mitinglerde arkadan fortlamasınlar diye kıçına bir kadın koruma polisi verirlerdi, kadın sivil polis buna yapışır öyle ilerlerlerdi.
işin ciddisi açık ara en kötü başbakandı. başbakanlık yaptığı dönem, kürtçü hareketin bağımsızlığa neredeyse bir silah atımı kadar yaklaştığı bir periyottu. eğer haftada 10 şehit asker gelirse, o hafta olaysız geçmiş kabul edilirdi. dolayısıyla bölgede yaşamamakla beraber kürdler için hayatın epey zor olduğunu öğrenci olduğum, ankara'nın puslu ve baskının hissedildiği havasından anlıyorum. mesela kızılay'da meşhur amed tatlıcısı vardı. isminden ötürü haftada bir saldırıya uğrar, camları kırılırdı. sonunda ismini medya olarak değiştirmek zorunda kaldılar.
eğer siyasal kürtçü değilsen kendisini eleştirme hatta sövme özgürlüğü de vardı. devletin teröre karşı asimetrik savaşa geçtiği periyodu başlatan ve bu savaşta ülkücü bürokratları kullanan kendisidir. bu meyanda sahneye ismi özal döneminde de bilinen ancak henüz esas şöhretine ulaşamamış mehmet ağar, yine ülkücü kökenli meral akşener, necdet menzir, ünal erkan, hayri kozakçıoğlu gibi tipler çıktı. sonradan susurluk'ta kendini ele verecek çetenin nüveleri onun döneminde oluşturuldu. hep bahsi edilen beyaz toroslar da onun zamanının ikonik işkence ve adam kaybetme aparatıydı. eleştiriler yükseldiğinde '' devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir'' konuşmasını yapmıştı. işin ilginç yanı o konuşmanın metnini yazan, sonradan liberalleşip, fethullahçılarla iş tutacak olan mümtaz'er türköne idi.
shp ile yaptığı koalisyon da pek iyi yürümedi. zira emniyet kadrosu dyp'ye aitti ve burada son derece sert bürokratlar vardı. nitekim o dönemde sonradan dış istihbarat işi olduğu anlaşılacak olan gazi olayları'nı iyice alevlendiren etken bu ülkücü fikirdeki polis amirlerinin halka ateş açması olacaktı. alevi tabanın nabzını tutan shp koalisyonu bozdu. sonra bir müddet baykal'la devam ettiler ama olmadı. bu arada belki bazılarınızın babalarının, amcalarının ticari açıdan mahfına sebep olan 5 nisan 1994 ekonomik krizine değinmedim bile.
hasılı kelam tansu çiller türkiye'nin en karanlık on yılı olan doksanların en karanlık yüzüydü. o zaman radikal gazetesi'nde yazan bülent somay, onun kurduğu imparatorluğun suçlu simalarını (bkz:
marathon man) filminde laurence olivier'in oynadığı nazi doktoru ve savaş suçlusu kaçkını olan karaktere benzetmişti. bir gün yahudilerden çaldığı altını bozdurmak için inzivasını bozar ve kırk sene sonra yahudilerin yoğun yaşadığı new york'un kuyumcu ve tefecilerle dolu bir bölgesine gelir. ancak toplama kampından bir kadın onu tanır ve kampta çağırılan ismiyle '' (bkz:
der weise engel)'' diye arkasından seslenir. adam paniğe kapılır ve kaçar ama bir arbedeye sebep olur. artık kum saati terse dönmüştür.
işte bize de tarihten düşen çiller gibi kendi halkının sırtında boza pişirmiş kişileri gördüğümüzde o yahudi kadın gibi hatırlamak ve adlarını haykırmak.
devamını gör...