checker way yazar profili

checker way kapak fotoğrafı
checker way profil fotoğrafı
rozet
karma: 2307 tanım: 28 başlık: 32 takipçi: 86

son tanımları


normal sözlük yazarlarının karalama defteri

o günleri hiç unutmadım.

açelya marketin dergileri koyduğu o köşede uzun uzun dergileri karıştırmak (sanki hangi dergiyi alacağım belli değilmiş gibi) bir alışkanlığımız idi. sonrasında goal dergisini kapıp dingin bir havada eve doğru uzun bir yürüyüş yapardık. ne kadar keyifliydi bir yürüyüştü bu. sırf sahilin tadını çıkarmak için yavaş bir tempoda yürürdük ve yürürken sahildeki apartmanlara takılırdı gözümüz. balkon ve pencerelerinden bize bakan gözlerle karşılaşınca çevirirlerdi kafalarını sanki yakalanmış gibi.

sahil o zamanlar sığ ve sakindi. kaldırım boyunca yanımızdan geçen insanlar da genelde sahilin keyfini çıkartan görece huzurlu insanlar olurdu. bazen tanıdıklarımızı görür ve onlarla kısa bir sohbet gerçekleştirirdik. insanın kendini şanslı hissetmesinin ne kadar önemli olduğunu o günlerde anlamıştım ben. o histi belki de beni mutlu eden ve devamlı sakin kılan.

o sohbetlere için için çok güldüğümü ve küçümsediğimi anımsıyorum. ama sonrasında o insanları bir daha göremeyeceğimizi ve bizim de bir daha görülemeyeceğimizi nereden bilebilirdim ki?

çınaraltını geçerken bakardık yine tanıdığımız kimse var mı diye. özellikle ortancaların olduğu ve yunan sütunlarının yükseldiği yerde otururdu kimi tanıdıklarımız. sonrasında beyaz bahçeye kadar devam ederdi yürüyüşümüz ve beyaz bahçede bir mola verirdik. o molada dergiyi bırakıp atari salonuna giderdim hep. sorgu ve dert yok safi keyif ve huzurla bir günü geçirmek. orada da belliydi hangi oyunu oynayacağım. ondan sonra masaya geri döner ve denize karşı dergiyi karıştırmaya başlardım. zidane'ın real madrid'e yeni transferi fabio cannavaro'nun ayrılık dedikoduları... gazete kağıdı tadındaki o berbat tostları ve kedi çişi benzeri çayları bile özledim oranın ne yalan söyleyeyim.

eve yaklaştıkça gogo ve güven amcayı görürdük bazen. bazen de eski yeşilçam filmlerinde figüranlık yapmış tanıdıkları. neden orada olduğu belli olmayan bir sürü kaliteli insan vardı o yıllarda orada. karmaşanın ülkenin her yerine hakim olduğu yıllarda korunaklı kasabamızda başka bir rüya hayatı yaşıyorduk.

o günlerde bir dergiyi alıp eve yürümek gibi basit bir durum bile bizi mutlu ederken bugünlerde hiçbir şeyden mutlu olmamak devamlı bir memnuniyetsizlik hissetmek çok kötü. hem de giderek artan bir şekilde.
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

uzun yılların ardından sana da elveda, sana da! yakışıklı ve dik duruşunu ve o zekanı özleyeceğiz. ayrıca sevdiklerimizin teker teker ölmesi/gitmesi ve öbür tarafta çoğalıyor olması da çok tatsız bir duygu.
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

allahaısmarladık beyaz :) sabah ve öğlen yürüyüşlerimizi, güçlü duruşunu ve dostluğumuzu çok özleyeceğim. biz bu hayatta aradığımızı bulamadık ve seninle kaderimiz bu yönden ortaktı. bu yüzden de seni ayrı seviyordum. başka bir hayatta ve başka koşullarda yeniden karşılaşmak ve bu sefer çok mutlu olmak umuduyla.
devamını gör...

suriye olayları hakkında yazarların düşündükleri

türk ve dünya medyasının sunduğu argümanların aksini düşünüyorum.

olayın herkes tarafından söylendiği gibi abd-israil zaferi olduğunu düşünmüyorum. keza rusya-iran tarafının yenilgisi olduğunu da düşünmüyorum. yirminci asrın başında birçok yerde görülen ''gizli anlaşma'' türevi, birden fazla devletin bir tür onayı ile yeni bir dengeye geçildi ve bunun detaylarını ileride göreceğiz.

iddia edilenin aksine esad rejimi çok uzun yıllardır bütün ülkeyi değil yalnızca ülkenin üçte birine hükmediyordu. birkaç şehir ve sahil tarafında hakimiyeti vardı. çölde ışid ve belli noktalarda abd işgali bulunuyordu. güneyde golan tepelerinde israil işgali vardı. kuzeydoğu bölgesi amerikan destekli kürtlerde yani pyd kontrolündeydi ve batı ise türkiye ve onun desteklediği smo kontrolü altındaydı.

ayrıca müttefik ''kisvesi'' ile rusya ülkede etki ve üslerini çoğaltmış, asker ve savaş aracı getirme imkanı bulmuştu. ancak abd'ye ''rağmen'' değil. paylaşımın bir gereği olarak. keza iran da esad sayesinde ülkede etkisini olağanüstü arttırmış vaziyetteydi. yine hizbullah burada etkisini arttıran örgütlerden biriydi.

yani belli ülkelerin himayesinde belli yerlerde çatı yapılanmalar (htş, ışid,ypg vs) bulunmaktaydılar. bu çatı yapılanmalar hamileri olmadan ayakta durma kabiliyetine sahip değillerdi. keza esad rejimi de kendi hamileri olmadan ayakta durma gücüne sahip değildi. dolayısıyla suriye'de olanlar suriye devleti tarafından değil tamamen dışarıdan belirleniyordu.

bugün anladığımız kadarıyla htş denilen örgüt esad rejiminin yerine geçirildi. yani hedeflenen şam'da bütün ülkeyi yöneten bir idare değil. çünkü htş pyd ile iyi geçiniyor. ayrıca sanılanın aksine israil ile de arası kötü değil ve rusya'ya karşı da bir düşmanca tutumu henüz bulunmuyor. hım. demek ki esad rejimi gibi yalnızca bir tarafa yaslanarak değil, bütün taraflara yaslanarak ayakta duracak bir yapı gibi görünüyor.

peki cihatçılığı ile bilinen bir örgütün bir devletin başına getirilmesine batı ve israil neden izin verdi? birincisi şu an itibariyle bu örgüt batı ve israil'e sorun çıkartacak bir güçte değil. ikincisi cihatçı geçmişi olan bir örgüt değil de demokratik bir parti başa getirilirse o zaman hangi gerekçe ile buraya müdahale edebilirler ki? bu tip bir örgüt hem israil hem batı'nın bölgedeki varlığı için bir neden olarak görünüyor.
nitekim israil'in son günlerdeki işgal ve artan saldırıları hemen hiçbir yerde hiçbir etki bile uyandırmıyor.

rusya ise zaten var olmayan bir rejimi asker ve para desteği ile ayakta tutma külfetinden kurtuldu. ayrıca rusya'nın sıcak denizlere inmesine artık gerek yok. çünkü son bir iki senede, ki sebebi şimdi anlaşılıyor, afrika'da etkisi çok artmış vaziyette. özellikle geleneksel olarak sahel bölgesinde at koşturan fransa'nın pat diye oradan çıkarılması, yerine wagner aracılığıyla rusya'nın geçmesi, aynı zamanda bir yer değiştirmenin de habercisi.

yani ver ukrayna'yı al suriye'yi gibisinden basit bir olay değil bu. daha global, daha karmaşık bir denklem ile rusya suriye'deki etkisini azaltmayı kabul etmiş gibi görünüyor ki bence karlı bir alışveriş yaptılar. iran ise buradan çıkarak büyük ihtimalle gücünü zaten sallantıda olan iç politikaya ve batı ambargolarını hafifletmeye ayıracak gibi gözüküyor.

amerika ve israil kısmında ise ağırlığı tamamen israil çekiyor. geçmişte amerika'nın yaptığı savaş, işgal ve ve operasyonları israil üstlenmiş durumda. yani israil amerikan proxy gücü gibi hareket ediyor ve amerika'yı hem propaganda lincinden hem de bir ton para harcamaktan kurtarıyor. artık orta doğu bölgesinde istediği yeri işgal eden bir amerika olamaz ancak israil olabiliyor. son günlerde israil'in suriye'nin bütün silah gücünü kırması, hava savunma sistemlerini ve silah üretim yerlerini vurması da bölgede israil'in tam hakimiyet kurması adına bir hamleden başka bir şey değil.
devamını gör...

geceye bir 90'lar şarkısı bırak

bir ara misafirliğe gidiyorduk bir eve. ilk orada dikkatimi çekmişti o pıoneer bilmem ne marka müzik seti. ama gerçekten setti bu. böyle kocaman bir dolabı vardı, içinde kasetin vsnin konduğu bir ana teyp kısmı, iki alt rafta yine değişik, değişik makineler. bir de kaset konan bir kutusu. bu şarkıyı da işte ilk o teypte duymuştum.

devamını gör...

that's football

mark goldbrigde'in premier lig gündemini ve takımları yorumladığı youtube kanalıdır. overlap ve sky sport premier league kanallarının aksine herhangi bir stüdyo ve profesyonel yayın yapmaz, videoları genelde evinde çeker. ancak kanal diğer büyük kanalların aksine işin show kısmına kaçmadan çok doğru ve gerçekçi yorumlar yapıyor.
devamını gör...

the overlap

spor temelli bir youtube kanalı. kanal premier lig alakalı videolar yayınlıyor ve birkaç farklı içeriği seyirciye sunuyor. dört eski premier lig futbolcusunun bir mekanda yıldız isimlerle yaptığı sohbet, stüdyoda taraftarların da katıldığı program ve daha birkaç farklı formata kanalda rastlamak mümkün.

benim favorim dört eski yıldızın konuk ağırladığı program. formatta eski manchester united futbolcuları gary neville, roy keane, eski arsenal yıldızı ıan wright ve eski liverpool defansı jamie carragher bir bar-restaurant benzeri mekanda konuk ağırlayıp sohbet ediyorlar. tabii konuklar da aynı programın dörtlüsü gibi premier ligin eski babaları ve şimdiki yıldızları oluyor. bir taraftan yemekler, içkiler gidip geliyor, bir taraftan sohbet yürüyor.

sohbet genelde mükemmel bir seviyede ilerliyor. yeri gelince geyiğin dibine vuruluyor, yeri gelince acayip ciddi bir ortam oluyor. garry neville çay ve içki servisi yapıyor arada sfsfsf roy keane sürekli yemek yiyor ve tonton amca modunda takılıyor. ıan wright programın rasim ozan'ı modunda bazen fantastiiiqueee! falan diyor. carragher biraz paparazzi ve ofansif soru peşinde koşuyor. ama programda ana kontrolde neville oluyor genelde.

programın en güzel yönü zaten sohbetteki bu güzel vites ayarı. seviyeyi de, seviyesizliği de güzel ayarlıyor herifler. bizdeki gibi eeehehehehehe sen de verdin mi agaaaa hühohoho modu ile bir iki saat geçmiyor.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

bütün sokaklarda o şarkıların yeniden çalması,
adeta geçmişin bana ve benim gibi geçmişe bakanlara
bir jestti, bir selamdı resmen,
bir an için bile olsa yeniden o günleri hissetmek,
bir an için bile olsa o günlerde olmak,
hayatın bütün dert, tasa ve sıkıntılarını unutturdu,
mutluluk aslında bu kadar basit,
masrafa gerek yok, dairelere milyorlar yatırmak,
popolara estetik yaptırmak, bilmem ne marka
elbiselere bürünmek, veya güzel kadınlara sahip olmak.
bunların hiçbiri büyülemiyor beni.
ve büyülememenin sebebini söylememe rağmen anlamıyorlar.

o günlerde her yerde müzik çalardı,
yufkacısından, plaj malzemesi satana,
çiçekçisinden, marketine her yerde,
o günlerde çalardı dün çalan şarkılar,
hayata yeni başlamış olmanın heyecanı dipdiri idi,
her şey bir heyecan, bir keşif ve bir büyüye sahipti,
en büyük zenginliğin ne olduğunun farkında olmadan,
en büyük zenginliğin hemen üstünde durarak yaşamak,
işte buydu olay, sonrasındaki yoksulluk, maddi değil,
tam da buydu, ama kimseye anlatmak mümkün olmamıştı.

kırar market'in orada da çalardı o günlerde burak kut,
bazen mirkelam'ın her gece şarkısı,
bazen kaya gazinosunun orada,
bazen nba şapkası satan o tuhaf dükkanın orada.
her şey istediğim gibiydi o günlerde,
olması gerektiği gibi, ideal bu idi,
beyaz bahçenin bozuk ses sisteminde de duyardım,
şafak pastanesinin orada da.
aslında içinde hiçbir şey olmayan bu mekanlarda
aidiyet ve huzur hissetmek
benimsemek ve azla yetinip mutlu olmaktı mesele.

neredeyse otuz yıla varıyor artık o günlerin üstünden geçen zaman,
bir ömür, kimine göre yolun yarısı,
benim içinse bir şey ifade etmeyen bir rakam.
takvimlerde gittikçe büyüyen rakamların benim için önemi yok,
istanbul'un imkanının da, semtlerinin de,
hiçbir şey beni büyülemiyor o günler gibi,
yeniden diriltmiyor, canlandırmıyor,
ve bu hep böyle olacakmış gibi gözüküyor.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

bugün sen öleli iki sene oldu. ölüm haberinin geldiği anda ölümün o tatsız soğukluğunu ve sonu olmayan korkunç bir yalnızlığı hissetmiştim birden.

bu iki senede seni birçok kere düşündüm. seni birçok kere konuştum. seni birçok kere hatırladım. seni birçok kere andım. seni birçok kere hayal ettim. ve eninde sonunda şuraya vardım: asıl ölen sen olmadın. biz öldük. sadece resmen, vaktimizin gelmesini beklediğimiz, adına yaşam dediğimiz bir debelenmeyi sürdürüyoruz. biz artık o insanlar değiliz. zaman o zaman değil. hayatımızın korkunçlaşması ve çürümesi senin ölümün ile yeni bir çürüme ve iğrençliğe doğru evrildi. asıl biz ölüyüz. sen geçmişte, aklımızda, kalbimizde capcanlı bir şekilde yaşamaya devam ediyorsun. maalesef gerçek bu ve hayatın kendisi çok ama çok korkunç ve değişken.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

rüzgar olduğunda denizden gelen o ekşi yosun ve
yoğun deniz kokusu sarardı etrafı,
dalgalar büyük bir hiddetle kaldırımlara çarpar,
yükselen su yürüyenleri ıslatırdı.
o günlerde sohbetin ışıkları ta merkezden bile gözükürdü
gece mavisi, tek bir ışıktı bu, gitmese bile bilirdi herkes.

çok acayip mekanların olduğu bir yerdi o zamanlar burası.
bugün istanbul'da bile zor bulacağınız antin kuntin bir hediyelik eşyacı,
bilumum elektronik eşyanın olduğu elektronikçiler,
denize sıfır, birinci sınıf oyuncak dükkanları,
denize sıfır rock bar, pub ve ilginç denemeler.
neden diyordu insan? burada ne alaka?
kim bu insanlar, nereden geliyor akıllarına bu fikirler?
ileride kim bilir nasıl gelişecek buraları derdim.
meğerse çok büyük halt etmişim, her şey tersine döndü zamanla,
o halinden günümüzdeki haline geldi burası,
denize sıfır rock bar'dan, denize sıfır tantunicilere
marul ve salatalığın hemen yanında pis kokan balık satan manavlara.

ama bunların da bir önemi yok,
ben hep görmek istediğim, hatırlamak istediğim gibi
görüyor ve hatırlıyorum burayı,
ben iskele meydanını hep o çok fazla akmayan havuzla,
çalışmayan fıskiyeler ile hatırlıyorum.
veya bugün kimsenin geçerken bakmadığı o çay bahçesindeki masada
eski tanıdıkları, bizi görüyorum, kapıdan sonra deniz tarafındaki o masalarda.
veya benzeri binlerce olan kozmetikçide o günlerde çocuk ve ergenlerin
en önemli ve uğrak yeri olan fame city'i, o günlerin atari salonunu görüyorum.
onun denize girdiği taşlıklarda bugün amuğa goyyyim hoohohihiii diye
anırarak gülen keko yaratıkları yok sayıyorum ve arkadaşları ile onu görüyorum.
bazen de en güzel günlerimizin geçtiği sokakta arap ülkelerinin birinden kopmuş
arapları değil, kolçak amcayı, güven bey'i ve daha nice efendi insanı görüyorum.

zamanlar içiçe bazen.
çok iyi hatırlıyorum, köseoğlu apartmanını,
henüz daha inşaat halindeyken satın almıştık orayı,
kapı ve ahşap doğramalardaki cila kokuları henüz çok taze,
yağlı boyası capcanlı, fayans ve mermerleri sıfırdı.
ve daha birçok yeri bitmemişti evimizin.
sonrasında oraya taşındığımızda en çok aklımda kalan şey
gökyüzü manzarası idi, geceleri gökyüzü net bir şekilde gözükür
yıldızlar ve uçaklar cam gibi gözükürdü.
orayı inşaatken gezdiğimizde aklımdaki tek şey heyecandı,
ne yaşayacağımıza, bizi hangi güzel günlerin beklediğine dair heyecan.
şimdi ise o heyecan yok, hiçbirimizde.
kesin ve emin bir boşvermişlik,
büyük bir tatsızlık, içimizde sonrasında olanların yarattığı hasar
ve yaralar ve kapanmayan çukurlar,
gün dolduruyoruz artık biz, takvim deviriyoruz,
her sene bir rakamı büyütüyoruz, 2021,2022...
ama bazı şeyler büyümüyor hiç,
düzelmiyor, geri gelmiyor, tersine derinleşiyor,
hayat kaçıyor, geçiyor, akıyor,
aslında her şey eskisi gibi olacakken,
nedense olmuyor ve kararlılıkla istemediğim bir şekilde yitip gidiyor.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

ender rastlanan bir şanstır bu hayatta mutlu olmak.
hele hayatın hemen başında, erken yaşlarda mutlu olmak,
ilerisi için umut verir insana, hayat hep daha iyi olacak diye.
bir çocuk tanıdım ben epey bir zaman önce.
çok zaman oldu, yıllar önceydi.
bilmemişti o günlerde, mutlu olmanın ne ifade ettiğini,
yaşı küçük olduğundan doğaldı belki de bu.
belli anlarda anlardı hayatın bu gizli anlamının ne olduğunu.
mesela yeşil toyota'nın kapıya yanaştığı zamanlarda,
tıpkı bugün bir ilanda gördüğüm arabanın aynısıydı.
yavaşça gelen araba ve mıcırların ezilme sesi,
sonra arabanın durması, motor sesinin kesilmesi,
ve sonra o çocuğun ''ilk hayatının'' en güzel anları başlardı işte.
sıkıntıya yer yoktu o günlerde, hele bu anlarda.
gülen sadece yüzümüz değildi, mutluluk ruhumuzu kaplardı adeta.
bugün kelimelerle anlatılmayan bir rahatlık ve keyif,
hayatın bir daha geri gelmeyen bir zirve noktası idi.
kim derdi ki o günlerdeki küçücük bir çocuk bu anları
bir zaman sonra hiç unutmayacak ve hep hatırlayacak.
konuştum onunla çok, nasıl anladın bu anların kıymetini diye,
bilmiyorum derdi hep, bir tahmin bir histi ve doğru çıktı derdi.
şaşırmıştım bu öngörüsüne, peki neydi bu anları büyülü yapan demiştim,
bilmiyorum demişti ona da, bilmeme ve tarif edememe
gerçek anlamda mutluluğun ifadesiydi belki, kim bilir.

hep hatırlıyorum, tavukların yeri dediğimiz o kendin pişir kendin ye yerini.
termal ve etrafındaki o yolları, o doğal manzaraları.
ormanlar sonsuz görünürdü gözüme,
ve yeşillik gözümü alırdı,
sanki hiç geri dönmeyecekmişiz gibi bir duygu alırdı kalbimi,
korkmazdım, tersine heyecan duyardım,
içimde bitmez tükenmez bir güven,
bu anların tadını çıkar diyen, hiç susmaz bir ses,
üstünde kahverengi bir takım elbise,
kırmızı kravat ve ciddi bir surat,
ama sonradan karanlığa gömülen hayatımızda yanan son ışık gibiydin,
hayatın bize tanıdığı son bir avans ve teselli hamlesi misali.
dağlar ne büyüktü öyle ve tepeler hiç gidilmeyecek gibi uzak,
arabanın oralara bile ulaşacağını düşünür, hayaller kurardım,
meğersem ne seni görecekmişim bir daha, ne oraları,
ne yaşam önemliymiş, ne yaşamak,
ne solumak, ne bakmak.

hava karardığında yine gelirdik eve,
inerdi arabadan o çocuk, görürdüm mutluluğunu,
başka kimse göremez ve anlayamazdı,
anlasa da bilmesi mümkün değildi.
mutluluk sarhoşluğu bir süre esir alırdı zihnimizi,
hayat orada kalacaktı bizim için, sadece ve yalnızca o günlerde,
o ölüm ilanındaki ise sadece bir fotoğraf değil,
bir çocuğun yıkılan küçücük kalbi ve geçmişiydi aslında.
bitmiş bir hayatın, yüze vurulan son sillelerinden biriydi,
tıpkı geçen gün uzun, uzun baktığım apartmanın, eski evimizin enkazı gibi.
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

akşam altı vapuru o vakitler bostancı'dan kalkardı.
anımsadığım kadarıyla iskele binası iyi bir durumda değildi.
yarı ahşap, yarı beton bu bina, tuhaf bir huzuru da içinde barındırırdı.
halbuki bakınca zor ayakta durduğu,
içine ayak basan insanın artık hadsiz hesapsız olduğu belliydi.
ama sonuna gelmişti artık bir şeylerin.
iskeleye yürünen yolun iki tarafı açıktı o günlerde.
rüzgarlı havalarda deniz iskeleyi iki yandan döver,
yükselen sular oturulan yerlere doğru gelirdi.
ıslanmamak için insanlar telaş ile fırlarlardı oturdukları yerden.
biz hep hava karanlıkken gelirdik oraya.
iskelenin biraz uzağında ise alabora olmuş ve karaya vurmuş bir
küçük tanker dururdu. lodosta deniz onu yükseltirdi havaya,
sonra geri bırakırdı.
hep korkardım onu görünce, içinde olmayı düşünür, ürperirdim.
geceleri simsiyah olurdu etraf.
ve bekleyen insanlar.
kimi o günün alımlı genç kızı, kimisi torunu ile yolculuk eden bir dede,
kimisi benim gibi en güvendiği insanla beraber,
kimisi de yapayalnız ve hiç konuşmadan bekler dururdu orada.

derken vapur bir çok manevra ve siyah dumanlar çıkardıktan sonra
yanaşırdı ağır, ağır. sabırla, inatla.
inenler hızlıca ortadan kaybolduktan sonra biz binerdik,
ve iki saati aşkın yolculuğumuz başlardı nihayet.
önce istanbul'u süzer, onun yorgun ve yoğun çehresine bakardım uzun, uzun.
sonra kaybolurdu yaşlı şehir, arabalarla dolu gerdanı artık görünmez olurdu.
sanki sonsuzluğa doğru giderdi dalgaları yara yara vapur.
bir an evvel eve varmak isterdim yolculuğun güzelliğine rağmen.
rahatlık, rahatlık üstüneydi.
uzun ve dingin bir yolculuktan sonra ışıkları görünürdü son durağımızın.
öyle ki vapurda bir gece o iskelede kalır, dinlenirdi adeta, sabah yeniden dönmek için.
yanaşırken gözlerim seçmezdi, karanlıkta çınarcık'ı.
belirli sayıda sokak lambası, az sayıda araba farını görürdüm ancak.
bu sefer de iskele meydanından hızlı adımlarla yürürdü insanlar,
yazsa büyük kalabalıklar, kışsa iki elin parmağını geçmeyecek sayıda insan.
iskeleden çıkıp meydana gelince atatürk'ün heykeli görünürdü ilk,
etrafında bir süs havuzu, çalışmayan fıskiyeler,
herkes bir yerlere dağılırdı kısa sürede. ve kasaba kendi sakinliğiyle
baş başa kalırdı. yani bizim olurdu yeniden.
eve gidince oluşan o tatlı yorgunluk paha biçilmezdi.
97 yılının yağmurlu bir günüydü hatırlıyorum,
o zamanlar bayilerde dergiler satılırdı ve dergi almıştım yine.
onu okumuştum yolculuk boyunca,
ve yine her şey çok güzeldi, tıpkı o yıllardaki hemen her şey gibi.
belki de hayat orada kaldı, orada yaşamaya devam ediyor.
bazen o günleri gören benle şu andaki ben aynı insan mıyım,
başka bir ülkede, başka bir asırda mıyım anlayamıyorum.
bir düş müydü gördüklerim?
yoksa şimdi gördüklerim birer kabus mu?
bir türlü anlayamıyorum.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

modadaki evimizin ışıkları loş olurdu genelde.
karşımızda kadıköy'de sıkça görülecek orta sınıf,
okumuş bir aile, onların o zamanlar epey genç olan kızları.
hemen her gece aynı saatte, perdelerin hiç kapanmadığı salonda turlar,
sonra pencereden bakar, bizim eve doğru soğuk ve kendini beğenmiş bir bakış atardı.
güzel ve boylu bir kadındı. nedendir bilmem, hep büyük abime yakıştırırdım onu.
ama sonra hiç görmedim o güzel kadını.

o zamanlar hala aile kavramımız vardı. her şey olması gerektiği gibiydi.
her şey bildiğimiz ve rutin gidişatındaydı.
hayat yaşanılır idi, nefes almak güzeldi,
her yerde bir detay ve çözülmesi gereken koskocaman bir hayat vardı.
türkiye'nin şimdiki durumu ile uzaktan yakından alakası yoktu.
o zamanlar sıkıntı, stres nedir bilmezdim ve bilmekte istemezdim.
ne istersem olur ve neyi istemezsem o olmazdı.

o zamanlar adeta uçmak gibiydi hayatı yaşamak. en yükseklerde, panoramik manzarayı
en açık seçik görecek şekilde uçmak.
sonuna kadar, son zerresine kadar mutlu olmak ve hayatın keyfine varmak.
hemen her gün, hangi güzel şeyin beni ve bizi beklediğini bilmeden yaşamak,
bunu merak etmek, ardından yeni ve değişikler deneyimler kazanmak, nihayetinde mutluluğun bir katını daha çıkmış olmak.
bunların hepsi tam anlamıyla enfes duygulardı.

belki de güzel olan o ev veya moda değildi.
veya evet oralar elbette güzeldi. bugün kim oraları sevmez ki?
ama orayı güzel yapan şey mekan değil, duygulardı.
zaten bir yeri güzel yapan da bu değil miydi?
topu topu iki sene kalmıştık bu evde.
aslında bir çok kavgaya da şahit olmuştum.
sonra eşyalar toplanmış ve kapatılmıştı bu ev.
sonrasında bizi bekleyen iğrenç felaket ve karanlığa bir adım daha atmıştık bilmeden.
2001 yılının eylül-ekim ayı falandı oradaki hayatımızın bitişi.
yine anlamamıştım, bu zamanın da değerli olduğunu,
bir şeylerin asla geri gelmeyeceğini,
bir şeylerin son kez bir araya geldiğini,
şımarıklık böyle bir şeydi işte, eldekinin değerini bilmeden,
hep fazlasını istemek ve durmadan şikayet etmekti.
sonra yeniden mutlu olmak ve dahasını dilemekti.
hayat o zaman yaşanılırdı ve sürekli bizi haklı çıkarıyordu,
bir güzellik bitiyor, sonra bambaşka bir güzelliği yaşıyorduk.

meğersem bunların hepsi bir nevi avansmış.
sonrasındaki hayatımızın geldiği felaket öncesinde,
son nefes alışlarımız ve ruhen dinlenmelerimizmiş.
çünkü bizi rezalet bir hayat, bitmek tükenmek bilmeyen kötülükler,
ve zamanla başka insanlara dönüşmemiz gibi trajik şeyler bekliyor imiş.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

sen ideal insandın ve o zamanlar seni anlamam mümkün değildi. 60'lı yaşlarda, hayatının sonuna doğru giden birinin bu kadar neşeli, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiye sahip olmasını uzun süre anlamlandıramamıştım. kimi zaman bisiklete binerdin, kimi zaman yüzerdin, kimi zaman ''bizle'' uzun yürüyüşler yapardın. bazen araba ile uzun yolculuklara çıkardık. yüzünde bir an olsun bir umutsuzluk, hayal kırıklığı ve mutsuzluk gördüğümü hatırlamıyorum.

geçte olsa hayatın büyüsünü yakaladığını, bunun geçici olduğunu biliyordun belki de. bu yüzden enerjin en üst seviyeye çıkıyordu. bunu yakalayan şanslı insanlardan biriydin ve hayatının bu en güzel anları oldukça kısa olacaktı, tecrübeli bir insan olduğundan farkındaydın bunun. senin bize, bana yaşattırdığın mutluluk, sonrasındaki hayatımı göz önüne alırsak, yaşama tutunmak için yegane sebepti. o seviyeleri gördükten sonra, yalnızca o seviyeleri arıyor insanın gözleri. öbür türlü olmuyor.
devamını gör...

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

bu saatlerde oraya bir serinlik ve uçsuz bucaksız bir dinginlik çökmüş olurdu.
arada düzenli olarak üstüne basılan mıcır sesi geldiğinden birilerinin yürüdüğünü anlardım.
mıcır sesi daha büyükse kesin bir araba geçiyor olurdu.
tamircilerin prefabriğinin oradan bütün ilçe ve marmara denizi görünür,
bazen istanbul'un ışıkları paha biçilmez bir kolye gibi parlar ve sönerdi.
bizim prefabriğin oradan meydana bakardım bu saatlerde
saatte bir eski püskü minibüslerin geldiği ve içinden türlü insanların indiği
sonra aynı sayıda insanın minibüse binip aşağıya gittiği.
gelenler hızlı adımlarla evlerine giderler,
kimisi meydanın ortasındaki bakkala uğrardı.
herkesin birbirini tanıdığı, yalıtılmış, unutulmuş bir tatil köyü gibiydi.
dağın başında, her gün dağın etrafındaki çiftlik ve mandıralardan hayvan sürülerinin indiği
bazen bahçemizdeki domatesleri semirmiş büyük bir inek yiyor olurdu
bazen koyunların oluşturduğu barikatlara takılıverirdik.
etrafta henüz beton salgını yok idi.
tek tük binalarda insanlar karşılarına dikilen betonları değil,
doğayı teneffüs eder ve yalnızlığın doruklarına çıkardı.
kütükten elektrik direkleri ve üstüne bağlanmış kimi lambalar
bu dağbaşındaki küçük yerleşkeye hayat veren nice teknolojiden biriydi sadece.
evimiz güzeldi, aşağısı denize, yukarısı mıcırlarla açılan küçük tepe ve katlara bakardı.
kimi zaman geçen tanıdıklar huzurla birer selam verirler ve ağır adımlarla evlerine doğru kaybolurlardı.
ben o zamanlar hep bu insanları göreceğimi düşünürdüm ama çoğunu sonra hiç görmedim.
hayaller kurardım, o yaşta, o zihinde, hayatın hep buradaki gibi olacağına dair,
bilemezdim orada geçirdiğim topu topu iki seneyi hiçbir zaman unutmayacağımı.
hayat hep öyle gidecek sanıyordum.
bazen yürüyüşler yapardım, büyük kahve prefabriğinin oraya. oradan deniz daha iyi görünürdü.
top oynardı çocuklar bu sırada meydanda, küfür kıyamet, tekme tokat
sarmazdı beni onların köylü ve kaba dünyaları.
onların sahip olmadığı her şeye sahiptim ben o günlerde,
sonrasında hiçbir zaman bulamadığım şeylerin.
hayat o günlerde güzeldi,
hayat öyle güzeldi,
belki hep o yerleşkeyi aradığımdan,
bulduğum şeylere ısınamadım hiç.
ısınamadıkça, arayışlarım arttı,
derken bulamayacağımı kanıksadım ve mutsuzluğa alıştım.
bugün yok orası.
hem de uzun zamandır yok.
çeşit, çeşit hayatların yaşandığı, ilk aşklara, ilk flörtlere sahne olan,
nice kahkahaların işitildiği anıların yaşandığı yer silindi gitti.
toprak dökülmüş, bomboş bir arazi artık orası.
aşağısındaki tek tük evler önce sokakları oluşturmuş,
sonrasında cadde ve mahalleleri,
her yapılan binadan sonra eller alelacele paraları saymış,
derken böyle böyle yok etmişler huzur dolu alanı.
yine de dağların hiç dokunulmamış zirveleri gibidir orası.
sıkça, belki hep görülen, ama hiç dokunulamayan ve gidilemeyen.
devamını gör...

istanbul kanatlarımın altında

1996 yapımı bir mustafa altıoklar filmidir. başrollerinde ege aydan, okan bayülgen, beatriz rico ve savaş ay oynamıştır. film dördüncü murad'ın annesinin gölgesinden kurtulduğu ve kendi iktidarını kurmaya başladığı 1620'ler osmanlı istanbul'unda geçer. hezarfen ahmed çelebi'nin kadavra ve uçma denemeleri, lagari hasan çelebi'nin roket denemesi ve dönemin yaşanan diğer olayları filmin ana konularıdır.

bir kere film bize son derece otantik ve hatta oryantalist bir osmanlı sunar. filmin hemen başında padişahın musahibi musa çelebi ile olan aşkı yansıtılır. ayrıca bir çok sahnede, mesela padişah ve lagari'nin hasbahçe sahnesinde ve meyhane sahnelerinde hep rakkaslar göze çarpar. ayrıca bu rakkaslara gerek filmin kahramanlarının gerekse meyhane ahalisinin bakışlarından oldukça tahrik olduğunu anlarız. eşcinsellik ve oğlancılık vurgusu filmde net bir şekilde yansıtılmış ve kullanılmıştır. bir diğer unsur ise eğlence hayatı ve içki meselesidir. film boyunca savaş ay'ın canlandırdığı bekri mustafa durmaksızın şarap içer ve ömer hayyam rubaileri dile getirir. sadece o da değil, lagari ve hezarfen de içmekten hiç geri durmazlar. meyhane sahneleri ve kullanımı da buna paralel olarak yoğundur. böylece karşımıza günümüzün muhafazakar-milliyetçi dizi ve filmleri ve tarih yazımının tam tersi bir osmanlı manzarası çıkartılmış olur. muhafazakar(-laştırılmış da denilebilir) osmanlı tarih yazımı, eşcinsellik, oğlancılık, meyhane kültürü ve eğlencenin belli seviyesinin aşımını yazımda kullanmaz, anlatmaz ve görmezden gelir. görmezden gelmekle de yetinmediği gibi bu unsurları politik tartışmalar neticesinde kültürümüze ve mazimize atılan birer iftira olarak görür. böylece tarihin çeşitli unsurları, günümüzün kimi tarihçileri tarafından siyasi iklime de uygun olarak yeniden düzenlenmiş ve belirli yönleri kırpılmış olarak yeniden üretilmiş olur.

günümüz osmanlı ve osmanlı kültür anlatısında devletçilik ve islamcılık tamamen hakim olduğundan anlatı bütünüyle buna uygun olarak inşa edilir. özellikle herkese hitap edecek seviyede çekilen tarih dizilerinde bunu görmek mümkündür. senaryoların özellikle günümüz politik denklemi ile eşleştirilmesi sık kullanılan bir yöntemdir. mesela menbiç operasyonu gündemdeyken diriliş ertuğrul dizinde menbiç, başka bir olay gündemdeyken payitaht dizisinde o olayın ismi mutlaka geçer. böylece tarihçilik de döngüsel tarihçilik veya sürekli tarih anlayışı olarak isimlendirilen tarihsel çarpıtma yöntemi kullanılmış olur.

peki böyle bir bakış açısı ve yöntemler ile tasarlanmış, inşa edilmiş bir tarih resmedilirse ne olur? yeni kültürel kimliklerin inşa edilmesindeki en önemli enstrümanlardan biri olarak tarih ilmi ve yazımı, yürütülen kültür politikalarının da bir habercisidir, belirtisidir. bugün osmanlı toplumunda meyhane yoktur diyerek, meyhaneler batılılaşma ile bu topraklara geldi diyerek bu kültürün yabancı olduğu aktarılır ve sonrasında getirilecek yasaklara zemin hazırlanmış olur. ayrıca inanılan, tasarlanmış bir tarih ile geçmiş sadece eksik bilinmekle kalmaz, aynı zamanda günahıyla sevabıyla rengiyle renksizliği ile bir toplumun kültürü de çeşitli filtrelere sokulmuş olur.

burada başka bir konu da istanbul kanatlarımın altında filminin hangi siyasi atmosferde ve türkiye'de çekildiğidir. film çekildiği esnada refah partisi iktidara gelmişti ve türkiye'de islamcılık yükselmeye başlamıştı. ancak sermaye-medya-parti düzeni hala asker-laik bürokrasi tarafında olduğundan, islamcılar iktidarda olsalar da, henüz kültürel iktidarı ele alamamışlardı ve kültür üretimi yapamıyorlardı. bu esnada devrimci kimliği ile tanınan altıoklar'ın, filme yerleştirdiği din ve din adamları bilim düşmanıdır, bu yüzden islam toplumları gelişmiyor ana fikri dönemin kemalist elitlerinin bakışının bir yansımasıdır. öyle ki o yıllarda bu tartışma çok yoğun bir şekilde kamuoyunu meşgul ederdi ve bir türlü de sonuca varılamazdı. yükselen islamcılığın önünü kesmek ve belli kitlelere dönük farklı bir osmanlı yansıtma çabası filmin ana amaçlarından birisi olsa gerekir. alışılmışın dışındaki toplum yansıması ile o günün laik ve belli kesimleri için bir izdüşüm gibidir bu filmdeki osmanlı. aynı islamcı türkiye'nin dizi-filmlerinin bu devrin yansıması olduğu gibi.

filmin çekildiği ve vizyona girdiği günleri net bir şekilde hatırlıyorum. neredeyse her yerde reklamı yapılmıştı. atlas dergisinden tutun gazetelere, bilimum dergilerden radyolara, tvlere, karikatür dergilerine kadar her yerde çok yoğun bir reklam kampanyası yapılmıştı. nitekim film gösterime girince de büyük ses getirmiş ve tartışma konusu olmuştu. bana göre istanbul kanatlarımın altında belli yönden eksiklik ve hataları bünyesinde barındırır. kostüm tasarımı ve dekorları yetersizdir. ses kalitesi düşüktür. belli sahneler ve diyaloglar kalitesiz kalmıştır. ancak filmin, 90lar türkiye'sine yani o günün şartlarına uygun olarak, anlatımında muhafazakar olmaması, islami tarihçiler tarafından ustaca kırpılmış ve yok edilmiş kimi unsurları yansıtması, dindarı, ayyaşı, askeri, kölesi gibi toplumun her katmanına vizöründe yer vermesi hele bugün için çok değerli ve önemlidir. bugün bu filmin benzerinin bu unsurlar ile çekilmesi mümkün değildir. ya sansüre girer ya da gösterime girmezdi. filmin olay örgüsü, temposu ve akıcılığı ise kendisini izletir. oyunculuklar güzel bir seviyededir, filmin müzikleri ise muhteşem olduğundan uzun süre konuşulmuştu.
devamını gör...

aylak adam

birden fazla edebiyat ve eserlerden esinlenme gibi durur. biraz lermontov'un peçorin'i, biraz ecinnilerin stavrogin'i, biraz turgenyev'in bazarov'u, biraz dostoyevski'nin mişkini ve raskolnikov'unu görürüz bay c. de. ayrıca 19. asır fransız edebiyatından da benzer kurgu ve hikayeleri görürüz. öyle ki baş karakterler genelde bu eserlerde mirasyedi ve soyludur ve hikaye paris'in merkezinde geçer. yine yukarıda değinildiği gibi robert musil'in niteliksiz adam eseri de aylak adam'ın benzerlerindedir. ve elbette albert camus'nün yabancı isimli eserinden de esinlenmeler vardır.

tüm bunlar yusuf atılganı'ı ve romanını küçültür mü? hayır. esinlendiği fikir ve kurguyu güzel bir şekilde kaleme almış ve perde arkasına dönemin istanbul'unu gayet başarılı bir şekilde yerleştirmiştir. bu yönüyle edebiyatımız için aylak adam romanı önemli bir yer tutar. yine karakterin işlenmesi ve portresini yansıtmakta çok başarılıdır atılgan. hem dışa bakış, hem iç dünyaya yöneliş bakımından kendisinden sonraki türk edebiyatı klasiklerine de bir rehber olmaya başarmıştır.

yine de bu türün en önemli ve derin örnekleri türk edebiyatında değil batı edebiyatındadır. batı edebiyatındaki örnekleri okuduktan ve gördükten sonra türk edebiyatındaki benzer eserler ve nihayetinde aylak adam elbette biraz yüzeysel ve basit kalıyor. bu yüzden gerek yusuf atılgan ve gerekse onun yolunu takip eden oğuz atay beni çok etkilemiyor. burada belki de olaya türk edebiyatı şartlarında bakmak gerekiyor. yusuf atılgan ve eser(leri) türk edebiyatı özelinde klasik ve değerli olsa da, karşılaştırmalı olarak bakıldığında aynı duruma gelemiyor maalesef.
devamını gör...

tayfun pirselimoğlu

türk sinemasının en özgün yönetmenlerinden birisidir. sadece belirli bir şablon ve tipte filmler çeker. genelde filmlerinin senaryosu zayıftır, diyalogları azdır ve filmlerinin temposu oldukça düşüktür. buna rağmen kullandığı sinema dili, mitolojik ve sosyolojik göndermeler ve sembolik anlatım ile filmlerinin dilini zenginleştirir. kısacası onun filmlerinde senaryo ve diyaloglar yerine aktarılmak istenen izleyiciye imgelerle aktarılır. bu yüzden izleyici pirselimoğlu filmlerini izlerken, kullanılan obje ve nesnelere özellikle dikkat etmelidir.

filmlerinde genelde alt sınıfı mercek altına alır ve onların dünyasını işler. hiçbir yerde filmi ile oğlunu kaybetmiş bir anlamda bir cumartesi annesinin oğlunu arayışını ele alır. rıza filminde ise bir otelde kalan kamyoncu rızanın hikayesini anlatır. filmde rıza kamyonunu tamir için oteldeki kaçak afganlıyı öldürür ve sonra vicdan azabı çekip onun kızını sahiplenir. bu arada o sırada evli olan eski aşkıyla bir araya gelmeye çalışmaktadır. hayatın gerçekleri ve vicdanı arasında kalmanın hikayesidir rıza. pus filminde ise bu sefer korsan cd satan karakter üzerinden bir vicdan ve adalet hesaplaşmasını anlatır yönetmen. öldürülen bir kiralık katil, hayatı monoton olan cd satan adamın dikkatini çeker ve onun kurbanının peşine düşer ve eşi hayat kadını olan bir adamın dramıyla karşılaşır. adam karısına kıyamadığı için kendisini öldürtmesi kiralık katil tutmuştur ancak sonrasında intihar eder. cd satan adam ise adaleti sağlamak ve raconu yerine getirmek adına ölen adamın eşini öldürecektir. saç filmiyle yönetmen alt sınıfın kadın erkek ilişkilerine ve evlilik kurumuna eğilir. perukçu bir adam, ona saçını satan bir kadın, onun tuhaf kocası etrafında döner film ve koca perukçu tarafından öldürülür, perukçu kadın ile birlikte olur ancak asıl derdi aşk ve cinsellik değil yalnızlığını dindireceği bir liman arayışıdır. ercan kesal'ın başrolünde oynadığı ben o değilim filmi ile sinema ve edebiyatta sıkça karşımıza çıkan kişilik bölünmesi durumu üstüne bir hikaye kurar. bu tipi irdeler ve ince ayrıntılara kadar inceler. daha sonrasında çektiği yol kenarı filmi ile pirselimoğlu alt sınıfın bireysel dünyası ve toplumsal kaygılarından sıyrılır ve başka bir yöne evriltir gözünü. bir kasabaya gelen adam üzerinden taşrayı ve taşra sosyolojisini gözler önüne serer. son filmi kerr de yine bir taşra hikayesidir ve taşranın gri ve donuk yüzüne eğilmiştir.

filmlerinde mitolojik hikayeler, karakterler ve objelere sıkça yer verir pirselimoğlu. ünlü filmlere ve kendi filmlerine de selam göndermeyi sever. filmlerinde beslendiği edebiyat kapsamı geniştir ve filmlerinin sayısı arttıkça beslenilen edebi kaynakta tarih olarak yakınlaşır. mesela ilk filmlerinde dostoyevski, tolstoy gibi 19. asır edebiyatçılarından beslenirken sonrasında camus, beckett gibi 20. asır yazarlarından ve hikayelerinden esinlenir. ilk filmleri ünlü roman kahramanlarının türkiye'de geçen versiyonları gibidir. sonrasında ise bunu işlemeyi bırakır yönetmen. bireyden, karkaterden çok genele, topluma doğru çevirir yüzünü. buna göre de filmleri varoşlardan, taşraya doğru yol alır. yani anlatı ve projeksiyon tutulan katman gittikçe büyür. filmlerindeki toplumsal eleştiri ise serttir ancak fludur. belki de gerisini izleyiciye bırakır yönetmen.

filmlerinin eksik yönlerini saymak gerekirse, herkese hitap etmez pirselimoğlu filmleri. bu yüzden de oldukça ağır, düşük tempolu ve durgundur. filmlerin diyalog yönü de zayıf olduğundan, filmle ilgili izleyicinin kafa yorması gerekir. ayrıca ortada net bir hikayenin olmaması da filmlerin izlenmesini zorlaştırır. rus edebiyatı alıntıları bana göre çok işlenmiş bir denemeden ötesi değildir. camus ve beckett denemeleri olmuştur ve iyidir. taşra anlatıları ise yönetmenin en iyi ve en ustaca kurguladığı anlatılarıdır. zenginlik ve özgünlük onun yol kenarı ve kerr filmlerinde had safhaya ulaşmıştır.
devamını gör...

masumiyet (film)

masumiyet filmi ile alt sınıfların yani avamdan insanların arabesk hayat hikayelerini, dostoyevski ve tolstoy esintileriyle harmanlayıp bir filme dönüştürmüş demirkubuz. kader filmi de aynı şekildedir. iki filmin de ana fikri, alt metni ve işlediği kavram sadece arabesk ve arabeskliğin insanları getirdiği hallerdir.

türk sinemasında, özellikle yeşilçam döneminde filmler ve hikayeleri, gerçek hayata yani hayatın olağan akışına göre olmazdı. ana akım ve star isimlerin oynadığı filmler belirli şablonlar ve sınırlar ile çekilir ve ortaya buna göre bir yapıt çıkartılırdı. zengin kız-fakir oğlan, köşke hizmetçi olarak girip filmin sonunda köşkün hanımı olan altın kalpli kız hikayeleri, avamın gönlü zenginliği-aydınların kötü kalpliliği, köyden kente göç, kentte tutunamama hikayeleri, şehirlilerin kötülüğü-taşralıların iyiliği, aydınların halktan kopukluğu gibi şablonlar üzerinden yüzlerce film yapıldı.

ancak bu filmlerin çoğunluğu “film” idi ve gerçeklik oranı, sunduğu dünya ve karakterler itibariyle yapaydı. bu kısır döngü 1980’li yıllar ile yavaş yavaş kırılmaya başladı ve ortaya avamı ve onların dünyalarını gerçeklik oranı daha yüksek bir şekilde yansıtmayı hedefleyen filmler çekilmeye başladı. böylece filmler “film” olmaktan çok gerçekleri, var olan hayatları olduğu gibi sahneleyen realist gösterimlere evrilmiş oldu.

belki de bu da bir furyaydı. ilk başlarda her sosyal sınıftan seyirci bu filmleri çok ilginç ve gerçekçi buldu. tür ve deneysel filmler yönünden oldukça kısır ve yeniliğe kapalı olan türk sineması, bu filmleri büyük atılımlar ve cesur denemeler olarak sundu. artık türk sinemasında da gerçeği yansıtan filmler yapılmaya başlanmıştı.

ancak bana kalırsa masumiyet ve ana konusu avam kitlelerinin arabesk dünyasını yansıtmak amacı güden bu filmler, bir yönüyle gerçek oldukları kadar bir yönüyle de değiller. çünkü söz konusu filmlerin yönetmenleri, filmlerinde yarattığı kadın ve erkek karakterleri, avrupa edebiyatı ve çeşitli anlatılardan esinlenip yaratıyorlar. yani aslında yapılan iş, var olan yabancı bir karakterin avama indirgenip, türk kültürü ile süslenmesinden ibaret oluyor.

ve sonuç olarak karşımıza rus veya fransız edebiyatı anlatısından ilham alınıp yaratılmış, istanbul’un varoşlarında dolaştırılan karakterler ortaya çıkıyor. bir de üstüne popülist bir arabesk hikayenin de eklenmesiyle bir gerçeklik elde edilmiş gibi oluyor.

artık aynı taşra hikayeleri gibi avam hikayelerinin de sinemada modası geçiyor. amerika yeniden keşfedilsin demiyorum elbette. ama özgünlük ve popüler tabirle “yerlilik” filmlerdeki anlatıların ve sinematografinin gelişmesine daha büyük katkı sağlayabilir. yoksa camus’nun yabancısı ahmet olur, suç ve ceza’nın raskolnikov’u mehmet, mekanlar paris ve petersburg yerine istanbul’da bir semt, bir süre de böyle sürer gider filmler.
devamını gör...

teyzem

başrolünde müjde ar’ın oynadığı halit refiğ tarafından yönetilen bir psikolojik gerilim filmidir. senaryosunu ise ümit ünal yazmıştır. bana göre türk sinemasının en iyi psikolojik gerilim filmlerinden birisidir ve müjde ar’ın oyunculuğunun da zirve noktalarından biridir bu film.

kırmızı odadaki boncuk karakteri ve ölümü bu filmden esinlenilmiştir. öyle ki ölüm şekilleri ve sahneleri bile birbirine çok benzer. ikisi de sevdiğini gördüğünü zannedip kendisini kamyonun altına atar.

film umur adlı bir çocuğun gözünden teyzesini anlatarak başlar. genç bir adama aşık olan üftade (müjde ar) yeğeni umur’u yanına alıp hoşlandığı adam erhan ile buluşur. ancak üvey babası (mehmet akan) çok baskıcı biri olduğu için buluşmalar hep gizli olur. en sonunda erhan evliliğe yanaşmaz. ve üftade arkadaşının abisiyle aniden evlenir. pasif, iktidarsız ve ana kuzusu bir adam olan kocası (uğur yücel) ile evliliği çok kısa sürer. erhan ile olan başarısız ilişkisinin üstüne evlendiği adam ile olan ilişkinin de başarısız olması üftade’nin kişiliğinde derin bir kırılmaya yol açacaktır. babasının evine dönen üftade tamamen hayatı bırakır ve kendini ev işlerine verir. sık sık onu taciz eden üvey babasının hayali karşısına çıkar. ayrıca üftade her şeyi yazmakta ve çizmektedir. yaşadığı hayal kırıklığı ve çöken psikolojisi bu not ve resimlere yansır.

bir zaman sonra ahşap bir evde oturan üftade ve ailesinin evine süleyman isimli bir müteahhit talip olur ve aynı zamanda üftade’den de çok hoşlanır. onların evini alıp yerine apartman yaparken, sokakta kalmamaları için şarköy’e gönderir. burada erhan benzeri birini gören üftade büyülenmiş gibi donar ve sonra da rezalet çıkar. erhan’a benzer adamı gördükten sonra üftade’nin durumu daha da ağırlaşır. annesine de felç gelen üftade tamamen kendini üvey babasının taciz halüsinasyonlarına, annesinin buna sessiz kalmasına, babasının kendisine asılan adamlara ses çıkarmamasına adar ve sinir krizi nöbetleri geçirmeye başlar. ancak bu nöbetlerin sonucunda kimseyi yaşadıklarına inandıramaz. ilginç bir şekilde sevdiği erhan’ı şehzade kıyafeti ile rüyasında görmeye de başlar. umur tekrar eve geldikten sonra teyzesinin delirdiğini kısa sürede anlar ve ondan uzaklaşır. en sonunda üftade bir kriz sonrasında kendini bir kamyonun altına atar ve ölür. ölümü ise ailesinde bir etki yaratmaz. aksine hepsi bundan memnun olur. sadece umur onun ölümüne üzülür ve teyzesine ait bazı eşyaları saklar. filmin son sahnesinde ise umur bir çocuk olarak teyzesinden hoşlandığını itiraf eder.

film bir kadının üvey baba tacizi yüzünden kırılganlaşan psikolojisinin, sevdiği adamdan istediğini alamayınca nasıl kristalize olduğunu çok iyi işler. evliliğinin başarısız olması ve bir kez daha bir erkekte aradığını bulamamak üftade’nin tutunacak bir dalı kalmamasına sebep olur. süleyman ile yakınlaşmamasının ve sürekli babasının tacizlerini karşısında görmesi de bundandır. giderek çöken ruh sağlığı resimlerine ve yazılarına da yansır. en sonunda ise ruh sağlığı tamamen çöker. bu dönemde de babasının hayali hem de üç kişi olarak sürekli ona görünür. sevdiği adamın hayali ise tek kişi olarak ancak tarihi elbiselerle görünür. burada muallakta kalan nokta tacizlerin ve erhan’ın varlığı gerçekten mevcut mudur? yoksa hepsi üftade’nin halüsinasyonu mudur? bu belli değildir.


sadece üftade’nin değil, erkek kardeşinin de karakter değişimi de görürüz. havai ve hoppa bir adam olan karakter aile baskısından almanya’ya kaçar ve müzisyen olmaya kalkar. ancak sonrasında dindar ve arabulucu biri olarak geri döner. üvey babada da yaşlandıkça baskıcılığının yerini usta bir yalancılık ve çıkarcılık alır. gençliğinde subayken, yaşlandığında dindar bir bakkal olur. anne ise daima sessizdir. üftade’nin ablası azade ise filmin başında ailesine karşı gelen, solcu bir adamın karısıyken, filmin son kısmında babasının kızı olup kardeşine karşı son derece acımasız ve umursamaz davranır.

film tüm psikolojik tahlillerin ve tasvirlerin yanında ayrıca siyasi ve toplumsal eleştiri ve imgeleri de içinde barındırır. üvey baba figürünün subay geçmişi ve baskıcılığı doğrudan bir iktidar eleştirisidir. babanın dindar ve çıkarcı bir esnafa dönüşümü ise sosyo-ekonomik bir eleştiri olarak doğrudan o günün askerci özal iktidarına yöneltilen bir sembolizmdir. ailenin ahşap evinin yerine bir apartmanın yapılması da yine böyle okunabilir. değişen iktidar yapısı ile birlikte dindarlaşan ve tüccarlaşan iktidar eskiyi silmekte ve yeniliklere ayak uydurmaya çalışmaktadır. abinin değişimini de buna benzer yorumlanabilir. öyle ki türk genci hayallerin peşinden gitse de sonuçta geldiği nokta standart bir gurbetçinin geldiği nokta gibi dindarlaşmadan ötesi değildir. gitarla giden abi, orada tutunacak dal olarak dindarlığı bulmuş ve ezanlı saat ile geri dönmüştür. müteahhit süleyman karakteri ile o günün sonradan görme burjuvası ve iktidar ile ilişkisi resmedilirken, abla azade’nin solcu bir kimlikten iktidar yani baba yanlısı birine dönüşmesi de oldukça manidar gözükür. burada iki karakter iktidar alanının dışında görünür. biri üftade diğeri ise yeğeni umur. üftade karakteri üzerinden hem kadın, hem türkiye’nin geride kalmış geçmişinin çöküşü anlatılır. değişen düzen ve iktidar yapısı onu çökertmiş ve en sonunda çıldırmasına sebep olup yok olmuştur. ailesinin ona dair her şeyi yakması ile ortadan kaldırılmak istenen geçmişe işaret edilir. üftade 12 eylül sonrası tamamen ezilen sol cenahın bir portresi olmalıdır. umur ise tüm bu olanlara tanık olan henüz apolitik bir kimliği temsil eder. ancak içten içe teyzesi ile aynı travmaları gören ve ona aşık olan biri olarak.

filme dair en çarpıcı nokta ise oyunculuklardır. bizimkiler dizisinin sabri bey’i rolü ile tanınan mehmet akan tacizci üvey baba rolünü olağanüstü bir şekilde canlandırmıştır. sırf onun halüsinasyon sahnelerindeki oyunculuğu bile onun ustalığını kanıtlar niteliktedir.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim