zaman tüneli

kırklareli.
napcan?
piiz arkadaşım mı olcan?
ee olur.
devamını gör...

(bkz: elzem (yazar)) ukdesi.

julie murphy’nin kısa ama net bir cümlesi var:”beni korkutan yaşamaktı”
hayatta olmanın birçok yan etkisi var. en bilineni ölmektir.
ancak bazen bu yan etkiler süreçlere yayılır. mesela neredeyse kazanacak gibi olup kazanamamak, belirsizliğin getirdiği zihinsel yorgunluğun esiri olmak ve etten kemikten bir bedene sıkışıp kalmak…
işte bu gibi yan etkiler boyunca ölmek artık bir tedavi haline gelmiştir.
aslında hayatın bütün yan etkileri insanı ölmeye iten birer görünmez eldir.
devamını gör...

büyük ayıp. ruhum olabilir belki ama ben çocuk değilim. teşekkürler.s
devamını gör...

3600 küsür puanla hiçbir özel çaba göstermememe rağmen beni bu ay da baştacı etmişsiniz, teşekkürler dostlar, ewed.
devamını gör...

ikinci schindler olcam tanımlarını sevdiğim bir yazar.
okuyom yani. ki genelde okumam. yazarım.
devamını gör...

istanbul
kocaeli
yalova
ankara (bir ya da iki eski sevgilim orada yasiyordu bence sayilir)
izmir (havasina ve kizina guvenmeyin djjsjsdj)
londra
austin
new orleans
devamını gör...

#4055177
abi memen gözükmüş düzelt istersen hehe...
sonra dedikodu çıkıyor diğer sözlüklerde, normalde erkekler meme atıyor diye..
devamını gör...

işte bu para tuzağıdır.. yaptırana kadar koleksiyonuma bi 50 mor oje daha eklerim daha iyi.
devamını gör...

ne zaman testo taylan videosu izlemeye kalksam gözüme ilk çarpan şey bu oluyor... kameramanı ya da kameramanları her kimse direkt dogme 95 manifestosunu ezbere bilen ve videoları lars von trier yönetiyormuş gibi çeken tipler.

elde taşınan ve sürekli deprem oluyormuşçasına sallanan kamera, pazar günü banyo yaptıktan sonra iç karartmak için yakılan sarı ışık, rüzgardan ve nefes sesinden patlayan ham sesler... bunları görmeye bayılıyorum videolarında. ekstra bir yapay ışık-ışıklandırma da yok... başlangıçtaki saçma intro dışında ortamda müzik yoksa ekstradan bir şeyler çalmıyor... herhangi bir jenerik yok... en güzel şey kesinlikle mekan ne sunuyorsa o çekiliyor, ekstradan bir şey yok...

kurgusal bir yapaylık zaten yok. adam geçen gün kapalı televizyon ekranına zoom atıp oradaki karartıdan diğer sahneye geçti...

kameraman gizli dogme 95 hayranı ya da türkiye şartları adamı farkında olmadan sinema tarihinin en radikal yönetmenine dönüştürdü, ortası yok...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

cuma salatının salat vakitlerinde olduğu gibi resulle ve ayet indirilen dönemle ilgili olduğunu bilen erkektir.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ne kadar süreceğini ve sonrasında ne olacağını kuantum fizik yasalarıyla bile açıklamanın imkansız olduğu, imkanlar dahilinde tedbirli yaklaşılması gereken duygu durum hali...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir nezaket cümlesi. eskiden* sözlük yazarları arasında favori için dm ile teşekkür etme kültürü vardı. favori oto boka kullanılan bir düğme değildi. el sıkışma gibi bu da covid ile unutuldu gitti belki de...

ben sevimli bir troll olduğum için "pardon elim çarpmış yanlışlıkla oldu hehe..." diye cevaplardım. ne günlerdi, böyle bir hatıra işte. dursun burada...
devamını gör...

iki kıyı arasında

sabah, denizden değil, kâğıttan geldi.
mila mutfak masasında oturmuş, önündeki iki şeyi karşılaştırıyordu: solmuş bir kahve fincanı ve telefonunda açık duran bir ileti. iletiyi gece yarısından beri okuyup duruyordu. kelimeler değişmedi ama her okuyuşta biraz daha ağırlaşmış gibiydi. sunumun tarihi öne alınmıştı. ekip bekliyordu. adı stüdyonun kapısına asılacak bir projede, onun imzası olmadan hiçbir şeyin ilerlemeyeceği söyleniyordu. bir de son satır vardı, en incitici olan çünkü en nazik olanıydı: «seni özledik. dön artık.»
fincanın kenarına parmağını sürttü. soğuktu.
pencereden atölyenin çatısı görünüyordu. kiremitler sabahın seyreltik ışığında gri, ıslak bir dizi hâlinde uzanıyordu. dün gece o çatının altındaki pencerede yanan ışığı düşündü. söndüğünü görmemişti. belki hiç sönmemişti.
kalktı. suyu ısıttı ama içmedi. bir şeyi ertelemek için yapılan hareketlerdi bunlar, kendi de biliyordu. ceketini aldı, cebine anahtarı koydu, dışarı çıktı. sabah havası tuz ve ıslak taş kokuyordu. iskelenin oradan bir motor sesi geliyordu, tek, tekleyerek.
atölyenin kapısı aralıktı.
içeride cavit vardı. tezgâhın başında değil bu sefer; pencerenin dibindeki iskemlede oturmuş, elinde bir zımpara kâğıdı, ama zımparalamıyordu. kâğıdı avucunda evirip çeviriyordu sadece. mila girince başını kaldırdı. bakışında dünkü yumuşaklık yoktu. bir mesafe vardı orada, gecenin bir yerinde konulmuş, sabaha kadar sertleşmiş bir mesafe.
«erken kalkmışsın» dedi mila.
«uyuyamadım.»
bunu neredeyse hiç açıklamazdı cavit. kendi hakkında bir şey söylemek, onun için pencereyi biraz aralamak gibiydi ve genellikle kapalı tutardı. ama bu sabah söyledi, sonra pişman olmuş gibi zımpara kâğıdına döndü.
mila iki adım attı, tezgâhın yanına geldi. üzerinde yarım kalmış bir sandık vardı, kapağı henüz takılmamıştı. babasının başladığı işlerden biri. kenarları düzeltilmiş, oyulmuş, cilaya hazır. cavit'in elinden çıkmıştı bu düzgünlük, tanıdı.
«şehirden yazmışlar» dedi mila. kendi sesini duyunca bir an durdu. söylemeyi planlamamıştı. «sunum öne alınmış. beni istiyorlar.»
cavit'in eli durdu. zımpara kâğıdının hışırtısı kesildi ve o an atölyedeki sessizlik başka türlü doldu, ağırca, gövdesi olan bir sessizlik.
«ne zaman?»
«perşembe. yani...» parmaklarıyla saydı, gerek yoktu, biliyordu. «dört gün.»
cavit ayağa kalktı. iskemle taş zemine sürtününce keskin bir ses çıkardı. pencereye doğru döndü, dışarıya baktı, denize belki, belki daha yakın bir şeye, cama yapışmış kuru bir tuz lekesine.
«gitmelisin o zaman» dedi.
öyle düz, öyle çabuk söyledi ki mila bir an ne diyeceğini bulamadı. bir tartışma bekliyordu belki. bir soru. bir «kal.» onun yerine bu vardı: kapıyı ardına kadar açan, dışarısını gösteren bir cümle.
«bu kadar mı?»
«ne bekliyordun?»
«bilmiyorum.» doğruydu. bilmiyordu. «bir şey. herhangi bir şey.»
cavit ona döndü. yüzünde bir kasılmışlık vardı, çenesinde, gerilmiş bir ip gibi. «ne söylememi istiyorsun, mila? kalmanı mı? hangi hakla?»
«hak meselesi değil bu.»
«her şey hak meselesidir.» zımpara kâğıdını tezgâha bıraktı, üstüne bir ağırlık koyar gibi. «senin bir hayatın var. orada. bir ismin var. kapılara asılan bir isim. ben burada ne sunabilirim? talaş mı? denizin sesini mi?»
«ben bunu istedim mi ki?»
«istemesen de öyle.»
mila tezgâhın kenarını tuttu. tahta pürüzsüzdü, avucunun altında serin. bir öfke yükseliyordu içinde ama altında başka bir şey vardı, öfkeyi besleyen, ondan daha eski bir şey: terk edilme korkusu, kendi terk edilmesinden değil, terk etme sırasının kendisine gelmesinden.
«sen geri çekiliyorsun» dedi. «farkında mısın? daha ben bir şey karar vermeden sen çoktan çekildin. kolayına geliyor, değil mi? önce sen bırakırsan, seni bırakmış olmuyorlar.»
bu cümle cavit'in yüzüne çarptı. görünür oldu çarpması. bir an gözleri kısıldı, sonra açıldı, içinde bir şey kırılmış gibi.
«sen ne bilirsin ne kolayıma geliyor?»
«o zaman anlat.»
«anlatacak bir şey yok.»
«hep bunu diyorsun.» sesi yükseldi, kendi de duydu, atölyenin taş duvarları arasında yankılandı. «her şeyi kendine saklıyorsun. dün gece feneri gösterdin, kasabada niye kaldığını yarım ağızla anlattın, sonra sustun. bugün de böyle. bir kapı aralıyorsun, sonra suratıma kapatıyorsun. ben ikisinin arasında kalıyorum, o aralıkta. yoruldum orada durmaktan.»
cavit uzun bir süre konuşmadı. dışarıda martı sesleri, bir çekicin uzaktan gelen tokmağı. içeride ise bu iki insanın nefesi, düzensiz, birbirini kaçıran.
«baban da böyle derdi» dedi sonunda cavit, sesi alçalmış. «kapıyı hep açık bırak, derdi. ne için biliyor musun? içeri güneş girsin diye değil. insan çıkmak isterse çıkabilsin diye. hapsedilmiş hissetmesin diye.»
mila şaşırdı. «ne alakası var?»
«alakası şu. ben sana kapıyı açık tutuyorum, mila. çık istersen. kimse tutmuyor.»
«ya ben çıkmak istemiyorsam?»
söz ağzından, karar vermeden önce döküldü. ikisi de duydu. cavit bir an ona baktı, o bakışta bir umut kıvılcımı belirdi, hemen ardından söndürüldü, sanki umut etmenin bedelini önceden ödemiş, bir daha ödemeye niyeti yokmuş gibi.
devamını gör...

şehirden gelen konuk

sabah sisi henüz iskelenin tahtalarından çekilmemişti ki mila, atölyenin önündeki basamaklara oturmuş, elindeki kahvenin buğusuna bakıyordu. cavit içeride bir kalıbı zımparalıyordu; ritmik, sabırlı bir ses. o ses son günlerde ona bir tür saat gibi gelmeye başlamıştı. sabah oldu mu zımpara, öğleye doğru cam kesme, akşamüstü çayın kaynaması.
denize doğru bir motorun sesi geldi. erken bir motor.
kasabaya bu saatte kimse gelmezdi. balıkçılar çoktan çıkmış, dönenler ağlarını serip kahvenin önüne çökmüştü. mila fincanı basamağa bıraktı, ayağa kalktı. motorun kıçında bir figür belirdi, ayakta duruyordu, dengesini bulmaya çalışan biri gibi kollarını hafifçe açmış. açık renk bir palto. kasabada kimse öyle bir palto giymezdi.
içini bir şey kavradı, adını koyamadığı bir şey. kahve midesinde ekşidi.
«cavit» dedi, sesi kendine bile yabancı geldi. «bir dakika dışarı gelir misin?»
zımpara durdu. cavit kapının eşiğinde belirdi, elindeki bezle parmaklarını silerek. bakışı önce mila'ya, sonra onun baktığı yöne kaydı. motoru gördü. paltolu adamı gördü. yüzünde bir şey değişmedi, sadece bezi tutan eli bir an durdu, sonra yine silmeye devam etti.
«beklediğin biri mi?» diye sordu.
«hayır» dedi mila. sonra düzeltti. «yani. sanırım.»
motor iskeleye yanaştı. balıkçılardan biri halatı aldı, hiçbir şey sormadan bağladı. paltolu adam tahtaya atladı, ilk adımında dengesini kaybetti, kolunu savurup toparladı. gülümsedi, kendine, bu sakarlığa. mila o gülümsemeyi tanıyordu. aylarca o gülümsemeyi karşısında görmüştü, restoran masalarında, taksi koltuklarında, uyandığı sabahlarda.
reha.
«mila» diye seslendi uzaktan, kolunu kaldırarak. «inanamıyorum, seni bulmak ne kadar zor bir işmiş.»
ona doğru yürüdü. adımları hızlıydı, kentin adımlarıydı; iskelenin ağır ahşabına uymuyordu, tahtaların üzerinde tık tık ediyordu. mila kımıldamadı. ayakları basamağa çakılmış gibiydi.
«neredesin sen böyle» dedi reha, yanına geldiğinde. «ararım, açmazsın. mesaj atarım, tek kelime. sonunda selin söyledi, memleketine gitmiş dedi. ben de bindim geldim.»
«buraya gelmene gerek yoktu.»
«gerek yoktu mu?» kaşlarını kaldırdı. yüzü hâlâ o eski yüzdü, düzgün, bakımlı, güneşin biraz aldığı. «mila, üç haftadır seni bekliyorum. imzalanacak sözleşme masada duruyor. galeri açılışı ertelendi ertelendi, daha ne kadar dayanır sanıyorsun?»
«buraya gelmene gerek yoktu.»
cavit hâlâ kapının eşiğindeydi. bezi çoktan cebine sokmuştu. bakmıyordu onlara, denize bakıyordu, ama mila onun her kelimeyi duyduğunu biliyordu. sırtının o dikliğinden.
«reha, bu cavit» dedi mila, ikisi arasında kalan boşluğu doldurmaya çalışırcasına. «babamın atölyesinde çalışıyor. yani, çalışıyordu. yani, hâlâ çalışıyor.»
reha döndü, cavit'i yeni fark etmiş gibi. elini uzattı.
«reha» dedi. «mila'nın... arkadaşı. şehirden.»
cavit eşikten indi, elini sıktı. kısa, sağlam bir tokalaşma. avucundaki nasırlar reha'nın yumuşak eline değdi.
«cavit» dedi sadece. başka bir şey eklemedi. o sessizliği mila'dan başka kimse okuyamazdı belki, ama o okudu. içinde bir şeyin çekildiğini gördü, deniz çekilir gibi.
«ne güzel bir yer» dedi reha, etrafına bakınarak. sesinde bir şehirlinin küçük kasabaya karşı taşıdığı o hafif tepeden bakış vardı; her şeyi sevimli buluyordu, oyuncak buluyordu. «gerçekten. havası bile başka. mila, keşke bana söyleseydin böyle bir yerin olduğunu. hafta sonu kaçamağı için birebir.»
«kaçamak değil» dedi mila.
«ne?»
«hiçbir şey.»
balıkçılar toplanmaya başlamıştı iskelenin ucunda, uzaktan bakıyorlardı. kasabada bir yabancı, hele böyle giyimli bir yabancı, günün dedikodusu olacaktı. mila bunu biliyordu. cavit'in de bildiğini biliyordu.
«gel» dedi reha'ya. «kahvede oturalım. buranın çayı iyidir.»
cavit'e dönmedi. dönemedi.
kahvenin önündeki masaya oturdular. reha paltosunu çıkardı, sandalyenin arkasına özenle astı. altında ince bir kazak vardı, gri, pahalı. mila onu bu manzaranın içinde görmek istemiyordu; ağların, tuzlu tahtaların, boyası dökülmüş sandalyelerin arasında yanlış bir nota gibiydi.
«anlatsana» dedi reha, önüne gelen çay bardağını kaldırıp inceleyerek. «ne yapıyorsun sen burada üç haftadır? atölyeyi kapatacaktın hani. anahtarı teslim et, dön. iki gün sürer demiştin.»
«işler uzadı.»
«ne işi?»
mila cevap veremedi. ne diyecekti? babasının defterlerini bulduğunu mu? cavit'in her sabah zımparasını dinlediğini mi? yağmurlu bir öğleden sonra, aynı çatının altında, aralarındaki mesafenin nasıl inceldiğini mi?
«devir işlemleri» dedi sonunda. «sanıldığından karışık. vergi meselesi, envanter, bir sürü şey.»
reha ona baktı. o bakışta mila'yı yıllardır tanıyan birinin sezgisi vardı. reha aptal değildi; hiçbir zaman olmamıştı.
«mila» dedi, sesini alçaltarak. «bana bak. bir şey mi oldu?»
«ne olacak?»
«bilmem. sen söyle. farklısın.»
elini masanın üzerinden uzattı, mila'nın eline dokundu. o dokunuş bir zamanlar tanıdıktı, hatta güzeldi. şimdi yabancı geliyordu. parmakları soğuktu, motorun rüzgârından.
mila elini geri çekmedi. çekemedi de. çekseydi bir cevap vermiş olacaktı ve cevap vermeye hazır değildi.
kahvenin camından atölyeye bakabiliyordu. cavit içeri girmişti, tezgâhın başına dönmüştü. zımpara sesi yeniden başlamıştı, ama farklıydı bu sefer. daha sert. daha hızlı.
«galeri seni istiyor» dedi reha. «anlıyor musun? seni. yıllardır uğraştığın şey bu değil mi? kendi işin, kendi adın. bütün o gece yarılarına kadar çizdiğin taslaklar, o başvurular. şimdi kapı açıldı ve sen bir balıkçı köyünde vergi işleriyle uğraşıyorsun.»
«burası köy değil.»
«ne fark eder.»
«fark eder» dedi mila, sesi beklediğinden sert çıktı. reha geri çekildi, elini bardağına götürdü.
bir süre konuşmadılar. deniz kıyıya vuruyordu, tekdüze, sabırlı. bir martı masanın yakınına indi, ekmek kırıntısı umuduyla, sonra uçup gitti.
«kızgın olduğunu anlıyorum» dedi reha en sonunda. «kaybolduğun için, seni takip ettiğim için. ama mila, benim de bir sorumluluğum var. sana bu fırsatı ben ayarladım. galericiyle ben konuştum. ortada benim de adım var. yarın öbür gün açılış olmazsa, ben ne diyeceğim onlara?»
«bunu benim için mi yaptın, kendin için mi?»
«bu ne demek şimdi?»
«sadece soruyorum.»
reha bardağını bıraktı, arkasına yaslandı. yüzünde bir kırgınlık belirdi, gerçek miydi yoksa alışkanlıktan mı, mila bilemedi.
«ikimiz için» dedi. «öyle demek istemiştim. biz bir takımdık, mila. hatırlıyor musun? sen çizerdin, ben satardım. en iyi ekipti bu. şimdi ne oldu?»
biz bir takımdık. geçmiş zaman. mila bunu fark etti, reha'nın fark ettiğini fark etmeden söylediği o geçmiş zamanı.
«ne zamandır biz değiliz, reha» dedi usulca.
«ne?»
«ayrıldık. sekiz ay önce. hatırladın mı? sen hatırlamıyorsun galiba, çünkü hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya devam ediyorsun.»
reha bir an sustu. sonra güldü, o kısa, gergin gülüşle.
«ayrılmak dediğin şey» dedi. «bir mola. ikimiz de öyle demiştik. kafamızı toplayalım demiştik. kariyerlerimize odaklanalım. sonra bir bakarız.»
«ben demedim öyle. sen dedin.»
reha cevap vermedi. bardağını çevirdi, tabağın üzerinde. küçük bir tık sesi çıktı. mila o sesi duyunca aklına kırık bir fincan geldi, birkaç gün önce atölyede yere düşen fincan, cavit'in eğilip topladığı parçalar. aralarında o gün ne olmuştu. küçük bir şey, büyümüştü sonra. sözcükler yerine oturmamıştı.
şimdi de oturmuyordu.
«bak» dedi reha, tonunu yumuşatarak. «uzun yoldan geldim. yorgunum. tartışmaya gelmedim buraya. sadece seni görmek istedim. ve evet, seni geri götürmek istedim, açık söyleyeyim. ama önce bir dinlen, düşün. bu gece kalacak bir yer var mı burada? bir pansiyon, bir şey?»
«var.»
«güzel. yarın konuşuruz. karar vermek zorunda değilsin şu an.»
ama karar vermek zorundaydı. mila bunu biliyordu. reha'nın gelişi, o açık renk paltosuyla iskeleye çıkması, ertelediği her şeyi tek bir güne sıkıştırmıştı. şehir buraya kadar gelmişti. artık ondan kaçamazdı.
reha kalktı, paltosunu aldı. «şu pansiyonu göster bana. sonra sen işine dön, ben de biraz gezinirim. bu güzelim yeri görmüş olayım.»
mila da kalktı. kahvenin sahibi hesabı almadı, reha uzattığı parayı geri çevirtti. mila içinden teşekkür etti, çünkü reha'nın cebinden çıkan o kâğıt parayı, o temiz banknotu, bu masanın üzerinde görmek istemiyordu.
pansiyona doğru yürürken atölyenin önünden geçtiler. zımpara sesi durmuştu. cavit kapının önünde duruyordu, elinde bir cam parçası, ışığa tutmuş, içinden geçen aydınlığa bakıyordu. ya da bakıyormuş gibi yapıyordu.
«cavit» dedi mila, durmak zorunda kalarak. «ben reha'yı pansiyona götürüyorum. birazdan dönerim.»
cavit başını kaldırdı. bakışı bir mila'ya, bir reha'ya kaydı. yüzü sakindi. fazla sakindi.
«acele etme» dedi. «iş kaçmıyor.»
bu kadar. başka bir şey söylemedi. cam parçasını yine ışığa tuttu, sanki onlar orada değilmiş gibi.
mila o an bir şey söylemek istedi. ne olduğunu tam bilmediği bir şey. bekle, demek istedi belki. ya da bu göründüğü gibi değil. ama söyleyemedi. cavit'in eli, cam parçasını çevirirken hafifçe titredi. belki de ışıktandı. mila o titremeyi görmemiş gibi yaptı ve yürümeye devam etti.
sokak, akşamüstünün o kararsız aydınlığındaydı. reha yanında, elleri ceplerinde, biraz aksayarak yürüyordu. sabahki düşme onu daha çok topallatmıştı ama bunu söylemiyordu.
«onunla aranızda bir şey var» dedi reha. soru değildi.
«cavit atölyenin sahibi. ben orada çalışıyorum.»
«ben onu sormadım.»
mila cevap vermedi. bir kaldırım taşı yerinden oynamıştı; ayağıyla düzeltmeye çalıştı, olmadı, bıraktı. pansiyonun turuncu tabelası görünmüştü ilerde. yarısı yanmayan harfler.
«beş yıldır buradayım» dedi sonunda. «cavit bana iş verdi. kalacak yer buldu. kimse bir şey sormadan.»
«minnet aşk değildir.»
durdu mila. reha'ya baktı. adamın yüzünde ne bir alay vardı ne de bir üstünlük. sadece yorgun bir kesinlik. sanki bunu kendi hayatında bir yerde öğrenmiş, bedelini ödemiş, öyle söylüyordu.
«sen ne bilirsin ki» dedi mila. sesi sertti ama arkası gelmedi.
yürümeye devam ettiler. pansiyonun önündeki demir kapı gıcırdadı. içeride, kapı yanındaki masada, sahibe nezahat hanım radyo dinliyordu; bir kadın sesi eski bir türküyü yarım söylüyordu, cızırtının altında.
«oda tuttum» dedi reha. «üst kat. deniz tarafı.»
«deniz tarafı pahalıdır.»
«bir hafta kalacağım. belki daha az.»
mila kapının eşiğinde durdu, içeri girmedi. nezahat hanım başını kaldırdı, gözlüğünün üstünden ikisine baktı, sonra tekrar radyoya döndü. bu semtte insanlar birbirine çok bakar, az konuşurdu.
«yaranı temizlet» dedi mila. «nezahat hanım'da tentürdiyot vardır.»
«sen temizlemez misin?»
söz ağızdan çıkmıştı bile. reha kendi de şaşırmış gibiydi. bir an ikisi de sustu. içeride radyodaki kadın sesi bir dize daha söyledi, sonra parazite karıştı.
«dönmem lazım» dedi mila. «cavit bekliyor.»
«cavit acele etme dedi.»
«onu tanımıyorsun.»
bunu söylerken kendi de fark etti; cavit'i savunuyor muydu, yoksa ondan mı korkuyordu, ayıramadı. ikisi de olabilirdi. belki ikisi de aynı şeydi.
reha eşikten içeri bir adım attı, sonra döndü. yüzünde sabahki o soğuk mesafe artık yoktu. onun yerine bir şey vardı; adını koyamadığı, koymak istemediği bir şey.
«yarın atölyeye gelebilir miyim?» diye sordu. «çalışmanı görmek isterim.»
«orada görülecek bir şey yok. cam kesiyorum. zımparalıyorum. elimi kesiyorum bazen.»
«görmek isterim yine de.»
mila cevap vermedi. geri çekildi, kapının demirine değdi eli, soğuktu. nezahat hanım radyoyu kıstı.
«kızım» dedi içeriden. «çayı demledim. içmeden gitme.»
«sonra nezahat hanım. işim var.»
döndü, yürüdü. arkasından reha'nın topallayarak merdivenleri çıkışını duydu; her basamakta bir duraksama, sonra devam. duymamaya çalıştı.
sokağın sonuna geldiğinde durdu. geri baktı. pansiyonun üst katında bir pencerede ışık yanmıştı. deniz tarafı. perde yoktu ya da açıktı; içeride bir gölge kımıldadı, pencereye yaklaştı, dışarı baktı. mila hemen köşeyi döndü, görülmemek için. sonra durdu, güldü kendine. neden saklanıyordu ki?
atölyeye vardığında cavit içerideydi. zımpara yeniden çalışıyordu; o boğuk, tekdüze uğultu. cavit tezgâhın başında eğilmiş, bir camın kenarını yuvarlıyordu. ışık, alnındaki teri parlatıyordu. mila girince başını kaldırmadı.
«geç kaldın» dedi. zımparayı durdurmadı.
«yol uzundu.»
«pansiyon iki sokak ötede.»
mila önlüğünü aldı, boynundan geçirdi. bağcıkları arkada bağladı. ellerinin titrediğini fark etti, kendine kızdı, durdurmaya çalıştı, olmadı.
«adam kim?» diye sordu cavit. hâlâ camla uğraşıyordu ama artık zımpara dönmüyordu; boşta çalışıyordu, motor uğulduyor, taş boşluğu döndürüyordu.
«bilmiyorum. bir yolcu. ayağı burkuldu, ben de yardım ettim.»
«yolcular geçer gider.»
«evet.»
«bu kalmış ama. pansiyona.»
mila cevap vermedi. kendi tezgâhına gitti, sabah yarım bıraktığı işi eline aldı. bir vitray parçası; mavi ve yeşil camlardan bir yaprak deseni. kenarları henüz lehimlenmemişti. kurşun şeritleri masanın üstünde duruyordu, kıvrılmış, beklemede.
cavit motoru kapattı. atölyeye sessizlik doldu, ama o dolu bir sessizlikti; ikisinin nefesi, dışarıdan gelen bir kedi miyavlaması, uzakta bir vapur düdüğü.
«sana bir şey soracağım» dedi cavit. yaklaştı. mila'nın tezgâhının kenarına dayandı. elleri kir içindeydi, tırnaklarının altı kararmıştı; on beş yıllık cam tozunu artık ovmakla çıkaramazdı.
«sor.»
«beni bekleyecek misin?»
mila elindeki camı bıraktı. kurşun şeridi aldı, parmaklarının arasında çevirdi. yumuşacıktı kurşun; istediğin şekli alırdı, bir kere büktün mü de eski haline dönmezdi.
«neyi bekleyeceğim cavit?»
«biliyorsun.»
biliyordu. aylardır bu vardı aralarında; söylenmemiş, ama her akşam masaya oturur gibi orada oturan bir şey. cavit ona hiç açıkça söylememişti. sadece bakışlarıyla, ona ayırdığı en iyi camlarla, akşamları «yemek yedin mi» diye sormasıyla. mila da hiç cevap vermemişti. cevap vermemek de bir cevaptı belki.
«sen benden yaşça büyüksün» dedi mila. bu bir cevap değildi. zaman kazanmaktı.
«biliyorum kaç yaşında olduğumu.»
«demek istediğim o değil.»
«ne demek istiyorsun peki?»
mila kurşun şeridi masaya koydu. ellerini önlüğüne sildi, gerek yoktu, temizdi elleri, ama sildi yine de.
«sen bana iyi davrandın» dedi. «kimse yokken sen vardın. bunu unutmuyorum.»
«iyilik istemiyorum senden.»
«biliyorum. ama benim verebileceğim bu.»
söyledi işte. aylardır dilinin ucundaki cümle, en sonunda döküldü. cavit'in yüzünde bir şey oynadı, kısa bir kasılma, sonra geçti. doğruldu tezgâhtan. ellerini pantolonuna sildi.
«o adam yüzünden mi?» diye sordu. sesi düzdü, fazla düzdü.
«hayır. onunla ilgisi yok.»
«yarım saat önce gelmişti buraya. şimdi sen böyle konuşuyorsun.»
«cavit.»
«ben aptal değilim mila.»
camlardan birini aldı, sabah kestikleri kalın bir parça. ışığa tuttu, tıpkı reha'yı uğurladığında yaptığı gibi. içinden geçen aydınlığa baktı. sonra tezgâha koydu, sert değil, ama kesin bir hareketle.
«o adam gelmeden önce de böyleydi» dedi mila. «sadece söyleyecek cesaretim yoktu.»
«şimdi cesaretin geldi.»
«belki.»
cavit atölyenin kapısına doğru yürüdü. eşikte durdu, arkasını dönmedi. dışarıda hava iyice kararmıştı; sokak lambası yeni yanmış, camlara sarı bir renk vermişti.
«ben sana ev demedim mi?» dedi. sesi artık düz değildi. bir çatlak vardı içinde. «kalacak yer buldun dedim, iş buldun dedin. ama ben sana ev demek istedim. anladın mı hiç?»
mila anlamıştı. belki hep anlamıştı. işte asıl acıtan buydu; anlamıştı ve yine de ona verebileceği bir şey bulamamıştı içinde. ne kadar aradıysa. kurşun gibi değildi kalbi; büktüğün yerde durmuyordu.
«özür dilerim» dedi.
«özür isteyen kim?» cavit güldü, ama gülüş değildi o. «git. bu akşam kal. yarın gel yine. iş kaçmıyor.»
aynı sözü ikinci kez söylemişti. ama bu sefer başka bir anlamı vardı; sen kaçsan da iş kalır, ben kalırım, bu atölye kalır. mila önlüğünü çıkardı, dikkatlice katladı, tezgâhın kenarına koydu.
«kalmayacağım» dedi. «bu akşam pansiyonda bir oda var mı nezahat hanım'da, sorarım.»
cavit döndü. ilk defa gözlerinin içine baktı, kaçmadan.
«o adamın olduğu yerde mi?»
«onunla ilgisi yok dedim.»
«öyle diyorsun.»
sessizlik. dışarıda kedi yine miyavladı, bu sefer daha yakında. cavit kapıyı biraz araladı, kedi içeri süzüldü; tekir, bir kulağı yırtık. atölyenin müdavimiydi. cavit ona her akşam bir tabak süt koyardı.
«şuna süt koy hiç değilse» dedi cavit. «gitmeden önce.»
mila köşedeki tabağı aldı, dolaptan sütü çıkardı, koydu. kedi hemen başladı içmeye; dili küçük, hızlı hareketlerle. ikisi de bir süre kediye baktılar. konuşmamak için bir bahaneydi belki.
«nereye gideceksin?» diye sordu cavit sonunda. öfkesi çekilmişti; geriye yorgunluk kalmıştı, o eski, tanıdık yorgunluk.
«bilmiyorum. bir süre düşünmem lazım.»
«beş yıl sonra düşünecek ne kaldı?»
mila cevap veremedi. haklıydı cavit, bir bakıma. beş yıl az değildi. ama insan bazen beş yıl boyunca yanlış bir yerde durur, yerinden kımıldamaz, çünkü kımıldamak korkutucudur. sonra bir sabah bir yabancı denizden çıkar, ayağı burkulur, ve insanın içinde kımıldayan bir şey olur.
«sana borçluyum» dedi. «bunu hep bileceğim.»
«borç istemiyorum.» cavit tezgâha döndü, camı yeniden eline aldı. «zaten baştan beri istediğim o değildi.»
zımparayı çalıştırdı. o boğuk uğultu tekrar doldu atölyeyi. konuşmanın bittiğinin işaretiydi. mila kapıya yürüdü. eşikte durdu, bir kez daha döndü. cavit'in sırtı ona dönüktü; omuzları eğik, camın üstüne kapanmış. alnındaki ışık artık görünmüyordu.
«iyi geceler cavit» dedi.
cevap gelmedi. ya da geldi de zımpara sesinin altında kaldı. mila anlayamadı. anlamamayı seçti belki.
dışarı çıktı. hava serinlemişti; denizden gelen tuzlu bir rüzgâr sokağı süpürüyordu. yukarıda, gökyüzünde birkaç yıldız çıkmıştı, şehrin ışıkları arasından zar zor görünen. mila kollarını göğsünde kavuşturdu, yürümeye başladı. kaldırım taşları eşit değildi; ayakkabısının burnu bir yerde takıldı, dengesini toparladı. yürümeye devam etti.
atölyeden uzaklaştıkça zımpara sesi inceldi, sonra bir uğultu, sonra hiç. yerine dalgaların sesi geçti. rıhtım boştu bu saatte. sadece bir balıkçı, teknesinin kenarına oturmuş, ağını topluyordu; başını kaldırıp mila'ya baktı, bir şey söylemeden yeniden ağa döndü. fenerin ışığı suyun üstünde titriyor, her dalgayla dağılıp toplanıyordu.
mila bir bank buldu, oturdu. oturmayı düşünmemişti aslında; bacakları karar verdi onun yerine. elleri hâlâ soğuktu. ceketinin cebinde bir şey vardı, parmakları ona ilişti. cavit'in ona sabah verdiği o küçük cam parçası. kusurlu olanı. «at bunu, işe yaramaz» demişti cavit, sonra vermişti işte. mila atmamıştı. şimdi avucunda çeviriyordu onu, pürüzlü kenarını başparmağıyla yokluyordu.
baştan beri istediğim o değildi.
ne demek istemişti bununla? camdan mı bahsediyordu, yoksa? mila cümleyi tekrar tekrar dinledi kafasının içinde, sesin tonunu hatırlamaya çalıştı. cavit'in sesi hep böyleydi zaten; iki anlama birden açık, hiçbirine tam kapanmayan. insan onunla konuşurken bir kapının önünde bekler gibi olurdu. açılır mı, açılmaz mı.
«geç oldu.»
ses arkasından gelmişti. mila irkildi, döndü. cavit'ti. ceketini almış, atölyenin ışığını söndürmüş, arkasından gelmiş. elinde bir şey yoktu bu kez; ne cam, ne alet. sadece elleri, ceplerinde.
«uyuyamadım» dedi mila. yalandı. henüz yatmaya bile gitmemişti.
cavit banka değil, korkuluğa yaslandı. denize baktı. mila'ya değil.
«bu saatte burada oturmak iyi değil» dedi. «rüzgâr azdı biraz.»
«sen de dışarıdasın.»
«ben başkayım.»
mila güldü. kısa, istemsiz bir gülüş. «herkes başka» dedi. «bu bir şey açıklamıyor.»
cavit cevap vermedi. fenerin ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu; öbür yarısı karanlıkta. sakalı birkaç günlük çıkmıştı, çenesinde beyaz bir tel parlıyordu. mila bunu daha önce fark etmemişti. adamı hep atölyenin sarı ışığında görmüştü; burada, deniz ışığında, başka biriydi sanki. daha yorgun. daha az örülü.
«o camı attın mı?» diye sordu cavit birden.
mila cebindeki parçayı sıktı. «hayır.»
«neden?»
«sen de atmamışsın» dedi mila. «bana verdin. atmak istesen çöpe atardın.»
cavit'in çenesinde bir kas oynadı. bir şey söyleyecekti, vazgeçti. korkuluktan itti kendini, banka doğru bir adım attı, sonra durdu. oturmadı. ayakta kaldı, mila'nın yanında, ama biraz uzağında.
«yarın gidiyorsun» dedi. soru değildi.
«öbür gün.»
«fark etmez.»
«eder» dedi mila. sesi kendi kulağına da fazla sert geldi. yumuşatmaya çalıştı. «bir gün eder. bazen.»
deniz vurdu rıhtıma. bir dalga, sonra sessizlik, sonra bir dalga daha. balıkçı ağını toplamayı bitirmiş, teknesinin içinde bir yere çökmüştü; artık görünmüyordu. rıhtımda ikisi kalmıştı bir tek.
«buraya niye geldin sen?» diye sordu cavit. «gerçekten. bir kadın kalkıp da bu köye, benim atölyeme, cam öğrenmek için gelmez.»
«belki de gelir.»
«gelmez.» kesindi bu kez. «bir şeyden kaçıyorsun. ya da bir şeyi arıyorsun. ikisi de aynı kapıya çıkar burada.»
mila korkuluğun ötesindeki karanlığa baktı. denizin nerede bittiği, göğün nerede başladığı belli değildi; ikisi de aynı mürekkep. cevap vermek zorunda değildi. cavit de bunu biliyordu; sormuştu ama beklemiyordu. adamın sorularının çoğu böyleydi. havada asılı kalmak için sorulmuş.
«bir sözüm vardı» dedi mila sonunda. kendi de şaşırdı söylediğine. «birine. çok önce. tutmadım.»
cavit onu dinliyordu. bunu, dönmemesinden anladı mila; sırtı ona dönük olduğu halde bütün bedeni dinliyordu.
«o yüzden mi cam?» dedi cavit.
«ne alakası var camla?»
«cam kırılır» dedi cavit. «ama önce şekil alır. sıcakken. bir söz gibi. verdiğin anda yumuşak, akışkan, her şeye dönüşebilir. soğuyunca da öyle kalır. ya tutar, ya çatlar. ortası yok.»
mila avucundaki parçaya baktı. karanlıkta göremiyordu ama kenarının nerede pürüzlendiğini parmağıyla biliyordu artık.
«bu çatlamış mı yani?» diye sordu, camı kaldırarak.
cavit sonunda döndü. baktı ona, banka doğru bir adım daha attı, bu sefer oturdu. bankın öbür ucuna, arada bir kişilik boşluk bırakarak. ellerini dizlerine dayadı. parmakları yara izleriyle doluydu; camla çalışan bir adamın elleri.
«çatlamamış» dedi cavit, göz ucuyla parçaya bakarak. «içinde bir hava kabarcığı var, o kadar. kusur değil aslında. ben kusur diyorum çünkü satamam. ama kabarcık camı öldürmez. sadece ışığı başka türlü kırar.»
«o zaman niye atmamı istedin?»
cavit uzun bir süre cevap vermedi. deniz iki kez daha vurdu. rüzgâr mila'nın saçından bir tutamı yüzüne düşürdü; kadın onu geri itti, kulağının arkasına sıkıştırdı.
«çünkü» dedi cavit sonunda, yavaş, «ona baktığımda hâlâ hatayı görüyorum. kabarcığın nasıl oluştuğunu. fırını fazla açık bıraktığım o anı. kendimi görüyorum yani. sen ona bakınca bunu görmüyorsun. ışığı görüyorsun. bu daha iyi. o yüzden versem sende kalsın, bende değil, diye düşündüm.»
mila camı bir an daha çevirdi elinde, sonra ceketinin cebine geri koydu. ama bu kez daha derine, daha güvenli bir yere.
«ben de öyleyim galiba» dedi. «kabarcıklı. birileri hatayı görüyor. birileri ışığı.»
cavit ona döndü. ilk kez gözleri buluştu, gerçekten. fenerin ışığı ikisinin arasındaki boşluğa düşüyordu; ne onu tam aydınlatıyor ne bunu.
«sen kendine hangisini görüyorsun?» diye sordu cavit.
soru fazla yakındı. mila cevabı biliyordu ama söylemek istemedi. bakışını denize kaçırdı.
«konuyu değiştiriyorsun» dedi cavit. sesinde bir tebessüm vardı, görünmeyen. «hep yaparsın bunu. bir şey sorulunca deniz oluyorsun. uzaklaşıyorsun.»
«sen de zımpara oluyorsun» dedi mila. «bir şey söyleyecek gibi oluyorsun, sonra o sesin arkasına saklanıyorsun.»
cavit güldü bu kez. sesli. kısa ama gerçek. rıhtımda garip durdu bu ses; buraya ait değildi sanki, ama iyi geldi.
«belki» dedi. «belki ikimiz de saklanıyoruz. sen denizin, ben makinenin arkasına.»
sustular. bu susuş öncekiler gibi değildi; keskin değildi, boşlukla dolu değildi. içinde bir şey vardı. ikisi de fark etti, ikisi de bozmak istemedi.
rüzgâr biraz daha azdı. mila titredi. belli belirsiz, sadece omuzlarında. cavit gördü. ceketini çıkarmaya davrandı, elini yakasına attı.
«gerek yok» dedi mila hemen. «iyiyim.»
«titriyorsun.»
«alışığım.»
cavit elini indirdi. ama biraz yaklaştı bankta. arada bir kişilik boşluk vardı; şimdi yarım kişilik. belki daha az. mila bunu ölçmedi, ölçmek istemedi, ama biliyordu. adamın kolundan yayılan sıcaklık, deniz rüzgârının içinde bir çizgi gibi belirdi.
«öbür gün» dedi cavit. «kaçta?»
«sabah vapuru.»
«erken.»
«erken.»
cavit başını salladı. denize baktı, sonra tekrar mila'ya. «gitmeden atölyeye uğra» dedi. «bir şey yapacağım sana. bu gece. uyumazsam biter.»
«ne yapacaksın?»
«uğrarsan görürsün.»
«yine mi soru cevap oluyorsun?»
«sen yine mi merak ediyorsun?»
mila güldü. bu sefer kendi de sesli. iki gülüş, boş rıhtımda, birbirinin peşinden. fenerin ışığı ikisinin de yüzüne bir an aynı anda düştü, dalganın vurmasıyla titredi, geri çekildi.
«peki» dedi mila. «uğrarım.»
kalktı. cavit de kalktı. bir an, ikisi de aynı yöne mi gidecekler, ayrı mı, bilemediler. sonra cavit bir adım geri çekildi, atölyenin karanlık kütlesine doğru döndü.
«iyi geceler mila» dedi.
ve bu kez, mila cevabı duydu. zımpara yoktu ortada, deniz vardı sadece, deniz onu boğmadı. «iyi geceler» dedi. duyuldu.
cavit atölyeye doğru yürüdü. mila birkaç saniye durdu, gidişini izledi. adamın sırtı yine ona dönüktü, ama başka türlü. eğik değildi bu kez. sonra kendi yoluna döndü, pansiyonun sarı ışığına doğru.
cebindeki cam soğuktu hâlâ. ama mila avucunu ona kapattı, taşıdı. içindeki kabarcığı, göremediği o küçük havayı, artık biliyordu.
sabaha az vardı. deniz durmadan vuruyordu rıhtıma; her seferinde biraz daha az sesle, sanki o da uykuya hazırlanıyordu. mila pansiyonun kapısına vardığında yıldızlar solmaya başlamıştı. anahtarı çevirdi, girdi. ama ışığı hemen yakmadı. karanlıkta durdu bir süre, cebindeki camı çıkardı, pencere kenarına koydu. dışarıdaki solgun aydınlık parçanın içinden geçti; kabarcık, o küçük hata, bir an için ışıldadı. sonra mila perdeyi çekti.
yatağa uzandı ama uyumadı. tavana baktı, öbür gün sabah vapuruna, ve ondan önceki geceye, cavit'in uykusuz bitireceği o bilinmez şeye. merak ediyordu. uzun zamandır bir şeyi böyle merak etmemişti; kaçtığı, arttığı, çevrelediği o boşlukta, ilk kez ileriye dönük bir şey vardı. bir sabah. bir uğrama. bir görme.
gözlerini kapadı. deniz hâlâ oradaydı, duvarın ötesinde, sabırlı. mila da öyle. sabaha kadar, camın içindeki o küçük havayı düşündü. kimileri kusur der ona. kimileri ışık. ve o gece, ilk kez, hangisi olduğuna kendi karar verebileceğini sezdi.
uyudu sonunda. dışarıda, atölyenin bir penceresinde ışık yanıyordu hâlâ; sarı, inatçı, tek. sabaha kadar sönmedi.
devamını gör...

sabahın ilk ışığı

fırtına gece yarısına doğru yorulmuştu. rüzgâr önce tükendi, sonra yağmur inceldi ve en son deniz durdu. sabaha karşı çatının üzerinden akan son damlalar tekdüze bir ritim tutturdu; mila onu dinleyerek uyandı.
atölyenin arka odasında, tahta bir kanepenin üzerindeydi. üzerine örtülmüş kaba yün battaniye omzundan kaymıştı. cavit'in ceketiydi altındaki, kokusundan anladı: tütün değil, cila ve tuz. kolunu battaniyenin dışında bırakmış, üşümüştü.
dışarıda ışık henüz karar vermemişti. ne gündüzdü ne gece. camın gerisinde her şey gri kurşundan bir levha gibiydi, sonra o levhanın bir ucundan ince bir çizgi açıldı, kızıla çalan bir çizgi.
doğruldu. boynu tutulmuştu. yastık niyetine katladığı hırkası yere düşmüş, ıslak zeminde bir leke bırakmıştı.
cavit yoktu.
bir an, dün gecenin hepsini kendisinin uydurduğunu düşündü. fırtına vardı, evet, onu duymuştu, camları döven o çılgın el vardı. ama konuştukları, karanlıkta kesik kesik dökülen o cümleler, elinin bir ara onun eline değmesi ve ikisinin de çekmemesi, hepsi rüyanın kıyısından geçmiş gibiydi.
ayağa kalktı. zemin soğuktu. çorapları hâlâ nemli, giymek istemedi, çıplak ayakla ön dükkâna geçti.
kapı aralıktı. cavit oradaydı, eşiğin dışında, taş basamağa oturmuş. sırtı ona dönük. elinde bir şey tutuyordu, dikkatle baktığında bir fincan olduğunu gördü, buharı tütüyordu hâlâ. deniz onun karşısında, dün geceki hırçınlığından utanmış gibi, düz ve gümüşiydi.
«uyandın mı» dedi cavit, dönmeden. onu nasıl duyduğunu mila anlayamadı; belki tahtanın gıcırtısından, belki nefesinden.
«kaça uyandın sen?»
«uyumadım pek.»
basamağın yanına gitti. oturdu. aralarında bir avuç mesafe vardı, dün gecenin karanlığında bu mesafe kapanmıştı, şimdi ışıkla birlikte geri gelmişti. ikisi de bunu biliyordu.
cavit fincanı ona uzattı.
«iç. ısınırsın.»
ıhlamurdu. şekersiz. mila bir yudum aldı, sıcaklık boğazından aşağı indi. fincanın kenarında ince bir çatlak vardı, parmağı ona takıldı.
«bunu ben kırmıştım galiba» dedi. «çocukken. babamın en sevdiği fincandı.»
cavit ona baktı ilk kez. gözlerinin altı morarmıştı uykusuzluktan, ama bakışı berraktı.
«kırılan onaramaz demişti baban. ben denedim yine de. içine su tutar hâlâ.»
deniz kıyıya küçük dalgalar getiriyordu, biri patlıyor, ötekisi ona yetişemeden geriye kayıyordu. bir martı, ıslak kanatlarını kurutmak için bir kayanın üstüne oturmuş, kendini silkeliyordu.
«enkaz gibi olmuş her yer» dedi mila, iskeleye doğru bakarak. fırtına birkaç sandalı devirmiş, birini karaya kadar sürüklemişti. iskelenin tahtalarından biri kopmuş, denize sarkıyordu. «dün gece bunların hepsi olurken biz burada oturuyorduk.»
«yapabileceğimiz bir şey yoktu. dışarı çıksaydık ikimiz de o sandallar gibi olurduk.»
gülümsedi mila. yorgun bir gülümsemeydi ama gerçekti.
sessizlik çöktü aralarına, ama ağır değildi bu sessizlik. dün gece söylenenler odanın içinde asılı duruyordu hâlâ, ikisi de onlara dokunmaktan çekiniyordu. cavit babasından söz etmişti karanlıkta. kendi babasından. denize açılıp da dönmeyen o adamdan, ve annesinin her akşam iskelede beklediği o yıllardan. mila da anlatmıştı, kaçtığı şeyi. şehri, orada kurduğu ve içine sığamadığı hayatı. isimleri anmamışlardı. bazı şeyleri karanlık kolaylaştırıyordu, ışık zorlaştırıyordu.
«acıktın mı?» diye sordu cavit birden.
«sen konuyu hep böyle mi değiştirirsin?»
cavit'in yüzünde bir gölge oynadı, sonra dağıldı.
«değiştirmiyorum. gerçekten acıktın mı diye soruyorum.»
«biraz.»
«fırıncı sadık dün ekmekleri yetiştirmiştir, fırtına ona vız gelir. gidip bakayım açık mı.»
kalktı. dizlerini ovaladı, yaşının bu sabah biraz daha ağırlaştığını belli eden bir hareketti. sonra durdu, mila'ya baktı.
«sen burada kal. üşürsün dışarıda.»
«seninle geleyim.»
«hayır.» sesi sertti, sonra yumuşadı. «yani, kal istersen. yollar çamur. ayağında da bir şey yok.»
doğruydu. mila ayaklarına baktı, sonra cavit'e. adamın gitmesini istemediğini, ama bunu söyleyemeyeceğini biliyordu. söylerse bir şey başlardı, ve o şeyin ne olduğunu ikisi de henüz adlandıramıyordu.
«tamam» dedi. «ben de burayı toparlarım.»
cavit ıslak sokağa adım attı. birkaç metre sonra döndü.
«fincanı bırakma yere. yine kırarsın.»
gitti. mila arkasından baktı, adamın omuzları hafifçe öne düşüktü, ıslak kaldırımda dikkatli yürüyordu. köşeyi dönene kadar izledi.
içeri girdi. atölye dün geceden çıkmış gibiydi, öyleydi zaten. tezgâhın üstündeki lamba hâlâ yanıyordu, sabah ışığında sararmış bir leke gibi duruyordu. söndürdü onu.
fırtına bir pencereden içeri su sızdırmıştı, tahta zeminde bir gölcük birikmişti. mila bir bez aldı, dizlerinin üstüne çöktü, silmeye başladı. suyun soğuğu ellerine geçiyordu. aldırmadı.
silerken tezgâhın altındaki rafa gözü ilişti. babasının el aletleri oradaydı, her biri kendi yerinde, yıllardır aynı yerde. cavit onları böyle tutmuştu. kimse dokunmasın diye, ya da her biri nerede lazımsa orada olsun diye. bir eğe, bir keski, ucu aşınmış bir çekiç. sapları elin biçimini almıştı, babasının elinin.
bir tanesini aldı eline. keskiydi. sapı pürüzsüzdü, yıllarca tutula tutula parlamış. babasının bu keskiyle çalışırken çıkardığı sesi hatırladı, tahtaya değen o küçük, kararlı çıtırtıyı. çocukken bu sesle uyurdu, atölyenin üstündeki odada. dışarıda deniz, aşağıda babasının keskisi. iki uyku sesi.
keskiyi yerine koydu. elleri titriyordu, soğuktan mı yoksa başka bir şeyden mi, ayırt edemedi.
kalktı, silmeyi bıraktı. tezgâhın üstündeki yarım işe baktı. cavit'in üstünde çalıştığı bir sandık kapağıydı, kenarlarına ince bir bordür oyulmuştu. yarısı bitmiş, öbür yarısı çizilmiş ama oyulmamıştı. desen, birbirine dolanan dalga çizgileriydi. mila parmağını oyuğun üstünde gezdirdi. cavit'in eli buraya kaç kez değmişti, kim bilir.
dışarıdan bir ses geldi. kapı açıldı.
cavit döndü. kolunun altında bir somun ekmek, öbür elinde kâğıda sarılı bir şey.
«sadık açıktı. sana selam söyledi. kim olduğunu sordu, dedim ki ustanın kızı.» durdu. «umarım doğru dedim.»
«doğru dedin.»
cavit ekmeği tezgâhın bir köşesine koydu, işin üstüne değil, dikkat etti buna. kâğıdı açtı, içinde birkaç zeytin ve bir parça beyaz peynir vardı.
«kahvaltı sayılmaz ama.»
«sayılır» dedi mila.
tezgâhın kenarına iki tabure çektiler. cavit ekmeği eliyle böldü, bir parçasını mila'ya uzattı. elleri değdi bir an. ikisi de fark etti, ikisi de bir şey söylemedi.
sessizce yediler. ekmek sıcaktı hâlâ, içi yumuşak. zeytinler tuzluydu, deniz gibi. cavit bir bardağa su koydu, aralarına bıraktı, sırayla içtiler.
«dün gece» diye başladı mila, sonra durdu.
«evet?»
«anlattığın şeyler. baban. onları kimseye anlatmadın herhalde daha önce.»
cavit bir zeytin çekirdeğini avucunda çevirdi.
«anlatacak kimse yoktu» dedi. «ya da vardı ama ben susmayı seçtim. bilmiyorum. uzun zaman geçti.»
«neden bana?»
cavit ona baktı. o berrak, yorgun bakış yine.
«karanlıktı» dedi. «karanlıkta insan kendini unutuyor. şimdi ışıkta anlatamazdım bunları.»
«şimdi ışık var.»
«farkındayım.» zeytin çekirdeğini tabağa bıraktı. «onun için de böyle tuhaf oturuyoruz burada, kimin ne diyeceğini bilmeden.»
mila güldü. gerçek bir gülüştü, göğsünün içini biraz açan. cavit'in de dudağının kenarı kalktı.
«sen de biraz tuhafsın zaten» dedi mila.
«kim değil ki?»
yediler yine. bir süre sonra cavit tabakları topladı, bir kenara koydu. ellerini pantolonuna sildi, sonra durdu, sanki bir karar veriyordu.
«bir şey göstereceğim sana» dedi.
arka odaya geçti. mila peşinden gitti. odanın köşesinde, örtüyle kapatılmış bir şey vardı, mila daha önce fark etmemişti onu, ya da fark etmiş de önemsememişti. cavit örtüyü çekti.
bir sandıktı. ama sıradan bir sandık değildi. ceviz ağacından, kapağı boydan boya oyulmuş. denizin oyulmuşu vardı üstünde, dalgalar, bir tekne, ve uzakta ince bir çizgi, deniz feneri. işçilik öyle inceydi ki mila bir an nefesini tuttu.
«bunu sen mi yaptın?»
«baban başladı. ben bitirdim.»
mila diz çöktü sandığın önünde, parmaklarını dalgaların üstünde gezdirdi. tahtanın altında babasının elini hissetti, sonra cavit'in elini. ikisinin çalışması bir yerde birbirine karışmıştı, ama nerede birinin bittiğini öbürünün başladığını söylemek imkânsızdı.
«ne zaman?»
«baban hastalanmadan önce başlamıştı. bir kızı için yapıyorum demişti. ama hangi kız diye sormadım. sonra... sonra o gitti, iş yarım kaldı. ben de bitirdim. nasıl bitirilir diye düşündüm çok. onun elinin gittiği yeri tahmin etmeye çalıştım.»
mila'nın parmağı fenerin üstünde durdu.
«benim için miydi?»
cavit hemen cevap vermedi.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «ama başka kızı yoktu.»
mila sandığın kapağını kaldırdı. içi boştu, tahtanın taze kokusu yükseldi. boştu ama boş durmuyordu, bir şey bekliyor gibiydi.
«neden bana daha önce göstermedin bunu?»
«vermeye hazır değildim.»
«şimdi hazır mısın?»
cavit kapının pervazına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. dışarıda deniz sesi düzelmişti, uzun ve sakin geliyordu.
«hazır olmak diye bir şey yok» dedi. «bir gün elinden bırakırsın. o kadar.»
mila fenerin camını yeniden yerine oturttu. menteşe küçük bir cırtla kapandı, sanki uzun zamandır aynı sesi çıkarmayı bekliyormuş gibi.
«bunu babam mı yapmıştı gerçekten?»
«öyle diyorum işte.»
«sen görmedin ama.»
cavit omuz silkti. pencereden içeri giren tuz kokusu, atölyenin talaş kokusuna karışıyordu. yaşlı adamın parmakları tezgâhın kenarındaki bir çentiği okşadı, alışkanlıktan olmalı, çünkü bakmıyordu bile.
«görmedim. elinden çıkanı gördüm. bir kişinin yaptığını, işi bitmeden bırakınca anlarsın. bir yeri fazla düzgün, öbür yeri aceleye gelmiş. bu fenerin kaidesi babanın, kapağı benim.»
mila kapağa dokundu, sonra kaideye. farkı gerçekten hissetti mi, yoksa hissetmek istediği için mi hissetti, ayıramadı.
«ikisi de aynı görünüyor bana.»
«zaman geçti. ben de onun gibi çalışmayı öğrendim. yıllarca aynı tezgâhta durursan, başkasının eli senin eline geçer.»
bunu sıradan bir şey söyler gibi söyledi. mila'nın gırtlağında bir düğüm oluştu, yutkundu, geçmedi.
sandığı yeniden kapattı. ama kapağı tam indirmedi, bir parmak boşluk bıraktı, sanki içerideki taze koku çıkmaya devam etsin diye.
«onu tanıyor muydun iyi?»
cavit kollarını çözdü, tezgâha doğru bir adım attı. ayağı yerdeki talaşları hışırdattı.
«yanımda çalıştı üç kış. konuşkan değildi. bir sabah gelir, akşama kadar tek kelime etmezdi bazen. ama ellerini duyardın. törpü çekişinden ne düşündüğünü anlardım.»
«nasıl yani?»
«içi rahatsa yumuşak çeker törpüyü. bir derdi varsa sert. o son kış hep sert çekiyordu.»
mila pencereye yürüdü. camda kendi yansımasını gördü, arkasında cavit'in eğik gölgesini. dışarıda iskele fenerinin ışığı suya uzun bir çizgi bırakıyordu, dalgayla birlikte kırılıp yeniden toparlanıyordu.
«o son kış» dedi mila, sözcükleri yavaşça bırakarak. «ben doğmadan önce mi, sonra mı?»
cavit cevap vermedi. bir bez aldı eline, tezgâhın üstündeki tozu silmeye başladı, oysa toz yoktu.
«cavit.»
«duydum.»
«sonra mı?»
bezi tezgâha bıraktı. elini beline götürdü, belki ağrıdan, belki başka bir şeyden.
«sen bir yaşındaydın» dedi. «bir kere getirmişti seni buraya. kucağında. talaşın içinde ağladın, koku burnuna kaçmış herhalde. o da güldü. ilk defa güldüğünü gördüm o gün.»
mila pencere pervazına tutundu. ahşap serindi, avucunun altında hafif nemliydi.
«ben hatırlamıyorum onu» dedi. «hiçbir şey. bir yüz bile.»
«bir yaşındaydın. kim hatırlar.»
«annem de anlatmadı. hiç. adını bile zor söylerdi.»
cavit tezgâha yaslandı, bacaklarını uzattı. yaşlı bir adamın gövdesi yorulunca çıkardığı o boğuk sesle nefes verdi.
«herkesin kendi susması var» dedi. «annen susmayı seçti. ben başka türlü seçtim. yıllardır bu feneri sakladım. belki bir gün gelirsin diye.»
«nereden bildin geleceğimi?»
«bilmedim. ummadım bile artık. sonra geçen ay iskelede gördüm seni. yürüyüşünden tanıdım. baban da öyle yürürdü, sanki denize bir şey borçluymuş gibi.»
mila güldü, ama gülüşü ortada kırıldı, bir hıçkırığa benzedi sonra yeniden gülüşe döndü. elinin tersiyle gözünün altını sildi, hızlıca, görülmesini istemeden.
«saçmalık bu» dedi. «yürüyüşten insan tanınır mı?»
«tanınır. yürüyüş yalan söyleyemez.»
atölyenin köşesinde bir şey kımıldadı, mila irkildi. kedi. cavit'in kedisi, tekir bir hayvan, rafın altından süzülüp geldi, mila'nın bacağına sürtündü sonra tezgâhın altına çekildi.
«adı ne?» diye sordu mila, konuyu değiştirmek için, sesindeki titremeyi örtmek için.
«yok adı. gelir gider. isim koyarsan kalmasını beklersin, o da kalmaz.»
bunu söyleyince ikisi de sustu. deniz sesi doldu aradaki boşluğu.
mila sandığa geri döndü. kapağı kaldırdı, feneri iki eliyle aldı, göğsüne yakın tuttu. metal soğuktu ama avucunda ısınmaya başladı. camın içindeki fitil yeri boştu, hiç yakılmamıştı.
«bunu yakabilir miyiz?» diye sordu.
cavit ona baktı, uzun uzun. gözlerinin çevresindeki çizgiler derinleşti.
«fitil lazım. bir de yağ. ikisi de var burada bir yerde.»
rafları karıştırmaya başladı. kavanozlar, teneke kutular, bir sürü küçük şey, hepsi düzensiz ama cavit'in eli gitmesi gereken yere gidiyordu. bir teneke aldı, kapağını açtı, kokladı.
«bozulmamış» dedi. «balık yağı. eskiden hep bununla yakardık. kokusu ağır olur ama.»
fitili bulmak daha uzun sürdü. sonunda bir çekmecenin dibinde, bir kâğıda sarılı, bulundu. cavit fitili düzeltti, feneri mila'nın elinden almadan, onun tuttuğu haliyle içine yerleştirdi. parmakları mila'nın parmaklarına değdi, bir an, sonra çekildi.
«yağı koy» dedi. «ölçüsü yok, azıcık.»
mila teneke kutuyu eğdi. yağ, altın renginde ve ağır, fenerin haznesine damladı. bir damla kaidenin kenarına düştü, cavit hemen sildi, alışkanlıkla.
«kibrit?»
«bende.» mila cebini karıştırdı. bir kibrit kutusu çıkardı, iskele büfesinden almıştı geçen gün, ne için aldığını bilmeden. çöpü çaktı. ilk seferde tutuşmadı, ikincide alev parladı.
fitile değdirdi. bir cızırtı, sonra sarı bir dil yükseldi, titredi, dengeye geldi. fenerin camı içeriden ısınırken hafif bir sis tuttu, sonra berraklaştı.
ışık atölyenin duvarlarına yayıldı. cavit'in yüzü bu ışıkta yumuşadı, yılların oyduğu çizgiler daha az sert göründü. kedi tezgâhın altından yeniden çıktı, alevle mila arasında bir yere oturdu, gözleri iki küçük ateş oldu.
«işte» dedi cavit. «yandı.»
mila feneri tezgâhın üstüne koydu. alevin karşısında oturdu, dizlerini kucakladı. cavit de bir taburede yerini aldı, dizleri çıtırdadı.
«anlat bana» dedi mila. «ne bileceksem hepsini. bir daha soramam belki.»
«neden soramayasın?»
«yarın gidiyorum. vapur öğlen kalkıyor.»
cavit'in eli havada bir an durdu, sonra dizine indi.
«gidiyor musun?»
«işim var karada. buraya sadece... bir şey aramaya gelmiştim. annemin bir sandığı vardı, içinden bu adanın adı çıktı. bir kâğıt. senin adın da vardı üstünde.»
«benim adım mı?»
«cavit usta. bir de bu atölyenin adresi. başka bir şey yok. annem öldükten sonra buldum.»
fenerin alevi bir esintiyle yattı, sonra doğruldu. cavit uzun süre konuşmadı. sonunda başını kaldırdı.
«annen bu adaya bir kere geldi» dedi. «sen doğmadan. babanla birlikte. o zamanlar gençtiler, deli gibi. bütün gece iskelede oturur, sabaha kadar konuşurlardı. ben karşı kahvede görürdüm onları. sonra baban kaldı, annen gitti. kavga mı ettiler, başka bir şey mi, bilmem. baban bir daha eskisi gibi olmadı.»
«neden kalmış burada?»
«denizi bırakamadı. bir de... beklediği bir şey vardı sanırım. gelmeyecek bir şey.»
mila alevin içine baktı. fitil yavaşça kısalıyordu, siyah bir uç bırakarak.
«o fener» dedi. «benim için yaptığını söylemiştin. ama beni tanımıyordu bile. bir yaşındaydım.»
«yaptığı zaman sen yoktun daha» dedi cavit. «ya da vardın, kimse bilmiyordu. bir kızım olacak dedi bir gün. ona bir fener yapacağım, karanlıkta yolunu bulsun diye. sonra... yarım kaldı işte.»
«nasıl yarım kaldı?»
cavit ayağa kalktı. pencereye gitti, dışarı baktı. sırtı mila'ya dönüktü, omuzları çökmüştü.
«bir fırtına vardı» dedi. sesi camın soğuğuna çarpıp geri geldi. «ekimdi. herkes teknesini bağladı, o bağlamadı. denize açıldı, kimse neden bilmez. belki bir şey kanıtlamak istedi. belki sadece yorulmuştu. tekne üç gün sonra ters döndü bulundu, ama o yoktu içinde.»
mila hareketsiz kaldı. alevin ışığı yüzünde titredi.
«bulunmadı mı hiç?»
«deniz bazen geri verir, bazen vermez. onu vermedi.»
atölyeye ağır bir sessizlik çöktü, alevin cızırtısı bile fazla geldi bir an.
«fener o zaman tezgâhta duruyordu» diye devam etti cavit. «yarım. kapağı yoktu. ben aylarca elimi süremedim. sonra bir kış, elim gitti kendiliğinden. kapağı taktım. bitirdim. ama vermedim kimseye. kime verecektim ki? sen yoktun ortada.»
mila ayağa kalktı. feneri yeniden aldı eline. alev sallandı ama sönmedi.
«şimdi buradayım» dedi.
«şimdi buradasın.»
«bunu alabilir miyim?»
cavit döndü. yüzündeki bir şey, belki bir gülümseme, belki bir çatlak, ışığa yakalandı.
«zaten senin» dedi. «otuz yıldır senin. ben sadece sakladım.»
mila feneri göğsüne bastırdı. sıcaklık göğsüne geçti, ceketinin içinden. dışarıda deniz, o uzun ve sakin sesiyle, iskele taşlarına vuruyordu.
«yarın gitmeden» dedi mila, «bana onun çalıştığı yeri gösterir misin? nerede otururdu, hangi tezgâhta.»
«şu köşedeki» dedi cavit, çenesiyle işaret ederek. «pencere kenarı. ışık iyi gelir diye orayı seçmişti. hep denize bakardı çalışırken. ben derdim ki, işine bak. o gülerdi, deniz de iş derdi.»
mila köşeye yürüdü. tezgâhın kenarına dokundu, ahşap yıllarca ellenmekten parlamıştı. pencereden dışarı baktı, babasının baktığı yerden, babasının açısından. iskele feneri suya çizgisini bırakıyordu, kırılıp toparlanarak.
«buradan aynı şeyi görmüş demek» dedi, kendine söyler gibi.
«aynı şeyi. yıllarca.»
fenerdeki alev artık küçülmüştü, yağ bitiyordu. mila onu söndürmedi, kendi kendine sönmesini bekledi. alev bir titredi, bir yattı, sonra son bir parıltıyla söndü. fitilin ucundan ince bir duman yükseldi, yukarıda dağılmadan önce bir an bütün kaldı, sonra hiç oldu.
«yağı bittiğinde söndürmezdi» dedi cavit. elini önlüğüne sildi, bir şey silmiyordu aslında, öyle bir alışkanlık. «kendi sönsün derdi. zorla bitirilen ışık uğursuzdur, öyle bir lafı vardı. ben de kaç kez, be adam, gaz para diye çıkıştım. dinlemezdi.»
mila fitile bakmaya devam etti. duman kokusu tezgâhın üstüne çökmüştü, is ve yanık yağ, buna karışan bir de tütsü gibi bir şey. babasının kokusu muydu bu, yoksa kendi uydurduğu bir şey mi, bilemedi.
«onu hiç kızgın gördünüz mü?» diye sordu.
«kızgın mı?» cavit güldü, dişlerinin arasından çıkan kısa bir sesti. «kızmazdı. susardı. bir şeye içerlediğinde konuşmayı keserdi, o kadar. iki gün üç gün. sonra bir sabah gelirdi, sanki hiçbir şey olmamış gibi, çayı koyardı, bana bir laf atardı. barışma diye bir şey yoktu onda. unutma vardı. ya da unutmuş gibi yapma.»
bunu duyunca mila'nın içinde bir yere bir şey oturdu. kendi de öyleydi. kavga etmezdi, çekilirdi. annesi hep söylerdi, sen babana çekmişsin, o suskunluk sende de var, derdi, azarlar gibi. o zaman anlamazdı ne demek istediğini. şimdi anlıyordu. kan böyle bir şeydi demek, hiç görmediğin bir adamın susuşunu taşıyordun içinde.
pencerenin dışında martı bağırdı, sonra bir tane daha. sabahın rengi değişmeye başlamıştı, iskele artık gri değil, kirli bir bal rengindeydi.
«bir şey soracağım» dedi mila. «ama kızmayın.»
«sor.»
«neden bana hiç ulaşmadı? adresim vardı. annem taşındığında bile bırakmıştı yeni adresi, avukat aracılığıyla. biliyorum, kâğıtları gördüm. yani biliyordu nerede olduğumu.»
cavit bir süre cevap vermedi. tezgâhın arkasına geçti, bir kutuyu yerinden aldı, tekrar koydu. elleri boşta durmayı sevmiyordu.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «yalan söylemeyeceğim sana. bilmiyorum. ama bir şey söyleyeyim, isteği vardı. kaç kez masaya oturdu, kâğıt aldı önüne. mektup yazacaktı. yazamadı. bir keresinde yazdı, uzun uzun, sonra yırttı. ateşe attı parçaları. yanında durdum, karışmadım. bazı adamlar var, elinden gelmez. sevgi ellerinden gelmez, dilleri dönmez. ama içleri dolu olur. baban öyleydi. dolu bir adamdı, boşaltamadan gitti.»
mila cevap vermedi. pencere kenarına, babasının oturduğu tabureye ilişti. ahşap soğuktu, sabahın soğuğu geçmişti içine. denize baktı. fener sönmüştü artık, gündüzün ışığı onu gereksiz kılmıştı, ama demirinden bir is izi kalmıştı camda, kendi kendine yanan bir şeyin izi.
«ben de yazamadım» dedi. «yıllarca. kaç kere düşündüm, giderim, kapısını çalarım, ne diyeceğimi bilmesem de giderim. gitmedim. hep bir sonraki yıl dedim. sonraki yaz. iş yoğun, param yok, vakit yok. hepsi yalan. korktum. kapıyı açar da bakar, tanımaz gibi bakar diye korktum. ya da tanır da, umursamaz gibi diye.»
«umursardı.»
«bunu bilemezsiniz.»
«bilirim.» cavit'in sesi sertleşmemişti ama kesindi, tartışmaya kapalı. «her yıl doğum gününde bir şey yapardı. sen bilmezsin. o tarih geldi mi, o gün dükkânı açmazdı. tek gün. yılın tek günü kapalı olurdu burası. sabah erken denize inerdi, akşama kadar gelmezdi. ne yapardı orada, bilmem. ama biliyordum niye. kaçıncı yaşına bastığını sayardı içinden, eminim. uzaktan.»
mila'nın gözü yaşarmadı, o türden değildi bu. boğazında bir şey vardı, yutkunmakla geçmeyen, sıcak bir taş. elini tezgâhın kenarındaki oyuğa koydu, babasının parmaklarının aşındırdığı yere. belki yıllarca aynı yere koymuştu elini, aynı düşünceyi düşünürken.
«doğum günüm martta» dedi. «on dördünde.»
«biliyorum.»
bu iki kelime, o küçücük onay, mila'nın omuzlarından bir şeyi indirdi. yıllardır taşıdığı, taşıdığını bile unuttuğu bir ağırlık. demek biliyordu. demek o gün, o adam denizin kenarında, kızının kaç yaşına bastığını sayıyordu. görmediği, sesini bile hatırlamayacağı bir kız.
kapı çaldı. zil değildi, cama vurulan bir eldi, iki kısa vuruş.
cavit döndü, camın ardındaki gölgeye baktı, elini kaldırdı.
«kerem'dir» dedi. «balıkçı. her sabah gelir, çay içer, gider. alışkanlık. baban giderken bile alışkanlıklar kaldı. onlar ölmüyor işte, insan ölüyor da.»
kapıyı açtı. içeri giren adam mila'nın beklediğinden gençti, otuzlarında belki, saçları tuzdan ve rüzgârdan sertleşmiş, yanakları güneşten çatlamış. elinde bir file, içinde iki tane balık, pulları sabah ışığında maden gibi parlıyordu.
«getirdim işte» dedi kerem, sonra mila'yı gördü, durdu. filesini indirmedi, öylece tuttu havada. bakışı bir mila'da, bir cavit'te gidip geldi.
«kızı» dedi cavit, tek kelime. açıklamaya gerek görmedi.
kerem'in yüzünde bir şey oldu. tanıma değildi, çünkü tanımıyordu. ama bir şeyi yerine oturtan bir insanın yüz ifadesiydi, uzun süredir eksik duran bir parçanın nihayet bulunduğu an. filesini tezgâha koydu, sessizce.
«demek geldin» dedi. mila'ya karşı değil, sanki başka birine söylüyordu bunu, orada olmayan birine. «geç kaldın.»
«kerem» diye araya girdi cavit, uyaran bir tonda.
«yok, haklı» dedi mila. «geç kaldım. biliyorum.»
kerem ona baktı, uzun uzun. gözleri babasının gözlerini arıyordu belki onun yüzünde, ya da annesinin, tanımadığı bir kadının. sonra yumuşadı, omuzları düştü.
«kusura bakma» dedi. «öyle demek istemedim. yani istedim ama... baban benim için önemliydi. küçüklüğümde babam yoktu, o vardı. bu tezgâhın başında büyüdüm sayılır. balık getirirdim ona, o bana zanaatı öğretirdi. camı nasıl keseceğimi, ışığın nasıl kırıldığını. bir gün dedi ki, kerem, dedi, sen benim oğlum gibisin ama benim bir kızım var, dedi. uzakta. bir gün gelirse, dedi, ona iyi bak. söz ver. söz verdim. ama gelmedin. gelmedin de, ben de sözümü tutamadım, o kadar zaman.»
sessizlik oldu. dükkânın içinde asılı duran camlar hafifçe salındı, dışarıdan geçen bir kamyonun titreşimiyle. renkli ışıklar duvarda yer değiştirdi, kımıldadı.
mila bir taburede oturuyordu, ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmış. kerem'in söylediği şey, o söz, ona iyi bak, içine bir kanca gibi takılmıştı. ölmüş bir adam, hiç görmediği kızı için bir başkasına söz veriyordu. bu ne demekti? sevmek miydi bu, yoksa sevememenin borcunu başkasına ödetmek mi?
«o balıkları ne yapacaksınız?» diye sordu, konuyu değiştirmek için, boğazındaki taşı yenmek için.
«kahvaltı» dedi kerem. «her sabah böyle. iki balık, biraz ekmek. baban tavada pişirirdi, arka odada bir ocak var. ben getiririm, o pişirirdi. şimdi...»
cümlesini bitirmedi. şimdi kim pişirecekti. cümlenin gerisi havada asılı kaldı, tıpkı camlar gibi.
«ben pişireyim» dedi mila. nereden geldiğini bilmediği bir cesaretle. «yani, pişirebilirim. fena aşçı değilimdir.»
iki adam ona baktı. cavit'in yüzünde bir şey kımıldadı, gözlerinin kenarında bir kırışık derinleşti.
«babana çekmişsin» dedi. «o da böyle yapardı. bir şey konuşulamayacak kadar ağır olunca, mutfağa kaçardı. ateşe iş bulurdu kendine.»
arka oda dar ve alçaktı, tavanına baba yadigârı camlar asılmıştı, kırık parçalar, denemeler, bitmemiş işler. bir ocak, iki göz, üstünde kararmış bir tava. mila tavayı eline aldı, ağırlığını tarttı. bir zamanlar babasının elinde olan bir ağırlık. ocağı yaktı, mavi bir çember tutuştu.
kerem balıkları temizledi, hızlı ve kesin hareketlerle, bunu bin kere yapmış birinin rahatlığıyla. mila ona baktı, ellerini izledi. bileğinde eski bir yara izi vardı, uzun, beyaz, cam kesiği gibi.
«o mu yaptı?» diye sordu, izi göstererek.
kerem baktı, sonra güldü, ilk kez gerçekten güldü.
«yok» dedi. «kendi beceriksizliğim. on dört yaşımdaydım. cam keserken. baban dikişleri kendi attı, doktora götürmedi, para yok diye. bir de kızdı bana, dikkatsizsin diye. sonra o akşam en güzel camı verdi bana, hediye. mavi bir cam, dalga desenli. hâlâ duruyor bende. böyle bir adamdı işte. bir eliyle döver, öbür eliyle sarardı.»
balıklar tavada cızırdadı, yağ sıçradı. koku dar odayı doldurdu, deniz kokusuyla karışan bir şey, sıcak ve tanıdık, hiç yaşanmamış bir çocukluğun kokusu gibi. mila balıkları çevirdi. derileri altın rengine dönmüştü, kenarları kıvrılmıştı.
«anlat» dedi, sırtı adamlara dönük, tavaya bakarak. «başka ne biliyorsanız. onu tanımıyorum ben. bir tek fotoğrafını gördüm, o da bulanık. elimde bir adamın adı var sadece, bir de bu dükkân. anlatın ki bir şeye tutunayım.»
cavit taburede oturdu, dizlerini oğuşturdu.
«ne anlatayım» dedi. «kırk yıllık adam. nereden başlanır?»
«baştan» dedi mila. «en baştan. nasıl geldi buraya, nasıl açtı bu dükkânı.»
ve cavit anlatmaya başladı. yavaş yavaş, bir kelimeyi bulup öbürüne dizerek, sözleri tezgâhtaki camlar gibi tek tek yerleştirerek. nasıl bir başka şehirden gelmiş, cebinde neredeyse hiç parayla. nasıl önce bir başkasının yanında çıraklık etmiş, camın nasıl kesildiğini, nasıl eğildiğini, nasıl renklendiğini öğrenmiş. nasıl bu köşedeki dükkânı, o zamanlar yıkık dökük bir yeri, kirası ucuz diye tutmuş. nasıl ilk yıllar aç kalmış, bazı geceler tezgâhın altında yatmış, eve dönecek gücü olmadığından.
mila dinledi. balıklar tabaklara geçti, ekmek kesildi, çay demlendi, ama kimse yemeye başlamadı.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim