocuğa bakışı gibi değildi bu, daha çok kendini tanıyan birinin karşısında yine kendini bulmuş gibiydi.
«ben de öyleydim» dedi. «uzun süre.»
«ne değiştirdi?»
bir soruyla cevap verecek sandı mila, ama vermedi bu sefer. sandalyesini geri itti, ayağa kalktı, dolaba doğru gitti. çekmeceyi açtı, içinden bir şey çıkardı, avucuna sığacak kadar küçük. masaya bıraktı önüne.
ahşaptan oyulmuş bir kuştu. bir kumru belki, ya da isimsiz bir şey, kanatları gövdesine yapışık, gagası hafif açık. yüzeyi öyle bir cilalanmıştı ki dokunmadan bile pürüzsüzlüğü görülüyordu.
«bunu ilk yaptığım şeydi» dedi cavit. «buraya döndükten sonra. bir kış boyunca uğraştım. elimden başka bir şey gelmiyordu.»
mila kuşu aldı, avucunda tarttı. hafifti, ama boşluk gibi değil, dolu bir hafiflik. parmağıyla kanadın çizgilerini izledi.
«uçmuyor» dedi.
«uçmasını istemedim. kalsın istedim.»
mila kuşu masaya geri koydu, ama elini üstünden çekmedi hemen. iki parmağı hâlâ ahşabın üstünde, sanki bırakırsa kuş gerçekten uçacakmış gibi.
dışarıda kumru sustu. bir an her şey çok sessiz oldu, taş duvarların içinde bir sessizlik, denizin ta kendisinden gelen. cavit kaseleri topladı, leğene götürdü. su sesi doldurdu odayı.
«yıkanacak bir yer var mı?» diye sordu mila. «üstümde iki günün tozu.»
«avluda. duvarın dibinde. su soğuk ama temiz.»
«havlu?»
«dolapta. alt rafta.»
mila dolaba gitti, alt rafı açtı. katlanmış, birkaç kez yıkanmaktan yumuşamış bir havlu buldu, mavi, kenarları solmuş. aldı, kokladı, farkında olmadan. güneş kokuyordu, bir de sabun, keskin olmayan bir sabun.
avluya çıktı. incir ağacının altında bir taş yalak vardı, duvardan bir borunun ucu sarkıyordu, ondan ince bir su akıyordu, sürekli, sabırlı. mila ellerini soktu suya. buz gibiydi, bileklerini yaktı önce, sonra alıştı. yüzünü yıkadı, ensesini, kollarını. su, günlerin, otobüs koltuklarının, terminallerdeki bekleyişlerin tozunu aldı götürdü, taşların arasından bir yere aktı, toprağa.
ıslak yüzünü havluya gömdü. güneş kokusu, tekrar. gözlerini kapadı, öyle durdu, incir ağacının altında, bir yabancının avlusunda, hayatında ilk kez bir sonraki durağı düşünmeden.
içeri döndüğünde cavit kapının önünde bir tabure çekmiş oturuyordu, elinde yine o zımpara, yine o küçük tahta parçası. ama çalışmıyordu. sadece tutuyordu, gözleri denize dönük.
«su soğukmuş» dedi mila.
«söylemiştim.»
«söyledin.»
yanına oturdu, taş eşiğe. ıslak saçları omzuna değdi. deniz akşama doğru rengini değiştiriyordu, öğlenin o keskin mavisinden çekilip daha yumuşak, daha kurşuni bir şeye dönüşüyordu. ufukta bir tekne, tek başına, hareketsiz gibi ama değil, yavaşça sağa kayıyordu.
«ben yarın gitmem gerekebilir» dedi mila. neden söylediğini bilmiyordu. belki kendini denemek için, o cümlenin ağzından nasıl çıkacağını duymak için.
cavit başını çevirmedi.
«gerekirse gidersin.»
«sen tutmaya çalışmıyorsun.»
«kuşu tuttum bir kere» dedi cavit. «ahşaptan. canlı olanı tutamazsın. konarsa konar.»
mila gülümsedi, ama içinde bir yerde bir şey burkuldu, hoş bir burkulma, uzun zamandır tatmadığı türden. dizlerini göğsüne çekti, çenesini dizlerine dayadı.
«peki sen» dedi, «sen niye durdun? niye geri döndün ve kaldın?»
cavit uzun süre cevap vermedi. tahtayı çevirdi elinde, bir yüzünü, bir öbür yüzünü inceledi. sonunda konuştu, sesi denizin sesiyle karışacak kadar alçaktı.
«bir kadın vardı» dedi. «beni bekledi. ben dönene kadar. sonra beklemekten yoruldu.»
mila sustu. o boş çiviyi hatırladı, duvardaki gölge lekesini.
«öldü mü?»
«hayır. gitti. ben döndüğümde o gitti. biz hep ters yönlerde durakladık. o gelirken ben giderdim, ben dönerken o.»
«bu kötü.»
«kötü» dedi cavit, itiraz etmeden. «ama bana bir şey öğretti. kalmak da bir yolculuk. en zoru belki.»
güneş suya değmeye başladı, ufuk kızardı, tekne kararan sudan bir çentik gibi görünüyordu artık. mila taşın soğuğunu hissetti kalçasının altında, ama kalkmadı.
«ben hep kalmaktan korktum» dedi. «kalırsan bağlanırsın. bağlanırsan kaybedebilirsin. gidersen kaybedecek bir şeyin olmaz.»
«gidersen zaten kaybediyorsun. sadece adını koymuyorsun.»
bu cümle mila'nın içinde bir kapıyı araladı, gıcırdayarak, uzun süre açılmamış bir kapı gibi. cevap vermedi. veremezdi. doğruydu çünkü, ve doğru olan şeyler bazen insanın nefesini kesiyordu.
incirden bir yaprak koptu, avluya süzüldü, taşların üstünde bir an döndü, sonra durdu. cavit ayağa kalktı, tahtayı taburenin üstüne bıraktı.
«lambayı yakayım» dedi. «karanlık çöküyor.»
içeri girdi. mila dışarıda kaldı biraz daha, tek başına, denizle. ellerini yaladı akşam serinliği, saçlarının ucundan bir damla su boynundan aşağı kaydı. titredi hafifçe. ama içeri girmedi hemen.
camdan cavit'in gölgesi düştü avluya, gaz lambasının sarı ışığında büyümüş, titrek. adam bir kibrit çaktı, fitili tutuşturdu, oda birden altın rengine boyandı. mila o ışığa baktı, o boş çiviye, o ahşap kuşa masanın üstünde, o iki sandalyeye.
kalkmak istedi. ayakları taşa yapışmış gibiydi. gitmek, sabah ilk otobüse binmek, bir sonraki durağı düşünmek, hep yaptığı şeyi yapmak, kolay olanı. ama bu akşam kolay olan zor geldi ona, ilk kez.
içeri girdi. cavit masaya iki bardak koymuştu, birine su doldurdu, öbürüne kendine bir parmak bir şey, renkli, kokusu keskin.
«içer misin?» diye sordu.
«az.»
doldurdu ona da. bardaklar tokuştu, sessizce, tören gibi değil, alışkanlık gibi bile değil, sadece iki insanın aynı odada, aynı ışıkta oldukları için.
«neye içiyoruz?» diye sordu mila.
cavit düşündü. dudaklarında o zor beliren gülümseme yine kıpırdadı..
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
akşamüstü yağmuru
cımbızın ucu, ahşabın içine gömülmüş minik bir pirinç menteşeyi tutarken mila nefesini kesti. cavit'in elleri yavaştı. acele etmeyen, bir şeyi zorlamayı bilmeyen eller. menteşeyi yuvasından çıkardı, avucunun içinde tarttı, sonra tezgâhın kenarındaki çuha bezine bıraktı.
«babanın işi buydu» dedi. «kırık şeyleri geri çevirmek. insanlar atarlardı, o toplardı.»
«insanları da mı?»
soru ağzından, düşünmeden çıktı. cavit başını kaldırdı, bir an ona baktı, gülümsemedi ama gözlerinde bir şey kıpırdadı.
«bazen» dedi. «ama bunu kendine söylemezdi.»
kutunun kapağı tezgâhın üstünde açık duruyordu, içinde yıllanmış bir toz kokusu, altında ise ceviz ağacının damarları. mila parmağını o damarların üzerinde gezdirdi. serindiler. dışarıda öğle sonu ışığı camlardan içeri girmiş, tezgâhın üzerine sarı bir dörtgen düşürmüştü. o dörtgenin içinde toz zerreleri yükseliyor, alçalıyordu.
«şu ışık» dedi cavit, başıyla camı işaret ederek. «uzun sürmez.»
«ne demek istiyorsun?»
«bak.»
baktı. deniz tarafından, körfezin ağzından, kurşuni bir şey yaklaşıyordu. iskele üzerindeki martılar bir anda toplanmış, sonra hep birlikte kalkmışlardı. rüzgâr yön değiştirdi. atölyenin arka penceresi, mandalı gevşek olan o pencere, kendiliğinden çarptı.
«yağmur» dedi mila.
«sağanak» diye düzeltti cavit. «burada yarım yağmur olmaz. ya hiç yağmaz ya da denizi karaya taşır.»
camda ilk damla belirdi. sonra ikinci. üçüncüyü saymaya fırsat kalmadı; gökyüzü bir hamlede boşaldı. çatının sacı üzerinde davul gibi bir gürültü koptu, oluk taştı, kapının önündeki taş basamaktan sular akmaya başladı. mila istemsizce omuzlarını kaldırdı, sanki o su içeri girecekmiş gibi.
«kapıyı kapatayım» dedi cavit ama kapamadı. öylece açık aralıktan dışarı baktı. yağmur perde perde geçiyordu iskelenin üzerinden. karşı kıyı silinmişti. «şimdi çıkarsan» dedi, «pansiyona varana kadar sırılsıklam olursun. ayakkabılarını iki gün kurutamazsın.»
«yani kalmalıyım.»
«yani kalmalısın.»
bunu söylerken sesinde ne bir zorlama vardı ne de bir davet. bir hava durumu bildirir gibiydi. mila tezgâhın karşısındaki tabureye ilişti. baba yadigârı bir taburedeydi, bunu bilmeden oturdu; oturunca fark etti, çünkü ayaklarından biri hafifçe kısaydı ve altına katlanmış bir mukavva parçası sıkıştırılmıştı. onun yaptığı bir şeydi bu. çocukken de böyle sallanırdı bu tabure, babası hep «bir gün düzeltirim» derdi, hiç düzeltmedi.
«bu tabure hâlâ sallanıyor» dedi.
cavit arkasını dönmüştü, ocağın üzerindeki cezveyi ateşe sürüyordu. küçük bir gaz ocağı, tezgâhın ucunda, bir tel raf üzerinde. «bilerek» dedi. «bir keresinde altına düzgün bir takoz koydum. ertesi gün geldiğimde çıkarılmıştı. mukavva geri konmuştu.»
«niye?»
«bilmiyorum. sordum. 'sallandığını hissedince oturduğumu anlıyorum' dedi. ben de bir daha dokunmadım.»
mila güldü. kısa, şaşkın bir gülüş. babasının bu tarafını tanımıyordu; daha doğrusu, bu ayrıntıyı. uzaktan babası hep aynı adamdı: sabah gider, akşam döner, ellerinde tutkal kokusu, konuşmayı sevmeyen, sofrada radyo dinleyen bir adam. şimdi bir yabancının ağzından çıkan bu küçük tuhaflık, o uzak figürü bir parça yerinden oynatıyordu.
cezve fokurdadı. cavit iki fincan çıkardı, ikisi de farklıydı, biri çiçekli biri düz beyaz, kenarında ince bir çatlak. kahveyi paylaştırdı, çatlak olanı kendine ayırdı, çiçekliyi mila'ya uzattı. fincan sıcaktı, mila iki avucunun arasına aldı.
«şeker sormadın» dedi.
«babanın kızı şekerli içmez diye düşündüm.»
«yanlış düşündün.»
«ilk defa» dedi cavit, sesinde belli belirsiz bir alay. tezgâhın altından bir kavanoz çıkardı, içinde kesme şeker vardı ama nemden birbirine yapışmış, tek bir kütle olmuş. kavanozu mila'ya gösterdi. ikisi de kütleye baktı. mila elini salladı.
«boş ver» dedi. «bir günlük acı kahve beni öldürmez.»
yağmur hız kesmiyordu. aksine, sanki üstlerine yığılmaya kararlıydı. camdan bakınca dünya bulanık bir sulu boyaya dönmüştü, iskele babutları belli belirsiz koyu lekelerdi. içerisi ise, bu gürültünün ortasında, tuhaf biçimde sakin. ocağın mavi alevi, tutkal kokusu, ahşap talaşının o tatlı acılığı. mila kahvesinden bir yudum aldı. acıydı, evet. ama içine iyi geldi.
«ne zamandır buradasın?» diye sordu.
cavit karşısındaki eski sandalyeye oturdu, arkasına yaslandı, bacaklarını uzattı. tabanları yıpranmış deri çizmelerdi ayağındakiler, burunları tutkalla bir yerlerden yamalanmış. «bu atölyede mi, kasabada mı?»
«ikisi de.»
«kasabada on iki yıldır. atölyede sekiz.»
«buralı değilsin.»
«değilim.»
bunu söyledikten sonra sustu. mila bekledi. onun sustuğu yerlerde bir kapı vardı, kapalı ama kilitli olmayan bir kapı, ittirirsen açılırdı belki, ama zorlarsan sonuna kadar kapanırdı. bunu üçüncü sohbetlerinde öğrenmişti bile. ittirmedi.
«ben on sekizimde gittim buradan» dedi bunun yerine. «bir daha da dönmedim. on dokuz yıl.»
«uzun süre.»
«babamın cenazesine bile gelmedim.»
söylediği anda pişman oldu. bu kadar açık söylemek zorunda değildi. ama cavit'in yüzünde bir yargı belirmedi. kahvesini içti, fincanı dizine koydu, çatlağın olduğu yeri başparmağıyla ovaladı.
«biliyorum» dedi. «ben oradaydım.»
bu mila'yı sarstı. fincanı tabureye, yanına koydu, elleri boşta kaldı, onları ne yapacağını bilemedi.
«sen mi vardın?»
«beş kişiydik. ben, muhtar, iki komşu, bir de tabuta omuz veren adamlardan biri. küçük bir kasaba. insanlar ölür, çok kişi kalmaz geride.»
«anlat» dedi mila. sesi kısılmıştı. «nasıldı? hava nasıldı? ben... ben hiçbir şey bilmiyorum. telefonda anlattılar sadece. 'gitti' dediler. nasıl gittiğini bilmiyorum.»
cavit ona baktı. uzun uzun. karar veriyordu, mila bunu görebiliyordu; söyleyecek miydi, ne kadarını söyleyecekti. dışarıda bir gök gürültüsü yuvarlandı, uzaktan, denizin ötesinden. çatı yeniden titredi.
«rüzgârlı bir gündü» dedi sonunda. «şubat. toprak donmuştu, mezarcı iki kat çalıştı. baban son iki hafta yatakta yatmadı. yatmayı reddetti. her sabah buraya geldi, tezgâhın başına oturdu. bir şey yapmıyordu artık, elleri tutmuyordu. ama gelirdi. ben ona çay yapardım. bazen bir şey konuşurduk, çoğu zaman konuşmazdık. son günü de geldi. şu sandalyede oturdu, senin oturduğun tarafa baktı, cama, iskeleye. 'bugün deniz sakin' dedi. öyleydi. o gece gitti. evde, uykusunda. ağrısız.»
mila hiçbir şey söylemedi. söyleyecek bir şey yoktu. içinde bir yerde, uzun süredir taşıdığı bir taş, biçim değiştirdi. ağırlaşmadı, hafiflemedi de. sadece yerinden oynadı.
«deniz sakin» diye tekrarladı, fısıltıyla.
«o çok severdi bunu. sakin denizi. 'insanlar fırtınayı anlatır' derdi, 'çünkü fırtınanın hikâyesi var. ama sakin denizin hikâyesi yok. onu kimse anlatmaz. oysa asıl marifet o.'»
mila başını cama çevirdi. şimdi cam bir su duvarıydı. sakin deniz nerede, diye düşündü. bu gürültünün, bu sağanağın altında sakin deniz hangi cehennemdeydi. ama biliyordu. fırtına geçerdi. her zaman geçerdi. sonra deniz kendine gelir, düzelir, hiçbir şey olmamış gibi durur ve işte o durgunluk, kimsenin anlatmadığı o durgunluk, en zor şeydi.
«neden anlatmadılar bana?» dedi. «sen anlattın da onlar neden anlatmadı? telefonda 'gitti' dediler, kapadılar. cenaze bittikten üç gün sonra aradılar üstelik. 'gelmene gerek yok, hallettik' dediler.»
cavit omuz silkti. «belki kırgındılar. belki senin adına utandılar. belki de seni korumaya çalıştılar, kim bilir. insanlar acıyı hep yanlış yerde saklar.»
«sen saklamıyorsun ama.»
«ben sana borçluyum.»
«bana mı?»
«babana. yani sana. aynı şey.»
bunu anlamadı mila, ama sormadı. yine o kapı. ittirdiğinde açılmayacak olanlardandı. onun yerine ayağa kalktı, tezgâhın öbür ucuna yürüdü, dizili aletlere baktı. askıdaki kerpetenler, boy sırasına dizilmiş törpüler, bir tomar ince zımpara. her şey yerli yerindeydi, her şey kullanılıyordu. bir müze değildi burası. yaşayan bir yerdi.
«sen onun yerine geçtin» dedi, sırtı cavit'e dönük.
«kimse kimsenin yerine geçmez.»
«işini sürdürdün.»
«işi sürdü. ben sadece durmasına izin vermedim.»
mila döndü. cavit hâlâ sandalyedeydi, ama artık arkasına yaslanmıyordu, dirseklerini dizlerine dayamış, öne eğilmişti. o sarı ışık gitmişti; içerisi grileşmiş, yüzü yumuşamıştı. yağmurun ışığında farklı görünüyordu. daha genç. ya da daha yorgun, mila ayırt edemedi.
«sana bir şey soracağım» dedi mila. «cevap vermezsen anlarım.»
«sor.»
«neden kaldın? on iki yıl. buralı değilsin, bir yerden gelmişsin, gitmedin. bir sürü insan buradan kaçmak için can atarken sen kaldın. neden?»
cavit ellerine baktı. sağ elinin işaret parmağında eski bir yara izi vardı, beyaz bir çizgi, tırnaktan başlayıp ilk boğuma kadar. onu ovaladı. bir alışkanlık gibiydi, düşünürken yaptığı bir şey.
«bazı yerlere kalmak için gelmezsin» dedi. «bir gece kalacaksındır, sonra bir hafta, sonra bir mevsim. sonra bir gün fark edersin ki gidecek bir yerin kalmamış. ya da gitmek istediğin yer, artık gitmek istediğin yer değildir.»
mila fincanını iki eliyle sardı. çay çoktan soğumuştu ama bırakmadı.
«bu bir cevap değil.»
«biliyorum.»
camdan dışarı baktı. yağmur inceliyordu, damlalar birbirinden ayrık düşüyor, saçağın altında toplanıp aşağı süzülüyordu. karşı binanın balkonunda unutulmuş bir sandalye, bezleri şişmiş, bir kenara devrilmek üzere.
«bir kadın vardı» dedi cavit. sesi değişmemişti ama mila başını çevirdi. «sekiz yıl önce. bu kasabaya onun için gelmedim, o burada değildi. ama gitmememin bir sebebi oldu bir süre. sonra o gitti. ben kaldım.»
«neden gitti?»
«herkesin gittiği için gittiği sebeplerden.» parmağındaki çizgiyi bıraktı. «ben yeterince iyi değildim. ya da o yeterince sabırlı değildi. ikisi de doğru olabilir. artık hangisiydi, hatırlamıyorum.»
bunu söylerken gülümsedi ama gülümseme değildi tam olarak. dudağın bir kenarı yukarı kalktı, o kadar. mila bu ifadeyi tanıyordu. kendi aynasında görmüştü.
«peki üzülmüyor musun?»
«ne için?»
«kaldığın için. gitmediğin için. her şey burada donup kalmış gibi. bu kasabada saatler bile daha yavaş işliyor sanki.»
cavit fincanına baktı, sonra ona.
«sen bunu üzülecek bir şey mi sanıyorsun?»
mila cevap vermedi. çünkü aslında ne sandığını bilmiyordu. on yıldır gitmek için bavul topladığı, sonra gitmediği kaç şehir vardı. kaç iş, kaç ev, kaç adam. hepsinden kaçmıştı, sonunda kendinden kaçamadığını anlayana kadar. bunu cavit'e söylemek istemedi. söyleseydi, onunla arasındaki mesafenin adını koymuş olacaktı, o mesafeye henüz güvenmiyordu.
kapı açıldı. zilin yerine kapının üstündeki eski bakır çıngırak tınladı, boğuk, çatlak bir ses. içeri, mavi bir yağmurluğun içine gömülmüş yaşlı bir adam girdi. şapkasından su damlıyordu.
«kapalı mıydınız?» diye sordu adam, içerideki iki kişiye bakarak.
«hayır rıfat amca» dedi cavit, ayağa kalkarak. «girin. ıslanmışsınız.»
«yağmur beni gafil avladı. gemiyi kaçırdım, bir sonraki iki saat sonra.» adam şapkasını çıkardı, tezgâha doğru yürüdü. yürürken sol bacağını hafifçe sürüklüyordu. «bir çay içerim, izin verirsen.»
«otur amca. ben getiririm.»
rıfat amca pencere kenarındaki masaya, mila'nın karşısına oturdu. mila'ya baktı, uzun uzun, utanmadan, yaşlıların o meraklı bakışıyla.
«sen buralı değilsin» dedi. soru değildi.
«değilim.»
«ne zaman geldin?»
«üç hafta oldu.»
«kalıcı mı?»
mila gülümsedi. bu soruyu ne kadar çabuk sorduklarına şaşırıyordu hâlâ. sanki bir kişinin kalıp kalmayacağı, gördükleri ilk anda öğrenmeleri gereken bir şeydi.
«bilmiyorum.»
«bilmezsin tabii.» adam ceketinin cebinden buruşuk bir mendil çıkardı, yüzünü sildi. «buraya gelenler hep bilmez. sonra ya çok çabuk kaçarlar ya hiç gidemezler. ortası yok bu kasabanın.»
cavit iki çay getirdi, birini rıfat amcanın önüne koydu, öbürünü kendi masasına. mila onun geri dönüşünü izledi. yürüyüşünde bir tembellik yoktu ama acele de yoktu. her hareketi ölçülüydü, gereksiz bir kımıltı yok. bir şeyin nasıl yapılacağını uzun zaman önce öğrenmiş ve bir daha düşünmeyi bırakmış bir adamın rahatlığı.
«bu kızı ürkütme rıfat amca» dedi oturur oturmaz.
«ürkütmüyorum. gerçeği söylüyorum. sen de biliyorsun, bir zamanlar sen de böyle geldin. gemiden inip iskelede durdun, yüzünde şu ifade vardı, aynı bunun yüzündeki.»
«hangi ifade?»
«nereye geldiğini bilmeyen adamın ifadesi.»
cavit güldü, bu sefer gerçekten. yüzü bambaşka oldu bir an, çizgileri yumuşadı. mila bunu kaydetti. bir yere, sonradan bakacağı bir yere.
«rıfat amca kasabanın belleği» dedi cavit, ona dönerek. «kim ne zaman gelmiş, kim ne zaman gitmiş, kim kiminle küsmüş, hepsini bilir.»
«bilmek zorundayım. başka yapacak bir şeyim yok.» adam çayını üfledi, bir yudum aldı, memnuniyetle başını salladı. «karım öldükten sonra bu kasaba benim tek arkadaşım. insanların hikâyelerini toplarım. kimse yazmayacak nasıl olsa.»
bir sessizlik oldu. yağmurun sesi azalmış, yerini uzaktan gelen bir motor gürültüsüne bırakmıştı. balıkçı teknelerinden biri, belki. mila pencereden iskeleye baktı. ıslak taşlar parlıyordu, aralarında biriken sularda gökyüzünün kurşuni rengi.
«sen ne iş yaparsın kızım?» diye sordu rıfat amca.
«fotoğraf çekerim.»
«ne fotoğrafı?»
mila duraksadı. bu soruya verdiği cevap yıllar içinde değişmişti. bir zamanlar düğün çekerdi, sonra dergiler için moda, sonra hiçbir şey. son iki yıldır kamerasını neredeyse hiç açmamıştı. çantasında getirmişti onu buraya, bir umutla, ama henüz dokunmamıştı.
«eskiden insanları çekerdim» dedi. «şimdi pek bilmiyorum. belki yerleri. boş yerleri.»
«boş yer çok bizde» dedi adam, gülerek. «istediğin kadar çek. kimse mâni olmaz.»
cavit bir şey söylemedi ama mila onun kendisine baktığını hissetti. başını çevirmedi. ikisi de bir an öylece durdu, sözcüklerin arasındaki o boşlukta, ne ekleyeceğini bilemeden.
rıfat amca çayını bitirdi, saatine baktı, homurdandı.
«gemiye yetişeyim. ikincisini de kaçırırsam bu akşam evime dönemem.» ayağa kalktı, şapkasını taktı, hâlâ ıslaktı. «borcum ne kadar cavit?»
«yok amca. sen kaç kez benim borcumu ödedin.»
adam ısrar etmedi. belli ki bu ikisi arasında eskiden çözülmüş bir mesele. kapıya yürürken durdu, mila'ya döndü.
«bak kızım» dedi. «ben çok insan gördüm bu iskeleden geçen. bir öğüt vereyim, tutarsın tutmazsın, senin bileceğin iş. bu kasabaya gelenler bir şeyden kaçar. herkes. istisnası yok. ama kaçtığın şeyi burada bırakamazsın, yanında getirmişsindir çünkü. onunla barışırsan kalırsın. barışamazsan yine gidersin. kasaba karar vermez bunu, sen verirsin.»
sonra çıngırağı tıklatarak çıktı, yağmurun içine karıştı.
mila bir süre kapıya baktı. cavit fincanları toplamak için kalktı, rıfat amcanınkini aldı, kendininkini.
«her müşteriye böyle konuşur mu?» diye sordu mila.
«sadece kalabileceğini düşündüklerine.»
mila başını kaldırdı. cavit tezgâhın arkasına geçmiş, fincanları küçük paslanmaz lavaboya bırakıyordu. suyu açtı, boru bir an inledi, sonra su geldi.
«peki sen ne düşünüyorsun?» diye sordu mila. «kalacak mıyım?»
cavit ellerini kuruladı, tezgâha yaslandı. ona baktı, uzun uzun, tıpkı rıfat amcanın baktığı gibi ama başka bir şeyle. merak değildi bu. mila adını koyamadı.
«bunu bana sormamalısın» dedi sonunda.
«neden?»
«çünkü ben tarafsız değilim.»
sözcük havada asılı kaldı. mila fincanını bıraktı, sesi çıkmadı, çünkü boştu. dışarıda motor sesi uzaklaşmıştı. rıfat amcanın gemisi, belki. ya da başka bir tekne, başka bir yolcu, başka bir kaçış.
«ne demek istiyorsun?» dedi mila, sesini duyabildiği kadar sakin tutarak.
«ne dediğimi biliyorsun.»
«söylemeni istiyorum.»
cavit tezgâhtan ayrıldı, masaya doğru geldi, karşısına oturdu. aralarındaki tahta yüzey çizik içindeydi, yıllarca konmuş fincanların halkaları, bıçak izleri, birinin sıkıntıdan kazıdığı bir harf. belki bir isim. yarım kalmış.
«on iki yıldır burada kimseye kal demedim» dedi. «herkes gitti, ben arkalarından bakmayı öğrendim. alıştım. iyi bir şey bu, alışmak. insanı korur.»
«ama?»
«ama üç haftadır bir kadın her sabah şu köşedeki masaya oturuyor, hep aynı yere, pencere kenarına ve ben o kadın geldiğinde saatin kaç olduğuna bakıyorum. bakmayı bıraktığımı sanıyordum. meğer bırakmamışım.»
mila konuşmadı. bir şey söylemek istedi ama dilinin ucundaki her cümle yanlış geldi, fazla ya da eksik. cavit'in yüzüne baktı, o beyaz yara izini, parmaktaki çizgiyi ovalayan elini.
«neden söyledin bunu?» dedi en sonunda.
«çünkü rıfat amca haklı. bir şey burada bırakamazsın. ama bazen bir başkası onu senin için taşımaya yardım edebilir. ben teklif etmiyorum bunu. sadece mümkün olduğunu söylüyorum.»
dışarıda yağmur durmuştu. ilk defa fark etti mila, çünkü sesi kesilmişti, o sürekli fısıltı yoktu artık. pencereden içeri düşen ışık değişti, bulutların arasından bir yarık açıldı, iskelenin ıslak taşları üzerinde bir aydınlık gezindi, sonra kayboldu.
«kameramı getireyim mi?» dedi mila birden.
cavit şaşırdı. «nereden?»
«odamdan. karşı sokakta kalıyorum, iki dakika. getireyim mi?»
«ne için?»
«seni çekmek için.» söyler söylemez yüzünün ısındığını hissetti. «yani. ışık iyi şimdi. yağmurdan sonra hep iyi olur. ve ben iki yıldır kimseyi çekmedim. belki tekrar denemem gerekiyordur. belki de sen doğru kişisindir. bilmiyorum.»
cavit ona baktı. o adını koyamadığı bakışla, ama şimdi biraz daha yumuşamış, bir kapı aralanmış gibi.
«ben fotoğrafta iyi çıkmam» dedi.
«iyi çıkmanı istemiyorum. gerçek çıkmanı istiyorum. farklı şey.»
uzun bir sessizlik oldu. cavit parmağındaki çizgiye baktı, sonra pencereye, sonra ona.
«git getir» dedi.
mila kalktı, sandalyesi tahtanın üstünde bir gıcırtı çıkardı. çantasını aldı, kapıya yürüdü, çıngırak elinin altında tınladı. eşikte durdu, döndü.
cavit hâlâ masada oturuyordu, ona bakıyordu.
«kaçmayacak mısın?» dedi mila. «ben dönene kadar.»
«on iki yıldır kaçmadım. bugün başlamam.»
mila gülümsedi, gerçekten de gülümsedi bu sefer, sanki bir zamandır yüzünün unuttuğu bir kası yeniden çalıştırmış gibi. sonra çıktı. çıngırak arkasından bir kez daha tınladı, sonra sustu.
sokak öğleden sonranın o tembel ışığıyla doluydu. kaldırımda bir kedi, kasabın önündeki gölgede yayılmış, kımıldamadan yatıyordu. mila hızlı yürüdü. pansiyona kadar olan üç yüz adımı sayacak gibi, adımlarını kısaltıp uzatarak, bir çocuğun oyununa benzer bir telaşla. fotoğraf makinesi yatağın altındaki bavulun içindeydi. onu oraya, ilk geldiği gün, henüz kimseyi tanımadan, henüz bu kasabaya neden geldiğini kendine bile tam söyleyemeden koymuştu.
odası serindi. perdeler yarı çekiliydi, dışarının sarısı içeride bir tozluğa dönüşüyordu. diz çöktü, bavulu çekti. kilit biraz zorladı, tırnağı acıdı. içeride, kazakların arasına sarılı, siyah kılıfının içinde makine duruyordu. onu çıkardı, avucunda tarttı. ağırdı. her zaman şaşırdığı bir ağırlık.
bir an oturdu yatağın kenarında.
cavit'in yüzünü düşündü. on iki yıldır kaçmadım demişti. neyden kaçmadığını sormamıştı mila. sormak istememişti belki. bazı soruların cevabını almadan taşımak, almaktan daha kolaydı.
makineyi omzuna astı, camda kendine baktı. saçı dağılmıştı. düzeltmedi. kapıyı çekti.
geri dönerken adımları yavaştı. aceleyle gitmiş, ağır ağır dönüyordu, sanki şimdi elinde bir şey vardı da onu düşürmekten korkuyordu. kasabın önündeki kedi yerini değiştirmişti. fırının bacasından hâlâ un kokusu geliyordu, öğle ekmeğinin son kokusu.
kafenin camından baktığında cavit'i gördü. masada, aynı yerde. söz tutmuştu.
içeri girdi.
«buradasın» dedi.
«söyledim ya.»
mila makineyi masaya koymadı. elinde tuttu, kılıfı açtı, mercek dışarı çıktı. cavit ona baktı, gözlerini kısarak, sanki bu küçük siyah aletin ona bir zarar vereceğinden emin olmak istercesine.
«nasıl olacak bu iş?» diye sordu.
«sen otur. ben dolaşırım. bakma bana. ben yokmuşum gibi yap.»
«yoksun gibi yapmak zor. buradasın.»
mila güldü. «o zaman varmışım gibi yap ama unut.»
cavit başını salladı, pek anlamadığı belliydi ama itiraz etmedi. ellerini masaya koydu, sonra kaldırdı, sonra bir dizinin üstüne, sonra öbürüne. nereye koyacağını bilemeyen elleri vardı. yıllarca bir şeyi tamir etmiş, taşımış, çevirmiş eller. şimdi boşta.
mila birkaç adım geri çekildi. ışığa baktı. pencereden gelen sarı, cavit'in yanağının sol tarafına düşüyor, öbür yarısını gölgede bırakıyordu. tam istediği gibi değildi. sağa geçti, sandalyeyi çekmeden, ayakta.
«kafanı bana çevirme» dedi. «camdan dışarı bak. ne görüyorsun, ona bak.»
«postane var.»
«postaneye bak öyleyse.»
cavit postaneye baktı. yüzündeki gerginlik biraz çözüldü, artık kameraya değil, sokağa aitti. mila sessizce yaklaştı
cımbızın ucu, ahşabın içine gömülmüş minik bir pirinç menteşeyi tutarken mila nefesini kesti. cavit'in elleri yavaştı. acele etmeyen, bir şeyi zorlamayı bilmeyen eller. menteşeyi yuvasından çıkardı, avucunun içinde tarttı, sonra tezgâhın kenarındaki çuha bezine bıraktı.
«babanın işi buydu» dedi. «kırık şeyleri geri çevirmek. insanlar atarlardı, o toplardı.»
«insanları da mı?»
soru ağzından, düşünmeden çıktı. cavit başını kaldırdı, bir an ona baktı, gülümsemedi ama gözlerinde bir şey kıpırdadı.
«bazen» dedi. «ama bunu kendine söylemezdi.»
kutunun kapağı tezgâhın üstünde açık duruyordu, içinde yıllanmış bir toz kokusu, altında ise ceviz ağacının damarları. mila parmağını o damarların üzerinde gezdirdi. serindiler. dışarıda öğle sonu ışığı camlardan içeri girmiş, tezgâhın üzerine sarı bir dörtgen düşürmüştü. o dörtgenin içinde toz zerreleri yükseliyor, alçalıyordu.
«şu ışık» dedi cavit, başıyla camı işaret ederek. «uzun sürmez.»
«ne demek istiyorsun?»
«bak.»
baktı. deniz tarafından, körfezin ağzından, kurşuni bir şey yaklaşıyordu. iskele üzerindeki martılar bir anda toplanmış, sonra hep birlikte kalkmışlardı. rüzgâr yön değiştirdi. atölyenin arka penceresi, mandalı gevşek olan o pencere, kendiliğinden çarptı.
«yağmur» dedi mila.
«sağanak» diye düzeltti cavit. «burada yarım yağmur olmaz. ya hiç yağmaz ya da denizi karaya taşır.»
camda ilk damla belirdi. sonra ikinci. üçüncüyü saymaya fırsat kalmadı; gökyüzü bir hamlede boşaldı. çatının sacı üzerinde davul gibi bir gürültü koptu, oluk taştı, kapının önündeki taş basamaktan sular akmaya başladı. mila istemsizce omuzlarını kaldırdı, sanki o su içeri girecekmiş gibi.
«kapıyı kapatayım» dedi cavit ama kapamadı. öylece açık aralıktan dışarı baktı. yağmur perde perde geçiyordu iskelenin üzerinden. karşı kıyı silinmişti. «şimdi çıkarsan» dedi, «pansiyona varana kadar sırılsıklam olursun. ayakkabılarını iki gün kurutamazsın.»
«yani kalmalıyım.»
«yani kalmalısın.»
bunu söylerken sesinde ne bir zorlama vardı ne de bir davet. bir hava durumu bildirir gibiydi. mila tezgâhın karşısındaki tabureye ilişti. baba yadigârı bir taburedeydi, bunu bilmeden oturdu; oturunca fark etti, çünkü ayaklarından biri hafifçe kısaydı ve altına katlanmış bir mukavva parçası sıkıştırılmıştı. onun yaptığı bir şeydi bu. çocukken de böyle sallanırdı bu tabure, babası hep «bir gün düzeltirim» derdi, hiç düzeltmedi.
«bu tabure hâlâ sallanıyor» dedi.
cavit arkasını dönmüştü, ocağın üzerindeki cezveyi ateşe sürüyordu. küçük bir gaz ocağı, tezgâhın ucunda, bir tel raf üzerinde. «bilerek» dedi. «bir keresinde altına düzgün bir takoz koydum. ertesi gün geldiğimde çıkarılmıştı. mukavva geri konmuştu.»
«niye?»
«bilmiyorum. sordum. 'sallandığını hissedince oturduğumu anlıyorum' dedi. ben de bir daha dokunmadım.»
mila güldü. kısa, şaşkın bir gülüş. babasının bu tarafını tanımıyordu; daha doğrusu, bu ayrıntıyı. uzaktan babası hep aynı adamdı: sabah gider, akşam döner, ellerinde tutkal kokusu, konuşmayı sevmeyen, sofrada radyo dinleyen bir adam. şimdi bir yabancının ağzından çıkan bu küçük tuhaflık, o uzak figürü bir parça yerinden oynatıyordu.
cezve fokurdadı. cavit iki fincan çıkardı, ikisi de farklıydı, biri çiçekli biri düz beyaz, kenarında ince bir çatlak. kahveyi paylaştırdı, çatlak olanı kendine ayırdı, çiçekliyi mila'ya uzattı. fincan sıcaktı, mila iki avucunun arasına aldı.
«şeker sormadın» dedi.
«babanın kızı şekerli içmez diye düşündüm.»
«yanlış düşündün.»
«ilk defa» dedi cavit, sesinde belli belirsiz bir alay. tezgâhın altından bir kavanoz çıkardı, içinde kesme şeker vardı ama nemden birbirine yapışmış, tek bir kütle olmuş. kavanozu mila'ya gösterdi. ikisi de kütleye baktı. mila elini salladı.
«boş ver» dedi. «bir günlük acı kahve beni öldürmez.»
yağmur hız kesmiyordu. aksine, sanki üstlerine yığılmaya kararlıydı. camdan bakınca dünya bulanık bir sulu boyaya dönmüştü, iskele babutları belli belirsiz koyu lekelerdi. içerisi ise, bu gürültünün ortasında, tuhaf biçimde sakin. ocağın mavi alevi, tutkal kokusu, ahşap talaşının o tatlı acılığı. mila kahvesinden bir yudum aldı. acıydı, evet. ama içine iyi geldi.
«ne zamandır buradasın?» diye sordu.
cavit karşısındaki eski sandalyeye oturdu, arkasına yaslandı, bacaklarını uzattı. tabanları yıpranmış deri çizmelerdi ayağındakiler, burunları tutkalla bir yerlerden yamalanmış. «bu atölyede mi, kasabada mı?»
«ikisi de.»
«kasabada on iki yıldır. atölyede sekiz.»
«buralı değilsin.»
«değilim.»
bunu söyledikten sonra sustu. mila bekledi. onun sustuğu yerlerde bir kapı vardı, kapalı ama kilitli olmayan bir kapı, ittirirsen açılırdı belki, ama zorlarsan sonuna kadar kapanırdı. bunu üçüncü sohbetlerinde öğrenmişti bile. ittirmedi.
«ben on sekizimde gittim buradan» dedi bunun yerine. «bir daha da dönmedim. on dokuz yıl.»
«uzun süre.»
«babamın cenazesine bile gelmedim.»
söylediği anda pişman oldu. bu kadar açık söylemek zorunda değildi. ama cavit'in yüzünde bir yargı belirmedi. kahvesini içti, fincanı dizine koydu, çatlağın olduğu yeri başparmağıyla ovaladı.
«biliyorum» dedi. «ben oradaydım.»
bu mila'yı sarstı. fincanı tabureye, yanına koydu, elleri boşta kaldı, onları ne yapacağını bilemedi.
«sen mi vardın?»
«beş kişiydik. ben, muhtar, iki komşu, bir de tabuta omuz veren adamlardan biri. küçük bir kasaba. insanlar ölür, çok kişi kalmaz geride.»
«anlat» dedi mila. sesi kısılmıştı. «nasıldı? hava nasıldı? ben... ben hiçbir şey bilmiyorum. telefonda anlattılar sadece. 'gitti' dediler. nasıl gittiğini bilmiyorum.»
cavit ona baktı. uzun uzun. karar veriyordu, mila bunu görebiliyordu; söyleyecek miydi, ne kadarını söyleyecekti. dışarıda bir gök gürültüsü yuvarlandı, uzaktan, denizin ötesinden. çatı yeniden titredi.
«rüzgârlı bir gündü» dedi sonunda. «şubat. toprak donmuştu, mezarcı iki kat çalıştı. baban son iki hafta yatakta yatmadı. yatmayı reddetti. her sabah buraya geldi, tezgâhın başına oturdu. bir şey yapmıyordu artık, elleri tutmuyordu. ama gelirdi. ben ona çay yapardım. bazen bir şey konuşurduk, çoğu zaman konuşmazdık. son günü de geldi. şu sandalyede oturdu, senin oturduğun tarafa baktı, cama, iskeleye. 'bugün deniz sakin' dedi. öyleydi. o gece gitti. evde, uykusunda. ağrısız.»
mila hiçbir şey söylemedi. söyleyecek bir şey yoktu. içinde bir yerde, uzun süredir taşıdığı bir taş, biçim değiştirdi. ağırlaşmadı, hafiflemedi de. sadece yerinden oynadı.
«deniz sakin» diye tekrarladı, fısıltıyla.
«o çok severdi bunu. sakin denizi. 'insanlar fırtınayı anlatır' derdi, 'çünkü fırtınanın hikâyesi var. ama sakin denizin hikâyesi yok. onu kimse anlatmaz. oysa asıl marifet o.'»
mila başını cama çevirdi. şimdi cam bir su duvarıydı. sakin deniz nerede, diye düşündü. bu gürültünün, bu sağanağın altında sakin deniz hangi cehennemdeydi. ama biliyordu. fırtına geçerdi. her zaman geçerdi. sonra deniz kendine gelir, düzelir, hiçbir şey olmamış gibi durur ve işte o durgunluk, kimsenin anlatmadığı o durgunluk, en zor şeydi.
«neden anlatmadılar bana?» dedi. «sen anlattın da onlar neden anlatmadı? telefonda 'gitti' dediler, kapadılar. cenaze bittikten üç gün sonra aradılar üstelik. 'gelmene gerek yok, hallettik' dediler.»
cavit omuz silkti. «belki kırgındılar. belki senin adına utandılar. belki de seni korumaya çalıştılar, kim bilir. insanlar acıyı hep yanlış yerde saklar.»
«sen saklamıyorsun ama.»
«ben sana borçluyum.»
«bana mı?»
«babana. yani sana. aynı şey.»
bunu anlamadı mila, ama sormadı. yine o kapı. ittirdiğinde açılmayacak olanlardandı. onun yerine ayağa kalktı, tezgâhın öbür ucuna yürüdü, dizili aletlere baktı. askıdaki kerpetenler, boy sırasına dizilmiş törpüler, bir tomar ince zımpara. her şey yerli yerindeydi, her şey kullanılıyordu. bir müze değildi burası. yaşayan bir yerdi.
«sen onun yerine geçtin» dedi, sırtı cavit'e dönük.
«kimse kimsenin yerine geçmez.»
«işini sürdürdün.»
«işi sürdü. ben sadece durmasına izin vermedim.»
mila döndü. cavit hâlâ sandalyedeydi, ama artık arkasına yaslanmıyordu, dirseklerini dizlerine dayamış, öne eğilmişti. o sarı ışık gitmişti; içerisi grileşmiş, yüzü yumuşamıştı. yağmurun ışığında farklı görünüyordu. daha genç. ya da daha yorgun, mila ayırt edemedi.
«sana bir şey soracağım» dedi mila. «cevap vermezsen anlarım.»
«sor.»
«neden kaldın? on iki yıl. buralı değilsin, bir yerden gelmişsin, gitmedin. bir sürü insan buradan kaçmak için can atarken sen kaldın. neden?»
cavit ellerine baktı. sağ elinin işaret parmağında eski bir yara izi vardı, beyaz bir çizgi, tırnaktan başlayıp ilk boğuma kadar. onu ovaladı. bir alışkanlık gibiydi, düşünürken yaptığı bir şey.
«bazı yerlere kalmak için gelmezsin» dedi. «bir gece kalacaksındır, sonra bir hafta, sonra bir mevsim. sonra bir gün fark edersin ki gidecek bir yerin kalmamış. ya da gitmek istediğin yer, artık gitmek istediğin yer değildir.»
mila fincanını iki eliyle sardı. çay çoktan soğumuştu ama bırakmadı.
«bu bir cevap değil.»
«biliyorum.»
camdan dışarı baktı. yağmur inceliyordu, damlalar birbirinden ayrık düşüyor, saçağın altında toplanıp aşağı süzülüyordu. karşı binanın balkonunda unutulmuş bir sandalye, bezleri şişmiş, bir kenara devrilmek üzere.
«bir kadın vardı» dedi cavit. sesi değişmemişti ama mila başını çevirdi. «sekiz yıl önce. bu kasabaya onun için gelmedim, o burada değildi. ama gitmememin bir sebebi oldu bir süre. sonra o gitti. ben kaldım.»
«neden gitti?»
«herkesin gittiği için gittiği sebeplerden.» parmağındaki çizgiyi bıraktı. «ben yeterince iyi değildim. ya da o yeterince sabırlı değildi. ikisi de doğru olabilir. artık hangisiydi, hatırlamıyorum.»
bunu söylerken gülümsedi ama gülümseme değildi tam olarak. dudağın bir kenarı yukarı kalktı, o kadar. mila bu ifadeyi tanıyordu. kendi aynasında görmüştü.
«peki üzülmüyor musun?»
«ne için?»
«kaldığın için. gitmediğin için. her şey burada donup kalmış gibi. bu kasabada saatler bile daha yavaş işliyor sanki.»
cavit fincanına baktı, sonra ona.
«sen bunu üzülecek bir şey mi sanıyorsun?»
mila cevap vermedi. çünkü aslında ne sandığını bilmiyordu. on yıldır gitmek için bavul topladığı, sonra gitmediği kaç şehir vardı. kaç iş, kaç ev, kaç adam. hepsinden kaçmıştı, sonunda kendinden kaçamadığını anlayana kadar. bunu cavit'e söylemek istemedi. söyleseydi, onunla arasındaki mesafenin adını koymuş olacaktı, o mesafeye henüz güvenmiyordu.
kapı açıldı. zilin yerine kapının üstündeki eski bakır çıngırak tınladı, boğuk, çatlak bir ses. içeri, mavi bir yağmurluğun içine gömülmüş yaşlı bir adam girdi. şapkasından su damlıyordu.
«kapalı mıydınız?» diye sordu adam, içerideki iki kişiye bakarak.
«hayır rıfat amca» dedi cavit, ayağa kalkarak. «girin. ıslanmışsınız.»
«yağmur beni gafil avladı. gemiyi kaçırdım, bir sonraki iki saat sonra.» adam şapkasını çıkardı, tezgâha doğru yürüdü. yürürken sol bacağını hafifçe sürüklüyordu. «bir çay içerim, izin verirsen.»
«otur amca. ben getiririm.»
rıfat amca pencere kenarındaki masaya, mila'nın karşısına oturdu. mila'ya baktı, uzun uzun, utanmadan, yaşlıların o meraklı bakışıyla.
«sen buralı değilsin» dedi. soru değildi.
«değilim.»
«ne zaman geldin?»
«üç hafta oldu.»
«kalıcı mı?»
mila gülümsedi. bu soruyu ne kadar çabuk sorduklarına şaşırıyordu hâlâ. sanki bir kişinin kalıp kalmayacağı, gördükleri ilk anda öğrenmeleri gereken bir şeydi.
«bilmiyorum.»
«bilmezsin tabii.» adam ceketinin cebinden buruşuk bir mendil çıkardı, yüzünü sildi. «buraya gelenler hep bilmez. sonra ya çok çabuk kaçarlar ya hiç gidemezler. ortası yok bu kasabanın.»
cavit iki çay getirdi, birini rıfat amcanın önüne koydu, öbürünü kendi masasına. mila onun geri dönüşünü izledi. yürüyüşünde bir tembellik yoktu ama acele de yoktu. her hareketi ölçülüydü, gereksiz bir kımıltı yok. bir şeyin nasıl yapılacağını uzun zaman önce öğrenmiş ve bir daha düşünmeyi bırakmış bir adamın rahatlığı.
«bu kızı ürkütme rıfat amca» dedi oturur oturmaz.
«ürkütmüyorum. gerçeği söylüyorum. sen de biliyorsun, bir zamanlar sen de böyle geldin. gemiden inip iskelede durdun, yüzünde şu ifade vardı, aynı bunun yüzündeki.»
«hangi ifade?»
«nereye geldiğini bilmeyen adamın ifadesi.»
cavit güldü, bu sefer gerçekten. yüzü bambaşka oldu bir an, çizgileri yumuşadı. mila bunu kaydetti. bir yere, sonradan bakacağı bir yere.
«rıfat amca kasabanın belleği» dedi cavit, ona dönerek. «kim ne zaman gelmiş, kim ne zaman gitmiş, kim kiminle küsmüş, hepsini bilir.»
«bilmek zorundayım. başka yapacak bir şeyim yok.» adam çayını üfledi, bir yudum aldı, memnuniyetle başını salladı. «karım öldükten sonra bu kasaba benim tek arkadaşım. insanların hikâyelerini toplarım. kimse yazmayacak nasıl olsa.»
bir sessizlik oldu. yağmurun sesi azalmış, yerini uzaktan gelen bir motor gürültüsüne bırakmıştı. balıkçı teknelerinden biri, belki. mila pencereden iskeleye baktı. ıslak taşlar parlıyordu, aralarında biriken sularda gökyüzünün kurşuni rengi.
«sen ne iş yaparsın kızım?» diye sordu rıfat amca.
«fotoğraf çekerim.»
«ne fotoğrafı?»
mila duraksadı. bu soruya verdiği cevap yıllar içinde değişmişti. bir zamanlar düğün çekerdi, sonra dergiler için moda, sonra hiçbir şey. son iki yıldır kamerasını neredeyse hiç açmamıştı. çantasında getirmişti onu buraya, bir umutla, ama henüz dokunmamıştı.
«eskiden insanları çekerdim» dedi. «şimdi pek bilmiyorum. belki yerleri. boş yerleri.»
«boş yer çok bizde» dedi adam, gülerek. «istediğin kadar çek. kimse mâni olmaz.»
cavit bir şey söylemedi ama mila onun kendisine baktığını hissetti. başını çevirmedi. ikisi de bir an öylece durdu, sözcüklerin arasındaki o boşlukta, ne ekleyeceğini bilemeden.
rıfat amca çayını bitirdi, saatine baktı, homurdandı.
«gemiye yetişeyim. ikincisini de kaçırırsam bu akşam evime dönemem.» ayağa kalktı, şapkasını taktı, hâlâ ıslaktı. «borcum ne kadar cavit?»
«yok amca. sen kaç kez benim borcumu ödedin.»
adam ısrar etmedi. belli ki bu ikisi arasında eskiden çözülmüş bir mesele. kapıya yürürken durdu, mila'ya döndü.
«bak kızım» dedi. «ben çok insan gördüm bu iskeleden geçen. bir öğüt vereyim, tutarsın tutmazsın, senin bileceğin iş. bu kasabaya gelenler bir şeyden kaçar. herkes. istisnası yok. ama kaçtığın şeyi burada bırakamazsın, yanında getirmişsindir çünkü. onunla barışırsan kalırsın. barışamazsan yine gidersin. kasaba karar vermez bunu, sen verirsin.»
sonra çıngırağı tıklatarak çıktı, yağmurun içine karıştı.
mila bir süre kapıya baktı. cavit fincanları toplamak için kalktı, rıfat amcanınkini aldı, kendininkini.
«her müşteriye böyle konuşur mu?» diye sordu mila.
«sadece kalabileceğini düşündüklerine.»
mila başını kaldırdı. cavit tezgâhın arkasına geçmiş, fincanları küçük paslanmaz lavaboya bırakıyordu. suyu açtı, boru bir an inledi, sonra su geldi.
«peki sen ne düşünüyorsun?» diye sordu mila. «kalacak mıyım?»
cavit ellerini kuruladı, tezgâha yaslandı. ona baktı, uzun uzun, tıpkı rıfat amcanın baktığı gibi ama başka bir şeyle. merak değildi bu. mila adını koyamadı.
«bunu bana sormamalısın» dedi sonunda.
«neden?»
«çünkü ben tarafsız değilim.»
sözcük havada asılı kaldı. mila fincanını bıraktı, sesi çıkmadı, çünkü boştu. dışarıda motor sesi uzaklaşmıştı. rıfat amcanın gemisi, belki. ya da başka bir tekne, başka bir yolcu, başka bir kaçış.
«ne demek istiyorsun?» dedi mila, sesini duyabildiği kadar sakin tutarak.
«ne dediğimi biliyorsun.»
«söylemeni istiyorum.»
cavit tezgâhtan ayrıldı, masaya doğru geldi, karşısına oturdu. aralarındaki tahta yüzey çizik içindeydi, yıllarca konmuş fincanların halkaları, bıçak izleri, birinin sıkıntıdan kazıdığı bir harf. belki bir isim. yarım kalmış.
«on iki yıldır burada kimseye kal demedim» dedi. «herkes gitti, ben arkalarından bakmayı öğrendim. alıştım. iyi bir şey bu, alışmak. insanı korur.»
«ama?»
«ama üç haftadır bir kadın her sabah şu köşedeki masaya oturuyor, hep aynı yere, pencere kenarına ve ben o kadın geldiğinde saatin kaç olduğuna bakıyorum. bakmayı bıraktığımı sanıyordum. meğer bırakmamışım.»
mila konuşmadı. bir şey söylemek istedi ama dilinin ucundaki her cümle yanlış geldi, fazla ya da eksik. cavit'in yüzüne baktı, o beyaz yara izini, parmaktaki çizgiyi ovalayan elini.
«neden söyledin bunu?» dedi en sonunda.
«çünkü rıfat amca haklı. bir şey burada bırakamazsın. ama bazen bir başkası onu senin için taşımaya yardım edebilir. ben teklif etmiyorum bunu. sadece mümkün olduğunu söylüyorum.»
dışarıda yağmur durmuştu. ilk defa fark etti mila, çünkü sesi kesilmişti, o sürekli fısıltı yoktu artık. pencereden içeri düşen ışık değişti, bulutların arasından bir yarık açıldı, iskelenin ıslak taşları üzerinde bir aydınlık gezindi, sonra kayboldu.
«kameramı getireyim mi?» dedi mila birden.
cavit şaşırdı. «nereden?»
«odamdan. karşı sokakta kalıyorum, iki dakika. getireyim mi?»
«ne için?»
«seni çekmek için.» söyler söylemez yüzünün ısındığını hissetti. «yani. ışık iyi şimdi. yağmurdan sonra hep iyi olur. ve ben iki yıldır kimseyi çekmedim. belki tekrar denemem gerekiyordur. belki de sen doğru kişisindir. bilmiyorum.»
cavit ona baktı. o adını koyamadığı bakışla, ama şimdi biraz daha yumuşamış, bir kapı aralanmış gibi.
«ben fotoğrafta iyi çıkmam» dedi.
«iyi çıkmanı istemiyorum. gerçek çıkmanı istiyorum. farklı şey.»
uzun bir sessizlik oldu. cavit parmağındaki çizgiye baktı, sonra pencereye, sonra ona.
«git getir» dedi.
mila kalktı, sandalyesi tahtanın üstünde bir gıcırtı çıkardı. çantasını aldı, kapıya yürüdü, çıngırak elinin altında tınladı. eşikte durdu, döndü.
cavit hâlâ masada oturuyordu, ona bakıyordu.
«kaçmayacak mısın?» dedi mila. «ben dönene kadar.»
«on iki yıldır kaçmadım. bugün başlamam.»
mila gülümsedi, gerçekten de gülümsedi bu sefer, sanki bir zamandır yüzünün unuttuğu bir kası yeniden çalıştırmış gibi. sonra çıktı. çıngırak arkasından bir kez daha tınladı, sonra sustu.
sokak öğleden sonranın o tembel ışığıyla doluydu. kaldırımda bir kedi, kasabın önündeki gölgede yayılmış, kımıldamadan yatıyordu. mila hızlı yürüdü. pansiyona kadar olan üç yüz adımı sayacak gibi, adımlarını kısaltıp uzatarak, bir çocuğun oyununa benzer bir telaşla. fotoğraf makinesi yatağın altındaki bavulun içindeydi. onu oraya, ilk geldiği gün, henüz kimseyi tanımadan, henüz bu kasabaya neden geldiğini kendine bile tam söyleyemeden koymuştu.
odası serindi. perdeler yarı çekiliydi, dışarının sarısı içeride bir tozluğa dönüşüyordu. diz çöktü, bavulu çekti. kilit biraz zorladı, tırnağı acıdı. içeride, kazakların arasına sarılı, siyah kılıfının içinde makine duruyordu. onu çıkardı, avucunda tarttı. ağırdı. her zaman şaşırdığı bir ağırlık.
bir an oturdu yatağın kenarında.
cavit'in yüzünü düşündü. on iki yıldır kaçmadım demişti. neyden kaçmadığını sormamıştı mila. sormak istememişti belki. bazı soruların cevabını almadan taşımak, almaktan daha kolaydı.
makineyi omzuna astı, camda kendine baktı. saçı dağılmıştı. düzeltmedi. kapıyı çekti.
geri dönerken adımları yavaştı. aceleyle gitmiş, ağır ağır dönüyordu, sanki şimdi elinde bir şey vardı da onu düşürmekten korkuyordu. kasabın önündeki kedi yerini değiştirmişti. fırının bacasından hâlâ un kokusu geliyordu, öğle ekmeğinin son kokusu.
kafenin camından baktığında cavit'i gördü. masada, aynı yerde. söz tutmuştu.
içeri girdi.
«buradasın» dedi.
«söyledim ya.»
mila makineyi masaya koymadı. elinde tuttu, kılıfı açtı, mercek dışarı çıktı. cavit ona baktı, gözlerini kısarak, sanki bu küçük siyah aletin ona bir zarar vereceğinden emin olmak istercesine.
«nasıl olacak bu iş?» diye sordu.
«sen otur. ben dolaşırım. bakma bana. ben yokmuşum gibi yap.»
«yoksun gibi yapmak zor. buradasın.»
mila güldü. «o zaman varmışım gibi yap ama unut.»
cavit başını salladı, pek anlamadığı belliydi ama itiraz etmedi. ellerini masaya koydu, sonra kaldırdı, sonra bir dizinin üstüne, sonra öbürüne. nereye koyacağını bilemeyen elleri vardı. yıllarca bir şeyi tamir etmiş, taşımış, çevirmiş eller. şimdi boşta.
mila birkaç adım geri çekildi. ışığa baktı. pencereden gelen sarı, cavit'in yanağının sol tarafına düşüyor, öbür yarısını gölgede bırakıyordu. tam istediği gibi değildi. sağa geçti, sandalyeyi çekmeden, ayakta.
«kafanı bana çevirme» dedi. «camdan dışarı bak. ne görüyorsun, ona bak.»
«postane var.»
«postaneye bak öyleyse.»
cavit postaneye baktı. yüzündeki gerginlik biraz çözüldü, artık kameraya değil, sokağa aitti. mila sessizce yaklaştı
devamını gör...
üst üste aynı yazarın tanımlarını beğendiğini fark etmek
insan bilir kimi favladığını ya
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
yarım kalan cümleler
sabah, atölyenin arka penceresinden içeri sızarken önce tozu görünür kıldı. havada asılı, dönüp duran ince zerreler. mila kapıdan girdiğinde onların içinden geçti, kolunu kaldırıp yüzünü korudu ama tozun bir yararı yoktu, yıllardır oradaydı, oturmuş, yerleşmişti.
cavit çoktan gelmişti.
tezgâhın başında, sırtı dönük, bir tahta parçasını çeviriyordu elinde. rendenin sesi düzenliydi, uzun, sonra kısa, sonra yine uzun. mila eşikte durdu. ona seslenmedi. bir süre sadece izledi, adamın omuzlarının bir ileri bir geri gidişini, boynundaki teri, gömleğinin sırtına yapışan yerini.
«erken kalkmışsın» dedi sonunda.
rende durdu. cavit dönmedi hemen. tahtayı ışığa tutup baktı, kaşlarını çattı, bir yerini parmağıyla sıvazladı.
«deniz erken kalkıyor. ben de.»
«denizle bir alışverişin mi var?»
şimdi döndü. yüzünde dünkü o dinginlik yoktu, biraz uykusuz görünüyordu, gözlerinin altı gölgeliydi. ama gülümsedi, kısa.
«balığa çıkıyorum bazen. sabahları. sonra buraya geliyorum.»
mila içeri girdi. kapıyı ardından kapatmadı, aralık bıraktı, dışarıdaki serinlik girsin diye. ceketini bir sandalyenin arkasına astı. babasının sandalyesiydi o. fark edince eli bir an havada kaldı, sonra bıraktı, olsun.
«konuşmamız lazım» dedi.
«konuşuyoruz.»
«işi diyorum. devir işini.»
cavit tahtayı tezgâha bıraktı. elindeki tozu pantolonuna sildi, iki avucunu birbirine sürttü. bir hareket vardı bu adamda, her şeyi bitirmeden başka bir şeye geçmeme gibi. mila bunu dün de fark etmişti. şimdi de fark etti.
«otur o zaman» dedi cavit. «ayakta iş konuşulmaz.»
iki sandalye vardı atölyede. biri babasınınki, biri de köşede duran, hasırı yırtılmış eski bir tabure. mila taburede oturdu. cavit babasının sandalyesini çekmedi, tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını kavuşturdu.
«söyle» dedi.
«noter dedi ki, atölye babamın üstüne. ben tek varisim. yani satmak da benim elimde, kapatmak da.»
«biliyorum.»
«sen burada çalışıyorsun. kira ödemiyorsun. bir anlaşma yok ortada, kâğıt yok, imza yok. babam sağken nasıl olmuş bu?»
cavit'in çenesi hafifçe kasıldı. belli belirsiz. mila görmeseydi geçerdi.
«kâğıtla iş yapmazdı baba nuri» dedi. «el sıkışırdı. o yeterdi ona.»
«baba nuri.»
«herkes öyle derdi. sen bilmezsin belki, gitmiştin.»
bu son iki kelime tokat gibi değildi ama iğne gibiydi. mila taburede biraz doğruldu.
«ben gitmedim. gönderildim.»
«fark eder mi?»
«eder.»
sessizlik oldu. dışarıda bir motor çalıştı, bir kamyonet, sonra uzaklaştı. cavit yere baktı, ayakkabısının ucuyla yerdeki bir talaşı itti.
«peki» dedi. «ne yapmak istiyorsun?»
mila da bilmiyordu ne yapmak istediğini. işte sorun buydu. şehirden çıkarken cebinde bir plan vardı, düzgün, katlanmış, temiz bir plan. gel, anahtarı al, atölyeyi boşalt, bir emlakçıya ver, dön. üç gün. en fazla dört. ama şimdi bu adamın karşısında oturuyordu ve planın katları açılmış, buruşmuş, bir işe yaramaz olmuştu.
«bilmiyorum» dedi. dürüsttü. «satmayı düşünüyordum.»
«kime?»
«bir emlakçıya sordum. sahil şeridi, dedi. değerli. yıkıp yazlık yaparlar buraya.»
cavit'in yüzünde bir şey oldu. öfke değildi tam olarak. daha çok, birinin sevdiği bir şeyi camdan aşağı attığını görmüş bir insanın yüzü. kollarını çözdü, iki elini tezgâha dayadı, arkasına yaslandı.
«yıkarlar tabii» dedi. «kolay. bir günde yıkarlar. baba nuri kırk yıl kurmuş burayı. bir günde.»
«kırk yıl mı?»
«daha fazla belki. ben on beş yıldır buradayım. ondan öncesini bilmem. ama duvarlara bak.»
mila baktı. duvarlarda çentikler vardı, boy çizgileri gibi, kalemle çizilmiş, yanlarına tarihler yazılmış. bir de eski fotoğraflar, sararmış, çivilerle tutturulmuş. kayıklar, adamlar, denizin önünde poz vermiş yüzler. babasını aradı gözleriyle, buldu. genç. gülüyordu. yanında biri vardı ama fotoğraf kıvrılmıştı, o kısım görünmüyordu.
«bunlar ne?»
«teslim ettiğimiz kayıklar. her birinin fotoğrafı var. gelenek. baba nuri başlatmış, ben sürdürüyorum.»
«kaç kayık?»
«saymadım. ama duvar dolu, gördün.»
mila kalktı, fotoğraflara yaklaştı. parmağını birinin üstünde gezdirdi, tozu sıyırdı. altında bir yazı çıktı, babasının el yazısı, tanıdık, o eğik e harfleri. «deniz yıldızı, 1998.» doğduğu yıl. parmağı orada durdu.
«ben doğduğumda bu kayığı yapmış» dedi. kendi kendine söylemiş gibiydi ama cavit duydu.
«hangisi?»
«bu. deniz yıldızı.»
cavit yaklaştı, arkasında durdu. mila onun sıcaklığını hissetti, çok yakın değildi ama yeterince yakındı. dönmedi.
«o kayık hâlâ yüzüyor» dedi cavit. «iskelede. nadir kaptan'ın. görmek ister misin?»
mila cevap vermedi. bir kayığın yüzdüğünü düşündü, yıllardır, kendisi büyürken, şehirde bir apartman dairesinde bir yastığa ağlarken, o kayık suyun üstünde durmuş. babası onu yapmış, o kayığı, aynı yıl, aynı ellerle. boğazına bir şey takıldı. yutkundu.
«belki» dedi.
geri döndü, taburesine oturdu. cavit fotoğraflara bir süre daha baktı, sonra o da döndü, ama oturmadı.
«satarsın belki» dedi. «senin hakkın. ama önce bir şey söyleyeyim.»
«söyle.»
«bu atölye para kazanmıyor. bilesin. ayda bir kayık, iki kayık. tamir işi daha çok. zengin olacağını sanıyorsan, olmazsın.»
«sanmıyorum.»
«iyi. o zaman şunu da bil. burayı kapatırsan, üç kişi işsiz kalır. ben, bir de musa var, bir de yazın çırak alıyoruz. köyde başka iş yok. balık, o da bu yıl az.»
mila'nın içinde bir şey daraldı. bunu düşünmemişti. şehirde bir tabloya bakar gibi bakmıştı bu işe, rakamlar, metrekare, emlak değeri. insanlar yoktu o tabloda.
«bunu söylemek zorunda değildin» dedi.
«değildim. ama söyledim.»
«neden?»
cavit omuz silkti. cevap vermedi. tezgâha döndü, bıraktığı tahtayı tekrar aldı, rendeyi eline aldı ama çalışmadı, sadece tuttu.
«sen sorduğun için» dedi sonunda.
bu bir cevap değildi ama mila daha fazla üstelemedi. ikisinin arasında bir şey vardı şimdi, henüz adı olmayan bir gerginlik, bir ipin gerilmesi gibi, iki uçtan çekilen. mila bunun ne olduğunu bilmiyordu ama huzursuz ediciydi. ve tuhaf biçimde, gitmek istemiyordu.
kalktı, atölyede dolaştı. raflara baktı. aletler asılıydı, her biri kendi yerinde, silüetleri duvara çizilmiş, hangi alet nereye gelecek belli. titiz bir düzen. babası hiç böyle değildi, evde her şeyi dağıtırdı. demek burada başka bir adamdı.
«bunlar hep böyle miydi?» diye sordu. «bu düzen.»
«ben geldim, böyleydi. baba nuri öyle isterdi. alet kaybolursa iş durur, derdi. alet yerinde olacak.»
«evde böyle değildi.»
cavit ilk kez merakla baktı ona. rendeyi bıraktı.
«nasıldı evde?»
«dağınık. her şey ortada. annem toplar, o dağıtırdı. ceketini kapıda bırakırdı, ayakkabılarını salonun ortasında. bir kere annem tökezledi, düştü, kolunu incitti. o zaman bile toplamadı.»
söyler söylemez pişman oldu. bu kadarını anlatmak istememişti. ama çıkmıştı işte, bir kere çıkınca geri alınmıyordu.
cavit bir süre sustu. sonra:
«insan başka yerde başka oluyor» dedi. «burada onu görmedim öyle. belki denizin yanında toparlıyordu kendini.»
«belki.»
«ya da yaşlanmıştı. sen gittikten sonra çok değişti derler.»
«kim der?»
«köylü. herkes.»
mila taburesine geri döndü. elleri dizlerinin arasındaydı, birbirine kenetli. babasının değiştiğini duymak tuhaf bir acı veriyordu, çünkü o değişimi görmemişti, orada olmamıştı. on yedi yaşında bir kavga, bir kapı, bir otobüs. sonra sadece boşluk. yılda bir telefon, o da azalarak. ölüm haberini bir avukattan öğrenmişti. cenazeye bile yetişememişti, otobüs geç kalmıştı, mezar çoktan kapanmıştı.
«sen ne kadar tanıdın onu?» diye sordu.
«on beş yıl. her gün. sabahtan akşama.»
«on beş yıl.»
«evet.»
mila başını kaldırdı. bu adam babasını ondan daha çok tanıyordu. bu düşünce onu öfkelendirmeliydi belki ama öfke gelmedi. bunun yerine bir açlık geldi, bir merak, babasının o görmediği yıllarına dair. bu adam bir kapıydı, o yılların açıldığı bir kapı.
«anlat» dedi.
«neyi?»
«onu. nasıl biriydi burada. ne konuşurdunuz. ne yerdi öğlenleri. her şeyi.»
cavit şaşırmış görünüyordu. belki de böyle bir şey beklemiyordu. tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını kavuşturdu, bir süre düşündü.
«az konuşurdu» dedi. «iş dışında az. ama çalışırken bir şey mırıldanırdı. şarkı gibi ama şarkı değil. sözsüz.»
mila'nın kalbi bir yere çarptı. dün gece duvarın öbür tarafından gelen o sesi hatırladı. annesinin şarkısı. kelimeleri değil, sesi hatırladığı o şarkı.
«ne tür bir şarkı?»
«söyledim, şarkı değildi. bir ezgi. aynı ezgi, hep. sorardım, ne bu, derdim. cevap vermezdi. sadece bakardı, sonra devam ederdi.»
«bir kadın şarkısıydı belki» dedi mila. sesi kısılmıştı. «annemin. o söylerdi. ben küçükken.»
cavit ona baktı. uzun uzun. bu sefer bakışında merak vardı, gerçek bir merak, işin ötesinde bir şey.
«anneni tanımadım» dedi. «ben gelmeden gitmişti.»
«gitmedi. öldü.»
kelime düştü aralarına. ağır. cavit koltuğunda biraz kaydı, sanki kelimenin altından çıkmaya çalışıyordu.
«kusura bakma» dedi. «bilmiyordum.»
«bilmen gerekmezdi.»
masanın üstünde iki fincan duruyordu. cavit'inki boşalmıştı, mila'nınki yarıda kalmış, kenarında ince bir kabuk tutmuştu. kız fincanı iki eliyle sardı, avucundaki soğukluk hoşuna gitmedi ama bırakmadı.
«kaç yaşındaydın?» diye sordu adam.
«yedi. belki sekiz. kesin bilmiyorum. o yaşlar birbirine karışıyor.»
«bir şey hatırlıyor musun?»
«ellerini. un içinde olurdu hep. cuma günleri börek yapardı, evin içi tereyağı kokardı. bir de o ezgiyi.» durdu. «yüzünü hatırlamıyorum artık. denedim, olmuyor. ama sesi geliyor. garip değil mi, insan yüzü unutur da sesi tutar.»
cavit cevap vermedi. pencereye döndü. dışarıda, sokağın karşı yakasında bir manav kasaları içeri taşıyordu, portakalların turuncusu camdan bile canlı görünüyordu.
«baban» dedi sonunda. «o ezgiyi ondan öğrenmiş olabilir mi?»
bu soru mila'yı yerinden oynattı. aklına hiç gelmemişti. iki insan, birbirini hiç görmemiş sandığı iki insan, bir ezgide buluşmuştu belki. annesi mutfakta mırıldanmış, babası atölyede aynı sesi tekrarlamış. ikisi de gitmiş. ezgi kalmıştı.
«nasıl olur ki» dedi. «tanışmıyorlardı. baba dükkâna sonradan geldi, sen söyledin.»
«insanlar aynı türküyü ayrı yerlerde öğrenir. memleket birdir bazen. ses göç eder.»
«sen nerelisin?»
adam güldü. ilk kez. ağzının bir yanı kalkmıştı sadece, öbür yanı ciddiyetini korumuştu.
«soruyla cevap veriyorsun» dedi mila. «sürekli.»
«öyle mi yapıyorum?»
«yine yaptın.»
bu sefer güldüler. birlikte. kısa sürdü, ama oldu. fincanların arasındaki mesafe biraz azalmış gibiydi, oysa ikisi de kımıldamamıştı.
«karadeniz'in bir köyü» dedi cavit. «adını duymamışsındır. fındık, yağmur, sis. çocukken sisin içinde kaybolur, sesle bulurduk birbirimizi. bağırırdık, karşıdan ses gelirdi, ona doğru yürürdük. o ezgiyi ilk orada duydum sanırım. ama emin değilim. baban söylemeye başlayınca içim bir yere gitti. nereye, bilmiyorum.»
mila fincanı bıraktı. parmakları ısınmıştı, tuhaf.
«baba çok mu konuşmazdı?»
«konuşurdu. ama kendinden değil. ahşaptan konuşurdu. bu ceviz kaç yıllık, bu meşe nereye gider, bu tahta neden çatlar. kendine gelince susardı. bir keresinde sordum, ailesi var mı diye. bana bir kutu gösterdi.»
«kutu mu?»
«küçük bir sandık. kendi yapmıştı. kilitliydi. içinde ne var, sormadım. o da söylemedi. ama saklardı. tezgâhın altındaki dolapta, en arkada. ölünce oraya baktım, yerinde duruyordu.»
mila'nın nefesi değişti. fark etmeden öne eğilmişti.
«hâlâ orada mı?»
«bilmiyorum. dükkânı bıraktım gideli çok oldu. devrettim. belki içindekiler atıldı, belki duruyor. yeni gelen çocuk saklamıştır, temiz çocuktu.»
«nerede o dükkân?»
cavit ona baktı, bu sefer başka türlü. kızın gözlerinde bir şey yanmıştı, kendisinin de bir zamanlar tanıdığı bir açlık. cevabı geciktirdi. elini masaya koydu, parmak eklemleri şişmişti, yaşın izi.
«emek'te» dedi. «değirmen sokağının başında. küçük bir yer. tabelası hâlâ duruyor mu bilmem. "marangoz şükrü" yazardı. baban geldikten sonra bir de onun adını astık. ikisi yan yana.»
şükrü. babasının adı.
kız bu adı yüksek sesle duymaya alışkın değildi. kendi içinde bir yer edinmiş, orada susan bir sözcüktü. şimdi bir yabancının ağzından, kahve kokan bir odada duyunca bambaşka bir şeye dönüşmüştü. sanki babası bir başkasının hafızasında da yaşamış, orada da bir yer kaplamıştı. yalnız kendisinin değildi artık.
«onu özledin mi?» diye sordu. kendi cesaretine şaşırdı.
cavit uzun süre bir şey demedi. pencereden gelen ışık masanın kenarına vurmuş, tahtadaki bir çiziği belirginleştirmişti.
«yaşlanınca insan çok şeyi özler» dedi. «ama çoğunu ismini koymadan. baban gidince tezgâhın öbür ucu boş kaldı. elimdeki rendeyi bırakır, oraya bakardım. kimse yoktu. o boşluğu özledim galiba. insanı değil, yanındaki boşluğu.»
mila'nın gözleri yandı. ovmadı. yaşın camlaşıp da düşmemesini bekledi, düşmedi, geri çekildi.
«ben de öyle» dedi. «onu değil. onun olması gereken yeri.»
sessizlik çöktü, ama bu sefer ağırlığı yoktu. yastık gibiydi. ikisi de içine yaslandı.
dışarıda manav işini bitirmiş, kasaları dizmişti. bir kadın portakalları elliyor, birini alıp burnuna götürüyordu. kokluyordu. almadan gitti.
«bir şey içer misin daha?» dedi cavit, ayağa kalkarken. dizi çıtırdadı, yüzünü buruşturdu, aldırmadı. «kahve bitti. çay yaparım.»
«çay olsun.»
adam mutfağa geçti. küçük bir mutfaktı, kapısı yoktu, mila oturduğu yerden onu görebiliyordu. su dolduruşundan, cezveyi ocağa koyuşundan, her hareketinden yılların alışkanlığı akıyordu. yalnız yaşayan bir adamın mutfağıydı burası. her şeyin bir yeri vardı ve o yerler değişmiyordu.
«kaç yıl çalıştın onunla?» diye seslendi mila.
«altı. belki yedi.» su sesi bastırdı bir an. «sonra ben ayrıldım. kavga etmedik. öylesine. ben başka bir şehre gittim, iş için. dönünce dükkân aynıydı ama o başkaydı. zayıflamış. sormadım niye, o da söylemedi. bir yıl sonra haberini aldım.»
«cenazesine gittin mi?»
su sesi kesildi. cavit kapı boşluğunda göründü, elinde iki bardak.
«gitmedim» dedi. «o gün başka bir yerdeydim. gidemedim. bunu içimde taşıdım. şimdi sana anlatınca hafifledi biraz. belki de seni onun için gönderdiler.»
«kim gönderdi?»
yine güldü, bu sefer daha yumuşak.
«bilmem. öyle denir işte.»
çayı önüne koydu. bardağın kenarı çatlaktı, ince bir çatlak, ama sızdırmıyordu. mila parmağını çatlağın üstünde gezdirdi.
«bu ezgi» dedi. «bana söyler misin? sen hatırladığın kadarıyla. belki annemin söylediğiyle aynıdır. belki değildir. ama duymak istiyorum.»
cavit'in yüzü değişti. bir çekingenlik, sonra bir teslimiyet. bardağını bıraktı, ellerini dizine koydu. boğazını temizledi. utandı gibiydi, yaşlı bir adamın bir genç kızın önünde şarkı söylemekten utanması.
«sesim yok» dedi. «uyarıyorum.»
«fark etmez.»
başladı. önce çok alçak, neredeyse duyulmayacak kadar. bir ses değil, bir soluk. sonra biraz yükseldi. kelime yoktu, sadece açık heceler, uzayan, kıvrılan, geri dönen bir çizgi. ağzı zorlanıyor, doğru notayı arıyor, buluyordu. aynı dört ölçü, tekrar. sonunda aşağı iniyor, dinleniyor, yeniden çıkıyordu.
mila donakaldı.
aynıydı. aynı ezgiydi. annesinin mutfakta un içinde mırıldandığı, dün gece duvarın öbür tarafından geçip odasına dolan, çocukluğunun tavanında asılı kalmış o ses. kelimesi olmayan, ama içi her kelimeden dolu şey. yıllar boyunca kimseye söyleyemediği, çünkü söyleyecek sözü olmayan o şarkı, şimdi bir yabancının çatlak sesinde, kahve kokan bir odada, sokağın manav kokusuyla karışarak yeniden hayat buluyordu.
kız ağladı. sessizce, hiç ses çıkarmadan. yaşlar yanaklarından kaydı, çenesinin ucunda toplandı, oradan da elinin üstüne düştü. silmedi. bırakılan bir şey gibi bıraktı onları.
cavit ezgiyi bitirdi. son notayı yarım bıraktı, sanki devamı vardı da unutmuştu, ya da hiç sonu yoktu.
odada uzun bir süre hiçbir şey konuşulmadı. bardaklardan buhar çıkıyor, camda buğulanıp kayboluyordu.
«aynı» diyebildi mila sonunda. sesi kırıktı. «tıpatıp aynı.»
«öyle mi?»
«annem bunu söylerdi. kelimesiz. aynen böyle. nasıl olur?»
cavit ellerine baktı. bir marangozun elleri, hâlâ, yıllar sonra bile ahşabın hafızasını taşıyan.
«demek doğruymuş» dedi. «ses göç eder. bir mutfaktan bir atölyeye. bir anneden bir babaya. birbirlerini tanımadan aynı şeyi taşımışlar içlerinde. sonra sen doğmuşsun. sonra o çocuk, ben.» durdu. «belki de biz hepimiz aynı türküyü söyleyip duruyoruz, ayrı yerlerde, birbirimizi duymadan.»
mila başını kaldırdı. yaşlı adamın gözlerinde de bir ıslaklık vardı, düşmeyen, sadece parlayan.
«o sandığı bulmam lazım» dedi. «emek'teki dükkânda. duruyorsa.»
«bulursun.»
«benimle gelir misin?»
cavit'in eli havada kaldı, bardağa uzanırken. bu davet onu hazırlıksız yakalamıştı. yıllardır o sokağa gitmemişti, gitmemek için sebepleri vardı, hepsi sağlamdı. ama şimdi karşısında şükrü'nün kızı oturuyordu, aynı ezgiyi taşıyan biri, ve kendisinden bir şey istiyordu, uzun zamandır kimse ondan bir şey istememişti.
«bacaklarım eskisi gibi değil» dedi.
«yavaş yürürüz.»
«belki de kapalıdır dükkân.»
«o zaman kapalı kapıya bakarız.»
adam ona baktı, uzun uzun, ve bu sefer bakışında ne merak vardı ne de acı. başka bir şeydi. tanıdık ama unutulmuş bir şey. birinin ısrarına teslim olmanın, ve bundan gizli bir hoşnutluk duymanın verdiği o eski, ılık his.
«yarın» dedi. «yarın sabah. erken. sokak henüz uyanmadan gideriz. o saatte emek en güzeldir. kimse yoktur, sadece ekmek kokusu ve süt arabası.»
«yarın sabah» diye tekrarladı mila.
bir söz vermiş gibi oldu ikisi de, ama neye söz verdiklerini tam bilmeden. belki bir sandığa. belki bir ölünün hatırasına. belki de sadece birbirlerine, bu tuhaf akrabalığa, kanla değil bir ezgiyle bağlanmış bu iki yabancıya.
mila o gece uyuyamadı.
yatağın kenarına ilişip perdeyi araladı. sokak lambası titrek bir sarı döküyordu asfalta; bir kedi çöp kutusunun dibinde bir şeyle uğraşıyor, sonra vazgeçip karanlığa karışıyordu. odanın havası ağırdı, valizinden çıkardığı naftalin kokusu hâlâ yastığa sinmişti. telefonuna bakmadı. kaç kez bakmamak için elini geri çektiğini saymayı bıraktı.
sandık, karşı duvarın dibinde, olduğu gibi duruyordu. kapağı kapalı. içinde ne varsa, sabaha kadar orada bekleyecekti.
bavulundan aldığı ince hırkayı omuzlarına attı, camı biraz araladı. serin bir hava girdi içeri, dışarının kokusunu getirdi: ıslak taş, uzaktan bir yerden gelen kızarmış soğan, bir de tarif edemediği o kadim şey, eski mahallelerin geceleri terlediği o rutubet. annesi bu havayı solumuş muydu bir zamanlar? bu sokaklardan geçmiş, bu lambanın altında durup birini beklemiş miydi?
bilmiyordu. bildiği tek şey, sabaha kadar çok uzun bir zaman olduğuydu.
sabah, tahmininden erken geldi.
camdan giren ışık henüz griyken uyandı, daha doğrusu uyanık kaldığını fark etti. kalktı, yüzünü yıkadı, aynada kendine baktı. gözlerinin altı morarmıştı, ama yanaklarında tuhaf bir canlılık vardı, sanki içeriden biri lambayı yakmıştı. saçını topladı, en sade elbisesini giydi. sandığın kilidine bir daha dokunmadan çıktı.
adam kapının önünde bekliyordu.
onu görünce mila bir an durdu. emin değildi geleceğinden; belki gece fikrini değiştirir, belki bu tuhaf sözü bir zayıflık anı sayıp geri çekilirdi. ama oradaydı işte. sırtında yıpranmış bir ceket, elinde ne olduğu belirsiz bir paket. traş olmuştu. bunu fark etti mila, nedense bunu fark etti.
«erken kalkmışsın» dedi adam.
«uyumadım ki.»
adam başını salladı, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi. yürümeye başladılar. sokak gerçekten de uyanmamıştı henüz; kepenkler inik, bir apartmanın önünde süt şişeleri sıralı, bir başkasının balkonundan sarkan çamaşırlar gece nemiyle sırılsıklam. bir fırının bacasından duman çıkıyordu, tek canlı belirti.
«baban» dedi mila, sonra durdu. «yani, senin baban da mı buralıydı?»
«herkes buralıydı» dedi adam. «o zamanlar kimse başka yerden gelmezdi. doğardın, büyürdün, ölürdün, hepsi aynı üç sokakta. şimdi öyle değil. şimdi herkes bir yerden gelip başka bir yere gidiyor.»
«ben de gelip gidenlerdenim o zaman.»
adam ona yandan baktı.
«sen dönenlerdensin» dedi. «farklı şey.»
mila cevap vermedi. dönmek. hiç gelmediği bir yere dönülür müydü? annesinin doğduğu, büyüdüğü, sonra bir sabah çıkıp gittiği ve bir daha adını bile anmadığı bu yere. yıllarca bu mahallenin bir masal olduğunu sanmıştı, annesinin uydurduğu, ağzından kaçırdığı yarım cümlelerden ördüğü bir yer. şimdi taşına basıyordu.
bir köşeyi döndüler. dükkân oradaydı.
camekânı tozdan bulanıktı, üstündeki tabela solmuş, harflerin bir kısmı dökülmüştü. ama okunuyordu hâlâ: bir isim, bir de altında küçük harflerle "saat ve müzik kutusu tamiri". kapı kapalıydı. mila kalbinin bir yere sıkıştığını hissetti, ama umutsuzluğa değil, bir çeşit inada.
«kapalı» dedi.
«sabırlı ol.»
adam paketi bir eline aldı, öteki eliyle cebini karıştırdı. bir anahtar çıkardı. eski, ağır, ucunda kırmızı bir kurdele bağlı bir anahtar.
mila ona baktı.
«sende mi vardı?»
«bende her şey var» dedi adam, ve bu sefer sesinde ince bir gülümseme titredi. «otuz yıldır bu dükkânı ben açıyorum. bir başkası açmıyor. açacak kimse kalmadı.»
kilit ilk denemede dönmedi. adam anahtarı geri çekti, üfledi, tekrar soktu. bu sefer boğuk bir tık sesiyle açıldı. kapı içeri doğru sürtünerek gıcırdadı, üstündeki küçük zil isteksizce çınladı, iki not, biri diğerinden pes.
içerisi karanlıktı ve zamanın kendi başına kaldığında büründüğü o kokuyla doluydu: yağ, metal, kuru tahta, bir de tarif edilmez bir tatlılık, sanki duvarlar yıllarca çalınan ezgileri emmiş de şimdi ağır ağır geri veriyordu.
adam içeri girdi, elini duvarda gezdirdi, bir düğme buldu. tavandaki tek ampul sarardı, sonra karar verip yandı.
mila eşikte durdu.
duvarlar boydan boya raflarla kaplıydı, rafların üstünde onlarca, yüzlerce müzik kutusu. kimi ceviz ağacından, kimi pirinçten, kimi üstüne minik dansçılar oturtulmuş camekânlı. kimi açık, mekanizmaları görünüyor, o küçük tarakları, dişli silindirleri. kimi kapalı, sabırla bekliyor. tozdan bir örtü çekilmişti hepsinin üstüne, ama örtünün altında bile ışıltıları seziliyordu.
«aman tanrım» diye fısıldadı mila.
«otuz yıl» dedi adam yine. «her biri birinin. getirip bıraktılar, tamir olsun diye. bazıları geri aldı, çoğu almadı. insan bir şeyi tamire bırakıp unutur. ya da almaya cesaret edemez. bozuk kalması daha kolaydır bazen.»
elindeki paketi tezgâhın üstüne koydu, açtı. içinden mila'nın sandıktan çıkardığı o küçük kutu çıktı; demek ki dün akşam onu alıp getirmişti, mila fark etmeden. ceviz kaplama, kapağında aşınmış bir gül motifi, yanında dönmeyen bir kurma kolu.
«bunu» dedi adam. «bunu tanıyorum ben.»
mila'nın nefesi kesildi.
«nereden?»
adam kutuyu iki eliyle kavradı, çevirdi, altına baktı. orada, ahşaba kazınmış minik bir işaret vardı; bir harf, belki iki harf, aşınmaktan okunmaz olmuş.
«bunu ben yaptım» dedi. «çok gençken. ilk yaptığım kutulardan biri. bir kız için. bir sipariş değildi, hediyeydi. içine kendi bestelediğim bir ezgiyi koymuştum. o zamanlar besteci olacağımı sanırdım. sonra hayat başka türlü döndü.»
sessizlik oldu. ampul hafifçe uğulduyordu.
«kim için?» diye sordu mila, ama sesi kendine bile yabancı geldi, çünkü cevabı biliyordu, daha soruyu bitirmeden biliyordu.
adam başını kaldırdı, ona baktı. mila'nın yüzüne, çenesinin çizgisine, gözlerinin rengine baktı, ilk kez gerçekten baktı, bir şey arar gibi.
«sen onun kızısın» dedi. soru değildi.
«evet.»
«adı neydi annenin? bana söylemedin dün.»
«selin.»
bu ismi duyunca adamın elindeki kutu titredi. titremesin diye tezgâha bıraktı onu, ama bırakırken bir tık sesi oldu, içindeki bir yay gevşedi belki, çünkü kutu birden, hiçbir kurma yokken, kısacık bir ezgiye başladı. üç not. belki dört. sonra sustu, bozulmuş yayı yeniden takıldı.
ama o üç not yeterdi.
mila onları tanıdı. çocukluğunun bir yerinden, annesinin bulaşık yıkarken ıslıkla çaldığı, sonra hep yarıda kestiği bir ezgiden. hiçbir zaman tamamını söylememişti annesi. sanki devamı yasakmış gibi. şimdi biliyordu neden.
«o çalabiliyordu mu bunu?» diye sordu mila.
«ben çaldım ona» dedi adam. sesi kısıktı. «bir yaz. buranın arkasında küçük bir avlu vardı, incir ağacı. akşamüstleri oraya gelirdi. ben tamir yapardım, o izlerdi. konuşmazdık pek. konuşmaya gerek yoktu. sonra bir gün bu kutuyu yaptım ve ona verdim. içindeki ezgiyi ben yazdım, sadece o duysun diye.»
durdu. elini tezgâhın kenarına dayadı, sanki ayakta durmak için desteğe ihtiyacı varmış gibi.
«ertesi hafta gitti. bir gece, kimseye söylemeden. babası buralarda hoş görmedi onu, biliyorsun işte, o zamanların adamları. kızlarını istedikleri yere veremeyecekleri birine baktırmazlardı. ben de o istenilen biri değildim. bir tamirci çırağı. cebinde beş kuruşu olmayan, kafası ezgilerle dolu bir avanak.»
güldü, ama gülüşü acıydı, yılların dibinden geliyordu.
«kutuyu geri getirmedi. ben de peşinden gitmedim. gitmeliydim belki. ama o yaşta insan gururunu her şeyden çok sever. gururum kaldı bana, o gitti.»
mila'nın gözü kutuya takıldı. o küçük gül motifine. annesinin sandığın dibinde, otuz yıl, bunu saklamış olmasına. taşımış olmasına. şehir şehir, ev ev, kocasının bilmediği, kızının anlamadığı bir yükü, bir avuç ahşabı ve içindeki üç notayı taşımış olmasına.
«sakladı» dedi mila. «getirmedi ama attı da diyemedik. sandığın en altındaydı. her taşınmada en dibe koyduğu şeyler vardı, dokunulmayan. bu onlardan biriymiş.»
adam bir şey söylemedi. tezgâhın arkasındaki tabureye oturdu, ağır ağır, kemikleri yaşını hatırlatarak. kutuyu eline aldı yeniden, parmağıyla gül motifinin üstünü sildi, tozu.
«bozuk» dedi. «yayı gevşemiş, silindir kaymış. ama tamir edilir. bunun gibisini tamir etmeyi bilirim.»
«edecek misin?»
adam ona baktı. o bakışta artık ne acı vardı ne inat. yorgun bir şefkat vardı, uzaktan gelen.
«sen ne için geldin buraya?» diye sordu. cevap yerine soru. «annenin sandığını açmak için mi? yoksa başka bir şey mi arıyorsun?»
mila ne diyeceğini bilemedi. annesi altı ay önce ölmüştü, ardında bir sandık, bir sürü çözülmemiş cümle ve bir adres bırakarak. emek mahallesi, o dükkânın sokağı. bir kâğıda kendi eliyle yazmış, üstüne de bir tek kelime eklemiş: "git." emir mi, dilek mi, itiraf mı, belli değildi. mila da gelmişti işte. neyi aradığını bilmeden. belki annesini. belki annesinin hiç olamadığı halini.
«bilmiyorum» dedi sonunda. dürüstçe. «sanırım onu tanımak için geldim. ölmeden önce tanıyamadığım halini.»
adam başını salladı.
«o zaman iyi ki geldin» dedi. «çünkü ben onu tanıdım. kimsenin tanımadığı halini. sana anlatırım, istersen. ama önce bu kutuyu tamir edelim. bitene kadar burada olursun, değil mi? acelen yok?»
«yok» dedi mila. «hiç acelem yok.»
adam gülümsedi, gerçekten bu sefer, yüzünün bütün çizgileri yumuşadı. tezgâhın altından bir alet kutusu çıkardı, incecik tornavidalar, cımbız...
sabah, atölyenin arka penceresinden içeri sızarken önce tozu görünür kıldı. havada asılı, dönüp duran ince zerreler. mila kapıdan girdiğinde onların içinden geçti, kolunu kaldırıp yüzünü korudu ama tozun bir yararı yoktu, yıllardır oradaydı, oturmuş, yerleşmişti.
cavit çoktan gelmişti.
tezgâhın başında, sırtı dönük, bir tahta parçasını çeviriyordu elinde. rendenin sesi düzenliydi, uzun, sonra kısa, sonra yine uzun. mila eşikte durdu. ona seslenmedi. bir süre sadece izledi, adamın omuzlarının bir ileri bir geri gidişini, boynundaki teri, gömleğinin sırtına yapışan yerini.
«erken kalkmışsın» dedi sonunda.
rende durdu. cavit dönmedi hemen. tahtayı ışığa tutup baktı, kaşlarını çattı, bir yerini parmağıyla sıvazladı.
«deniz erken kalkıyor. ben de.»
«denizle bir alışverişin mi var?»
şimdi döndü. yüzünde dünkü o dinginlik yoktu, biraz uykusuz görünüyordu, gözlerinin altı gölgeliydi. ama gülümsedi, kısa.
«balığa çıkıyorum bazen. sabahları. sonra buraya geliyorum.»
mila içeri girdi. kapıyı ardından kapatmadı, aralık bıraktı, dışarıdaki serinlik girsin diye. ceketini bir sandalyenin arkasına astı. babasının sandalyesiydi o. fark edince eli bir an havada kaldı, sonra bıraktı, olsun.
«konuşmamız lazım» dedi.
«konuşuyoruz.»
«işi diyorum. devir işini.»
cavit tahtayı tezgâha bıraktı. elindeki tozu pantolonuna sildi, iki avucunu birbirine sürttü. bir hareket vardı bu adamda, her şeyi bitirmeden başka bir şeye geçmeme gibi. mila bunu dün de fark etmişti. şimdi de fark etti.
«otur o zaman» dedi cavit. «ayakta iş konuşulmaz.»
iki sandalye vardı atölyede. biri babasınınki, biri de köşede duran, hasırı yırtılmış eski bir tabure. mila taburede oturdu. cavit babasının sandalyesini çekmedi, tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını kavuşturdu.
«söyle» dedi.
«noter dedi ki, atölye babamın üstüne. ben tek varisim. yani satmak da benim elimde, kapatmak da.»
«biliyorum.»
«sen burada çalışıyorsun. kira ödemiyorsun. bir anlaşma yok ortada, kâğıt yok, imza yok. babam sağken nasıl olmuş bu?»
cavit'in çenesi hafifçe kasıldı. belli belirsiz. mila görmeseydi geçerdi.
«kâğıtla iş yapmazdı baba nuri» dedi. «el sıkışırdı. o yeterdi ona.»
«baba nuri.»
«herkes öyle derdi. sen bilmezsin belki, gitmiştin.»
bu son iki kelime tokat gibi değildi ama iğne gibiydi. mila taburede biraz doğruldu.
«ben gitmedim. gönderildim.»
«fark eder mi?»
«eder.»
sessizlik oldu. dışarıda bir motor çalıştı, bir kamyonet, sonra uzaklaştı. cavit yere baktı, ayakkabısının ucuyla yerdeki bir talaşı itti.
«peki» dedi. «ne yapmak istiyorsun?»
mila da bilmiyordu ne yapmak istediğini. işte sorun buydu. şehirden çıkarken cebinde bir plan vardı, düzgün, katlanmış, temiz bir plan. gel, anahtarı al, atölyeyi boşalt, bir emlakçıya ver, dön. üç gün. en fazla dört. ama şimdi bu adamın karşısında oturuyordu ve planın katları açılmış, buruşmuş, bir işe yaramaz olmuştu.
«bilmiyorum» dedi. dürüsttü. «satmayı düşünüyordum.»
«kime?»
«bir emlakçıya sordum. sahil şeridi, dedi. değerli. yıkıp yazlık yaparlar buraya.»
cavit'in yüzünde bir şey oldu. öfke değildi tam olarak. daha çok, birinin sevdiği bir şeyi camdan aşağı attığını görmüş bir insanın yüzü. kollarını çözdü, iki elini tezgâha dayadı, arkasına yaslandı.
«yıkarlar tabii» dedi. «kolay. bir günde yıkarlar. baba nuri kırk yıl kurmuş burayı. bir günde.»
«kırk yıl mı?»
«daha fazla belki. ben on beş yıldır buradayım. ondan öncesini bilmem. ama duvarlara bak.»
mila baktı. duvarlarda çentikler vardı, boy çizgileri gibi, kalemle çizilmiş, yanlarına tarihler yazılmış. bir de eski fotoğraflar, sararmış, çivilerle tutturulmuş. kayıklar, adamlar, denizin önünde poz vermiş yüzler. babasını aradı gözleriyle, buldu. genç. gülüyordu. yanında biri vardı ama fotoğraf kıvrılmıştı, o kısım görünmüyordu.
«bunlar ne?»
