cok da abartmaya gerek uok yazar profili

cok da abartmaya gerek uok kapak fotoğrafı
cok da abartmaya gerek uok profil fotoğrafı
rozet
karma: 444 tanım: 12 başlık: 1 takipçi: 6

son tanımları


herkes mahlasına yakışanı yapsın

çok da abartma gerek yok yahu takılın.
devamını gör...

hiç sevgilim olmadı pişman değilim

illa olması gereken bi olgu değildir. doğru kişiyi bulduğunuzu düşünüyorsanız olursunuz. sevgili yapmak için yapmak tüketim çılgınlığına benziyor. sevmiyor fikri bile yok ama herkes almış diye alıyor. labubu, stanley termos, dubai çikolatası...
devamını gör...

30 yaşına gelip hiç sevgilisi olmayan insan

müslümandır (daha muhafazakar)
görücü usulü konuştuklarını beğenmemiştir. ya da herhangi bi ilgi duymuyordur. ya da asosyal ve sosyal anksiyetesi çok yüksektir evden çıkamıyordur.
devamını gör...

yazarlara yazın geldiğini fark ettiren şeyler

okul öğrencileri için konuların işlenmemeye başlandığı, hocaların bahçeye saldığı zamanlardır. kışlıkların kaldırılıp yazlıkların çıkarılması, dondurma almaya başlamanız, dışarıdan eve bunalmış, terli bir şekilde gelmeniz... akşam güneşin batışını izlediğiniz, yüzmek istediğiniz, yorganı atıp pikeyle yatmaya başladığınız, balkona sandalyelerin çıkarılması, çorapların bi kenara fırlatılması, sıcaklardan camların açılmaya başlanması... "bu sıcakta zurna döner mi yenir?" diyip tavuğu seçeneklerden elemenizle farkına varırsınız
devamını gör...

david shaw'ın son dalışı

insanın tüylerini diken diken eden bir fedakarlık hikayesidir bu. her şey 1994 yılının noel döneminde, güney afrika'daki dünyanın en derin ve tatlı su mağaralarından biri olan boesmansgat'ta başlar. 20 yaşındaki macera tutkunu güney afrikalı deon dreyer, bir teknik dalış ekibine destek olmak için oradadır ancak yaklaşık 270 metre derinliğe doğru inerken, yüksek basınçtan kaynaklanan karbondioksit zehirlenmesi nedeniyle bilincini kaybederek zifiri karanlığın dibine doğru batar ve gözden kaybolur. ailesinin tüm çabalarına, kiralanan su altı robotlarına rağmen gencin bedenine bir türlü ulaşılamaz ve deon, o kapkara suyun altında tam on yıl boyunca kalır.

ekim 2004'te havayollarında çalışan kıdemli bir yolcu uçağı pilotu ve aynı zamanda ekstrem mağara dalışlarının çılgın ismi avustralyalı dave shaw, aynı mağarada 280 metreye dalarak kırılması imkansız bir dünya rekoruna imza atar. dave mağaranın tabanındayken suyun içinde bir karaltı fark eder ve yaklaştığında sırt üstü yatan, kolları yukarı doğru açılmış, dalış kıyafeti ve maskesi hala üzerinde duran deon dreyer'ın cansız bedenini görür. beden aradan geçen on yılda adiposer adı verilen sabunsu bir mezarlık mumuna dönüştüğü için çürümemiş, öylece kalmıştır. dave bedeni yukarı çekmeye çalışır ama ağırlıklar yüzünden dipten ayıramaz. yüzeye çıktığında durumu deon’un anne ve babasına bildirir ve o insanların gözündeki dinmeyen acıyı görünce "oraya tekrar ineceğim ve oğlunuzu size geri getireceğim" diye söz verir. tüm dalış camiası dave’i uyarır, o derinlikte bir ceset torbasıyla çıkmanın intihar olduğunu söylerler ama dave dinlemez, bir kere söz vermiştir artık.
yanına en yakın dostu don shirley'i ve büyük bir destek ekibini alarak 8 ocak 2005'te mağaraya geri döner. dave'in kaskında her şeyi saniye saniye kaydeden bir kamera vardır. dibe iner, deon'un bedenini torbaya koymaya çalışır ama hesaba katmadığı bir şey olur; beden kimyasal yapısı değiştiği için suyun altında pozitif yüzerlilik kazanmıştır, yani torbaya kondukça hafifleyip dave'in etrafında dolanmaya başlar. zifiri karanlıkta ve muazzam bir basınç altında dave cesetle boğuşurken fiziksel olarak çok fazla efor sarf eder, aşırı nefes alıp vermekten solunum cihazı karbondioksiti temizleyemez ve derinlik sarhoşluğunun da etkisiyle bilinci bulanmaya başlar. tam o kaos anında kaskındaki fenerin kabloları ve rehber ipler, deon'un tüplerine dolanır. dave kendini kurtarmak için çırpınır, nefesi yetmez, panikler ve bilincini kaybederek deon'un hemen yanı başında hayatını kaybeder. onu kurtarmak için aşağı inen can dostu don shirley de ölümden kıl payı kurtulur arkadaşını bekleyip yardım etmeye çalışır sonrasında ise yukarı doğru tırmanırken derin dalışlarda ölümcül olan rebreather (solunum cihazı) bilgisayarının arızalanması ve bu derinlikte ani bir basınç şoku yaşamasıyla vurgun yer. bu ağır vurgun don’un iç kulağına ve sinir sistemine o kadar büyük zarar verir ve suyun altındayken dünyası tersine yön duygusunu tamamen kaybeder ve şiddetli bir vertigo (baş dönmesi) ile kusma krizine girer. kusması o derinlikte solunum maskesini tıkayıp onu anında boğabilecekken hayatta kalma içgüdüsüyle kusmuğunu yutarak saatlerce santim santim yukarı tırmanmayı başarır ancak aldığı hasarla aylarca yürüyemez ve işitemez.

olaydan üç gün sonra destek ekibi mağaradaki ağır ekipmanları ve ipleri yavaş yavaş yukarı çekmeye başladığında, su yüzeyine yakın bir yerde şok edici bir manzarayla karşılaşır; dave shaw’un fenerinin kablosu deon dreyer’ın bedenine dolanmıştır ve dave ölürken bile deon'u bırakmamıştır. iki dalgıcın cansız bedeni, su yüzeyinde yan yana yükselir. dave shaw belki hayatını kaybetmiştir ama verdiği sözü tutmuş, hiç tanımadığı o yabancı genci on yıl sonra güneş ışığına ve ailesine geri çıkarmıştır.

we lost the sea grubu kendisini feda eden insanlar üzerine yaptığı departure songs albümünde bu olaya yer verir ve the last dive of david shaw isimli parçayı yayınlar.
grup ve albüm hakkında yazıma da bakabilirsiniz
#3979541
devamını gör...

we lost the sea

2007 yılında avustralya'nın sidney şehrinde birçok gruptan arkadaşın bir araya gelmesiyle kurulan enstrümantal bir post-rock grubudur kendileri.
2 mart 2013'te vokalleri chris torpy'nin intihar etmesi üzerine derinden etkilenen grup, yeni bir vokalist aramak yerine kelimeleri tamamen hayatlarından çıkarıp enstrümantal müziğe geçme kararı alır. insanın sevdiği birini kaybetmesi herkesin hayatında yaşadığı bir andır. üstesinden gelebilmek için yeterince zaman alan bir yas dönemi gerekir. bu grupta giden kardeşlerinin mirasını yaşatmak ve kendilerini yeniden keşfetmek için 2015 yılında "departure songs" albümü gibi bir şaheser ortaya çıkarırlar.
sözlerin kifayetsiz kaldığı yerde gitarlar ağlar, davul kalbinizin ritmini değiştirir, saatlerce duvara bakıp hayatı sorgularsınız. acıyı notalardan okursunuz; en derininizden hisseder, sessiz çığlıkları duyarsınız. bu güçlü ve duygusal albüm, tarih boyunca insanlığın ilerlemesi ve başkalarının iyiliği için kendini feda eden insanlardan ilham almış. trajik olaylarda hayatları sona eren gerçek insanlara adanmış olup, tek bir kelime bile söylenmeden 4 olayın hikayesini anlatıyor. başarılarına, başarısızlıklarına ve kayıplarına bir övgü niteliğindeki bu yıkıcı ama güzel melodide umut ışıkları da bulunuyor.

albümün açılış parçası "a gallant gentleman", robert falcon scott'un güney kutbu'na ulaşmaya çalışan keşif ekibindeki kaptan lawrence oates'e odaklanır. ekip hedefine ulaştığında başka bir grubun oraya daha önce vardığını görür ve geri dönmek zorunda kalır. oates, şiddetli donma ve kangren nedeniyle ekibe yük olduğunu fark eder ve arkadaşlarının hayatta kalma şansını artırmak için ekip arkadaşlarına "i am just going outside and may be some time" (sadece dışarı çıkıp geleceğim, biraz uzun sürebilir) deyip fırtınalı havada çadırdan dışarı çıkarak intihara yürür. şarkı sakin bir piyano ve gitarlarla başlar; yolculuğun ağırlığını yansıtan bir koro eşliğinde sesler yükselir. bu yükselmeye rağmen gitar sesinin daha da baskınlaşması, fırtınanın şiddetinde uçuşan karlar gibidir. oates karlar arasında kaybolurken müzik de yavaşça sönerek biter.

ikinci şarkı "bogatyri", üç cesur şövalyenin hikayesini anlatan bir ukrayna folklorudur. çernobil nükleer felaketi sırasında, nükleer reaktörün altındaki radyoaktif su vanalarının başka bir patlama olmasın diye açılması gerekmektedir. bunun için gönüllü olan, canlarını feda eden ve "intihar timi" olarak bilinen valeri bezpalov, alexei ananenko ve boris baranov'u anlatır. bu üç adam, tüm avrupa'yı yok edebilecek ikinci bir patlamayı önlemek için karanlık ve ölümcül suya dalar. müzik ise ısrarcı bir bas hattıyla, doğu avrupa esintili gitarlarla klostrofobik, karanlık ve yaklaşan kıyameti hissettiren sert bir tempoda ilerler.

üçüncü şarkı, avustralyalı derin deniz dalgıcı david john shaw'un trajedisini konu alır. shaw, 10 yıl önce aynı yerde hayatını kaybeden deon dreyer'ı yaptığı bir dalışta görür ve ailesine cesedini çıkaracağına dair söz verir. 270 metre derinlikteki bir mağaradan cesedi çıkarmaya çalışırken yaşanan trajediyi konu alır. shaw bedene ulaşır ancak yukarı çıkarırken mağarada sıkışarak hayatını kaybeder. birkaç gün sonra david sözünü tutmuştur ama ikisi de ölmüştür. david'in en yakın arkadaşı don shirley onu kurtarmaya çalışırken ölümden kıl payı kurtulmuştur. şarkının başında david shaw'un gerçek youtube videosundaki ses kayıtları duyulur. sesler biter ve gitarlar devreye girer; ardından davullar ve çellolarla şarkı daha da karanlıklaşır. david'le birlikte siz de dibe batarsınız. şarkı bir noktada durgunlaşır; bunlar shaw'un cesedi bulup kurtarmaya başladığı ana denk geliyor olabilir. ancak sonrasında yükselen bir ses patlaması gelir. bu durum, shaw'un cesedi kurtarmaya çalışırken nefesinin kesilmesi, yaşadığı o anki panik ve kendini kaybetmesi gibidir. patlama bittikten ve gitarlar ilk dakikalarına geri dönmeye başladıktan sonra arka planda sakinleşen piyano sesiyle shaw'un nefes alışı da azalır; kendi hayatını feda ederek görevini yerine getirmiştir.
detaylı yazıma bakabilirsiniz:
#3979546

albümde yer alan son hikaye "challenger part 1" belki de en bilinenidir. amerikan uzay programının en büyük trajedilerinden biri olarak geçer. 1986'da yapılan hatalar sebebiyle meydana gelen ve 7 kişinin (6 astronot ve öğretmen christa mcauliffe) hayatını kaybettiği challenger felaketi üzerinedir. uzay mekiğinin havada parçalanmasıyla öğrencilerin yüzen düşleri kalabalığın çığlıklarına dönüşür. başta çalan gitar melodisi, william s. burroughs'un "rüyalar üzerine" adlı eserinden bir ses klibiyle başlar ve gitar daha da agresifleşir. bas ve davullar kulağınıza kazınır; birkaç dakika boyunca melankolik bir solo gelir ve derinleşir. gitar adeta ağlar, ruhunuza işler. geriye kalabalığın tepkileri, konuşma sesleri, ağlamalar ve çocuk sesleri gelir. son olarak "they were here and now they're gone" (buradaydılar ama şimdi gittiler) sözlerini duyarız

albümün son parçasıysa ("challenger part 2") bu 4 yıkıcı parçanın ardından aydınlığı hissettirir; daha bir umut dolu, son bir ağıt gibidir. soft başlayan şarkı sonlara doğru davulla öyle bir gelir ki son isyanı, bastırılmış sesleri duyarsınız. ardından ronald reagan'ın challenger felaketinden sonra ulusa seslenişindeki konuşması gelir ve son sözler olarak "yeryüzünün hırçın bağlarından sıyrıldılar ve tanrı'nın yüzüne dokunmak için gökyüzüne uzandılar" sözleriyle noktalanır.
hayatın karanlığının yanında aydınlığı da gösteren umut dolu bir parçadır.

yapılan fedakarlıklar boşuna değildir; insan olmamızın bir parçasıdır ve bizi daha ileriye taşıyacak, bizi biz yapan değerlerimizdir.

her şarkının insanda derinden bir iz bırakan bu albümde her hikaye, hayat dediğimiz garip gerçeklikte onun varlığına delil niteliğinde. albüm, sessizliğiyle adeta bizimle konuşuyor; kaos ve huzuru beraber getirerek insana kendini sorgulama fırsatı sunuyor ve hissettirdikleriyle bambaşka duygulara yol açıyor.
buraya kadar okuduysanız umarım size de geçmiş ve bir şeyler hissettirebilmiştir efenim. albümün linkini bırakıp kaçıyorum.

albüm
devamını gör...

caz dinlemeye yeni başlayanlara tavsiyler

offf, caz dinlemek öyle bir ayrıcalık değildir efenim, kimse öyle triplenmesin ama bir bağımlılık olduğu doğrudur. ben de çok severek yıllardır dinlemekteyim. caz dinlemeye başladıysanız hoşunuza ne giderse onu dinleyin derim. vokal caz ve cool caz gibi kulak yormayan, melodik tarzlarla ilk adımı atabilirsiniz. karmaşık teorilere boğulmayın efenim, önce müziğin ritmini ve hissini yakalayın.herkes tarafından bilinen louis armstrong, ella fitzgerald, nat king cole gibi efsane olmuş seslere bakın derim.
enstrümantal müzikle tanışmak istiyorsanız da caz tarihinin en çok dinlenen ve kulak aşinalığı sağlayan temel albümlerine bakabilirsiniz: miles davis’in "kind of blue", dave brubeck’in "time out" ve john coltrane’in "blue train" albümleri.
caz dünyasında kendi zevkinizi keşfetmek için beğendiğiniz bir albümde çalan diğer müzisyenleri takip ederek yeni isimlere ulaşın. caz stüdyodan ziyade sahnede, anlık doğaçlamalarla hayat bulan bir müzik olduğu için canlı performansları izlemeyi ben çok severim. siz de youtube üzerinden bunlara bakının. son olarak caz klasikleri gibi hazır listelerle kendi sevdiğiniz türlere yönelin. ilk başlarda her enstrümanın ne yaptığını çözmeye çalışmadan, kendinizi sadece müziğin ritmine bırakmanız süreci çok daha keyifli kılacaktır.
kendimce tavsiyeler:
metal ve rock geçmişiniz varsa avangarda kayabilirsiniz. ben heavy metal dinlemeyi seven biri olarak (ve rock'ın türleri), eğer sert müziklerden geliyorsanız sakin vokal caz yerine doğrudan hard bop, caz-rock / fusion veya davulun/basın delirdiği albümlerle başlayabilirsiniz.
cool jazz ile her müzik aletini deneyimleyebilir ve seslere yoğunlaşabilirsiniz.

farklılık arıyorsanız bu albümlere ve sanatçılara bakabilirsiniz:
• erroll garner – ready take one
ahmad jamal– chamber music of the new jazz
• alice coltrane – journey in satchidananda
• pharoah sanders – message from home
• charlie parker & chet baker – live at the trade winds
billy cobham
jeff beck
the aristocrats (çok severim)
snarky puppy
• joe satriani
ekathe (harika bir şeysin..)
• charles mingus (ağlamak istiyorum sayın seyirciler)
size cazın dönemlerinden de bahsedip birer örnek vereceğim, kafanıza yatana bakıp yol alabilirsiniz:
• ragtime dönemi,cazın atası sayılır. piyano odaklıdır. ritimleri aksak ve neşeli, hızlı melodileri vardır. scott joplin'e bakın derim.
• new orleans, bando tarzı cazdır. trompet, klarnet ve trombon aynı anda farklı melodiler çalarak tatlı bir kargaşa yaratır. en bilinen örneği louis armstrong'dur.
• big band, dans müziğidir ve dinlemesi çok keyiflidir. 15-20 kişilik dev orkestralar çalar. duke ellingtona bakın derim
• bebop, big band'in tam zıttıdır ve cazın "dans müziği" olmaktan çıkıp sanat müziğine dönüştüğü yerdir. tempo aşırı hızlıdır; melodiler karmaşık, sololar yer alır. charlie parker en bilinenidir.
• cool jazz, başlangıç için de iyidir. bebop'ın o telaşlı ve hızlı yapısına tepki olarak doğmuştur. sakin, entelektüel, arkada yavaşça akan ve insanı dinlendiren bir tarzdır. örneğin miles davis.
• hard bop, bebop'ın hızını alıp içine blues ve gospel (kilise müziği) köklerini katarak daha ruhani, groove (ritmik) ve sert bir sound elde etmişlerdir. art blakey bu tarzın öncüsüdür.
• free jazz / avangart, geleneksel akorları, ritim kalıplarını ve kuralları tamamen reddeder. tamamen özgür ve anlık hislere dayalı doğaçlamadır. ornette coleman örnek verilebilir.
jazz fusion / jazz-rock, burası benim mekan. caz doğaçlaması ile rock müziğin elektro gitar, synthesizer ve güçlü davul altyapısının birleşimidir. mahavishnu orchestra ve weather report bu türün en iyilerindendir.
acid jazz, cazın funk, soul ve hip-hop ritimleriyle kulüp ortamına taşınmış halidir. çok ritmiktir. jamiroquai ye bakabilirsiniz.
• nu jazz / electronic jazz, caz enstrümanlarının elektronik müzik altyapıları ile birleşmesidir. st germain
• ethno jazz / world jazz: caz kalıplarının yerel kültürlerin (türk, hint, afrika, balkan vb.) geleneksel ezgileri ve enstrümanlarıyla harmanlanmasıdır. anouar brahem çok severim, bizden de okay temiz vardır (mistik)
gördüğünüz üzere cazın birçok türevi vardır. size uzun uzun yazdım, hatırlamadıklarıma da baktım efenim size tavsiyem, karışık listeler halinde dinlemeye başlayıp sonrasında sevdiklerinize göre bakmanız ve akşamları caz çalan yerlerde bulunmanızdır. daha fazla caz yapmayayım efenim sizlere keyifli dinlemeler.
devamını gör...

güne bir şarkı bırak

a gallant gentelman

bi dinleyin efenim pişman olmayacaksınız
sözler kendi kendine yazılacaktır.
devamını gör...

araba ile uzun yola çıkmak

oldukça sevdiğim bir hadisedir.
arka koltukta kulaklıkları takıp düşüncelere dalmak çok sarar.
termostaki kahveden yudumlarken okunan kitap o yol boyu manzarayla ayrı bir his verir.


aileyle çıkılıyorsa afedersiniz ama daha karga bokunu yemeden evde bi hengame başlar. baba ordan oraya valizleri taşır. arabaya yerleştirir.
ve yola çıkılır.
kulaklıktaki müzik sesinin radyoyla karışmaması kaçınılmazdır.
kardeşinizle ne kadar büyürseniz büyüyün hangi tarafa kim oturacak, nerede mola verilecek, ne oynanacak, ne izlenecek, hangi atıştırmalıklar yenilecek tartışmaları bitmez.

sevgiliyle çıkılan yollarda rüzgarı tende hissederken güneşin batışını izlemek için duraksayıp çay molası verip yol kenarında gördüğünüz satıcılardan aldığınız meyveleri yiyip yorumlamak, yol boyu sohbetler söylenmeler ve şarkılarla eğlenceli bir anıya dönüşüverir.

arkadaşlarla çıkılan yollar grupta herkese düşen görev paylaşımı ile eğlenceli hale gelip her zaman çişi gelen kişi, sürekli aç olan, navigasyon, yolun radyosu, sürekli uyuyanı, idareci sürücü gibi rollerle ayrılıp yolculuğa ayrı bi keyif katmaktadır.

yalnız otobüs yolculuklarında otogarla vedalaşmak, yanınıza oturan olası yeni birisinin hikayesini dinleyip tanışmak, ekrandan belki yüz defa izlediğiniz filmleri seçmek, abur cubur servisi yapan muavinle girdiğiniz diyalog, gece vakti yıldızları izlemenin hissi bir başkadır.

yollar bana çok şey katmıştır.
hayatımdaki bi çok dönüm noktası yollara yolculuğumun parçası olmuş önemli başlangıçlarıma vesile olmuş, ayrılıklara yol açmıştır. özlemi başlatmış sevgiyi, öğretmiş, keyifli vakitlere anlam katmamı sağlamıştır.

kazadan beladan korunarak güzel yolculuklara çıkmanız dileğiyle..
devamını gör...

domatesin sebze mi meyve mi olduğu sorunsalı

meyvedir, peki neden?

şimdi efenim öncelikle meyve sebze ayrımını yapmak gerekir.
bilimsel (bkz: botanik) olarak meyve çiçekli bir bitkinin döllenmiş yumurtalığından
gelişir, içinde bitkinin neslini devam ettiren tohumları barındırır.
sebze ise bitkinin yenilebilen diğer tüm kök, gövde, yaprak ve çiçek kısımlarıdır.

(bkz: gastronomi) mutfak olarak bakarsak
bitkinin tadına, dokusuna ve kullanım amacına göre yapılır.
meyveler genellikle tatlı veya mayhoş aromalıdır. tatlılarda, çiğ olarak veya atıştırmalık tüketilir.
sebzeler genellikle tuzlu, otsu veya daha az belirgin tatlara sahiptir. ana yemeklerde, çorbalarda, salatalarda mezelerde pişirilerek veya çiğ tüketilir.

meyve mi sebze mi nasıl anlayacağız yahu diyorsanız besine bilimsel yönden bakmanız gerekir. yani kestiğiniz besinde tohum varsa meyvedir yoksa sebzedir.
mesela salatalık, biber, patlıcan ve bamya meyvedir; havuç patates soğan sebzedir.
domatese gelirsek tohum barındırdığı için meyve kategorisine girmektedir.

ayrıca efenim domates hakkında şöyle de ilginç bir olay vardır
dönemin amerika'sında taze meyvelerden hiç vergi alınmazken, taze sebzelere %10 gümrük vergisi uygulanıyordur.
bizim nix isimli eleman vergiden kaçınmak için domatese meyve diyerek bilimsel dayanakları sunmuş ve dava açmıştır.
mahkeme domates için sözlük anlamı ne olursa olsun, ticaret ve günlük yaşamda tatlı veya meyve olarak değil, ana yemekle birlikte yenir diyerek ticari çıkarları engellemiş ve hukuken sebze olarak kabul etmiştir. bakmak isterseniz nix v. hedden diye de aratabilirsiniz.

neyse efenim çok da abartmayalım bence yiyin gitsin.
devamını gör...

aretha franklin

başlığı görünce hemen atladım kendisi çok sevdiğim bir şarkıcıdır the queen of soul unvanıyla tanınır. kariyeri boyunca soul müziği gospel, caz, r&b ve pop türleriyle harmanlayarak bu türün en büyük temsilcisi olmuş ve farklı bir renk katmıştır.

peki sahnede böyle bir kadının arkasında nasıl bir hayat gizlidir nasıl biridir?hikayesi, parıltılı olduğu kadar trajik ve ilginç detaylarla da doluydu. gelin anlatayım efenim.

tüm dünyayı büyüleyen bu sesin sahibi tek bir nota bile öğrenmemiştir. tamamen kulaktan çalarak piyano başındaki dehasını kullanmış ve bestelerini sadece saf hisleriyle çalmıştır.
bunun yanında, hayatını ciddi ölçüde sınırlandıran aşırı bir uçak korkusuna (aerofobi) sahipmiş. 1984 yılında yaşadığı çok sarsıntılı bir uçuş deneyiminden sonra bir daha asla uçağa binmemiş. bu korkusu yüzünden avrupa turnelerini reddetmiş. konserlerine, ödül törenlerine ve etkinliklerine sadece içi özel olarak tasarlanmış lüks otobüsüyle gitmiştir.

sadece 12 yaşındayken ilk çocuğunu, 14 yaşında ise ikinci çocuğunu kucağına almış ve çocuk yaşta anne olmanın getirdiği ağır yüke ve yaşadığı travmalara rağmen müzikten ve mücadelesinden asla vazgeçmemiştir.
belki de bu zorlu hayat şartları, onu iş dünyasında oldukça katı ve şüpheci bir kadın haline getirmiş.
çünkü kendisi hakkında konser anlaşmalarında sahneye çıkmadan önce parasını nakit olarak el çantasına aldığı geçiyor. konser başladığında o çanta ya piyanosunun üzerinde durur ya da güvenlik görevlisi tarafından sahne kenarında, aretha’nın görebileceği bir açıda tutulurmuş. parayı gözüyle görmeden tek bir nota bile basmazmış.

şimdi bu hanım ablamızın başarılarına bakalım

1967 yılında efsanevi şarkısı "respect", aslında orijinalinde bir erkeğin kadından evde saygı beklemesini anlatan bir şarkıymış. aretha şarkıyı tamamen değiştirip hem kadın hakları hareketinin hem de siyahi hakları hareketinin sokaklardaki en büyük protesto marşı haline getirmiştir.
şöyle linkini takdim ediyorum ( enerjik ritmini çok severim)



1998 yılındaki grammy ödülleri'nde dünyaca ünlü tenor (bkz: luciano pavarotti), törenin başlamasına sadece 20 dakika kala aniden hastalanması üzerine organizatörler panik halindeyken sahneye aretha franklin hiçbir prova yapmadan, bir opera aryası olan "nessun dorma"yı kendi soul ve gospel tarzıyla yorumlamış ve bu doğaçlama performans hâlâ tüm zamanların en epik canlı sahne performanslarından biri olarak kabul edilmektedir. bakmanızı tavsiye ederim efenim.
şöyle linki


2009 yılında obama’nın ilk başkanlık göreve başlama töreninde sahneye çıkmış amerika'nın ilk siyahi başkanı için "my country, 'tis of thee" şarkısını söylemiştir kendisi ayrıca sivil haklar hareketinin en aktif ve radikal siyahi hakları savunucularından biri olmuştur. hatta fbi, sivil haklar hareketindeki bu aktif rolü ve siyahi aktivistlerle olan yakın bağları nedeniyle kendisini yıllarca yakından takip etmiş ve hakkında dosya tutmuş
dönemin amerika'sında siyahi ve beyaz seyircilerin ayrı yerlerde oturtulduğu (segregation) konser salonlarında franklinin kariyerinin en başından itibaren kontratlarına "ırk ayrımı yapılan hiçbir salonda sahneye çıkmam" şartını koyan ilk siyahi sanatçılardan biri olduğu geçmektedir

 2015 yılındaki (bkz: kennedy center ödülleri) gecesinde şarkı yazarı carole king’e saygı kuşağında piyano başına geçen aretha, "you make me feel like a natural woman"ı seslendirirken salondaki herkesi büyülemiş; hatta dönemin abd başkanı obama gözyaşlarını tutamayıp ağlamıştır.

kadın sanatçıların müzik endüstrisinde bugünkü haklarını kazanmasında en büyük köprülerden biri olmuş ve 1987 yılında rock and roll hall of fame müzik müzesine kabul edilen ilk kadın sanatçı unvanını alarak tarihe geçmiştir

kariyeri boyunca tam 18 grammy kazanan sanatçı, 1968 yılında "en iyi kadın r&b vokal performansı" kategorisi ilk kez açıldığında ödülü almıştır. ayrıca kendisi sonraki aralıksız 8 yıl boyunca bu ödülü başka hiçbir kadına kaptırmamıştır. billboard hot 100 listesine en çok şarkı sokan kadın sanatçı unvanını tam 40 yıl boyunca elinde tutarak kırılması güç bir rekora imza atmış ve martin luther king jr. ile sivil haklar hareketinde aktif rol aldığı ve amerikan kültürünü dönüştürdüğü için kendisine ölümünden sonra prestijli pulitzer özel ödülü verilmiştir

aretha franklin, 2018 yılında aramızdan ayrıldığında geriye sadece şarkılar değil; bir kadının, bir halkın ve bir müzik türünün nasıl şahlanabileceğini gösteren devasa bir manifesto bırakmıştır. döneminde bir çok siyahi kadına ilham olmuştur.

şarkısında da söylediği gibi, o her şeyden önce sonsuz bir "respect" (saygı) hak eden bir sanatçı olmuştur
devamını gör...

sega

oyun dünyasıyla az çok bağı olan herkesin en azından mavi kirpi (bkz: sonic) vesilesiyle adını duyduğu şirket. hikayesi ve kuruluşu oldukça ilginçtir. buraya da anlatayım efenim.
temelleri sanıldığı gibi japonya'da değil, 1940 yılında hawaii'de atılmıştır. martin bromley, irving bromberg ve james humpert adlı üç girişimci, askeri üslere jetonlu eğlence ve slot makineleri satmak amacıyla standard games şirketini kurar.

abd'de slot makineleri yasaklanınca ortaklar rotayı tokyo'ya kırar. 1953'te kurulan yeni şirketin adı service games of japan olur. orduya ve askeri hizmete (service) odaklandıkları için, bu iki kelimenin ilk ikişer harfini birleştirerek bildiğimiz sega markasını yaratırlar.

1965 yılında david rosen'ın şirketi rosen enterprises ile birleşerek resmi olarak sega enterprises adını alırlar. aynı yıl çıkardıkları denizaltı simülasyonu periscope, dünya çapında büyük bir ses getirir. 1980'lerin başında şirketin arcade cirosu 200 milyon doları aşar
arcade başarısının ardından 1983'te ilk ev konsolu sg-1000'i çıkarırlar. ardından gelen sega master system ve özellikle sega genesis ile nintendo'yla rekabete girerler. hang-on, zaxxon ve out run gibi arcade oyunlarıyla sektörü domine ederler. yalnız o kadar da uzun sürmez ve sega yarışa çok iyi başlasa da nintendo'nun mario, zelda ve pokémon gibi oyunları karşısında zamanla gücünü kaybeder. asıl büyük darbeyi ise 90'ların ortasında sektöre giren sony playstation'dan yerler. sega saturn ve dreamcast konsollarının ticari başarısızlığı, ardından 2001 yılında konsol üretmeyi tamamen bırakır.
günümüzde sadece oyun yazılımı ve arcade makineleri geliştirmeye odaklanmaktadırlar. ve bizlere sonic the hedgehog, yakuza (like a dragon), total war, persona, phantasy star ve fm bağımlılarının göz bebeği football manager gibi güzel anılar bırakmışlardır
kısacası; yanlış stratejiler ve dişli rakipler yüzünden donanım savaşını kaybetmiş ama oyun tarihinde güzel işler yapmışlardır.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim