bunların eski modelleri vardı binamızda. anahtara basıldığında tüm binanın ışıkları yanardı. anahtarın ortasında da karanlıkta yeri belli olsun diye sürekli kırmızı bir ışık yanardı.
kim söyledi hatırlamıyorum ama birisi bana, bu yanan ışığın şeytanın gözü olduğunu söylemişti. karanlıkta kırmızı kırmızı parlamasının sebebi buymuş. çok korkardım. şeytan benim için, hellboy filminin cd sinin üzerindeki fotoğrafta da bulunan, kırık boynuzlu bir yaratıktı.
binada pencere de yoktu. boyum anahtara yetişmezdi, biraz yukarıdaydı. dolayısıyla zıplayıp anahtara basmam gerekirdi ama bende o yürek yoktu.duvara sürüne sürüne gider, tam şeytanın gözünün altına geldiğimde takla atarak diğer tarafa geçer, lazerlerden kaçan hırsız gibi binadan çıkardım.
cute aggressionın etkisindeyken sakince bebikin yanaklarından hafifçe tutulur ve iki saniye bebik sarsılır. ardından yarım nefes alınır ve tekrardan iki saniye hafifçe sarsılır.işte ağızdan bu sözler o anlarda çıkar occutututumutuuucuuki (yarım nefes) mututuuutuculuuluukuuumu
bu sırada vücut kasılarak odaklanır. hani kulak çubuğuyla kulak temizlerken vücudun istemsizce tamamen hareketsiz kalması gibi, ama burada tam tersine, büyük bir yükün altına girince belini sıkmak gibi bir kasılma vardır. işaret parmağını ve baş parmağını gererek sıkma bu kasılmadan gelir.
bu, zarar vermek istemeyeceğin en son şeye zarar verecekmiş gibi yapmanın verdiği bir çeşit psikolojik kasılmadır. bir nevi adrenalin patlaması, balkon demirlerinin üzerinde bile isteye yürümek gibi tuhaf bir haz. çünkü kedi değiliz sonuçta. zamanlama çok önemlidir bebikin tahammül sınırını aşmadan
occutututumutuuucuuki mututuuutuculuuluukuuumu lamak çok önemlidir.
ailenin izniyle akşam fazladan bir saat daha tv izleyerek kurallar dışına çıkmak. tasmam yine bağlı ama ipini uzatmışlar.
arkadaşlarınla saklambaç oynamak, bisiklete binmek, futbol maçı yapmak. bir topluluğun parçası olmuşsun.
magnum dondurma. lükse ulaşabilmişsin.
güvende hissettiren kanal. hayvan belgeseli dışında da çok güzel işler yapıyorlar ayrıca neyşınıl coografik den daha kolay bir okunuşu olduğu için belgesel konusu açıldığında "abi trt belgesel ya, çok iyi çekim açıları ve harika kurguları var" diyebiliyorum.
çok önceden takip ettiğim birkaç sözlük yazarı vardı, onlara biraz imrenirdim. karmakarışık hayatlarından sukunetle düze çıkabilen insanlar... ben dünyevi küçük sıkıntılarla uğraşırken, bir şeylerin farkında olan ve çoğu şeyi aşmış kişiler gibi gelirlerdi. geçenlerde merak edip bakayım dedim ne durumdalar diye...her şey değişiyor, suyun tadı hariç. onlar mı yoksa ben mi değiştim bilemiyorum.
mutlaka bir harf de sakin kalmaya ayrılmalı.
yaralıya müdahale eden kişi ilk önce kendisine “harf alayım” demeli ve ilk müdahaleyi kendisine yapmalı. hatta buna abc değil, fabc denmeli. hani first, birinci, ilk vs. demek ya( xd .d :p )a havayolu, b nefes ya. hani c de kan dolaşımı. f yi eklersek ne oluyor? först senteyşın sakızları, 24 saat ferahlık. sensation da his, duygu demek. yani ilk temas, ilk duygu gibi bir anlam var sakızın isminde.
düşününce aşırı iyi tespit. çünkü sakızın ilk tadında alınan tat gerçekten başka oluyor. ilk yardımda da yaralıyla kurulan ilk temasın, ilk müdahalenin benzersiz bir tat olduğunu düşünüyorum. bu yüzden de sakin kalmak için eğitilmemiz gerektiğini savunuyorum.
somut bir şeyse önce duyularla algılanır, ardından duygu hissedilir ancak istenilirse düşünceler devreye girer. soyutsa belki düşünceler devreye girebilir ama soyutun akla gelmesi bile duyguyla başlayabilir.
biraz içgüdüsel, birazcık ilkel bir şey. bilemiyorum altan. belki de duygular hep aynıdır, düşünceler ise duyguyu değiştirmek için insanın kendi içinde ürettiği bir kandırmacadan ibarettir.
birinci dereceden bir bilinmeyenli denklem. onu al, oraya at, çarp, ara sıra böl, bir şekilde yalnız bırak.
basit, akıcı, çıtır çerezdir. çok zor olsa bile çözülür, fazla yormaz.
ottoman leblebire uzun yıllar hüküm sürse de düşmanları tarafından hasta leblebi olarak tanımlanıyordu. renkli şekerli leblebi birliklerinin, çıtır leblebistan ve beyaz leblebiyeye karşı acılı leblebikoları birasız imha etmesiyle savaş resmen başlamıştır. en kanlı çatışmalardan biri bindokuzyüzbenbilmemsenkaç yılında gerçekleşen beyaz leblebi–sarı leblebi muharebesi olmuştur. üç gün üç gece süren savaşta taraflar birbirine üstünlük sağlayamamış ve iki taraf da susadığı için geri çekilmiştir. kısacası başlangıcı 14. yüzyıla dayanan ve etkisini kaybetse bile günümüzde hala devam eden savaştır. günümüzde bu savaşlar çorumda yoğunlaşsa da denizli ve kütahya cepheleri de oldukça sert geçer.
şoför, koca otobüsü tek eliyle dinlenme tesisine çevirirken otobüsten yükselen tıss tıss sesleri... hoparlörden gelen boğuk muavin anonslarına, koltuklardan doğrulup toparlanan insanların seslerine ve üst kabinlere uzanan ellere karışır.
lavabodan sonra içilen mercimek çorbası, otobüsün arkasına doğru bacak açmalı ve germeli yürüyüş ve osuruş… keşfedilen yeni bir şarkı ve gece üçbuçuk huzuru... işte bütün bunları tamamlayan en önemli şey ise demli ve berbat çayı dibine kadar içemeyeceğini bilerek yudumlarken, fırçanın ucuna bağlanmış hortumla otobüsün ön camının yıkanmasını izlemek.
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada göbikiyle tatlı bir şekilde ölen farelerin de mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
köklü pastanelerde genellikle ikiz olarak satılan, damakta tam kıvamında hafif nemli, yine damakta yapış yapış bir dokuyla dağılan, muhteşem bir lezzete sahip kurabiko.
karaçalı yı, ağaçkakan ı keşfettiğim yıllar.
karaçalıyı çok seviyordum, bu yüzden yaptığı her şeyi dinliyordum. bir gün yine bir şarkısına denk geldim. gına diye biriyle yaptığı sıkıştırır duvarlar. şarkının ortasında giren, fransızca konuşan hoş sesli hanımefendinin sample ı ... ardından karaçalının verse e girişi…
bu gına da kim ola ki deyip doğum lekesi albümünün diğer şarkılarına baktım. saian var, da poet var… acayip sıcak gelmişti bu adam.
bir baktım albüm çıkalı iki üç sene olmuş. başka albümü yok mu dedim. bir baktım sarhoş palavraları ve nahoş nidalar.
bayram harçlığımla aldığım mp3 e internet kafede ismini unuttuğum ayıcıklı siteden indirdiğim albüm.
sene 2010. yaşım 14. kulağımda yıllar sonra ev sahibim olacak muhterem hayalet.
kendi sınırlı çevreme dayanarak yaptığım gözlemlerle, ayak uydurmak ya da hayal kırıklığına uğramak arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyorum eğer beslediğiniz duyguların bir karşılığı olmadığını görüyorsanız, artık kolay kolay çabalamıyorsunuz. birbirimizi yemeyelim arkadaşlar, çünkü gerçekten de zorla güzellik olmuyor. acını çekiyorsun ve elbet bir gün her şey bitiyor. hayat da mizahi bir şekilde aynı nehirden iki kez yıkanılmaz mottosunu beynimize işliyor. bu aralar her şeyi, bazen çok basit ya da aptalca olsa bile fazlasıyla içselleştiriyorum ve bu durum beni bunaltmaya başladı. aptal değilim ve bunu duyurma ihtiyacım da yok.
filmin ortalarında kendini feda edip öldü sanılan, herkesin yokluğuna alıştığı ama filmin son sahnesinde yaralı ve perişan halde ortaya çıkıp kalanları kurtaran o kişi…
evet, biraz geç geldim. ama bu gecikmemin sebebi yaralarımla mücadele etmem değildi, çıkarcı ve sadece kendisini düşünen insanların elenmesini istedim ki… güzel kız bana kalsın yoksa başka türlü güzel kızlar benim gibi saf, güçlü, fedakar… ya allah bismillah allahu ekber. erkelerine düşmüyo.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.