«teslim ettiğimiz kayıklar. her birinin fotoğrafı var. gelenek. baba nuri başlatmış, ben sürdürüyorum.»
«kaç kayık?»
«saymadım. ama duvar dolu, gördün.»
mila kalktı, fotoğraflara yaklaştı. parmağını birinin üstünde gezdirdi, tozu sıyırdı. altında bir yazı çıktı, babasının el yazısı, tanıdık, o eğik e harfleri. «deniz yıldızı, 1998.» doğduğu yıl. parmağı orada durdu.
«ben doğduğumda bu kayığı yapmış» dedi. kendi kendine söylemiş gibiydi ama cavit duydu.
«hangisi?»
«bu. deniz yıldızı.»
cavit yaklaştı, arkasında durdu. mila onun sıcaklığını hissetti, çok yakın değildi ama yeterince yakındı. dönmedi.
«o kayık hâlâ yüzüyor» dedi cavit. «iskelede. nadir kaptan'ın. görmek ister misin?»
mila cevap vermedi. bir kayığın yüzdüğünü düşündü, yıllardır, kendisi büyürken, şehirde bir apartman dairesinde bir yastığa ağlarken, o kayık suyun üstünde durmuş. babası onu yapmış, o kayığı, aynı yıl, aynı ellerle. boğazına bir şey takıldı. yutkundu.
«belki» dedi.
geri döndü, taburesine oturdu. cavit fotoğraflara bir süre daha baktı, sonra o da döndü, ama oturmadı.
«satarsın belki» dedi. «senin hakkın. ama önce bir şey söyleyeyim.»
«söyle.»
«bu atölye para kazanmıyor. bilesin. ayda bir kayık, iki kayık. tamir işi daha çok. zengin olacağını sanıyorsan, olmazsın.»
«sanmıyorum.»
«iyi. o zaman şunu da bil. burayı kapatırsan, üç kişi işsiz kalır. ben, bir de musa var, bir de yazın çırak alıyoruz. köyde başka iş yok. balık, o da bu yıl az.»
mila'nın içinde bir şey daraldı. bunu düşünmemişti. şehirde bir tabloya bakar gibi bakmıştı bu işe, rakamlar, metrekare, emlak değeri. insanlar yoktu o tabloda.
«bunu söylemek zorunda değildin» dedi.
«değildim. ama söyledim.»
«neden?»
cavit omuz silkti. cevap vermedi. tezgâha döndü, bıraktığı tahtayı tekrar aldı, rendeyi eline aldı ama çalışmadı, sadece tuttu.
«sen sorduğun için» dedi sonunda.
bu bir cevap değildi ama mila daha fazla üstelemedi. ikisinin arasında bir şey vardı şimdi, henüz adı olmayan bir gerginlik, bir ipin gerilmesi gibi, iki uçtan çekilen. mila bunun ne olduğunu bilmiyordu ama huzursuz ediciydi. ve tuhaf biçimde, gitmek istemiyordu.
kalktı, atölyede dolaştı. raflara baktı. aletler asılıydı, her biri kendi yerinde, silüetleri duvara çizilmiş, hangi alet nereye gelecek belli. titiz bir düzen. babası hiç böyle değildi, evde her şeyi dağıtırdı. demek burada başka bir adamdı.
«bunlar hep böyle miydi?» diye sordu. «bu düzen.»
«ben geldim, böyleydi. baba nuri öyle isterdi. alet kaybolursa iş durur, derdi. alet yerinde olacak.»
«evde böyle değildi.»
cavit ilk kez merakla baktı ona. rendeyi bıraktı.
«nasıldı evde?»
«dağınık. her şey ortada. annem toplar, o dağıtırdı. ceketini kapıda bırakırdı, ayakkabılarını salonun ortasında. bir kere annem tökezledi, düştü, kolunu incitti. o zaman bile toplamadı.»
söyler söylemez pişman oldu. bu kadarını anlatmak istememişti. ama çıkmıştı işte, bir kere çıkınca geri alınmıyordu.
cavit bir süre sustu. sonra:
«insan başka yerde başka oluyor» dedi. «burada onu görmedim öyle. belki denizin yanında toparlıyordu kendini.»
«belki.»
«ya da yaşlanmıştı. sen gittikten sonra çok değişti derler.»
«kim der?»
«köylü. herkes.»
mila taburesine geri döndü. elleri dizlerinin arasındaydı, birbirine kenetli. babasının değiştiğini duymak tuhaf bir acı veriyordu, çünkü o değişimi görmemişti, orada olmamıştı. on yedi yaşında bir kavga, bir kapı, bir otobüs. sonra sadece boşluk. yılda bir telefon, o da azalarak. ölüm haberini bir avukattan öğrenmişti. cenazeye bile yetişememişti, otobüs geç kalmıştı, mezar çoktan kapanmıştı.
«sen ne kadar tanıdın onu?» diye sordu.
«on beş yıl. her gün. sabahtan akşama.»
«on beş yıl.»
«evet.»
mila başını kaldırdı. bu adam babasını ondan daha çok tanıyordu. bu düşünce onu öfkelendirmeliydi belki ama öfke gelmedi. bunun yerine bir açlık geldi, bir merak, babasının o görmediği yıllarına dair. bu adam bir kapıydı, o yılların açıldığı bir kapı.
«anlat» dedi.
«neyi?»
«onu. nasıl biriydi burada. ne konuşurdunuz. ne yerdi öğlenleri. her şeyi.»
cavit şaşırmış görünüyordu. belki de böyle bir şey beklemiyordu. tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını kavuşturdu, bir süre düşündü.
«az konuşurdu» dedi. «iş dışında az. ama çalışırken bir şey mırıldanırdı. şarkı gibi ama şarkı değil. sözsüz.»
mila'nın kalbi bir yere çarptı. dün gece duvarın öbür tarafından gelen o sesi hatırladı. annesinin şarkısı. kelimeleri değil, sesi hatırladığı o şarkı.
«ne tür bir şarkı?»
«söyledim, şarkı değildi. bir ezgi. aynı ezgi, hep. sorardım, ne bu, derdim. cevap vermezdi. sadece bakardı, sonra devam ederdi.»
«bir kadın şarkısıydı belki» dedi mila. sesi kısılmıştı. «annemin. o söylerdi. ben küçükken.»
cavit ona baktı. uzun uzun. bu sefer bakışında merak vardı, gerçek bir merak, işin ötesinde bir şey.
«anneni tanımadım» dedi. «ben gelmeden gitmişti.»
«gitmedi. öldü.»
kelime düştü aralarına. ağır. cavit koltuğunda biraz kaydı, sanki kelimenin altından çıkmaya çalışıyordu.
«kusura bakma» dedi. «bilmiyordum.»
«bilmen gerekmezdi.»
masanın üstünde iki fincan duruyordu. cavit'inki boşalmıştı, mila'nınki yarıda kalmış, kenarında ince bir kabuk tutmuştu. kız fincanı iki eliyle sardı, avucundaki soğukluk hoşuna gitmedi ama bırakmadı.
«kaç yaşındaydın?» diye sordu adam.
«yedi. belki sekiz. kesin bilmiyorum. o yaşlar birbirine karışıyor.»
«bir şey hatırlıyor musun?»
«ellerini. un içinde olurdu hep. cuma günleri börek yapardı, evin içi tereyağı kokardı. bir de o ezgiyi.» durdu. «yüzünü hatırlamıyorum artık. denedim, olmuyor. ama sesi geliyor. garip değil mi, insan yüzü unutur da sesi tutar.»
cavit cevap vermedi. pencereye döndü. dışarıda, sokağın karşı yakasında bir manav kasaları içeri taşıyordu, portakalların turuncusu camdan bile canlı görünüyordu.
«baban» dedi sonunda. «o ezgiyi ondan öğrenmiş olabilir mi?»
bu soru mila'yı yerinden oynattı. aklına hiç gelmemişti. iki insan, birbirini hiç görmemiş sandığı iki insan, bir ezgide buluşmuştu belki. annesi mutfakta mırıldanmış, babası atölyede aynı sesi tekrarlamış. ikisi de gitmiş. ezgi kalmıştı.
«nasıl olur ki» dedi. «tanışmıyorlardı. baba dükkâna sonradan geldi, sen söyledin.»
«insanlar aynı türküyü ayrı yerlerde öğrenir. memleket birdir bazen. ses göç eder.»
«sen nerelisin?»
adam güldü. ilk kez. ağzının bir yanı kalkmıştı sadece, öbür yanı ciddiyetini korumuştu.
«soruyla cevap veriyorsun» dedi mila. «sürekli.»
«öyle mi yapıyorum?»
«yine yaptın.»
bu sefer güldüler. birlikte. kısa sürdü, ama oldu. fincanların arasındaki mesafe biraz azalmış gibiydi, oysa ikisi de kımıldamamıştı.
«karadeniz'in bir köyü» dedi cavit. «adını duymamışsındır. fındık, yağmur, sis. çocukken sisin içinde kaybolur, sesle bulurduk birbirimizi. bağırırdık, karşıdan ses gelirdi, ona doğru yürürdük. o ezgiyi ilk orada duydum sanırım. ama emin değilim. baban söylemeye başlayınca içim bir yere gitti. nereye, bilmiyorum.»
mila fincanı bıraktı. parmakları ısınmıştı, tuhaf.
«baba çok mu konuşmazdı?»
«konuşurdu. ama kendinden değil. ahşaptan konuşurdu. bu ceviz kaç yıllık, bu meşe nereye gider, bu tahta neden çatlar. kendine gelince susardı. bir keresinde sordum, ailesi var mı diye. bana bir kutu gösterdi.»
«kutu mu?»
«küçük bir sandık. kendi yapmıştı. kilitliydi. içinde ne var, sormadım. o da söylemedi. ama saklardı. tezgâhın altındaki dolapta, en arkada. ölünce oraya baktım, yerinde duruyordu.»
mila'nın nefesi değişti. fark etmeden öne eğilmişti.
«hâlâ orada mı?»
«bilmiyorum. dükkânı bıraktım gideli çok oldu. devrettim. belki içindekiler atıldı, belki duruyor. yeni gelen çocuk saklamıştır, temiz çocuktu.»
«nerede o dükkân?»
cavit ona baktı, bu sefer başka türlü. kızın gözlerinde bir şey yanmıştı, kendisinin de bir zamanlar tanıdığı bir açlık. cevabı geciktirdi. elini masaya koydu, parmak eklemleri şişmişti, yaşın izi.
«emek'te» dedi. «değirmen sokağının başında. küçük bir yer. tabelası hâlâ duruyor mu bilmem. "marangoz şükrü" yazardı. baban geldikten sonra bir de onun adını astık. ikisi yan yana.»
şükrü. babasının adı.
kız bu adı yüksek sesle duymaya alışkın değildi. kendi içinde bir yer edinmiş, orada susan bir sözcüktü. şimdi bir yabancının ağzından, kahve kokan bir odada duyunca bambaşka bir şeye dönüşmüştü. sanki babası bir başkasının hafızasında da yaşamış, orada da bir yer kaplamıştı. yalnız kendisinin değildi artık.
«onu özledin mi?» diye sordu. kendi cesaretine şaşırdı.
cavit uzun süre bir şey demedi. pencereden gelen ışık masanın kenarına vurmuş, tahtadaki bir çiziği belirginleştirmişti.
«yaşlanınca insan çok şeyi özler» dedi. «ama çoğunu ismini koymadan. baban gidince tezgâhın öbür ucu boş kaldı. elimdeki rendeyi bırakır, oraya bakardım. kimse yoktu. o boşluğu özledim galiba. insanı değil, yanındaki boşluğu.»
mila'nın gözleri yandı. ovmadı. yaşın camlaşıp da düşmemesini bekledi, düşmedi, geri çekildi.
«ben de öyle» dedi. «onu değil. onun olması gereken yeri.»
sessizlik çöktü, ama bu sefer ağırlığı yoktu. yastık gibiydi. ikisi de içine yaslandı.
dışarıda manav işini bitirmiş, kasaları dizmişti. bir kadın portakalları elliyor, birini alıp burnuna götürüyordu. kokluyordu. almadan gitti.
«bir şey içer misin daha?» dedi cavit, ayağa kalkarken. dizi çıtırdadı, yüzünü buruşturdu, aldırmadı. «kahve bitti. çay yaparım.»
«çay olsun.»
adam mutfağa geçti. küçük bir mutfaktı, kapısı yoktu, mila oturduğu yerden onu görebiliyordu. su dolduruşundan, cezveyi ocağa koyuşundan, her hareketinden yılların alışkanlığı akıyordu. yalnız yaşayan bir adamın mutfağıydı burası. her şeyin bir yeri vardı ve o yerler değişmiyordu.
«kaç yıl çalıştın onunla?» diye seslendi mila.
«altı. belki yedi.» su sesi bastırdı bir an. «sonra ben ayrıldım. kavga etmedik. öylesine. ben başka bir şehre gittim, iş için. dönünce dükkân aynıydı ama o başkaydı. zayıflamış. sormadım niye, o da söylemedi. bir yıl sonra haberini aldım.»
«cenazesine gittin mi?»
su sesi kesildi. cavit kapı boşluğunda göründü, elinde iki bardak.
«gitmedim» dedi. «o gün başka bir yerdeydim. gidemedim. bunu içimde taşıdım. şimdi sana anlatınca hafifledi biraz. belki de seni onun için gönderdiler.»
«kim gönderdi?»
yine güldü, bu sefer daha yumuşak.
«bilmem. öyle denir işte.»
çayı önüne koydu. bardağın kenarı çatlaktı, ince bir çatlak, ama sızdırmıyordu. mila parmağını çatlağın üstünde gezdirdi.
«bu ezgi» dedi. «bana söyler misin? sen hatırladığın kadarıyla. belki annemin söylediğiyle aynıdır. belki değildir. ama duymak istiyorum.»
cavit'in yüzü değişti. bir çekingenlik, sonra bir teslimiyet. bardağını bıraktı, ellerini dizine koydu. boğazını temizledi. utandı gibiydi, yaşlı bir adamın bir genç kızın önünde şarkı söylemekten utanması.
«sesim yok» dedi. «uyarıyorum.»
«fark etmez.»
başladı. önce çok alçak, neredeyse duyulmayacak kadar. bir ses değil, bir soluk. sonra biraz yükseldi. kelime yoktu, sadece açık heceler, uzayan, kıvrılan, geri dönen bir çizgi. ağzı zorlanıyor, doğru notayı arıyor, buluyordu. aynı dört ölçü, tekrar. sonunda aşağı iniyor, dinleniyor, yeniden çıkıyordu.
mila donakaldı.
aynıydı. aynı ezgiydi. annesinin mutfakta un içinde mırıldandığı, dün gece duvarın öbür tarafından geçip odasına dolan, çocukluğunun tavanında asılı kalmış o ses. kelimesi olmayan, ama içi her kelimeden dolu şey. yıllar boyunca kimseye söyleyemediği, çünkü söyleyecek sözü olmayan o şarkı, şimdi bir yabancının çatlak sesinde, kahve kokan bir odada, sokağın manav kokusuyla karışarak yeniden hayat buluyordu.
kız ağladı. sessizce, hiç ses çıkarmadan. yaşlar yanaklarından kaydı, çenesinin ucunda toplandı, oradan da elinin üstüne düştü. silmedi. bırakılan bir şey gibi bıraktı onları.
cavit ezgiyi bitirdi. son notayı yarım bıraktı, sanki devamı vardı da unutmuştu, ya da hiç sonu yoktu.
odada uzun bir süre hiçbir şey konuşulmadı. bardaklardan buhar çıkıyor, camda buğulanıp kayboluyordu.
«aynı» diyebildi mila sonunda. sesi kırıktı. «tıpatıp aynı.»
«öyle mi?»
«annem bunu söylerdi. kelimesiz. aynen böyle. nasıl olur?»
cavit ellerine baktı. bir marangozun elleri, hâlâ, yıllar sonra bile ahşabın hafızasını taşıyan.
«demek doğruymuş» dedi. «ses göç eder. bir mutfaktan bir atölyeye. bir anneden bir babaya. birbirlerini tanımadan aynı şeyi taşımışlar içlerinde. sonra sen doğmuşsun. sonra o çocuk, ben.» durdu. «belki de biz hepimiz aynı türküyü söyleyip duruyoruz, ayrı yerlerde, birbirimizi duymadan.»
mila başını kaldırdı. yaşlı adamın gözlerinde de bir ıslaklık vardı, düşmeyen, sadece parlayan.
«o sandığı bulmam lazım» dedi. «emek'teki dükkânda. duruyorsa.»
«bulursun.»
«benimle gelir misin?»
cavit'in eli havada kaldı, bardağa uzanırken. bu davet onu hazırlıksız yakalamıştı. yıllardır o sokağa gitmemişti, gitmemek için sebepleri vardı, hepsi sağlamdı. ama şimdi karşısında şükrü'nün kızı oturuyordu, aynı ezgiyi taşıyan biri, ve kendisinden bir şey istiyordu, uzun zamandır kimse ondan bir şey istememişti.
«bacaklarım eskisi gibi değil» dedi.
«yavaş yürürüz.»
«belki de kapalıdır dükkân.»
«o zaman kapalı kapıya bakarız.»
adam ona baktı, uzun uzun, ve bu sefer bakışında ne merak vardı ne de acı. başka bir şeydi. tanıdık ama unutulmuş bir şey. birinin ısrarına teslim olmanın, ve bundan gizli bir hoşnutluk duymanın verdiği o eski, ılık his.
«yarın» dedi. «yarın sabah. erken. sokak henüz uyanmadan gideriz. o saatte emek en güzeldir. kimse yoktur, sadece ekmek kokusu ve süt arabası.»
«yarın sabah» diye tekrarladı mila.
bir söz vermiş gibi oldu ikisi de, ama neye söz verdiklerini tam bilmeden. belki bir sandığa. belki bir ölünün hatırasına. belki de sadece birbirlerine, bu tuhaf akrabalığa, kanla değil bir ezgiyle bağlanmış bu iki yabancıya.
mila o gece uyuyamadı.
yatağın kenarına ilişip perdeyi araladı. sokak lambası titrek bir sarı döküyordu asfalta; bir kedi çöp kutusunun dibinde bir şeyle uğraşıyor, sonra vazgeçip karanlığa karışıyordu. odanın havası ağırdı, valizinden çıkardığı naftalin kokusu hâlâ yastığa sinmişti. telefonuna bakmadı. kaç kez bakmamak için elini geri çektiğini saymayı bıraktı.
sandık, karşı duvarın dibinde, olduğu gibi duruyordu. kapağı kapalı. içinde ne varsa, sabaha kadar orada bekleyecekti.
bavulundan aldığı ince hırkayı omuzlarına attı, camı biraz araladı. serin bir hava girdi içeri, dışarının kokusunu getirdi: ıslak taş, uzaktan bir yerden gelen kızarmış soğan, bir de tarif edemediği o kadim şey, eski mahallelerin geceleri terlediği o rutubet. annesi bu havayı solumuş muydu bir zamanlar? bu sokaklardan geçmiş, bu lambanın altında durup birini beklemiş miydi?
bilmiyordu. bildiği tek şey, sabaha kadar çok uzun bir zaman olduğuydu.
sabah, tahmininden erken geldi.
camdan giren ışık henüz griyken uyandı, daha doğrusu uyanık kaldığını fark etti. kalktı, yüzünü yıkadı, aynada kendine baktı. gözlerinin altı morarmıştı, ama yanaklarında tuhaf bir canlılık vardı, sanki içeriden biri lambayı yakmıştı. saçını topladı, en sade elbisesini giydi. sandığın kilidine bir daha dokunmadan çıktı.
adam kapının önünde bekliyordu.
onu görünce mila bir an durdu. emin değildi geleceğinden; belki gece fikrini değiştirir, belki bu tuhaf sözü bir zayıflık anı sayıp geri çekilirdi. ama oradaydı işte. sırtında yıpranmış bir ceket, elinde ne olduğu belirsiz bir paket. traş olmuştu. bunu fark etti mila, nedense bunu fark etti.
«erken kalkmışsın» dedi adam.
«uyumadım ki.»
adam başını salladı, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi. yürümeye başladılar. sokak gerçekten de uyanmamıştı henüz; kepenkler inik, bir apartmanın önünde süt şişeleri sıralı, bir başkasının balkonundan sarkan çamaşırlar gece nemiyle sırılsıklam. bir fırının bacasından duman çıkıyordu, tek canlı belirti.
«baban» dedi mila, sonra durdu. «yani, senin baban da mı buralıydı?»
«herkes buralıydı» dedi adam. «o zamanlar kimse başka yerden gelmezdi. doğardın, büyürdün, ölürdün, hepsi aynı üç sokakta. şimdi öyle değil. şimdi herkes bir yerden gelip başka bir yere gidiyor.»
«ben de gelip gidenlerdenim o zaman.»
adam ona yandan baktı.
«sen dönenlerdensin» dedi. «farklı şey.»
mila cevap vermedi. dönmek. hiç gelmediği bir yere dönülür müydü? annesinin doğduğu, büyüdüğü, sonra bir sabah çıkıp gittiği ve bir daha adını bile anmadığı bu yere. yıllarca bu mahallenin bir masal olduğunu sanmıştı, annesinin uydurduğu, ağzından kaçırdığı yarım cümlelerden ördüğü bir yer. şimdi taşına basıyordu.
bir köşeyi döndüler. dükkân oradaydı.
camekânı tozdan bulanıktı, üstündeki tabela solmuş, harflerin bir kısmı dökülmüştü. ama okunuyordu hâlâ: bir isim, bir de altında küçük harflerle "saat ve müzik kutusu tamiri". kapı kapalıydı. mila kalbinin bir yere sıkıştığını hissetti, ama umutsuzluğa değil, bir çeşit inada.
«kapalı» dedi.
«sabırlı ol.»
adam paketi bir eline aldı, öteki eliyle cebini karıştırdı. bir anahtar çıkardı. eski, ağır, ucunda kırmızı bir kurdele bağlı bir anahtar.
mila ona baktı.
«sende mi vardı?»
«bende her şey var» dedi adam, ve bu sefer sesinde ince bir gülümseme titredi. «otuz yıldır bu dükkânı ben açıyorum. bir başkası açmıyor. açacak kimse kalmadı.»
kilit ilk denemede dönmedi. adam anahtarı geri çekti, üfledi, tekrar soktu. bu sefer boğuk bir tık sesiyle açıldı. kapı içeri doğru sürtünerek gıcırdadı, üstündeki küçük zil isteksizce çınladı, iki not, biri diğerinden pes.
içerisi karanlıktı ve zamanın kendi başına kaldığında büründüğü o kokuyla doluydu: yağ, metal, kuru tahta, bir de tarif edilmez bir tatlılık, sanki duvarlar yıllarca çalınan ezgileri emmiş de şimdi ağır ağır geri veriyordu.
adam içeri girdi, elini duvarda gezdirdi, bir düğme buldu. tavandaki tek ampul sarardı, sonra karar verip yandı.
mila eşikte durdu.
duvarlar boydan boya raflarla kaplıydı, rafların üstünde onlarca, yüzlerce müzik kutusu. kimi ceviz ağacından, kimi pirinçten, kimi üstüne minik dansçılar oturtulmuş camekânlı. kimi açık, mekanizmaları görünüyor, o küçük tarakları, dişli silindirleri. kimi kapalı, sabırla bekliyor. tozdan bir örtü çekilmişti hepsinin üstüne, ama örtünün altında bile ışıltıları seziliyordu.
«aman tanrım» diye fısıldadı mila.
«otuz yıl» dedi adam yine. «her biri birinin. getirip bıraktılar, tamir olsun diye. bazıları geri aldı, çoğu almadı. insan bir şeyi tamire bırakıp unutur. ya da almaya cesaret edemez. bozuk kalması daha kolaydır bazen.»
elindeki paketi tezgâhın üstüne koydu, açtı. içinden mila'nın sandıktan çıkardığı o küçük kutu çıktı; demek ki dün akşam onu alıp getirmişti, mila fark etmeden. ceviz kaplama, kapağında aşınmış bir gül motifi, yanında dönmeyen bir kurma kolu.
«bunu» dedi adam. «bunu tanıyorum ben.»
mila'nın nefesi kesildi.
«nereden?»
adam kutuyu iki eliyle kavradı, çevirdi, altına baktı. orada, ahşaba kazınmış minik bir işaret vardı; bir harf, belki iki harf, aşınmaktan okunmaz olmuş.
«bunu ben yaptım» dedi. «çok gençken. ilk yaptığım kutulardan biri. bir kız için. bir sipariş değildi, hediyeydi. içine kendi bestelediğim bir ezgiyi koymuştum. o zamanlar besteci olacağımı sanırdım. sonra hayat başka türlü döndü.»
sessizlik oldu. ampul hafifçe uğulduyordu.
«kim için?» diye sordu mila, ama sesi kendine bile yabancı geldi, çünkü cevabı biliyordu, daha soruyu bitirmeden biliyordu.
adam başını kaldırdı, ona baktı. mila'nın yüzüne, çenesinin çizgisine, gözlerinin rengine baktı, ilk kez gerçekten baktı, bir şey arar gibi.
«sen onun kızısın» dedi. soru değildi.
«evet.»
«adı neydi annenin? bana söylemedin dün.»
«selin.»
bu ismi duyunca adamın elindeki kutu titredi. titremesin diye tezgâha bıraktı onu, ama bırakırken bir tık sesi oldu, içindeki bir yay gevşedi belki, çünkü kutu birden, hiçbir kurma yokken, kısacık bir ezgiye başladı. üç not. belki dört. sonra sustu, bozulmuş yayı yeniden takıldı.
ama o üç not yeterdi.
mila onları tanıdı. çocukluğunun bir yerinden, annesinin bulaşık yıkarken ıslıkla çaldığı, sonra hep yarıda kestiği bir ezgiden. hiçbir zaman tamamını söylememişti annesi. sanki devamı yasakmış gibi. şimdi biliyordu neden.
«o çalabiliyordu mu bunu?» diye sordu mila.
«ben çaldım ona» dedi adam. sesi kısıktı. «bir yaz. buranın arkasında küçük bir avlu vardı, incir ağacı. akşamüstleri oraya gelirdi. ben tamir yapardım, o izlerdi. konuşmazdık pek. konuşmaya gerek yoktu. sonra bir gün bu kutuyu yaptım ve ona verdim. içindeki ezgiyi ben yazdım, sadece o duysun diye.»
durdu. elini tezgâhın kenarına dayadı, sanki ayakta durmak için desteğe ihtiyacı varmış gibi.
«ertesi hafta gitti. bir gece, kimseye söylemeden. babası buralarda hoş görmedi onu, biliyorsun işte, o zamanların adamları. kızlarını istedikleri yere veremeyecekleri birine baktırmazlardı. ben de o istenilen biri değildim. bir tamirci çırağı. cebinde beş kuruşu olmayan, kafası ezgilerle dolu bir avanak.»
güldü, ama gülüşü acıydı, yılların dibinden geliyordu.
«kutuyu geri getirmedi. ben de peşinden gitmedim. gitmeliydim belki. ama o yaşta insan gururunu her şeyden çok sever. gururum kaldı bana, o gitti.»
mila'nın gözü kutuya takıldı. o küçük gül motifine. annesinin sandığın dibinde, otuz yıl, bunu saklamış olmasına. taşımış olmasına. şehir şehir, ev ev, kocasının bilmediği, kızının anlamadığı bir yükü, bir avuç ahşabı ve içindeki üç notayı taşımış olmasına.
«sakladı» dedi mila. «getirmedi ama attı da diyemedik. sandığın en altındaydı. her taşınmada en dibe koyduğu şeyler vardı, dokunulmayan. bu onlardan biriymiş.»
adam bir şey söylemedi. tezgâhın arkasındaki tabureye oturdu, ağır ağır, kemikleri yaşını hatırlatarak. kutuyu eline aldı yeniden, parmağıyla gül motifinin üstünü sildi, tozu.
«bozuk» dedi. «yayı gevşemiş, silindir kaymış. ama tamir edilir. bunun gibisini tamir etmeyi bilirim.»
«edecek misin?»
adam ona baktı. o bakışta artık ne acı vardı ne inat. yorgun bir şefkat vardı, uzaktan gelen.
«sen ne için geldin buraya?» diye sordu. cevap yerine soru. «annenin sandığını açmak için mi? yoksa başka bir şey mi arıyorsun?»
mila ne diyeceğini bilemedi. annesi altı ay önce ölmüştü, ardında bir sandık, bir sürü çözülmemiş cümle ve bir adres bırakarak. emek mahallesi, o dükkânın sokağı. bir kâğıda kendi eliyle yazmış, üstüne de bir tek kelime eklemiş: "git." emir mi, dilek mi, itiraf mı, belli değildi. mila da gelmişti işte. neyi aradığını bilmeden. belki annesini. belki annesinin hiç olamadığı halini.
«bilmiyorum» dedi sonunda. dürüstçe. «sanırım onu tanımak için geldim. ölmeden önce tanıyamadığım halini.»
adam başını salladı.
«o zaman iyi ki geldin» dedi. «çünkü ben onu tanıdım. kimsenin tanımadığı halini. sana anlatırım, istersen. ama önce bu kutuyu tamir edelim. bitene kadar burada olursun, değil mi? acelen yok?»
«yok» dedi mila. «hiç acelem yok.»
adam gülümsedi, gerçekten bu sefer, yüzünün bütün çizgileri yumuşadı. tezgâhın altından bir alet kutusu çıkardı, incecik tornavidalar, cımbız...
devamını gör...
moderasyon
yok öyle bişi
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
tozlu tezgâhın gölgesi
kapının aralığında beliren adam deniz değildi. mila bunu, adamın omuz genişliğinden ve elindeki eğeyi tutuş biçiminden bir çırpıda anladı, ama önce beynine yanlış bir ad yollamıştı hafızası, eski bir alışkanlıkla. deniz on bir yıl önce buradaydı. bu adam başkasıydı.
«kapalıyız» dedi adam. sesi, iskeledeki martı gürültüsünün üstüne düz bir çizgi gibi oturdu. «siparişse haftaya gelin.»
mila cevap veremedi hemen. adamın yüzüne değil, elindeki tahta parçasına baktı; bir dümen kolu, henüz yontulmamış, kenarları köşeli. parmaklarında talaş vardı, tırnaklarının dibinde ceviz rengi bir birikinti.
«ben sipariş için gelmedim» dedi sonunda. «bu atölye babamındı.»
adamın eğeyi tutan eli gevşedi. bir an, sadece bir an, kaşları ortaya doğru kaydı, sonra yeniden düzeldi. içeriye doğru bir adım geri çekildi, kapıyı biraz daha açtı. menteşe ciyakladı. o ses mila'nın göğsünde bir yeri kaşıdı, çünkü o menteşenin sesini biliyordu, o ciyaklamayı, babası her sabah yağlamaya söz verir, hiç yağlamazdı.
«mila» dedi adam. soru değildi. ismini biliyordu.
«sizi tanımıyorum» dedi mila. gövdesi hâlâ dışarıdaydı, ayaklarının ucu eşiğin bir karış berisinde. içeriden çıra ve makine yağı kokusu geliyordu, bir de daha altta, tuz ve nemli tahtanın kokusu. on bir yıldır burnunda taşıdığı ama adını koyamadığı bir koku.
«cavit» dedi adam. «baban için çalışıyordum. sonra... yani sonra da çalıştım.»
içeri girdi mila. adım atmak, düşündüğü kadar büyük bir şey olmadı sonunda; ayağı kendiliğinden kalktı, eşiği geçti, tozlu tahtaya bastı. atölye, hatırladığından daha küçüktü ve tam da hatırladığı gibiydi. iki büyük tezgâh, biri pencerenin altında biri ortada. duvarda asılı testereler, eğeler, kıskaçlar, hepsi kendi çengelinde, hepsi bir düzenin içinde. tavandan sarkan çıplak ampul. köşede, üstü brandayla örtülü, uzun bir gövde. bir tekne iskeleti, yarım.
«her şey aynı» dedi mila. kendine söylemişti aslında, ama cavit duydu.
«değiştirmedim» dedi cavit. eğeyi tezgâha bıraktı, avucunu pantolonuna sürttü. «değiştirmenin gereği yoktu. iyi bir düzendi.»
mila pencereye yürüdü. cam tozluydu, ama denizi gösteriyordu, iskelenin ucundaki babacan gri suyu, üstünde ikindi güneşinin kırık kırık parladığı. pencerenin pervazında bir çay bardağı duruyordu, dibinde kurumuş bir tortu. bardağın yanında bir vida, bir kalem, katlanmış bir kâğıt.
«babam ne zaman öldü» diye sordu mila, cama bakarak. «yani hangi gün. bana telefonda tarih vermediler, sadece haftanın günü.»
cavit bir süre konuşmadı. mila arkasını dönmedi; adamın sessizliğini dinledi. bir ayak değiştirmesi, bir soluk.
«on yedi mart» dedi cavit. «salı. sabah erken. kalp, dediler. burada değildi, evindeydi. komşusu buldu.»
mila başını salladı, ama cavit onu görmüyordu. parmağını cama sürdü, tozda bir çizgi açtı. çizginin ucunda deniz göründü, daha net.
«cenazeye gelmediniz» dedi cavit. suçlama yoktu sesinde. bir bilgiyi masaya koyar gibi söylemişti, bir vidayı yerine yerleştirir gibi.
«gelemedim.» kelime ağzından çıkar çıkmaz yalan gibi geldi kendine, çünkü gelmemek ile gelememek arasındaki farkı en iyi kendisi bilirdi ve o fark istanbul'daki bir toplantı, iki uçak bileti fiyatı ve bir cesaret eksikliğiydi. «işim vardı.»
cavit bir şey demedi. tezgâhın üstündeki eğeyi aldı, bıraktığı yerden, dümen koluna geri döndü. eğenin dişleri tahtaya sürtündü, kuru bir ses, düzenli. mila anladı ki adam onu görmezden gelmek için değil, tam tersine, ona rahat bir alan bırakmak için işine dönmüştü. bakışlarını üstünden çekmişti. bu, yıllardır kimsenin ona göstermediği bir incelikti ve mila bir an ne yapacağını bilemedi.
atölyenin ortasına doğru yürüdü. brandayla örtülü gövdenin yanında durdu. elini brandaya koydu, sonra çekti.
«bu ne» diye sordu.
«tekne» dedi cavit, başını kaldırmadan. «baban başladı. bitmedi.»
«kimin için?»
cavit eğeyi durdurdu. bu sefer başını kaldırdı, mila'ya baktı. gözleri koyu renkti, kenarlarında güneşin ve rüzgârın açtığı ince çizgiler vardı, otuz beşinde bir adamın kırışıkları değil, denize bakmaktan gelen kırışıklar.
«kendisi için» dedi. «sanırım. hiç söylemedi. ama başka kimseden para almadı bunun için, sipariş defterinde yok. boş zamanlarında çalışırdı. bazen ben de yardım ettim.»
mila brandanın altına baktı. teknenin omurgası düzgündü, kaburgaları eşit aralıklarla dizilmişti, ahşap el değmiş gibi parlıyordu, cilalı değil ama pürüzsüz. babasının elleri. on bir yıl önce o elleri bir daha görmemek üzere bırakmıştı ve şimdi o eller bu tahtadaydı, bu eğrilerde.
«yarım kalmış» dedi mila.
«evet.»
parmağını omurga boyunca gezdirdi. tahta serindi, hafif nemli. ucunda, teknenin baş tarafında, bir yer düzeltilmemişti, kaba kalmıştı, sanki eli tam oraya gelince durmuştu babasının. on yedi mart. salı. sabah erken.
«anahtarı bana verecekler dediler» dedi mila, sesini toparlayarak. işe dönmek istiyordu, konunun kenarında durmak istiyordu, çünkü ortasına düşerse ne olacağını bilmiyordu. «belediyeden. atölyeyi kapatacağız. satış için.»
cavit'in eli bu sefer durmadı, ama eğenin ritmi bozuldu, bir tık kaçtı. mila bunu duydu.
«satış» diye tekrarladı cavit.
«miras. ben tek varisim. buranın... buranın burada durmasının bir anlamı yok. ben istanbul'dayım. babam gitti. yer boş kalacak.»
«boş değil» dedi cavit. sakin söylemişti, ama içinde bir şey vardı, bir çıkıntı. «burada çalışıyorum. üç yıldır. sipariş alıyorum, iş çıkarıyorum. kirasını babana ödüyordum. şimdi de ödemeye hazırım. kime olması gerekiyorsa.»
mila ona döndü. ilk kez adamı düzgünce süzdü. uzun boyluydu, ama omuzları öne doğru hafif eğikti, çalışmaktan, eğilmekten. saçları kısaydı, şakaklarında dağınık birkaç ak. sağ elinin sırtında eski bir yara izi, beyaz bir çizgi. gömleğinin kolları dirseğe kadar sıvalı, kolları talaz talaz.
«bilmiyordum» dedi mila. «burada birinin çalıştığını bilmiyordum. bana kimse söylemedi.»
«kimin söyleyeceğini bilmiyorum» dedi cavit. omuz silkti, ama gözlerini kaçırmadı. «baban öldü. sen buradan gideli çok olmuş. aradaki bilgiyi taşıyacak kimse yok.»
bu cümle mila'nın içinde bir yeri ısırdı. aradaki bilgiyi taşıyacak kimse yok. on bir yıl, tek bir cümlede, dümdüz. babası ölmüştü ve kızının bunu haftalar sonra bir telefonla öğrenmesi kadar doğal bir şey yoktu bu kasabada, çünkü kızı gitmişti, kızı bir daha dönmemişti, kızı burayı silmişti.
«ben yarın belediyeye gideceğim» dedi. sesi kendi kulağına yabancı geldi, fazla resmî. «anahtarı alacağım. sonra bir değerleme yaptıracağım. bunlar zaman alır. bir hafta, belki iki. o süre içinde sen çalışmaya devam edebilirsin, benim için sorun değil.»
«senin için sorun değil» diye tekrarladı cavit. bu sefer sesinde ince bir alay vardı, ama sertlik yoktu, bir yorgunluk vardı daha çok. eğeyi bıraktı. tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirmedi, iki elini de tezgâha koydu, arkasına. «sağ ol.»
sessizlik oldu. dışarıda bir martı, iskeleye vuran su, uzakta bir motor. içeride, ampulün hafif vızıltısı ve iki insanın soluğu.
«sana bir çay yapabilirim» dedi cavit sonunda. beklenmedikti. «uzun yoldan geldin. yüzün soluk.»
mila reddetmeye hazırlandı, ağzını açtı, ama içinden çıkan «peki» oldu. kendi de şaşırdı buna. belki yorgunluktu. belki içeride durmak, bu tozlu havayı içine çekmek, babasının kokusunun içinde bir dakika daha kalmak istiyordu ve çay bunun için bir bahaneydi.
cavit atölyenin arka köşesine geçti. orada küçük bir ocak vardı, tek gözlü, üstünde islenmiş bir cezve ve bir çaydanlık. bir rafta bardaklar, biri kulpsuz. bir teneke kutu. cavit çaydanlığı doldururken sırtı mila'ya dönüktü ve mila onu izledi, hareketlerindeki ekonomiyi, hiçbir fazla hareket yapmayışını. su ile ateş arasında, kaç yıldır bu rutini tekrarladığı belli.
«babamı iyi tanır mıydın» diye sordu mila. oturacak yer aradı gözüyle, tezgâhın kenarındaki tahta bir tabureyi buldu, üstündeki talaşı avucuyla süpürdü, oturdu.
«beş yıl» dedi cavit. çaydanlığı ocağa koydu. «bana bu işi o öğretti. on dokuz yaşındaydım geldiğimde. hiçbir şey bilmiyordum. tahtayı ters tutuyordum. bana bağırmadı hiç. sadece elimi tutar, doğrusunu gösterirdi. sonra çekilir, izlerdi. yanlış yaparsam yeniden tutardı. öyle öğretti.»
mila dinledi. bu, tanıdığı babaydı. bağırmayan, eli tutan, çekilip izleyen. ama bu, ona hiç böyle davranmayan babaydı da. ona bağırmıştı, gitme demişti, gidersen bir daha gelme demişti, kapıyı arkasından hızla kapamıştı. aynı adam. iki farklı yüz.
«bana böyle davranmadı» dedi. söylemek istememişti, ama söyledi.
cavit döndü, ona baktı. bir şey sormadı. sadece bekledi.
«gitmemi istemedi» dedi mila. ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. «istanbul'a. okumaya gittim, güya. ama gitmek istememin asıl sebebi buradan uzaklaşmaktı. onu suçlamıyorum, yani, sadece... o beni tutmaya çalıştı, ben de bunu bir zincir gibi gördüm. genç insan, bilirsin. her şeyi ya siyah ya beyaz.»
«bilmem» dedi cavit. «ben hiç gitmedim.»
basit bir cümleydi, ama mila'yı durdurdu. adamın sesinde ne kırgınlık vardı ne övünme. sadece bir gerçek, önüne konmuş, üstüne fazla söz eklenmeden.
«hiç mi?» diye sordu.
«gitmedim.» cavit ocağın üstündeki bakır cezveye baktı, sonra ateşi kıstı. «bir kere söğütlü'ye kadar gittim. on yedi yaşındaydım. bir at almaya. almadık, at sağlıksızdı. döndük. hepsi bu.»
mila güldü. gülmek istememişti ama oldu işte. «söğütlü nerede?»
«şu tepenin ardında. yürüyerek iki saat.»
«sen buna gitmek diyorsun.»
«o gün öyle dedim.» cezveyi kaldırdı, kahveyi iki fincana böldü. elleri kalın, tırnakları toprak lekeli. fincanı mila'nın önündeki alçak sehpaya koyarken tabak tıngırdadı. «şimdi bak, sen istanbul diyorsun, deniz aşırı bir yerden gelmişsin gibi anlatıyorsun. bana söğütlü de yeter uzak.»
kahveyi aldı mila. sıcaktı, avucunu yaktı, bırakmadı. fena bir sıcaklık değildi. dışarıda rüzgâr çıkmıştı, pencerenin çerçevesi hafiften vuruyordu, bir tık, sonra sessizlik, sonra yine tık. cavit'in evi babasınınkinin iki sokak ötesindeydi ama başka bir dünya gibiydi. duvarlar çıplak. bir tek çivi, ona asılı eski bir gaz lambası. yerde hasır. kitap yoktu. mila bunu fark etti, sormadı.
«baban seni buraya gönderdi mi?» dedi cavit.
«hayır.»
«kendin geldin.»
«kendim geldim.»
cavit başını salladı. bir şeyi onayladığı için değil, sadece duyduğu için. kendi fincanını almadı henüz. ayakta duruyordu, kapının yanında, sanki her an birinin gelip onu çağıracağını bekler gibi.
«neden bana geldin?» dedi sonunda.
işte soru buydu. mila bunu kendine sormamıştı bile, sabah köyün alt yolundan yürürken, çakıl taşları ayakkabısının içine dolarken, cavit'in kapısını çalarken. ayakları getirmişti onu. aklı sonradan yetişmişti.
«çünkü sen babamı benden iyi tanıyorsun» dedi. bu kadar açık söyleyeceğini düşünmemişti. «sen onunla büyümüşsün. ben büyürken o çoktan başka bir adam olmuş.»
cavit uzun uzun baktı ona. gözlerinin altı çukurdu, uyumamış gibi. belki de hiç düzgün uyumazdı.
«iyi tanıdığımı kim söyledi?» dedi.
«herkes. köyde herkes diyor ki, çocukluk arkadaşıydınız. ayrılmazdınız.»
«çocukluk uzun sürmedi.» fincanını nihayet aldı, ama içmedi. «baban on beşinde okumaya gitti. kasabaya. sonra daha ilerilere. ben kaldım. ben hep kaldım.»
rüzgâr bu sefer daha sert vurdu. lamba hafifçe sallandı, gölgesi duvarda gezindi ve durdu.
«kızgın mısın ona?» diye sordu mila.
«neye kızacağım?»
«gittiğine.»
cavit güldü şimdi, ama gözleri gülmedi. «kız, herkes bir yere gitti. sen de gittin. kızsam kime kızacağım? kalan bendim. kalmayı ben seçtim. kimse zorlamadı.»
«peki mutlu musun kaldığına?»
adam fincanı ağzına götürdü, bu sefer içti, uzun bir yudum. yanağının bir tarafı kahvenin acısıyla kasıldı.
«sen çok soru soruyorsun» dedi. «baban da öyleydi. ama o soruların cevabını bekleyip beklemez, kendi cevabını uydururdu. sen bekliyorsun. iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmem.»
mila kahvesini içti. telve dilinin ucuna geldi, tükürmedi, yuttu. dışarıda bir köpek havladı, uzakta, sonra sustu.
«bana babamdan bahset» dedi. «genç halinden. ben onu hiç tanımadım aslında. elli yaşındaki halini tanıdım. yorgun halini. bana yabancı olan halini.»
cavit duvara dayandı. bir süre konuşmadı. sonra, sanki bir dolabın en dip rafından bir şey çıkarıyormuş gibi, ağır ağır başladı.
«baban hızlıydı» dedi. «her şeyi hızlı yapardı. koşardı, biz yürürken. konuşurdu, biz susarken. bir keresinde dere taştı, ilkbahardı, karlar eridi. herkes kenardan geçmeye çalışıyordu, taşların üstünden. baban suyun ortasından geçti. boğazına kadar. neden dedik, o taraf daha kısa dedi. ayakkabıları bir hafta kurumadı. ama daha kısaydı gerçekten. baban hep daha kısa yolu bulurdu. bazen bu iyi bir şeydi. bazen değildi.»
«nasıl kötü bir şeydi?»
cavit'in çenesi kasıldı. fincanı sehpaya bıraktı, boşalmıştı.
«bazı yolları kestin diye kısaltamazsın» dedi. «bazı yolların uzun olması lazım. insan yürürken düşünsün diye.»
mila bunu anlamadı, ama sormadı. bir şeyin altında başka bir şey vardı, adamın ağzında dönüp durup söylenmeyen bir şey. bekledi. cavit söylemeyecekti, o da anladı bunu.
«annen» dedi cavit birden. konu değiştiriyordu, belli. «annenle nasıl tanıştılar, anlattı mı hiç?»
«hayır. o konu evde konuşulmazdı. annem ben yedi yaşındayken gitti. sonra dönmedi.»
cavit başını öne eğdi. bir şey biliyordu, mila bunu adamın omuzlarının düşüşünden gördü.
«sen biliyor musun?» diye sordu. «nasıl tanıştıklarını.»
«biliyorum.» duraksadı. «ama bunu benden değil, babandan duymalısın.»
«babam bana hiçbir şey anlatmaz.»
«o zaman sormanın yolunu bul.» cavit kapıya doğru yürüdü, açtı. içeri soğuk hava girdi, toprak ve ıslak ot kokusu. «şimdi git. karanlık basmadan yolu bul. bu köyde geceleri sokaklar başka türlü uzuyor.»
mila kalktı. ceketini omzuna aldı. kapının eşiğinde durdu, bir şey söylemek istedi ama ne olduğunu bilmiyordu.
«cavit» dedi.
«he.»
«babam beni sevdi mi hiç? sence.»
adam eşikte durdu, kolunu kapı pervazına dayadı. rüzgâr saçlarını dağıttı, gri ve seyrek.
«baban gitme dedi sana» dedi. «değil mi? gitme dedi.»
«dedi.»
«işte cevabın orada. baban hiç kimseye gitme demez. herkesin gitmesine izin verir. hep verdi. sana dedi.»
kapı kapandı arkasından. mila dışarıda kaldı, çakıllı yolun başında, ve az önce söylenen şeyi taşımaya çalıştı, ama ağırdı, tam kavrayamadı. yürümeye başladı. rüzgâr yüzüne vurdu, gözleri sulandı, sildi.
köyün alt yolunda, babasının evinin ışığı yanıyordu. sarı, tek bir pencere. ötekiler karanlık. mila durdu, uzaktan baktı. perde çekiliydi ama arkasında bir gölge kımıldıyordu, oturuyor, kalkıyor, yine oturuyordu. bir sağa gidiyor bir sola. yerinde duramayan biri gibi.
o gölgeyi izledi bir süre. soğuk ayaklarından yukarı çıktı, dizlerine, oradan yukarı. ama içeri girmedi hemen. beklemek istedi. belki bir korkaklık, belki bir merhamet, ikisi de olabilir. adamın orada, kendi başına, kimse görmezken nasıl davrandığını görmek istedi. perde arkasındaki gölge bir kez daha durdu, pencereye yaklaştı, dışarı baktı sanki. onu göremezdi, karanlıktaydı mila. ama yine de geri çekildi, bir adım, iki adım, sanki görülmüş gibi.
sonra ışık söndü.
mila karanlıkta kaldı, yolun ortasında, ve gökyüzüne baktı. yıldızlar buradaydı, istanbul'da hiç olmadığı kadar. şehirde gökyüzü hep bir tavan gibiydi, alçak ve kirli. burada delik deşikti, sanki arkasında bir ışık varmış da binlerce yerden sızıyormuş gibi. uzun süre öyle durdu. üşüdü, umursamadı.
kapıya vardığında elini kaldırdı, vurmak için. vurmadı. kapı zaten aralıktı. bir parmak genişliğinde bir aralık, içerisi karanlık. babası kapıyı kilitlememişti. belki de onu bekliyordu. belki de her gece böyle bırakıyordu, kim bilir kaç yıldır, kim bilir kimin için.
içeri girdi. ayakkabılarını çıkardı, ses çıkarmadan. salon karanlıktı ama mutfaktan hafif bir aydınlık geliyordu, bir mumdan. babası orada değildi. mumu yakmış, bırakmıştı. masanın üstünde iki tabak. biri boş, biri dolu. dolu olanın yanında bir kaşık, düzgünce konmuş. mercimek çorbası, üstünde ince bir kabuk tutmuş, soğumuş.
mila tabağa baktı. kendisine mi bırakmıştı, bilmiyordu. ama iki tabaktı işte. biri onun için olmalıydı.
oturdu. kaşığı aldı. çorba soğuktu, ama yedi. her kaşıkta bir şey gevşedi göğsünün ortasında, düğümlenmiş bir ip yavaş yavaş çözülüyormuş gibi. yemek bittiğinde tabağı kenara itti, başını masaya koydu, kollarının arasına. gözlerini kapadı.
babasının odasından bir öksürük geldi. uzun, kuru bir öksürük, sonra susturuldu, yastığa bastırıldı belki. mila başını kaldırdı. kalkıp gitmedi. sadece dinledi.
o öksürüğü tanıyordu. çocukken de böyle öksürürdü babası, kışın, soba tütünce. o zamanlar mila'nın odası duvarın öbür tarafındaydı ve geceleri bu öksürüğü duyar, uyanık kalırdı. küçükken bunu sevmezdi. adamın öksürüğü, evdeki tek insan sesi olurdu bazen. şimdi, on beş yıl sonra, aynı öksürük, aynı duvar, ve mila yine dinliyordu.
mumu söndürmedi. bıraktı yansın. kalkıp odasına gitti, çocukken kaldığı oda, hâlâ öyle duruyordu, dar yatak, üstünde solmuş bir örtü, penceresinde ince bir perde. duvarda eski bir takvim asılıydı, yıllar önceki bir aya açık, kimse çevirmemiş. yatağa oturdu, ayakkabıları çıkardı, uzandı. tavana baktı. sıva çatlamış, bir köşede su lekesi büyümüş, bir harita gibi, hiçbir ülkeye benzemeyen.
duvarın öbür tarafından bir hareket geldi. yatağın gıcırtısı. babası da yatmıştı. iki insan, bir duvar, ve aralarında on beş yılın söylenmemiş bütün cümleleri.
«iyi geceler» dedi mila. yüksek sesle değil. duvara doğru, hafifçe. babasının duyup duymadığını bilmiyordu.
bir sessizlik oldu, uzun. sonra, duvarın arkasından, boğuk, çatlak, ama duyulur bir ses geldi.
«iyi geceler.»
mila gözlerini kapadı. dışarıda rüzgâr köyün üstünden geçiyordu, çatıları yokluyor, kiremitleri aralıyor, sonra bırakıp gidiyordu. içeride iki insan yatıyordu, birbirlerini duyabilecek kadar yakın, birbirlerine dokunamayacak kadar uzak.
sabah, tavuklarla birlikte kalktı.
aşağıya indiğinde soba çoktan yanmıştı. babası masada oturuyor, elinde bir bardak, dışarıya bakıyordu. bahçedeki dut ağacı yapraklarını dökmeye başlamıştı; sarı bir yaprak cama yapışmış, kaymamak için tutunuyordu sanki.
«erken kalkmışsın» dedi mila.
«uyku kaçtı.»
adam bardağı ona doğru itti. içinde çay vardı, koyu, demli. mila bir an baktı bardağa, sonra aldı. sıcaktı. avucunu yaktı ama bırakmadı.
«sen içmedin mi?»
«içtim» dedi babası. «bu senin.»
on beş yıldır ilk kez birisi ona böyle bir bardak uzatıyordu bu evde. mila oturdu. çayı içti. şeker aramadı, adam da uzatmadı; ikisi de biliyordu ki bu evde şeker biterdi, çay bitmezdi.
«ne zaman gidiyorsun?» diye sordu adam. sesinde ne bir sitem vardı ne bir yalvarış. hava durumunu sorar gibiydi.
mila cevap vermedi hemen. bardağın kenarındaki çatlağı gözledi, parmağıyla dokundu ona.
«bilmiyorum.»
«işin var şehirde.»
«var.»
«o halde gidersin.»
adam kalktı, sobanın kapağını açtı, bir odun daha attı içeri. kıvılcımlar sıçradı, hemen söndü. sırtı mila'ya dönüktü, omuzları çökük. eskiden bu omuzlar bir çuval unu kaldırır, merdiveni tek başına taşırdı. şimdi bir odun atarken bile eğiliyordu.
«baba.»
adam dönmedi.
«neden hiç aramadın?»
odun cırtladı sobada. uzun bir sessizlik. sonra adam sobanın kapağını kapadı, elini bezle sildi, ama hâlâ dönmedi.
«numaranı bilmiyordum» dedi.
«bilebilirdin. halam biliyordu.»
«halan çok şey biliyordu.»
bunu öyle bir tonla söyledi ki, mila daha ileri gitmedi. aralarında halasının adı geçtiğinde hep böyle olurdu; bir kapı kapanır, arkasından soğuk bir hava sızardı sadece.
«yumurta var» dedi adam, konuyu değiştirerek. «istersen kızartayım.»
«isterim.»
adam tavayı ocağa koydu. yağ çıtırdadı. iki yumurta kırdı, kabukları pencere önündeki tenekeye attı. mutfakta bir tereyağı kokusu yayıldı, çocukluğun kokusu, mila'nın unuttuğunu sandığı ama burnu bir an bile unutmamış olduğu bir koku.
«annen böyle severdi» dedi adam, sırtı hâlâ dönük. «sarısı akacak kadar. beyazı tutunca alırdı ateşten.»
mila kıpırdamadı. annesinden bu evde on beş yıldır kimse söz etmemişti ona. mektuplarda bile. şimdi burada, bir tavanın başında, adam onu geri getirmişti sanki, tereyağının içinden.
«hatırlıyor musun onu?» diye sordu adam.
«az. kokusunu hatırlıyorum. bir de şarkı söylerdi, kelimelerini değil, sesini.»
adam tabağı önüne koydu. yumurtanın sarısı gerçekten akıyordu, tam anlattığı gibi. mila ekmeği batırdı, ağzına götürdü. sıcaktı, tuzu tam kararındaydı.
«sen de öyle yerdin küçükken» dedi adam, karşısına oturarak. «sarıya batırırdın, beyazı bırakırdın tabakta. annen kızardı. ekmek israfı derdi.»
gülümsedi mila. farkında olmadan. uzun zamandır bu evin duvarları arasında kimse gülümsememişti belki.
«kızarmıyor musun bana artık?» dedi. «beyazı hâlâ bırakıyorum.»
adam ona baktı. gözlerinin altı torbalanmıştı, kaşları ağarmıştı, ama gözlerin kendisi aynıydı, o koyu, o inatçı kahverengi, mila'nın her sabah aynada gördüğü.
«kızmıyorum» dedi. «ye. ne yersen ye.»
kahvaltıdan sonra mila bulaşıkları topladı. adam engel olmaya çalıştı, «bırak, ben yaparım» dedi, ama mila dinlemedi. musluğu açtı. su buz gibiydi; boru bir yerde donmuştu belki. elleri kızardı, uyuştu, ama yıkamaya devam etti. camdan dışarı, bahçeye baktı. dut ağacının altında paslı bir bisiklet duruyordu, tekerlekleri sönmüş, gidonu yamulmuş. onun bisikletiydi. on beş yıl önce burada bırakmıştı. adam atmamıştı.
elleri durdu bir an, köpüğün içinde.
«bisikleti saklamışsın» dedi, arkasına dönmeden.
adam cevap vermedi. mila bekledi, sonra döndü. adam kapının eşiğinde duruyordu, ceketini giymiş, elinde bir çuval.
«ahıra gidiyorum» dedi. «inekler.»
«bekle.»
adam bekledi. mila ellerini önlüğe sildi, ki bu önlük de annesinindi, hâlâ aynı çividen asılıydı kapının yanında.
«ben de geleyim.»
«soğuk dışarısı.»
«giyinirim.»
adam bir şey söylemedi. ama gitmedi de. kapının eşiğinde bekledi, mila yukarı çıkıp kalın bir kazak, annesinin eski çizmelerini giyene kadar. çizmeler biraz büyüktü, ayağı içinde kayıyordu, ama yürüdü.
dışarısı beklediğinden soğuktu. nefesi buğu oluyor, havada asılı kalıyor, sonra dağılıyordu. toprak sertti, çamur donmuş, üstünde çizmeler tık tık ediyordu. ahır evin arkasındaydı, alçak, kararmış tahtadan, çatısında saman kalıntıları.
içeri girdiklerinde sıcak bir hava karşıladı onları, hayvanların soluğuyla ısınmış, gübre ve saman kokan. iki inek vardı, bir de buzağı. inekler başlarını çevirdi, ağır ağır, aldırışsız.
«az kaldı bunlara da» dedi adam, samanı atarken. «yem pahalı. süt ucuz. hesap tutmuyor.»
«satacak mısın?»
«belki. kimse almıyor ama. herkes satıyor, kimse almıyor.»
mila buzağının yanına gitti. küçük hayvan ona doğru uzandı, ıslak burnunu eline sürttü. kaba, sıcak bir dil avucunu yaladı.
«bunun adı var mı?»
adam samanı bıraktı, ona baktı. yüzünde bir şey kımıldadı, gülümsemeye yakın bir şey.
«sen koy» dedi. «adı yok. sen koyarsın.»
mila buzağıya baktı. kahverengiydi, alnında beyaz bir leke, tam ortasında, bir yıldız gibi.
«yıldız» dedi.
«olur. yıldız.»
adam işine döndü, ama mila omuzlarının biraz gevşediğini gördü. sanki bir şey yerine oturmuştu içinde, uzun zamandır boşta duran bir şey.
öğleye doğru köyün kahvesinden bir adam geldi, ihtiyar, bastonlu. kapıyı çaldı, içeri girmeden konuştu.
«duydum kızın gelmiş» dedi babasına. sonra mila'ya döndü, gözlerini kısarak. «küçük mila. vay be. şu kadarcıktın, kaçtığında.»
mila bir şey söylemedi. «kaçtığında» kelimesi havada asılı kaldı, tavandaki su lekesi gibi.
«iyi ki gelmişsin» dedi ihtiyar. «baban çok yalnızdı. kahvede oturur, konuşmazdı. bir çay içer, giderdi.»
«konuşacak bir şey yoktu» dedi babası, arkadan.
«vardı» dedi ihtiyar, gitmeden önce. «yoktu değil. söylemedin.»
kapı kapandı. ikisi kaldılar yine, mutfakta, aralarında yeni bir cümle, ihtiyarın bıraktığı.
«yalnız mıydın?» diye sordu mila.
adam cevap vermedi hemen. pencereye gitti, sarı yaprağa baktı, hâlâ camda tutunuyordu.
«herkes yalnız» dedi sonunda. «köyde. şehirde de öyledir, değil mi?»
«öyle.»
«o halde ikimiz de yalnızız.»
bunu bir tespit gibi söyledi, acımasız değil, sadece doğru. mila masanın kenarına oturdu. tahta soğuktu, kot pantolonunun içinden geçiyordu.
«kalabilirim birkaç gün» dedi. «işi ararlar telefonla. gerekirse dönerim.»
adam pencereden döndü. bir an bakıştılar. on beş yıl vardı aralarında, ama şu an, bu mutfakta, o on beş yıl biraz inceldi sanki, bir buz tabakası gibi, altından su akmaya başlamış.
«odan duruyor» dedi adam. «toz olmuştur. silersin.»
«silerim.»
«yorgan da var. annen dikmişti. ağırdır ama.»
«iyi. üşürüm zaten geceleri.»
adam başını salladı. sonra, hiç beklenmedik bir anda, elini uzattı, mila'nın omzuna koydu. ağırdı eli, nasırlı, soğuk. bir an durdu orada, sonra çekti.
«iyi ettin» dedi. «geldin.»
fazlasını söylemedi. söyleyemezdi belki. ama o el, o bir anlık ağırlık, on beş yılın söylenmemiş cümlelerinden biriydi, sonunda sese değil de dokunuşa dönüşmüş.
mila o gece odasını sildi. tozu aldı, camı açtı, soğuk havayı içeri buyur etti. yatağın altından eski bir kutu çıktı; içinde çocukluğundan kalma şeyler, bir bilye, kurumuş bir çiçek, bir de fotoğraf. annesi, babası, kucaklarında küçük bir kız. üçü de gülüyordu. fotoğrafın kenarı yıpranmıştı, çok tutulmuş gibi, çok bakılmış gibi.
babası saklamıştı bunu da.
mila fotoğrafı aldı, komodinin üstüne koydu, lambanın yanına. sonra yatağa uzandı, annesinin diktiği yorganı üstüne çekti. gerçekten ağırdı, insanı toprağa bastıran bir ağırlık, ama sıcaktı.
duvarın öbür tarafından yine ses geldi. yatağın gıcırtısı. ama bu sefer bir şey daha vardı; alçak, boğuk, kelimesiz. babası bir şey mırıldanıyordu. bir şarkı belki, yarım, kesik. mila kulağını duvara dayadı.
annesinin şarkısıydı. kelimelerini değil, sesini hatırladığı o şarkı.
gözlerini kapadı. bu sefer «iyi geceler» demedi. gerek yoktu. duvar hâlâ oradaydı, aralarında, ama artık bir şey geçiyordu içinden, bir ses, ince bir iplik gibi, bir yatağı öbürüne bağlayan.
dışarıda dut ağacının son yaprağı da düştü sonunda, camdan kaydı, karanlığa karıştı. içeride iki insan uyudu, aynı çatının altında, aynı şarkının içinde.
ve köy, hep yaptığı gibi, sustu üstlerinde.
kapının aralığında beliren adam deniz değildi. mila bunu, adamın omuz genişliğinden ve elindeki eğeyi tutuş biçiminden bir çırpıda anladı, ama önce beynine yanlış bir ad yollamıştı hafızası, eski bir alışkanlıkla. deniz on bir yıl önce buradaydı. bu adam başkasıydı.
«kapalıyız» dedi adam. sesi, iskeledeki martı gürültüsünün üstüne düz bir çizgi gibi oturdu. «siparişse haftaya gelin.»
mila cevap veremedi hemen. adamın yüzüne değil, elindeki tahta parçasına baktı; bir dümen kolu, henüz yontulmamış, kenarları köşeli. parmaklarında talaş vardı, tırnaklarının dibinde ceviz rengi bir birikinti.
«ben sipariş için gelmedim» dedi sonunda. «bu atölye babamındı.»
adamın eğeyi tutan eli gevşedi. bir an, sadece bir an, kaşları ortaya doğru kaydı, sonra yeniden düzeldi. içeriye doğru bir adım geri çekildi, kapıyı biraz daha açtı. menteşe ciyakladı. o ses mila'nın göğsünde bir yeri kaşıdı, çünkü o menteşenin sesini biliyordu, o ciyaklamayı, babası her sabah yağlamaya söz verir, hiç yağlamazdı.
«mila» dedi adam. soru değildi. ismini biliyordu.
«sizi tanımıyorum» dedi mila. gövdesi hâlâ dışarıdaydı, ayaklarının ucu eşiğin bir karış berisinde. içeriden çıra ve makine yağı kokusu geliyordu, bir de daha altta, tuz ve nemli tahtanın kokusu. on bir yıldır burnunda taşıdığı ama adını koyamadığı bir koku.
«cavit» dedi adam. «baban için çalışıyordum. sonra... yani sonra da çalıştım.»
içeri girdi mila. adım atmak, düşündüğü kadar büyük bir şey olmadı sonunda; ayağı kendiliğinden kalktı, eşiği geçti, tozlu tahtaya bastı. atölye, hatırladığından daha küçüktü ve tam da hatırladığı gibiydi. iki büyük tezgâh, biri pencerenin altında biri ortada. duvarda asılı testereler, eğeler, kıskaçlar, hepsi kendi çengelinde, hepsi bir düzenin içinde. tavandan sarkan çıplak ampul. köşede, üstü brandayla örtülü, uzun bir gövde. bir tekne iskeleti, yarım.
«her şey aynı» dedi mila. kendine söylemişti aslında, ama cavit duydu.
«değiştirmedim» dedi cavit. eğeyi tezgâha bıraktı, avucunu pantolonuna sürttü. «değiştirmenin gereği yoktu. iyi bir düzendi.»
mila pencereye yürüdü. cam tozluydu, ama denizi gösteriyordu, iskelenin ucundaki babacan gri suyu, üstünde ikindi güneşinin kırık kırık parladığı. pencerenin pervazında bir çay bardağı duruyordu, dibinde kurumuş bir tortu. bardağın yanında bir vida, bir kalem, katlanmış bir kâğıt.
«babam ne zaman öldü» diye sordu mila, cama bakarak. «yani hangi gün. bana telefonda tarih vermediler, sadece haftanın günü.»
cavit bir süre konuşmadı. mila arkasını dönmedi; adamın sessizliğini dinledi. bir ayak değiştirmesi, bir soluk.
«on yedi mart» dedi cavit. «salı. sabah erken. kalp, dediler. burada değildi, evindeydi. komşusu buldu.»
mila başını salladı, ama cavit onu görmüyordu. parmağını cama sürdü, tozda bir çizgi açtı. çizginin ucunda deniz göründü, daha net.
«cenazeye gelmediniz» dedi cavit. suçlama yoktu sesinde. bir bilgiyi masaya koyar gibi söylemişti, bir vidayı yerine yerleştirir gibi.
«gelemedim.» kelime ağzından çıkar çıkmaz yalan gibi geldi kendine, çünkü gelmemek ile gelememek arasındaki farkı en iyi kendisi bilirdi ve o fark istanbul'daki bir toplantı, iki uçak bileti fiyatı ve bir cesaret eksikliğiydi. «işim vardı.»
cavit bir şey demedi. tezgâhın üstündeki eğeyi aldı, bıraktığı yerden, dümen koluna geri döndü. eğenin dişleri tahtaya sürtündü, kuru bir ses, düzenli. mila anladı ki adam onu görmezden gelmek için değil, tam tersine, ona rahat bir alan bırakmak için işine dönmüştü. bakışlarını üstünden çekmişti. bu, yıllardır kimsenin ona göstermediği bir incelikti ve mila bir an ne yapacağını bilemedi.
atölyenin ortasına doğru yürüdü. brandayla örtülü gövdenin yanında durdu. elini brandaya koydu, sonra çekti.
«bu ne» diye sordu.
«tekne» dedi cavit, başını kaldırmadan. «baban başladı. bitmedi.»
«kimin için?»
cavit eğeyi durdurdu. bu sefer başını kaldırdı, mila'ya baktı. gözleri koyu renkti, kenarlarında güneşin ve rüzgârın açtığı ince çizgiler vardı, otuz beşinde bir adamın kırışıkları değil, denize bakmaktan gelen kırışıklar.
«kendisi için» dedi. «sanırım. hiç söylemedi. ama başka kimseden para almadı bunun için, sipariş defterinde yok. boş zamanlarında çalışırdı. bazen ben de yardım ettim.»
mila brandanın altına baktı. teknenin omurgası düzgündü, kaburgaları eşit aralıklarla dizilmişti, ahşap el değmiş gibi parlıyordu, cilalı değil ama pürüzsüz. babasının elleri. on bir yıl önce o elleri bir daha görmemek üzere bırakmıştı ve şimdi o eller bu tahtadaydı, bu eğrilerde.
«yarım kalmış» dedi mila.
«evet.»
parmağını omurga boyunca gezdirdi. tahta serindi, hafif nemli. ucunda, teknenin baş tarafında, bir yer düzeltilmemişti, kaba kalmıştı, sanki eli tam oraya gelince durmuştu babasının. on yedi mart. salı. sabah erken.
«anahtarı bana verecekler dediler» dedi mila, sesini toparlayarak. işe dönmek istiyordu, konunun kenarında durmak istiyordu, çünkü ortasına düşerse ne olacağını bilmiyordu. «belediyeden. atölyeyi kapatacağız. satış için.»
cavit'in eli bu sefer durmadı, ama eğenin ritmi bozuldu, bir tık kaçtı. mila bunu duydu.
«satış» diye tekrarladı cavit.
«miras. ben tek varisim. buranın... buranın burada durmasının bir anlamı yok. ben istanbul'dayım. babam gitti. yer boş kalacak.»
«boş değil» dedi cavit. sakin söylemişti, ama içinde bir şey vardı, bir çıkıntı. «burada çalışıyorum. üç yıldır. sipariş alıyorum, iş çıkarıyorum. kirasını babana ödüyordum. şimdi de ödemeye hazırım. kime olması gerekiyorsa.»
mila ona döndü. ilk kez adamı düzgünce süzdü. uzun boyluydu, ama omuzları öne doğru hafif eğikti, çalışmaktan, eğilmekten. saçları kısaydı, şakaklarında dağınık birkaç ak. sağ elinin sırtında eski bir yara izi, beyaz bir çizgi. gömleğinin kolları dirseğe kadar sıvalı, kolları talaz talaz.
«bilmiyordum» dedi mila. «burada birinin çalıştığını bilmiyordum. bana kimse söylemedi.»
«kimin söyleyeceğini bilmiyorum» dedi cavit. omuz silkti, ama gözlerini kaçırmadı. «baban öldü. sen buradan gideli çok olmuş. aradaki bilgiyi taşıyacak kimse yok.»
bu cümle mila'nın içinde bir yeri ısırdı. aradaki bilgiyi taşıyacak kimse yok. on bir yıl, tek bir cümlede, dümdüz. babası ölmüştü ve kızının bunu haftalar sonra bir telefonla öğrenmesi kadar doğal bir şey yoktu bu kasabada, çünkü kızı gitmişti, kızı bir daha dönmemişti, kızı burayı silmişti.
«ben yarın belediyeye gideceğim» dedi. sesi kendi kulağına yabancı geldi, fazla resmî. «anahtarı alacağım. sonra bir değerleme yaptıracağım. bunlar zaman alır. bir hafta, belki iki. o süre içinde sen çalışmaya devam edebilirsin, benim için sorun değil.»
«senin için sorun değil» diye tekrarladı cavit. bu sefer sesinde ince bir alay vardı, ama sertlik yoktu, bir yorgunluk vardı daha çok. eğeyi bıraktı. tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirmedi, iki elini de tezgâha koydu, arkasına. «sağ ol.»
sessizlik oldu. dışarıda bir martı, iskeleye vuran su, uzakta bir motor. içeride, ampulün hafif vızıltısı ve iki insanın soluğu.
«sana bir çay yapabilirim» dedi cavit sonunda. beklenmedikti. «uzun yoldan geldin. yüzün soluk.»
mila reddetmeye hazırlandı, ağzını açtı, ama içinden çıkan «peki» oldu. kendi de şaşırdı buna. belki yorgunluktu. belki içeride durmak, bu tozlu havayı içine çekmek, babasının kokusunun içinde bir dakika daha kalmak istiyordu ve çay bunun için bir bahaneydi.
cavit atölyenin arka köşesine geçti. orada küçük bir ocak vardı, tek gözlü, üstünde islenmiş bir cezve ve bir çaydanlık. bir rafta bardaklar, biri kulpsuz. bir teneke kutu. cavit çaydanlığı doldururken sırtı mila'ya dönüktü ve mila onu izledi, hareketlerindeki ekonomiyi, hiçbir fazla hareket yapmayışını. su ile ateş arasında, kaç yıldır bu rutini tekrarladığı belli.
«babamı iyi tanır mıydın» diye sordu mila. oturacak yer aradı gözüyle, tezgâhın kenarındaki tahta bir tabureyi buldu, üstündeki talaşı avucuyla süpürdü, oturdu.
«beş yıl» dedi cavit. çaydanlığı ocağa koydu. «bana bu işi o öğretti. on dokuz yaşındaydım geldiğimde. hiçbir şey bilmiyordum. tahtayı ters tutuyordum. bana bağırmadı hiç. sadece elimi tutar, doğrusunu gösterirdi. sonra çekilir, izlerdi. yanlış yaparsam yeniden tutardı. öyle öğretti.»
mila dinledi. bu, tanıdığı babaydı. bağırmayan, eli tutan, çekilip izleyen. ama bu, ona hiç böyle davranmayan babaydı da. ona bağırmıştı, gitme demişti, gidersen bir daha gelme demişti, kapıyı arkasından hızla kapamıştı. aynı adam. iki farklı yüz.
«bana böyle davranmadı» dedi. söylemek istememişti, ama söyledi.
cavit döndü, ona baktı. bir şey sormadı. sadece bekledi.
«gitmemi istemedi» dedi mila. ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. «istanbul'a. okumaya gittim, güya. ama gitmek istememin asıl sebebi buradan uzaklaşmaktı. onu suçlamıyorum, yani, sadece... o beni tutmaya çalıştı, ben de bunu bir zincir gibi gördüm. genç insan, bilirsin. her şeyi ya siyah ya beyaz.»
«bilmem» dedi cavit. «ben hiç gitmedim.»
basit bir cümleydi, ama mila'yı durdurdu. adamın sesinde ne kırgınlık vardı ne övünme. sadece bir gerçek, önüne konmuş, üstüne fazla söz eklenmeden.
«hiç mi?» diye sordu.
«gitmedim.» cavit ocağın üstündeki bakır cezveye baktı, sonra ateşi kıstı. «bir kere söğütlü'ye kadar gittim. on yedi yaşındaydım. bir at almaya. almadık, at sağlıksızdı. döndük. hepsi bu.»
mila güldü. gülmek istememişti ama oldu işte. «söğütlü nerede?»
«şu tepenin ardında. yürüyerek iki saat.»
«sen buna gitmek diyorsun.»
«o gün öyle dedim.» cezveyi kaldırdı, kahveyi iki fincana böldü. elleri kalın, tırnakları toprak lekeli. fincanı mila'nın önündeki alçak sehpaya koyarken tabak tıngırdadı. «şimdi bak, sen istanbul diyorsun, deniz aşırı bir yerden gelmişsin gibi anlatıyorsun. bana söğütlü de yeter uzak.»
kahveyi aldı mila. sıcaktı, avucunu yaktı, bırakmadı. fena bir sıcaklık değildi. dışarıda rüzgâr çıkmıştı, pencerenin çerçevesi hafiften vuruyordu, bir tık, sonra sessizlik, sonra yine tık. cavit'in evi babasınınkinin iki sokak ötesindeydi ama başka bir dünya gibiydi. duvarlar çıplak. bir tek çivi, ona asılı eski bir gaz lambası. yerde hasır. kitap yoktu. mila bunu fark etti, sormadı.
«baban seni buraya gönderdi mi?» dedi cavit.
«hayır.»
«kendin geldin.»
«kendim geldim.»
cavit başını salladı. bir şeyi onayladığı için değil, sadece duyduğu için. kendi fincanını almadı henüz. ayakta duruyordu, kapının yanında, sanki her an birinin gelip onu çağıracağını bekler gibi.
«neden bana geldin?» dedi sonunda.
işte soru buydu. mila bunu kendine sormamıştı bile, sabah köyün alt yolundan yürürken, çakıl taşları ayakkabısının içine dolarken, cavit'in kapısını çalarken. ayakları getirmişti onu. aklı sonradan yetişmişti.
«çünkü sen babamı benden iyi tanıyorsun» dedi. bu kadar açık söyleyeceğini düşünmemişti. «sen onunla büyümüşsün. ben büyürken o çoktan başka bir adam olmuş.»
cavit uzun uzun baktı ona. gözlerinin altı çukurdu, uyumamış gibi. belki de hiç düzgün uyumazdı.
«iyi tanıdığımı kim söyledi?» dedi.
«herkes. köyde herkes diyor ki, çocukluk arkadaşıydınız. ayrılmazdınız.»
«çocukluk uzun sürmedi.» fincanını nihayet aldı, ama içmedi. «baban on beşinde okumaya gitti. kasabaya. sonra daha ilerilere. ben kaldım. ben hep kaldım.»
rüzgâr bu sefer daha sert vurdu. lamba hafifçe sallandı, gölgesi duvarda gezindi ve durdu.
«kızgın mısın ona?» diye sordu mila.
«neye kızacağım?»
«gittiğine.»
cavit güldü şimdi, ama gözleri gülmedi. «kız, herkes bir yere gitti. sen de gittin. kızsam kime kızacağım? kalan bendim. kalmayı ben seçtim. kimse zorlamadı.»
«peki mutlu musun kaldığına?»
adam fincanı ağzına götürdü, bu sefer içti, uzun bir yudum. yanağının bir tarafı kahvenin acısıyla kasıldı.
«sen çok soru soruyorsun» dedi. «baban da öyleydi. ama o soruların cevabını bekleyip beklemez, kendi cevabını uydururdu. sen bekliyorsun. iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmem.»
mila kahvesini içti. telve dilinin ucuna geldi, tükürmedi, yuttu. dışarıda bir köpek havladı, uzakta, sonra sustu.
«bana babamdan bahset» dedi. «genç halinden. ben onu hiç tanımadım aslında. elli yaşındaki halini tanıdım. yorgun halini. bana yabancı olan halini.»
cavit duvara dayandı. bir süre konuşmadı. sonra, sanki bir dolabın en dip rafından bir şey çıkarıyormuş gibi, ağır ağır başladı.
«baban hızlıydı» dedi. «her şeyi hızlı yapardı. koşardı, biz yürürken. konuşurdu, biz susarken. bir keresinde dere taştı, ilkbahardı, karlar eridi. herkes kenardan geçmeye çalışıyordu, taşların üstünden. baban suyun ortasından geçti. boğazına kadar. neden dedik, o taraf daha kısa dedi. ayakkabıları bir hafta kurumadı. ama daha kısaydı gerçekten. baban hep daha kısa yolu bulurdu. bazen bu iyi bir şeydi. bazen değildi.»
«nasıl kötü bir şeydi?»
cavit'in çenesi kasıldı. fincanı sehpaya bıraktı, boşalmıştı.
«bazı yolları kestin diye kısaltamazsın» dedi. «bazı yolların uzun olması lazım. insan yürürken düşünsün diye.»
mila bunu anlamadı, ama sormadı. bir şeyin altında başka bir şey vardı, adamın ağzında dönüp durup söylenmeyen bir şey. bekledi. cavit söylemeyecekti, o da anladı bunu.
«annen» dedi cavit birden. konu değiştiriyordu, belli. «annenle nasıl tanıştılar, anlattı mı hiç?»
«hayır. o konu evde konuşulmazdı. annem ben yedi yaşındayken gitti. sonra dönmedi.»
cavit başını öne eğdi. bir şey biliyordu, mila bunu adamın omuzlarının düşüşünden gördü.
«sen biliyor musun?» diye sordu. «nasıl tanıştıklarını.»
«biliyorum.» duraksadı. «ama bunu benden değil, babandan duymalısın.»
«babam bana hiçbir şey anlatmaz.»
«o zaman sormanın yolunu bul.» cavit kapıya doğru yürüdü, açtı. içeri soğuk hava girdi, toprak ve ıslak ot kokusu. «şimdi git. karanlık basmadan yolu bul. bu köyde geceleri sokaklar başka türlü uzuyor.»
mila kalktı. ceketini omzuna aldı. kapının eşiğinde durdu, bir şey söylemek istedi ama ne olduğunu bilmiyordu.
«cavit» dedi.
«he.»
«babam beni sevdi mi hiç? sence.»
adam eşikte durdu, kolunu kapı pervazına dayadı. rüzgâr saçlarını dağıttı, gri ve seyrek.
«baban gitme dedi sana» dedi. «değil mi? gitme dedi.»
«dedi.»
«işte cevabın orada. baban hiç kimseye gitme demez. herkesin gitmesine izin verir. hep verdi. sana dedi.»
kapı kapandı arkasından. mila dışarıda kaldı, çakıllı yolun başında, ve az önce söylenen şeyi taşımaya çalıştı, ama ağırdı, tam kavrayamadı. yürümeye başladı. rüzgâr yüzüne vurdu, gözleri sulandı, sildi.
köyün alt yolunda, babasının evinin ışığı yanıyordu. sarı, tek bir pencere. ötekiler karanlık. mila durdu, uzaktan baktı. perde çekiliydi ama arkasında bir gölge kımıldıyordu, oturuyor, kalkıyor, yine oturuyordu. bir sağa gidiyor bir sola. yerinde duramayan biri gibi.
o gölgeyi izledi bir süre. soğuk ayaklarından yukarı çıktı, dizlerine, oradan yukarı. ama içeri girmedi hemen. beklemek istedi. belki bir korkaklık, belki bir merhamet, ikisi de olabilir. adamın orada, kendi başına, kimse görmezken nasıl davrandığını görmek istedi. perde arkasındaki gölge bir kez daha durdu, pencereye yaklaştı, dışarı baktı sanki. onu göremezdi, karanlıktaydı mila. ama yine de geri çekildi, bir adım, iki adım, sanki görülmüş gibi.
sonra ışık söndü.
mila karanlıkta kaldı, yolun ortasında, ve gökyüzüne baktı. yıldızlar buradaydı, istanbul'da hiç olmadığı kadar. şehirde gökyüzü hep bir tavan gibiydi, alçak ve kirli. burada delik deşikti, sanki arkasında bir ışık varmış da binlerce yerden sızıyormuş gibi. uzun süre öyle durdu. üşüdü, umursamadı.
kapıya vardığında elini kaldırdı, vurmak için. vurmadı. kapı zaten aralıktı. bir parmak genişliğinde bir aralık, içerisi karanlık. babası kapıyı kilitlememişti. belki de onu bekliyordu. belki de her gece böyle bırakıyordu, kim bilir kaç yıldır, kim bilir kimin için.
içeri girdi. ayakkabılarını çıkardı, ses çıkarmadan. salon karanlıktı ama mutfaktan hafif bir aydınlık geliyordu, bir mumdan. babası orada değildi. mumu yakmış, bırakmıştı. masanın üstünde iki tabak. biri boş, biri dolu. dolu olanın yanında bir kaşık, düzgünce konmuş. mercimek çorbası, üstünde ince bir kabuk tutmuş, soğumuş.
mila tabağa baktı. kendisine mi bırakmıştı, bilmiyordu. ama iki tabaktı işte. biri onun için olmalıydı.
oturdu. kaşığı aldı. çorba soğuktu, ama yedi. her kaşıkta bir şey gevşedi göğsünün ortasında, düğümlenmiş bir ip yavaş yavaş çözülüyormuş gibi. yemek bittiğinde tabağı kenara itti, başını masaya koydu, kollarının arasına. gözlerini kapadı.
babasının odasından bir öksürük geldi. uzun, kuru bir öksürük, sonra susturuldu, yastığa bastırıldı belki. mila başını kaldırdı. kalkıp gitmedi. sadece dinledi.
o öksürüğü tanıyordu. çocukken de böyle öksürürdü babası, kışın, soba tütünce. o zamanlar mila'nın odası duvarın öbür tarafındaydı ve geceleri bu öksürüğü duyar, uyanık kalırdı. küçükken bunu sevmezdi. adamın öksürüğü, evdeki tek insan sesi olurdu bazen. şimdi, on beş yıl sonra, aynı öksürük, aynı duvar, ve mila yine dinliyordu.
mumu söndürmedi. bıraktı yansın. kalkıp odasına gitti, çocukken kaldığı oda, hâlâ öyle duruyordu, dar yatak, üstünde solmuş bir örtü, penceresinde ince bir perde. duvarda eski bir takvim asılıydı, yıllar önceki bir aya açık, kimse çevirmemiş. yatağa oturdu, ayakkabıları çıkardı, uzandı. tavana baktı. sıva çatlamış, bir köşede su lekesi büyümüş, bir harita gibi, hiçbir ülkeye benzemeyen.
duvarın öbür tarafından bir hareket geldi. yatağın gıcırtısı. babası da yatmıştı. iki insan, bir duvar, ve aralarında on beş yılın söylenmemiş bütün cümleleri.
«iyi geceler» dedi mila. yüksek sesle değil. duvara doğru, hafifçe. babasının duyup duymadığını bilmiyordu.
bir sessizlik oldu, uzun. sonra, duvarın arkasından, boğuk, çatlak, ama duyulur bir ses geldi.
«iyi geceler.»
mila gözlerini kapadı. dışarıda rüzgâr köyün üstünden geçiyordu, çatıları yokluyor, kiremitleri aralıyor, sonra bırakıp gidiyordu. içeride iki insan yatıyordu, birbirlerini duyabilecek kadar yakın, birbirlerine dokunamayacak kadar uzak.
sabah, tavuklarla birlikte kalktı.
aşağıya indiğinde soba çoktan yanmıştı. babası masada oturuyor, elinde bir bardak, dışarıya bakıyordu. bahçedeki dut ağacı yapraklarını dökmeye başlamıştı; sarı bir yaprak cama yapışmış, kaymamak için tutunuyordu sanki.
«erken kalkmışsın» dedi mila.
«uyku kaçtı.»
adam bardağı ona doğru itti. içinde çay vardı, koyu, demli. mila bir an baktı bardağa, sonra aldı. sıcaktı. avucunu yaktı ama bırakmadı.
«sen içmedin mi?»
«içtim» dedi babası. «bu senin.»
on beş yıldır ilk kez birisi ona böyle bir bardak uzatıyordu bu evde. mila oturdu. çayı içti. şeker aramadı, adam da uzatmadı; ikisi de biliyordu ki bu evde şeker biterdi, çay bitmezdi.
«ne zaman gidiyorsun?» diye sordu adam. sesinde ne bir sitem vardı ne bir yalvarış. hava durumunu sorar gibiydi.
mila cevap vermedi hemen. bardağın kenarındaki çatlağı gözledi, parmağıyla dokundu ona.
«bilmiyorum.»
«işin var şehirde.»
«var.»
«o halde gidersin.»
adam kalktı, sobanın kapağını açtı, bir odun daha attı içeri. kıvılcımlar sıçradı, hemen söndü. sırtı mila'ya dönüktü, omuzları çökük. eskiden bu omuzlar bir çuval unu kaldırır, merdiveni tek başına taşırdı. şimdi bir odun atarken bile eğiliyordu.
«baba.»
adam dönmedi.
«neden hiç aramadın?»
odun cırtladı sobada. uzun bir sessizlik. sonra adam sobanın kapağını kapadı, elini bezle sildi, ama hâlâ dönmedi.
«numaranı bilmiyordum» dedi.
«bilebilirdin. halam biliyordu.»
«halan çok şey biliyordu.»
bunu öyle bir tonla söyledi ki, mila daha ileri gitmedi. aralarında halasının adı geçtiğinde hep böyle olurdu; bir kapı kapanır, arkasından soğuk bir hava sızardı sadece.
«yumurta var» dedi adam, konuyu değiştirerek. «istersen kızartayım.»
«isterim.»
adam tavayı ocağa koydu. yağ çıtırdadı. iki yumurta kırdı, kabukları pencere önündeki tenekeye attı. mutfakta bir tereyağı kokusu yayıldı, çocukluğun kokusu, mila'nın unuttuğunu sandığı ama burnu bir an bile unutmamış olduğu bir koku.
«annen böyle severdi» dedi adam, sırtı hâlâ dönük. «sarısı akacak kadar. beyazı tutunca alırdı ateşten.»
mila kıpırdamadı. annesinden bu evde on beş yıldır kimse söz etmemişti ona. mektuplarda bile. şimdi burada, bir tavanın başında, adam onu geri getirmişti sanki, tereyağının içinden.
«hatırlıyor musun onu?» diye sordu adam.
«az. kokusunu hatırlıyorum. bir de şarkı söylerdi, kelimelerini değil, sesini.»
adam tabağı önüne koydu. yumurtanın sarısı gerçekten akıyordu, tam anlattığı gibi. mila ekmeği batırdı, ağzına götürdü. sıcaktı, tuzu tam kararındaydı.
«sen de öyle yerdin küçükken» dedi adam, karşısına oturarak. «sarıya batırırdın, beyazı bırakırdın tabakta. annen kızardı. ekmek israfı derdi.»
gülümsedi mila. farkında olmadan. uzun zamandır bu evin duvarları arasında kimse gülümsememişti belki.
«kızarmıyor musun bana artık?» dedi. «beyazı hâlâ bırakıyorum.»
adam ona baktı. gözlerinin altı torbalanmıştı, kaşları ağarmıştı, ama gözlerin kendisi aynıydı, o koyu, o inatçı kahverengi, mila'nın her sabah aynada gördüğü.
«kızmıyorum» dedi. «ye. ne yersen ye.»
kahvaltıdan sonra mila bulaşıkları topladı. adam engel olmaya çalıştı, «bırak, ben yaparım» dedi, ama mila dinlemedi. musluğu açtı. su buz gibiydi; boru bir yerde donmuştu belki. elleri kızardı, uyuştu, ama yıkamaya devam etti. camdan dışarı, bahçeye baktı. dut ağacının altında paslı bir bisiklet duruyordu, tekerlekleri sönmüş, gidonu yamulmuş. onun bisikletiydi. on beş yıl önce burada bırakmıştı. adam atmamıştı.
elleri durdu bir an, köpüğün içinde.
«bisikleti saklamışsın» dedi, arkasına dönmeden.
adam cevap vermedi. mila bekledi, sonra döndü. adam kapının eşiğinde duruyordu, ceketini giymiş, elinde bir çuval.
«ahıra gidiyorum» dedi. «inekler.»
«bekle.»
adam bekledi. mila ellerini önlüğe sildi, ki bu önlük de annesinindi, hâlâ aynı çividen asılıydı kapının yanında.
«ben de geleyim.»
«soğuk dışarısı.»
«giyinirim.»
adam bir şey söylemedi. ama gitmedi de. kapının eşiğinde bekledi, mila yukarı çıkıp kalın bir kazak, annesinin eski çizmelerini giyene kadar. çizmeler biraz büyüktü, ayağı içinde kayıyordu, ama yürüdü.
dışarısı beklediğinden soğuktu. nefesi buğu oluyor, havada asılı kalıyor, sonra dağılıyordu. toprak sertti, çamur donmuş, üstünde çizmeler tık tık ediyordu. ahır evin arkasındaydı, alçak, kararmış tahtadan, çatısında saman kalıntıları.
içeri girdiklerinde sıcak bir hava karşıladı onları, hayvanların soluğuyla ısınmış, gübre ve saman kokan. iki inek vardı, bir de buzağı. inekler başlarını çevirdi, ağır ağır, aldırışsız.
«az kaldı bunlara da» dedi adam, samanı atarken. «yem pahalı. süt ucuz. hesap tutmuyor.»
«satacak mısın?»
«belki. kimse almıyor ama. herkes satıyor, kimse almıyor.»
mila buzağının yanına gitti. küçük hayvan ona doğru uzandı, ıslak burnunu eline sürttü. kaba, sıcak bir dil avucunu yaladı.
«bunun adı var mı?»
adam samanı bıraktı, ona baktı. yüzünde bir şey kımıldadı, gülümsemeye yakın bir şey.
«sen koy» dedi. «adı yok. sen koyarsın.»
mila buzağıya baktı. kahverengiydi, alnında beyaz bir leke, tam ortasında, bir yıldız gibi.
«yıldız» dedi.
«olur. yıldız.»
adam işine döndü, ama mila omuzlarının biraz gevşediğini gördü. sanki bir şey yerine oturmuştu içinde, uzun zamandır boşta duran bir şey.
öğleye doğru köyün kahvesinden bir adam geldi, ihtiyar, bastonlu. kapıyı çaldı, içeri girmeden konuştu.
«duydum kızın gelmiş» dedi babasına. sonra mila'ya döndü, gözlerini kısarak. «küçük mila. vay be. şu kadarcıktın, kaçtığında.»
mila bir şey söylemedi. «kaçtığında» kelimesi havada asılı kaldı, tavandaki su lekesi gibi.
«iyi ki gelmişsin» dedi ihtiyar. «baban çok yalnızdı. kahvede oturur, konuşmazdı. bir çay içer, giderdi.»
«konuşacak bir şey yoktu» dedi babası, arkadan.
«vardı» dedi ihtiyar, gitmeden önce. «yoktu değil. söylemedin.»
kapı kapandı. ikisi kaldılar yine, mutfakta, aralarında yeni bir cümle, ihtiyarın bıraktığı.
«yalnız mıydın?» diye sordu mila.
adam cevap vermedi hemen. pencereye gitti, sarı yaprağa baktı, hâlâ camda tutunuyordu.
«herkes yalnız» dedi sonunda. «köyde. şehirde de öyledir, değil mi?»
«öyle.»
«o halde ikimiz de yalnızız.»
bunu bir tespit gibi söyledi, acımasız değil, sadece doğru. mila masanın kenarına oturdu. tahta soğuktu, kot pantolonunun içinden geçiyordu.
«kalabilirim birkaç gün» dedi. «işi ararlar telefonla. gerekirse dönerim.»
adam pencereden döndü. bir an bakıştılar. on beş yıl vardı aralarında, ama şu an, bu mutfakta, o on beş yıl biraz inceldi sanki, bir buz tabakası gibi, altından su akmaya başlamış.
«odan duruyor» dedi adam. «toz olmuştur. silersin.»
«silerim.»
«yorgan da var. annen dikmişti. ağırdır ama.»
«iyi. üşürüm zaten geceleri.»
adam başını salladı. sonra, hiç beklenmedik bir anda, elini uzattı, mila'nın omzuna koydu. ağırdı eli, nasırlı, soğuk. bir an durdu orada, sonra çekti.
«iyi ettin» dedi. «geldin.»
fazlasını söylemedi. söyleyemezdi belki. ama o el, o bir anlık ağırlık, on beş yılın söylenmemiş cümlelerinden biriydi, sonunda sese değil de dokunuşa dönüşmüş.
mila o gece odasını sildi. tozu aldı, camı açtı, soğuk havayı içeri buyur etti. yatağın altından eski bir kutu çıktı; içinde çocukluğundan kalma şeyler, bir bilye, kurumuş bir çiçek, bir de fotoğraf. annesi, babası, kucaklarında küçük bir kız. üçü de gülüyordu. fotoğrafın kenarı yıpranmıştı, çok tutulmuş gibi, çok bakılmış gibi.
babası saklamıştı bunu da.
mila fotoğrafı aldı, komodinin üstüne koydu, lambanın yanına. sonra yatağa uzandı, annesinin diktiği yorganı üstüne çekti. gerçekten ağırdı, insanı toprağa bastıran bir ağırlık, ama sıcaktı.
duvarın öbür tarafından yine ses geldi. yatağın gıcırtısı. ama bu sefer bir şey daha vardı; alçak, boğuk, kelimesiz. babası bir şey mırıldanıyordu. bir şarkı belki, yarım, kesik. mila kulağını duvara dayadı.
annesinin şarkısıydı. kelimelerini değil, sesini hatırladığı o şarkı.
gözlerini kapadı. bu sefer «iyi geceler» demedi. gerek yoktu. duvar hâlâ oradaydı, aralarında, ama artık bir şey geçiyordu içinden, bir ses, ince bir iplik gibi, bir yatağı öbürüne bağlayan.
dışarıda dut ağacının son yaprağı da düştü sonunda, camdan kaydı, karanlığa karıştı. içeride iki insan uyudu, aynı çatının altında, aynı şarkının içinde.
ve köy, hep yaptığı gibi, sustu üstlerinde.
devamını gör...
üst üste aynı yazarın tanımlarını beğendiğini fark etmek
bu durumda ben pictorem'e aşığım.
valla gerilerek tokatı yapıştırırım ha. aliminyum folyomun buruşuğu seni.
bu arada pictorem'e de aşık olabilir her insan o ayri bir istisna!
valla gerilerek tokatı yapıştırırım ha. aliminyum folyomun buruşuğu seni.
bu arada pictorem'e de aşık olabilir her insan o ayri bir istisna!
devamını gör...
denizden önceki sessizlik (roman)
tuzlu rüzgârın getirdiği
vapur iskeleye yanaşırken suyun rengi değişti. açıkta lacivert olan deniz, kıyıya yaklaştıkça bulanık bir yeşile döndü, dibindeki taşların üstünde titredi. mila güvertenin demir korkuluğuna dayanmış, on dört yıldır görmediği bu kıyıyı, sanki ilk kez görüyormuş gibi süzüyordu. rüzgâr yüzüne çarptı. tuzluydu, biraz da yosun kokuyordu, bir de kızarmış hamurun o ağır, yağlı kokusu vardı ki bunu nereden bildiğini önce çıkaramadı. sonra hatırladı: iskelenin başındaki büfe. babası ona oradan sıcak lokma alırdı, poşetin dibinde biriken şurubu parmağıyla toplardı.
boğazı kurudu.
vapurun motoru geri vitese geçince tüm gövde sarsıldı, altındaki tahta güverte inledi. bir tayfa halatı fırlattı, iskeledeki adam onu babadan kalma bir alışkanlıkla yakalayıp babadan kalma bir düğümle bağladı. her şey yavaştı burada. şehirde bir sabah trafiğinde yaşanan telaşın onda birini bulamazdın bu limanda.
«inmeyecek misiniz?»
yanındaki kadın, kucağında file dolusu maydanozla ona bakıyordu. mila valizinin sapını kavradı.
«iniyorum» dedi. «dalmışım.»
iskele tahtaları ayaklarının altında esnedi. valizin tekerlekleri aralıklara takılıp durdu, sonunda kaldırıp taşıdı onu. denizin üstündeki bu daracık yolda yürürken, aşağıda suyun tahtaların arasından parıldadığını gördü. çocukken bu aralıklardan düşeceğinden korkardı. şimdi düşse ne olur, diye geçirdi içinden, kimse fark etmez belki.
karaya bastığında ayaklarının altındaki sağlamlık ona yabancı geldi.
kasaba, körfezi kucaklayan bir yay gibi uzanıyordu. beyaz badanalı evler, kırmızıya çalan çatılar, aralarına sıkışmış birkaç yeni beton bina. meydandaki çınar hâlâ oradaydı, gövdesi kalınlaşmıştı, dalları daha geniş bir gölge seriyordu taş zemine. altındaki kahvede birkaç yaşlı adam oturuyor, tavla taşlarını sertçe vuruyorlardı. biri başını kaldırıp ona baktı. tanıdı mı, tanımadı mı, belli olmadı. mila gözlerini kaçırdı.
telefonunu çıkardı. emlakçının mesajı hâlâ ekrandaydı. «anahtar recai amcada. kırtasiyenin yanındaki büfe. öğleden sonra oradadır.» recai amca. bu isim de bir yerlerden bir kapı açtı içinde ama mila kapıyı hemen kapattı. fazla açarsa hepsi birden dökülecekti üstüne, buna hazır değildi.
çınarın altından geçti. bir kedi, güneşin ısıttığı bir taşın üstünde uzanmış, onu gözucuyla izledi, sonra ilgisini kaybetti. kırtasiye eskisinden büyüktü, camekânına renkli defterler, plastik oyuncaklar dizilmişti. yanındaki büfenin önünde ise, tezgâhın arkasında oturan yaşlı bir adam gazete okuyordu. gözlüğü burnunun ucuna kaymıştı.
mila durdu. adamın saçları apak olmuştu. yüzündeki çizgiler derinleşmişti. ama o kaşları, hâlâ kalın, hâlâ çatık.
«recai amca?»
adam gazeteyi indirdi. gözlüğünün üstünden baktı. bir süre öylece süzdü mila'yı, gözlerini kısarak, belleğinin tozlu raflarını karıştırarak.
«vay» dedi sonunda. sesi çatlaktı. «vay be. sen selim'in kızısın.»
«mila'yım.»
«mila.» adam ismi ağzında yuvarladı, tadına bakar gibi. «küçücüktün. şu kadardın.» elini tezgâhın hemen üstünde tuttu, bir çocuğun boyunu gösterdi. «şimdi bak. koca kadın olmuşsun.»
gülümsemeye çalıştı mila. yüzünün kasları itaat etmedi tam.
«babanın işine çok üzüldük» dedi recai. gazeteyi katladı, tezgâhın kenarına koydu. «cenazeye gelemedik biz. yolları kapatmışlardı o kış, hatırlarsın. kar dize kadardı.»
mila hatırlamıyordu. o kışı şehirde geçirmişti, bir toplantı odasında, camdan aşağı bakarken. babasının öldüğü haberi de bir toplantı arasında gelmişti. telefonu titremişti masanın üstünde, o da sesini kesmişti önce, önemli bir sunum vardı.
«anahtar için geldim» dedi. sesi kendi kulağına fazla düz geldi. «atölyenin.»
recai bir an durdu. sonra arkasına döndü, duvardaki çivilerin birinden asılı duran anahtarlığı aldı. pirinç bir halka, üstünde iki anahtar, biri büyük ve paslı, biri küçük. ona uzattı ama tam bırakmadı, parmakları anahtarın üstünde kaldı bir saniye.
«kapatacaklar diyorlar» dedi. «doğru mu?»
«satacağım. ya da yıktıracağım. henüz karar vermedim.»
recai'nin çenesi kasıldı. anahtarı bıraktı.
«selim o atölyeye ömür verdi» dedi. suçlama yoktu sesinde, sadece bir yorgunluk. «neyse. senin bileceğin iş.»
mila anahtarı avucuna kapattı. metal soğuktu, sonra teninin sıcağını aldı.
«bir su alabilir miyim?»
recai buzdolabından bir şişe çıkardı, uzattı. para almadı. mila ısrar etmedi, çünkü ısrar etmenin de bir görgüsü vardı burada, unutmuştu ama içinde bir yerde kalmıştı hâlâ.
«kalacak mısın?» diye sordu recai.
«bir iki gün. işi halledip döneceğim.»
adam başını salladı, ama inanmış gibi değildi. ya da inanmıştı da hoşuna gitmemişti, ayırt edilmiyordu.
mila teşekkür etti, döndü. birkaç adım gittikten sonra recai arkasından seslendi.
«mila.»
durdu.
«atölyede birini bulursun» dedi recai. «şaşırma sakın.»
«kimi?»
ama adam gazeteyi yeniden açmış, başını gömmüştü sayfalara. sanki hiç konuşmamışlardı. mila bir an bekledi, cevap gelmeyeceğini anlayınca yürüdü.
atölye kasabanın öteki ucundaydı, limanın az ilerisinde, tersanenin yanı başında. oraya giden yol boyunca kasabanın değiştiğini ve hiç değişmediğini aynı anda gördü. bakkal kapanmış, yerine bir market açılmıştı. berber nuri'nin dükkânı aynıydı, kapısındaki üç renkli direk hâlâ dönüyordu ama camda başka bir yüz vardı, genç bir adam, belki oğlu. mila hızlı yürüdü, kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak. şehirde öğrenmişti bunu: kalabalıkta görünmez olmayı. ama burada kalabalık yoktu, sadece tanıdık gözler vardı, ve tanıdık gözler görünmez olmana izin vermiyordu.
denize inen taş merdivenleri hatırladı ayakları. vücut hafızası tuhaftı, akıl unutuyordu ama diz bükülüşünü biliyordu, ayak nereye basacağını biliyordu. merdivenlerin dibinde kıyı boyunca uzanan çakıllı yol vardı, onun sonunda da atölye.
görünce durdu.
taş bina, yıllar boyunca aynı yerde durmuştu ve sanki onu bekliyordu. duvarları soluk turuncuydu, tuzun ve rüzgârın kemirdiği yerlerde alttaki gri taş görünüyordu. kiremitli çatının bir köşesi çökük duruyordu, oradan bir demet ot fışkırmıştı. iki kanatlı ahşap kapı, uzun yıllar önce mavi boyanmış, şimdi o mavinin hayaleti kalmıştı sadece. kapının üstünde, artık okunmayan bir tabela: babasının adının baş harfleri, bir demir çıpa figürü.
mila valizini çakıllara bıraktı. anahtarı çıkardı. büyük olanı kapının kilidine soktu.
dönmedi.
zorladı. kilit paslanmıştı, dişleri tutmuyordu. iki eliyle bastırdı, dişlerini sıkarak, avucunun içine anahtarın izi çıkacak kadar. sonunda bir çıtırtı, ardından ağır bir tıkırtı. kilit teslim oldu.
kapıyı itti. menteşeler bağırdı.
içerisi karanlıktı, gözleri alışana kadar sadece kokuyu aldı. talaş kokusu. vernik. bir de tuzun, denizin yıllar içinde bu duvarlara işlediği o rutubetli, mineralli koku. hepsi bir aradaydı ve bu üçünün karışımı, ona öyle bir şey yaptı ki, valizin sapını tekrar kavramak zorunda kaldı, ayakta durabilmek için.
babası buradaydı. ölmüştü ama buradaydı.
bir adım attı içeri. ayağının altında talaş çıtırdadı. gözleri karanlığa alıştıkça biçimler belirdi: uzun bir tezgâh, orta yerde, üstünde mengeneler. duvara asılı testereler, rendeler, keskiler, her biri kendi çengelinde, her birinin altında tebeşirle çizilmiş bir dış hat, hangi aletin nereye asılacağını gösteren. babasının işiydi bu. her şeyin bir yeri vardı ve her şey yerindeydi.
pencerenin önündeki panjuru araladı. içeri bir bıçak gibi ışık girdi, tozları görünür kıldı. havada asılı duruyorlardı, milyonlarca, yavaşça dönerek.
tezgâhın üstünde yarım bir iş vardı. bir teknenin, küçük bir teknenin iskeleti. kaburgaları çıkmıştı, omurgası yerindeydi ama kaplaması yoktu henüz. bir el, bir yerlerde, bir işi yarıda bırakmıştı. mila parmaklarını ahşabın üstünde gezdirdi. pürüzsüzdü. zımparalanmıştı. yakın zamanda.
kaşları çatıldı.
bu iş yıllar önce yarıda kalmış olamazdı. toz yoktu üstünde. tezgâhın öteki yerlerinde parmak kalınlığında toz vardı ama bu teknenin üstünde yoktu.
arkasından bir ses geldi.
«kapıyı açık bırakma. kedi giriyor.»
mila döndü. kapının aydınlığında bir gölge duruyordu. uzun boylu bir adam, elinde bir çuval, omzunda bir balta. içeri girdi, çuvalı bir köşeye koydu, sonra doğruldu. ışık yüzüne vurdu.
otuz beş, belki kırk yaşlarında. sakalı birkaç günlüktü, saçları rüzgârdan dağınıktı. gözleri, kasabanın denizi gibi, koyu ve dingin. üstünde eski bir iş gömleği, kolları dirseğe kadar sıvalı, kollarında ince kesik izleri, ustaların kolunda olan cinsten.
«sen kimsin?» dedi mila. sesi olması gerekenden sert çıktı.
adam onu süzdü. aceleci değildi bakışı, ürkek de değildi. tezgâhın üstündeki yarım tekneye baktı, sonra tekrar mila'ya.
«ben burada çalışıyorum» dedi.
«burası benim babamın atölyesi.»
«biliyorum.» baltayı duvardaki çengellerden birine astı, tam da tebeşirle çizilmiş yerine. «selim ustanın. sen de kızı olmalısın.»
mila anahtarı hâlâ elinde tutuyordu. parmakları kasıldı.
«kimse burada çalışıyor demedi bana.»
«kimseye danışman gerekmiyordu ki.» adam tezgâha yaklaştı, teknenin bir kaburgasını inceledi, parmağıyla bir yeri yokladı. «selim usta öldüğünden beri buraya uğrayan tek kişi benim.»
söylediği şey mila'nın göğsünde bir yere oturdu, ağır bir taş gibi. babasının öldüğünü hâlâ ilk kez duyuyormuş gibiydi. oysa toprağa verileli iki ay olmuştu. izmir'den buraya, bu rüzgârlı balıkçı kasabasına gelmesi tam iki ay sürmüştü. kapıyı açmaya cesaret etmesi.
«buraya kim soktu seni?»
«anahtar bende.» cebinden çıkardı. mila'nınkiyle aynıydı, aynı eski pirinç, aynı yıpranmış sap. «baban verdi. son kışta. elleri artık iş tutmuyordu.»
mila teknenin kenarına dokundu. ahşap soğuktu, cilalanmamıştı daha. kaburgalar açık duruyordu, bir hayvanın göğüs kafesi gibi.
«bunu o mu başladı?»
«ikimiz.»
adam bir bez aldı, ellerini sildi. tozlu parmaklarında hâlâ talaş vardı.
«adın ne senin?»
«deniz.»
güldü mila. istemeden. acı bir şeydi bu gülüş, kendine bile yakışmayan.
«balıkçı kasabasında deniz. ne kadar uygun.»
«annem öyle düşünmemiş herhalde.» bezi tezgâha bıraktı. «sen ne kadar kalacaksın?»
cevabı yoktu. sabah izmir'den çıkarken bir hafta demişti kendine. evi satardı, atölyeyi devreder, geri dönerdi. şimdi bu yarım teknenin karşısında durmuş, ne diyeceğini bilemiyordu.
«atölyeyi satacağım» dedi sonunda.
deniz'in yüzünde bir kımıltı oldu, sonra durdu. pencereden gelen ışık yüzünün yarısına düşüyordu. sağ şakağında ince bir yara izi vardı, eski.
«bunu bitirmeden mi?»
«bu benim işim değil.»
«baban öyle demezdi.»
«babam öldü.» sözcükler ağzından çıktığında kendi sesini tanımadı. sert, kuru. «onun ne diyeceğini artık bilemeyiz.»
sustu deniz. teknenin yanına gitti, elini kaburgalardan birine koydu, okşar gibi. sonra mila'ya baktı.
«on bir gün» dedi.
«ne?»
«bunu bitirmek için on bir gün lazım. sahibi bekliyor. yaşlı bir adam, reşat kaptan. ömrünün son teknesi olacak bu.»
mila kapıya baktı. dışarıda martılar bağırıyordu, denizden gelen tuz kokusu içeri sızıyordu. kaçmak istedi. arabaya binip geri dönmek, bu kokuyu, bu tozu, babasının parmak izlerini taşıyan bu aletleri arkada bırakmak.
ama ayakları kıpırdamadı.
«on bir gün sonra satarım» dedi. «bu tekne bitince. bir dakika bile fazla değil.»
deniz başını salladı. anlaşma yapılmış gibi değildi bu, daha çok bir tartıya konmuş gibi. neyin neye değdiğinin ölçüldüğü bir an.
«nerede kalıyorsun?» diye sordu.
«babamın evinde. yukarıda, çam korusunun yanında.»
«biliyorum evi.» baltanın yanındaki keseri aldı, tezgâha döndü. «yemek yaptın mı orada?»
tuhaf bir soruydu. mila cevap veremeden deniz devam etti.
«ocak çalışmıyor. selim usta hep balıkçı lokantasında yerdi. meydan'da, iskelenin dibinde. istersen akşam oraya gel. reşat kaptanla tanışırsın. teknenin sahibiyle.»
«ben kimseyle tanışmak istemiyorum.»
«peki.»
bu kadar kolay geri çekilmesi mila'yı şaşırttı. ısrar etmeyi bekliyordu, belki. insanlar hep ısrar ederdi.
çıktı atölyeden. kapının önünde bir an durdu, ciğerlerine tuzlu havayı çekti. aşağıda liman kıpırdanıyordu, birkaç mavi tekne suyun üstünde sallanıyor, halatları çekiyordu. uzakta bir motor takırdıyordu.
yokuşu tırmandı.
babasının evi çamların arasında saklanmıştı, tahta cepheli, kiremitleri yosun tutmuş. kapının kilidi zor açıldı. içerisi durgun havayı hapsetmişti, kapalı bir sandığın içi gibi. perdeler çekiliydi. mila birini açtı, toz taneleri ışıkta döndü.
her şey olduğu gibi duruyordu. masada yarım kalmış bir maket, bir yelkenli. duvarda eski fotoğraflar. bir tanesinde kendini gördü, altı yaşında, babasının omzunda, iskelede. o zamanlar buraya her yaz gelirlerdi. sonra anne gitti, sonra mila büyüdü, sonra araları açıldı, sonra hiç gelmez oldu.
sonra çok geç oldu.
fotoğrafı yerinden aldı, uzun uzun baktı. babasının elleri, o fotoğrafta bile iri ve nasırlıydı. mila'nın belini tutuyordu, düşmesin diye.
camı kapadı.
akşam olurken açlık kendini hatırlattı. buzdolabı boştu, sadece bir kavanoz reçel ve küflenmiş bir ekmek. mila bir süre boş dolabın önünde durdu, sonra ceketini aldı.
meydan'a inen yol karanlıktı, tek bir sokak lambası yanıyordu. iskelenin dibindeki lokantanın camları buğuluydu, içeriden ışık taşıyordu dışarı. kapıyı ittiğinde balık ve limon kokusu yüzüne çarptı.
deniz köşedeki masadaydı. yanında yaşlı bir adam oturuyordu, kalın kaşlı, kocaman elli. reşat kaptan olmalıydı. deniz onu görünce başını kaldırdı, şaşırmadı. sanki geleceğini biliyormuş gibi bir el hareketi yaptı, boş sandalyeyi gösterdi.
mila bir an eşikte durdu. geri dönebilirdi. kimse zorlamıyordu.
yürüdü masaya.
«geldin demek» dedi reşat kaptan. sesi çakıl gibiydi. «selim'in kızı. gözlerin ona benziyor.»
«herkes öyle diyor.»
«otur kızım. aç mısın?»
cevap vermesine gerek kalmadı. kaptan garsona seslendi, bir tabak istedi. mila sandalyeye ilişti, ellerini masanın altında birleştirdi. deniz karşısındaydı, önünde yarısı içilmiş bir bardak rakı, bir tabak beyaz peynir, kavun dilimleri.
«baban iyi adamdı» dedi reşat kaptan. «otuz yıl tanıdım. bana üç tekne yaptı. bu dördüncü olacaktı.»
«olacaktı mı?»
«olacak.» deniz araya girdi. «bitireceğiz.»
reşat kaptan güldü, dişsiz bir gülüş.
«bu çocuk inatçıdır» dedi. «selim gibi. bir işe başladı mı bırakmaz.»
garson tabağı getirdi. buğulanmış çipura, yanında zeytinyağlı ot. mila uzun süredir bir şey yememişti, farkında bile değildi ne kadar aç olduğunun. ilk lokmada gözleri yandı. sıcaktı, taze, denizin kendisi gibiydi.
«baban seni beklerdi» dedi reşat kaptan. yumuşak söylemişti bunu, suçlama yoktu içinde. ama mila çatalı bıraktı.
«ben...»
«bilmiyordum, biliyorum.» kaptan elini salladı. «herkes bir şey bilmez. ölüm hep erken gelir, bekleyene bile.»
sessizlik oldu masada. deniz bardağını çevirdi, içmeden. dışarıda bir tekne motoru öksürerek çalıştı, sustu, tekrar çalıştı.
«nasıl?» diye sordu mila. kendi sesini duyunca şaşırdı. «nasıl öldü? bana telefonda çok anlatmadılar.»
deniz başını kaldırdı. bir an ona baktı, sonra reşat kaptana.
«kalbi» dedi deniz. «atölyede buldum onu. sabah. tezgâhın başındaydı. elinde rende vardı hâlâ.»
mila kavun dilimine baktı, tabağın kenarında. bir sinek dönüyordu üstünde.
«acı çekmedi» diye ekledi deniz. «hızlı oldu.»
insanlar hep bunu söylerdi. acı çekmedi, hızlı oldu. sanki bu bir teselliymiş gibi. sanki hızlı gitmek, hiç gitmemekle aynı şeymiş gibi.
«sen oradaydın» dedi mila. «ben değildim.»
deniz cevap vermedi. ama bakışını kaçırmadı, çoğu insanın yapacağı gibi. mila'nın gözlerinin içine baktı, sanki suçlamayı olduğu gibi kabul ediyormuş gibi.
«ben sadece anahtarı olan adamdım» dedi sonunda. «sen kızısın. ikisi aynı şey değil.»
bu cümle mila'nın içinde bir yere değdi. beklemediği bir yere. boğazına bir şey düğümlendi, yuttu.
reşat kaptan ayağa kalktı, dizlerini tutarak.
«ben yaşlı adamım, erken yatarım» dedi. «mila kızım, gel bir gün tekneye bak. selim'in son işi. görmeye değer.»
mila başını salladı, söz vermeden.
kaptan gittikten sonra masada yalnız kaldılar. lokantada üç dört kişi daha vardı, uzakta, kendi konuşmalarına dalmış. garson tezgâhın arkasında bardak siliyordu.
«kızmadın mı bana?» diye sordu mila.
«ne için?»
«atölyeyi satacağım için. babanın... babamın işini yarıda bırakacağım için.»
deniz kavun kabuğunu tabağın kenarına dizdi, düzgünce.
«senin hakkın» dedi. «senin baban. senin atölyen.»
«ama sen istemiyorsun.»
«ben ne istediğimin önemi yok.» bardağını kaldırdı, bu sefer içti, azıcık. «ben yer değiştiririm. başka atölye bulurum. ustaya her zaman iş var.»
yalan söylüyordu, mila anladı. sesindeki bir şeyden. ya da söylemediği şeyden.
«ne kadardır çalışıyordun onunla?»
«yedi yıl.»
«yedi yıl mı?» mila şaşırdı. «ben yedi yılda bir kez bile gelmedim.»
deniz bir şey söylemedi. söylemesine gerek yoktu. sessizliği yeterince ağırdı.
«onu iyi tanıyordun demek» dedi mila.
«bilmiyorum. insan bir ustayı tanır mı? ellerini tanıdım. nasıl çalıştığını. öfkelendiğinde ağzını nasıl büzdüğünü. ama seni her gün konuşurdu. kızım izmir'de derdi. mimar oldu, derdi. gururlanırdı.»
mila'nın elindeki çatal masaya değdi, hafif bir tıkırtı.
«mimar değilim» dedi. «yarım bıraktım. iki yıl önce.»
«bilmiyordu bunu?»
«bilmiyordu. ona söylemedim. çok şey söylemedim.»
deniz başını salladı, yargılamadan. camdan dışarı baktı, iskeleye. karanlıkta tekneler siyah lekeler gibiydi, suyun üstünde hafifçe sallanan.
«on bir gün» dedi. «belki bu süre yeter.»
«ne için?»
cevap vermedi. ayağa kalktı, cebinden buruşuk paralar çıkardı, masaya bıraktı.
«yarın sabah sekizde atölyedeyim» dedi. «gelmek istersen, gel. istemezsen, anlarım.»
kapıya yürüdü. eşikte durdu bir an, geri döndü.
«iyi ki geldin» dedi. «geç de olsa.»
sonra çıktı. kapı ardından kapandı, cam titredi. mila masada tek başına kaldı, önünde yarım kalmış çipura, soğumaya başlamış.
garson yaklaştı, tabağı almak için.
«bitirdiniz mi?»
«bırakın kalsın» dedi mila. «biraz daha oturacağım.»
garson tabağı geri koydu, çekildi. genç bir çocuktu, önlüğünün cebinden bir kalem ucu görünüyordu, sürekli bir şeyler karalayan birinin dalgınlığıyla masalar arasında dolaşıyordu. mila onu izledi bir süre. sonra pencereye döndü, deniz'in az önce baktığı yere, iskeleye.
su siyahtı. bir teknenin fenerinin kızıllığı dalgalarda dağılıyor, dağılıp toparlanıyordu. uzaklardan bir motor sesi geldi, gitgide sönerek.
on bir gün.
denizin sözünü tartmadı önce. sonra tarttı. belki bu süre yeter, demişti ama neye yeteceğini söylememişti. söylememek onun huyuydu galiba. yıllar önce de öyleydi, mila hatırlıyordu şimdi; en önemli şeyi hep yarım bırakır, gerisini karşısındakinin bulmasını beklerdi. sabırsız insanları çıldırtan bir huy. mila sabırsızdı.
çayını istedi. garson getirdi, ince belli bir bardakta, kaşığı tabağa değdi değecek. şekeri karıştırmadı. bardağın kenarından yükselen buğuyu izledi, camdaki yansımasıyla birleşen.
telefonu çaldı çantasında. bakmadı. ikinci kez çaldı, sustu. ekranda kimin adının belirdiğini biliyordu zaten. numarayı ezberlemişti, silmeye çalıştığı bir alışkanlık gibi parmaklarında dururdu hâlâ.
emre.
aramaya devam edecekti, biliyordu bunu da. emre bir şeyi bırakmayı bilmezdi; ısrarı sevgi sanırdı, ısrarın altındaki şeyi hiç sormazdı kendine. mila üç gün önce çıkmıştı o evden. bir çanta, bir de dizüstü bilgisayarıyla. geri kalanı orada kaldı, kitapları, kışlıkları, banyodaki dişçi randevusu kâğıdı. alacaktı bir gün. ya da almayacaktı.
çayı soğudu bardakta. bakmadan içti, dili yandı biraz.
dışarıda rüzgâr çıkmıştı. lokantanın tentesi bir gerildi bir gevşedi, metal borular tıkırdadı. garson kapıyı sıkıca çekti, soğuk içeri dolmasın diye. duvardaki saat on biri geçiyordu. bu kasabada her şey erken kapanırdı, mila bunu unutmuştu; istanbul'un gecesi başka bir geceydi, hiç dinmeyen, hep bir yerde açık kalan.
ödedi, kalktı. denizin bıraktığı buruşuk paralar hâlâ masada duruyordu, garson toplamamıştı. mila onları düzeltti parmak uçlarıyla, bir kenara itti. sonra kendi cebinden bir şey daha çıkardı, tabağın altına sıkıştırdı, garson sonra bulsun diye.
kaldığı pansiyon iskelenin yukarısındaydı, dar bir sokakta. yürüdü. deniz kokusu keskindi, tuzlu, biraz da yosunlu. ayakkabılarının topuğu taşlara vuruyordu, gecenin içinde tek ses. bir kedi çıktı bir bahçe duvarının üstünden, ona baktı, sonra ilgisini kaybetti.
denizi düşündü yürürken. yıllar önce nasıldı, şimdi nasıl. yüzü değişmişti, elbette; şakaklarında gri teller, gözünün kenarında çizgiler. ama elleri aynıydı. masada konuşurken parmaklarını kullanma biçimi, bir şeyi anlatırken havada çizdiği o küçük şekiller. mila bir zamanlar o ellere bakardı saatlerce, ne yaptıklarını değil, nasıl yaptıklarını. ahşaba dokunuşunu. bir zımparayı tutuşunu.
atölyeye gitmeyecekti. karar vermişti bunu, lokantadan çıkarken. sonra tekrar karar verdi, sokağın ortasında, gidecekti. sonra emin olamadı.
pansiyonun kapısı kilitliydi. anahtarı vardı ama içeride bir ışık yanıyordu, holde. kapıyı açtı, girdi. sahibe, yaşlı bir kadın, mutfakta bir şeyler yapıyordu, tarçın kokusu geliyordu oradan.
«geç kaldınız» dedi kadın, başını uzatmadan. «merak ettim.»
«yürüyüşe çıkmıştım.»
«bu saatte, bu havada?»
mila cevap vermedi, gülümsedi sadece. kadın omuz silkti, bir kâsenin içine bir şeyler döktü.
«sütlaç yaptım» dedi. «isterseniz.»
«sağ olun. yorgunum.»
«neyse. buzdolabında. canınız çekerse.»
merdiveni çıktı mila. odası ikinci kattaydı, tek pencereli, penceresi denize bakan. ışığı yakmadı hemen. karanlıkta durdu bir süre, camdan dışarı baktı. ay yoktu. suyun neresi başlıyordu, gökyüzü neresi bitiyordu, ayırmak zordu.
sonra ışığı yaktı.
yatağın üstünde çantası açık duruyordu, öğleden kalma. içini karıştırdı, bir defter buldu. küçük, kapağı deri, kenarları yıpranmış. yıllardır taşırdı bunu. içine bir şeyler yazardı, düzenli değil, ne zaman gelirse. son yazdığı sayfayı açtı. üç gün önceydi, istanbul'da, o evden çıkmadan bir gece önce.
"bir şeyi bırakmak," diye yazmıştı, "bir şeyi almaktan zor. insan aldığında ne aldığını bilir. bıraktığında ne bıraktığını hiç bilmez."
altına bir şey daha yazmak istedi. kalemi eline aldı. bekledi. yazmadı. defteri kapattı, komodine bıraktı.
soyundu, yatağa girdi. çarşaf soğuktu, biraz nemli, deniz kenarındaki her yatak gibi. ışığı söndürdü. karanlıkta gözleri açık yattı bir süre, tavanı görmeye çalışarak.
deniz'in sesi kulağındaydı hâlâ. "iyi ki geldin. geç de olsa." ne demek istemişti geç de olsa? on yıl geç. on bir yıl. saymamıştı mila hiç, saymak istememişti, ama içinde bir yerde sayı hazırdı, cevabı bekleyen bir soru gibi.
o gitmişti. bunu unutuyordu bazen, sonra hatırlıyordu keskin bir netlikle: giden mila'ydı. deniz kalmıştı. bu kasabada, bu atölyede, bu denizin kenarında. mila istanbul'a gitmiş, orada bir hayat kurmuş, o hayatın içinde başka birini bulmuş, o başkasıyla yıllar geçirmiş, sonra o hayattan da çıkmış, üç gün önce bir çantayla.
ve buraya gelmişti. nedenini kendine bile söyleyememişti tam olarak. otobüse binerken bir bileti vardı elinde, üstünde bu kasabanın adı yazılıydı, o kadar. sanki başka bir yere gitmek mümkün değilmiş gibi. sanki tüm yollar buraya çıkarmış gibi, oysa öyle değildi, başka yerler de vardı, gidebileceği. gitmemişti.
uyku gelmedi bir süre. sonra geldi, ağır, dalgalı.
rüyasında bir tekne gördü. ahşaptan, yarım kalmış, iskeleti çıplak. içinde deniz vardı, bir şey yontuyordu, başını kaldırmadan. mila kıyıda duruyor, ona sesleniyordu ama sesi çıkmıyordu. deniz duymuyordu. ya da duyuyordu, dönmüyordu. rüya bu kadardı, sonra karardı.
uyandığında sabah olmuştu. pencereden gri bir ışık geliyordu, bulutlu bir günün ışığı. denizden martı sesleri, birbirini kovalayan. aşağıdan tabak çanak sesi, sahibenin sabah telaşı.
saate baktı. yedi buçuk.
yatakta durdu bir süre. sonra kalktı. kararsızlık gitmişti; nasıl gittiğini bilmiyordu ama gitmişti, uyurken bir yere çekilmiş, yerine sade bir şey bırakmıştı. gidecekti. bunu düşünmedi bile artık, sadece giyindi.
yüzünü yıkadı soğuk suyla. aynada kendine baktı bir an. gözlerinin altı biraz mordu, uyku yetersizdi. saçını topladı, bıraktı, tekrar topladı. sonra bıraktı. ne fark ederdi.
aşağı indi. sahibe kahvaltı hazırlamıştı küçük masada, zeytin, peynir, bir sepette taze ekmek, kokusu odayı doldurmuş.
«oturun» dedi kadın. «aç karnına çıkılmaz.»
«acelem var.»
«acele iyi değildir. oturun, bir çay için hiç değilse.»
mila oturdu. direnmek anlamsızdı, kadın çayı çoktan doldurmuştu. içti, aceleyle, dili yine yandı. bir dilim ekmek aldı, peynir koydu üstüne, ısırdı. aç olduğunu şimdi fark etti, dün geceden beri düzgün bir şey yememişti.
«buralı değilsiniz» dedi kadın, karşısına oturarak. soru değil, tespitti.
«değilim. yani bir zamanlar biraz. uzun süre önce.»
«herkes bir zamanlar bir yerlidir. sonra dağılır.»
mila güldü buna, beklemediği bir söz.
«kimi arıyorsunuz?» diye sordu kadın. doğrudandı, kabalık değildi ama, sadece merak.
«kimseyi. ya da... bir eski dostu.»
«bu kasabada eski dost çoktur. herkes birbirinin eski dostudur. adı ne?»
mila duraksadı. söylemek istemedi önce. sonra söyledi.
«deniz. marangoz. iskelenin oradaki atölye.»
kadının yüzünde bir şey değişti, hafif, belli belirsiz. çayına baktı.
«onu tanırım» dedi. «herkes tanır. iyi çocuktur. yalnız yaşar.»
«yalnız mı?»
«yalnız. bir zamanlar değildi galiba. ama ben tanıdığımdan beri yalnız.»
mila bir şey sormadı daha. kadın da eklemedi. ikisi de biliyordu, sanki, söylenmeyeni. ya da mila öyle sandı, belki de kadının aklında hiçbir şey yoktu, sadece bir sabahın alışkanlığı, bir yabancıyla laf.
kalktı. «teşekkür ederim» dedi. «çay için, her şey için.»
«gidiyor musunuz?»
«bir yürüyüşe. sonra dönerim belki.»
«belki mi?»
mila cevap vermedi. kapıya yürüdü.
«kızım» dedi kadın arkasından. mila durdu. «bazı kapılar açık kalır çok uzun. insan sanır ki hep açık kalacak. ama bir gün kapanır. kimse haber vermez kapanacağını.»
mila döndü, kadına baktı. yaşlı kadının gözünde bir şey vardı, kendi hayatından bir kırıntı belki, söylenmemiş bir hikâye. bir şey söyleyemedi. başını salladı sadece, çıktı.
dışarısı serindi. gökyüzü kurşuni, deniz de öyle, ikisi birbirine karışmış. iskeleye doğru yürüdü, dünkü yoldan tersine. sokaklar uyanıyordu; bir fırının önünde bir kadın, bir bakkalın kepengini kaldıran bir adam, iki çocuk okul çantalarıyla koşuşturan.
atölye iskelenin ucundaydı, ahşap bir yapı, denize bakan büyük kapısıyla. kapı yarı açıktı. içeriden bir ses geliyordu, düzenli, bir zımpara ya da testere. mila durdu, birkaç adım ötede. elleri yanındaydı, gövdesine yapışmış.
içeri girmek bir adımdı. sadece bir adım. ama o adım on bir yıldı, o adım istanbul'du, o adım üç gün önceki bir çanta ve bir dizüstü bilgisayarıydı.
kapının önünde durdu. ses kesildi içeride. bir hareket, bir ayak sürtünmesi. sonra deniz belirdi.
vapur iskeleye yanaşırken suyun rengi değişti. açıkta lacivert olan deniz, kıyıya yaklaştıkça bulanık bir yeşile döndü, dibindeki taşların üstünde titredi. mila güvertenin demir korkuluğuna dayanmış, on dört yıldır görmediği bu kıyıyı, sanki ilk kez görüyormuş gibi süzüyordu. rüzgâr yüzüne çarptı. tuzluydu, biraz da yosun kokuyordu, bir de kızarmış hamurun o ağır, yağlı kokusu vardı ki bunu nereden bildiğini önce çıkaramadı. sonra hatırladı: iskelenin başındaki büfe. babası ona oradan sıcak lokma alırdı, poşetin dibinde biriken şurubu parmağıyla toplardı.
boğazı kurudu.
vapurun motoru geri vitese geçince tüm gövde sarsıldı, altındaki tahta güverte inledi. bir tayfa halatı fırlattı, iskeledeki adam onu babadan kalma bir alışkanlıkla yakalayıp babadan kalma bir düğümle bağladı. her şey yavaştı burada. şehirde bir sabah trafiğinde yaşanan telaşın onda birini bulamazdın bu limanda.
«inmeyecek misiniz?»
yanındaki kadın, kucağında file dolusu maydanozla ona bakıyordu. mila valizinin sapını kavradı.
«iniyorum» dedi. «dalmışım.»
iskele tahtaları ayaklarının altında esnedi. valizin tekerlekleri aralıklara takılıp durdu, sonunda kaldırıp taşıdı onu. denizin üstündeki bu daracık yolda yürürken, aşağıda suyun tahtaların arasından parıldadığını gördü. çocukken bu aralıklardan düşeceğinden korkardı. şimdi düşse ne olur, diye geçirdi içinden, kimse fark etmez belki.
karaya bastığında ayaklarının altındaki sağlamlık ona yabancı geldi.
kasaba, körfezi kucaklayan bir yay gibi uzanıyordu. beyaz badanalı evler, kırmızıya çalan çatılar, aralarına sıkışmış birkaç yeni beton bina. meydandaki çınar hâlâ oradaydı, gövdesi kalınlaşmıştı, dalları daha geniş bir gölge seriyordu taş zemine. altındaki kahvede birkaç yaşlı adam oturuyor, tavla taşlarını sertçe vuruyorlardı. biri başını kaldırıp ona baktı. tanıdı mı, tanımadı mı, belli olmadı. mila gözlerini kaçırdı.
telefonunu çıkardı. emlakçının mesajı hâlâ ekrandaydı. «anahtar recai amcada. kırtasiyenin yanındaki büfe. öğleden sonra oradadır.» recai amca. bu isim de bir yerlerden bir kapı açtı içinde ama mila kapıyı hemen kapattı. fazla açarsa hepsi birden dökülecekti üstüne, buna hazır değildi.
çınarın altından geçti. bir kedi, güneşin ısıttığı bir taşın üstünde uzanmış, onu gözucuyla izledi, sonra ilgisini kaybetti. kırtasiye eskisinden büyüktü, camekânına renkli defterler, plastik oyuncaklar dizilmişti. yanındaki büfenin önünde ise, tezgâhın arkasında oturan yaşlı bir adam gazete okuyordu. gözlüğü burnunun ucuna kaymıştı.
mila durdu. adamın saçları apak olmuştu. yüzündeki çizgiler derinleşmişti. ama o kaşları, hâlâ kalın, hâlâ çatık.
«recai amca?»
adam gazeteyi indirdi. gözlüğünün üstünden baktı. bir süre öylece süzdü mila'yı, gözlerini kısarak, belleğinin tozlu raflarını karıştırarak.
«vay» dedi sonunda. sesi çatlaktı. «vay be. sen selim'in kızısın.»
«mila'yım.»
«mila.» adam ismi ağzında yuvarladı, tadına bakar gibi. «küçücüktün. şu kadardın.» elini tezgâhın hemen üstünde tuttu, bir çocuğun boyunu gösterdi. «şimdi bak. koca kadın olmuşsun.»
gülümsemeye çalıştı mila. yüzünün kasları itaat etmedi tam.
«babanın işine çok üzüldük» dedi recai. gazeteyi katladı, tezgâhın kenarına koydu. «cenazeye gelemedik biz. yolları kapatmışlardı o kış, hatırlarsın. kar dize kadardı.»
mila hatırlamıyordu. o kışı şehirde geçirmişti, bir toplantı odasında, camdan aşağı bakarken. babasının öldüğü haberi de bir toplantı arasında gelmişti. telefonu titremişti masanın üstünde, o da sesini kesmişti önce, önemli bir sunum vardı.
«anahtar için geldim» dedi. sesi kendi kulağına fazla düz geldi. «atölyenin.»
recai bir an durdu. sonra arkasına döndü, duvardaki çivilerin birinden asılı duran anahtarlığı aldı. pirinç bir halka, üstünde iki anahtar, biri büyük ve paslı, biri küçük. ona uzattı ama tam bırakmadı, parmakları anahtarın üstünde kaldı bir saniye.
«kapatacaklar diyorlar» dedi. «doğru mu?»
«satacağım. ya da yıktıracağım. henüz karar vermedim.»
recai'nin çenesi kasıldı. anahtarı bıraktı.
«selim o atölyeye ömür verdi» dedi. suçlama yoktu sesinde, sadece bir yorgunluk. «neyse. senin bileceğin iş.»
mila anahtarı avucuna kapattı. metal soğuktu, sonra teninin sıcağını aldı.
«bir su alabilir miyim?»
recai buzdolabından bir şişe çıkardı, uzattı. para almadı. mila ısrar etmedi, çünkü ısrar etmenin de bir görgüsü vardı burada, unutmuştu ama içinde bir yerde kalmıştı hâlâ.
«kalacak mısın?» diye sordu recai.
«bir iki gün. işi halledip döneceğim.»
adam başını salladı, ama inanmış gibi değildi. ya da inanmıştı da hoşuna gitmemişti, ayırt edilmiyordu.
mila teşekkür etti, döndü. birkaç adım gittikten sonra recai arkasından seslendi.
«mila.»
durdu.
«atölyede birini bulursun» dedi recai. «şaşırma sakın.»
«kimi?»
ama adam gazeteyi yeniden açmış, başını gömmüştü sayfalara. sanki hiç konuşmamışlardı. mila bir an bekledi, cevap gelmeyeceğini anlayınca yürüdü.
atölye kasabanın öteki ucundaydı, limanın az ilerisinde, tersanenin yanı başında. oraya giden yol boyunca kasabanın değiştiğini ve hiç değişmediğini aynı anda gördü. bakkal kapanmış, yerine bir market açılmıştı. berber nuri'nin dükkânı aynıydı, kapısındaki üç renkli direk hâlâ dönüyordu ama camda başka bir yüz vardı, genç bir adam, belki oğlu. mila hızlı yürüdü, kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak. şehirde öğrenmişti bunu: kalabalıkta görünmez olmayı. ama burada kalabalık yoktu, sadece tanıdık gözler vardı, ve tanıdık gözler görünmez olmana izin vermiyordu.
denize inen taş merdivenleri hatırladı ayakları. vücut hafızası tuhaftı, akıl unutuyordu ama diz bükülüşünü biliyordu, ayak nereye basacağını biliyordu. merdivenlerin dibinde kıyı boyunca uzanan çakıllı yol vardı, onun sonunda da atölye.
görünce durdu.
taş bina, yıllar boyunca aynı yerde durmuştu ve sanki onu bekliyordu. duvarları soluk turuncuydu, tuzun ve rüzgârın kemirdiği yerlerde alttaki gri taş görünüyordu. kiremitli çatının bir köşesi çökük duruyordu, oradan bir demet ot fışkırmıştı. iki kanatlı ahşap kapı, uzun yıllar önce mavi boyanmış, şimdi o mavinin hayaleti kalmıştı sadece. kapının üstünde, artık okunmayan bir tabela: babasının adının baş harfleri, bir demir çıpa figürü.
mila valizini çakıllara bıraktı. anahtarı çıkardı. büyük olanı kapının kilidine soktu.
dönmedi.
zorladı. kilit paslanmıştı, dişleri tutmuyordu. iki eliyle bastırdı, dişlerini sıkarak, avucunun içine anahtarın izi çıkacak kadar. sonunda bir çıtırtı, ardından ağır bir tıkırtı. kilit teslim oldu.
kapıyı itti. menteşeler bağırdı.
içerisi karanlıktı, gözleri alışana kadar sadece kokuyu aldı. talaş kokusu. vernik. bir de tuzun, denizin yıllar içinde bu duvarlara işlediği o rutubetli, mineralli koku. hepsi bir aradaydı ve bu üçünün karışımı, ona öyle bir şey yaptı ki, valizin sapını tekrar kavramak zorunda kaldı, ayakta durabilmek için.
babası buradaydı. ölmüştü ama buradaydı.
bir adım attı içeri. ayağının altında talaş çıtırdadı. gözleri karanlığa alıştıkça biçimler belirdi: uzun bir tezgâh, orta yerde, üstünde mengeneler. duvara asılı testereler, rendeler, keskiler, her biri kendi çengelinde, her birinin altında tebeşirle çizilmiş bir dış hat, hangi aletin nereye asılacağını gösteren. babasının işiydi bu. her şeyin bir yeri vardı ve her şey yerindeydi.
pencerenin önündeki panjuru araladı. içeri bir bıçak gibi ışık girdi, tozları görünür kıldı. havada asılı duruyorlardı, milyonlarca, yavaşça dönerek.
tezgâhın üstünde yarım bir iş vardı. bir teknenin, küçük bir teknenin iskeleti. kaburgaları çıkmıştı, omurgası yerindeydi ama kaplaması yoktu henüz. bir el, bir yerlerde, bir işi yarıda bırakmıştı. mila parmaklarını ahşabın üstünde gezdirdi. pürüzsüzdü. zımparalanmıştı. yakın zamanda.
kaşları çatıldı.
bu iş yıllar önce yarıda kalmış olamazdı. toz yoktu üstünde. tezgâhın öteki yerlerinde parmak kalınlığında toz vardı ama bu teknenin üstünde yoktu.
arkasından bir ses geldi.
«kapıyı açık bırakma. kedi giriyor.»
mila döndü. kapının aydınlığında bir gölge duruyordu. uzun boylu bir adam, elinde bir çuval, omzunda bir balta. içeri girdi, çuvalı bir köşeye koydu, sonra doğruldu. ışık yüzüne vurdu.
otuz beş, belki kırk yaşlarında. sakalı birkaç günlüktü, saçları rüzgârdan dağınıktı. gözleri, kasabanın denizi gibi, koyu ve dingin. üstünde eski bir iş gömleği, kolları dirseğe kadar sıvalı, kollarında ince kesik izleri, ustaların kolunda olan cinsten.
«sen kimsin?» dedi mila. sesi olması gerekenden sert çıktı.
adam onu süzdü. aceleci değildi bakışı, ürkek de değildi. tezgâhın üstündeki yarım tekneye baktı, sonra tekrar mila'ya.
«ben burada çalışıyorum» dedi.
«burası benim babamın atölyesi.»
«biliyorum.» baltayı duvardaki çengellerden birine astı, tam da tebeşirle çizilmiş yerine. «selim ustanın. sen de kızı olmalısın.»
mila anahtarı hâlâ elinde tutuyordu. parmakları kasıldı.
«kimse burada çalışıyor demedi bana.»
«kimseye danışman gerekmiyordu ki.» adam tezgâha yaklaştı, teknenin bir kaburgasını inceledi, parmağıyla bir yeri yokladı. «selim usta öldüğünden beri buraya uğrayan tek kişi benim.»
söylediği şey mila'nın göğsünde bir yere oturdu, ağır bir taş gibi. babasının öldüğünü hâlâ ilk kez duyuyormuş gibiydi. oysa toprağa verileli iki ay olmuştu. izmir'den buraya, bu rüzgârlı balıkçı kasabasına gelmesi tam iki ay sürmüştü. kapıyı açmaya cesaret etmesi.
«buraya kim soktu seni?»
«anahtar bende.» cebinden çıkardı. mila'nınkiyle aynıydı, aynı eski pirinç, aynı yıpranmış sap. «baban verdi. son kışta. elleri artık iş tutmuyordu.»
mila teknenin kenarına dokundu. ahşap soğuktu, cilalanmamıştı daha. kaburgalar açık duruyordu, bir hayvanın göğüs kafesi gibi.
«bunu o mu başladı?»
«ikimiz.»
adam bir bez aldı, ellerini sildi. tozlu parmaklarında hâlâ talaş vardı.
«adın ne senin?»
«deniz.»
güldü mila. istemeden. acı bir şeydi bu gülüş, kendine bile yakışmayan.
«balıkçı kasabasında deniz. ne kadar uygun.»
«annem öyle düşünmemiş herhalde.» bezi tezgâha bıraktı. «sen ne kadar kalacaksın?»
cevabı yoktu. sabah izmir'den çıkarken bir hafta demişti kendine. evi satardı, atölyeyi devreder, geri dönerdi. şimdi bu yarım teknenin karşısında durmuş, ne diyeceğini bilemiyordu.
«atölyeyi satacağım» dedi sonunda.
deniz'in yüzünde bir kımıltı oldu, sonra durdu. pencereden gelen ışık yüzünün yarısına düşüyordu. sağ şakağında ince bir yara izi vardı, eski.
«bunu bitirmeden mi?»
«bu benim işim değil.»
«baban öyle demezdi.»
«babam öldü.» sözcükler ağzından çıktığında kendi sesini tanımadı. sert, kuru. «onun ne diyeceğini artık bilemeyiz.»
sustu deniz. teknenin yanına gitti, elini kaburgalardan birine koydu, okşar gibi. sonra mila'ya baktı.
«on bir gün» dedi.
«ne?»
«bunu bitirmek için on bir gün lazım. sahibi bekliyor. yaşlı bir adam, reşat kaptan. ömrünün son teknesi olacak bu.»
mila kapıya baktı. dışarıda martılar bağırıyordu, denizden gelen tuz kokusu içeri sızıyordu. kaçmak istedi. arabaya binip geri dönmek, bu kokuyu, bu tozu, babasının parmak izlerini taşıyan bu aletleri arkada bırakmak.
ama ayakları kıpırdamadı.
«on bir gün sonra satarım» dedi. «bu tekne bitince. bir dakika bile fazla değil.»
deniz başını salladı. anlaşma yapılmış gibi değildi bu, daha çok bir tartıya konmuş gibi. neyin neye değdiğinin ölçüldüğü bir an.
«nerede kalıyorsun?» diye sordu.
«babamın evinde. yukarıda, çam korusunun yanında.»
«biliyorum evi.» baltanın yanındaki keseri aldı, tezgâha döndü. «yemek yaptın mı orada?»
tuhaf bir soruydu. mila cevap veremeden deniz devam etti.
«ocak çalışmıyor. selim usta hep balıkçı lokantasında yerdi. meydan'da, iskelenin dibinde. istersen akşam oraya gel. reşat kaptanla tanışırsın. teknenin sahibiyle.»
«ben kimseyle tanışmak istemiyorum.»
«peki.»
bu kadar kolay geri çekilmesi mila'yı şaşırttı. ısrar etmeyi bekliyordu, belki. insanlar hep ısrar ederdi.
çıktı atölyeden. kapının önünde bir an durdu, ciğerlerine tuzlu havayı çekti. aşağıda liman kıpırdanıyordu, birkaç mavi tekne suyun üstünde sallanıyor, halatları çekiyordu. uzakta bir motor takırdıyordu.
yokuşu tırmandı.
babasının evi çamların arasında saklanmıştı, tahta cepheli, kiremitleri yosun tutmuş. kapının kilidi zor açıldı. içerisi durgun havayı hapsetmişti, kapalı bir sandığın içi gibi. perdeler çekiliydi. mila birini açtı, toz taneleri ışıkta döndü.
her şey olduğu gibi duruyordu. masada yarım kalmış bir maket, bir yelkenli. duvarda eski fotoğraflar. bir tanesinde kendini gördü, altı yaşında, babasının omzunda, iskelede. o zamanlar buraya her yaz gelirlerdi. sonra anne gitti, sonra mila büyüdü, sonra araları açıldı, sonra hiç gelmez oldu.
sonra çok geç oldu.
fotoğrafı yerinden aldı, uzun uzun baktı. babasının elleri, o fotoğrafta bile iri ve nasırlıydı. mila'nın belini tutuyordu, düşmesin diye.
camı kapadı.
akşam olurken açlık kendini hatırlattı. buzdolabı boştu, sadece bir kavanoz reçel ve küflenmiş bir ekmek. mila bir süre boş dolabın önünde durdu, sonra ceketini aldı.
meydan'a inen yol karanlıktı, tek bir sokak lambası yanıyordu. iskelenin dibindeki lokantanın camları buğuluydu, içeriden ışık taşıyordu dışarı. kapıyı ittiğinde balık ve limon kokusu yüzüne çarptı.
deniz köşedeki masadaydı. yanında yaşlı bir adam oturuyordu, kalın kaşlı, kocaman elli. reşat kaptan olmalıydı. deniz onu görünce başını kaldırdı, şaşırmadı. sanki geleceğini biliyormuş gibi bir el hareketi yaptı, boş sandalyeyi gösterdi.
mila bir an eşikte durdu. geri dönebilirdi. kimse zorlamıyordu.
yürüdü masaya.
«geldin demek» dedi reşat kaptan. sesi çakıl gibiydi. «selim'in kızı. gözlerin ona benziyor.»
«herkes öyle diyor.»
«otur kızım. aç mısın?»
cevap vermesine gerek kalmadı. kaptan garsona seslendi, bir tabak istedi. mila sandalyeye ilişti, ellerini masanın altında birleştirdi. deniz karşısındaydı, önünde yarısı içilmiş bir bardak rakı, bir tabak beyaz peynir, kavun dilimleri.
«baban iyi adamdı» dedi reşat kaptan. «otuz yıl tanıdım. bana üç tekne yaptı. bu dördüncü olacaktı.»
«olacaktı mı?»
«olacak.» deniz araya girdi. «bitireceğiz.»
reşat kaptan güldü, dişsiz bir gülüş.
«bu çocuk inatçıdır» dedi. «selim gibi. bir işe başladı mı bırakmaz.»
garson tabağı getirdi. buğulanmış çipura, yanında zeytinyağlı ot. mila uzun süredir bir şey yememişti, farkında bile değildi ne kadar aç olduğunun. ilk lokmada gözleri yandı. sıcaktı, taze, denizin kendisi gibiydi.
«baban seni beklerdi» dedi reşat kaptan. yumuşak söylemişti bunu, suçlama yoktu içinde. ama mila çatalı bıraktı.
«ben...»
«bilmiyordum, biliyorum.» kaptan elini salladı. «herkes bir şey bilmez. ölüm hep erken gelir, bekleyene bile.»
sessizlik oldu masada. deniz bardağını çevirdi, içmeden. dışarıda bir tekne motoru öksürerek çalıştı, sustu, tekrar çalıştı.
«nasıl?» diye sordu mila. kendi sesini duyunca şaşırdı. «nasıl öldü? bana telefonda çok anlatmadılar.»
deniz başını kaldırdı. bir an ona baktı, sonra reşat kaptana.
«kalbi» dedi deniz. «atölyede buldum onu. sabah. tezgâhın başındaydı. elinde rende vardı hâlâ.»
mila kavun dilimine baktı, tabağın kenarında. bir sinek dönüyordu üstünde.
«acı çekmedi» diye ekledi deniz. «hızlı oldu.»
insanlar hep bunu söylerdi. acı çekmedi, hızlı oldu. sanki bu bir teselliymiş gibi. sanki hızlı gitmek, hiç gitmemekle aynı şeymiş gibi.
«sen oradaydın» dedi mila. «ben değildim.»
deniz cevap vermedi. ama bakışını kaçırmadı, çoğu insanın yapacağı gibi. mila'nın gözlerinin içine baktı, sanki suçlamayı olduğu gibi kabul ediyormuş gibi.
«ben sadece anahtarı olan adamdım» dedi sonunda. «sen kızısın. ikisi aynı şey değil.»
bu cümle mila'nın içinde bir yere değdi. beklemediği bir yere. boğazına bir şey düğümlendi, yuttu.
reşat kaptan ayağa kalktı, dizlerini tutarak.
«ben yaşlı adamım, erken yatarım» dedi. «mila kızım, gel bir gün tekneye bak. selim'in son işi. görmeye değer.»
mila başını salladı, söz vermeden.
kaptan gittikten sonra masada yalnız kaldılar. lokantada üç dört kişi daha vardı, uzakta, kendi konuşmalarına dalmış. garson tezgâhın arkasında bardak siliyordu.
«kızmadın mı bana?» diye sordu mila.
«ne için?»
«atölyeyi satacağım için. babanın... babamın işini yarıda bırakacağım için.»
deniz kavun kabuğunu tabağın kenarına dizdi, düzgünce.
«senin hakkın» dedi. «senin baban. senin atölyen.»
«ama sen istemiyorsun.»
«ben ne istediğimin önemi yok.» bardağını kaldırdı, bu sefer içti, azıcık. «ben yer değiştiririm. başka atölye bulurum. ustaya her zaman iş var.»
yalan söylüyordu, mila anladı. sesindeki bir şeyden. ya da söylemediği şeyden.
«ne kadardır çalışıyordun onunla?»
«yedi yıl.»
«yedi yıl mı?» mila şaşırdı. «ben yedi yılda bir kez bile gelmedim.»
deniz bir şey söylemedi. söylemesine gerek yoktu. sessizliği yeterince ağırdı.
«onu iyi tanıyordun demek» dedi mila.
«bilmiyorum. insan bir ustayı tanır mı? ellerini tanıdım. nasıl çalıştığını. öfkelendiğinde ağzını nasıl büzdüğünü. ama seni her gün konuşurdu. kızım izmir'de derdi. mimar oldu, derdi. gururlanırdı.»
mila'nın elindeki çatal masaya değdi, hafif bir tıkırtı.
«mimar değilim» dedi. «yarım bıraktım. iki yıl önce.»
«bilmiyordu bunu?»
«bilmiyordu. ona söylemedim. çok şey söylemedim.»
deniz başını salladı, yargılamadan. camdan dışarı baktı, iskeleye. karanlıkta tekneler siyah lekeler gibiydi, suyun üstünde hafifçe sallanan.
«on bir gün» dedi. «belki bu süre yeter.»
«ne için?»
cevap vermedi. ayağa kalktı, cebinden buruşuk paralar çıkardı, masaya bıraktı.
«yarın sabah sekizde atölyedeyim» dedi. «gelmek istersen, gel. istemezsen, anlarım.»
kapıya yürüdü. eşikte durdu bir an, geri döndü.
«iyi ki geldin» dedi. «geç de olsa.»
sonra çıktı. kapı ardından kapandı, cam titredi. mila masada tek başına kaldı, önünde yarım kalmış çipura, soğumaya başlamış.
garson yaklaştı, tabağı almak için.
«bitirdiniz mi?»
«bırakın kalsın» dedi mila. «biraz daha oturacağım.»
garson tabağı geri koydu, çekildi. genç bir çocuktu, önlüğünün cebinden bir kalem ucu görünüyordu, sürekli bir şeyler karalayan birinin dalgınlığıyla masalar arasında dolaşıyordu. mila onu izledi bir süre. sonra pencereye döndü, deniz'in az önce baktığı yere, iskeleye.
su siyahtı. bir teknenin fenerinin kızıllığı dalgalarda dağılıyor, dağılıp toparlanıyordu. uzaklardan bir motor sesi geldi, gitgide sönerek.
on bir gün.
denizin sözünü tartmadı önce. sonra tarttı. belki bu süre yeter, demişti ama neye yeteceğini söylememişti. söylememek onun huyuydu galiba. yıllar önce de öyleydi, mila hatırlıyordu şimdi; en önemli şeyi hep yarım bırakır, gerisini karşısındakinin bulmasını beklerdi. sabırsız insanları çıldırtan bir huy. mila sabırsızdı.
çayını istedi. garson getirdi, ince belli bir bardakta, kaşığı tabağa değdi değecek. şekeri karıştırmadı. bardağın kenarından yükselen buğuyu izledi, camdaki yansımasıyla birleşen.
telefonu çaldı çantasında. bakmadı. ikinci kez çaldı, sustu. ekranda kimin adının belirdiğini biliyordu zaten. numarayı ezberlemişti, silmeye çalıştığı bir alışkanlık gibi parmaklarında dururdu hâlâ.
emre.
aramaya devam edecekti, biliyordu bunu da. emre bir şeyi bırakmayı bilmezdi; ısrarı sevgi sanırdı, ısrarın altındaki şeyi hiç sormazdı kendine. mila üç gün önce çıkmıştı o evden. bir çanta, bir de dizüstü bilgisayarıyla. geri kalanı orada kaldı, kitapları, kışlıkları, banyodaki dişçi randevusu kâğıdı. alacaktı bir gün. ya da almayacaktı.
çayı soğudu bardakta. bakmadan içti, dili yandı biraz.
dışarıda rüzgâr çıkmıştı. lokantanın tentesi bir gerildi bir gevşedi, metal borular tıkırdadı. garson kapıyı sıkıca çekti, soğuk içeri dolmasın diye. duvardaki saat on biri geçiyordu. bu kasabada her şey erken kapanırdı, mila bunu unutmuştu; istanbul'un gecesi başka bir geceydi, hiç dinmeyen, hep bir yerde açık kalan.
ödedi, kalktı. denizin bıraktığı buruşuk paralar hâlâ masada duruyordu, garson toplamamıştı. mila onları düzeltti parmak uçlarıyla, bir kenara itti. sonra kendi cebinden bir şey daha çıkardı, tabağın altına sıkıştırdı, garson sonra bulsun diye.
kaldığı pansiyon iskelenin yukarısındaydı, dar bir sokakta. yürüdü. deniz kokusu keskindi, tuzlu, biraz da yosunlu. ayakkabılarının topuğu taşlara vuruyordu, gecenin içinde tek ses. bir kedi çıktı bir bahçe duvarının üstünden, ona baktı, sonra ilgisini kaybetti.
denizi düşündü yürürken. yıllar önce nasıldı, şimdi nasıl. yüzü değişmişti, elbette; şakaklarında gri teller, gözünün kenarında çizgiler. ama elleri aynıydı. masada konuşurken parmaklarını kullanma biçimi, bir şeyi anlatırken havada çizdiği o küçük şekiller. mila bir zamanlar o ellere bakardı saatlerce, ne yaptıklarını değil, nasıl yaptıklarını. ahşaba dokunuşunu. bir zımparayı tutuşunu.
atölyeye gitmeyecekti. karar vermişti bunu, lokantadan çıkarken. sonra tekrar karar verdi, sokağın ortasında, gidecekti. sonra emin olamadı.
pansiyonun kapısı kilitliydi. anahtarı vardı ama içeride bir ışık yanıyordu, holde. kapıyı açtı, girdi. sahibe, yaşlı bir kadın, mutfakta bir şeyler yapıyordu, tarçın kokusu geliyordu oradan.
«geç kaldınız» dedi kadın, başını uzatmadan. «merak ettim.»
«yürüyüşe çıkmıştım.»
«bu saatte, bu havada?»
mila cevap vermedi, gülümsedi sadece. kadın omuz silkti, bir kâsenin içine bir şeyler döktü.
«sütlaç yaptım» dedi. «isterseniz.»
«sağ olun. yorgunum.»
«neyse. buzdolabında. canınız çekerse.»
merdiveni çıktı mila. odası ikinci kattaydı, tek pencereli, penceresi denize bakan. ışığı yakmadı hemen. karanlıkta durdu bir süre, camdan dışarı baktı. ay yoktu. suyun neresi başlıyordu, gökyüzü neresi bitiyordu, ayırmak zordu.
sonra ışığı yaktı.
yatağın üstünde çantası açık duruyordu, öğleden kalma. içini karıştırdı, bir defter buldu. küçük, kapağı deri, kenarları yıpranmış. yıllardır taşırdı bunu. içine bir şeyler yazardı, düzenli değil, ne zaman gelirse. son yazdığı sayfayı açtı. üç gün önceydi, istanbul'da, o evden çıkmadan bir gece önce.
"bir şeyi bırakmak," diye yazmıştı, "bir şeyi almaktan zor. insan aldığında ne aldığını bilir. bıraktığında ne bıraktığını hiç bilmez."
altına bir şey daha yazmak istedi. kalemi eline aldı. bekledi. yazmadı. defteri kapattı, komodine bıraktı.
soyundu, yatağa girdi. çarşaf soğuktu, biraz nemli, deniz kenarındaki her yatak gibi. ışığı söndürdü. karanlıkta gözleri açık yattı bir süre, tavanı görmeye çalışarak.
deniz'in sesi kulağındaydı hâlâ. "iyi ki geldin. geç de olsa." ne demek istemişti geç de olsa? on yıl geç. on bir yıl. saymamıştı mila hiç, saymak istememişti, ama içinde bir yerde sayı hazırdı, cevabı bekleyen bir soru gibi.
o gitmişti. bunu unutuyordu bazen, sonra hatırlıyordu keskin bir netlikle: giden mila'ydı. deniz kalmıştı. bu kasabada, bu atölyede, bu denizin kenarında. mila istanbul'a gitmiş, orada bir hayat kurmuş, o hayatın içinde başka birini bulmuş, o başkasıyla yıllar geçirmiş, sonra o hayattan da çıkmış, üç gün önce bir çantayla.
ve buraya gelmişti. nedenini kendine bile söyleyememişti tam olarak. otobüse binerken bir bileti vardı elinde, üstünde bu kasabanın adı yazılıydı, o kadar. sanki başka bir yere gitmek mümkün değilmiş gibi. sanki tüm yollar buraya çıkarmış gibi, oysa öyle değildi, başka yerler de vardı, gidebileceği. gitmemişti.
uyku gelmedi bir süre. sonra geldi, ağır, dalgalı.
rüyasında bir tekne gördü. ahşaptan, yarım kalmış, iskeleti çıplak. içinde deniz vardı, bir şey yontuyordu, başını kaldırmadan. mila kıyıda duruyor, ona sesleniyordu ama sesi çıkmıyordu. deniz duymuyordu. ya da duyuyordu, dönmüyordu. rüya bu kadardı, sonra karardı.
uyandığında sabah olmuştu. pencereden gri bir ışık geliyordu, bulutlu bir günün ışığı. denizden martı sesleri, birbirini kovalayan. aşağıdan tabak çanak sesi, sahibenin sabah telaşı.
saate baktı. yedi buçuk.
yatakta durdu bir süre. sonra kalktı. kararsızlık gitmişti; nasıl gittiğini bilmiyordu ama gitmişti, uyurken bir yere çekilmiş, yerine sade bir şey bırakmıştı. gidecekti. bunu düşünmedi bile artık, sadece giyindi.
yüzünü yıkadı soğuk suyla. aynada kendine baktı bir an. gözlerinin altı biraz mordu, uyku yetersizdi. saçını topladı, bıraktı, tekrar topladı. sonra bıraktı. ne fark ederdi.
aşağı indi. sahibe kahvaltı hazırlamıştı küçük masada, zeytin, peynir, bir sepette taze ekmek, kokusu odayı doldurmuş.
«oturun» dedi kadın. «aç karnına çıkılmaz.»
«acelem var.»
«acele iyi değildir. oturun, bir çay için hiç değilse.»
mila oturdu. direnmek anlamsızdı, kadın çayı çoktan doldurmuştu. içti, aceleyle, dili yine yandı. bir dilim ekmek aldı, peynir koydu üstüne, ısırdı. aç olduğunu şimdi fark etti, dün geceden beri düzgün bir şey yememişti.
«buralı değilsiniz» dedi kadın, karşısına oturarak. soru değil, tespitti.
«değilim. yani bir zamanlar biraz. uzun süre önce.»
«herkes bir zamanlar bir yerlidir. sonra dağılır.»
mila güldü buna, beklemediği bir söz.
«kimi arıyorsunuz?» diye sordu kadın. doğrudandı, kabalık değildi ama, sadece merak.
«kimseyi. ya da... bir eski dostu.»
«bu kasabada eski dost çoktur. herkes birbirinin eski dostudur. adı ne?»
mila duraksadı. söylemek istemedi önce. sonra söyledi.
«deniz. marangoz. iskelenin oradaki atölye.»
kadının yüzünde bir şey değişti, hafif, belli belirsiz. çayına baktı.
«onu tanırım» dedi. «herkes tanır. iyi çocuktur. yalnız yaşar.»
«yalnız mı?»
«yalnız. bir zamanlar değildi galiba. ama ben tanıdığımdan beri yalnız.»
mila bir şey sormadı daha. kadın da eklemedi. ikisi de biliyordu, sanki, söylenmeyeni. ya da mila öyle sandı, belki de kadının aklında hiçbir şey yoktu, sadece bir sabahın alışkanlığı, bir yabancıyla laf.
kalktı. «teşekkür ederim» dedi. «çay için, her şey için.»
«gidiyor musunuz?»
«bir yürüyüşe. sonra dönerim belki.»
«belki mi?»
mila cevap vermedi. kapıya yürüdü.
«kızım» dedi kadın arkasından. mila durdu. «bazı kapılar açık kalır çok uzun. insan sanır ki hep açık kalacak. ama bir gün kapanır. kimse haber vermez kapanacağını.»
mila döndü, kadına baktı. yaşlı kadının gözünde bir şey vardı, kendi hayatından bir kırıntı belki, söylenmemiş bir hikâye. bir şey söyleyemedi. başını salladı sadece, çıktı.
dışarısı serindi. gökyüzü kurşuni, deniz de öyle, ikisi birbirine karışmış. iskeleye doğru yürüdü, dünkü yoldan tersine. sokaklar uyanıyordu; bir fırının önünde bir kadın, bir bakkalın kepengini kaldıran bir adam, iki çocuk okul çantalarıyla koşuşturan.
atölye iskelenin ucundaydı, ahşap bir yapı, denize bakan büyük kapısıyla. kapı yarı açıktı. içeriden bir ses geliyordu, düzenli, bir zımpara ya da testere. mila durdu, birkaç adım ötede. elleri yanındaydı, gövdesine yapışmış.
içeri girmek bir adımdı. sadece bir adım. ama o adım on bir yıldı, o adım istanbul'du, o adım üç gün önceki bir çanta ve bir dizüstü bilgisayarıydı.
kapının önünde durdu. ses kesildi içeride. bir hareket, bir ayak sürtünmesi. sonra deniz belirdi.
devamını gör...

