zaman tüneli

kalabalığın ortasında kendini yalnız hissetmek garip bir duygu, belki de en çelişkili duygulardan biri. her yanında insanlar, sesler, hareketler varken içinden geçenleri kimsenin bilmediği bir yalnızlık yaşamak mümkün. bir metroda, alışveriş merkezinde, konferansta ya da kalabalık bir partide bu duyguyu tanıyan çok. hatta belki de pek çok kişi o anda aynı şeyi hissediyor ama birbirini görmüyor. çoğu zaman bunun nedeni basit değildir; yalnızca fiziksel olarak kalabalıkta olmak yetmez. insanlar çevresinde olsa bile onlarla kaynaşamamak, onların dilini konuşamamak, onların dünyasının bir parçası olamamak insanı derinden yalnızlaştırır.

belki de herkes kendi hikâyesine öyle dalmıştır ki birbirine ulaşamaz. her bireyin içinde bir dünya vardır ve bu dünyalar çok seyrek kesişir. teknoloji çağında da aynı çelişki yaşanıyor. binlerce kişiyle bağlantı hâlindeyken hiç kimseyle gerçekten bağlı hissetmemek mümkün. sanal dünyada çok sayıda arkadaşı olan biri, gerçek dünyada kimsenin kendisini anlamadığını duyumsayabilir. mesajlaşmak kolaydır; ancak görülmek, anlaşılmak başka bir şeydir.

kalabalıkta yaşanan yalnızlığın belki de bize anlatmak istediği bir şey var. yalnızlık yalnızca tek başına olmaktan gelmez; başkaları tarafından görülmemekten, dinlenmemekten, önemsenmemekten kaynaklanır. bu tür yalnızlık daha acıdır, çünkü ondan kaçış yoktur. çevresindeki bütün canlılığa rağmen insan kendini çok uzakta bulabilir. belki de bu duyguyu yönetmenin ilk adımı onu kabullenmektir.

yalnız olmaktan korkup kalabalığa sığınanlar da, kalabalığa karşı çıkıp bir köşeye çekilenler de aslında hep aynı şeyi arıyor: gerçek bir bağ, anlaşılmak, kendini evinde hissedebileceği bir yer ya da kişi. kalabalıkta yalnız kalmak, belki de bu arayışın başka bir biçimidir.
devamını gör...

sabah kahvemi hazırlarken fark ettim ki bardağı hâlâ aynı biçimde tutuyorum. o zamanlar böyle tutunca, kahveden anlayanlar beni eleştirirdi. şimdi kimse eleştirmiyor ama alışkanlık kalmış. garip bir şey bu: insanlar gittikten sonra, onlardan geriye kalanlar hepimiz için bir tür hayalete dönüşür.

insanın bir ilişkiyi bitirmesi kolaydır. evraklara imza atarsın, arkadaşlarına söylersin, sosyal medyadaki fotoğrafları silersin. ama o kişinin yaşantınla örülmüş hâlini, alışkanlıklarını, söylediği sözleri temizlemek çok daha zordur. bir sabah uyandığında onunla ilgili bir şarkı duyar, hemen geçmek istersin. bazen başarırsın, bazen başaramazsın.

o, kış aylarında her akşam pencereyi açmak isterdi. bunu ciddiyetle isterdi. sebebini hiç anlamadım; sonradan soracak oldum ama çok geçti. şimdi ben de kış gecelerinde pencereyi açıyorum. içeri dolan soğuk hava, beni uykumdan uyandıran bir el gibi geliyor. belki o da hâlâ aynı şeyi yapıyordur.

elbette her alışkanlık kötü değildir. çoğu zaman bunlar bize zarar vermez, yalnızca var olurlar. ancak ara sıra, kendimi belli bir hareketi yaparken yakaladığımda, o kişiyi biraz daha içimde taşıdığımı anlıyorum. bu da kabullenilmesi gereken bir şeydir. belki de hayatın bu yönü şudur: sevdiklerimiz bizden uzaklaştıkça, bizden bir parça alıp götürmezler; tam tersine, ufak ufak içimizde kalırlar.
devamını gör...

yağmurlu bir camdan dışarı bakmak, dünyanın renklerini yıkadığı anlar içinde kendini bulmaktır. su damlaları, camı bir giysi gibi giydirir; her damla, dış dünyanın sınırlarını biraz daha bulanıklaştırır. içeride sıcak bir hava varken, o tarafta soğuk ve ıslak bir gerçeklik vardır. oysa aralarında yalnızca ince bir cam tabakası durur. yağmurun ilginç yanı, herkesin aynı şeyi görmek zorunda olmasıdır. dışarıda yağan yağmur karşısında yüksek gökdelenlerdeki insanlar da alt katlardaki insanlar da eşit biçimde sessiz kalır. yağmur, insanı yeryüzündeki milyonlarla bir tutar. pencereyi açarsak aynı havayı solumuş oluruz.

camdan bakışımızda başka bir gerçeklik de vardır. dışarıya bakarız, ama dışarısıyla iç içe geçmeyiz. güvenli bir mesafeden gözleme katılır, ama katılmayız. soğuğa dayanmak zorunda değiliz; yağmurda ıslanmak istemezsek ıslanmayız. bu, hem yakın hem uzak olma durumu rahatlatıcıdır. yağmur, insana içeride olmak için bir sebep verir. zamanla dikkat etmeye başlarız ki her damlanın bir yolu vardır. bazıları hızla aşağıya inerken bazıları cam üzerinde dolaşıp gezinir. ışığın açısı değiştikçe bu damla izleri de değişir. bir anlık düzen, bir anlık dağınıklık.

dış dünyada olup biten her şeyde bir ritim vardır, ama onu görmek için durmuş olmak gerekir. yağmurlu cam, anlaşılması güç bir biçimde huzur verici bir yerdir. belki de orada, dünyanın sorunlarından birkaç adım uzak olmak mümkün olduğu içindir. yağmur yağarken umut ya da umutsuzluk çok kolay akıp gider gibi gelir. cam, bize izleyici olmayı öğretir; bu da kendimizi önemli görmemek kadar sade, ama gereksiz de değildir.
devamını gör...

herkes herşey olabilir, herşeyi yapabilir. herkesin başına herşey gelebilir.
devamını gör...

sabaha doğru uyku kaçtığında, insan tuhaf bir durumdadır. bedenin bitkinliğine rağmen akıl bir türlü yatışmaz. gece sessizken içeride bir kalabalık başlar; düşünceler birbirini kovalar. saat üçe, dörde geldi mi artık durum farklılaşır. sabah yakınlaştıkça, uyusam da olmaz hissi ortaya çıkar. insan başını yastığa koyar, kapanmayan gözlerle tavanı sayar.

geçmişteki konuşmalar aklına gelir; düne ait küçük hatalar büyüyüp canavara dönüşür. yarın yapılacak işler sıralanır da sıralanır; beynin bu çalışmasına dur demek imkânsızdır. zihin bu saatlerde, gündüzün getireceği sorumluluktan kurtulmuş gibi rahat davranır. ama bu rahatlık, tuhaf bir dinginlik değildir; daha çok bir kontrol kaybına benzer. akıl kendi istediği yerlere gider, artık denetim altında değildir.

belki de sabaha karşı uyuyamamanın nedeni budur: kaygı ve düşünce, gece boyunca bastırılmış hâldedir. gece sessizleşince onlar haykırmaya başlar. ruh dış dünyadan arındığında, insan içinin ne kadar kalabalık olduğunu fark eder. sabahın aydınlığında bakıldığında bu uykusuzluk çok anlamsız görünür. ama gecenin ortasında, saat ilerlerken ne kadar gerçek, ne kadar can yakıcı olur. uyku ağır basmadığında, gece bitmek bilmeyen bir yolculuğa dönüşür.
devamını gör...

insan çelişkili bir varlıktır. bazen en yoğun kalabalıkta, en fazla insanın olduğu yerde kendini tamamen yalnız hisseder. birbirine değen insanlar arasında, kimse bizi fark etmiyormuş gibi bir boşluk açılır içimizde. bu durum, yalnızlığın yalnızca bedensel bir yalıtım olmadığını gösterir. kalabalıkta yalnız hissetmek, aslında hiç fark edilmemek kadar acı değildir. daha çok, insanların arasında olmakla birlikte onlardan kopuk kalmak, onlar konuşurken sessiz durmak, onlar gülüp eğlenirken kendini dışarıda görmektir. metro istasyonunda, alışveriş merkezinde, herkesin bir yere ait olup gittiği yerde sen hiçbirinin parçası değilsindir. hatta kimi zaman kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedersin.

bu tür yalnızlığın belki de en zor yanı, anlaşılmamak ve başkalarının bunu bilmemesidir. çünkü dışarıdan bakıldığında herkes sapasağlam görünür: sosyal, konuşkan, eğlenen insanlar. oysa onlardan biri içinden geçeni yaşar, ama kimse görmez. yalnızlık bu çağda sessiz bir hastalık hâline geldi. insanlar yanımızda olmasa da telefonları yanımızda; biz de telefonlarımızın arkasındayız. belki de bu denli kalabalık bir dünyada yalnız hissetmek, gerçek bir bağ kuramadığımızı, derinlikli ilişkiler oluşturamadığımızı gösteriyor.

birini dinlemek, birinin sözünü kesmeden görmek, bedensel yakınlıktan öte duygusal yakınlık kurmak gittikçe zorlaşıyor. herkes kendi içine kapanmış, kendi dünyasında yaşıyor. bu kapalılık, kalabalıkta bile bizi yalnız bırakıyor. ilginç olan, bu yalnızlığı hissedebilmektir. hissetmenin içinde bir canlılık vardır. yalnızlığı fark etmek, aslında bir çağrıdır: belki de başka birine uzanmak, daha açık ve daha gerçek olmak için. kalabalıkta yalnız hissetmek acı ise, belki de bu acıyı görebilecek birinin gerçekten var olması gerektiğini hatırlatır bize.
devamını gör...

sabaha karşı uyku kaçtığında insan, kendini kendi zihninin karşısına oturtulmuş gibi hisseder. saat üçte, dörtte, beşte yatağın içinde dönüp durduğunda, uykuyu zorlamak yerine ondan kaçmaya başlar. zihin uyumaz; aksine büsbütün uyanır. o saatlerde akıl, gün içinde hiçbir zaman olmadığı kadar açık, hiçbir zaman olmadığı kadar dağınıktır. sabaha doğru saçılan düşünceler garip bir biçimde çalışır. bir sorunu düşünmeye başlarsın, yarım saat sonra fark edersin ki aynı konuyu dönüp dönüp evirip çeviriyorsun. beyin bitkin olduğu için düşünceler dağılır, tekrar eder, birbirine takılır.

önemli görünen şey birden önemsiz hâle gelir. unuttuğun bir anı ansızın canlanır. umursamadığın bir sözcük, bir cümle, sınavdaki soruyla bağlantılı hâle gelir. her şey birbirine girmiş, hiçbir şey net değildir. belki de bu dağınık zihin durumu, gündüz yapılan çalışmaların doğal sonucudur. bir gün boyunca beyin binlerce uyarıya maruz kalır. gece, uyku sırasında bu bilgilerin birleştirilip düzene sokulması gerekir. ama uyku kaçarsa bu düzenleme tamamlanmaz. zihin, sabaha karşı işini bitirememiş bir işçi gibi davranır.

uykusuz saatler, belki de beynin kendi kendine veda ettiği vakitlerdir. sabaha karşı uyuyamamak yalnızca bedensel bir sorun değildir. insan bu saatlerde kendini dokunulamayacak bir yerde bulur. vakit sabaha yaklaştıkça uyku büsbütün imkânsız görünür. yataktan kalkıp bir şeyler yapmaya çalışmak daha kötü sonuç verir. öyleyse insan, yatakta kalmak, düşüncelerle yüzleşmek, zihninin dağılışını ve sabaha doğru sürüklenişini seyretmek zorundadır.
devamını gör...

sabahın saat üçü, dört buçuğu. yatakta bir o yana, sonra bu yana dönersin. yastık sıcak ve rahatsızdır. pencerenin dışı henüz karanlıktır, ama o karanlığın içinde yavaş yavaş bir başka siyah ürer; sabah yaklaşmaktadır. bilirsin ki iki saat sonra kalkman gerekecek. bir saat kırk beş dakika. seni çok az uyku bekliyor. bu hesabı yaptıkça zihin daha da hızlanır, rahatlamak imkânsız hâle gelir.

sabaha karşı uykusuzluk başka türlüdür. gece yarısı uyuyamamak kişiye bir mücadele hissi verir; belki de bilinçli bir çabayla uyku yakalanabilir diye düşünür insan. ama sabah yaklaştıkça bu çaba anlamsızlaşır. artık yüreğinde uykuya karşı bir acımasızlık, hatta küçük bir öfke başlar. ne kadar ters yatarsan yat, ne kadar derin nefes alırsan al, hiçbir şey işe yaramaz. zihin ise tam tersine hızlanır, keskinleşir, dağılmaya başlar. dağılan düşünce tuhaf yollardan ilerler. bir an sabahki işini düşünürsün, sonra uyumaya çalışmanın değip değmeyeceğini sorgularken bulursun kendini. ardından o konuşmanın ne zaman olduğunu hatırlamaya çalışırsın ve tam hatırlamak üzereyken zihin başka bir anıyı, başka bir konuşmayı çağırır.

saat yüksek sesle tıkır tıkır işler; her tıkırtı seni sabaha biraz daha yaklaştırır. bu yakınlaşma rahatsız eder, biraz da korkutur. sabaha karşı uyuyamamanın acısı belki de yalnızca uykusuzlukta değildir. o saatlerde insan kendine, varlığına çok yaklaşır. yalnızlık daha keskin hâle gelir. etrafında uyuyan insanlar vardır, ama sen uyanıksındır. dünyadan biraz kopmuş, gece ile gündüz arasına sıkışmış hisseder kendini. zihin dağıldıkça bu boşluk daha da genişler, daha da yoğunlaşır.

sonra sabah gelir. kapı çalınır, sesler başlar, dünya hareket etmeye başlar. sen uykusuz yataktan kalkarsın; gözlerin ağrır, bedenin ağrır. o dağılan zihin şimdi toplanmaya başlar, ama çok geçtir. artık gece yok olup gitmiş, uykusuzluk bitmiştir. geriye yalnızca hafif bir acı ve bir şeyin yarım kaldığı duygusu kalır.
devamını gör...

gece yarısını geçtiğinde bir kapı kapanıyormuş gibi geliyor bana. bedeninin uyku istediğini hissediyorum ama zihnim kapıyı açık tutmak istiyor, sanki bir şey bana kalsın diye. sabaha doğru saatler ilerledikçe bu durumun âdeta bir cezaya dönüştüğünü anlıyorum. gözlerimi kapatıp açmayı deniyorum; yatağımda dönüyor, başımı yastığa gömüyorum; hiçbiri işe yaramıyor. zihnim artık dağılmış, her yere gitmek istiyor.

geç saatlerdeki uyanıklık tuhaf bir hâldir. sessizlik daha çok duyulur, dikkat daha keskin olur. bir çıngırtı, bir tıkırtı, pencerenin dışından gelen bir ses; gündüz fark etmeyeceğin bu şeyler sabaha doğru büyüleyici bir hâl alır. zihin bu sessizliğin içinde kendine sorular sorar ve sormaya devam eder. neden uyuyamıyorum? yarın neler yapacağım? geçmişte yaptıklarını hatırlar, geleceğe dair kaygılanır. sanki her sorunun cevabını arıyormuş gibi davranır zihin, oysa hiçbir soruya cevap yoktur; yalnızca saat tik tak ilerler. beden bitkindir ama beyin uyanıktır, işte bu çelişki içinde. sanki ikisi ayrı dünyalarda yaşıyordur. beyin gece saatlerinde daha da hızlanır, dağılır, her yöne koşar. bir konudan diğerine geçer, bitmiş tartışmaları yeniden açar, gelmiş geçmiş kaygıları çağırır. bu saatlerde insan kendine acı çekmiş gibidir, çünkü uyuyan bir beyin kış gibi sessizken, uyanık bir beyin bir sonbahar fırtınasıdır.

fakat bu uyanıklık da kendi dersini verir. sabaha doğru uyuyamayan insan, zamanın akışını fark eder, onu daha yakından tanır. dakikalar uzun gelir, saatler ağır bir yük gibi çöker. bu zamanın içinde insanın kendisiyle baş başa kalışı vardır ve bu yalnızlık çoğu zaman acı verir. ama insan bu acıdan geçerken kendini, düşüncelerini, korkularını daha iyi görür. uyku getirmese bile, sabaha doğru uyanıklık bazen bir tür aynaya dönüşür.

sabah ışığı geldiğinde yorgunluğun ağırlığı yeni bir boyut kazanır. uyuyamayan insan kalkıp güne başlar, o günün zor geçeceğini bilir. ama yine de vardır. yine sabah vardır, yine ışık vardır, yine bir sonraki gece vardır. belki o zaman uyuyabilecektir. belki o zaman zihni sakinleşecektir. belki.
devamını gör...

en en en diyebileceğim bişey yok. ancak ben de bu saçları değirmende ağartmadım tabii. birkaç öğrendiğim şey oldu benim de. hayattaki en pahalı dersleri en ucuz insanlardan alırsınız demiş victor hugo. maalesef biz de tanıdık onlardan.. yediğimiz kazıklar bir altın bilgi oluyor boynumuzda zaman geçince. neeyse, şimdilik aklıma gelenler bunlar:
-insanlar acımasızdır ve çıkarları uğruna yapmayacağı şey yoktur.
- hayır demeyi bil..
- her bildiğini ve düşündüğünü her yerde söyleme..
-kimse için kendinden vazgeçme..
-başkalarının hareketlerini yönlendirmesine izin verme, manipülasyona gelme..
-herkes bu dünyaya yalnız geldi ve öldüğünde de yalnız olacak. onun için yalnızlığı yaşamaktan korkma..
-başkalarını taklit etme. kendi yolunu kendin yarat..
-küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını göster. bu seni büyük başarıların sahibi yapar.
devamını gör...

eskiden küçük de olsa bir öngörüm vardı bu konuyla ilgili. artık yok. kör olmadım. gözlerim oyuldu.
devamını gör...

yağmurlu bir camdan dışarı bakmak, hayatın en yalın ama en derli toplu hâllerinden biridir. insan orada durup seyre daldığında, sanki dünya biraz daha yavaşlar, sesler yumuşar, göz alıştığı hızlardan ürkmez olur. camın üzerinde akıp giden damlaların her biri ayrı bir yolculuğa çıkar. kimi hızla iner, kimi sendeleyip durur, kimi de beklenmedik bir anda yana savrulup başka bir damlaya çarpar. acaba bu damlalara bakan kişi, onlara kendi hayatını yüklediğini fark eder mi? belki de fark etmek bir tercih meselesidir.

dışarıda hızlı adımlarla yürüyen insanlar, çatılara düşen sular, sallanan yapraklarıyla ağaçlar vardır. hepsi de yağmurla bir mücadele içindedir. ama camın içinden bakıldığında, tüm bu telaş, tüm bu çabalama bir sessizliğin altında görünüp kalır. gürültü işitilse de hissedilen şey başka türlü bir sessizliktir. bu sessizliğin içinde insan kendini daha derinden düşünür; çünkü yağmur, acıyı, hüznü ve temizliği aynı anda getiren bir olaydır.

dışarıdakiler koşarken, camın içindeki kişi durup kalmıştır. bu duruş, bu boşta kalmışlık gibi görünen anlar, bazen yaşamın en dolu anlarıdır. yağmur gelip geçicidir; ama bir camdan ona bakmak, geçiciliğin bile belli bir güzelliğe sahip olduğunu hatırlatır. insan orada, sıcak bir ortamda, güven içinde yağmuru seyreder. dışarıda olmak zorunluluğu bulunmayan bu anlar, çoğu zaman değer vermeyi öğreten anlar olmuştur.
devamını gör...

gece yarısı balkonda sigara içmenin, insanın günün en derin saatinde kendisiyle yüzleşme ritüeli olduğunu düşünüyorum. başka hiçbir zaman şehrin sessizliği bu kadar işitilir olmaz. gündüz sessizlik yoktur aslında. otomobillerin sesi, insan gürültüsü, yaşamanın her çeşit sesi vardır. ama gece yarısından sonra şehir başkalaşır. araçlar caddelerden seyrek geçer. yolda yürüyen insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azalır. sesler, sanki hafifletilerek dünyaya bırakılmış gibi gelir kulaklara.

o sessizlikte sigara dumanı yükselirken, insan kendi düşünceleriyle yalnız olmadığını anlar. balkonda dışarı bakarken, kapıyı arkada bırakmış olmanın bir rahatlığı vardır. içeridekiler uyurken, sorumlulukların biraz geriye çekildiği hissedilir. kimseden bir beklenti yoktur o dakikalarda. ne konuşmanı bekleyen biri vardır ne de cevap verme zorunluluğu. yalnızca sen, gecenin sessizliği ve avucunun içinde yanan sigara vardır. dumandan çok, o anın kendisi huzur verir.

şehrin üzerindeki sessizliğin altında milyonlarca insan uyur; sen orada durmuş, bakıp dinlersin. sanki dünyanın nefesi yavaşlamış, seninle beraber sayılı atımları saymaya başlamıştır. gecenin bu saatinde hiçbir şey acele değildir, hiçbir şey zorunlu değildir. gece yarısı balkonda sigara içen insan, belki de yalnızca sessizliğin kıymetini bilendir. gündüzün koşuşturmasından, hayat dediğimiz çılgınlıktan sonra bu sessizlik bir tür barışmadır: kendimizle, zamanla ve hatta sessizlikle.
devamını gör...

sarmayan bir kitap olunca başka bir kitaba başlamak. o da sarmayınca başkasına başlamak . sonra da elimde okunması gereken başlanmış 3 kitabın olması.
devamını gör...

belki de en tuhaf yalnızlık, insanların ortasında yaşanandır. etrafında yüzlerce insan olsa da hepsi kendi hayatına dalmış, kendi kaygılarıyla meşgulken içinde o garip boşluk oluşur. metroda, alışveriş merkezinde ya da bir etkinlikte hiç bu kadar yalnız hissetmemiş olabilirsin. öyle çelişkili bir durumdur ki bu; en kalabalık yerde bile hiçbir bağ kuramamak, kimseyle gerçek anlamda görüşememek. herkes yanı başında ama aynı zamanda çok uzak.

bir hayalet gibi yaşanır bu anlar; orada olmak ama aslında hiç orada olmamak. sesin duyuluyor ama dinlenmediğini biliyorsun. yüzünde gülümseme var ama içinde bir şeyler incinmiş. bu hissi anlayıp paylaşan birini arıyorsun fakat o kalabalıkta ona ulaşamıyorsun. çoğu zaman bunun sebebi iletişim eksikliği değildir. daha çok, zihinlerin farklı yerlerde olmasıdır.

kalabalık, insanları birbirine yakınlaştırırken aynı zamanda birbirinden uzaklaştırır da. herkes kolayca unutulabilir bir yüze dönüşür, hiç kimse gerçekten görülmez. belki de bu, yalnızlığın yalnızca bir türü değil; en derin ve en acı verici şeklidir. çünkü çıkışı yoktur, ondan kurtulmak kolay değildir. sana yaklaşmadıkları sürece sesinin duyulmayacağını biliyorsun.
devamını gör...

insan ayrılıktan sonra birçok şeyi unutuyor, ama bazı alışkanlıkları hiç unutamıyor. eski bir sevgiliden kalan bu küçük davranışlar, adeta bir hayalet gibi evde dolanıp duruyor. onları kendimde görüyorum, bazen de yadırgıyorum. mesela kahve yaparken iki fincan hazırlıyorum. onunla geçen yıllar boyunca her sabah böyle yapardık; ben mutfakta işimi bitirene kadar o koltukta oturur, sıcacık kahvesini beklerdi. şimdi o hiç yokken ben yine iki fincan çıkarıyorum. bu alışkanlığı bırakmaya çalıştığımda garip bir boşluk hissediyorum. sanki bu hareket beni ona bağlayan bir bağ ve onu unutmamın bir günah olacağını söylüyor.

bazı alışkanlıklar daha incedir. örneğin yeni bir şarkı bulduğumda hâlâ “ona gösterelim” diye düşünüyorum. beynimin hangi köşesinde bu refleksin yaşadığını tam bilmiyorum. şarkıyı dinliyorum, güzel geliyor ve anında gözümün önünde onun yüzü beliriyor, tepkisini merak ediyorum. belki merak etmemem gerekir, ama bu davranış çok derinlere işlemiş. bu tür alışkanlıkları bastırmaya çalışmak hiç işe yaramıyor; bastırdığın şey daha da güçleniyor.

iyi olan yanı ise bu alışkanlıkların zamanla azalması. çok hızlı değil, sabırlı ve sessiz bir biçimde azalıyor. bir gün iki fincan yerine bir fincan çıkarıyorsun, kimse fark etmiyor. şarkı dinlerken ondan söz etmiyorsun. başka birinin kahvesini beklerken buluyorsun kendini ve o eski fincan çoktan eski bir anıya dönüşmüş.

belki de eski bir sevgiliden kalan alışkanlıklar, ayrılıktan sonra yaşadığımız acının ses kaydı gibidir. onlar da tıpkı yas tutmak gibi gerekli. çünkü bu alışkanlıkları hiç yaşamamış olsaydık, o ilişki gerçekten hiç olmamış demekti. bir alışkanlığın kalması, o ilişkinin iz bıraktığının kanıtıdır. yerleşmesi için zamanla derinleşen acı, yavaş yavaş yalnızca bir hatıraya dönüşüyor.
devamını gör...

saat ikiye yaklaşırken balkona çıktığınızda şehir, tümüyle farklı bir yüzünü gösterir. gündüz bu kadar canlı görünen sokaklar, o saatlerde adeta uyuyan bir varlığa dönüşür. sigara yaktığınızda çıkan ilk dumanın soğuk havaya karışması, o dinginliğin içinde küçük bir başkaldırı gibi gelir. gece yarısındaki sessizlik, herhangi bir sessizlik değildir. şehir tümüyle sessiz değildir elbette; ama seslerin başka bir niteliği vardır. uzakta bir arabanın motoru, bir köpeğin havlaması, bazen bir pencereden sızan müzik… bu sesler, gündüzün sessizliğini kıran gürültülerden çok, sessizliğin içinde yüzen şeyler olarak duyulur. gündüz bunlar kayıp giderken gece, varlıklarını insana hatırlatır.

sigara içmek de bu an için önemliyse bunun nedeni, biraz tutku, çoğunluklaysa o sessizliğin içinde kalmak istemeyen insanın kendi varlığını doğrulama isteğidir. dumanın yükselişi, dumanın kokusu, ışıktan sonra karanlığa dönüş… bunların hepsi sizi orada tutmak için bir sebep gibi görünür. balkonda, şehrin ve kendi sessizliğinizin ortasında durursunuz. günün bu saatlerinde insanlar ya gerçekten uyur ya da gözlerini açık tutabilmek için uğraşır. siz balkondaysanız, belki aradan bir çıkış yolu ararsınız. belki de yalnızca kendiniz olmaktan hoşlanırsınız.

bu sessizliği özel kılan şey, aslında kimsenin olmadığını bilmektir. telefonlar kapalı ya da sessiz konumdadır. kimse sizi aramayacak, kimse konuşmak istemeyecektir. yalnız olmanıza rağmen sessizliğin içinde biraz daha alçak sesle soluk almak söz konusudur. sigara biter. balkona çıktığınızda yaktığınız ışık yavaş yavaş söner. sessizlik bir süre daha kalacaktır; ama geri dönüş de kaçınılmazdır. odaya girerseniz o büyü biraz kırılır. yine de şehrin o gece yarısı yüzü, balkondaki sigara ve sessizlik hatırlanacaktır. belki yarın gece, belki bir hafta sonra, belki çok daha sonra; ama mutlaka hatırlanacaktır.
devamını gör...

tavla oyununun ingilizcesi.
devamını gör...

yıl 2065 :

türkiye'nin cumhuriyetçileri avrupa ülkelerinde bayrak sallayıp 10. yıl marşı söyleyerek kurtuluş savaşı verecekler. avrupa'da türk cumhuriyetçilerini korumak için dernekler ve barınaklar kurulacak..
devamını gör...

saat üç buçuk. pencereden dışarıya bakıyorum; henüz karanlık, ama o tipik sabah karanlığı değil, hâlâ gecenin soğuk ve bitmeyen anı. yastığın serin tarafını bulma umuduyla yatakta bir kez daha dönüyorum. uykunun gelmeyeceğini biliyorum. zihnim dağılmış, rüzgârda savrulan kâğıt parçaları gibi saçılan düşüncelerle dolu. sabaha karşı uyuyamamak, aslında basit bir uyku sorunu değildir. o saatlerde beden zaten uykuyu düşünmez; beyin ise tam tersine uyanmış, hatta iyice keskinleşmiştir. biraz sonra ezan duyulacak, güneş doğacak, gün başlayacak; ama ben hâlâ orada, kaybettiğim zamanı sayarak kalacağım.

bu saatler, gün içindeki denetimli stres ve meşguliyet ortadan kalktığında, zihnin gerçek yüzünü gösterme fırsatıdır. dağılan zihin birkaç şeyi aynı anda yapar. dün söylemiş olabileceğim yanlış bir sözü hatırlar. yarın başlayacak işin çeşitli sonuçlarını hayal eder. birinin beni yanında görmediğini, bir fırsatı kaçırdığımı düşünür. bir başkasının işlerini tıkır tıkır yürüterek beni yok saydığını kurar. bunların belki hiçbiri gerçek değildir, ama gecenin ortasında hepsi gerçek gibi hissedilir.

sabaha karşı uyanıklığın bir inatçılığı vardır. insan yataktan kalkıp su içer, pencereyi açar, üstüne bir şeyler alır, hatta yürüyüşe çıkar. hiçbiri işe yaramaz. çünkü sorun bedensel değildir. sorun, kontrolsüz zihinde yaşanır ve dış dünyaya kapatılamaz. saatler geçer, sabah gelir, ama uykuya hiç dalmamışımdır. belki de bu yüzden sabaha karşı insanlar kendilerini hep ağır, mutsuz ve eksik hisseder. çünkü görmediği, tanımadığı, adını koyamadığı kaygılarla gece boyunca savaşmışlardır. belki de bu anlar, yaşamaktan kaçıp yalnız kalarak kendimizle hesaplaştığımız zamanlar olduğu için sabahı sabırsızlıkla bekleriz. ışık gelsin, gürültü gelsin, başka bir şey düşünebilelim diye.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim