coffee break yazar profili

coffee break kapak fotoğrafı
coffee break profil fotoğrafı
rozet
karma: 4966 tanım: 942 başlık: 21 takipçi: 12

son tanımları


eve dadanan sokak kedisi

bizim hüsamettin bu… kabadayı, iri yarı tekir kedisi…

uzun bir süre bizim balkona dadandı. geliyor, yarenlik ediyor, mamasını yiyor, sevgi dağıtıyor ve sonra kayboluyordu. sanki gelip bizi deniyordu, bakın ben buradayım, beğenirseniz sevinin, yoksa kendi yolumdayım gibi.. caddelerin efendisi gibiydi, ama bizim balkonda bir süre misafirlik yaptı.

ta ki biz tarçın’ı sahiplenene kadar… evde başka bir kedi olduğunu fark edince, hüsamettin aniden kayboldu. tarçın minicik vücuduyla ona kafa tuttu, tısladı, buraya gelme dedi. o iri kabadayı tekir aniden yok oldu. bir anda gelmeyi kesti, sanki saygı göstermiş gibi, ama içinde hafif bir sitem vardı.
ben böyle efendi bir terk ediş görmedim. çok asildi, çok efendi… kendi kurallarını koyan, kendi zamanında gelen, kendi kararında giden bir kedi…
devamını gör...

bağcılar'da sushi restoranı açmak

sushi artık migros'larda, a101'lerde satılıyor. bence çoktan bağcılar'a da girmiştir. ölü bir yatırım olabilir o nedenle.
devamını gör...

konsantre erkek

sulandırarak içiniz...
yani hemen coşmayın, hemen hayran olmayın. önce uzaktan bakın, gözlemleyin. konsantrasyonu bozulmasın.
devamını gör...

egosu yüksek insanlarla baş etme yöntemleri

aslında çoğu zaman klasik stratejiler işlemez, hele karşınızda amiriniz varsa... uzak durmak teoride mantıklı.. enerjinizi harcamamak, provokasyonlara kapılmamak en güvenli yol gibi görünüyor. ama işin pratiğinde çoğu zaman kaçış şansı yok, muhatap olmak zorundasınız.

o zaman yapılabilecek en mantıklı şey, araya soğuk bir mesafe koymak. yani samimiyetinizi veya heyecanınızı göstermemek, tartışmalara girmemek, gereksiz tartışmalardan kaçınmak. en az muhatabiyet, en az hasar prensibi burada devreye giriyor. bu, pasiflik değil; akıllı bir sınır çizmek. ego, tepkiyi sever.. siz tepki göstermedikçe enerjisini kendi üzerine harcar.
devamını gör...

açılan başlığa kimsenin tanım girmemesi

anket başlığı değildir, ilişki başlığı değildir, foto paylaşım başlığı değildir, herkesin fikrinin olduğu popüler bir konu değildir.
belki bir kitap, sinema veya benzeri konuda olup içerik girmek için bilgi sahibi olmayı gerektiriyordur.
kimsenin tanım girmemesi de olumsuz bir özellik olarak değerlendirilmemeli, sözlük bu, yazarını belki de yıllar sonra bulacaktır.
devamını gör...

kendime saygım yok davranışları

bu ay para biriktiriyorum deyip ertesi gün kargocuya kapıyı utangaç bir mutlulukla açmak. paketi alırken ki o heyecan…
devamını gör...

çok zengin olunca yapılacaklar

bu hayali kuramıyorum. o denli uzak hissediyorum.
devamını gör...

kedilerle bebekmiş gibi konuşan insan

kedilerle bebek gibi konuşan insanlarla dalga geçmeyi moda haline getirdiler ya… ben o cephede değilim sözlük.
tarçın’ı çocuklarımdan biri gibi görüyorum, yalan yok. ama öyle abartılı “agu bugu” bir yerden değil bu. zaten kendi çocuklarıma bebekmiş gibi konuşsam biz bebek miyiz anneeğğ diye ortalığı ayağa kaldırırlar. ona da konuşurken ciddi, müstakil bir birey gibi hitap ediyorum. şahsına saygı duyarak.. ama yine de “kız tarçoo”, “evladım”, “kuzum” demekten geri durmuyorum. çünkü öyle hissediyorum.

tarçın iki aylıktı bizim eve geldiğinde. daha anne kuzusuydu. kolumu meme sanıp emdiği günleri bilirim. gölgesinden korkardı. en ufak seste irkilirdi. savunmasız, minnacık bir canlıydı. o halini gördükten sonra araya mesafe koyabilmek mümkün mü..?

bizimle büyüdü. evdeki her köşede anısı var. taşındık, eşyalar değişti, zaman geçti… o hep bizimleydi. hastalandığında içim daraldı, kaybolur gibi olduğunda kalbim yerinden çıktı. şimdi ben ona alt tarafı hayvan muamelesi mi yapayım? asıl o zaman bir şey eksik olmaz mı?

bu, insanlaştırmak değil aslında. sorumluluğunu kabul etmek. hayatına girmiş, sana güvenmiş, sana bağlanmış bir canlıya karşı duyduğun şefkati inkar etmemek. o konuşamıyor diye duygusu yok mu? sevinmiyor mu, küsmüyor mu, özlemiyor mu?

ben tarçın’a hayvan gibi davranırsam, o zaman hayvanlık etmiş olurum. çünkü o benim evimde büyüdü, benim sesime alıştı, benim dizimin dibinde uyudu. o benim kuzum, yavrum. türü farklı olabilir ama bağımız gerçek.
devamını gör...

çocuk sahibi olunca hayatın kayması sorunsalı

ben tam tersini yaşadım.
hayatım kaymadı, yerine oturdu.. sanki dağınık duran bir masayı biri toplamış gibi. öncesinde daha serbesttim belki ama daha savruktum da. çocuklarım olduktan sonra ayaklarım yere daha sağlam bastı. çünkü artık sadece kendimden sorumlu değildim. bana bakan iki çift göz vardı.

onlar hayatıma girince planlı yaşamak lüks olmaktan çıktı, zorunluluk oldu. saatlerim, günlerim, önceliklerim değişti. eskisi gibi yarın hallederim deme şansım kalmadı. çünkü başka türlü yetişmiyor hiçbir şey. sorumluluk dediğin, erteleyebileceğin bir şey değil. sana bağlı, nefes alan minik bir canlı var. açlığı da gerçek, korkusu da, ihtiyacı da...

ama ben bunu hiç yük gibi görmedim. bir ödev gibi hiç görmedim. aksine, içten içe seçtiğim bir yol gibi gördüm. evet, gönüllü bir kölelik belki… uykusuz geceler, bitmeyen telaşlar, sürekli tetikte bir kalp. ama alınan haz öyle büyük ki bir gülüşleri bütün yorgunluğu siliyor.

onlar için her şeyin en iyisini, en güvenlisini, en doğrusunu düşünmek zorundasın. bu zorunluluk insana ağırlık değil, anlam yüklüyor. daha dikkatli oluyorsun. daha sabırlı. daha güçlü. kendin için katlanmayacağın şeye onlar için katlanıyorsun ve bunu yaparken içinden bir şey eksilmiyor tam tersine çoğalıyor.

çocuklarım hayatımın hep iki kilit durağı oldu. yönümü şaşırdığımda pusulam, düştüğümde kalkma sebebim. onlar için yaptığım hiçbir fedakarlıktan pişman olmadım. zevkle yaptım, yine olsa yine yaparım. çünkü fedakarlık dediğimiz şey, sevgi varsa aslında fedakarlık gibi gelmiyor.
devamını gör...

bir kadının ruhuna aşık olmak

bir kadının ruhuna aşık olmak, yüzüne değil içindeki gökyüzüne bakabilmektir. gözlerinin rengini ezberlemek değil suskunluğunun tonunu tanımaktır. çünkü bir kadının ruhu, kelimelerden çok aralardaki boşluklarda yaşar.

onun ruhuna aşık olan adam, önce aceleden vazgeçer. çünkü ruh, hızla fethedilecek bir ülke değildir. yavaş yavaş açılan bir kapıdır, güvenle, sabırla, incelikle... gülüşündeki ışığı sevdiği kadar, o ışığın neden bazen söndüğünü de merak eder.
ama çoğu erkek bunu yapamaz.
çünkü bakmakla görmek arasındaki farkı öğrenmemiştir. göz hizasında kalır kalp hizasına inemez. tenin parlaklığına takılır, ruhun derinliğine cesaret edemez..

ruhu sevmek emek ister. sabır ister. aynaya değil, içe bakmayı gerektirir. oysa kolay olan bellidir, 90-60-90 kalıplarına sığdırılmış bir hayranlık... ölçülebilir, karşılaştırılabilir, gösterilebilir bir güzellik… sayılara indirgenmiş bir beğeni, vitrine konmuş bir arzu.
ruh ise sayı kabul etmez. cetvelle ölçülmez. filtre tutmaz.
devamını gör...

antik çağda seçilecek meslek

çiftçi olurdum ben. herkes imparator, komutan, filozof olursa maraba kim olacak..?
devamını gör...

saçma sapan şeylerin adet olması

insan belli bir yaştan sonra kendi saçma adetlerini kendi icat ediyormuş..
benim yaşıma gelince fark ettim ki, insanın en katı ananeleri aslında kendine ait olanlarmış. mesela günde iki türk kahvesi benim şahsi örf ve adetimdir. biri sabah zihni açmak için, diğeri öğleden sonra hayatı toparlamak için. içmezsem gün eksik kalmış gibi olur. kim koymuş bu kuralı..? beenn... ama uymazsam huzursuz oluyorum.
sabah dingin kafayla, bölünmeden çalışmak mesela… telefon çalmayacak, mesaj gelmeyecek, kimse bir şey sormayacak. o saatler kutsal alanım. öğle molasında mutlaka kısa bir yürüyüş. tanıdık esnaftan alışveriş, üç kuruş fazla olsun ama selamı sabit olsun. bunların hiçbiri evrensel zorunluluk değil. ama benim küçük ritüellerim.
devamını gör...

geç kalmak

hayatım boyunca geç kalmaktan korktum. sadece randevulara, otobüse, toplantıya değil hayata geç kalmaktan.. bir şeyleri ıskalamaktan. herkes yerini almışken benim kapıda kalmamdan...

ironisi şurda ki insan en çok neyi kafasına takarsa oradan sınanıyor. ben de hep bu duygudan sınandım. oysa gerçekten dakik biriyimdir. bir kadının olmayacağı kadar dakik hatta. buluşmaya erken giderim, taksitlerimi günü gelmeden öderim, işlerimi son ana bırakmam. kontrol edebildiğim hiçbir şeyde gecikmem.

ama mesele zaten kontrol edemediklerimmiş...

ne zaman bir şeyi çok istesem, sanki bir adım geriden gelmişim gibi oldu. istediklerime hep geç sahip oldum. bazılarına hiç olamadım. sanki önümde görünmeyen bir trafik var, ben gaza bastıkça kırmızı yanıyor. yetişmeye çalıştıkça geri düşüren bir devinim bu. çabaladıkça ağırlaşan bir koşu bandı gibi.

bazen bunun bir lanet olduğunu düşünüyorum. herkes zamanın var dedi, ama insanın içindeki saat başkasının takvimine uymuyor. içimde sürekli bir gecikmişlik hissi… sanki hayat bir yerlere varmış da ben hala yoldayım. vay be efkarlandım sözlük..
devamını gör...

gençlerin çalışmak istememesi

bu iddia kulağa net geliyor ama gerçekte mesele o kadar basit değil. türkiye şartlarında konu biraz daha katmanlı..

bir kere gerçekten çalışmak isteyen ama düzgün şart bulamayan ciddi bir kesim var. asgari ücretle, uzun saatler, fazla mesai ücreti belirsiz, hafta sonu yok, mobbing var… üstüne üstelik kira fiyatları malum. genç biri doğal olarak bu maaşla nasıl yaşayacağım diye soruyor. üniversite okumuş birinin, ailesinden bağımsız yaşama ihtimali neredeyse yoksa, motivasyon da düşüyor. bu noktada mesele tembellik değil emek–karşılık dengesinin bozulması..

ama işin bir de başka tarafı da var. gerçekten iş beğenmeyen, daha yolun başındayken yüksek maaş-esnek saat-uzaktan çalışma paketi bekleyen bir kesim de var. tecrübe kazanmadan ben şu maaşın altına çalışmam diyenler, sektörü tanımadan hayal kırıklığı yaşayanlar da az değil. sosyal medyada görülen başarı hikayeleri de beklentiyi gerçeklikten koparıyor.

bir de kalifiye olamama meselesi var tabi. eğitim sistemi ile piyasa beklentisi arasında ciddi bir uyumsuzluklar var. üniversite diploması var ama pratik beceri yok. yabancı dil zayıf, teknik yetkinlik sınırlı. işveren nitelikli eleman bulamıyorum diyor, gençler iş bulamıyorum diyor. aslında iki taraf da kısmen haklı.

diğer yönden gençlerin bir kısmı da klasik mesai saatleri düzenine mesafeliler. daha esnek, proje bazlı, dijital ya da kendi işini kurmaya dönük bir arayış var. bu da çalışmak istemiyorlar algısı yaratıyor ama belki de çalışmanın tanımı değişiyor. kısa olmadı yine sözlükcüm ama kısaca eyyorlamam böyle.
devamını gör...

herkes sözlüğe 5 tanıdığını kaydettirsin sözlüğü kalkındıralım kampanyası

biraz garip kampanya..
ben sözlükte anonim kalabildiğim için varım. eğer derdim tanıdıklarımla aynı ortamda yazışmak, birbirimizi bulmak, büyümek falan olsaydı gider facebook ya da twitter falan kullanırdım. sözlüğün olayı zaten bu değil mi..? gerçek hayattaki çevrenden bağımsız, fikrinle var olabildiğin bir alan olması..

bir platformun kalkınması kullanıcıların içerik üretmesiyle, kültürüyle, niteliğiyle olur. herkes 5 kişi getirsin, zincir mesaj mantığı bana biraz piramit sistemi hissi veriyor. sözlük dediğin yer davet kotasıyla değil, yazılan entrylerin kalitesiyle büyür.

kaldı ki sözlüğün ayakta kalması benim referans gücüme bağlıysa kusura bakılmasın ama batsın arkadaş. ben buraya insan devşirmeye değil, anonim şekilde yazmaya geliyorum.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

ah, şu biriken işleri sabahın köründe halledip önünü görme lüksü... dünyanın en büyük tesellisi olabilir. sabah o sessizlikte, kimse tepemde değilken işleri yoluna koydum, öğlene kadar sanki hayatın direksiyonu gerçekten benim elimdeymiş gibi hissettim. ama işte, biz kadınların direksiyonu ne kadar süre boş kalabilir ki..?

öğleden sonra rotayı annemle abime kırdım. domuz gribi olmuşlar, o hastalık hali insanı nasıl da çocuklaştırıyor, nasıl bir alınganlık katıyor anlatamam. iki kelime az konuşsan, sesin bir ton düşük çıksa hemen bize mi kırıldın moduna giriyorlar. gönüllerini yaptım, iki tatlı söz, biraz ilgi... hemen yumuşadılar. onların o çocuksu hallerine bakarken, büyümenin aslında hiç bitmeyen bir rol olduğunu bir kez daha anlıyorum.

eve dönünce mutfaktaki o bitmeyen mesai yeniden başladı. sofrada tam bir denge politikası yürüttüm. bir yanda anne usulü etli nohut, tane tane pirinç pilavı ve ferah bir salata varken, diğer yanda yine mi tencere yemeği diyen çocukların gönlünü hoş tutmak için araya hazır çiğköfte ve kızartma sıkıştırdım. tabii dünden kalan o gizli kahraman çorbayı da kimse anlamadan şifa niyetine içirmeyi ihmal etmedim. neyse ki herkesin damak tadı bir şekilde orta yolda buluştu.
gel gör ki o sofra kalkınca çıkan bulaşık kabus gibi..! vallahi aklım almıyor, alt tarafı bir akşam yemeği ama makineyi tam üç defa çalıştırdım. iyi ki varsın ey bulaşık makinesi, sen olmasan bu evin mutfağından herhalde emekleyerek çıkardım.

şimdi bir yandan gece yarısı oğluş için sahur hazırlığına girişiyorum. ama evin içindeki manzara gerçekten absürt. bizimki, hani öyle aşırı dindar bir çevresi de yok, okulu dersen son derece seküler, modern bir yer ama geçmiş karşımda "kabe'de hacılar hu der allah..." diye ilahi mırıldanarak dolanıyor. kafa nereye gitti, o frekansa nasıl girdi hiç anlamıyorum. bazen sadece izleyip hayırlısı diyorum, gençlik işte, her telden çalıyorlar.

şu an her şey duruldu. herkes köşesine çekildi. ben de uyumadan önce şu karalama defterine iki satır döküleyim dedim. hayat gerçekten çok yorucu sözlük, hoş kal mutlu kal..
devamını gör...

ben eskiden

(bkz: ben eskiden su içerdim testiden)
devamını gör...

hannibal lecter sokak lezzetleri

dr. hannibal lecter’ın bir gece yarısı salaş bir kokoreç tezgahının önünde durur ve tezgahtar şampiyon yaşar usta ile karşı karşıya gelir..
dr. lecter, kusursuz ütülü gömleğiyle duman altı tezgahın önünde belirdi. usta, elindeki satırı ritmik bir şekilde tahtaya vururken sordu,
"buyur beyim, acılı mı olsun..?"

hannibal, gözlerini bir an bile ayırmadan, sanki ustanın ruhunu röntgen çekiyormuş gibi fısıldadı,
"acı, bir tercihten ziyade bir yüzleşmedir, yaşar bey. ama hayır... ben daha çok bu kokorecin anatomik dürüstlüğüyle ilgileniyorum. uykulukların yerleşimi... adeta bir yaylı çalgılar dörtlüsündeki yanlış nota gibi duruyor."

usta şaşırıp satırı durdurdu, "ne diyorsun beyim, bağırsak işte, sardık sardık pişirdik."

hannibal hafifçe gülümsedi, o meşhur nezaketiyle öne eğildi
"bakın dostum.. bağırsak, bir canlının tüm sırlarını sakladığı dehlizdir. onu bu kadar ince kıyarak aslında hikayesini yok ediyorsunuz. oysa ben... bir insanın ne yediğini, ne düşündüğünü ve hatta hangi günahları işlediğini sadece bir parça dokusundan anlayabilirim."

yaşar usta terini silip "valla abi bizde sadece kuzu var, günahı sevabı bizi aşar" diyerek yarım ekmeği uzattı.
hannibal ekmeği alırken parmağıyla ustanın önlüğündeki küçük bir lekeyi işaret etti
"harika bir baharat karışımı. ama size ufak bir tavsiye.. kimyon, pişmanlığın tadını örtmek için kullanılır. oysa gerçek bir gurme, kurbanının... pardon, malzemesinin korkusunu tatmak ister."

sonra hannibal parayı ödedi, ekmeği çöpe attı ama yaşar usta’nın kartvizitini aldı. ustanın o geceki kaba tavrı, dr. lecter’ın hafta sonu menüsünde uykuluk soslu esnaf ezmesi olarak yer bulacaktı.
devamını gör...

intihar etmeden ölmenin yolları

(bkz: gelme ey ecel)
devamını gör...

ben de sana karşı boş değilim

bosch değilsen arçelik veya vestel olabilirsin..
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim