(bkz: beirut) isimli harika grubun 2007 yılında yayınladığı pompeii ep'sinde yer alan, dijital kimliğimi oluşturan şarkıdır nickimin hikayesi.
tanımı yaptıktan sonra başlayalım yazmaya. ep'deki üç şarkı da apayrı hisler yaşatır, başka başka mekanlarda gezdirir insanı ama napoleon on the bellerophon; tüm beirut albümlerindeki en hüzünlü, en karanlık şarkı olabilir. belki la llorona bu karanlık seviyesine yaklaşır. sözleri belli belirsiz anlaşılan bu şarkının şöyle bir hikayesi olduğuna inanıyorum. teorim doğru da olabilir yanlış da ama bence bu anlamıyla çok çok başka bir boyut kazanıyor şarkı.
şarkının isminde geçen iki tarihi şahıs mevcut. biri hepimizin bildiği napoleon, diğeri ise yunan mitolojisinden bir kahraman olan (bkz: bellerophontes). ikisininde gücü ele geçirip, kaybetme öykülerinde benzerlikler vardır. napolyon da bellerophon da memleketleri dışında en tepeye çıkmış, daha sonra da kibirleri yüzünden tepe taklak olmuş şahıslar.
ikisi de kendisini en tepeye taşımış şeyleri kibirleri nedeniyle terketmişler. bellerophon hayat boyunca bir çok zorlukla karşılaşır. son görevlerinden birini kendisine verilen (bkz: pegasus) ile tamamlar ve artık kendisini çok yüksekte görmeye başlar. hedefi artık (bkz: olympos) dağıdır. kendisini tanrılarla bir görmeye başlar ve kafa tutar. pegasus'a atladığı gibi tanrılar katına doğru yol almaya başlar. fakat buna sinirlenen (bkz: zeus) yolladığı bir at sineği ile pegasus'un bellerophontes'i sırtından atmasını sağlar. yere düşen fakat ölmeyen bellerophontes; kalan ömrünü aç, sefil bir şekilde geçirir. daha sonra evlatları da tanrılar tarafından öldürülür ve bunun acısını, kaybını ölene kadar yaşar. kibri yüzünden tepetaklak olmuş görkemli bir yaşamdır onunki.
arada bazı farklar olsa da; napolyon da ülkesi dışında çeşitli savaşlar, görevleri tamamlar. devrim sonrası fransa'da var olan ilişkileri nedeniyle sürgün yer. italya'da, mısır'da bir savaşa katıldı. burdaki başarıları ile ünlendi. bu ünü sayesinde çeşitli darbe ve siyasi oyunların içinde yer aldı. en sonunda kendi pegasus'unu bulmuştu. onun pegasus'u; imparatorluk tahtıydı. imparator olan napolyon; gözünü olympos'a dikmiş ve avrupa devletleri ile bir bir savaşa girmişti. başlangıçta başarılı da olan napolyn; rus seferinin başarısız bitmesi üzerine; ordusunun büyük çoğunluğunu kaybeden napolyon; biraz durup soluklanmak yerine kibrine yenik düşüp yeni bir ordu kurmaya çalışır. bu süreçte artan vergiler, savaştan bıkmış insanlar, ele geçirilen yerlerdeki halkların huzursuzluğu gibi sebepler işini zorlaştırır. kaybedeceği belli bir savaşa girer kibri yüzünden. tahtı bırakması, geri alması, waterloo falan derken ölene kadar sürgüne st. helena adasına gönderilir.
ve başka bir ilginç tesadüfte; ikinci kez yakalanan ve st. helena adasına sürgüne giden napoleon'un bindiği ingiliz gemisinin adı hms bellerophon'dur. agamemnon gemisi ile çanakkale'yi bombalayan kurnaz, sinsi ingiliz diplomasisinin bir oyunu mu yoksa tesadüf mü bilmem. ama bana göre bu şarkı; o geminin güvertesinde yolculuğun bitmesini bekleyen napoleon'a fon müziği olarak yazılmış gibi. senelerce süren savaşlar, kazanılan zaferler, parlak bir deha ve en büyük mağlubiyetinden sonra düştüğün durum. orada olup napoleon'a bu şarkıyı dinletmek isterdim. şarkı bellerophon gemisinin güvertisindeki napolyon'un yaşadığı hüznü taşımakta sanki..
son olarak; william quiller orchardson adlı ressamın konuyla ilgili yaptığı enfes bir resmi buraya bırakayım. bellerophon güvertesindeki napolyon
ben buraya başka bir sözlükten geldim. orada napoleon on the bellerophon idim. burada napoleon oldum.
(bkz: nick cave) ustanın murder ballads albümünde kylie minogue ile düet yaptığı şarkı. hikaye anlatan şarkılardandır. şarkının yer aldığı albüm zaten bir bütün olarak bizlere seri katillerin hikayesini anlatır. fakat bu şarkıda hikayeyi sadece katil anlatmaz. katil ile beraber maktülün de ağzından dinleriz hikayeyi.
bu şarkı üç bölümden oluşur. ilk bölümde katil ve maktül birbirlerini nasıl gördüklerini anlatır. ne hissettiklerini, birbirleri hakkında ne düşündüklerini.
ilk olarak maktül kendini tanıtır. kylie minogue; bana yaban gülü diyorlar fakat benim adım elisa day'di. bana neden böyle dediklerini bilmiyorum der. ardından katilimiz, nick cave reyizimiz o davudi sesiyle yaban gülünü ilk gördüğü anı anlatır bize.
onu ilk gördüğüm günden beri onun tek olduğunu biliyordum
gözlerime baktı ve gülümsedi
dudakları güllerin rengindeydi
nehrin alt tarafında büyüyenlerden, kan kırmızısı ve yabani..
böylelikle elisa day'e neden yaban gülü dendiğini anlayabiliyoruz. en başta verdim spoilerı. nick cave için katilin ağzından hikayeyi anlattığını. fakat şarkının ilk paragrafında bir katil gibi durmuyor bu sözleri söyleyen kişi. fakat hikaye öyle bir felsefeye varacak ki.
ardından maktül kızımız şu cümleleri kurar;
kapımı çalıp içeri girdiğinde
titremem onun kendinden emin kucaklamasıyla yatıştı
o benim ilk erkeğim olabilirdi, dikkatli elleriyle
yüzüme akan gözyaşlarını sildi
elisa day'in bu erkekten epey etkilendiğini ve kendini onun yanında epey iyi hissettiğini öğreniriz. yaptığım araştırmalarda, yaban gülünün yunan mitolojisinde; bağlılık, sevgi ve hayranlığın sembolü olduğunu öğrendim. afrodit'in sembollerinden biriymiş. kaynak
amerikan yerlilerinin mitolojisinde ise yaşamın simgesi, yaşamı hayaletlerin verebileceği zararlardan koruyan bir bitki. aynı zamanda canlılık veren, hayatı koruyan bir ilaç. kaynak
ayrıca o benim ilk erkeğim olabilirdi kelimesi de elisa'nın saflığına bir gönderme. bu konuda da şu linkte yaban güllerinin; bizim şu an bildiğimiz güllerin atası oldukları için çiçek yetiştiricileri tarafından dokunulmamış, saf bir gül olarak tanımlandığını okumuştum. bu da başka bir güzel anekdot olsun bu konuda (:
ve sonrasında elisa tekrardan bana neden yaban gülü diyolar, benim adım elisa day'di diye devam eder. ilk bölüm bu şekilde sona erdikten sonra ikinci bölümü açan nick cave olur.
bir sonraki gün ellerinde çiçeklerle kapısında sırılsıklam olduğunu anlatır.
ikinci gün ona bir çiçek götürdüm
gördüğüm tüm kadınlardan daha güzeldi
dedim ki, "yabani güllerin nerede yetiştiklerini biliyor musun
çok güzel, kırmızı ve özgür?"
burada nick abimizin kıza olan sevgisini ve beğenisini görmeye devam ediyoruz. kylie ablamız ise şöyle anlatır o günü.
ikinci gün bana tek bir kırmızı gül ile geldi
dedi ki, "verir misin bana kaybını ve kederini?"
başımla onayladım, yatağa uzanırken
dedi ki, "beni takip eder misin, sana gülleri gösterirsem?"
bir önceki kıtada nick abi yaban güllerini tanımlarken kullandığı "kırmızı" rengi "scarlet" kelimesini kullanarak söylemekte. kylie minogue ise bana tek bir kırmızı gül ile bana geldi derken "red" kelimesini kullanır. red ile scarlet arasındaki fark nedir ikisi de kırmızıyı anlatıyo derseniz eğer; scarlet, orta çağda ingilizceye giren bir kelime. latince scarlatum, fransızca escarlate. kırmızının özel bir tonu. antik çağlarda zenginlik, güç ve gösterişin rengi iken; orta çağda bu kelimenin belirttiği kırmızı renk; haçlı şövalyelerinin bayrağındaki haçın rengi olarak karşımıza çıkıyor. bunun anlamı ise oldukça manidar. tanrı yolunda, tanrı için kurban olmak ve kan dökmek. (link: https://bit.ly/3lxkrou::kaynak)
ayrıca; kylie'nin dediğine göre nick abi ona "verir misin bana kaybını ve kederini?" diye soruyor. yine bir arındırma ve saflık vurgusu var burada.
daha sonra tekrar kylie'nin sözleri ile üçüncü bölüm açılır. artık yaban güllerinin açtığı yerdedirler.
üçüncü gün beni bir nehire götürdü
bana gülleri gösterdi ve öpüştük
duyduğum son şey fısıltılı bir sözcüktü
yumruğundaki bir kayayla, önümde diz çökülüydü(gülümseyerek durdu)
artık sona geldiğimizi anlıyoruz. bir öpücük, fısıltılı bir sözcük. ve nick abinin elinde tuttuğu taş parçası. o mırıldanan söz neydi? nick abiden dinleyelim.
son gün onu yaban güllerinin yetiştiği yere götürdüm
ve banka uzandığında rüzgar bir hırsız gibi konmuştu
ve elveda öpücüğü verdim, dedim ki: 'bütün güzellikler ölmeli'
ve eğildim ve dişlerinin arasına bir gül yerleştirdim
"bütün güzellikler ölmeli". bu felsefe hakkında şurada çok güzel bir yazı yazılmış. buraya kadar okuduysanız lütfen o linkteki yazıyı da okuyun lütfen. özet olarak o entryden bir kaç satır ekliyim.
"sözler dinlenir: bir adam, bir kadını, çok sevdiği için, "all beauty must die - tüm güzellikler ölmeli" diyerek, başına taşla vurarak göle atar, öldürür. bu cinayetin bir sebebi yok.
bu iki şarkıda anlatılan haleti ruhiye: sevginin bir yanı olabildiğine şiddet ve ölümle bağlantılıdır. sevmek, bireyin kendi benliğini karşısındaki insanın benliğinde eritme, ve/veya onun benliğini kendinde eritme arzusundan beslenir.
...
sevgi paylaşıldıkça azalır. şiddet, nesnesini buldukça söner. sevgi ve şiddet, biz (evet bizim değil, biz) olmayan güzel şeyleri bizim bir parçamız haline getirmek için giriştiğimiz tutkulu süreçlerdir. amacımız günahlarımızdan arınmaktır, bunun için güzel, şirin, masum, temiz kurbanlar seçeriz."
klipte; nick abi kylie bebeğimizi öldürdükten sonra cesedini çiçeklerle süsler ve nehire bırakır. bu su ve ağaç kültü de sümerden itibaren yaşamla ilgilidir. tammuz bir yaban domuzu ya da şeytanlardan kaçarken bir nehir kenarına gelir, karşı kıyıda sevgilisi aşk tanrıçası inanna(yunan da afrodit, yukarda bahsetmiştim) ve kız kardeşi geştinanna bulunur. onların yanına geçmek için nehre atlar ve o nehirde tammuz yani bitki tanrısı ölür. bu da ayrı bir anekdot olsun diyelim.
internette bu şarkının yerel bir irlanda efsanesinden esinlenerek yazıldığı söylenir. 19. yüzyıl'da irlanda'dan amerikaya göç eden irlandalıların beraberinde taşıdıkları folk müzik türü olan appalachian müziğinde rastlanır benzer hikayelere. down in the willow garden isimli anonim folk şarkısının hikayesi pek benzer bu şarkıya. kaynak, appalachian ile ilgili kaynak.
onun öncesinde de 1889'da yazılan down by the salley gardens isimli şiire dayandıranlar olur bunu. rambling boys of pleasure gibi şarkılarda da benzer hikayeler geçer. nick cave'in o zamanlarki sevgilisi kylie minogue ile söylediği bu şarkının şöyle de romantik bir canlı performansı var. izlenmeden geçilmemeli.
birileri zannediyor ki, cia/dış ya da iç minnaklar über korumalı kalemsi istihbarat binalarında, aron feller gibi adamlar oturup toplanmış arabesk diye bir müzik yaratalım, insanlar dinlesin böylece isyan edemeyip bize itaat etsinler tarzı dizayn etmişler bu müziği. arkadaşım hasta mısınız siz? üniversitelerde arabesk müziğin doğuşu, gelişimi ve halk nezdinde bu kadar kabul görmesi ile ilgili onlarca çalışma vs yapıldı.
bu müzik; genel olarak kentleşme/kentleşememe olgusunun bir sirayetidir. beğenin ya da beğenmeyin, düzgün ya da bozuk nitelendirin ama anadolu köylerinde var olan sosyolojik yapının, iş/gelir kaygısı ile kente göçüp oraya adapte olamayışının bir tezahürüdür arabesk. mısır radyosunda çalan şarkıların önce bizzat alınıp türkçeye çevrilmesinin ardından kendi özgün müzik ve sözlerini oluşturmuştur. çıkış orijini asıl olarak bir isyandır. siz kendi mahallenizin isyanı olmadığı için sevmiyor, sevenlere bok atıyorsunuz.
gurbet, zengin/fakir ayrımı, öksüzlük, yaşam zorluğu, fakirlik, garibanın yüzü gülmez ki modu hakimdir şarkılarda işlenen konularda. bana bir tane arabesk şarkı gösterin ki içinde isyan olmasın, insanları kontrol etmeye/biatçiliğe itsin. köyden kente göçüp bu kültüre ait olamayan milyonların isyanıdır bu arabesk kültürü. gecekondularda yaşamaya, fabrikalarda çalışmaya mahkum edilen, kendini kadersiz ve belli bir zümrenin altında ezilmiş hissedenlerin bir çığlığı bu müzik. sev ya da sevme, bu isyanı doğru ya da yanlış bul benim umrumda değil.
ama bu insanları ötekileştirdikçe, bu isyanın ortaya çıkmasına sebep olan sorunları yok etmedikçe, arabeski ve arabesk kültürünü sevenleri ezikledikçe kendi kendinize ego mastürbasyonu yapacaksınız sadece. halkın sorunlarını sol tandanslı müzik grupları çıkıp iş, işçi, emekçi, devrim çok yakında, sol yumruk havaya, deniz mahir ulaş, dağlara gel dağlara, proletarya gibi halkta karşılığı olmayan terimler/deyişlerle aanlatmaya çalışmak yerine;
"kula kulluk edene yazıklar olsun", "yakarsa dünyayı garipler yakar", "gurbetin kahrını sen çekemezsin, bir yuva kuralım var ile yoktan" gibi basit ve halka dokunan/anlayabileceği minvalde anlatsaydınız sizin mahallenizdeki isyan/devrim hayata geçerdi belki de. bu kapsamda şu görseli çok mantıklı ve doğru buluyorum.
ayrıca; arabesk müzik kabaca 60'ların sonunda kitlelere kendini duyurmuş bi müzik. o zamana kadar ki sürede noluyordu; ülke ve halk aya mı çıkmıştı? nolmuştu yani? türk halk ya da türk sanat müziği ya da klasik müzik dinleyince insanlar isyan hırsıyla mı doluyor? neymiş bu arabesk'in kitleleri kontrol altına aldığı, bu yüzden pompalandığı safsatası? bana bi anlatın hele. iki üç gündür sözlükte de ekşide de arabeske gömmek isteyen bu argümanı ve varoş müziği olduğunu anlatıp duruyor. doldurun altını.
mısır radyosu ve arap müziğinden bir kök aldığı doğrudur. gerçekten de öyle olmuştur. buna bir itirazım yok ama halk müziği dışında başka kültürlerden etkilenmeyen müzik türü mü var ülkede?
yukarda biri arabeskçilerin kimlerle yan yana olduğundan anlarsınız ne müziği olduğunu demiş. orhan gencebay ve tatlıses dışında hangi arabeskçiyi akp, özal, demirel, çiller ile yan yana gördünüz? ki bu adamların siyasi düzlemde bulundukları konumları yaptıkları sanat eserine bok atmak için yeterli midir?
orhan gencebay'ı müzikal olarak çok beğendiğimi zibilyon kez yazdım. siyasi olarak durduğu yer 180 derece zıttımda. ama iki gündür ferdi tayfur ile olan ilişkilerini anlattığı eski/yeni röportajlarını dinliyorum. adam diyor ki, biz ikimiz birbirimize çok destek olduk, abi/kardeş gibiydik ama özellikle 70/80lerde orhancılar, ferdiciler diye bizi bölmek istediler diyor. 70lerde sağcı solcu olarak bölmek isteyenler bizde de böyle bir ayrım yaptı diyor. sev ya da sevme ama 70lerde bu ülkede sağ-sol kavgasını yaşamış, bir benzerini sanatı özelinde deneyimlemiş bir adam orhan gencebay. bu travma ile siyasi olarak beğenmediğimiz, sevmediğimiz, nefret ettiğimiz akp saflarında yer almış olabilir mi? öyle olmasa bile ben bir tanesi karşı mahallemden diye kaliteli bulduğum bir müziği dinlediğim, sevdiğim için neden yaftalanıyorum olum? hasta mısınız siz?
bu ayrımcı kafanızdan dolayı zaten halka inemiyor, halkı kendi övündüğünüz düzeye çekemiyor ve antipati topluyorsunuz. arabesk şarkıcılar senelerce trt'de yasaklıydı. bu yasağı ilk delen de yanlış hatırlamıyorsam ferdi tayfur idi. madem devlet ve bazı güçler bu müziği pompaladı, kendi yayın kurumunda neden yasakladı?
isyan kendi mahallenizden olmayınca, sizin istediğiniz yönde gitmeyince saçma sapan bikbikliyorsunuz. ne gerek var? sana hitap etmeyebilir, sevmeyebilirsin. ama varoş müziği demek, ağlak ve berbattı demek, halkı kontrol için uydurulmuştu demek saçma değil mi? sevenlerine saygım var ancak benim dinlemeyi tercih etmediğim bir müzik türüdür. kitleleri önemli şekilde etkilemiştir, bana göre zayıf ve kötü olan bu müziğin halkta bu kadar karşılık bulmasının sebeplerini ciddi ve samimi şekilde tartışmalıyız de ve sus.
ferdiciler keko, orhancılar akpli, müslümcüler jiletçi. eee ne farkın kaldı halkı allahına kadar kutuplaştıran akepe'den, insanları/özgürlükleri kısıtlıyor dediğin baskıcı devletten? kendinizle çelişiyorsunuz, yapmayın.
madem bugün nick cave hakkında güzel güzel entryler geldi. bir kaç trivia da biz verelim. hem sanat yaşamı hem de özel hayatı ile ilgili.
1- kendisinin yazdığı bir çokt kitap vardır. 88 yılında lydia lunch ile beraber yazdığı king ınk isimli; şiir, şarkı sözleri, kısa tiyatro metinlerinin olduğu bir kitap. 89 yılında batı berlin'de yazdığı, euchrid eucrow adında, doğuştan dilsiz ve toplum dışına itilmiş bir karakteri anlattığı (bkz: eşek meleği gördü) romanı. 93 yılında yine lydia lunch ile yetişkinlere yönelik bir çizgi roman olan as-fıx-e-8'i yazdı. son olarak da 2009 yılında (bkz: bunny munro'nun ölümü) isimli seksomanyak bir satış elemanını anlattığı yer altı edebiyat olarak adlandırabileceğimiz bir roman yazdı.
ben bunny munro ve eşek meleği gördü romanlarını okudum sadece. iki kitap da biraz rahatsız edici ancak bunny munro kitabını bitirmek harbiden zor iş. tanıklarım var. (bkz: milkşeyh). ancak eşek meleği gördü kitabı kesinlikle çok daha başarılı.
2- bunny munro'nun ölümü kitabının bir bölümünde kahramanımız bunny bir mekana girer, girdiği mekandaki tvlerde kylie minogue'un spinning around klibi oynamaktadır. nick abimiz o klipte kylie minogue'un giydiği sarı bikini ve kylie ablamızın gödüşü ile ilgili denişik söylemlerde bulunur. kitap 2009 yılında çıktı. kylie minogue ile nick abimiz 95-96 senelerinde bir beraberlik yaşadı, bahsi geçen klip ise 2000 yılında yayınlandı. beraberliklerini nick abimiz; romantik ama platonik bir aşk olarak değerlendirirken, minoguee ablamız karmaşık ama öze şeklinde niteledi. ayrıca, cave'in the ballad of robert moore and betty coltrane şarkısını minogue'e ithaf ettiği konuşulur ancak bence uzak bir ihtimal. minogue ve nick cave abimizin yaptığı en güzel iş olan where the wild roses şarkısı ile ilgili uzun bir entryi ilgili başlığa yazmıştım. bakınız; #57782
o şarkının en güzel live performunu ekleyip diğer maddeye geçeyim.
hadi bu şarkı ile ilgili biraz daha magazin yapalım. şarkının klibinin sonunda nick abimiz ve pj harvey öpüşürker. nick babuş bunun doğaçlama olduğunu, bir anda geliştiğini söyler. şarkının yayınlandığı yıl sevgili olurlar ancak bu ilişki de kısa sürer. şarkının klibi;
ben bu şarkının ünlü amerikalı seri katil henry lee lucas ile ilgili olduğunu düşünürdüm ancak netflix'te henry lee lucas'ı odak noktasına alan (bkz: the confession killer) belgeselini izlediğimde anladım ki, alakası yok. o belgesele de bu tarz konularla ilgili olanlar bakmalı.
4- murder ballads albümünden devam edelim. henry lee ve where the wild roses grown şarkılarını çok sevsem de, benim o albümdeki favori şarkım kesinlikle ve kesinlike song of joy'dur. onunla ilgili de yazdık bir entry de silkine takan olmadı. okumak isteyenler için; #73943
bu şarkı nick cave'in yazdığı, monolog şeklinde ilerleyen, sözlerini okuduğunuzda ters köşe yapan bir sinema filmi gibidir. yönetmen olsam filmini çekmek için ölüp geberebileceğim kadar iyi bir hikayeye sahiptir. ayrıntılar yukarıya eklediğim entryde.
5- kendisinin sinemaya yönelik müzik, senaryo, oyunculuk gibi çalışmaları da var. hepsine hakim değilim. ancak hayatının anlatıldığı, hayatından kesitleri gördüğümüz dünyada 20.000 gün belgeselini kesinlikle tavsiye ederim.
bunun haricinde göçebe kuşlar odaklı, zamanının son teknolojisini kullanmış (bkz: winged migration) belgeselinin müziklerini yapmıştır. onu da yazmıştık zamanında. #3134357
o belgesele yaptığı verse le nord isimli enstrümental şarkı to be by your side adında müthiş bir aşk şarkısına dönüşmüştür. bakınız;
7- red hot chili peppers'ın basçısı flea tarafından tapınılırcasına sevilmektedir ancak aralarında toksik başlayıp güzel devam eden bir abi-kardeş ilişkisi mevcuttur. onu da şurada anlattık. #3121739
beraber yaptıkları mütüş çalışma da aşağıda;
8- #3628767 numaralı entryde sevgili @hayalperestin günlüğü'nün yazdığı üzere, 14 yaşındaki oğlu arthur'u kaybettikten sonra skeleton tree/2016 ve 2019 yılında yaptığı ghosteen isimli albümler oldukça acı, duygu yüklü albümlerdir. resmen kaybettiği oğluna ağıt niteliğinde bu iki albüm. henüz izleyemedim ancak 2016'daki skeleton tree albümünden sonra yapılan siyah beyaz bir belgesel olan one more time with feeling'de; albümün yapım süreci, nick cave'in yas süreci anlatılır.
9- nick cave abimiz türkiye'de şu ana kadar 3 konser verdi.
* 9 temmuz 2001 – harbiye açıkhava. o zamanlar ben 7 yaşında bir veled idim.
*10 temmuz 2018 – küçükçiftlik park - ki bu gelişinde ben askerde idimi o kadar çok üzülmüştüm ki kaçırdığıma. işte o konser günü nevizade'de takılan, benim ise bick cave abimizi kaçırdığım için insta storyime attığım isyanın fotosu.
* 21 ağustos 2022, parkorman konseri. o zamanki maaşımın yarısını verip kız kardeşim ve kendim için bilet aldım. o gün yaşadıklarımla ilgili uzun uzun yazdığım bir başka entry; #2726853 ne gündü beee.
10-nick abi denince aklımıza gelen siyah takım elbise olayı tamamen tembellik kaynaklıymış. bbc'ye verdiği bir röportajda şöyle diyor. kaynak.
"bunun sebebi çoğunlukla biraz tembel olmam ve buna pek ilgi duymamam," diyor. "sabahleyin takım elbise giymek kolay. ne giydiğim konusunda böyle düşüncelerim yok. sadece takım elbise giyiyorum. rock yıldızlarının basit çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. çok karmaşık olamazlar."
11- nick babuşun hayran olduğu, onun müziğini ve şarkı sözlerini etkileyen bazı büyük isimler var. bob dylan'dan yukarda bahsetmiştim. diğerlerine bakalım.
johnny cash - nick cave cash'in müziğine, sözlerine hayrandır. yaptığı mercy seat şarkısını johnny cash de yorumlamıştır. cave'in bu yorum hakkındaki yorumu şu şekildedir;
when johnny cash did “the mercy seat,” that meant a lot. ıt’s like people can say whatever they like about me, but fucking johnny cash did a cover of the mercy seat, my song, so go fuck yourself, basically. so, these things to me are validations of what ı am doing, it feels great.”
johnny cash ‘the mercy seat’i söylediğinde benim için çok büyük anlamı vardı. insanlar hakkımda ne derse desin umurumda değil çünkü lanet olsun, johnny cash benim şarkımı coverladı. yani kısaca, ‘hadi oradan’ diyebilirim herkese.
bu tarz şeyler, yaptığım işin bir tür onayı gibi geliyor bana. harika hissettiriyor.
bu şarkıda da denişik bir durum var. nick cave cinayet nedeniyle idama mahkum edilmiş bir mahkumun ağzından söyler şarkıyı. şarkı boyunca ben masumum, bişi yapmadım, gerçeği söylüyorum diye takılırken son kıtada şarkıyı korkarım ki yalan söyledim diye bitirir. onu da şurada yazdık. #3130968 the mercy seat - nick cave and the the bad seeds johnny cash - the mercy seat
leonard cohen
nick cave'in leonard cohen hayranı olduğu bir gerçek. cohen'in 71 yılında yaptığı avalanche şarkısını 84 yılında piyanonun hakim olduğu çok daha karanlık bir tonda yeniden yorumlamıştır ve bence enfes ötesi olmuştur. bakınız;
pulp
nick abimiz pulp'un disco 2000 şarkısını da kendi tarzında yorumlamış, bambaşka bir hava getirmiştir bu ikonik şarkıya. nick cave versiyonu için bakınız;
t. rex'in - cosmic dancer şarkısına getirdiği yorum için söyleyecek söz bulamıyorum. özellikle son kısmı fazla fazla güzel. nick cave versiyonu için bakınız;
son olarak
12: artık bilmeyen var mıdır bilmiyorum ama ünlü dizi the peaky blinders'ın jenerik müziği kendisinin red right hand şarkısıdır. shrek 2'de de shrek'in yakışıklı olup fiona'yı kaybettikten sonra bara gidip içtiği sahnede people ain't no good çalar. harry potter ve ölüm yadigarları'nın birinci filminde harry ve hermione'nin dans ettiği kısımda ise o'children çalmaktadır. ki bu şarkı da; nazilerin katlettiği, trenlerle ölüm kamplarına yolladığı çocuklara yazılmıştır.
daha pek çok trivia ilerleyen dönemlerde gelecek, şu an için yoruldum. nick cave bir idol, bir baba, bambaşka biridir benim için. seni çok seviyorum babuş. canlı dinlediğim için çok mutluyum, her ne kadar o gece benim için doğru düzgün bitmese de.
kanımca yanlış anlaşılmış bir şarkıdır. ya da ben farklı algılıyorum bilemiyorum. bu şarkı kadere isyan, hayata sövgü, birilerine giydirme şarkısı değildir. gerçekleşmemiş hayaller, hayatların arkasından rakı eşliğinde poz kasarak söylenecek bir şarkı değil. kendi ideal dünyasını anlatan bir adamın şarkısı bu. savunmuyorum şarkıda anlatılan o ideali ama bir bakalım.
bu şarkı tam olarak öz farkındalık şarkısıdır. hepinizin abv, alayınızdan tiksiniyorum ulan ibineler, ben sittir oldum gittim ne bok yerseniz yeyin şarkısıdır.
bu tezime kanıt olarak sunabileceğim en birincil şey şarkı sözlerinde geçmektedir.
"ben mi yarattım, ben mi yarattım
derdi ızdırabı, ben mi yarattım"
ben mi yarattım olum derdi, ısdırabı. bana ne. bokunuzda boğulun. yaşadığım sıkıntıların sebebi ben değilim. bunun farkındayım, aldım voltamı gidiyorum. derdi ıstırabı ben yaratmadım, siz yarattınız, alayınızdan tiksiniyorum, haydi eyvallah. batsın dünyanız.
sonrasındaki sözler şu şekilde;
"günah zevk olmuşsa, vefa yoğrulmuşsa
düzen bozulmuşsa, ben mi yarattım."
bu sözlerin tam karşılığını gibi'deki yılmaz üzerinden size aktaracağım.
benim gerçeklerimin sizin nezdinizde yılgın bir hoşgörüsüyle benimsenmesine mi kaldım? diyor şair orada.
genel kanı neyse onu yaşatıyosunuz, yaşıyoruz. günahı zevk ettiniz, vefayı semt ismine indirgediniz ibişler diyor.
bu arada; doğduğum çağa soxam dizeleri değil o, etrafındakilere sövüyor orada. doğduğum çağ güzeldi siz bok ettiniz diyor.
batsın bu dünya dediği kendi kurduğu dünya değil, çevresindekilerin silko dünyası. ona ayak uyduramayan adamın şarkısı bu.
gelelim başka dizelere;
"batsın bu dünya, bitsin bu rüya
aşksız geçen ömrüme, yazıklar olsun
dolmamış çileler, yaşanmamış dertler
hasret çeken gönül, benim mi olsun."
dünya-rüya metaforunu anlatmama gerek yok sanırım. asıl mevzuu aşksız geçen ömrüme yazıklar olsun ve dolmamış çileler cümlelerinde. sevmeye çalıştım ama çileydi, dolduramadım o çileyi. allah belanızı versin diyor adam orada. kendi dünyamdaki adam gibi adama, kadın gibi kadına hasret çeken gönül, onlar için yaşanmamış dertler benim mi olsun? ne uğraşacam aküüğ. bokunuzda boğulun diyor orhan babam.
"şaşıran sen mi yoksa benmiyim bilemedim
öyle bir dert verdin ki, kendime gelemedim
çıkmaz bir sokaktayım, yolumu bulamadım
of... of... of... of... of... of.of.of..."
ilk tümce zaten bütün bu tezlerimi destekler nitelikte. ben şaşırmadım, şaşıran sensin. ama yine de kendimi bi sorguladım. ben mi şaşırdım acaba diye. bu bana dert oldu. kendime gelemedim. bu ikilem büyük bi çıkmaz. beni soktuğun çıkmazı öpeyim, of lan of.
"ben ne yaptım, kader sana
mahkum etti, beni bana
her nefeste, bin sitem var
şikayetim yaradana, şikayetim yaradana."
burada kadere söğme falan olarak algılanabilir eved kabul ediyorum ancak, "her nefeste bin sitem var" dizeleri varoluşçu bir sorgulama içermesinin haricinde şöyle de bişi var;
"ben ne yaptım kader sana, mahkum ettin beni bana" cümlesinde de o nefret ettiği, ayak uyduramadığı, onları sevme çilesini dolduramadığı insanlara sövüyor aslında. mahkum oldum kendime. kendi kendime kaldım. o kadar tırtsınız ki kendi tırtlığımda boğuluyorum diyor.
ve son olarak;
şarkının başında yer alan şu cümlelere bakalım.
"daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için, barış için, insanlık için. batsın bu dünya."
x,y,z dolu bir dünya için batsın bu dünya demek kadar devrimci bir cümle duydunuz mu şu ana kadar? çevresine, dünyasına ayak uyduramamış, ondan tiksinmiş bir adamın devrim ateşini yaktığı, allah belanızı versin ben kendi dünyamı kuruyorum manifestini ilan ettiği bir şarkıdır bu. öyle silko silko meyhanelerde, evde içerken falan bu şarkı eşliğinde hayata, kadere söğmeyin. kendi devriminizi yapın, çevrenizi değiştirin.
yasemin mori'nin finnari kakaraska albümünün açılış şarkısı. şarkıda geçen; bu gölgeler güneşin mürekkebi dizesi şair guillaume apollinaire'in ombre şiirine bir göndermedir. şiirde fransızca; "ombre encre du soleil" şeklinde geçer, ingilizce'ye çevrilince bu anlam yitiyor ancak artık patlak olan şu linki wayback machine'den geriye tarattığınızda morikızın babylon dergiye 2015'te verdiği röportajda bizzat sarfettiği şu ifadesi ile karşılaşıyorsunuz;
o zamanlar bu röportajı okuduğumda çok heyecanlanmış; gide ve apollinaire okuyayım istemiştim de becerememiştim. çoğu kimse beğenmezken finnari kakaraska albümünü, ben bu röportajdan sonra ayrı bir sevmiştim. üniversite yıllarımda türkçe rok müzik belki de son güzel yıllarını yaşıyordu. yeni ve denişik sesler duyuyordum. o yaşa kadar dinlemediğim geçmişten bir sürü güzel/denişik grup ve sound ile tanışıyordum. beğendiklerim hakkında da her şeyi yalayıp yutmaya çalışıyordum. bugün şipoti'de ellerimin karası çalmaya başlayınca o yıllara gittim. peyote, babylon, asmalı falan filan bi çıtır duygulandım. ağlamıyorum gözüme toz kaçtı. şiirin fransızca/ingilizcesi
röportajın arşivsiz linki yukarda. wayback archive linki.
şiirin fransızca türkçe translate tercümesi;
işte yine yanımdasın
savaşta ölen yoldaşlarımın anıları
zamanın zeytini
bir olan anılar
yüz kürkün bir palto yapması gibi
binlerce yaranın bir gazete makalesi yapması gibi
elle tutulamayan ve karanlık bir görüntüye büründün
gölgemin değişen biçimi
sonsuzluğu arayan bir kızılderili
gölge, yanımda sürünüyorsun
ama artık beni duymuyorsun
söylediğim ilahi şiirleri artık bilmeyeceksin
seni duyarken, seni hala görüyorum
kaderler
güneşin senin için sakladığı çoklu gölgeler
beni asla terk etmeyecek kadar seven sen
ve güneşte toz yapmadan dans eden sen
güneşin mürekkep gibi gölgesi
ışığımın yazısı
pişmanlıklar kutusu
kendini alçaltan bir tanrı
ilahi şiirler, gölgeler, güneş, dans, pişmanlık, kızılderililer falan o albümde ve deli bando albümünde de pek sık duyduğumuz kelimelerdi.
çok hoşuma gidiyordu böyle şeyleri, sevdiğim müzisyenlerin etkilendiği kişileri/eserleri keşfetmek. bugün bir anda yine o yıllardaki araştırmacı ruh halime döndüm ahanda bu güzel şarkıyla. klip versiyonu kötü, albüm versiyonu candır.
edit: şunu da ekliyim havam olsun. ayça şen ve eşi toni'nin ev hali radyosunu dinlerdim sabahları. bir sabah bu şarkıyı atmıştım toni beğe. şöyle bir muhabbet geçmişti aramızda. çogüzel poroğramdı o da he.
(bkz: i hold no grudge) bunlardan biridir efenim. farklı yıllar ve coğrafyaların şarkıyı ne kadar farklı ve güzel yerlere çektiğinin kanıtıdır adeta bu şarkının coverları. radyo yayınım gibi olacak ama hadi hms bellerophon gemimize atlayalım ve tarihte bir yolculuğa çıkalım. ilk durağımız şarkının orijinalinin çıktığı 1967 yılı olacak.
nina simone - i hold no grudge/1967 abdl'li nina simone'un 1967 yılında çıkardığı, angelo badalamenti tarafından yazılan orijinal versiyonu. çok daha ağır bir ritim ve vokal, yaylılar ve nina ablanın ciğer yakan, adamın damına koyan vokali.
gelelim 1971 yılına. almanya stuttgart menşeili ve müzik ömrü kısa olan bir prog-jazz grubu olan joy unlimited'ın şarkıyı bir çoklarımızın bildiği bir forma getirmiş. yaylıların hepimizi alıp götürdüğü bölüm şarkının girişinde ve ön planda. ardından grubun solisti joy flemming'in en az nina simone kadar güzel vokali. şarkının yaklaşık ilk 30 saniyesini, sonlara doğru giren elektrik gitar solosunu vesaire 2013 senesi türkiyesi'nde bambaşka bir formda ve altyapıda göreceğiz. nasıl mı? şöyle ki;
sene 2013. farazi v kayra'nın 13 eylül 2013 tarihinde yayınladığı müzik tarihimizin en iyi albümlerinden olan hayalet ıslığı'nda bir şarkı genel olarak diğerlerinden öne çıktı. albümün çıktığı sene kendi kitlesinde ve rap müziğe aşina kişilerin bildiği, faidelendiği bu şarkı (bkz: unutulanlar) ismini taşımaktaydı. bu şarkıyı bu kadar ön plana çıkaran en önemli şey ise şüphesiz ki; joy unlimited'ın i hold no grudge coverında yer alan ve hepimizi başka diyarlara götüren enfes yaylı bölüm idi. tabi ki bu sample'ın üzerine yazılan sözler, vokal icrası ve hatta koca albüm mükemmeldi ancak o yaylı kısmı biz bugün twitter editlerinde, tiktok videolarında vs izliyor, duyuyoruz. bahsettiğim farazi v kayra şarkısı için;
"mezemiz masada az mezgitimiz eksik,
şarkılar ve rakı var kokun kadar keskin."*
şimdi gelelim 2016 yılına. bu sefer şarkıya başka bir enfes cover geliyor. tabi ki yine joy unlimited versiyonuna. türk kökenli ingiliz sanatçı (bkz: erol alkan) ile ingiliz dj (bkz: richard norris)'ten müteşekkil grup (bkz: beyond the wizards sleeve) grubunun coverına.
çok daha deneysel, trip-hop'a daha yakın bir şarkı. vokal ve sözler değişmiş. ancak sample olarak joy unlimited'da öğrendiğimiz kısım kullanılmış. çok daha seksi bir vokal mevcut ancak o yaylı kısım var ya o yaylılar holly miranda'nın harika vokali ile bambaşka bir hal almış. şarkıya yazılan sözler başka bir efsane. çok leziz çok başka bi tadı var bu şarkının.
şimdi gelelim son bir cover haline daha. abd'li (bkz: bettye lavette) ablamız da bu şarkıyı almış nina simone haline biraz daha yaklaştırıp soul tarzında söylemiş. sene 2020. bu seksili gitar tonları ve klavyenin yarattığı atmosferin üzerine şahane zenci gırtlağı ile şarkıyı icra etmiş ablamız. o bayıldığımız yaylılar mevcut değil ancak; soul müzik sevenlerin/sevişirken dinleyecek şarkılar arayanların bakması gereken bir versiyon kıps (:
/ bettye lavette - i hold no grudge
nina simone ve angelo badalamenti ile abd'de başlayan yolculuk; almanya, türkiye, ingiltere ve tekrar abd'de son buldu. illa ki başka coverları da vardır bu şarkının. ancak biz tek bir parçanın jazz, progressive, rap, trip hop ve soul tarzlarındaki icralarını görmüş olduk. müzik bu yüzden çok güzel bişi işte. orijinali, coverı, coverının coverı bile yetenekli kişilerce icra edildiğinde çok çok güzel sonuçlar çıkabiliyor ortaya.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.