Mutfakta aşçıdır, banyoda soprano. salonda ise üçlü koltuğunun üzerinde camış gibi uzanabilir. Sorarsan deli, izlersen kendi halinde, anlatırsan dost, anlarsan insan… Islık çalar, kitap okur, fotoğraf çeker, biraz gitar çalar, çokça türkü söyler, rakı içer, şiir ve öykü yazar… Arta kalan zamanlarda da insan derisi döver…
azıcık objektif olun dostlar. kimsenin kimseye kupa verdiği, galibiyet hediye ettiği falan yok. fenerbahçe taş gibi top oynadı. çatır çatır hak ettiğini aldı. bize tebrik etmek düşer. fuzuli yere çamur yapmanın alemi yok.
matrix'ten de spoiler yemeyin bi zahmet artık diye spoiler uyarısı vermemeyi savunsam da spoiler içerir bir tanımdır baştan diyeyim...
ilk filmin finaline kadar, sistem için sistemi korumaya ve devam ettirmeye hizmet eden bir yazılımdı...
yazılımdı diyorum, -di'li geçmiş zaman...
burası önemli...
ikinci filmdeki smith ile ilk film arasındaki smith arasında dağlar kadar fark vardır...
bu farkın sebebi de neo'dur...
neo'yu ilk filmin finalinde smith'i yok etmek için bir yazılım gibi davranarak smith'in bütün kod diziliminin içinden geçtiğini, ve kendisini paramparça etttiğini izledik...
biz bu olayı casper gibi bir bedenin içine giren neo olarak izledik... buraya da dikkat...
ne olduysa bundan sonra oluyor zaten...
smith ikinci filmin başında da neo'ya ilettiği notta, daha filmin en başında bunu kendi ağzıyla söylüyor zaten..
''beni özgür kıldı!''
ikinci filmde bu girişle beraber anlıyoruz ki smith artık eskisi gibi sistem için çalışan, sistemi korumak üzere programlanmış o yazılım değildir artık... çünkü bu detayı anlamayız kaçırabiliriz belki diye bi'de ajanlar da değişmiştir. daha nasıl gözümüze soksunlar bu hakikati...
ilk filmde matrix sistemi için en büyük tehdit neo'ydu evet...
ama üçüncü filmin sonunda anlıyoruz ki, aslında sistem için tehdit olan asıl şey neo değil, başka bir şeye dönüşen smith'miş...
zaten makinelerin de neo ile anlaşma yapmasının tek sebebi bu gerçekti...
çünkü smith'ten ancak, direkt kaynağa bağlı olan neo'nun, matrix'te smith'e dönüşmesi sayesinde kurtulabileceklerdi...
çünkü smith ancak bu şekilde kaynağa dönmüş olabilecekti...
asıl hoşuma giden nokta şu benzerliktir:
ilk filmde neo smith'in bedenine girerken, son filmin finalinde de smith neo'nun bedenine girmiştir. smith haklıydı... aslında aynıydılar... kendini eşitlemeye çalışan bir denklemde eşitliğin iki tarafıydılar... siyah ve beyaz gibi... iyi ve kötü gibi... aydınlık ve karanlık gibi...
ayrıca ne diyordu ilk filmde smith insanlığı virüse benzeterek eleştirirken, hatırlayın bi'...
finalde eleştirdiği şeye kendisi dönüşmüştür... smith'in kendini kopyalaması bu anlamda insanların karşı konulmaz bir dürtüsellikle kontrolsüzce üremesi ile bağdaştırılmalıdır...
bu benzerlik ve çelişkiler, bu seriye dair beni en çok keyiflendiren küçük detaylardır...
son olarak hakkını vermek lazım...
insanlığa dair eleştirilerinin her bir kelimesinde sonuna kadar haklıydı smith...
72 yapımı (bkz: rüştü asyalı) nın oynadığı keloğlan ile cankız filminde karşımıza çıkan ve rüştü asyalı sayesinde dilimize pelesenk olan, sözleri turgut özakman'a ait olan ve de benim güzel sesli, güzel yürekli kıvırcık biriciğim özgür can çoban tarafından muhteşem icra edilmiş bir türküdür...
net bir şekilde rönesans gibi kültürel bir aydınlanma hareketi bunun nedenidir...
matbaanın icadı bilginin aktarımını hızlandırdığı ölçüde eleştirel düşünceyi de geliştirmiştir. yeni ihtiyaçlar doğmuş mevcut ihtiyaçlar dönüşüme uğramıştır... güncel ihtiyaçları karşılamaya yönelik sorulan sorulara bilim ve teknoloji ile cevap aranmış, bulunan cevaplar ve gelişen teknoloji ile birlikte hammadde ihtiyacı baş göstermiştir... bu ihtiyaç peşinden coğrafi keşifleri getirmiş ve keşiflerle beraber atı alanın üsküdar'ı geçtiğini en net şekilde gördüğümüz insanlık tarihinin bu döneminde sömürgecilik de böyle başlamıştır...
neticede sömüren semirdiği için de bu üstünlük zaruretten doğmuştur...
osmanlı'ya bak mesela...
icat edildikten yaklaşık 300 yıl sonra osmanlı'ya matbaa gelmiştir...
adamlar 300 yıl okumuş yalamış yutmuş, toplumunu geliştirmiş... kaldı ki bir çok şeyi, süreci devasa bir boyutta hızlandıran böyle bir keşiften sonra arada oluşan 300 yıllık açığı kapatmak öyle çok da kolay bir şey değil...
bugünün süper ekonomisi olan ülkelerin süper ekonomi olabilmeleri tam da bu farkın sayesindedir...
cypher haklı mıydı tartışılır ama korkak olduğu su götürmez bir gerçektir...
cypher'ın yaptığı şeyde dikkat edilmesi gereken nokta gerçekliği reddetmesi yahut mutlu ve zengin bir hollywood artisti olarak bir yalanın içinde yaşamak istemesi değil, hafızasının silinmesini istemesidir. hiçbir şey hatırlamak istememesidir. çünkü kendisi de biliyor yalan olduğunu bildiği bir gerçeklikte yaşamanın mümkün olmadığını...
aslında cypher matrix içerisindeki ortalama insanı en iyi gözümüze sokan karakterdir bu bakımdan... çünkü mutluluk dediğimiz şey el altından dağıtılan bir şey olsaydı; insanlığın çooook büyük bir kısmı büyük resmin içinde köle olmayı seve seve kabul ederdi...
neo gerçeğin çölüne hoş gelerek kendi hayatını anlamlandırmıştır bir bakıma...
ama bizim hedonizmle marine edilmiş keltoşumuz cypher öyle mi?
kendince makul sebepleri olabilir...
morpheus tarafından manipüle edilmiş olabilir.
mesela morpheus bütün gerçekliği tüm alternatifleriyle anlatsaydı ona belki; ''hapların senin olsun müptezel kardeş, ben kimyasala bulaşmıyom ayıkün mü?' diyerek uzaklaşabilirdi de ondan belki...
ya da efendi gibi gidip, nebukadnezar'ı ankara kuğulu park'ta uygun bir soteye indirip; bu gerçeklikte yapamayacağını ''aga ben oldum matrix, matrix ben oldum!'' tiradı eşliğinde anlatarak morpheus ç.'mizin akbabuşu da olabilirdi ama bunu tercih etmedi...
bu yüzden yaptığı şey bakımından ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur bana göre.
dava arkadaşlarını satmıştır...
bu da onu gözümde ne düşünürse düşünsün, sebebi ne olursa olsun asla haklı çıkarmaz...
duyulmak için bağırmak zorunda kalmadığınız,
görülmek için çırpınmak zorunda kalmadığınız,
ağzınızdan çıkanların, onlara uygun kulaklarda karşılık bulduğu,
gönlünüzün ekmeğini yiyerek ruhunuzu, hak edenleri severek ve de hak ettiğiniz sevgiyi hissederek gönlünüzü doyurduğunuz,
sağlıklı, huzurlu, bereketli ve mutlu bir sene diliyorum hepinize...
2025 sizden ne götürdüyse, 2026 unutturmasın ama eksikliklerini de hissettirmesin...
gönlü sevda ateşi ile yanıp kavrulurken; sevdiğinden uzak geçirdiği her günü, kendisine 1 yıl kadar uzun gelenlerin çok yakından tanıdığı bir kırşehir türküsüdür...
kerim yağcı versiyonu, sade ve en samimi yorumdur zannımca...
birinin ya da bir şeyin %100'ünü bütün benliğin ve hücrelerinle tutkuyla sevmek nedir, onu anlatan deyiştir...
insanların çok büyük çoğunluğu, içinde bulunduğu ortam ve ruh haline göre kendisi için en iyiyi, en konforluyu isterken; sırf o tutkuyla sevdiğin, bağlandığın kişinin/şeyin ruhunda açtığı yarayı bile seversin... o yaranın acısını sırf o yarayı o açtı diye hatırlatsın diye, acıyı artırmak için yarana tuz basmak isteyecek kadar çok seversin hem de...
“bir bakarsın oyuncağın kırılmış…
arkadaşın sana küsmüş, darılmış…
kavga etmiş, kaşın gözün yarılmış…
yaşlı gözlerle bana gelip; sakın üzülme yavrum.
böyle büyür insanlar.
ağlamak çare değil…
zaman değirmenini durdurmak; kolay değil…”
en sevdiğim fikret kızılok şarkısıdır…
bir babanın çocuğuna verebileceği en güzel öğütlerle doludur baştan sona…
fenerbahçelilik ile galatasaraylılık arasındaki uçurum farkının tekrar tekrar gözler önüne serilmesine sebep olmuş mevcut fenerbahçe başkanıdır.
bütün futbol tribünleri, tamamen bireyi ilgilendiren, camiayla uzaktan yakından alakası olmayan adi bir suç için, koskoca camiayı müptezel olarak tanımlayıp yıllarca dalga konusu yapacaklar onun yüzünden, taraftarlarıysa hala suçu, suçluyu dışarıda arayıp, diğer taraftarlara sararak üstünü kapatmaya çalışıyorlar...
böyle vizyonsuz, eleştirel düşünceden uzak taraftara böyle kulüp...
şu yaşananların onda biri galatasaray'da yaşansın, adalet organlarından önce taraftar keser cezasını...
kardeşim camiamızın en büyük santraforunu kulüp tarihinden silmiş lan bu camia...
hiç kimse galatasaray'dan büyük değildir çünkü...
ama bak, fenerbahçe 'de durum böyle mi?
hala 'bekar adam' bilmem ne diye savunanlar görüyorum etrafımda...
ulan biz sevişmesine bir şey mi diyoruz?
kimi düdüklüyorsa düdüklesin, bize ne...
ama uyuşturucu başka bir şey kardeşim...
yetişkin adamdır. kullanıyorsa kullansın, kimseyi ilgilendirmez elbette.
ama bu benim için geçerli...
afilibirbey uyuşturucu kullanırsa bunun haber değeri olmaz...
ama koca camianın başkanı paf küf dumanaltı takılıp, ince ince çizgili çizgili takılıyorsa, kusura bakmayın haber de olur, magazine de düşer, dalga konusu da olur...
azıcık delikanlı olsalar, camiya zarar verir bu durum diyip şerefiyle istifa edip giderdi; ama bu kendisi için kanaat oluşturacağı için camiayı değil kendini düşünmüştür...
taraftarı da bunu böyle okumak yerine dalga geçenlere laf yetiştirsin anca...
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.