zaman tüneli

aynı çatı, aynı gece

rüzgâr önce kepenkleri buldu. sonra çatının bir köşesinde gevşek kalmış sacı, sonra da atölyenin arkasındaki incir ağacının en inatçı dalını. mila kepenkleri kapatmaya çalışırken parmaklarının arasından bir mandal kaydı, denize doğru fırladı, karanlıkta kayboldu. yağmur henüz başlamamıştı. ama gökyüzü, denizin üstünde ağırlaşmış, kurşun rengine yakın bir şeye dönüşmüştü, ve o rengin altında dalgalar bildiği kıyıyı unutmuş gibi vuruyordu taşlara.
«içeri gir» dedi cavit arkasından. elinde bir çekiç, öteki elinde bir avuç çivi vardı. «ben hallederim. sen o mandalın peşine düşme, gitti gider.»
«kaç tane kaldı?»
«bir tane. en zoru.»
mila geri çekildi, kapının eşiğinde durdu. adamın kepengi tutuşunu izledi; omzunu tahtaya dayamış, dizini bükmüş, rüzgârın her itişinde bir adım geri gidip yeniden dayanıyordu. bir çivi tutturdu. iki. üçüncüde çekiç kaydı, parmağına değdi, ama sesini çıkarmadı. sadece elini bir an havada tuttu, sonra devam etti. mila o susuşu gördü. babasının da böyle bir susuşu vardı, canı yandığında bağırmak yerine daha sessiz olurdu.
kepenk kapandığında ilk damlalar düştü. iri, tek tek, sonra hep birden. cavit içeri girdi, kapıyı ardından çekti, sürgüyü indirdi. ıslanmıştı. saçından bir damla burnunun ucuna indi, oradan çenesine.
«bu gece geçmez» dedi. «radyo öyle diyor. sabaha kadar sürer.»
«eve gidemez misin?»
«yolun yarısı su alır bu havada. köprünün altı özellikle.» çekici tezgâhın üstüne bıraktı. «sen de gidemezsin. pansiyon bu tarafta değil.»
bunu ikisi de biliyordu. ama söylenmesi gerekiyordu, çünkü söylenmeyince ortada asılı kalıyordu, ve asılı kalan şey ikisini de rahatsız ediyordu. mila başını salladı. atölyenin içine baktı. tozlu tezgâh, duvarda asılı testereler, köşede babasının bıraktığı o eski soba, yıllardır yakılmamış ama borusu hâlâ tavana doğru uzanan.
«soba çalışır mı?»
«denemedik.» cavit sobaya doğru gitti, kapağını açtı, içine baktı. «kuru odun var arkada. boru tıkalı olmasa yakarız.»
«boru tıkalıysa?»
«o zaman üşürüz.»
ilk kez, o gece, adamın ağzının bir kenarında bir şey kıpırdadı. gülümseme değildi tam olarak. gülümsemenin habercisiydi belki. mila bunu da fark etti, ve fark ettiğini belli etmemek için sobaya doğru eğildi.
odunu birlikte taşıdılar. cavit sobayı yaktı, ilk denemede boru tuttu, duman yukarı çekti, aşağı vurmadı. bir süre ateşin çıtırtısından başka ses olmadı içeride, dışarıda ise fırtına kendi işine devam etti; sanki iki ayrı dünya vardı, biri camın ötesinde deliren, biri camın berisinde ısınmaya çalışan.
«aç mısın?» diye sordu cavit.
«biraz.»
«yukarıda bir şeyler var. ekmek, peynir. zeytin. çay yaparım.»
yukarısı, atölyenin üstündeki küçük ara kattı. bir zamanlar babası orada oturur, uzun tornalama günlerinde eve inmez, orada uyurdu. mila yıllar önce o merdiveni sayısız kez çıkmıştı. şimdi çıkarken basamaklardan biri gıcırdadı, ve o gıcırtı ona sekiz yaşını, babasının sırtına yaslanıp uyuyakaldığı bir öğle sonrasını getirdi. durdu. elini korkuluğa koydu.
«iyi misin?» cavit alttan sordu.
«iyiyim. basamak eskimiş.»
«hepsi eskimiş. ben alışkınım, nereye basacağımı biliyorum.»
yukarıda tek bir ampul vardı, sarı, yorgun. küçük bir masa, iki iskemle, bir divan, üstünde katlanmış bir battaniye. duvarda babasının bir fotoğrafı; genç, gülümsüyor, elinde yeni bitmiş bir sandal maketi. mila fotoğrafa uzun uzun baktı.
«bunu buraya sen mi astın?»
cavit çayı ocağa koyarken durdu. «evet. aşağıda dururdu, çekmecede. bir gün çıkardım, buraya koydum. bakınca iyi geliyordu.»
«iyi geliyordu.»
«yalnız çalışırken.» bunu söyledikten sonra sırtı ona dönük kaldı, ve mila o sırtın bir şey daha söylemek isteyip vazgeçtiğini gördü.
sofrayı küçük masaya kurdular. ekmek bayattı ama sobanın yanında tutunca yumuşadı. peynir tuzluydu. zeytinler koyu, buruşuk, kasabanın kendi ağaçlarından. çay demlendi. içtiler. dışarıda bir yerlerde bir teneke devrildi, yuvarlandı, sesi uzaklaştı.
«babam bu peyniri severdi» dedi mila. «şehirde bunu bulamadım hiç. denedim, olmadı.»
«buranın suyu farklı. otu farklı. peynir de farklı oluyor.»
«her şey farklı.»
cavit bardağını iki eliyle sardı. parmakları büyüktü, çalışmaktan kalınlaşmış, ama fincanı tutuşunda bir dikkat vardı, kırılacakmış gibi. «sen de farklısın» dedi. «geldiğin günden bu güne.»
«nasıl?»
«ilk gün iskelede duruşun vardı. sanki bir şey senden çalınmış da onu geri almaya gelmişsin gibi. kimseye bakmıyordun. şimdi bakıyorsun.»
mila fincanı dudağına götürdü, ama içmedi. «o gün kimseye bakamıyordum» dedi. «bakarsam kalırım diye korkuyordum sanırım.»
«şimdi korkmuyor musun?»
soru havada durdu. cevap vermek yerine mila kalktı, cama gitti, dışarı baktı. ama camda dışarıyı göremedi, sadece kendi yansımasını, arkasında sarı ampulü, daha arkada oturan adamı gördü. yağmur cama vuruyor, yansımayı bozuyor, sonra yeniden topluyordu.
«fırtınayı seviyor musun?» diye sordu, konuyu değiştirerek.
«sevmek mi.» cavit düşündü. «alıştım. ilk yıllarda korkardım. tek başıma kaldığımda, gece, deniz böyle kabarınca. sonra bir şey oldu.»
«ne oldu?»
«anladım ki fırtına beni aramıyor. kendi işi var onun. ben sadece yolunda duruyorum. o da geçip gidiyor.» bardağını bıraktı. «insan bunu anlayınca daha az korkuyor. fırtınadan da, başka şeylerden de.»
mila döndü, ona baktı. «başka şeyler ne?»
cavit gözlerini kaçırmadı bu kez. «sen biliyorsun» dedi.
ampul bir an titreşti, sonra düzeldi. dışarıda bir şimşek denizi aydınlattı, bir saniye sonra gök gürledi, öyle yakındı ki masadaki fincanlar hafifçe titredi. mila irkildi.
«yakındı» dedi cavit. «ama geçti. duydun mu, uzaklaşıyor.»
bir şimşek daha, bu kez daha uzak. gök gürültüsü geç geldi, boğuk.
«sayarsan mesafesini bulursun» dedi cavit. «şimşekle gürültü arasını. baban öğretmişti bana. ilk yaz.»
«baban öğretmişti derken.» mila iskemleye geri oturdu. «sen kaç yaşındaydın buraya geldiğinde?»
«on dokuz. belki yirmi. kaçıyordum bir yerden. nereye gittiğimi bilmiyordum, otobüse binmiştim, denize kadar gitmiş, inmiştim. iskelede oturuyordum, param yoktu, gidecek yerim yoktu. baban geçti yanımdan. durdu. bir şey sormadı. sadece, gel bir çay iç, dedi.»
«ve gittin.»
«ve gittim. o çay hiç bitmedi.» sobaya bir odun attı. alev bir an büyüdü, yüzünü aydınlattı, sonra yeniden çekildi. «otuz yıl sürdü o çay. adam bana bir zanaat verdi, bir ev verdi, bir isim verdi bu kasabada. karşılığında hiçbir şey istemedi. ben de ödeyemedim borcumu, çünkü ödemek istediğim gün gitti.»
mila'nın gözleri sobanın ateşinden ona kaydı. «onun hastalığını biliyor muydun?»
«son yıla kadar bilmiyordum. sonra sakladı, ama saklayamadı. ben de ona bilmiyormuşum gibi davrandım. ikimiz de rol yaptık. çok kötü oyunculardık.» bir an sustu. «seni çok andı.»
mila'nın eli masanın üstünde kaldı, hareketsiz. «ne dedi?»
«kızgın değildi. insanlar sanıyor ki terk edilen kızgın olur. o değildi. sadece merak ederdi. bugün ne yapıyor, dedi bir keresinde. mutlu mu acaba. onu rahatsız eden gittiğin değildi. mutlu olup olmadığını bilmemesiydi.»
cam dışarıda ağlıyordu, yağmur öyle sertti. içeride mila'nın elinin üstüne bir gölge düştü; cavit uzanmıştı, ama dokunmadı, eli havada durdu, bir karar bekler gibi. sonra geri çekti.
«kusura bakma» dedi. «bunları anlatmamam gerekirdi belki.»
«hayır.» mila'nın sesi çıkmadı önce, sonra çıktı. «anlatman gerekiyordu. kimse anlatmadı bana. ben de sormadım. sormaya cesaret edemedim.»
«neden gittin?»
soru basitti, ama mila bunu yıllardır kimseye sormasına izin vermemişti. şehirde arkadaşları vardı, sevgilileri olmuştu, ama kimse bu soruyu böyle, sobanın önünde, fırtınanın ortasında, tuzlu peynirin kokusuyla sormamıştı.
«küçük geldi bana» dedi sonunda. «kasaba, atölye, babamın hayatı. hepsi küçük geldi. büyük bir şey istiyordum. şehir, isim yapmak, bilmediğim bir hayat. babam beni tornaya oturtmaya çalışırdı, ben kaçardım. bu benim değil, derdim. ben başka bir şey olacağım. ne olacağımı bilmiyordum aslında. sadece bu olmayacağımı biliyordum.»
«oldun mu peki? başka bir şey.»
mila güldü, ama gülüşünde neşe yoktu. «bir mimarlık ofisinde çalışıyorum. başkalarının çizdiği binaları başkalarına anlatıyorum. on yıldır. kendi çizdiğim tek bir şey yok. içimden hep bir şey çizmek geldi, ama hep ertelendi, hep başka bir iş çıktı.» fincanına baktı. «küçük gelen hayattan kaçtım, büyük sandığım hayatın içinde küçüldüm.»
cavit uzun süre bir şey söylemedi. sonra kalktı, divandaki battaniyeyi aldı, mila'nın omzuna koydu. hareketi doğaldı, düşünülmemiş, ve tam da bu yüzden mila'nın nefesini bir an tuttu.
«üşüyordun» dedi cavit, açıklarcasına.
«üşümüyordum.»
«o zaman ben üşüyordum, sen de tutuyorsun.»
bu kez mila güldü, gerçekten. battaniye omuzlarından kaymadı. cavit yeniden oturdu, ama iskemlesini bu kez biraz yaklaştırmıştı, ya da mila öyle sandı.
dışarıda fırtına doruğuna çıktı. bir dalga, iskeleyi aşacakmış gibi bir gürültüyle kırıldı, camlar sarsıldı, tavandaki lamba bir an kısıldı, sonra yeniden toparlandı. mila irkildi. cavit'in eli, hiç düşünmeden, masanın üstünde duran mila'nın eline değdi, sonra çekilmedi.
«sadece rüzgâr» dedi.
«biliyorum.»
ama elini çekmedi mila da. ikisi de baktılar tuttukları yere, sanki oraya ait olmayan bir şey konmuş da ne yapacaklarını bilmiyorlarmış gibi. cavit'in parmaklarının ucu nasırlıydı, halat ve tuz görmüş bir elin nasırı. mila'nınkiler ise kâğıt kesiği ve mürekkep kokan bir hayatın parmaklarıydı. bir süre öylece kaldılar.
«elin soğuk» dedi cavit sonunda.
«sen az önce üşüdüğünü söylemiştin.»
«ikimiz de yalancıyız demek.»
fırtına ikinci bir dalgayı iskeleye çarptırdı. bu kez bir tahta çatırtısı geldi, uzun ve yırtılan bir ses. cavit başını kaldırdı, kaşları çatıldı.
«baba kısmı gevşemiş olmalı» dedi. «sabah bakmam lazım. bu gidişle bakmaya bir şey kalmayabilir.»
«şimdi mi çıkacaksın?»
«deli değilim.» bir an durdu. «en azından bu gece değil.»
sobanın üstündeki cezvede kalan kahve kaynayıp taşmış, tenekenin kenarında koyu bir çizgi bırakmıştı. cavit kalktı, cezveyi kenara aldı, bir bez kaptı, sildi. sırtı mila'ya dönüktü. omuzları geniş, ama bir yeri, kürek kemiklerinin arası, sanki yıllardır bir şeyi taşımaktan öne düşmüş gibiydi. mila baktı. battaniyeyi biraz daha çekti üstüne.
«karın» dedi mila, sonra durdu. sormak istemişti, sormamaya karar vermişti, ama kelime çoktan çıkmıştı ağzından. «duvarda fotoğrafı var. sordum diye kızma.»
cavit bezi astı çiviye. döndü. yüzünde bir şey yoktu, boşluk değil, kilit gibi bir sükûnet.
«nadya» dedi. «altı yıl oldu.»
«üzgünüm.»
«herkes öyle diyor.» oturdu yeniden, ama bu kez uzağa. «bir sonbahar. deniz o gün süt gibiydi, hatırlıyorum. rüzgâr yoktu. ben açıktaydım, ağları çekiyordum. o evdeydi. sabah bir baş ağrısıyla uyanmış, öğlen yatağa girmiş. akşam döndüğümde artık konuşmuyordu.» elini masaya koydu, avuç içi yukarı, boş. «fırtınada değil. deniz almadı onu. kendi başına gitti, sessizce, ben yokken. en kötüsü de bu. ben bir dalgayla boğuşurken, o hiç ses çıkarmadan.»
mila bir şey söylemedi. söylenecek şeylerin hepsi tanıdıktı, hepsi işe yaramazdı, bunu biliyordu. bunun yerine masanın üstündeki eli, biraz önce çekilen o eli, kendi iki avucunun arasına aldı. cavit karşı koymadı.
«bu adaya onun için gelmiştim» dedi cavit, sesi alçalarak. «şehirde tanışmıştık. o buralıydı, ben değil. beni buraya o getirdi. sonra o gitti, ben kaldım. gidecek yerim yoktu artık. ya da gitmek istemedim, bilmiyorum.» başını salladı. «insan bir yere birinin yüzünden bağlanıyor, sonra o kişi olmuyor, ama bağ kalıyor. tuhaf.»
«hiç şehre dönmeyi düşünmedin mi?»
«şehirde ne yapayım?» güldü, ama gülüşünde acı bir tortu vardı. «orada herkes bir yere yetişiyor. ben hiçbir yere yetişmiyorum. burada denizle kavga ediyorum, denizle barışıyorum, günün sonunda yorgun oluyorum. yorgunluk iyi şey. uyutur.»
dışarıda dalgalar birbiri ardına vuruyordu, ama bir düzen tutturmuşlardı sanki, önce uzak bir hışırtı, sonra yaklaşan bir gümbürtü, sonra kırılış. mila saymaya başladı içinden. bir, iki, üç, dalga. cavit'in eli hâlâ avuçlarının arasındaydı, ve mila fark etti ki o el artık soğuk değildi.
«sen» dedi cavit. «sen niye geldin buraya? kimse tatilde bu adaya gelmez. yazın bile gelmezler pek. şimdi, kasımda...»
«kaçtım.»
«kimden?»
«kendimden herhalde.» omuz silkti mila. «bir dergide çalışıyordum. yıllarca. iyiydim de. başkalarının hayatını yazıyordum, başkalarının fotoğraflarına başlık atıyordum, başkalarının aşklarını cümleye döküyordum. bir gün masamda oturuyordum, önümde birinin düğün fotoğrafları, güzel bir çift, ışıklar, çiçekler. onlara bir başlık yazmam gerekiyordu. ve ben o an fark ettim ki kendi adıma bir cümle bile kuramıyorum. hep başkasının cümlesiydi. kalktım. çantamı aldım. kimseye bir şey söylemedim.»
«kovulmadın mı?»
«bilmiyorum. telefonu açmıyorum.» güldü. «belki hâlâ orada bir masam vardır, tozlanıyordur.»
cavit ona baktı, uzun uzun, sanki yüzünde okuyacak bir şey arıyordu. rüzgâr bacadan içeri bir uğultu yolladı, soba bir an homurdandı.
«kalıyorsun o zaman» dedi cavit. soru değildi.
«nereye gideceğim ki? vapur ne zaman kalkar bu havada?»
«kalkmaz. üç gün, belki dört. deniz karar verir.»
«deniz karar verir» diye tekrarladı mila. kelimeyi tadar gibiydi. «şehirde her şeye ben karar verirdim. ya da öyle sanırdım. burada bir denizin kararını beklemek... tuhaf bir rahatlık var bunda.»
«alışırsın. ya da delirirsin. ikisi de olur.»
bu kez ikisi birden güldü. gülüş bittiğinde aralarında kalan sessizlik eskisi gibi değildi, ürkek değildi artık, oturmuş bir sessizlikti, yerini bulmuş. mila elini yavaşça çekti cavit'in elinin üstünden, ama bunu bir kopuş gibi değil, bir soluk alma gibi yaptı.
«çizmelisin» dedi cavit birden.
«ne?»
«az önce dedin ya, hep çizmek istemiş, hiç çizmemişsin. burada üç günün var. deniz seni burada tuttu. bir şey çiz.»
«neyi çizeceğim?»
cavit omuz silkti. «ne görürsen. şu cezveyi. şu pencereyi. fırtınayı. bilmiyorum. ben balıkçıyım, ressam değil.»
mila pencereye baktı. camda kendi hayali yüzüyordu, sobanın ışığında, ardında koyu bir karanlık ve o karanlığın içinde kımıldayan bir şey, deniz. kâğıdı yoktu. kalemi yoktu. ama ilk kez uzun zamandır elinin bir şeye uzanmak istediğini hissetti, parmakları kıpırdadı dizinin üstünde, kendiliğinden.
«kâğıdım yok» dedi.
cavit kalktı, arka odaya geçti. bir dolap gıcırdadı, bir şeyler devrildi, bir küfür duyuldu, sonra sessizlik. döndüğünde elinde bir defter vardı, kenarları sararmış, kapağı rutubetten kabarmış.
«nadya'nındı» dedi, uzatarak. «hesap tutardı bununla. yarısı boş. kim bilir, belki senin için tutmuştur.»
mila defteri aldı. ağırdı, kâğıtları kalındı, eski bir kâğıt kokusu geldi, biraz nem, biraz tozlu bir tatlılık. ilk sayfaları çevirdi. bir kadının el yazısı, düzenli rakamlar, un, tuz, gazyağı, ip. sonra bomboş sayfalar. beyaz, sabırlı.
«bir kalem?»
cavit cebinden bir güdük kurşun kalem çıkardı, uzattı. marangoz kalemi, yassı, ucu bıçakla açılmış.
mila defteri dizine koydu. bir an baktı boş sayfaya, o sayfanın verdiği o eski korkuyla, başkalarının cümlelerine sığınmayı öğreten o korkuyla. sonra kalemi kâğıda değdirdi. ilk çizgi eğri çıktı, titrekti, bir işe yaramazdı. ikincisi de. ama üçüncüde eli hatırladı, çok eskiden, çocukken, defter kenarlarına gizli gizli çizdiği zamanları hatırladı, ve çizgi kendine bir yol buldu.
cavit sesini çıkarmadı. kalktı, cezveyi tekrar sürdü ateşe, iki fincanı çalkaladı, oturdu. mila çiziyordu. pencereyi çizmiyordu, cezveyi de değil. bir el çiziyordu, masanın üstünde, avuç içi yukarı, boş. neden onu çizdiğini kendi de bilmiyordu, ya da biliyordu da söylemiyordu kendine.
fırtına yavaşladı. değil, yavaşlamadı, ama artık ona alışmışlardı, gürültüsü odanın bir parçası olmuştu, sobanın çıtırtısı gibi, saatin tıkırtısı gibi. mila'nın kalemi kâğıtta hışırdadı. cavit başını arkaya yasladı, gözlerini kapattı, ama uyumadı; kirpiklerinin ardından zaman zaman mila'ya bakıyordu, kadının kaşlarının arasındaki o küçük kırışığa, dilinin ucunu dişlerinin arasına sıkıştırışına.
«bitti» dedi mila bir süre sonra.
cavit gözlerini açtı. defteri uzattı mila. cavit baktı. uzun baktı. kendi eliydi çizilen, tanıdı. az önce mila'nın avuçlarının arasında duran el.
«iyi çizmişsin» dedi. sesi biraz boğuktu.
«beğenmedin.»
«beğendim.» parmağını çizginin üstünde gezdirdi, değmeden, havada. «sadece... bu el yorgun görünüyor. ben kendimi hiç yorgun görmemiştim. sen görmüşsün.»
mila bir şey demedi. kalemi kapadı, defteri kapadı, ama kucağında tuttu, geri vermedi.
«sabah iskeleye çıkacağım» dedi cavit. «o gevşeyen kısma bakmam lazım. gelir misin?»
«fırtınada mı?»
«sabaha diner. denerim ben, bilirim. bu tür fırtınalar akşam çıkar, şafakta yorulur. sabah gökyüzü yıkanmış olur, deniz durgun, her yer tuz kokar. görmelisin. çizersin.»
«peki» dedi mila. düşünmeden. sonra düşününce de vazgeçmedi. «gelirim.»
cavit gülümsedi, o küçük, zoraki olmayan gülümsemeyle. kahve yeniden kaynadı, bu kez taşmadan aldı ateşten. iki fincana döktü. uzattı birini.
«şekersiz iç» dedi. «adanın kuralı.»
«kim koymuş bu kuralı?»
«ben. şimdi.»
mila güldü, fincanı aldı. sıcaktı, avuçlarını ısıttı. dışarıda bir dalga daha kırıldı, ama önceki kadar öfkeli değildi. denizin de yorulduğu belli oluyordu. ikisi kahvelerini içtiler, konuşmadan, ama sessizlikleri konuşmadan daha çok şey söylüyordu. battaniye mila'nın omzunda kaldı. cavit almadı geri. istemedi de.
gece ilerledikçe soba küllendi, ışık soldu. cavit divanı gösterdi mila'ya, kendisi arka odaya çekileceğini söyledi. kapıda durdu bir an.
«nadya'nın defteri sende kalsın» dedi. «doldur. boş durmasın.»
kapı arkasından çekilmeden önce ekledi:
«sabah erken kalkarım. balıkçılar gelmeden fener sönmesin diye.»
mila başını salladı. defteri aldı, kapağını parmağıyla yokladı. deri eskimişti, köşeleri yumuşamış, tuz kokmuştu. içinde biri yaşamış gibi.
cavit gidince oda büyüdü sanki. divana oturdu mila, battaniyeyi dizlerine çekti. lambanın fitili giderek kısalıyordu; alevin ucu bir sağa yattı, bir sola. duvarda cavit'in eski çizimleri asılıydı, çivilere geçirilmiş kartonlar. bir tanesi fenerin kendisiydi, ama gerçeğinden daha yalnız duruyordu kâğıtta. sanki çizen kişi feneri değil de kendini çizmiş.
defteri açtı.
ilk sayfa boştu. ikincisi de. üçüncüde küçük bir el yazısı vardı, silik, kurşun kalemle. cavit'in eli değildi bu, daha yuvarlaktı harfler. nadya, diye düşündü mila. okumamalıydı belki. okudu.
«deniz bugün gri. cavit balık tutamadı, kızdı. ben kızmadım. onun kızgınlığını seviyorum çünkü hep bana değil, kendine.»
altında tarih yoktu. sadece bu üç cümle, sonra yine boşluk. mila sayfayı çevirmedi. parmağını harflerin üzerinde gezdirdi, sanki dokunursa kadın konuşacakmış gibi. kalemi buldu divanın yanındaki sepette. ucu körelmişti. çakıyla açtı, talaşları avucuna topladı.
yazmak istedi. ne yazacağını bilmedi.
uzun süre kalem elinde kaldı öylece. sonunda bir tek satır yazdı, kendi yuvarlak olmayan, dik harfleriyle:
«bir yabancının battaniyesinde ısınmak, insana yuvayı hatırlatıyor.»
beğenmedi. üstünü çizmek istedi. çizmedi. nadya'nın cümlesini de kimse çizmemişti.
lamba söndü kendiliğinden. karanlıkta gözleri yavaş yavaş alıştı; pencereden gelen soluk bir aydınlık vardı, fenerin döngüsü. her yirmi saniyede bir odayı yalayıp geçiyordu ışık huzmesi. bir gelip bir gitmesinde mila uykuya daldı, defteri göğsünün üzerinde.
rüyasında bir tren vardı, kalabalık bir peron, birinin adını sesleniyordu ama ses çıkmıyordu ağzından. uyandığında yastığı ıslaktı; ağladığını değil, terlediğini düşündü. öyle demek daha kolaydı.
dışarısı henüz ağarmamıştı. fenerin dibinde bir gürültü, ardından zincir sesi. cavit çoktan kalkmıştı. mila battaniyeyi katladı, saçını topladı, yüzünü ovaladı avuçlarıyla. kahve fincanları hâlâ tezgâhtaydı, dibinde kuruyan telve. birini kaldırdı, kokladı. şekersizdi gerçekten.
kapıyı itti.
rüzgâr dünkü kadar sert değildi ama tuzu keskindi. cavit merdivenin dibinde, dizlerinin üstünde bir ağın ipliğini onarıyordu. parmakları hızlı, alışkın. ona bakmadan konuştu.
«uyudun mu?»
«biraz.»
«divan serttir. nadya da yakınırdı.»
adı yine ağzından kolayca çıkmıştı, ama bu sefer ardından susmadı. mila merdivene oturdu, iki basamak yukarısına. denizi seyretti bir süre. ufukta bir gemi vardı, çok küçük, kımıldamıyor gibi.
«ne kadar zaman oldu?» diye sordu mila. nereden geldiğini kendisi de bilmeden.
cavit ipliği dişiyle kopardı.
«neyin?»
«onun.»
elleri durdu bir an. sonra yeniden başladı ağı örmeye, daha yavaş.
«üç kış. dördüncüsüne giriyoruz.»
«gitti mi, yoksa...»
«insan bazen gider de gitmez. bazen kalır da orada olmaz.»
bulanık bir cevaptı, mila bunu anladı ve üstelemedi. denizin bu adamı böyle yaptığını düşündü; her şeyi yarım söyleyen, gerisini dalgalara bırakan biri. belki de kendisi de öyle olmuştu son aylarda. cümlelerin sonunu getirmeyen biri.
«ben de birinden kaçıyorum» dedi mila. söyleyince şaşırdı. söylemeye niyeti yoktu.
cavit başını kaldırdı ilk kez. gözleri açık renkti, denizin bugünkü rengine yakın. bir şey sormadı. sadece bekledi.
«kaçmak yanlış kelime belki» diye düzeltti mila. «bırakıp gelmek. ya da... geri dönmemek için gitmek. ne dersen de.»
«isim koymana gerek yok.»
bu cümle mila'nın içinde bir yere değdi. isim koymaya çalışmaktan yorulmuştu zaten. herkes ondan bir açıklama bekliyordu; annesi, kız kardeşi, iş yerindeki o kadın. neden gittiğini, neden geri dönmediğini, ne düşündüğünü. burada, bu ıssız kayanın üstünde, kimse ondan cümle kurmasını istemiyordu.
«kahvaltı var mı?» diye sordu, konuyu bilerek başka yere çekerek.
cavit'in ağzının kenarı kalktı azıcık.
«peynir var. ekmek dün akşamdan. bir de balık, eğer o gemi bize bir şey bırakmadıysa.»
«ben ekmeği kızartabilirim. sobada olur mu?»
«olur. nadya da...»
durdu. bu sefer kendi durdu, mila değil.
«söyle» dedi mila usulca. «söylemek istiyorsan söyle. ben rahatsız olmam.»
cavit ağı bıraktı yanına. ellerini dizlerine dayadı, denize baktı. uzun bir sessizlikten sonra konuştu, sesi alçaktı, rüzgârla karışıyordu.
«o da ekmeği sobada kızartırdı. kenarları yansın isterdi. ben yanığını sevmem, ama onunki başkaydı. yanığını bile severdim.»
sonra sustu. mila da sustu. içeri girdiler.
soba hâlâ sıcaktı, közleri karıştırınca kırmızısı canlandı. mila ekmeği dilimledi, bıçak eski olduğundan zorlandı. cavit peyniri çıkardı bir tenekeden, kokusu keskindi, keçi peyniriydi. bir kavanoz bal da koydu masaya, kristalleşmiş, koyu.
«adada arı mı var?» diye şaşırdı mila.
«yok. balıkçılardan alıyorum. karadan getiriyorlar. ayda bir gelirler, erzak bırakırlar, mektup varsa onu da.»
«sana mektup gelir mi?»
cavit güldü, ama gülüşünde bir yorgunluk vardı.
«gelmez. yıllardır gelmez. ama ben yine de sorarım. alışkanlık.»
ekmekler kızardı, birinin kenarı fazla karardı. mila onu cavit'e uzatmadı, kendi tabağına koydu.
«yanığını ben yerim» dedi.
cavit ona baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. oturdular karşılıklı, küçük tahta masanın iki yanına. bal ekmeğe sürüldü, peynir bölündü. uzun zamandır böyle bir kahvaltı etmemişti mila; ne şehirde, ne o evde, ne kimseyle. yalnız yediği kahvaltılar vardı, ayakta, telefona bakarak. bu başkaydı. karşısında biri vardı ve o biri ona bakıyordu, ama sıkıştırmadan.
«bugün ne yapacaksın?» diye sordu cavit.
«bilmiyorum. vapur ne zaman geçer?»
«yarın. belki öbür gün. deniz izin verirse.»
«o zaman... kalıyorum galiba.»
«galiba.»
söz ağızda döndü, tuhaf bir tat bıraktı. kalmak. mila bu kelimeyi ne zamandır kullanmamıştı. hep gitmekten söz ediyordu, ayrılmaktan, bırakmaktan. kalmak fiilini unutmuş gibiydi. fincanını kaldırdı, kahve bitmişti, dibinde telve. yine de içermiş gibi yaptı, ellerinin duracak bir yeri olsun diye.
«fenere çıkabilir miyim?» diye sordu sonra. «en üste. bakmak istiyorum.»
cavit tereddüt etti. feneri kimseye göstermezdi, mila bunu sezdi. ama başını salladı sonunda.
«basamaklar diktir. yüz on yedi tane. saydım bir gün, canım sıkkındı.»
«yüz on yedi mi?»
«bir eksik bir fazla. her seferinde farklı sayıyorum. belki basamaklar değişiyor.»
mila güldü. cavit de. ilk kez ikisi birlikte, aynı anda. kısa sürdü ama oldu.
kalktılar. cavit önden gitti, kapıyı açtı. fenerin içi loştu, taş duvarlar rutubet kokuyordu. ortada demir bir merdiven kıvrılarak yükseliyordu, spiral gibi. basamaklar dardı, ayak ancak sığıyordu. cavit tırmanmaya başladı, mila arkasından. sayı saydı içinden. yirmide şaştı, kırkta bıraktı. cavit haklıydı; insan sayamıyordu buraları, ayakları unutuyordu.
yukarı çıktıkça ışık arttı. en üstte cam bir odacık vardı, dört bir yanı deniz. büyük mercek ortada duruyordu, pirinç aksamı parlatılmış, tertemiz. cavit'in tek dokunduğu şey belliydi bu; her yer tozluyken bu cam ve bu pirinç el değmiş gibi ışıldıyordu.
«vay» dedi mila. başka söz bulamadı.
ada aşağıda küçücük kalmıştı, bir avuç kaya, birkaç eğri çam. deniz her yönde uzanıyordu, ucu görünmeden. sabah güneşi bulutların arasından sızıyor, suyu yer yer gümüşe boyuyordu.
«nadya buraya çıkardı» dedi cavit. bu kez adı söylerken sesi titremedi. «saatlerce dururdu. ben aşağıda çalışırım, o burada denize bakar. ne gördüğünü sorardım. hiçbir şey, derdi. ama gözleri bir şey görüyordu, biliyorum.»
mila cama yaklaştı, alnını değdirdi soğuk yüzeye. nefesi buğuladı camı.
«belki de gitmek istediği yeri görüyordu» dedi usulca.
cavit ona baktı. uzun uzun. mila bakışın ağırlığını enseninde hissetti, dönmedi.
«sen de mi gitmek istediğin bir yeri görüyorsun?» diye sordu cavit.
mila cevap vermedi hemen. camdaki buğuyu parmağıyla sildi, dışarısı yeniden netleşti.
«ben gidilecek yerlerden bıktım» dedi sonunda. «kalınacak bir yer arıyorum galiba. onu nasıl bulacağımı bilmiyorum.»
rüzgâr fenerin tepesinde uğulduyordu, cam çerçeveler hafifçe titriyordu. aşağıda bir martı fenerin çevresinde döndü, bağırdı, uzaklaştı. cavit merceğe dokundu, parmağının ucuyla bir toz zerresini sildi olmayan.
«bazı yerler» dedi, «insanı tutar. sen fark etmeden. sonra gitmek istediğinde, kapıyı açık bulursun ama ayakların gitmez.»
mila ona döndü bu kez. yüzü sabah ışığında yumuşamıştı, sakalının arasında birkaç ak tel parlıyordu. yorgun ama huzurlu bir yüzdü. denizin yıllarca yontup şekil verdiği bir yüz.
«sen gitmedin mi hiç?» diye sordu mila.
«gittim. bir kere. onu ararken.»
«buldun mu?»
cavit denize döndü yeniden. uzaktaki gemi artık iyice küçülmüş, ufkun çizgisine karışmak üzereydi.
devamını gör...

fırtına öncesi

sabah erken, deniz kendini değiştirdi. dün akşam iskelenin altında tembel tembel çırpınan su, gece boyu bir yerde karar vermiş gibi, gri bir kütle halinde kabarıp iniyordu şimdi. mila mutfağın penceresinden baktı. ufuk çizgisi belirsizdi; gökle deniz aynı kurşun rengine boyanmış, ikisini ayıran şey silinmişti.
radyoda bir kadın sesi, gecikmeli ve boğuk, güneybatıdan gelen alçak basıncı okuyordu.
cavit atölyeye gelmeden önce mila kahvaltıyı hazırladı, ama içi rahat değildi. zeytini tabağa dizerken elinin nasıl davrandığına dikkat etti. sakin duruyordu. kendi sakinliğine güvenmedi.
kapı vurulmadan açıldı. cavit'in ceketinin omuzları ıslaktı, saçları yapışmıştı alnına.
«erken başlıyor» dedi eşikte durup. «muhtar sabah dört gibi telsizden anons yapmış. duymadın mı?»
«uyuyordum.»
«iyi ki uyumuşsun. bugün uyuyacak vaktin olmayacak.»
ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına astı. yağmur damlaları tahtaya düştü, küçük koyu lekeler yaptı. mila bir bardak sıcak süt uzattı, adam almadan önce ellerini birbirine sürttü, ısınmak için değil, bir şeyi düşünürken yaptığı bir hareket olduğunu mila artık biliyordu.
«ne kadar kötü olacak?» diye sordu.
«bilinmez. deniz böyle kabardığında iki türlü olur. ya bütün öfkesini bir gecede boşaltır gider, ya üç gün boynumuzda durur. bu sefer ikincisine benziyor.»
süt bardağının buğusu cavit'in çenesine vurdu. içmedi hemen. camdan dışarı, iskeleye baktı.
«tekneleri çekmemiz lazım» dedi. «kimse tek başına yapamaz onu. herkes herkese lazım bugün.»
mila ceketini aldı raftan. babasının eski muşamba yağmurluğu hâlâ kapının arkasında asılıydı, sararmış, çatlamış, ama sağlam. onu giydi. kollar uzun geldi. içinde babasının kokusu yoktu artık, sadece nemli kumaşın ve pasın kokusu vardı, ama bir an durup kolları katlarken elinin altında o kokuyu aradı.
«hazırım» dedi.
iskeleye indiklerinde kasaba çoktan hareket halindeydi. balıkçılar, market sahibi, fırıncının oğlu, hepsi rıhtımda toplanmış, birbirlerine bağırıyorlardı. rüzgâr sesleri parçalıyordu; bir cümle başlıyor, ortasında uçup gidiyordu. denizin yüzeyi kırışmış, kenarlarda köpük halkaları dönüyordu.
ilk teknenin halatına sarıldılar. ıslak urgan mila'nın avucunu yaktı. çekti. ayakları kayganlıkta tutunacak yer aradı.
«iki elinle» dedi cavit yanından. «vücudunu geriye ver, kollarınla değil.»
mila dediğini yaptı. tekne bir karış ilerledi kızağın üstünde. sonra bir karış daha. yağmur artık düz gelmiyordu, yandan, iğne gibi, yüzlerine çarpıyordu. konuşmak imkânsızdı. sadece çekiyorlardı, bir ritim tutturmuşlardı, ikisi de aynı anda gerileniyor, aynı anda soluk alıyorlardı, ve bu, mila fark etti, atölyede tezgâhın başında birlikte çalıştıkları zamanki o sessiz uyumun ta kendisiydi, sadece burada tuz ve rüzgâr vardı.
üçüncü tekneyi çektiklerinde eli titriyordu. cavit gördü.
«ara ver.»
«sen vermiyorsun.»
«benim ellerim buna alışkın. seninki değil.»
mila cevap vermedi, ama durmadı da. dördüncü halata uzandı. cavit bir an ona baktı, bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı, sonra vazgeçti, o da halata sarıldı.
öğleye doğru bütün tekneler karadaydı. rıhtımda insanlar birbirlerinin sırtına vuruyor, birbirlerine sıcak bir şeyler bağırıyordu; yüzleri kızarmış, gözleri yağmurdan kısılmıştı. fırıncının karısı büyük bir termostan bardaklara çay dolduruyor, dolaşıp herkese uzatıyordu. mila'ya da bir bardak verdi.
«sen ihsan'ın kızısın, değil mi?» dedi kadın, yüzüne bakarak. «aynı gözler. baban da böyle kısardı gözlerini, denize bakarken.»
mila çayı aldı. bardağın sıcağı avucundaki yanığa değince acıdı, ama bırakmadı.
«evet» dedi. «onun kızıyım.»
kadın başını salladı, bir şey daha söyleyecek gibi durdu, sonra termosunu alıp başka birine döndü. mila çayını içti. karşıda cavit, muhtarla bir şeyler konuşuyor, arada eliyle denizi işaret ediyordu. ıslak saçları alnına düşmüş, yüzü açık, kaygılı ama canlıydı. mila baktı ona. bu, şehirdeki hiçbir erkeğe benzemiyordu. şehirdeki erkekler kaygılarını gizlerdi, güçlü görünmek için. cavit gizlemiyordu. denizden korkuyordu, ve bunu göstermekten korkmuyordu, ve bu ikisi bir arada, mila'nın içinde bir yeri yumuşatıyordu, adını koyamadığı bir yeri.
atölyeye döndüklerinde ikisi de sırılsıklamdı. mila muşambayı çıkardı, altındaki kazak bile ıslaktı. cavit sobayı yaktı, kuru odunları içeri attı, kibriti çaktı. alev tutuşurken elleri gene o hareketi yaptı, birbirine sürtündü.
«üşüyorsun» dedi mila.
«ellerim hep böyle. kan gitmiyor uçlarına. çocukluktan.»
«doktora göründün mü hiç?»
«ne diyecek doktor? elin böyle işte, alışacaksın, diyecek.» güldü, ama gülüşünde bir yorgunluk vardı. «zaten alıştım.»
sobanın önünde iki sandalye çektiler. aralarına, tezgâhtan aldıkları eski bir tahta kutuyu koydular, üstüne iki bardak. cavit rakı çıkardı bir dolaptan, ihsan'ın rakısı, dedi, yıllardır duruyor, açmaya kıyamadım. iki parmak koydu bardaklara, üstüne su, buz yoktu, olsun.
«babama» dedi cavit, bardağını hafifçe kaldırıp.
«babama» diye tekrarladı mila. bardaklar değdi, boğuk bir ses çıktı.
dışarıda rüzgâr camı zorluyordu. çerçeve gevşemişti bir yerde, ıslık gibi bir ses geliyordu aralıktan. cavit kalktı, bir bez tıkadı aralığa, ses kesildi, ama tam kesilmedi, alttan gene sızıyordu.
«bu ev yaşlı» dedi otururken. «baban bin yerini tamir etti, ama deniz kenarında hiçbir şey uzun yaşamaz. tuz her şeyi yer. demiri, tahtayı, insanı.»
«insanı da mı?»
«insanı en çok.» bardağından bir yudum aldı. «buraya gelenlerin çoğu kaçar sonunda. genç olanlar. şehre giderler. tuz onları yormadan giderler. kalanlar... kalanlar zaten tuzlanmış olanlardır. onlar başka yerde yaşayamaz.»
mila ona baktı. ateşin ışığı adamın yüzünün bir yanını turuncuya boyamış, öbür yanını gölgede bırakmıştı.
«sen tuzlanmış olanlardan mısın?» diye sordu.
cavit hemen cevap vermedi. bardağını iki eliyle sardı, içine baktı, sanki cevap orada yüzüyormuş gibi.
«ben» dedi sonunda, «gitmeyi denedim bir kere. çok gençken. bir çantam vardı, otobüse bindim. iki saat sonra, dağın öbür yanında, deniz gözden kaybolunca... nefes alamadım. kalbim değil, ciğerlerim. sanki hava başka bir havaydı orada. indim, geri döndüm. bir daha denemedim.»
«nereye gidiyordun?»
«fark etmez. herhangi bir yere. buradan başka bir yere.» güldü, ama bu sefer gülüşü acı değildi, bir çeşit teslimiyet vardı içinde. «bazı insanlar bir yere ait olur, mila. seçmezler bunu. doğarlar öyle. ben denizin ait olduğu insanlardanım. deniz beni tutmuş, bırakmıyor.»
mila rakısından bir yudum aldı. anason dilini yaktı, boğazından geçerken göğsünü ısıttı.
«ben kaçanlardanım o zaman» dedi. «on sekiz yaşında kaçtım. bir daha dönmedim. on altı yıl.»
«neden kaçtın?»
soru basitti, ama cevabı mila'nın içinde yıllardır kilitli duruyordu. kimseye söylememişti tam olarak. şehirdeki hayatında herkes onun neden geldiğini bilmezdi, sadece geldiğini bilirdi.
«annem öldüğünde» dedi yavaşça, «babam çok değişti. susmaya başladı. bütün gün atölyede kalırdı, gece geç gelirdi, hiçbir şey konuşmazdı benimle. ben on beş yaşındaydım. ona bir şey söyleyemedim, o bana bir şey söyleyemedi. ikimiz de aynı acıyı yaşıyorduk, ama ayrı odalarda yaşadık onu. sonra ben dayanamadım. bu sessizliğe dayanamadım. kaçtım.»
ateş çıtırdadı. bir odun çöktü, kıvılcımlar sıçradı.
«şimdi düşünüyorum da» diye devam etti mila, sesi kısıldı, «belki babam konuşmayı bilmiyordu, sadece. belki içinde çok şey vardı ve ağzından çıkmıyordu. ve ben onu terk edilmişlik gibi anladım. oysa belki de o beni kaybetmekten korkuyordu, o yüzden hiç yaklaşamadı.»
cavit ona baktı. bir şey söylemedi hemen. bardağını kutunun üstüne koydu, tahtaya değince küçük bir ses çıktı.
«baban seni her gün andı» dedi sonunda. «her gün, mila. adını anmazdı, ama... bir müşteri gelir, genç bir kız, tezgâha yaslanır bir şey sorardı, baban ona bakardı, gözleri bir yere giderdi. sonra kendine gelirdi. bunu yüz kere gördüm. belki bin kere.»
mila'nın gözü camda döndü, dışarıya, gri suya.
«bunu bana neden söylüyorsun?»
«çünkü sen gitmeden önce bilmeni istiyorum. baban seni sevmeyi bilmiyordu, ama sevdi. bunlar farklı şeyler. bir insan sevmeyi bilmeden de sevebilir. sadece... sevgisi elinden çıkmaz. içinde kalır. bazen bütün ömür içinde kalır.»
odada bir sessizlik oldu, ama boş bir sessizlik değildi bu, dolu bir sessizlikti, kelimelerin altında akan bir sudu.
mila anladı ki adam sadece babasından bahsetmiyordu. belki de hiç babasından bahsetmiyordu.
«sen de öyle misin?» diye sordu, sesi neredeyse fısıltıydı. «sevmeyi bilmeyen, ama seven biri misin?»
cavit'in çenesi kasıldı. gözleri ateşe döndü, sonra mila'ya, sonra gene ateşe.
«ben» dedi, durakladı, «ben çok konuşan biri değilim. ellerimle konuşurum. bir sandalyeyi tamir ederim, bir tekneyi kalafat ederim, birine bir masa yaparım. söylemek istediğim şeyleri o ahşaba koyarım. ağzımdan çıkmaz, ama tahtada durur.»
«peki bana ne yaptın?» dedi mila. kendi cüretine şaştı, ama sözcük ağzından çıkmıştı bir kez.
adam ona baktı. uzun uzun, sanki cevabı yüzünde arıyormuş gibi. sonra ayağa kalktı, ocağın yanındaki kalasa doğru yürüdü, orada bir şey vardı, bezle örtülü bir şey. bezi çekti.
küçük bir sandıktı. ceviz. kapağında bir dalga oyulmuştu, iç içe geçen çizgiler, denizin bir yerde durup nefes aldığı o an.
«bunu üç gece önce bitirdim» dedi. «kimin için yaptığımı bilmeden başladım. ellerim bildi, ben bilmedim.»
mila kalktı. sandığa değdi parmak uçlarıyla. ahşap hâlâ ılıktı, sanki içinde bir şey soluk alıyordu. dalganın oyuğunda gezdirdi elini.
«bu ben miyim?»
«bilmiyorum» dedi cavit. «belki sen. belki geldiğin yer. belki geldiğin yerde bıraktığın şey.»
camdan gelen ışık değişmişti. öğle sonuydu artık, ocaktaki köz sönmeye yüz tutmuş, odaya çamsakızı ve tuz kokusu sinmişti. dışarıda bir motor sesi geçti, uzaklaştı, gitti. aralarındaki mesafe bir kol boyuydu ve o kol boyu bir denizden geniş görünüyordu mila'ya.
«neden korkuyorsun?» diye sordu adam.
soruyla cevap verirdi hep, mila bunu fark etmişti. bir şeyi söylemek istemediğinde başka bir kapı açardı, seni oraya buyur ederdi.
«ben mi korkuyorum?» dedi mila. «sen elini bile uzatmıyorsun.»
cavit'in eli havada kaldı. yarı yolda. sandığın kenarında mila'nın parmaklarına bir karış mesafede. orada durdu, titremeden, ama durdu.
«uzatırsam» dedi, «bir daha geri çekemem. ben öyleyim. bir şeye başlarsam bitiririm. bir masayı yarım bırakmam. bir tekneyi suya inmeden koymam.»
«ben bir tekne değilim.»
«hayır» dedi, sesinde bir çatlak. «sen çok daha zor bir şeysin. seni yanlış zımparalarsam iz kalır. ömür boyu.»
rüzgâr çıktı dışarıda. kapının altından ince bir çizgi halinde soğuk sızdı, mila ürperdi, ama üşüdüğünden değildi. adamın yüzüne baktı, o hırpalanmış, güneşten çatlamış, kırk yılın hava koşulunu taşıyan yüze. şakağında bir yara izi vardı, eski, beyazlamış. ona dokunmak istedi. içindeki bu istek onu ürküten şeydi asıl.
«ben yarın gidiyorum» dedi mila.
söyledi işte. sabahtan beri içinde taşıdığı taşı yere bıraktı.
adamın çenesindeki kas yine kımıldadı. elini geri çekti. sandığın kapağını kapadı yavaşça, dalga oyuğu avucunun altında kaldı.
«biliyordum» dedi. «bavulunu gördüm. kapının yanında. kilitli değil, ama dolu.»
«ada küçük. kışın burada kalınmaz. feribot haftada iki kez geliyor, sonra o da kesiliyor. sen de biliyorsun bunu.»
«biliyorum.»
«o zaman neden bu sandığı yaptın?»
cavit döndü, sırtını tezgâha dayadı. kollarını göğsünde kavuşturdu, sonra bıraktı, ellerini ne yapacağını bilemedi, sonunda cebine soktu. kocaman elleri o küçük ceplere sığmadı.
«çünkü» dedi, «bir insan bazen kalması için değil, hatırlaması için bir şey yapar. gittiğin yere götür. içine bir şey koy. bir kabuk, bir taş, ne bilirsem. açtığın zaman burnuna tuz gelsin. o kadar.»
«o kadar mı?»
«o kadar.»
ama gözleri o kadar demiyordu. mila okumayı öğrenmişti bu adamı, üç haftada, iskelede tesadüfen çarpıştıkları o ilk sabahtan beri. kelimeleri az, ama bakışları uzundu. bir cümleyi bir dakika susarak söylerdi.
öğle sonu ışığı odanın ortasına düştü, tozlar döndü içinde, ağır ağır, sanki acele edecek hiçbir yer yokmuş gibi. mila sandığı aldı kucağına. ağırdı. bir çocuk kadar ağır değil, ama boş bir şey de değil.
«feribot dokuzda» dedi. «yarın.»
«biliyorum.»
«gelecek misin iskeleye?»
adam sustu. uzun uzun sustu, o dolu sessizliklerinden biriyle. dışarıda bir martı bağırdı, keskin, kısa, sonra kesildi.
«ben veda etmeyi bilmem» dedi sonunda. «denedim bir kez. on yıl önce. kötü oldu. o gün bir kayık yaptım, kürekleri ters taktım. fark etmedim üç gün.»
mila güldü. istemeden. gözlerinin kenarı ıslandı, ama gülüyordu, ikisi bir arada oldu.
«ters mi taktın?»
«ters taktım. deniz düzeltti sonra. deniz her şeyi düzeltir, ama vakit ister.»
kapıya doğru yürüdü mila, sandık kucağında. eşikte durdu. ardına bakmadı önce, bakamadı, çünkü baksa gitmezdi, biliyordu bunu. dışarıda çam iğneleri yola serilmişti, ıslak, koyu, ayak altında kaygan. deniz aşağıda kurşun rengindeydi, kışa hazırlanıyordu o da.
«cavit» dedi, hâlâ sırtı dönük.
«efendim.»
o "efendim" onu yerinden etti. böyle çağırmıştı hep, o eski usul saygıyla, ama içinde bir şey vardı, bir yumuşaklık, kelimenin altına gizlenmiş.
«bu sandığın içine bir şey koyacağım» dedi mila. «ben gidince açma. bir yıl sonra aç.»
«bir yıl uzun.»
«sen tekneyi kalafat ederken bir yıl kısa dersin. kereste kurumadan olmaz dersin. kendine de aynısını söyle.»
adam bir şey demedi. ama mila arkasında bir hareket sezdi, tahtanın gıcırtısını, bir adımın yarısını.
«mila.»
ilk kez adıyla çağırıyordu onu. üç hafta boyunca "hanımefendi" demişti, "sen" demişti, bir kez "yabancı" demişti şakayla. şimdi adını söyledi ve ad ağzında bir tuhaf durdu, sanki ilk kez telaffuz edilen bir kelimeydi, dünyada ondan başka kimsenin bilmediği.
döndü mila. kucağındaki sandıkla, eşikte, arkasında kışa gömülen bir deniz, önünde kışa gömülen bir adamla.
«efendim» dedi. onun kelimesini geri verdi.
cavit iki adım attı. bu sefer tam attı, yarım değil. elini uzattı, o koca, nasırlı, ceviz kokan elini, mila'nın yanağına değdi. serçe parmağı şakağındaki bir tutam saçı buldu, geri itti. öyle nazik ki, o kadar iri bir adamın böyle bir naziklik saklaması mila'ya haksızlık gibi geldi.
«içine ne koyacaksın?» diye sordu, sesi boğuk.
«sana söylemem. bir yıl sonra açacaksın.»
«ya açmazsam?»
«açarsın» dedi mila. «sen bir şeyi yarım bırakmazsın. kendin söyledin.»
adam güldü. ilk kez, gerçekten, dişleri göründü, gözünün kenarında çizgiler açıldı. on yaş gençleşti bir anda, sonra gene o yaşa döndü, ama artık aynı yüz değildi.
akşama doğru mila pansiyona döndü. sandık koltuğunun altında. yol boyunca kimse görmedi onu, ada boştu, kepenkler yarı yarıya inik. bir kedi izledi onu bir süre, dut ağacının altından, sonra vazgeçti.
odasında masaya koydu sandığı. camdan liman görünüyordu, tek bir ışık yanıyordu aşağıda, bir teknenin feneri. belki onun teknesi. belki değil.
çantasından bir defter çıkardı. yıpranmış, kenarları kıvrılmış. içinden bir sayfa kopardı, üç haftadır her gece bir şeyler yazdığı o sayfalardan biri. katladı. sandığın içine koydu. yanına bir şey daha koydu: iskelede o ilk sabah cebine attığı bir midye kabuğu, içi sedefli, dışı çatlak. çarpıştıklarında yere düşmüştü elindeki. adam eğilip almış, ona uzatmıştı, "sizin mi?" diye sormuştu. değildi. ama mila "evet" demişti. neden dediğini o zaman bilmiyordu. şimdi biliyordu.
kapağı kapadı. dalga oyuğu parmaklarının altında, ılık değildi artık, ama mila avucunu üstünde tuttu, ısınana kadar.
sabah dokuza az kala iskeledeydi. sis vardı, deniz görünmüyordu, sadece suyun sesi geliyordu, taşlara vuran o tekdüze, sabırlı ses. feribot geç kaldı. bir çeyrek, sonra yarım saat. mila bavulunun üstünde oturdu, elleri ceplerinde, gözleri sisin içinde bir şey arıyor.
gelmedi.
feribot düdük çaldı, iskeleye yanaştı, palamarı attılar. birkaç kişi indi, kışlık erzak taşıyan, yüzü örtülü. mila ayağa kalktı. bavulunu aldı. bir kez daha döndü, çam yoluna, dut ağacına, boş kepenklere baktı.
gelmedi.
feribota bindi. güvertede durdu, korkuluğa yaslandı. motor homurdandı, iskele geri kaydı, sis ada ile aralarına bir perde çekti. midesinde bir taş vardı, ama bu sefer yere bırakamayacağı bir taş.
feribot açıldıkça ada silindi. önce ev silindi, sonra iskele, sonra çam sırtı. sadece sis kaldı, bir de suyun sesi.
sonra, sisin içinden, bir şey.
bir kayık. küreklerini çeken bir adam, sırtı kambur, kolları geniş. feribotun ardından geliyordu, hızla, düzensiz, deneyimli olmayan biri gibi değil, telaşlı biri gibi. kürekler suya vuruyor, kaldırıyor, gene vuruyordu.
mila korkuluğa asıldı. «cavit!» diye bağırdı. ses siste boğuldu.
kayık yaklaştı. adam başını kaldırdı. sisli, ıslak, saçları alnına yapışmış. bir şey tutuyordu havada, iki eliyle, kürekleri dizine sıkıştırmış.
ceviz sandık.
«açtım!» diye bağırdı cavit. sesi suyun üstünde geldi, kırık kırık. «bir yıl beklemedim! açtım!»
mila'nın elleri korkuluğu kavradı, beyazlaşana kadar.
«ne yazmışsın orada?» diye bağırdı adam. «ne yazmışsın da ben on yıllık kayığı yarım saatte suya indirdim?»
feribot açılıyordu, kayık geride kalıyordu, mesafe büyüyordu her saniye. ama adam kürek çekmeyi bıraktı, sandığı göğsüne bastırdı, öylece durdu sisin ortasında, bir nokta, kaybolan bir nokta.
«dur!» diye bağırdı mila kaptana, güverteden içeri koştu. «durun, birini bırakacağım, ben ineceğim!»
kaptan ona baktı, sonra sisteki kayığa, sonra gene ona. yüzünde bir şey kıpırdadı, adalıya has bir bilgi, kimin nereye ait olduğunu bilen o eski göz.
motor kesildi. feribot yavaşladı, durdu, suyun üstünde sallandı.
mila'nın yazdığı tek satırdı. defterden kopardığı sayfada, üç hafta boyunca yazdığı her şeyin altına, en son, tek bir cümle: "sen elini uzatmazsan ben feribottan atlarım."
cavit atlamamıştı. ama on yıllık kayığı suya indirmişti, kürekleri bu sefer doğru takmıştı, ve sisin içine doğru çekiyordu, kısa, sabırsız çekişlerle, adamın kollarının ne yapacağını bilen o körlüğüyle.
feribotun küpeştesinden aşağı sarkan halat merdiveni kimse ona uzatmadı. mila kendi çözdü. parmakları ıslak iple boğuşurken, arkasından bir kadın sesi, «kızım, deli misin, su buz gibi» dedi ama tutmadı kolundan. kimse tutmadı. adalıların bir âdeti vardı, sevdayı hastalık gibi görürler, karışılmaz, geçmesi beklenir.
indi merdiveni. son basamakta durdu, ayağının altında sadece su, tuzun ve yosunun kokusu yüzüne çarptı.
kayık yaklaşıyordu. sisin gri sütununun içinden önce küreklerin sesi geldi, tahtaya sürtünen bir inilti, sonra cavit'in nefesi, sonra cavit.
«atlama» dedi cavit. sesi kısıktı, sabahtan beri konuşmamış gibi. «atlama işte, geliyorum.»
«geç kaldın.»
«biliyorum.»
kayık küpesteye değdi, tahta tahtaya. cavit ayağa kalkınca sandal sallandı, adam dengesini bir kürekle tuttu, öteki elini uzattı. avucu nasırlıydı, on yıl ağ örmüş bir avuç, balık pulu girmiş çizgileri. mila o ele baktı, sonra adamın yüzüne, sisten ıslanmış kirpiklerine.
«sayfayı okudum» dedi cavit.
«öyle mi.»
«üç hafta ne yazdın, hiç okumamıştım. bugün okudum. hepsini.»
mila merdivenin son basamağında, adamın elini tutmadan durdu. yukarıdan kaptanın öksürüğü geliyordu, bir uyarı gibi, acele et gibi.
«neden bugün?»
«çünkü gidiyordun» dedi cavit. «insan bir şeyi ancak elinden kayarken doğru dürüst tutuyor. utanç verici bir şey bu. farkındayım.»
suyun üstünde martı değil, bir karabatak vardı; dalıp çıkıyor, her çıkışında biraz daha uzağa. mila ona baktı, bakışını oradan alamıyor gibi yaptı, oysa tek düşündüğü uzanan eldi.
«kayığı doğru bağladın mı bu sefer» dedi.
cavit'in ağzının kenarı kıpırdadı, gülmeye benzeyen ama gülmeyen bir şey.
«iki kez düğümledim.»
«geçen sefer bir kez bağlamıştın da sabaha karşı sürüklenmişti sandalın, karaburun'a kadar gitmişti, hatırladın mı.»
«hatırladım. o gün seni tanımıştım zaten. sandalı almaya gelmiştin, ıslak eteğinle, bana kızıyordun.»
«kızmıyordum.»
«kızıyordun. haklıydın.»
mila indi. elini tutmadı yine de, kendi indi kayığa, sandalın dengesini bozdu, ikisi de bir an savruldu, cavit onu belinden yakaladı, sonra hemen bıraktı, sanki fazla tutmak bir suçmuş gibi. sandığını kaptan yukarıdan uzattı, cavit aldı, ayaklarının dibine koydu.
feribot yeniden homurdandı. motor titredi, su köpürdü, kocaman gövde ağır ağır dönmeye başladı. kaptan aşağı bir şey seslendi, sise karıştı sözleri, belki «uğurlar olsun» belki bir küfür, belli olmadı.
sonra ikisi kaldı. iki kişi, bir sandal, çevrelerinde duvar gibi kabaran sis.
«nereye gidiyoruz» diye sordu mila.
«bilmiyorum. adaya değil şimdilik. kimse yokken oturmak istiyorum seninle. konuşmadan.»
kürekleri suya daldırdı. sandal ilerledi, sisin içinde açtığı yarık arkalarında hemen kapandı. mila sandığın üstüne oturmuştu, kollarını dizine dolamış, adamın kürek çekişini izliyordu. cavit'in her çekişinde omzundaki eski gömlek geriliyor, dikiş yerinden bir iplik oynuyordu. yamalıydı gömlek. mila o yamayı biliyordu, bir akşam kendi elleriyle dikmişti, iğneyi ters tutarak, çünkü dikiş dikmeyi hiç öğrenmemişti, adam da ona hiç «bilmiyorsun sen bunu» dememişti.
«bir şey soracağım» dedi mila. «sen bana bugüne kadar bir kez bile sevdiğini söyledin mi?»
kürekler bir an durdu. su damlaları küreğin ucundan geri döküldü, tek tek, halkalar açarak.
«söylemedim.»
«neden?»
«söyleyince bitecek sanıyordum. söylenmemiş şeyler daha uzun yaşıyor bende. babam da hiç söylememişti anneme. kırk yıl. bir kez bile. ama annem öldüğünde adam üç gün konuşmadı, sonra denize açıldı, akşam döndüğünde saçları bembeyazdı. anladım o zaman, söylememek başka, sevmemek başka.»
mila cevap vermedi. elini suya daldırdı, buz gibiydi gerçekten, o kadın haklıydı. parmaklarının ucu uyuştu.
«ben senin baban değilim» dedi sonunda. «ben kırk yıl beklemem.»
«biliyorum.»
«bugün söylemezsen inerim.»
«sisin ortasındayız. nereye ineceksin.»
«yüzerim.»
cavit kürekleri bıraktı, iki avucuyla yüzünü sildi, tuzu ve sisi. sonra öne eğildi, dirseklerini dizine dayadı, mila'ya baktı. bu kez bakışını kaçırmadı, karabatağa da bakmadı, hiçbir yere kaçmadı.
«seni seviyorum» dedi.
söyleyince ne bitti ne çöktü. sis aynı sisti, su aynı su. ama sandalın içinde bir şey yer değiştirdi, bir yükün bir yandan öbür yana kayması gibi, gövdeyi hafifçe eğen bir ağırlık.
«zor muydu» diye sordu mila.
«ölmek gibiydi.»
«yaşıyorsun ama.»
«şimdi anladım işte, yaşıyorum.»
karabatak bir daha daldı, bu sefer çıkmadı, ya da sis yuttu çıkışını. uzaklarda feribotun düdüğü öttü, cılız, kayıp bir ses, sonra o da sustu.
mila sandığın üstünden kalktı, sandalın ortasına, cavit'in oturduğu banka yaklaştı. sandal yalpaladı. adam onu bu sefer bırakmadı, belinden değil, iki yanından tuttu, sıkıca, tutmayı bilen o körlükle. alnını mila'nın karnına dayadı, oracıkta, kürekler suda salınırken.
«adaya dönmeyecek miyiz gerçekten» dedi mila, elini adamın ıslak saçlarına koyarak.
«bir saat sonra. şimdi değil. şimdi sis dağılmasın istiyorum.»
«neden.»
«çünkü sis dağılınca herkes bizi görecek. görülmemek güzel. bir saat kimse bizi görmesin.»
mila güldü, kendi de şaşırdı sesine, uzun zamandır gülmemişti öyle, boğazından geliyordu ses, hafif çatlak.
«adalılar zaten biliyor» dedi. «yukarıdaki kadın bile biliyordu. deli mi dedi bana, atlarken.»
«adalılar her şeyi bilir. ama bilmekle görmek başka. ben görülmeden biraz daha seninle kalmak istiyorum. bencillik bu.»
«öyleyse çek küreği. uzaklaşalım. görünmeyecek kadar.»
cavit doğruldu. yüzünde o gülmeye benzeyen ama gülmeyen şey yine kıpırdadı, bu sefer biraz daha ileri gitti, dudaklarına ulaştı. kürekleri kavradı. mila banka, tam karşısına oturdu, dizleri adamın dizlerine değiyordu. her çekişte biraz daha, biraz daha.
sisin içinde bir yön yoktu. ne ada belliydi, ne kıyı, ne feribotun gittiği taraf. sadece küreğin sesi vardı, tahtanın iniltisi, suyun küreğe verdiği o ıslak öpücük, bir de iki nefes, gitgide aynı ritme giren.
«bir şey daha söyleyeceğim» dedi cavit, çekerken.
«söyleme. bir tane yeter bugüne. fazlasını harcama.»
«bu başka bir şey.»
«neymiş.»
«sayfayı sakladım. kopardığın o sayfayı. cebimde. ıslandı biraz ama duruyor.»
mila elini uzattı, adamın göğüs cebine dokundu. ıslak kâğıdın hışırtısı geldi parmaklarına, katlanmış, yumuşamış bir kâğıt.
«neden sakladın.»
«ilk defa biri benim için feribottan atlayacaktı. insan böyle bir kâğıdı atmaz. torunlarıma göstereceğim.»
«bizim torunumuz mu olacak.»
cavit cevap vermedi. ama kürek çekişi bir an aksadı, sonra düzeldi, ve mila o aksamayı cevap saydı, çünkü adamı öğrenmişti, konuşmadığı yerlerden okumayı biliyordu artık.
sis, sözü verilmiş bir saat boyunca dağılmadı. belki daha uzun. ikisi de saati tutmadı. karabatak bir yerlerde daldı çıktı, feribot uzaklaştı, ada bekledi. sandalın içinde iki kişi, birbirinin dizine değen dizler, katlanmış ıslak bir kâğıt, ve nihayet söylenmiş, artık geri alınamayacak bir cümle, suyun üstünde salınıp durdu.
kürekler çekildi. bir daha. bir daha.
devamını gör...

sözlüğün en güzel kızı olabilir.
devamını gör...

"rüzgâr yine kokunu getirdi.
anlayacağın bu gece de canım burnumda."
devamını gör...

ankara.

yılın belli mevsimleri ise tekirdağ.
memleket kırklareli.

arada bir de istanbul.
devamını gör...

belki de inançsızdır.
devamını gör...

#4055174
normalde kedi fotilerini şukulamam ama iyimiş poz hehe...
devamını gör...

aynı zamanda meşhur pardon filmi de burada çekilmiştir.

(bkz: pardon)
devamını gör...

tarihin en iyi bitiricisi idir benim için.
devamını gör...

(bkz: filippo inzaghi)

her türlü beleş golü atardı, çok iyi pozisyon alıyordu lan adam.

bu adamı senelerce türkiye’ye getirtemeyen üç büyüklere de yazıklar olsun; oğlum senin neyine adam geçen, adam eksilten, sprint atan forvet.

oğuzhan özyakup, mehmet yozgatlı, yusuf şimşek gibi bir orta sahanın ilerisine alacaktın inzaghi’yi o zaman görecektin etkiyi!

türkiye’de önemli olan zaten gol atmak, bunu da dünyada en iyi yapan adam inzaghi idi.

bir de yedek forvete semih’i çektin mi al sana ambargo!
devamını gör...

hocam borusunu çıkarıp boynunuza falan tutun, cinsel hayatım fulll minvalinde:)))
devamını gör...

(bkz: kralarthurhazretleri) ukdesi.

upper limit bire bir çeviri olarak “üst sınır” anlamına gelen ingilizce ifade.
ancak farklı alanlar için farklı anlamlara sahip.
gelin bir bakalım.

matematik, istatistik ve analiz
bir fonksiyonun (limitin) sonsuza giderken ulaştığı en büyük yığılma değeri.

hukuk
bir suç için verilebilecek en yüksek ceza.

tıp
bir ilacın, mineralin veya destek ürününün azami güvenli dozu.

mühendislik
bir yapının veya cismin bozulmama şartıyla maruz kalabileceği en yüksek kuvvet.

elektronik
bir cihazın bozulmadan kullanılabilecek azami süresi ve elektronik bir devrenin dayanabileceği maksimum voltaj/yük değeri.

bilgisayar/yazılım
bir algoritmanın bellek ve zaman karmaşıklığının ulaşabileceği üst sınır. (big-o gösterimi için geçerlidir.)

malzeme bilimi
bir malzemenin mikroyapı kusuru oluşturmadan dayanabileceği en yüksek kuvvet ve kimyasal etki değeri.
devamını gör...

alman mühendislerin yaptığı bu eser gerçek bir şaheserdir; emişin zirvesi veee suya karıştırıyor emdiklerini;
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bu toplulukla ilgili bugüne kadar daha önce bir belgesel yok muydu elbette vardı. hatta netflix'te (bkz: unorthodox) adlı dizi de çekilmişti.
ruhi çenet'in bu son videosunun yurt dışında bu kadar ses getirmesinin esas nedeni, amerikan halkının vergileriyle bu topluluğun finanse edilmesi gerçeğinin ifşa edilmesidir. diğer belgesel ve dizilerde bu gerçeğe değinmiyorlardı. amerika içinden ya da batı dünyasından belgesel yapanlar bu gerçeğe vakıf olsalar da bunu doğrudan veremezlerdi. zira amerika'da ciddi bir yahudi lobisi var ve lobi koskoca amerika'yı israil'in her türlü ihtiyacına koşturtuyor. topluluk aleyhine bir haber yapıldığı zaman, hemen "anti-semitizm" suçlaması başlar, işsiz kalır ve bir daha medya sektöründe iş bulamazdı. tabi ruhi'nin böyle bir derdi yok, o yüzden bu kadar ses getirebildi.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
#3996318 seçin aralarında. kız düşürmeye instaya atcaz.
devamını gör...

bir panik cümlesi. bence çeki düzen verin kendinize. boşuna uçup ceza yemeyin...
devamını gör...

#4055166 kimden duydun acaba? söyleyenin ağzını senin de kulağını s.
devamını gör...

daha once yazilmis mamafih soylemeden edemeyecegim girisindeki cumbus lezizdir gercekten de. outro'ya da konuk olur ayni cumbus. sevdigim nadir mor ve otesi parcalarindandir ancak cok ama cok severim.

ha ayriyeten, "iki gozum eminim sen yoksun" dizesinde harun tekin cok guzel bir kelime oyunu yapmistir.
devamını gör...

yani, cristiano ronaldo, ronaldo romario ve leo messi, derim...bu 3'ü de "kilit pozisyon" dayken asla kaçırmadılar...
devamını gör...

#4055051

yaaa nem yok orda abartmayın, pırıl pırıl hava işte. oh püfür püfür de esiyordur şimdi oralar.
nem olmadıktan sonra 70 derecede olsa hava serindir benim bildiğim ve duydugum kadarıyla. şikayet etmeyin yaw.
istanbul çok pis, yapış yapış herkes burada.
sizin orda öyle bir şey var mı, yoookk.
oh keyif. mis gibi. yayla havası gibidir şimdi oralar. ooooh.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim