zaman tüneli

kalabalıkta yalnız olmak, insan ruhunun en çelişkili hâllerinden biridir. etrafında binlerce insan varken tek başına kaldığını hissetmek, belki de hiçbir yalnızlığın onda biri bile değildir. çoğu zaman insanlar bu durumu anlamaz. nasıl olur da dolu bir metroda, kalabalık bir alışveriş merkezinde yalnız hissedilebilir? ama gerçek budur: bedenin bir yerde olması, ruhun başka bir yerde kalabileceğini gösterir. çünkü yalnızlık hiç de coğrafya meselesi değildir.

kalabalık, aslında yalnızlığı daha da derinleştirir. etraf seslerle dolu olduğu hâlde kimse seni dinlemez. insanlar ileriye doğru akar, hepsi bir yerlere gider, bir işleri vardır. sen de hareketsiz kalırsın ya da onlarla aynı hızda yürürsün ama hiçbir yere varamazsın. bu fark, içini kemirerek büyür. oysa yalnızlığın iki türü vardır. biri seçilmiş yalnızlıktır; rahatlatıcı ve huzurludur. diğeri ise dayatılmış yalnızlıktır; insanların arasında bile seni yalnız bırakan, çıkışsız hissettiren bir durumdur. kalabalıkta hissedilen yalnızlık işte budur.

kimisi bu hâli anlatmakta zorlanır, çünkü dile dökmek kolay değildir. biri “iyi misin?” diye sorduğunda “evet” demek çok daha basit gelir. kimse senin açlığını, her şeyden çok başkalarının yanında kendin olmak istemenin çilesini bilmez. belki de yalnızlık, modern yaşamın bedelidir. daha fazla insan, daha fazla bağlantı, daha az gerçek iletişim. bu bir paradokstur; temas hâlindeyken bir arada olamamak.

ama bu durumun bir çıkışı vardır. bazen kendini kabul etmek yeterlidir. kalabalıkta yalnız hissetmek utanılacak bir şey değildir. belki o yalnızlık, sana ne istediğini söylemeye çalışıyordur. belki de sen başka insanlardan değil, kendinden uzaksındır.
devamını gör...

baba bunu satman lazım senin. bence bütün gam kasavet bununla birlikte gider.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

camın üzerindeki su damlacıkları, dünyaya bir tür maskeyle geçit verir. her damla kendi içinde başka bir şey gösterir; birinde sokak eğri görünür, ötekinde ağaç kırılmış gibi durur. dışarı bakarken aslında ne kadar çoğunu görmediğimizi fark etmek tuhaftır. yağmur yağıyor diye pencereye gidişimiz belki de bir kaçış değildir. içerideki gürültüyü susturmak, şehrin hızını yavaşlatmak, belki de kendimizle yüzleşmek için camı ararız.

yağmur da her şeyi olduğu gibi kabul etmeye bir davet gibi gelir. sokaklardaki insanlar acele eder, arabalar sıkışır, herkes birbirine değerek yaşar. ama camın içinde hava nemli ve sessizdir. damlaların aşağı kayışını izlemek hiç bitmeyen bir uğraştır. bir damla başlar, diğerleriyle birleşir, bütünleşir ve ağırlığı yüzünden düşer. beş dakika sonra yine aynı şey olur. bunda bir monotonluk vardır, ama bir rahatlık da. iki işi aynı anda yapmak zorunda değilsin; düşün ve bak. hepsi bu.

pencereden dışarı bakarken içerideki sorunlar da biraz küçülür. onlar hâlâ vardır, ama yağmurla kıyaslandığında ne kadar önemsiz görünür. yağmur vardır, sen varsın, cam vardır; o an başka hiçbir şey gerekmez. yağmur bittiğinde camın buğulanması, dışarısını tümüyle görmemek de mümkündür. belki de en iyi bakışımız o zaman olur. bulanık, net olmayan şeyler bazen kulağa daha çok konuşur.
devamını gör...

yeri geliyor sövdüğün küfürler ettiğin nerdeyse beddua ettiklerine bile bir nasılsın yazabiliyorsun. hayat bazı şeylerde keskin olabilecek kadar uzun değil.
devamını gör...

kalabalıkta yalnız kalmak, belki de insan ruhunun en çelişkili deneyimlerinden biridir. çevresinde yüzlerce kişi varken birinin kendini tamamen terk edilmiş hissetmesi, ilk bakışta mantıksız görünebilir. ama bu durum aslında çok sıradan, hatta oldukça yaygın bir hâldir. metroda, alışveriş merkezinde ya da kalabalık bir etkinlikte insanların çoğu kendi dünyasına dalmıştır. herkes birinin yanında değil, kendi başınadır. bu sebeple kalabalık, huzur değil, daha büyük bir yalnızlık hissi yaratabilir.

etrafındaki insanlar seni hiç görmüyormuş gibi hareket ederken sen gözden kaybolduğunu hissetmeye başlarsın. bu, hiç insan olmayan, sessiz bir yerde yalnız kalmaktan farklı bir acıdır. çünkü orada yalnızlık seçilen bir durumdur; kalabalıkta ise görülmemek acı verir. bu hissi özellikle sosyal ortamlarda yaşarız. bir partide, bir buluşmada insanların arasında dolaşırken kimse seninle konuşmuyor, kimse seni görmüyorsa kalabalık birdenbire bir baskıya dönüşür. herkes bir yere ait görünüyor, herkes birbiriyle bağlantılı görünüyor; ama sen tüm bu bağlantıların dışında kalıyorsun.

bu tür bir yalnızlığın fark edilmesi zor olabilir, çünkü dışarıdan bakıldığında insan, başkalarının arasında güvende görünür. oysa iç dünyası bambaşka bir hikâye anlatır. belki de kalabalığın içinde hissedilen yalnızlık, insanı kendisiyle yüzleştiren en iyi yollardan biridir. çünkü o anda gerçekten neyi istediğini, kimlerle olmak istediğini, nereye ait olduğunu düşünmek zorunda kalırsın.
devamını gör...

gece yarısı balkonda sigara içmek benim için hiçbir zaman sadece nikotin almak olmadı. daha çok bir ayindir bu; kendimi bulduğum yerde kaybettiğim an, dış dünyadan biraz daha uzaklaştığım zaman dilimi. şehir gündüzün canlı bir organizmadır. trafik, insan sesi, iş makinelerinin gürültüsü, hepsi birleşip bir koro oluşturur. ama gece yarısından sonra her şey değişir. şehir uyur, ama tamamen uyumaz. hafif solunuşuyla soluk alır, ara sıra bir ambulans sesi gelip gider, bir otobüs geçer. bu sessizlik tam değildir, ama yeterince derindir.

balkondan bakınca şehrin bu hâli başka bir şeye dönüşür. gündüzün sertliği kaybolur, gitmiş insanların ardlarında bıraktıkları gölgelerle karışır. binaların ışıkları, kimi evlerde hâlâ uyanık olanları gösterir. belki uykusu gelmemiş birileri vardır, belki sevdiğini kaybetmiş biri, belki de benim gibi kendisini yalnızca gece karanlığında iyi anlayan biri. onlara karşı bir yakınlık hissettiğim açıktır. sigara dumanı havaya yükselir, sokağı kesen ince bir çizgi gibi görünür. bu dumanla birlikte kaygılar da dağılır aslında. gündüz bastırılanlar, ertelenip köşeye sıkıştırılanlar bu saatlerde açık hava alır.

balkon, dünyanın tüm sorunlarından uzak masum bir sığınak değildir belki, ama en azından kendi düşüncelerime yüz verebileceğim bir yerdir. bu sessizlik içinde daha net düşünürüm. gürültü olmadığında insanın duyabileceği şeyler artar. kendi nefesini, kalp atışını duyarım. sigara tutan elimin titreyişini fark ederim. belki de hepimiz aslında bu denli sessizliğe, bu denli yalnızlığa ihtiyaç duyarız. kendimizle baş başa kalmak için bir ses arası, bir soluk arası.

gece yarısı balkonda sigara, benim için dünyadan ayrılmama izin veren bir kapı açmak gibidir. onu kapatıp içeri döndüğümde her şey geri gelir; sabahın olması, yapılacak işler, öteki insanlar. ama bu anlarda, bu dakikalarda şehir uyurken ben uyanığımdır ve sessizlik tam olarak benimdir.
devamını gör...

camın buğulanmış hâli, dışarıyı biraz belirsiz kılıyor. yağmur, camı yumuşak çizgilerle kaplıyor; keskin çizgiler yumuşuyor, renkler soluk kalıyor. insana, dışarıdaki dünya bu ince su tabakasının arkasında saklanmış gibi hissettiriyor. böyle anlarda camdan bakmak, bir bakıma süzülmüş bir gerçeklikle karşılaşmak oluyor. sokakta yürüyen insanlar biraz daha hüzünlü görünüyor. arabalar, hafifçe bulanık biçimleriyle ilerliyor. hayat sürüyor ama yaygın, ağır bir havaya bürünüyor. yağmur, sanki her şeyin hızını kesiyormuş gibi bir görüntü yaratıyor.

aynı zamanda bu durumun, bakanı kendi içine çeken bir yanı var. cam, dışarıyı seyreden kişiyle dünyayı ayıran fiziksel bir sınır olsa da yağmurla birlikte manevi bir yakınlık doğuyor. yağmur, seslerin tümüyle değişmesine yol açıyor; caddenin gürültüsü yumuşak bir uğultuya dönüşüyor. bu ses insana rahatlık veriyor, hatta onu sakinleştiriyor. yağmurlu bir günde pencerenin önünde oturmak, insanı düşündürüyor.

belki de hava, içeriden bakılan bu seçilmiş duruşun kendisidir aslında. çünkü yağmur yağarken acele etmeye gerek yok; yalnızca izlemek yetiyor. dış dünyanın acıları, mesafeleri, hızlı akışı bir an için uzaklaşıyormuş gibi hissettiriyor. cam artık sınır değil, bir tür aracı oluyor; yağmurla birlikte içerisi ile dışarısı sessizce birleşiyor.
devamını gör...

insan çok garip bir varlık. en kalabalık yerlerde, insanların omzuna değdiği, seslerine boğulduğu anda kendini en yalnız hissedebiliyor. bu çelişki hiçbir düşünce mantığıyla açıklanamıyor; ancak her birimiz gerçek olduğunu biliyor. metroda, otobüste, alışveriş merkezinde etrafına bir bak. herkes kendi dünyasında. biri telefonuna bakıyor, diğeri pencereden dışarı bakıyor, bir başkası orada hiç olmayan biri gibi boş gözlerle ilerliyor. yanında binlerce insan var ama hiçbiri seninle değil. kimse seninle değil, işte bunu fark ediyorsun.

yalnızlığın tanımını değiştirmek gerekiyor galiba. yalnızlık yalnız olmak değildir; sevilen insanlardan ayrı olmaktır. o zaman kalabalıkta hissedilen yalnızlık en acı yalnızlık olabilir. çünkü seninle konuşacak kimse yok, seni anlayacak kimse yok. etrafında insanlar var ama seni görmüyor, duymuyorlar.

sosyal medya çağında durum daha da tuhaflaştı. yüzlerce bağlantımız var, saatlerce insanlarla yazışıyoruz; ama bu yazışmalar boşluğu hiç doldurmuyor. iletişimin bolluğu, bağlantının derinsizliğini gizleyemediğinde insan kendini hiç olmadığı kadar yalnız buluyor. belki de çözüm sayıda değil, nitelikte. gerçek bir bağlantı, içten bir göz teması, samimi bir ses binlerce sanal arkadaştan daha değerlidir. kalabalıkta yalnız kalan insan, işte tam da budur: çokluk içinde, gerçekliğin yokluğundan yakınan biri.
devamını gör...

insan, kalabalığın ortasında nasıl da yalnız kalabiliyor. belki de bu terslikten, bu çelişkiden doğan bir duyguya hiç şaşırmamalıyız. yalnızlık, yalnızca boş bir odada, sessiz bir gece yarısında değil; en çok da yanımızda birilerinin olduğu anlarda kendini hissettiriyor. bir metroda, binlerce insanla iç içeyken bile hepimiz kendi dünyamıza kapalıyız. yan yana gelemeyecek kadar yakın, bir bakışma kadar uzağız. herkes mutlu görünüyor, herkes bir yere gidiyor, herkes bir şeyle meşgul. ama kimse kimseyi gerçekten görmüyor. belki ben de o insanları görmüyorum, kimse de beni görmüyor. bu görmezlik, tuhaf bir yalnızlığa yol açıyor.

sosyal medyada binlerce takipçisi olup da kendini yalnız hisseden insanlar vardır. belki onlar da anlıyordur bunu. kalabalık, gerçek bir bağ olmadığında, tanışıklık olmadığında yalnızlığı daha da derinleştiriyor. çünkü yalnızlık yalnızca fiziksel bir boşluk değil; bir şey hissettiğim hâlde başkaları anlamadığında, sesim duyulmadığında başlıyor. ama şu da doğru: bu yalnızlığı fark etmek, adını koymak aslında bir başlangıçtır. çünkü kalabalığın içinde hissedilen yalnızlık, kimsenin beni anlamayacağı, kimsenin bana dokunmayacağı korkusudur.

daha dikkatli bakarsak, yanımızdaki insanlar da belki aynı korkuyla o yalnızlığı yaşıyordur. belki de fark etmek yeterlidir. belki de gerçek bir göz teması, küçük bir el sıkışı, yaşadığımız yalnızlığın en basit çözümüdür. yalnızlık, belki de sevgi ve ilgi olmadan büyüyen bir duygudur. kalabalıkta bile ona biraz ışık tutarsak yok olabilir.
devamını gör...

insanın en acı çelişkilerinden biri, kalabalığın içinde duyulan boşluktur. belki de en çok yalnız hissettiğimiz anlar, tam da insanlarla çevrili olduğumuz zamanlardır. tren istasyonunda, alışveriş merkezinde, kalabalık bir düğünde, her taraf insanla dolu olmasına rağmen kendimizi kopuk bir tel gibi hissederiz. belki de bu yüzden “kalabalık yalnızlığı” diye bir şey vardır. çoğu zaman başkalarının mutluluğu, bizim yalnızlığımızı daha belirgin kılar. etrafımızda gülüşler, konuşmalar, yakınlıklar var ama biz bunların dışında kalmış gibi hissederiz. sanki göz önündeyiz ama kimse bizi görmüyor.

telefonuyla başkasıyla sohbet eden adamı gözlemleriz; o ne kadar rahat, ne kadar bağlı görünüyor. biz ise elimizde telefon, boşuna oyalanarak durup dururken bir ileti bekliyoruz. ironik bir biçimde, en çok iletişimin olması gereken ortamda sessizlik duyarız. belki de sorun, etrafındakilerle aynı sıklıkta atması gereken kalbin başka bir ritimde çarpmasıdır. kalabalığın içinde tek başına kalmanın anlamı budur.

başkalarına açılmaktan korkmak, yanlış anlaşılacağından kaygılanmak ya da yalnızca ötekilerin yaşamında yeterince yer bulamamak. hepsi mümkündür. ama sonuç aynıdır; dış ses yoğun olmasına rağmen iç boşluk derindir. bu tür yalnızlık, bazen tanıdık birinden biraz ilgi görmek, samimi bir sohbetin başlaması kadar basit şeylerle kırılır. ama çoğu zaman o ilgi gelmez. kalabalığın merkezinde baş başa bir yolculuğa çıkarız. bu da belki en zor yolculuklardan biridir.
devamını gör...

ikisi de sözlük değil herkesin istediği konuda dilediği kadar topic açabildiği forumlardır.
ekşi de muhalif olduğunuz sürece dilediğiniz kadar saydırabilirsiniz ve "bravo lan" alma durumunuz diğer mecralara göre daha fazladır.
normal daha kompozit ve mozaik bir ortamdır.
yeni konseptlerin gelişme arefesinde sözlük konseptinin sonu yaklaşırken tüm sözlük ortamları başladığı noktanın çok uzağında ve kullanıcıların kendi istekleri doğrultusunda daha esnek, daha serbest, daha rahat, daha da rahat, daha daha da rahat ortamlara evrilerek sonunda azalarak bitecektir.

çok da şaapmamak lazım yaa...
devamını gör...

kalabalıkta hissedilen yalnızlık, insanın barındırdığı ne tuhaf çelişkilerden biridir. dört bir yandan insanlarla çevrili olmak, sıcak bedenlere değmek, bir başkasının nefesini duymak, insanı yalnızlıktan kurtarmak yerine bazen tam tersine yalnızlığını derinleştirir. bu ironi, belki de en üzücü olanıdır; çünkü yalnızlık artık bir seçim değil, bir duruma mahkûmiyet hâline gelir.

metroda, pazarda, konser salonunda hissettiğim bu duygu tanıdık ve tatsızdır. çevremde herkes kendi yolunda, kendi dünyasında ilerlerken ben, bir cam duvarın ardından onları izler gibi hissediyorum. onlar birbirlerine dokunuyor, konuşuyor, gülüyor. ben de oradayım, ama aynı zamanda değilim. bu, var olmamaktan daha katıdır: var olmak ama görülmemek, duymak ama işitilmemek.

belki de işin merkezinde bu yatıyor: kalabalık, insanı kimliğinden arındırır. insan, kocaman bir makinenin dişlisine dönüşür. makine kendi dişlisini tanımaz; onu bir sayıya, bir işleve indirger. bu işlevsel varlık, aslında insanın kendisinin yerine geçer. işte bu, yalnız olmaktan çok daha yalnız hissettiren bir şeydir.

ama belki de burada öğrenilecek bir şey vardır. belki böyle anlar, insanı gerçek bir bağa, tek başına değil de gerçekten birlikte olunması gereken o derin karşılaşmaya doğru çekmelidir. kalabalıkta yalnız olmak, sonunda yalnızlığın taşınması değil, doğru insanları bulmanın acısız yolu olur belki.
devamını gör...

geçmiş, insan hayatında bir harita gibidir. yolu bilmesek bile, bilenler vardır. eski bir sevgiliden kalan alışkanlıklar da böyledir; fark etmeden yapıp durduğumuz, onun varlığını hissettiren küçük davranışlarımızdır. sabah kahvesini hazırlarken bazen hâlâ iki fincan çıkarırız. masaya tek başımıza oturacağımızı ve öteki tarafın boş kalacağını bilsek bile, o fincan şimdilik orada durur. ilk başta denemek gibi başlayan bu davranış, sonra her seferinde yinelenen bir harekete dönüşür. zaman geçer, alışkanlık yerleşir. en sonunda bunu neden yaptığımızı sorgulamayız bile.

o sevgili gitmiş olabilir, ama ritüelini ve o ritüelle gelen duyguyu peşimizde bırakmıştır. müzik dinlerken belki hâlâ onun sevdiği şarkılarda kalbimiz sıçrar. yalnız olduğumuzda, sessizce kendi kendimize güler veya biraz acı çekeriz. telefonda benzer konuşma kalıplarını kullanır, onun sevdiği şakalara hâlâ güleriz. bunlar, başka insanlarla paylaşmadığımız, yalnızca ona ait olan sözcükler ve ses tonlarıdır.

aslında bu alışkanlıklar kötü değildir. tersine, eski sevgililer bize yalnızca acıyı değil; bir hareket biçimini, bir konuşma tarzını, hayata bakış açısını da öğretmiştir. onların izleri, bedenimizde kalıp gitmiş bir hastalık gibi değildir. aksine, yaşadığımız hayatın bir parçası, rengi, tadı hâline gelmişlerdir. onları unutmak yerine, onlarla yaşamayı öğrenmek belki daha doğru bir yoldur.

zamanla kendi kimliğimiz bu alışkanlıkları içine çeker ve onları başka biçimlere dönüştürür. artık o iki fincanla yalnızca onunla değil, kendimizle de otururuz. müzik de kendi hazinemiz hâline gelir. belki bu yüzdendir ki eski sevgili unutulmaz; çünkü onu unutmak, kendi bir parçamızı yok saymak demektir.
devamını gör...

gece yarısı balkonda içilen bir sigara, insanın yaşamındaki küçük ritüellerin en ilginç olanlarından biridir. belki de o saatte şehir başka bir kimliğe büründüğü içindir. gündüzün koşturmacasının, trafiğin uğultusunun yerini bir tür boşluk alır. işte o boşluğun içinde, bir çocuğun huzur bulması kadar doğal bir şey yoktur. balkona çıktığında insanı karşılayan ilk şey, şehrin sessizliğidir. aslında tam bir sessizlik değildir. uzaktan bir araba sesi gelir, bir kapı kapanır, belki de birileri gece yarısı eve dönerken adım atar. ama bunlar sessizliği kırmaz; tam tersine onu kuvvetlendirir. sanki şehrin nefesi alınmaktadır, hızlı olmayan, düzenli bir nefes.

ışıklar da gecenin bu saatinde tuhaf bir hâl alır. evlerin camlarından sızıp gelen sarı ışıklar, sokak lambalarının aydınlığı, uzakta bir reklam panosu; bunların hepsi gündüzden çok daha yakın görünür. belki de çevrede başka bir şey olmadığı içindir. insanın bakışını sürükleyecek hareketler, kalabalıklar, çeşitlilik yoktur. yalnızca şehrin sakin ve kırılgan yüzü vardır. sigara içmek, bu saatte bir çeşit meditasyona dönüşür. dumanın yükselmesi, gece havasıyla karışması, dudakların sıcaklığı; bütün bunlar insanı şimdiki ana hapseder. insan ne geçmişi düşünebilir ne geleceği. yalnızca bu balkonda, bu saatte, bu sessizlik içinde olmak vardır.

insan niçin böyle saatlerde balkona çıkar? belki de o sessizlik içinde kendini duymak mümkün olduğu içindir. gündüz insan, kendini başkalarının gürültüsü arasında kaybeder. gece yarısında ise kendi sessizliği, çevresindeki sessizlikle buluşur. sigara, belki de bu buluşmayı kutlamak için kullanılan bir araçtır. sabah olunca her şey yeniden başlar: trafik, sesler, koşturmaca. ama o balkonda içilen sigara, o anın belleğinde kalır. gece yarısının sessizliği bir kez yaşandığında, insan hiçbir zaman tam anlamıyla gürültülü bir dünyada yaşamadığını anlar. sessizlik aslında her yerde vardır; yalnızca onu fark etmeyi gerektirir.
devamını gör...

perilere sağlam bir şafak operasyonu bekliyorum.

bacasız kaldık. bakımsızlıktan çöle dönecek ülke. dubai-abu dhabi gibi bir yer haline gelecek sanırsam. hükümet de uygun bir hükümet. kime bağlanacak o belirsiz. amerkan eyaleti mi olacak yoksa israil emirliği mi olacak?
periler ile görüşecek cesur bir gazeteciye ihtiyacımız var..

(bkz: sadettin teksoy)
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sabaha karşı uyuyamamak, insanın kendisiyle baş başa kaldığı en çıplak zamandır. gün boyunca dışarıya çevrili olan dikkat, gece yarısını geçtikten sonra içeriye döner. ne bir telefon çalar ne bir kapı açılır. yalnızca sen ve tavana bakan gözlerin kalırsın. o saatlerde zihin garip bir hâl alır. gündüz görmezden geldiğin ne varsa hepsi sıraya girer. yıllar önce söylediğin yanlış bir söz, ödenmemiş bir borç, yarın verilecek bir karar, hepsi aynı anda kapıyı çalar. insan uyumak isterken düşünceler tam tersine daha da hızlanır. bir konudan diğerine atlarsın, hiçbirini bitiremezsin. zihin dağılır, tıpkı rüzgârda savrulan kâğıtlar gibi.

bu dağılmanın en yorucu yanı, çözümsüz oluşudur. gece yarısı düşünülen hiçbir mesele o an çözülmez. sabah bakınca küçücük görünen bir sorun, karanlıkta dağ kadar büyür. yorgunluk, olayların gerçek boyutunu görmemizi engeller. bu yüzden gece verilen kararlar çoğu zaman sabaha kalmaz; ışık geldiğinde başka türlü düşünmeye başlarız. kimi zaman bu uykusuzluk insana bir ceza gibi gelir. oysa belki de bir fırsattır. çünkü o saatler, kendimizle dürüstçe konuşabildiğimiz nadir anlardır. gündüzün maskeleri düşer, süslü açıklamalar işe yaramaz. gerçekten neyi dert ettiğimizi, neyden korktuğumuzu ilk o karanlıkta fark ederiz. zihnin dağılması, aslında içimizde birikmiş olan her şeyin bir çıkış aramasıdır.

ben o gecelerde kendimi zorla uyutmaya çalışmaktan vazgeçtim. direndikçe uyku daha da uzaklaşıyordu. bunun yerine düşüncelerin akmasına izin vermeyi öğrendim. bazen bir kâğıda birkaç satır yazmak bile rahatlatıyor. içerideki kalabalık sayfaya döküldükçe zihin sakinleşiyor. sonunda gün ağarır, kuşlar öter ve o ağır düşünceler yavaşça hafifler. uykusuz bir gece bittiğinde geriye yorgunlukla birlikte tuhaf bir aydınlık kalır. sanki karanlıkta biraz daha kendimizi tanımışızdır. belki de sabaha karşı uyuyamamak, insanın kendini unutmasına karşı sessiz bir direniştir.
devamını gör...

son derece sarih bir tespit. sarih dedim diye daha sıkıcı oldu gibi sanki.
devamını gör...

şiirlerini türkçeye ilk çeviren daha robert kolej ögrencisi iken bülent ecevittir.bülent ecevitin çevirdigi ilahiler 1941 de avare kuşlar 1943 te yayınlanmıştır.aralarında el ele büyüttük biz sevgiyi başta olmak üzere bülent ecevitin çok sayıda şiir bu hintli şairin etkisinde yazılmıştır.
devamını gör...

çok açık bir gerçek maalesef..
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim