ray carmine yazar profili

ray carmine kapak fotoğrafı
ray carmine profil fotoğrafı
rozet
kendisi dondurmuş
karma: 5553 tanım: 275 başlık: 31 takipçi: 23
hey there i am using whatsapp

son tanımları


babanın ölmesi

eski bir kondunun kapısında titriyorum soğuktan, altımda örme ama yırtık bir pijama, ellerimi yenlerin içine koymuşum. uzun yeşil gözlü bir adam karşıdaki kondunun üzerinden bir avuç kar alıp kocaman elleriyle şekil verip kartopunu elime veriyor. hadi, diyor, gir artık içeri. biliyor, o evden çıkıyorsa ben kapıdan uğurlarım, istediğim bir şeyi yaptırmadan da beni kimse içeri sokamaz.

babam daha 1 yıl önce taşlama yaparken taşı ayağına kaçırmış, kaval kemiği yarıya kadar kesilmiş. daha yeni atmış koltuk değneklerini. kamu işçisi, koruyucusuz taşlama vermişler, istese iş kazası nedeniyle yüklü bir maddi manevi tazminat alır, sendikadan ısrar da ediyorlar ama yok, diyor, ben hata ettim, hak etmediğim para lazım değil bana.

herhalde daha o zamanlarda dürtüsellik başlamış bende, henüz okula gitmiyorum. bir abim var, doğum esnasında beynine oksijen gitmediği için tamamen yatalak ve konuşamıyor. annem abimin özel bakımı, üzerine kardeşim ve benle ilgilenmekten beni pek dışarı salamıyor. daha o yaşta çok hateketliyim, evde kapalı olmak da üzerine binince, kapıdan fırladığım an terör estiriyorum mahallede. ya bir çocuğu deviriyorum, ya bir yerden itiyorum, ya okuldan dönmekte olan çocukları sıkıştırıyorum. eve gelen şikayetin haddi hesabı yok. annem de babam da illallah etmişler, annem iyi dövüyor ama babam bize hiç el kaldırmadı.

onca hastane gezmelere rağmen abim için şifa yok, zaten sonraki sene ölüyor. benim abimle ilgili hatırladığım tek bir sahne var; oturma odasına giriyorum, sol köşede soba kenarındaki somyenin üzerinde abim uyuyor, yüzünü hayal meyal seçiyorum, hepsi bu. ama evin içine çöken kasavet bir daha hiç gitmiyor. annem de babam da o yıl yaşlanıyorlar.

okula başlıyorum, ağır psikopat kadın bir hocaya düşüyorum. ben zaten yerinde duramayan bir çocuğum, kadın başlı başına disiplin abidesi, üstüne üstlük varoş çocuklarından nefret ediyor. okul devlet okulu ama şehrin en başarılı okulu. milletvekili, vali, müdür çocukları falan var, bir de bizim gibi çamurlu sokaklardan gelen işçi çocukları. biz tabi ayrımcılığı çok net hissediyoruz ama sebebini hiç anlamıyoruz. diğer sınıflardan 4-5 ünite önde gidiyoruz ve her ne hikmetse sınıftaki diğer çocuklar henüz başlamadığımız ünitelerin sorularını full yapıyorlar. biz buna hiçbir anlam veremiyoruz, herhalde hoca bizden tembel ve aptal olduğumuz için nefret ediyor diye düşünüyoruz. bizi sınıfın kuytu cephesine oturtuyor. sınıfa giren biri daha ilk bakışta kimin hangi mahalleden geldiğini anlar, öyle bariz bir apartheid rejimi. ama allah var, bizim mahallenin çocukları olarak biraz fazla hareketliyiz, henüz cam çerçeve kırmasak da, okulun gerisi bizi görünce çalıyı dolanıyor. yıl sonuna kadar böyle idare ediyoruz, her gün bir aşağılama. ilkokul birinci sınıf karnesinde herkesin her dersi 5 olur genelde, benim 2-3 tane 2 olan dersim var, üzerine uzun uzadıya eleştiri yazmış karneye. ulan 1. sıhnıftayız yahu!

ikinci yıl hocanın şiddet faslı başlıyor, bizim de yüzümüz yırtılmaya başlıyor. bizim ekipte tek başarılı olan, matematikten falan anlayan benim, hatta elit çocuklarından falan iyiyim ama o da suç bir yerde. buna rağmen konunun başarıyla ilgisi olmadığını pek anlayamıyoruz ve gün aşırı sopa yiyoruz. elit ekipten bir kızın “hocam ahmet şöyle yaptı, mehmet böyle yaptı” demesi kafi dayak için, sorgu sual yok. ama hiçbirimiz hiçbir şekilde ailelerimize “hoca bizi eşek sudan gelene kadar dövüyor” diyemiyoruz, çünkü biz nedenini bilmesek de bir şekilde suçluyuz ve bunlardan bahsetmek utanç vesilesi. dersler bombok, baya ilkokul karnelerimde 1 falan var. matematiği açık ara en iyi olan benim ama o bile 5 değil. diğer cenahı söylemeye gerek yok, onlar full.

babam veli toplantısına geliyor, artık kadın hakkımda ne diyorsa hiçbir anlam veremiyor halime. 13-14 aylıkken mi ne baya doğru düzgün konuşmaya başlamışım, okuma yazmayı okula başlamadan kendi başıma öğrenmişim, hatırlamıyorum. beni akıllı falan sanırlarken baya vasat bir çocuk olduğuma ikna olacaklar neredeyse. ben zaten 2. sınıfta ikna olmuşum, dünya umurumda değil. ama babam hiç kızmıyor, gülüp geçiyor, gerçi dayak yediğimi bilse güleceğini hiç sanıyorum.

biz artık sopa yiye yiye iyice şerbetlenmeye başlıyoruz, dayak mayak koymuyor artık. koridorlarda birbirimizi bacaklardan tutup sürükleye sürükleye gezdirip merdivenlerden yuvarlıyoruz. eğlence anlayışı bu hale geliyor. şiddet ve zarar verme sıradanlaşmaya başlıyor.

o ara kiradan kurtulduk ama mahallenin en varoş tepeliğine taşınınca hepten zıvanadan çıkmaya başladık. babam bir ara başka bir mahallede kiraya taşınacak oldu, çünkü gidişat hiç iyi değil, okumak gibi bir derdim kalmadı benim. herkesin en büyük hayali sanayide kaportacı çırağı olup haftalığını biriktirip peugeot 103 almak. sabah okulda dayak, akşam mahallede kavga derken 5. sınıf bitti. sınava girdik ve ben anadolu lisesini kazandım. herkes çok şaşırdı, en çok da ben şaşırdım. benim sanayi hayalleri suya düştü haliyle ama ilk defa babamın benimle gurur duyduğunu fark ettim. bunun beni o kadar mutlu edeceğini hiç düşünmezdim.

mahalle değişmese de okul ortamı ister istemez değişti. zaten totalde 3-4 kişiyiz aynı okula giden. diğerleri efendi, kendi halinde çocuklar. ben bildiğin vahşi bir yaratık gibi takılırken birden lacivert ceket gri pantolon falan giymeye başladım. okulda kapalı basket sahası var ve liseler arası turnuvalarda ciddi bir aidiyet duygusu oluşuyor. futbol, güvercincilik ve horoz dövüşünün revaçta olduğu bir yerden gelen biri için çok yabancı ortamlar. okulda ilk senesinde olanlara çaylak deniyor ve şamar oğlanı muamelesi görüyorlar. her dönemden bebe gelip sataşıyor, hiçbir itiraz hakkın yok. tabi ben o işlerin menbaından geldiğim için o efendi ortamda arayıp da bulamadığım şey, yetenekli olduğum tek alan. adet yerini bulsun diye bulaşmaya çalışan birkaç kişiyi biraz abartılı hırpalayınca işin rengi değişti. çocuklar kavgayı biraz itişip yumruklaşıp ayrılmak zannediyorlar. ben ne bileyim, bizim mahallede öyle takılmaya kalksan pitbull gibi parçalarlar adamı. herhangi bir kavga, bir taraf kan revan içinde kalıp pes etmeden yahut iki taraf da yorgunluktan yılıncaya kadar biten bir şey değil ki! düşün işte mantığı. e haliyle ilk dönem bitmeden ben 3 kere disipline gittim ve atılma raddesine geldim. müdür de beni döver, konu kapanır sanırken babamı çağırdılar okula. bir kavgaya daha karışırsa atarız, dediler. çıktık okuldan, babam baktı bana “yazık, şu düştüğümüz hale bak” dedi, başka da bir şey demedi.

hayatımda ilk defa bütün hücrelerimle kendimden utanmanın ne olduğunu anladım. birkaç ay önce benimle gurur duyan adamı mahçup ettim. o gün değişti herhalde kaderim. maksadım okulu bırakmaktı aslında ama o gün orada o ihtimal ortadan kalktı. sonra harika bir değişim yaşadığımı söyleyemem ama o ortama en uyumsuz kişi olduğumu ve kendimi yontmak zorunda olduğumu anladım. hiç değilse şiddetin geçer akçe olmadığı, merhametsizliğin matah sayılmadığı bir yerde olduğumu fark ettim. insan adapte oluyor bulunduğu ortama, öyle böyle karıştık gittik kalabalığa. mahalledekilerle de irtibat azaldı haliyle, kimi başka okula gitti, kimi hakikaten sanayide çıraklığa başladı. o zamanlar öğretmenler gibi ustaların da dayak atması sıradan bir şeydi ve oranın dayağı başka bir şeye benzemiyordu. bunu görünce özendiğim şeyin nasıl insanlık dışı bir şey olduğunu da anlamış oldum. okumaktan gayri çare yoktu ve ben orada 7 yılımı bu bilinçle geçirdim. yine süper bir öğrenci değildim, yine aşırı dürtüseldim ama hiç değilse okula taşımıyordum. gerçi okul dışında değişen pek bir şey olmadı, başımı çok belaya soktum ama allah’tan hep ucundan kıyısından yırttım. gelgelelim, son yılımda bunlardan da uzaklaşmak zorundaydım çünkü artık üniversite kazanmak gibi bir derdim vardı ve herkes çılgınlar gibi çalışıyordu. son seneye kadar farkında değildim ama türkiye dereceleri falan çıkıyormuş bizim okuldan.

ben normal şartlarda herhangi bir şeyi 3-5 dakikadan fazla dinleyebilen biri değilim, hele o zamanlar hiç mümkün değil. notlar da ortalama düzeyde işte, yağmasa da gürler, bir matematik, bir de fizik iyi. ama yetmiyormuş, test falan çözmek gerekiyormuş. gel gör ki, ben 2-3 saat bir masada oturamıyorum, içim daralıyor. baktım olmayacak zaten ders dinlemediğim için derslerde 3-5 bir şey çözmeye başladım. tabi bu gevşeklikle orta düzeyde birkaç mühendislik bölümünden başka bir şeye puan yetiremedim.

babama demeye utanıyorum, adam beni ilk defa evde ders çalışırken görünce umutlanmış, nasıl diyeceksin, ben bir daha sınava gireyim diye. artık tercihlerin yapılacağı zamana doğru babam anladı sıkıntımı. baba, dedim, ben bir daha mı hazırlansam? hiç istifini bozmadan, e hazırlan oğlum, dedi. lan nasıl sevdindim. peki, dedim, baba, ya daha kötü alırsam seneye?

gülümsedi. benim babam ilkokul mezunuydu, pek öyle derinlemesine kelam etmezdi. babası gariban bir çiftçi, okutmayı bırak, kendilerini doyuracak halleri yok. babam 15-16 yaşında evden çıkmış, pamuktan tut incire, ormancılıktan tut madenciliğe kadar alnının teriyle her işi yapmış. ateş yakar, bıçak keser hesabı, bir şey için çalışılır, olursa olur, olmazsa olmaz bir dünyanın adamı. oğlum yarının sahibi allah’tır, sen elinden geleni yaparsın, ne olacaksa olur, dedi.

o gün de bir dönüm noktasıydı sanırım. sınav, üniversite vs nedeniyle değil. o gün babam, ‘yarının sahibi allah’tır’ diyen bir ses, tevekkülün somut hali olarak kaldı bende.

yine hazırlandım, baya derece beklenecek hale geldim ama sınav pek öyle olmadı. benim dürtüsellik ve dikkat dağınıklığı yine gösterdi kendini, ulan çıksam mı şimdi, diye diye bir 45-50 dakika heba ettim herhalde. yine de sayısalla falan zevahiri kurtarmışız.

18 yaşında evden ayrıldım ve şu yaşıma geldim, aile evinde yaşamak, memlekete dönmek bir daha nasip olmadı. üniversitenin de benzer sebeplerle pek parlak geçtiği söylenemez. ders çalıştığım bir dönem hatırlamıyorum, fakülteye uğradığım gün sayısı toplamda bir akademik döneme denk gelmez. derslerin yarısından çoğunu alttan alıyorum ama hangisini kimden alıyorum hiçbir fikrim yok. birçok dersi hocasını hiç görmeden geçtim. bir kadın danışman hocam vardı, onun dersine de uğramışlığım yok ama her nedense çok severdi beni. benim kayıtları yapıyor, hangi dersi kimden alırsam çakışmadığını hesaplıyor, devamsızlık kovalamayan hocaların dersleri seçiyor, beni arayıp haber veriyordu onaylarken. ama bu dönem kesin gel, olur mu diye tembihliyordu. onun desteği olmasa kaç sene uzardı bilemiyorum. o zamanlar hocaya ara sıra teşekkür etsem de, çok oralı değildim ama yıllar sonra teşekkür ziyaretinde bulundum. işte o vakitler bir yaz stajı yapmak gerekiyor.

ben memlekete döndüm, babam yakın zamanda emekli olmuş. staj yeri bakarken kendi çalıştığı fabrikayı ayarladı bir şekilde.

gel gör ki, fabrikaya işçi servisiyle gidiliyor, başka ulaşım yok. ona binebilmek için sabah 6’da kalkıp hazırlanmam gerekiyor. 1 ay böyle geçecek. baktım benim serviste 5-6 tane daha stajyer mühendislik öğrencisi var ama bir değişikler; aşırı ciddi bir moddalar, baret falan getirmişler. ya tamam önce iş güvenliği de otobüste neden baret takıyorsunuz oğlum, kafayı mı yediniz? işçiler, stajyerler otobüste baret takacak, diye yemiş bunları, yol boyu dalga geçtiler.

neyse fabrikaya vardık, ben de ilk günden taşak malzemesi olmayayım diye sarı baretli civciv takımından ayrıldım. çocukluğumda birkaç defa babam işyerine götürdüğünden biliyorum fabrikayı. elektrik bölümünde hasan usta’yı bir gör, demişti babam, fabrika müdürlüğüne evrak kayıt kuyut hallettikten sonra elektrik bölümüne gittim. dedim, abi ben stajyerim, hasan usta burada mı? hasan usta bakkala gitti, oraya bak, dediler. güya bana fabrikada bakkal aratıp taşak geçecekler. abi babamın arkadaşı, buradaysa bir gösterin, dedim. kim senin baban? söyledim, vay sen dede’nin oğlu musun! babam genç yaşta emekli olanlardan ama lakabı dede’ymiş, hala bilmiyorum neden öyle dediklerini. bir ihtimam, sorma gitsin. hasan usta gelmeden bir 20 kişiyle sen misin dede’nin oğlu, nerede okuyorsun, baban nasıl muhabbeti yapıldı. hasan usta geldi, o benim çocukluğumu hatırlıyor ama ben onu hatırlamıyorum. aldı beni, birkaç bölüm gezdirdi, dede’nin oğlu bu, ona göre, deyip tembihledi gitti. her oturduğumuz yerde 3-4 bardak çay içiyoruz. sonra biri alıyor beni, hadi bakalım başka yere, o gün herhalde zorla 20-25 bardak çay içtim. ben sanıyorum ki, bu fasıl ilk gün bitecek sonra ben bir yerlerde proses mroses bir şey öğreneceğim. “vay sen misin, dede napıyor, çay getirin” muhabbeti 3 gün sürdü. daha bıraksam gidecek, abi benim staj yapmam lazım, rapor yazılacak, deyip sabit bir bölüme attım kendimi.

burada da günler goy goyla geçiyor. abi rapor yazmam lazım, birkaç doküman edineyim, diyorum, sallayan yok. biz sana eski raporlardan ayalarız, dediler, hakikaten de dört başı mamur bir rapor verdiler bana. e zaten sonra yapacak bir şey kalmadı.

her gün babama dair yahut babamın da içinde olduğu hikayeler dinliyorum ve anlıyorum ki, ben babamı hiç tanımıyormuşum. bize karşı gayet müşfik, az konuşan, gerilimi, kavga gürültüyü asla sevmeyen, oturduğu yerde yarım saatten fazla duramayan, habire hareket eden, kendi halindeki adam aslında bambaşka biriymiş. misal birileri bir şeyden şikayetleniyor, dede olsa böyle yapamazlardı, diyorlar. en son sora sora söylettim birine. meğer babam bir haksızlık, gevşeklik falan görünce baya gözü dönen biriymiş. çok öfkelendiğinde yüzü sapsarı olurdu ama ben hiç kontrolden çıktığını görmedim, meğer o bize kötü örnek olmamak içinmiş, işyerinde baya vukuatı varmış. hatta bir gün, gençten yeni bir işçinin bir taciz vakasını anlatıyorlar ortamda. babam dinlerken kalkıp gidiyor, elemanı bölümünde yakalıyor. elinden almayı başardıklarında zaten ölmek üzere, hastaneye kaldırılıyor. normalde işten atılması lazım ama o kişi diğer işçilerin baskısıyla şikayet etmiyor, konu kapanıyor, elemanı ilçede görevlendirip uzaklaştırıyorlar. ben bunları dinledikçe hem çok gururlanıyorum hem şok üstüne şok geçiriyorum.

tam 1 ay böyle geçti, diyebilirim. hangi bölüme gitsem gayet iyi ağırlandım, nerede otursam babama dair asla tahmin edemeyeceğim şeyler dinledim. babamın bu kadar sevildiğini, sayıldığını bilmiyordum. hayatım boyunca herkes gibi yakın çevremde yahut iş vs nedeniyle ağırlandığım, ihtimam gördüğüm olmuştur ama babamın adı nedeniyle o stajda gördüğüm saygıya ve ihtimama bir daha hiçbir yerde ve hiç kimse için şahit olmadım.

evdeyken az konuşan, kendi halinde bir şeyler düşünen, ciddi, öyle çok şaka maka yapmayan ve lakaytliğe asla tahammül etmeyen ama benim o yaşlardaki çıkışlarıma bile öfkelenmeyip gülüp geçen, ara sıra kahvehaneye falan giden sakin bir adam. ondan korktuğum, beni tedirgin ettiği tek bir an hatırlamıyorum. hassas olduğu bir konu; çevresinden, kardeşim ve benimle ilgili gelebilecek olumsuz herhangi bir yoruma tahammül edememesiydi.

bunun dışında bir de, yalan söyleyen insandan hiç haz etmemesiydi. kendisiyle ilgili olsun olmasın, konu önemli olsun olmasın, yalan konuştuğunu fark ettiği insandan buz gibi soğur, bir daha da pek işi olmazdı. bu özelliğini çok küçük yaşta fark ettim ve bana da geçti. yakın çevremde bile böyle bir şey fark edince içten içe bir soğuma yaşıyorum. sanırım o kişiye dair kafamdaki imgelemin zarar görmesi rahatsız ediyor beni ve bu dürüstlükle giderilmedikçe hep bu kalıyor aklımda. bu nedenle, hastalık döneminde moral vermek amacı dışında, babama yalan söylediğimi hiç hatırlamıyorum.

ancak, birçok ortak yönümüz ve karşılıklı sevgi olsa da muhabbetimiz pek yoktu. babam pek konuşkan biri değildi zaten. telefonla aradığımda bile konuşmamız maksimum 1 dakika sürerdi; iyi miyim, bir sıkıntım var mı, ne zaman geleceğim, hepsi bu.

üniversite bittikten ve işe girdikten sonra da durum pek değişmedi. ne zaman ailemin yanına gidecek olsam ben varana kadar heyecanla bekliyormuş, anneme ikide bir “kaçta gelir, yolda mıymış” diye soruyormuş. normalde gündüz vakti evde uzun uzadıya oturmayan adam ben geleceğim zaman bekliyordu. kapıdan girince bir sevinir, iki soru sorar, keyiflenir, sonra başlar sancısı, çıkacak ama ayıp olur mu ki tasası. “baba sen sıkılmışsındır, çık bir dolaş istersen, ben evdeyim” derim, babam gider. sonraki gün sanki aylardır evdeymişim gibi davranır, e zaten ben de sorgu sualeden hoşlanmadığım için tam aradığım şey.

gel gör ki, evde duramaz halleri pandemide enfekte olarak döndü kendisine. ilk zaman pek anlamadık ama evden ayrılacağım zaman, baktım babamın durumu iyi değil, hastaneye götürdüm, ateş yüksek, zatürre ilerlemiş. korona testine gittik, ben negatif, babam pozitif, hemen aldılar karantinaya. 15 gün yatacak ama biliyorum ki yatıramazlar. 2. gün aradılar, babanız ilaçları içmiyor, hiçbir talimata uymuyor, ya gelip alın, ya refakatçi olun, dediler. o zaman aşı maşı yok herkes tırsıyor enfekte olmaktan ama biri refakatçi olmasa babam gidecek. hep söylediği bir lafı vardı; lan ölürsek ölürüz kazık mı çakıcaz dünyaya? ben de o mottoyu benimseyip gittim hastaneye, girdim korona ünitesine. her yer korona hastası, babamla 2 kişilik odadayız, bana maske getirmişler, takayım diye, şaka gibi. gündüz sağlık personeli odalara astronot gibi giyinerek geliyor, akşam müstahdem yaşlı insanları röntgen çekmeye götürürken hepsini aynı asansöre koyup indiriyor. babam zaten ciğerlerine su biriktiği için sırt üstü yatamıyor, yarı baygın gibi. birkaç gün sonra benim desteğimle kendini toplamaya başladı ve ondan sonra savaş başladı. adam kapalı yerde duramıyor, zaten epilepsi hastası, iyice darlanıyor. iyileştim ben diye o çıkmaya çalışıyor, ben önlemeye çalışıyorum. sigarasızlıktan o da ben de gerginiz. baktım olmayacak, hemşirelere gece kapıyı kilitletmeye başladım. buna rağmen 3-4 defa çıkardın çıkamazdın krizi yaşadık. 15. güne kadar akla karayı seçtirdi bana ama kefeni de yırttı.

sonra işte, 2023’te hastanede alakasız başka bir kontrol sırasında musinoz karsinom dediler. bütün batın, organların arka kısmına kadar dolmuş; 4. evre.

başladık koşuşturmaya, elimde dosya, hastane hastane dolanıyorum, baya bir profesör gezdim. birkaç tanesi açıktan para istedi. birisi üniversite hastanesinde ama kamuda yapılmıyor bu ameliyat, özelde yaparım diyor, bugünün parasıyla birkaç milyona tekabül eden bir meblağ istedi. ulan bulup buluşturalım da, net bir şey de söylemiyor. ameliyat sonrası, tabi yaşarsa, kontroller için de ona gitmemiz şartmış vs. birçok şehirde networküm fena değildir, birkaç hocayla daha görüştüm. öyle bir durum yok, üniversite hastaneleri yapıyor bu ameliyatı, sadece ameliyat esnasında uygulanacak sıcak kemoterapi yurtdışından geliyor, onu ödemeniz gerekiyor, dediler. insan sevdiğiyle sınanınca gözü bir şey görmüyor, ben o sahtekara yaptırmaya karar vermiştim ama öylesine bir yoklayınca çıktı foyası. zaten yapacağı ameliyat konusunda da pek öyle ciddiye alınan biri değilmiş. biraz daha araştırınca bu çakalın hocası olan başka şehirde bir doktorun ismini verdiler, uzun uzadıya araştırmadan sonra onda karar kıldık. ama işte bilmediğin şehir, evin yok, gel git işleri zor. zaten refakatçi ben kalacağım (çünkü benden başkası baş edemez babamla) annemle kardeşim için çok zor. kardeşimin eşi doğum yapmak üzere, annem zaten walkerla yürüyor. öyle böyle girdi ameliyata ve 5. saatin sonunda hoca, olmadı, dedi. babamda korona sonrası kalp ritim bozukluğu, kalp yetmezliği, şeker, tansiyon baş göstermeye başlamıştı. nabız çok düşünce ameliyat yarım kaldı ama ilginç şekilde babam hızlı toparladı, hoca bir daha denemeyi göze alınca ikinci ameliyatla temizledi tümörü. gelgelelim, yoğun bakımda anestezi etkisinde babam yaşam destek ünitelerine el atmasın diye bağlıyorlar. normalde bile yerinde duramayan ve bilinci yerinde olamayan birine uygulanabilecek en yanlış şey. kurtulmaya çalışırken bağları kopartıyor, bu sefer çarşaflarla koltuk altından bağlıyorlar ve o kurtulmaya çalışırken kendi haline bırakıyorlar. yoğun bakım çıkışında koltuk altlarında çok derin kesikler vardı ve sağ kol sinir zedelenmesi nedeniyle tamamen işlevsiz kaldı. zaten ostomi torbası takılmış ve hareketi kısıtlanacak adamın bir de kolu gitti. kardeşim sordu soruşturdu ama kimse sorumluluk almıyor. en son ben “yasal yola mı başvuracaksın ne yapacaksan yap ama kim olduğunu şimdi araştırma” dedim. çünkü aynı hastanedeyiz, zaten canım burnumda, kim olduğunu bilirsem ve sağda solda denk düşersek biliyorum ki kendime hakim olamam.

10 güne taburculuk beklerken komplikasyonlar nedeniyle 45 gün kaldık hastanede. 45 gün açılır koltukta yattım, her günü ayrı sorun. babam kapalı ortamdan kurtulamayacağını anlayınca birkaç kez delirium denilen şey nedeniyle gerçeklikle bağını kesip halüsinasyon görmeye başladı. bu sefer çıkıp gideceğim diyemedi, çünkü dermanı yoktu. bir kez çok ağır epilepsi krizi geçirdi. defalarca farkında olmadan damar yollarını berbat etti, damarları derisi yırtıldı. birkaç kez öfkelenip bana çattı. hastalar geldi gitti, aradan bayram geçti, haftalar geçti derken en son kendimizi attık dışarı. bir kez daha kefeni yırttı. ve çıkar çıkmaz hızlıca toparlamaya başladı. adam hastaneden ve kapalı ortamdan o kadar nefret ediyor ki, evine döner dönmez kendine gelmeye başladı. tabi sağ kolunu kullanamaması nedeniyle ostomi torbası boşaltma ve değişim işlerinde tamamen bize muhtaç hale geldi. bu da onun canını en çok sıkan şey oldu.

sonrasında kontrollerde asitlenme gibi nüksetme emareleri vardı. onkologlar kanser hücresinin tipi nedeniyle kemoterapinin pek faydası olmayacağına kanaat getirdiler. o da babamın işine geldi. zaten kemoterapiyi kabul ettirebileceğimize pek ihtimal vermiyordum. alsa bile onu eve bağlayacak bir sürecin kanserden daha zararlı olacağı kesindi.

bir kontrolde ostomi torbasından kurtulmak istediğimizi söylesek de hoca mantıklı bulmadı. sonraki 3 yıl onun bize bağımlı haliyle geçti. annem için çok ağır bir yük, babam için torbaya esaret gibiydi.

ama hayatın cilvesi bu ya, babam kanserden ölmedi.

marketten tek elinde poşetle bizim eve kestirme arsadan geçerken ayağı kayıyor, sırtı üstü düşünce beli taşa çarpıyor. 2 gün ağrısı var ama pek bir şey anlamıyor, 3. gün sabaha kadar ıstırap çekince kardeşim (ameliyat sonrası annemle babamı memleketten kardeşimin olduğu şehre taşımıştık) hasteneye götürüyor. mr’da böbrekte iç kanama tespit ediliyor.

ben iş nedeniyle şehir dışındaydım, kardeşim aradı, anlattı durumu. sonra, biraz iyi gibi çıkartacaklar herhalde, gelmene gerek yok, dedi. 1 gün daha bekledim ama taburcu edilmeyince kalktım gittim. ilginçtir, gitmeden önceki hafta boyunca ne zaman ölüme dair bir şey görsem, duysam. düşünsem aklıma babam geldi ve her seferinde bu hissi kovmaya çalıştım.

vardığımda babam yine delirium halindeydi. kardeşim yorgunluktan mahvolmuş çünkü babam sürekli yataktan kalkmaya çalışıyor ve engellenince öfkeleniyor ve hatta alınıyor. nöbeti devraldığım gece sabaha kadar mücadele verdik, hiç uyumadı, tabi ben de uyumadım. bu arada serumla besleniyor, yemesi içmesi yasak, çünkü iç kanama büyürse acil ameliyathaneye alınması gerekebilirmiş. yataktan doğrulması yasak. kısacası aç, susuz ve uykusuz, delirium halindeki bir adam var. uyuyup sakinleştikten sonra çekime götürecekler, eğer kanama olan kısım küçülmüşse taburcu edecekler. mantık bu. daha ilk geldiğim anda “bu olmaz” dedim doktorlara. er geç uyur diyorlar, uyku ilacı damlatıyorlar diline ama hiçbir şekilde uyuyamıyor adam. halusinatif haliyle tek amacı oradan çıkmak, biliyor ki, çıkarsa rahatlayacak, ben de biliyorum ki çıkarsa kendine gelir. çıkması için kendine gelmesi gerektiği söyleniyor, kendine gelmesi için çıkması gerektiğini söylüyoruz. böyle bir açmaz içindeyiz.

babam su diye yalvarıyor ve ben veremiyorum. kalkmaya çalışıyor ben bastırınca sitem ediyor, vicdanımı yaralayan sözler söylüyor. birkaç damla su damlatıyorum ağzına, biraz sakinleşiyor ama nereye kadar. göz göre göre adamın dilinde yarıklar oluştu. kardeşime, babam burada ölecek, hadi çıkaralım, dedim, ölecekse evde ölsün. ama işte zor kararlar, kaldırsak iç kanamaya sebep olma riski var. su verirsek kalp ritmi artarmış, vermezsek böbrekte komplikasyon riski var, orada da bir açmazdayız. dördüncü günün gecesi nöbet bendeyken babam gece 02:30 gibi uykuya daldı, çok sevindim. gel gör ki, sabah kalp ritim bozukluğu tavan yaptı. ortalama 150-160’la seyreden kalp ritmi uyku halinde 230’ları görmeye başladı. iğneyle biraz stabilleşti. benim gidip uyuyup dinlenmem gerekiyor ama nöbeti devredesim yok, içimde berbat bir his var. kardeşimin ısrarıyla ayrıldım hastaneden. eve gittim ama uyuyamadım. birkaç saat sonra kalp ritmi bozuluyor, nabız düşüyor. ben vardığımda kalbi ikinci kez durmuştu, müdahaleyle döndürdüler ve bilinçsiz şekilde yoğun bakıma alındı. diğer güne kadar görmek mümkün değil, alınması gerekli şeyler varmış yoğun bakım için, kalktık gittik eve. birkaç saat sonra haberi geldi. zaten yoğun bakıma girdikten yarım saat sonra ölmüş. bilmiyorum, haber vermek için neden o kadar beklediler.

tıbbi bir şeyler anlattılar ama bir şey anlamadım. insanın beyni donuyor sanırım böyle hallerde. annem, ben, kardeşim morga indik. biri morg çekmecesini asıldı, morgun loş kirli ışığı altında vücudu örtülü biri seçiliyor. kaldırdılar örtüyü, göz kapakları yarı açık, yeşil gözlü, gülümser bir adam var.

allah allah! babam hakikaten ölmüş mü? saçlarını okşadım, yanağından öptüm, buz gibiydi yanağı; hakikaten ölmüş yahu!

çıktık morgtan. anneme sakinleştirici serum verilecek, kardeşim ağlıyor. acil serviste bir hastayla personel tartışıyor. babam ölmüş ya, allah allah! yarın alırmışız cenazeyi, çok bekletmeden gömmek iyiymiş. arabaya bindik, arka tarafta oturuyorum, annem ağlıyor, kardeşim ağlamamaya çalışıyor. biri “yok lan, ne ölmesi” demiyor, baya gidiyoruz eve doğru.

bir şeyler planlandı, memlekete götürülüp ikindi namazına defnedeceğiz. beynim beynim donuk gibi, gayet sakin bir sesle annemi teskin ediyorum. sabah erkenden hastaneden aldık babamı. cenaze arabasına koyuldu, biz de iki araba yola düşeceğiz, merkezde yıkanacak, işte sonra köyüne gömeceğiz. memlekete kadar ben kullandım aracı, yalnız gidip kendimce kafa dinleyecektim yolda ama yanıma birileri bindi.

gasilhanede eldiven giydik, hocayla bitlikte yıkadım babamı. orada biraz ağlayabildim. kefenledik, tekrar bir cenaze aracına koyduk, köye götürdük. tabutu değişti, köyün camisinde musalla taşına konuldu. çocukluk arkadaşım bir deli ahmet var, meczup biri. nereden duyduysa çıkmış gelmiş, abi az bi konuşayım amcayla, dedi. herkes birbirine baktı, konuş ahmet, dedik. biz biraz uzaklaştık, ahmet tabutun başında baya hararetle bir şeyler anlattı babama, helallik verdi, helallik istedi. sonra yanımıza gelip “çok iyi adamdı ha” deyip gitti. ikindiyi kıldıktan sonra götürdük mezarına, kardeşimle ben girdik mezara. sağına doğru yan çevirip toprakla destekledik, üzerine çapraz tahtalar. hayatımda ilk defa mezara girdim, her ne yapılacaksa ilk defa yaptım. ve her yaptığım şeyle içimdeki darlık eriyip gitmeye başladı. bir mezarın içinde bu kadar huzur bulacağımı sanmazdım. mezardan çıktığımda bir sükunet kapladı içimi. babamın akıbetinin hayır olduğu hissi geldi. gömdük, döndük, geldik. arayanlar oldu, çok şükür her birinden “çok iyi adamdı” lafını duydum.

40 günü geçti, daha doğru düzgün ağlayamadım. hala başkasının cenazesine gitmiş, başkasını yıkamış, başkasını gömmüş gibiyim. bayrama gideceğim, varınca babamı göreceğim sanki. bugün bayram için babama bir şey almaya kalkınca içim yandı gitti.

üzerine, babamın ölümünde varlığıyla bana güç veren bir sevdiğim daha yakın zamanda günlerce canıyla uğraşıp ölümden döndü. şükürler olsun ki, allah onu o cendereden çıkardı.

uzunca boylu yeşil gözlü bir adam çatıdan bir avuç kar aldı, kartopu yapıp oğluna verdi, hadi gir artık içeri, dedi. yatıyor şimdi mezarında, bedeni toprağa karışırken oğlu da yanına yatana kadar bekler durur. ne zaman gelecekmiş, yolda mıymış, diyordur belki.

“inna lillahi ve inna ileyhi raciun”
devamını gör...

canik

kalitesini bir şekilde kabullendiğim türk silah markası.

açıkça söylemek gerekirse önyargı nedeniyle bugüne kadar hiç araştırmadım, kullanan arkadaşlarımın övgüsünü bile çoğunlukla kendi segmentinin iyisi gibi algıladım.

son 20 yılda herhalde 50-60 farklı tabancayla minimum 50 fişeklik atış deneyimim vardır. tek şarjörlük yahut birkaç atımlık denemeleri de sayarsam (tarihi eser niteliğinden en dandiklere kadar) bu sayı 100’ü rahat geçer. buna rağmen silahtan anlarım, diyemem. zira hakikaten anlayan insanlarla tanıştım. gerek bilgi, gerek deneyim, gerekse güdüsel silah yatkınlığı açısından çok başka seviyede olan, hayatını neredeyse buna vakfetmiş insanlar var. benim açımdan, silahtan anlamak öyle bir şey. beni bu işe bulaştıran da zaten hafif silah uzmanı olan bir arkadaşımdı. yani diyesim; söyleyeceklerim kendi tecrübemden mütevellit. ki zaten bu işlerde “şu silah iyidir” gibi bir şey yoktur; kişinin silahı değil, silahın kişiyi seçtiğine yönelik bir inancım var.

benim türk markalarıyla deneyimim, kılınç 2000 light’tan beri giderek düşen bir trend şeklinde. özellikle bir markanın polimer tabanca skandalından ve bunu ört bas etmek için yapılanlardan sonra tamamen soğudum diyebilirim. zaten ondan önce de en üst segmentte gördüğüm söylenemez. ancak emniyet ve ordu mensupları için -çok özel birimlerde esnekliği sağlamak kaydıyla- yerli kullanımını rüştünü kanıtlamış modeller için destekliyorum.

klasik olarak; çelikte beretta, cz, sig sauer; polimerde glock, toplu tabancada colt python’u referans alan bir bakış açım var. 45 acp 1911 serisinin hayranı olmakla birlikte, özellikle türkiye gibi; insanların legal yollardan silah erişiminin bu denli kısıtlı, bürokrasisinin bu denli yıldırıcı, bulundurma ruhsatı için bile bin dereden su getirmenin zorunlu olduğu bir ülkede bunların ötesinde referans aramak çok gerçekçi olmuyor ne yazık ki. taşıma ruhsatınız yoksa silahı oradan alıp şuraya götürmek için izin falan gerekiyor! olmayana allah kolaylık versin, ev taşısan o kadar bunalmazsın. saçmalık üstüne saçmalık. sanki memlekette suç işleyen, haraç kesen, tehdit eden, organize suç örgütü kuran, gayri meşru koşturan tipler resmi yollardan edindiği, seri numarası ve balistiği devlette kayıtlı silahla geziyor! (neyse, işin burası ayrı fasıl.)

hasılı, zaman içinde yaşadığım, gördüğüm, duyduğum şeyler yerli silahlara karşı ilgimi azalttı. bu konularla ilgili insanlar içinde (çabaya saygı duysalar da) günlük taşımada beline takıp gezmeye hevesli olan görmedim.

bu kadar girizgahtan da anlaşılacağı üzere, son 1-2 yıla kadar canik’e neredeyse hiç ilgi duymadım, diyebilirim.

abd’de silah yayıncılarının inceleme videolarını yıllardır güncel takip eden birisiyim. zira dünya tabanca piyasasının tek başına %80’ine tekabül eden, yasal yollardan silah edinmenin ve savunma düzeyinde kullanımın en yaygın olduğu, gerek yerli gerekse yabancı markaların lansmanını en önemsediği pazar ve doğal olarak yayıncılar, dünyada piyasaya sürülmüş her yeni silaha ve hatta üretimi duralı yıllar olmuş eski silahlara rahatlıkla erişip değerlendirebiliyorlar. tabi ki bizde de bu iş için çaba gösterenler var ancak bir kısmı yerli markalarla profesyonel ilişki içinde, geriye kalanı da ithal edilmiş tabancaları sahibinden rica minnet edinip incelemeye çalışıyorlar. haliyle kapsam çok dar ve her halükarda bulundurma ruhsatı odaklı kriterlere ağırlık veriyorlar.

abd menşeili yayıncılara dönersek; bir kere, aynı segmentte olup da kıyaslamadıkları marka/model varyasyonu yok gibi. ikincisi, kriterler hem savunma, hem saldırı, hem de günlük taşımaya dönük. bunlar içinde en önemsenen ise carry gun ve concealed carry gun sınıfı. üçüncüsü, o silah enflasyonunun yarattığı ortamda kıyas ve değerlendirmede ayrıntının ayrıntısına kadar iniyorlar. dördüncüsü, bizim memlekette aman çizilmesin diye nişan bohçasına sarılıp sarmalanan tabancaları eziyet edercesine kullanıp 1000-5000 atım sonrası devam videosu çekiyorlar.

son yıllarda ise canik bu yayın piyasasında, öncelikle uygun fiyat vurgusuyla (benzer/yakın özellikler ama daha ucuz), daha sonra, ciddi ciddi piyasanın en bilinen markalarına karşı performans kıyasıyla öne çıkmaya başladı. tasarımları da taklitle bağdaştırılamayacak kadar kendine has bir stile kavuşmuş gözüküyor. dahası, sadece kendiyle anılabilecek özellik sahibi olma açısından karakteristik bir marka halini almış durumda.

ki işin en önemli kısmı burasıdır. glock, sig sauer, beretta, heckler & koch, cz firearms, smith & wesson, springfield armory, browning arms company gibi markaları büyük yapan, kullanıcısının yıllar içinde evrimsel aşamalarını gözlemleyebildiği marka/modelle anılan özelliklerdir. hatta bu gibi firmalar bazı modellerinde sadık müşteri kitlesinin tepkisinden çekinerek daha stabil, daha kullanışlı sonuç doğuracak inovasyon süreçlerine girmektense (o değişimleri taşıyan ürünleri farklı modelle isimlendirip) 3-4 kuşaktır bilinen geleneksel modeli üretmeye devam eder ve rahatlıkla da satar.

tabi ki, 170 yıllık firmaların boy gösterdiği, 2 dünya savaşı görmüş modelleri üretmiş (hatta ayakta kalmaları için bazı dönemler kamu desteği verilecek kadar önemsenen) firmaların varlığını sürdürdüğü yabancı bir piyasada canik adına böylesi bir gelenekten bahsetmek için çok çok erken ancak kendiyle anılabilecek ve canik’e has kabul edilebilecek bir özelliğiyle ön plana çıkmayı başarmış gibi gözüküyor: tetik mekanizması.

aşağı yukarı her silah yayıncısı zaten mekanizmanın harika olduğunu kabul ediyor ve hatta önemli bazı yayıncılar mekanizmayı “gezegenin açık ara en iyi tetik mekanizması” olarak niteliyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunca övgüden sonra sırf merakımdan bu tetik mekanizmasına sahip sfx rival, sfx rival s ve tti combat modellerini denedim. baştan belirteyim, söylenen her şeye katılıyorum, fazlası var, eksiği yok.

mekanizmanın en önemli ayırıcı özellikleri:

1- en ufak bir pürüz hissettirmeyen, sonuna kadar homojen ilerleyen tetik ezme dinamiği:

tetik ezerken sertleşerek ilerleme hissi neredeyse yok, dayanma noktasına kadar stabil ilerliyor. birçok tetik mekanizmasında ezimi durdurup tekrar ezmeye başlarken çok hafif bir takılma hissedersiniz. zira ilk anda sürtünme eşiğini aştıktan sonra durursanız, o eşiği tekrar aşarak ilerlemek gerekir. (hızını almakla durup tekrar kalkmak gibi düşünülebilir) bu durum fizik yasaları gereği doğaldır ancak bu mekanizmada o his yok denecek kadar az. yay gerilimi ve sürtünme sürecini bu kadar homojen hale getirmek zor iş.

2- ateşleme duvarının 90 dereceye ayarlanması ve düz (kavisli olmayan) tetik ve tetik mandalı:

açıkçası ilk anda biraz garip geldi, atıştan önce alışabilmek için birkaç kez boşa tetik düşürdüm. ancak birkaç atıştan sonra çok hızlı bir şekilde doğal gelmeye başlıyor. birçok tabancada bu denli keskin bir ayrımı yakalayamazsınız. çünkü tetikler içe kavislidir ve her tabancada tetiğe temas noktası değişeceği gibi, aynı kişinin iç bükey bir yüzeye tekrar temasında bile minimal değişiklikler olur. dayanma noktasını (duvarını) hissederek baskı sürdürdüğünüz bir süreçte tetiklenme anını tam bilebilmek (o hissi iyice oturtmak) aynı silahla belirli bir alışma süreci gerektirir. bu mekanizmada tetik ve güvenlik mandalı kavisli olmadığından mandalın tetik yüzeyine oturması da, tetiğin ilerleyişi de çok net hissediliyor. burada küçük bir eleştiri getirirsem; tetik ezme sertliği ile dayanma noktasında tetik düşürme sertliği arasında büyük bir fark yok. gerçi müsabaka stilinde tasarlanmış tabancalarda ve seri atım istenen polimer tabancalarda istenen bir özelliktir ama ben şahsen o noktada biraz daha fazla sertlik isterdim. ayarlanabiliyor mu, bilemiyorum. hadi sfx rival ve tti combat polimer ama sfx rival s gibi çelik sürgülü bir tabancada tetik düşürme duvarı bence biraz daha sert olmalı, çünkü ele oturan o ağırlıkla tetik hassasiyeti biraz orantısız hissettiriyor. (ama işin burası da biraz zevk meselesi, kişiden kişiye değişir)

bununla birlikte, hazır canik denemeye başlamışken tp9 elit-s’le de atış yaptım. onun tetik mekanizması daha geleneksel (içe kavisli) olmakla birlikte yine canik’e has bir özelliği var.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunda çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama rahatlıkla diyebilirim ki, bu mekanizma da deneyimlediklerim arasında en iyilerdendi.

hatta şöyle söyleyeyim; bence ilki daha iyi olmakla birlikte bu iki tetik mekanizması, glock’un (ki polimer sınıfta şahsen en sevdiğim ve alışkın olduğum tetik mekanizmasıdır) bütün modellerinden (gen-6 modellerini henüz denemedim) açık ara daha iyidir. denediğim diğer bütün tabancalardan zaten daha iyi. (bazı tabancalarda o tabancaya has davranışa alışır ve seversiniz, ayrı bir şey, o biraz şahsi keyif meselesi. tabi bir de toplu tabancayı ayırıyorum, onların kurulumuna bu sistem olmaz. modifiye ile oldurulsa bile gelenekseli tercih ederdim.)

hazır değinmişken canik’te denediğim bu 4 modeli de değerlendireyim.

öncelikle şunu söyleyeyim; atış isabeti performansı açısından sfx rival s, tp-9 elit s, tti combat ve sfx rival şeklinde bir sıralama oldu. sfx rival-s ve tp-9 elit s ilk kez elime alıp atış yaptığım tabancalar arasında atış isabeti açısından en iyi ikisiydi. genellikle bende ilk 2 şarjör biraz tabanca tepkisini anlamayla geçer. bu ikisinde ona bile gerek kalmadı, daha ilk atıştan itibaren uzun zamandır kullandığım bir tabancayla atış yapıyormuş gibiydim. bence bu tamamen; tabanca stabilitesi, tetik mekanizmasının akışkanlığı ve doğal gelmesi ile şahlanma miktarıyla ilgili.

tti combat’taki after burner mekanizmasına rağmen sfx rival’la şahlanma açısından çok büyük bir fark görmedim. sanırım iki polimer tabancanın büyüklüğüne oranla hafifliği bir miktar alışma süreci gerektiriyor, buna rağmen atışları rahatlıkla toplayabiliyorsunuz. genel bir kıyas yaparsam glock 17 bu ikisinden daha stabil diyebilirim.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

tp9 elit s, ilk deneyimimde performans açısından beklediğimden çok çok daha iyiydi. tetik mekanizmasından zaten bahsettim. stabilitesi de çok iyiymiş. genel bir kıyas yaparsam glock 19’a yakın bir hissiyat verdi. (tabi estetik açıdan glock 19’un yeri ayrıdır.)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sfx rival s, sanki yıllardır kullanıyormuşum gibi hissettirdi. büyüklük ağırlık dengesi de oturunca baya baya iyi bir atış deneyimi oldu. doğal ağırlık, her türlü after burner’dan çok daha iyi bir şahlanma kontrolü sağlıyor. gelgelim, polimer bir silahtan beklenebilecek bir tetik hafifliği ve seriliği, tabi ki canik’e özel tetik mekanizması, müsabaka tabancasını andıran ergonomisi ve ağırlık dengesi düşünüldüğünde aklıma sfx rival s’i karşılaştırabileceğim çelik bir silah gelmiyor. performans açısından klasik modellerin birçoğunu zaten rahatlıkla geride bırakır. belki sınıflama açısından -ağırlık farkına rağmen- cz shadow 2 ile kıyaslamak mantıklı, kıyaslayanlar da olmuş ama benim cz shadow 2 ile atışım olmadığından bir şey diyemem. (yine estetik olarak cz derim)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

nihai olarak ben canik’i çok beğendim. ama bu yukarıda saydığım modellerin hiçbirini alacak değilim, çünkü şu anda bu sınıfların hiçbirinde ihtiyacım yok.

şimdi gelelim asıl meseleye:

şu an için sadece canik usa tarafından abd’de üretilmekte olan, abd’de mart sonu-nisan başı gibi piyasaya sürüleceği söylenen (türkiye’de ne zaman piyasaya gireceğini bilmediğim) ancak almayı düşündüğüm canik modeline: canik prime radian

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

önceki yıl gizli taşıma sınıfında bir tabanca almaya niyetlenip glock 43x’e karar vermişken, son anda fikir değiştirip yerli üretime karar verip stoeger 9 mc faciası yaşadım. #3861033

açıkçası glock 43x 10 fişek kapasitesiyle çok da kafama yatmıyordu zaten.

işte bu süreçte canik’le ilgilenmeye başlayınca, ‘ica 2025 concealed carry pistol of the year’ ödülünü almış canik mete mc9 prime modelini gördüm. ikisini ayrı ayrı değerlendirmeye gerek yok çünkü prime radian modeli bunun modifiye edilmiş hali. ancak canik, mc9 prime’ı mete serisi olarak lanse ederken, prime radian modelini tti combat’ın bulunduğu custom sınıfına koyuyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu model 17 fişek kapasitesiyle ve ergonomik tasarımıyla sınıfının en iyisi. tam boy ve namlu boyu olarak carry gun sınıfına yakın olmakla birlikte micro compact inceliğinde.

iki model de tti combat ve sfx rival’da bahsettiğim 90 derece tetik mekanizmasına sahip.

neden modifiye edilmişe gelirsek; mc9 prime’da şahlanma kontrolünü sağlamak üzere namlu ucu delikli ve sürgü yanal çentikli tasarlanmış. ancak abd müşteri portföyünde bundan pek hoşlanmayanlar var çünkü namlu ağzından çevreye sadece basınç değil ışık da yayılıyor ve savunma silahı olarak kullanılırken (gece haneye hırsızlık/saldırı amaçlı giriş) ve genel olarak karanlıkta yerini belli etme dezavantajına sahip. şahlanma kontrolüne katkısı, kaybedilen verimli (enerji kaybı olmaksızın itki sağlanan) namlu mesafesiyle kıyaslanınca düz namlulu olmasını isteyenler de var.

diğer yandan, abd’deki silah kullanıcılarında orijinal silaha sonradan after burner ve delikli namlu tertibatı takmak oldukça yaygın bir alışkanlık. özellikle glock kullanıcıları, şahlanma kontrolü ve isabet oranını yükseltmek için radian firmasının ürettiği radian after burner ve radian ramjet setini 300-350 dolara satın alıp silahlarını bu setle modifiye ediyorlar. (tti combat’taki sistem) bu sistemde, hem namlu hem de after burner tertibatı delikli tasarıma sahip ve şahlanma kontrolü açısından tekil delikli namluya göre çok daha etkili. bunda da ışık yayılımı olmakla birlikte after burner’sız duruma göre daha az olduğu söyleniyor. bu sistemde sürgü geriye gittiğinde en uçtaki after burner sürgüden bağımsız olduğu için alt gövde bitim noktasından çok minimal düzeyde ayrılıp yerine oturuyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

canik piyasadaki bu talepleri dikkate alarak radian şirketiyle ortak olarak prime radian modelini üretiyor. modelde yeni olan; namlu, afterburner, arka kabza ve magwell radian tarafından tasarlanmış, modelin gerisi uyumlamaya dair ufak tefek ölçü farkılıları haricinde mc9 prime’la aynı.

canik abd’de mc9 prime’ı 649 dolardan satarken bu modeli tahminen 899 dolar fiyatla piyasaya sürecek. geçen yıl ödül almış bir modelin son kullanıcıya 300 dolara mal olan radian ramjet ve radian after burner setiyle entegre üretilmesi iyi bir pazarlama politikası gibi gözüküyor. ki abd’deki rekabet ortamında polimer bir silah için 900 dolar bandında fiyat oldukça iddialı sayılır. buna rağmen rağbet göreceği tahmin ediliyor.

türkiye fiyatının ne olacağını öngörmek zor çünkü firma yerli olsa da üretim yeri abd, dahası üretim ortağı firma ve onun entegre ettiği silah parçaları abd menşeili. ancak ithal silahları piyasa fiyatının 4-5 misline satıp taş atıp kolu yorulmadan %300 ila %400 karlılık sağlayan mke’den çok daha makul olacağını sanıyorum.
devamını gör...

mutlaka okuyun dediğiniz kitaplar

edebiyatta gözden kaçırmışsanız:

gün olur asra bedel, toprak ana - cengiz aytmatov

yılanların öcü - fakir baykurt

açlık - knut hamsun

öncül okuma gerektirmeyen ve herkesin fayda göreceğine inandıklarımdan, doğu-batı ekseninde siyaset/sosyoloji/psikoloji/din/tarih karışık:

oryantalizm - edward said

hayat problem çözmektir - karl popper

ağ toplumunun yükselişi ve enformasyon çağı - manuel castells

kesin inançlılar - eric hoffer

insan olmanın psikolojisi - abraham maslow

hatıralar: tecrübelerim - arnold tonybee

iknanın psikolojisi - robert b. cialdini

körü körüne inanç - vamık volkan

siyaset kavramları ve siyaset kuramları - gerald f. gaus

dinler tarihi - abdurrahman küçük, günay tümer, mehmet alparslan küçük

siyasal islam düşüncesi tarihi - anthony black

dağı delen ırmak - kemal karpat

sosyolojiler değil sosyoloji - kadir cangızbay

ezilenlerin pedagojisi - paulo freire

diplomasi - henry kissenger

kontrolden çıkmış dünya - zbigniew brzezinski

büyük satranç tahtası - zbigniew brzezinski

arap aklının oluşumu - muhammed abid el-cabiri

islam siyaset aklı - muhammed abid el-cabiri

hatıralar - yüzyılımızda yalnız yolculuğum - roger garaudy

siyonizm dosyası - roger garaudy

dünya düzdür - thomas l. friedman

küreselleşmenin geleceği lexus ve zeytin ağacı - thomas l. friedman

raşid gannuşi: islamcılık geleneğinde bir demokrat - azzam s. tamimi

ortadoğu - iki bin yıllık ortadoğu tarihi - bernard lewis

modern türkiye’nin doğuşu - bernard lewis

türkiye’de çağdaşlaşma - niyazi berkes

teokrasi ve laiklik - niyazi berkes

iran uyanıyor - şirin ebadi

iktidar seçkinleri - c. wright mills

sessiz bahar - rachel carson

atlas vazgeçti - ayn rand

ebuzer - ali şeriati

dinler tarihi - ali şeriati

marksizm - ali şeriati

islam ve sınıfsal yapı - ali şeriati

insanın hikayesi - james c. davis

devlet-i aliyye - halil inalcık

tanrı adına savaş - karen armstrong

ölümcül kimlikler - amin maalouf

çivisi çıkmış dünya - amin maalouf

yolların başlangıcı - amin maalouf

tarihin peşinde - john tosh

not: el yazısından geçtim, yazarken aklıma gelenleri de ekledim; ufak tefek hatalar olabilir.
devamını gör...

basit terapi yöntemleri

poligon.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

epstein davası

herkesin bildiği, duyduğu, aşina olduğu şeyleri tekrar etmek pahasına:

bilmem vurgulamaya gerek var mı; belgeler abd adalet bakanlığı tarafından yayınlandı. abd menşeili olup küresel boyuta yayılan bir ağa ilişkin konuşabilecek daha resmi bir ağız yok. (ki bunlar sansürlenmiş belgeler.) haliyle işin bu kısmı için artık komplo teorisi mi, değil mi üzerinde kafa yormaya gerek yok; salt gerçek.

belgelerde; çocuk kaçırma, çocuğa tecavüz, işkence, cinayet, maktul kanı içme ve etini yeme gibi gerçekler daha ilk anda tespit edilebiliyor; dahası, yine abd adalet bakanlığı bunlara dair görüntü ve kanıtları içeren ancak yayınlanmayan belgeler olduğunu resmi ağızdan kabul ediyor.

bu çok çok önemli, zira pizzagate skandalı böylesi güçlü bir teyitten yoksundu ve hızlıca ört bas edildi. hatta bu süreçte, önce iddialara ilişkin mekanlara dair sahte görseller oluşturulup pompalandı, sonra bunların sahteliği ortaya çıkarıldı, daha sonra “yok artık ebenin” diyen haha hoho yapan gevşek tipler belirdi, anaakım medya ve reddit dahil sosyal medya sansürlenmek pahasına susturuldu, böylelikle konu düşük yoğunluklu dezenformasyonla itibarsızlaştırıldı ve flulaştırıldı; daha sonra insanların dikkat yorgunluğuna havale edilerek magazin ve komplo teorisi malzemesi etiketiyle arşivlere kaldırıldı. bugün olanın, o günden bağımsız bir yanı yok ve bugün ortaya çıkanlar o gün ört bas edilenler sayesinde devam etti.

sosyal medyaya bakılırsa; konu bizde çok kısa sürede siyasi atışma malzemesi haline getirildi, dahası, bu konularda aşırı hassas olması beklenen stk’lar, sanatçılar ve kanaat önderlerinden dişe dokunur bir tepki yok.

şu olaylar film senaryosu olsa ve bu bir film olarak gösterilse bunlar şu an yeri göğü inletiyor olurdu. ki zaten öyle olmalı. hele de gerçekken ortalığın yangın yeri olması gerekirdi ama olmuyor bir türlü. bizde olmadığı gibi, dünyanın diğer yerlerinde de bu seyirin değişme ihtimali çok düşük.

3 milyon belgeye rağmen (gerçekte 6 milyon olduğu iddia ediliyor) pizzagate’de yaşanan süreç, burada da işleyecek gibi görünüyor.

zira küresel medya herkesin bildiği şeyin daha adını koyamıyor. bu bir suç ağı falan değil. bu olanlar elitler içinde yaygınlaşmış pedofili, işkence, cinayet ve hanibalizm vakası da değil.

bunlar satanizm ritüel ve ayinleri. ilgili anlayışa göre; seçilmiş bir güruhun goyimler üzerindeki doğal hakkının kullanımı.

mossad’ın epstein angajesi ve bu sayede kurulan şantaj ağı da standart bir istihbarat organizasyonu değil. göründüğü kadarıyla ağa dahil edilen goyim ve o anlayışa mesafeli/karşı yahudiler için işlevsel.

açık ve net bir şekilde adını koyarsak siyonizm hükmünü icra ediyor.

buraya kadarı, aşağı yukarı herkesin bilip de çok fazla dillendirmediği mevzular. ve tam da bu nedenle arşive kaldırılmaya çok müsait.

en azından zihinlerde arşive kalkmaması için dikkat etmekte fayda var;

baal, şeytan, satanizm, elitler, müzik ve sinema endüstrisindeki yansımaları, sembolizm vs konular magazine çok yatkın mevzular. kısacası, bu ritüeller insanlık tarihi kadar eski; sümer’de, eski mısır’da, pagan ögelerde vs izlerini sürmek mümkün. akademik çerçevede tarih, sembolizm, aksiyoloji vs çalışmayan insanlar için ilgi çekici olmakla birlikte gereksiz ayrıntı. (şimdiden eyes wide shut muhabbetleri başladı ama şu an sembolizmden çıkarım yapılacak yerin baya ötesindeyiz) önemli olan tek şey; şu an bunu kimler temsil ediyor ve bununla ne yapıyor?

ve bu başlı başına, içe dönük, sapkın ama pasif bir inanç değil. kendileri dışındakilere dair belirgin hedefleri var. yine kısaca; kendini ‘gerçek tanrı’nın (baal/şeytan/anti-christ vs) çocukları (şeytan+havva), geri kalan herkesi (adem+havva) kendileri için yaratılmış ve üzerinde istediği gibi tasarruf edebileceği canlılar olarak gören bir kafadan bahsediyoruz.

ideoloji, siyaset, cinsellik, insan doğası, psikopati, narsisizm, bilim, inançlar, ekonomi, güncel fikir akımları vs bu anlayışın paradigmal olarak altında. hasılı, bu konuyu böylesi perspektiflerden ele alarak varılacak bir yer yok.
—-

yani, bunlar abd ve avrupa’daki bir takım elitle sınırlı ve sadece sapkınlıkla tanımlı olaylar değil. öfkelenip, tiksinti duyup, beddua edip geçilecek şeyler değil.

çünkü goyimler olarak bunun doğrudan muhatabıyız. umursasak da, umursamasak da.

bu gerçek bugün bize zarar vermese bile çok da uzak olmayan bir zamanda ya bize ya da bizden olanlara zarar verecek. istesek de, istemesek de.

#3850353


elitler vs diye anlattığı çevrelerin satanist inanç sistematiğinden bahsederken, mealen; bunlar size gülünç/uçuk gelebilir, belki de tanrıya veya şeytana da inanmıyorsunuzdur ama bunun bir önemi yok, çünkü düşmanlarınız bunlara inanıyor ve onların neye inandığı sizi etkiler, diyordu.


konu “sapkınlık” çerçevesi dışına çıkarılmıyor olsa da, insanların gerçek düşmanlarını fark edebilmesi adına tarihi bir ifşa.
devamını gör...

galaksiler arası uzayın genişlemesi sorunsalı

sorun, insan zihninin 3 boyut algısıyla sınırlı olmasından kaynaklanır. evrene dair konum hesaplamaları ve konumlar arası mesafe hesaplamaları bu uzamsallığa göre yapılır. basitçe, referans olarak belirlenen noktalalar (galaksiler vs) arası mesafenin artışından evrenin genişlediği sonucuna varılır. bu da 3 boyut kısıtı nedeniyle zihnimizde hacimsel bir kavramsallaştırmayı zorunlu kılar.

çok boyutluluk (3+) matematiksel olarak gayet tutarlı şekilde ifade edilebilen, formülasyonda tıkır tıkır işleyen ve bundan hareketle gayet geçerli sonuçlara varılıp nedensellik kurulabilen bir olgu olmakla birlikte zihninde simüle edilemez. o nedenle evrenin genişlemesini bu uzamsallık çerçevesinde anlamak mümkün değil.

gelgelelim, görece sabit konuma rağmen mesafe artışı ölçümlenebiliyor.

burada tersten düşünmek (boyut indirgemek) bunun bir çelişki olmayabileceğine dair bir fikir verebilir. (ancak sadece çelişkinin niteliğine dair bir fikir verebilir. bütüncül bir anlayış, yine kimsede olmayan çoklu boyut algısı ve buna dair ortak kavramsallık gerektirdiğinden mümkün değil.)

küp şeklinde bir oda düşünelim, bu odanın içinde askıda 3 cisim olsun, bunlardan birisi sabit (referans olması adına) diğer ikisi (a, b) hareketli olsun. ve diyelim ki, biz sadece cisimlerin oda zeminine izdüşümünü gözlemleyebiliyoruz ve belirli periyotlarda bu izdüşümleri haritalandırıyoruz.

ilk haritada sabit cismin izdüşümünü x-y ekseninde (0,0) noktası kabul edip a ve b cisimlerinin izdüşümünün konumlarını bu x-y ekseninde belirledik. öklid geometrisiyle (richard feynman pek sever) bütün izdüşümlerin birbirine göre konumlarını ifade edip mesafelerini ölçebiliyoruz. hatta bu cisimler içinden birbirine gönderdiğimiz ışığın diğerine ulaşma süresiyle ölçtüğümüz bu mesafelerin doğruluğunu teyit edebiliyoruz. artık cisimler nerede olursa olsun mesafe ölçümü mümkün.

ama bir süre sonra bir bakıyoruz; izdüşüm haritasındaki konumlara göre yaptığımız geometrik hesapla cisimlerden çıkan ışığın diğerine ulaşma süresi üzerinden yaptığımız hesap arasında bir tutarsızlık var. izdüşüm hesabı konumların ve dolayısıyla mesafenin sabit kaldığını söylerken, ışık hesabı mesafenin arttığını söylüyor. tekrar gözlemliyoruz; noktalar haritada gayet sabit duruyor ama birinden diğerine yolculuk yapmaya kalksak artık daha uzun süreceğini söyleyen başka bir veri var!

buradaki problem, tahmin edilebileceği üzere cisimlerin z boyutunda hareketidir. oda içinde zemine göre yükselme ve alçalma hareketi sergileyen cismin izdüşümü haritada bir fark yaratmasa da 2 cisim arasındaki mesafe (yükseklik farkı nedeniyle) artmıştır. doğal olarak bu noktada 2 boyutlu geometrik ölçüm bu farkı tespit edemez ancak bir cisimden diğerine gönderilen ışık üzerinden yapılacak zaman farkı ölçümü mesafe farkını tespit edebilir.

(dünyayı merkez kabul edip yıldızlar ve diğer gezegenleri onun etrafında kubbesel algılayan sümer mitolojisine dayalı astrolojinin ipe sapa gelmezliğinin sebebi de budur.)

biz 3 boyutu algılayıp simüle edebilen canlılar olarak sadece 2 boyutu algılayabilen başka bir canlı türüne örnekteki farkın sebebini matematiksel olarak anlatabilsek bile, onların zihinlerinde bunu simüle etmelerini sağlayamayız. çünkü yükseklik diye bir algı yok.

buradan hareketle (ancak teorik olarak algılayabildiğimiz) çok boyutlu evrene dair pratik algımız indirgemeci oluyor. haliyle konumlar belirgin referanslardırmayla sabit (aslında bu sabit de kendi içinde göreceli ama o ayrı konu) olsa da, matematiksel olarak gayet tutarlı olan mesafe/hız vs hesapları farklı sonuçlar doğurabiliyor.

doğrudan konuyla ilgili olmasa da holografik ilke #3847923 boyut indirgeme yönüyle ilginçtir.

hasılı konu, evrenin her şeyi kapsaması ama bizim onu da kapsayan başka bir kapsayıcı varsayımımız, akabinde bunun sonsuz tekrarı gibi felsefi bir açmazla ilgili değil. teorik açıdan evrenin her şeyi kapsaması varsayımıyla her şeyi kapsayan şeyin evren diye tanımlanması terminolojik bir konudur. ilk varsayım açısından bakarsak evren tekil mi, sınırlı mı ve dışı var mı, bilmiyoruz. tanımlayıcı bizsek (ikinci durum) kavramsal olarak anlaşılmaz olan bu tanım sınırlayıcılıktan -teorik olarak- azade olmaktan başka bir işlev görmez.
devamını gör...

karpuz kabuğundan gemiler yapmak


nihal, kendisine recep’in mektubunu getiren mehmet’e tokat atar, mektup yere düşer, mehmet gittikten sonra etrafı kolaçan edip mektubu koynuna sokar.

eve geldiğinde mektubu okumak için alelacele çatı katına çıkar. odaya girdiğinde ayağı oyuncak bebeğe takılır. bebeği yerden alıp sandıkların üzerine yerleştirir.

pencere kenarında mektubu okumaya başlar, okurken gülümser, yazılanların hoşuna gittiği anlaşılır. bebek aniden kafa üstü zemine düşer, nihal irkilip mektubu göğsüne bastırır. korkusu geçince okumaya devam eder.

mektup bittiğinde ayakkabılarını giyer, bebeği yerden alır, sandıkların üzerine yerleştirir ve odadan çıkar.

alt katta kapıyı kapatmak için sertçe çeker. o sarsıntıyla çatı katındaki odada bebek yine yere düşer. masanın üzerindeki misketler yuvarlanır.


filmin kurgusunu yapan mustafa preşeva, gelen sahneleri incelerken nihal’in mektup okuduğu kısım dışındaki sekanslara anlam veremez ve bebek planlarını odaya girişle birleştirip kısaltır.

ancak ahmet uluçay’ın nedensiz plan çekmediğini bildiği için bu sekanslar kafasına takılır.

bebek, nihal’in çocukluğundan bir nesnedir. odaya girdiğinde bebeği kaldırıp sandıkların üzerine yerleştirerek çocukluğunu yaşamaya devam eder. aldığı aşk mektubunu okurken karşı cinsin ilgisinden hoşlanıp gülümsediği anda bebek tekrar düşer; nihal’in çocukluğu ve saflığı yerini yeni duygulara bırakır. nihal çıkarken bebeği tekrar sandıkların üzerine yerleştirip çocukluğunu muhafaza etmeye çalışır. alt katta kapıyı sertçe çektiğinde bebeğin ve misketlerin düşmesiyle nihal’in çocukluğu ve saflığı geri dönülemez şekilde yiter.

odaya çocuk olarak giren nihal orayı yetişkin olarak terk eder.

mustafa preşeva, ahmet uluçay’ın metaforik açıdan bu denli ayrıntıcı olmasını ama bunları çok da önemsemeyip sahnelerde tesadüfen yakaladığı bazı (sinek vs) ayrıntıları çok daha fazla önemsemesini şaşırarak anlatılır.

keza filmde kamera çekimi gibi değil de, adeta bir tablo gibi görünen birçok plan vardır.
devamını gör...

uğur mumcu

muhtemelen ölmesini isteyecek birçok çevre vardı ancak iran yahut herhangi bir radikal dinci örgüt hikayesine hiçbir zaman inanmadım. hanefi avcı hala çıkıp “tamamiyle aydınlatılmıştır” diyebiliyor zannederim kimse de inanmıyor. belki klasik cinayet ve asayiş anlayışıyla söyledikleri bir yere tekabül ediyordur, bilemem.

ancak suikastten sonra eve yeşil’in ziyarete gelip ziyaret defterine yazı yazması, (eşinin anlattığına göre) bu işte parmağı olan herkesi bilmek isteyip istemediğini sorması, defterin daha sonra kaybolması gibi ilginç olaylar suikastin hiç de lanse edildiği gibi olmadığını gösteriyor.

eşref bitlis ve cem ersever suikasti de düşünüldüğünde bir tarafında yeşil’in de dahil olduğu bir iç çekişme var gibi. muhtemelen bu çekişmenin bir yönü türkiye’nin nato ve terörle mücadele ilişkilerine kadar uzanıyor.

keza, uğur mumcu, abd-pkk ilişkisini derinlemesini araştıran biriydi ve muhtemelen bu konuda baya yol almıştı.

bu nedenle suikast daha uzunca bir süre aydınlatılabilirmiş gibi gözükmüyor.

allah rahmet etsin.
devamını gör...

stoeger str 9 mc

dünyanın en saçma gizli taşıma tabancası bu olabilir.

geçen sene bu segmentte bir süre araştırma yapıp bunu aldım. (bir tane de ufak carry gun olsun istedim). beretta’ya olan güven nedeniyle stoeger’e yöneldim, güya o kaliteyi bulacaktık. alakası yokmuş. bunca yıldır kullandığım tabancalar arasında açık ara en kötüsü, diyebilirim

almadan önce, stoeger’in umursamazlığı ve şarjör yay sertliğine dair birçok video izlememe rağmen, biraz da abd’li silah yayıncılarının videolarında ergonomi üzerine söylediklerinden etkilenerek eleştirileri ikinci plana attım.

boyutlandırma ve ağırlık dengesi açısından gerçekten concealed carry gun segmentinin glock 43x ile birlikte en dikkate değer olanlarından biri. ki, 43x’in 10’luk kapasitesine karşı 13 fişek kapasitesi sunuyor. (ama şarjöre maksimum 12 fişek basabiliyorsun, 13’ü zorlasan polimer tabanı kırmak işten değil.)

stoeger’in verdiği çantayı görünce insanın zaten “poşette verseydiniz” diyesi geliyor. çantayı plastik enjeksiyon tezgahından alır almaz içine silahı koymuşlar gibi; insan bir çapaklarını alır.

çantadan 3 şarjör çıkıyor, 11 kapasiteli olanları direkt çöpe atabilirsiniz, çünkü eliniz biraz büyükse serçe parmağı boşta kalıyor.

şarjörler italyan yapımı olmakla beraber kaplama maplama yok, öylece yollamışlar ama şarjör yatağına iyi oturuyor ve dediğim gibi, yay sistemi çok sert. zamanla yumuşarmış falan da, diğer firmalar geri zekalı mı iddia ettiği kapasiteyi ancak zamanla sağlayabilecek şarjör yapmıyor. bildiğin, basit bir inovasyona bile gönlü yok firmanın. (tr fabrikasına gönderirsen yardımcı oluyorlarmış. e abi üretmediğin şarjör için sana yay söktürüp kara düzen müdahale ettirmeyi göze alsam sanayide de yaptırırım ben onu.)

hadi bunlara bile bile lades dedik.

gelelim pratik performansa: sürgü çekişi, polimer bir silahtan beklenmeyecek kadar sert. (o da zamanla yumuşuyormuş güya) baya baya çelik hand gun sınıfından bir tabanca kadar sert çekişli bir sürgüye sahip. beretta fs 92, sig sauer p 226, cz 75b neyse bu da onlara yakın. ne lüzum varsa! bazılarına sert kurulum keyifli geliyor (jericho yahut 14’lü browning olsa benim de hoşuma giderdi) ama toplam 155 mm uzunluğunda, boş ağırlığı 530 gr olan tabancanın, hele de fişek sürgü yatağındayken bu gerginlikte kurulu olması pek akıl karı değil. sürgü tutucunun tırnağı ise sürgüyü çok ince tutuyor, yani irca yay enerjisi çok düşük toleransla manipüle ediliyor. diğer yandan şarjör yay sertliği nedeniyle fişek yatağına fişek beslemesinin de çok sağlıklı olması beklenemez, benim başıma gelmedi ama çok seri atımda fişek takılma tecrübesi olanlar var. kısacası ufacık tabanca, fişeği atım yatağına verdiğin anda itibaren zemberek gibi duruyor. tamam, tabanca dediğinin mekanik olarak zinde olması iyidir ama bu kadarı (hele de tetik iç mandalı dışında hiçbir güvenlik yokken) baya sakat. şahsen hiçbir silahı fişek yatağına fişek verili halde belime takmak gibi bir alışkanlığım yok ama bununla hiç yapmam. bence kimse de yapmamalı.

iyi yönü, tek hareketli tetik mekanizması ezimde gayet tutarlı ve dayanma noktası gayet belirgin, tetik düşürmenin ne anda olacağını çok net hissedebiliyorsun.

atışa gelirsek; tabanca o zemberek haliyle her mermiyi yakmaya müsait gibi hissettiriyor ama 115 grain 9mm fişekle bile (silahın ergonomisi şahlanma kontrolü için gayet dengeli olmakla birlikte) enerjiyi bileğine kadar alıyorsun. mesela diğer kalibrelerde 45 acp, 38’lik veya 357 magnum atarken bile bu kadar hissetmiyorum. (bir arkadaş denediğinde el ayasını acıttığını söyledi.) zaten namlu kısa, tabanca enerjiyi ağırlığıyla manipüle edip sönümleyemiyor, haliyle seri atışta sonraki atışların sağa sola çekmemesi için bunu dikkate almak zorundasın. bu da ister istemez insanda silahı daha sıkı kavrama eğilimi yaratıyor ki, hem standart relaks modunu, hem de silah tutuş ve hedefleme alışkanlığını bozmaya çok müsait. sürekli bununla atsan bir süre sonra diğerlerinde ayarın bozulur.

ve bence en kötüsü; silahın gezinin manuel ayarlı tasarlanmış olması. lan gizli taşıma sınıfında kim ne etsin ayarlı gezi! müsabakaya mı gireceksin? hababam sıfırlama mesafesi mi değiştireceksin? allah gerek etmesin, maksimum 7-10 metre için gerekli olabilecek ve hiç kimsenin birincil silahı olarak tercih etmeyeceği bir tabancaya neden gez ayarı koyuyorsun?

başka bir silah olsa “yahu koymuş işte kullanmayıver” dersin ama silahın enerjisi saydığım sebeplerle o denli yüksek ki, gez, atış etkisiyle sağa sola kayıyor. bunu daha geçenlerde “ulan benim atışlar bununla niye sola çekiyor” diye düşünürken fark ettim. (hani atışları toplayamasan kendinden bilirsin, ‘buna alışamadım’ dersin ama tutarlı bir şekilde hedeflediğim yerin sol tarafına toplanıyor) gez, gözle görülür şekilde kaymış, çünkü vidası gevşemiş. (hiç böyle bir şey duymuşluğum yok ama böyle bir şeyin olması için sıfırlama değişikliği olmaksızın binlerce atış falan gerekir herhalde) atış sarsıntısıyla vida gevişiyorsa (umarım öyle değildir ama başka bir olasılık da gözükmüyor) daha neyine güveneyim ben bunun?

hasılı, yemişim ergonomisini, ağırlık merkezini falan, iyice soğudum silahtan.

ha şunu da ekleyeyim; ne kendi sitelerinde ne de piyasada buna dair hiçbir aksesuar bulamıyorsun. mesela glock için baktığın herhangi bir şeyi 500 farklı sitede ve rastgele gireceğin bir taktik mağazasında bulursun, ki bu ithal bir marka ama yerli markanın aksesuarını şusunu busunu bulamıyorsun. stoeger’den kydeks iç taşıma kılıfı sipariş ettim, onun bile çapakları duruyordu, kendim maket bıçağı ile temizledim. kılıfta iç kaplama yok, silahı çizdiği için onu da geri yolladım.

benim için baya rezalet bir deneyim oldu. devretmeyle falan da uğraşasım yok, zararı göze alıp devlete hibe edecek raddeye geldim. hani ürün iadesi kovalayayım desen prosedürü ayrı dert, götürüp elden vereyim, desen sırf yollarda o kadarlık benzin yakarsın. (bir de silah işi öyle bir şey ki, bir kere o silahtan soğudun mu bir daha yüzüne bakasın gelmiyor.)

sonra, yerli üretici bilmem ne muhabbeti yaparlar. allah’tan canik gibi yüz akı bir firma var(mış) da oradan biraz yırtıyoruz. ki canik vs benim hiç ilgi alanımda değildi ama biraz araştırınca fark ettim ki (en azından carry gun segmentinde), hiç başka yere bakmaya lüzum yokmuş. hayırlısı bakalım.
devamını gör...

kişisel gelişim kitapları

klasiklerden, joseph murphy’nin bilinçaltının gücü dikkate değer bir kitaptır. (ne kadar kişisel gelişim sayılır bilemem ama okumakta fayda var, diyebilirim.)

bir dönem çok meşhur olan tony robbins’in kitaplarında vurguladığı, düşünsellik-duygu durum-aktivasyon korelasyonu (bunu keşfeden kendisi olmasa da daha çok onun yazdıklarıyla gündeme geldi) ile davranış adaptasyonu pratikte ciddi fayda sağlayan yöntemler. özellikle dikkat, sakinlik, soğukkanlılık gerektiren eylemlerin alışma aşamasında faydasını gördüm, hala zaman zaman kullanırım.

robert cialdi’nin iknanın psikolojisi eseri doğrudan kişisel gelişim kategorisine girmese de, farkındalık anlamında harika bir kitaptır.

son dönemde ise james clear’ın atomik alışkanlıklar kitabı yine emsallerinden ayrılan bir örnek gibi gözüküyor. (bunu henüz bitirmediğim için çok net bir şey söyleyemiyorum.)

bu tür kitapları seçerken klasik lansman önsözlerden ziyade, yazar ve eserlerine dair akademik çevreden gelen eleştirileri/değerlendirmeleri okumak ve yazarın metinde referans verdiği kaynakların ciddiyetine göz atmak faydalıdır.

kaliteli örnekler var ama bu tür örnekler genellikle roman gibi okuyup sindirmeye çok müsait olmuyor. biraz cedelleşmek gerekiyor.
devamını gör...

uy başuma gelenler

bir yaz dizisine göre oldukça özgün bir senaryosu ve diyalog yazımı vardır.

yine bir yaz dizisine göre oyuncu kadrosu oldukça kalitelidir.

aykut oray, başak köklükaya, devrim atmaca, mustafa üstündağ, parkan özturan oyunculuklarıyla çok ön plana çıkar. özellikle mustafa üstündağ cemal karakteriyle müthiş performans sergiler.

dizinin, zaman zaman durum komedisi içeren ve south park sessizliğini andıran ilginç sekansları vardır.

türk dizi tarihinin bence en ilginç dizilerinden biri olabilirdi ancak çok kısa sürede yayından kalktı.
devamını gör...

cinayet ve çocuklara karşı işlenen suçlara idam gelsin

makul bir istek.

ancak tartışma sürekli olarak pratikte adil uygulama çerçevesine alınıyor ve bu yaklaşım idam cezasına dair hukuki bir eleştiri içermiyor. bir an için adil uygulamayı garanti eden bir bağlam/imkan oluştuğunu varsaysak okey miyiz, değil miyiz, önce onu bir netleştirmek lazım. problem cezaya değil, uygulamaya içkinse aynı eleştirel yaklaşımı diğer bütün cezalar için öne sürmek mümkün.

kendi adıma bunun, güncel menfur suçların yarattığı anlık tepkilerle duygusal bir çerçevede ele alınmasını doğru bulmuyorum ancak bunu genel bir değerlendirmeden de azade görmüyorum.

hukuki bakacaksak şuradan bir ele almak lazım. #3849326

ikincisi, felsefi bir çerçevede mi ele alıyoruz yoksa mevzu hukuk bakımından mı ele alıyoruz, onu da bir saptamak lazım.

zira uluslararası sözleşmeye taraf olmaklığın ticari, siyasi, diplomatik neticelerine odaklanacaksak zaten -ideal- hukuk konuşmuyoruz demektir. bu basit bir çıkar denklemidir, siyasi çerçevede ele alınır.

mesela, insan hayatına kutsiyet atfetmeyi anlayabiliyorum ve çeşitli bağlamlarda katılırım ancak bunun her hal ve şartta geçerli olduğuna dönük evrensel bir ilke olmaz. zaten burada insanın yaşama, kendini geliştirme, vücut bütünlüğünü koruma vs haklarına saldıran açısından yaşama hakkını ele alıyoruz. istisnasız kaide koyabilmenin tek yolu, her şeyi kontrol etmek ve müdahil olmaktır ki, bu durumda da özgürlükten bahsedemeyiz.

yahut herhangi bir insanın diğerinin ölümüne karar veremeyeceği (hadi bunu ‘herhangi bir kurum ve herhangi bir insan’ diye teşmil edelim) gibi bir söylemi, herhalde ki, mer’i mevzuata, uluslarası sözleşmeye, siyasi bir karara yahut güncel pratik çeşitliliğe dayandıramayız. açık ki bu, ahlaki bir çerçevede ele alınabilecek bir argüman. savlanan şey buysa ahlaki çerçevesini, hiçbir şartta istisnaya tabi olmamasını (pratik uygulama sorunları dışında) oturup anlatmak gerekiyor. neden mesela?

ağırlıklı olarak kıta avrupası hukuk sisteminin idealize ettiği bu anlayışta (ahlak anlayışının göreceliğinden bahsetmiyorum) lineer olarak kendi iç nedenselliğine dair bir argüman yok. dahası, diktatorya, soykırım vs tecrübelerin anayasa mahkemesi vb kurumların ihdasını gerektirmesine benzer bir tarihsellik de göremiyorum. böyle, her türlü olası bağlamdan azade, boşlukta süzülen bir söylem var ve aksine her söylemi itham edici bir paketle sunuluyor.

haller böyle olunca kör dövüşü kaçınılmaz oluyor.
devamını gör...

u.s. army special forces

bunlardan daha elit olarak lanse edilen delta force gibi bunların da, gizliliğin yarattığı merak ve efsaneleştirme eğilimi ile fazla abartıldıkları kanaatindeyim.

insanlar özel kuvvet birimlerini bir nevi insanüstü asker gibi algılıyor, devletler de doğal olarak bu algı aleyhine bir tutum benimsemiyor. çünkü neden benimsesin?

abd’nin bu tür şeyleri psikolojik savaş ve kültürel propaganda unsuru olarak değerlendirdiğini de göz önüne alırsak çok da şaşırtıcı değil.

nerd badass diye bilinen meşhur örneklerinden biri:

en.wikipedia.org/wiki/Mike_...

biraz daha realist bir bakış açısıyla görev tanımları ve farkları üzerine:

combatoperators.com/compari...

ancak şu bir gerçek ki, genel anlamda özel kuvvetler yetenek yönünden en iyilerin değil, mental olarak en iyilerin yeridir. en basitinden 50 km’lik yüklü ve yayan bir arazi intikalinde sadece fiziksel yetenek yeterli değildir. bir asker bunu başarsa bile mental yeterliliğini ölçmek için görev amacı açıklanmaksızın aperiyodik zamanlarda mesafe, süre, ağırlık, ekipman, çevresel şartlar vb kısıtlar değiştirilerek yeni hedef verilebilir. belirsizlik karşısında mental dayanıklılık ve ani değişimler karşısında anlık adaptasyon yeteneği belirleyicidir. buna sahip olmayan herhangi bir askerin özel kuvvetlerde işi olmaz, olmamalıdır.

keza gözü karalık, cesurluk vs. varsayımlar da çok yanlış bir algı üretiyor. bu tür bir niteleme pratik anlamda geri zekalılığa tekabül eder ve yine özel kuvvetlerde yeri yoktur. bir insan özel kuvvetlere gönüllü olarak başvurmuşsa ve hala bırakmamışsa yahut refüze edilmemişse yeterince gözü kara ve cesurdur zaten. ancak herhangi bir operasyonun gidişatı bunun daha fazlasını gerektiriyorsa (sonucundan bağımsız olarak) o operasyon ya planlama yahut öngörüsüzlük nedeniyle başarısız olmuştur. geçmiş olsun.

abd özel kuvvetlerine dair bu tür bir lansman internette çok yaygın olduğu için algı da çoğunlukla bu zemine kayıyor. zira o lansmanın hedefi öncelikle dünyanın geri kalanına üstünlük propagandası yapmak; ikinci olarak, kendi ordusu içinde özel kuvvetçi niteliğini haiz askerleri teşvik etmektir.

üniversite hayatımın belli bir döneminde ev arkadaşlarım özel kuvvet personeliydi. onlar vasıtasıyla en az 10-15 kişiyle daha arkadaşlığım, daha da fazlasıyla tanışıklığım oldu.

çoğunu sokakta görseniz özel kuvvetçi demezsiniz. hatta bazılarının askerlik mesleğinde olduğunu öğrenseniz inanmakta zorlanırsınız.

tabi ki, askeri anlamda fiziksel olarak çok yetenekli adamlar ama (stratejik bir gizlenme amacı olmaksızın) dış görünüş olarak gayet sıradanlar. (bodybuilding bağımlıları hariç.)

farklı farklı yeteneklere, uzmanlıklara, fiziksel özelliklere, eğitimlere, tecrübeye sahip insanlar. benim ev arkadaşlarımdan biri hafif silah uzmanı, bir diğeri sağlıkçıydı mesela. örneğin, sağlıkçının kendi boyundan 30 cm yüksek zemine ellerini koyup tek hamlede zıplayıp oturduğunu gördüm ama bu ona has bir esneklik. özel kuvvetçilik bakımından bir manası yok.

keza internette abd özel kuvvetlerine dair anlatıların %95’inin de bu çerçevede bir manası yok.

ancak bir sivil olarak tanıdıklarımdan algıladığım kadarıyla; hepsi için ortak özellik sayarsak, mental olarak sıradan insana göre çok daha sağlam adamlar. herhangi bir zamanda görev geldiğinde görevi, yeri, içeriği, olası tehlikeyi dert edineni görmedim mesela. yahut herhangi bir icraatı anlatma, sivile şov ve gösteriş yapma çabası olanı da görmedim. (hatta buna yorulacak küçük davranışlar bile dalga konusudur) ne bileyim, gecenin 4’üne konulmuş paraşüt indirme tatbikatı için eve dönüş saatini hesaplayan; arazide haftalarca sürecek görevde abur cubura yer kalmıyor diye mat götürmeyen; çatır ayazda çadır terletiyor diye ağaç kovuğunda yatan adamı psikolojik olarak çökertmek çok zor olsa gerek. günlük ıvır zıvır dertler dışında bir şeyden şikayet ettiklerini hiç görmedim. sivilde de gayet eğlenceli insanlar, hatta birkaç tanesi tanıdığım insanlar içinde en eğlenceli ve en pozitif insanlardı.

bir diğer ortak özellik de öz güvendir herhalde. (benlik sunumu olarak tariflenen o s.kko özgüvenden bahsetmiyorum) günlük hayatta herhangi bir konuya ilk bakış “hallolur” şeklindedir. “o iş olmaz” lafını hiç duymazsın. ortalama insan için ilk akla gelecek “nasıl hallolur, şöyle bir engel var, ya şöyle olursa/olmazsa, yan yatarsa, çamura batarsa” düşünceleri yerine, her zaman akla gelen ilk mantıklı aksiyonu alma eğilimi ön plandaydı.

(bu davranışsal refleks bir bakış açısı olarak aslında çok faydalı. mantık yürüterek hareket etmek lazım ancak bir konudaki en büyük engel çoğunlukla atalettir, o eşiği bir atlamak gerekiyor. keza her şeyi planlamak zaten makul de değil, olası olumsuzluğa hayata geçtiğinde adapte olma seçeneği varsa öncesinde bunu yük edinmenin manası yok.)

şovenist bir yaklaşımla söylemiyorum; diğer özel kuvvetlere dair muhabbetlerde, abd özel kuvvetlerini bırak övmeyi, ciddiye alan tek bir kişi görmedim. bunların içinde nato üslerinde, yurt dışı görevlerde abd unsurlarıyla çok kez karşılaşanlar vardı. genel söylem, görece iri yarı oldukları yönünde. hepsi bu. abd anlatısının tersine, örneğin afganistan’da yaşadıkları rezillikler pek yenilir yutulur cinsten değil.

gelgelim, farklı coğrafyalarda başarılı birçok operasyon da yapmışlardır.

ne de olsa; bir ülkenin özel kuvvet başarısının temelinde istihbarat, teknoloji, siyasi ve diplomatik etki yatar. yadsınamaz bir gerçek. bunların hepsi de para demektir. savunmasına yıllık 1 trilyon dolar; istihbaratına, siyasi/diplomatik tahakkümüne trilyonlarca dolar harcayan bir ülkenin özel kuvvetleri de bir şeyler yapsın bir zahmet. şüphesiz ki, dikkate alınmalarını gerektirecek niteliklere sahiptirler ancak lanse edildikleri kadar etkin olduklarına pek ihtimal vermiyorum.

diğer yandan, birçok ülke ordusu için türk özel kuvvetleri her daim ciddiye alınması gereken bir unsurdur. yine birçok ülke ordusu için, türk özel kuvvetlerinde özel kuvvet kursu almış olmak veya türk özel kuvvetleriyle birlikte çalışmış olmak elit askerlik anlamında önemsenen bir kriterdir.

ve son olarak; sıradan bir insanın, herhangi bir ülkenin, özel kuvvet dahil olmak üzere, kuvvet doktrinlerini bilme imkanı olmaz. hatta o ülkenin o kuvvetinin bizzat mensubu bile belli bir rütbe altında buna bütünüyle vakıf olmaz. bunu bilmiyorsak aslında hiçbir şey bilmiyoruz demektir ve doğalı da budur zaten.

fetöcü o…u çocuklarının bu ülkeye verdiği en büyük zararlardan birisi budur. umarım geçen süre zarfında gerekli tedbir ve değişiklerle önlemini alabilmişizdir.
devamını gör...

kalbin güzelliği yüze yansır mı sorusu

bunun, metafizik bağlam dışında, jung’çı bir bakışla (bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı) ele almaya uygun olduğunu düşünüyorum ama işin orası fazla teorik ve yorucu olur. bağlam benzerliği açısından: #3483464

o yüzden kısaca, buna inanıyorum, diyeyim. hatta bunun, hem anlık olarak keskin şekilde, hem de süreçlerle beraber tedrici şekilde değişkenliğine de inanıyorum. (kümülatif değişim)

insanın fiili/düşünsel/duygusal kümülatif varlığı diğerleri tarafından algılanabilir kanaatindeyim.

bilinçdışı muhtemelen bunu bütünsel olarak algılıyor ama bilincimiz bunu mantıklı bir çerçeveye oturtmak için görmeyle bağdaştırıyor. bir diğer deyişle; bilinç, nedensellikten bağımsız bu algıyı “yüz” üzerinden anlamlı hale getiriyor. (mikromimik okuma da bunun dışında değil.)

yani birinin varlığı herhangi bir sebep olmaksızın sizi rahatsız ediyorsa sanırım bilinçaltınız sizin farkında olmadığınız olumsuz bir sinyal almıştır. (sanırım = analitik psikolojiye dönük bir referans iddiası yok)

(şimdi bunu sebepsiz sempatik bulmayla bağdaştırsan gidip enayi gibi aşık olmaya kalkanlar olur. toplumsal sorumluluk adına; orada başka değişkenler var, diyelim.)

kendi adıma, birinden hiçbir sebep olmaksızın haz etmiyorsam nedensellik bulamıyorum diye bu hissi bastırmaya çalışmam, teyakkuzda olurum. hatta aksi yönde kanıtlar olsa dahi o hisse daha çok güveniyorum, diyebilirim.

kendi tecrübelerime dair basit bir genelleme yapacak olursam; benle hiç alakası olmamasına ve hatta benle en ufak diyaloğu olmamasına rağmen, büyü cazı işleriyle iştigal edenlerden rahatsız olmadığım tek bir örnek yaşamadım. sebepsiz rahatsız olduklarımdan bazılarının o işlerle ilgili olduğunu sonradan öğrendiğim de oldu. böylelerinden oldum olası haz etmem. hatta karşı cinsle iletişimimde, hobi olarak astroloji vs ile uğraşanın ne kadar “hobi” boyutunda olduğuyla ilgiliyimdir. benzer birçok örnekte rahatsız olduklarımın farklı farklı konularda sıkıntılarını sonradan duymuşluğum da oldu.

bu çerçevede sebepsiz olumsuz hisse güveniyorum ancak sebepsiz olumlu hisler için aynısını söyleyemem.

diğer yandan, vericinin kümülatif varlığı gibi alıcının da kümülatif varlığı bu algıda etken olsa gerek.

yani bir an için kötünün ve kötücüllüğün her daim hissi olarak algılanacağını varsaysak dahi, alıcının kendisinin bu skalada nerede olduğu önem arz eder. kalbi çok temiz insanlar, karşısındakine dair muhtemelen çok daha temiz (parazitsiz) sinyal alıyordur, diye düşünüyorum.

tabi bunların hepsi faraziye. yatırım tavsiyesi değildir. bol şans.
devamını gör...

send him 2-3 years dagestan and forget

islam mahaçev’in internette viral olan sözü.

youtube.com/shorts/YupMXjnf...

woke kültür denilen sapkınlığa karşı çok sık kullanılıyor.

x.com/kirmizikosemma/status...
devamını gör...

farenin götüne krema sürüp yalayan adamlar

nihat genç bu tür betimlemelerde fantastik bir hayal gücüne sahipti.

köyün eşeği ve köyün delisi hikayesini meclisteki vekillere bağladığında yarattığı şoku hala unutamıyorum. kemal unakıtan eleştirileri, murat belge polemikleri, ayşe arman’a ve pakize suda’ya cevap yazıları, zamanında ‘hela ibriği’ yakıştırması yaptığı hakkı devrim’in kendisine yönelik ‘serseri’ sözüne cevap yazısı vs metinlerde kullandığı benzetme ve betimlemeler, en az siyasi/ideolojik yazıları kadar hafızalarda yer etmiştir.

polemikçiliği dışında, televizyon öncesi dergi yazılarından ‘amerikan köpekleri’ ve ‘köpekler ruslar bazı hususlar’ makaleleri kayda değerdir.

liberal takımının tamahkarlığını, yüzsüzlüğünü onun kadar iyi betimleyen kimse yoktu.

kendisini, ankara sokaklarında yürürken yanındaki kişiye hararetli bir şekilde bir şeyler anlatışıyla hatırlarım. allah rahmet etsin.
devamını gör...

kadınlar neden zengin erkeği sever sorunsalı

kadın yaşamını idame ettirme konusunda daha rasyonel düşünen bir canlı çünkü. erkeğin en önemli olayı problem çözmekse para birçok problemi ve hatta birçok mevzuyu henüz problem aşamasına evrilmeden çözer. gelgelelim, tek başına kafi değildir. tek başına yeterli olsa onca imkana rağmen kadından saygı görmeyen erkekler olmazdı.

kaka bile onca şöhret ve zenginliğe rağmen ‘fazla iyi’ olduğu gerekçesiyle terk edildi. bak aklıma geldi, moralim bozuldu yine. gidip instagramdan “üzülme kardeşim :(“ diye mesaj atıcam şimdi.
devamını gör...

iş yerinden iğrendiren şeyler

genellikle işim dışarıda olduğu için işyerinde her gün mesai doldurmak zorunda değilim. o nedenle orada neler dönüyor, nasıl dengeler var, hiç bilmiyorum, merak da etmiyorum. ancak şehir dışında olduğumda her kültür ve sosyoekonomik sınıftan bin çeşit insanla muhatabım. bunlarla ilişkim süreğen değil, her seferinde yeni kişilerle tanışmam ve laf anlatmam gerekiyor.

yıllar içinde işe dair kafamda 7-8 kategori oluştu. bunların en mide bulandırıcı olanı yalan söylemekten hiçbir şekilde imtina etmeyen manipülatif profil. bunlarla yürütülen her diyalog psikolojik savaş unsuru gibidir.

daha ilk tanışma anından itibaren sizi tartmaya başlar. bu açılış da 3 olası şekilde olur; fazla sıcak, fazla soğuk/mesafeli ve yapay gerilimli.

fazla sıcak; aşırı ihtimam, saygı, ikram ve övgü içerir. böylelikle sizi yavaş yavaş muhatap lehine gereksiz empati ve minnet duygusuna itmeyi amaçlar. pasif bir yöntemdir ama ayık olmazsan etkilidir. ikram reddedene ve ısrarlı ihtimamı önemsemediğini belli edene kadar sürer.

fazla soğuk; sorulara zorla cevap verilir, suratlar asık olur, diyalog akışı yavaş olur. talep ettiğiniz işlerde sürekli bir aksaklık çıkar, yapılamaz iddiası çok dillendirilir ve sizden alternatif sunmanız veya onlar adına karar almanız beklenir. maksat çözüm değildir; yetkinliğinizi sınamak, karar alırken veya talep ederken tereddüt edip etmediğinizi görmektir. sizi bilmediğiniz alakasız konular içine çekmeye çalışırlar ki, özgüveniniz sarsılsın. bunlara karşı en iyi yöntem, bildiğiniz ve zaten gerekli olan çerçevede kalıp muhatabı ayrıntıya boğmaktır. bunlar çoğunlukla kendi yöntemlerinin aleyhlerine dönmesine karşı hazırlıklı olmazlar ve hızlı bir şekilde tabi olma eğilimi geliştirirler. ikincisi, nihai sorumluluğu onlara bırakacak şekilde bağlam değiştirmektir. böylelikle sebep oldukları her türlü yapay sorunu çözme sorumluluğu karşıya transfer edilir. ve işler birden hızlanmaya, tavırlar değişmeye başlar.

yapay gerilim; öfkeli profil, ‘sizinle ilgili olmayan dış sebepler nedeniyle’ duygu patlamasının eşiğinde gibi davranır. muhatapta belirsiz bir tehlike ve her an kendine yönelebilecek dolaylı bir tehdit algısı işlemeye çalışır ki, psikolojik olarak baskı altına alabilsin. zira korkan insan sağlıklı karar alamaz ve taleplerinin arkasında durmakta tereddüt eder. en sıkıntılısı bunlar gibi gözükse de, baş etmesi en kolay ve hatta eğlenceli grup budur. hiçbir şekilde ilgilenmemek, anlatıyı dinlememek ve hatta hafif alaycılık bunların apışıp kalmasına sebep olur. hiçbir tepki vermeden tiyatro izler gibi izleyip sonra direkt konuya girince şaşkınlıkları yüzlerinden okunur. bunların en salak versiyonu da gayrimeşruluktan saygı umanlardır. şiddet içerikli gayrimeşru hikayelerini anlatmayı pek severler. hapis yatmış da, bilmem ne yapmış da… sanki benim için yattı! o kadar gayrimeşruya hevesliysen git mahallenin önünde çömelip tespih salla, olmadı torba tut y.rr..m, burada ne işin var! bunlar umursamayınca çok hızlı sönümlenir.

hepsinin ortak manipülasyon tekniği ise sorduğunuz sorulara cevap vermemek için sanki başka bir şey sorulmuş gibi alakasız şeyler anlatmalarıdır. küçük müdahalelerle konuya döndürülmeleri gerekir, yoksa hem muhabbet uzar, hem de uzayan muhabbette anlatılan alakasız şeyler gerekçe olarak önünüze konulmaya başlar.

birbirlerine çok benzerler, küçüktürler ama mide bulandırırlar.
devamını gör...

anın fotoğrafı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hoşlanılan kadının ilk buluşmada abd'yi başkanlar değil rockefeller ailesi yönetiyor demesi

söz meclisten dışarı genele şamil bir şeyler söyleyesim var:

bizde her şey komplo teorisi çuvalına doldurulup biraz fazla hafife alınıyor gibime geliyor. ya da en azından kalitesiz içerik üzerinden topyekun goygoya meze ediliyor.

komplo teorisi, zaten doğası gereği mevcut verilerle doğrulanması veya yanlışlanması mümkün olmayan iddia zemininde inşa edilir. en iyi ihtimalle korelasyon tespitine müsaittir ki, onda bile ilerleyen adımlar gerçek-fantezi makasının uçlarını açabilir.

de, zaten çıkarımları doğrulayabiliyor olsak konu o çerçeveden çıkıyor. doktora tezi olarak sunulamayacağı konusunda zaten herkes mutabık olsa gerek.

ancak problem tam da burada başlıyor. komplo teorisine konu olan şeyin icracısının/aktörünün zaten gizliliği esas aldığı varsayımıyla adım atılıyor. yani, biraz nedenselleştirmeyle ayın on dördü gibi ortaya çıkacak doğal bir keşiften bahsedilmediği açık.

kaldı ki, ilerleyen dönemde tarihi belgelerle yahut çeşitli keşiflerle ifşa edilen bazı gerçekler, dönemindeki veri yetersizliği nedeniyle komplo teorisi çerçevesinde olan bazı iddiaları ispatlayabiliyor. yahut, ortaya atıldığı dönem oldukça geniş bir çevrede kabul gören birçok komplo teorisinin de, sonradan yapılan keşifler, araştırmalar ve tarihi kayıtlarla safsata olduğu ortaya çıkabiliyor.

komplo teorisyenlerinin bu belirsizlikten yararlanması mümkün olduğu gibi, o teoriye konu olan gerçeklerin de bu belirsizlikle gizlenmesi mümkün.

haller böyle diye, ortaya atılan her komplo teorisine kati bir inançla sarılmak ne denli sakıncalıysa, hiçbir şeyi ciddiye almamak da o denli sakıncalı.

burada bakmak gereken birkaç şey var:

teorinin temeli olan ve çıkarım için kullanılan verilerin sağlıklı olup olmadığı. hiç değilse ilk adım veriler doğru mu, değil mi?

gerçeklik nerede bitiyor, varsayım nereden başlıyor? o veriler ve iddialarla ilgili varsayımda bulunmak ve sonraki adımı atmak mümkün mü?

takip eden adımlarda metodolojik bir tutarlılık var mı?

başka veriler iddiayı çürütüyor mu?

bunun gibi birkaç testle ilgili teorinin kalitesini az çok anlarsın. üzerine, bunun kati bir gerçeklik olmadığını, her an yanlışlanabileceğini takdir eder, evdeki altınları da satmaya kalkmazsan zarar görmeden bir perspektif elde edersin.

neye yarar bu tür perspektifler? şahıs olarak belki senin doğrudan işine yaramaz ama devletler bunları ciddiye alır. sende de belki bir şeylere dair şüphe uyandırır vs.

neticede devasa istihbarat ağları, global düzeyde gizliliğe dayalı sürüyle ilişkilenme biçimleri, bilimsel veride ve teknolojide tekel olma arzusunun getirdiği mücadeleler, toplum mühendisliği çalışmaları vs spor olsun diye değerlendirilmiyor olsa gerek. bunları da “bilmem ne üniversitesi kütüphanesini dijital ortama yükledik, oradan bakın” diye önünüze koymuyorlar.

en basitinden, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi bilim adamlarından bazılarının alşimizmden tut da sembolizme kadar cilt cilt çalışması var. yüzyıllar sonra kayıtları elde edilerek tespit edilmiş gizli örgütler var. dünyanın en güçlü liderlerinin akla hayale gelmeyecek fantastik tiplerle görüşmeleri falan var. bugün bile nükleer güç sahibi ülkeler rakiplerinin dış politikasını, resmi gerekçeleri reddedip burjuva/aristokrasi/elitler çerçevesinde ele alarak argüman geliştirebiliyor. herhalde reelpolitiğe bizden daha hakimdirler.

haliyle, en azından toplumun selameti için izlemek, varsaymak, kafa yormak ve sürekli teyit aramak zorundasın ki, varsa bir tehlike en azında bir sezgi geliştirebilesin.

zira, stratejik olarak önem arz ettiği sürece en temel akademik bilgi de dahil olmak üzere hiçbir şey avama bedavadan verilmez. dahası, ayık olmadığın sürece kimin değirmenine su taşıdığını da bilemezsin.

ama işte bizde, her alanda olduğu gibi bunda da ifrat ve tefrit söz konusu. komplo teorisi kovalayan da, bunu hafife alan da işin cılkını çıkartıyor. e konforlu çünkü.

hatta bırak komplo teorisini, aşağı yukarı her polemik konusunda (bilimsel olanı da dahil) karşıtlığı temsilen sunulan içeriksiz bir alaycılık var. “ciddiye almaya değer görmedim, sizin kapasiteniz anca buna yeter ama ben bu işlerin aslını çok iyi biliyorum” alt metniyle geliyor. akabinde o şeyin neden saçma/geçersiz/yanlış olduğuna dair en ufak bir açıklama girişimi yok. acayip konforlu bir alan, bedavadan bilirkişi olunuyor.

hadi en popüler spekülasyondan gidelim. bu işlerde rothschild, rockefeller muhabbeti yaygın. dünyadaki total sermaye üzerinde etkinlikten bahsedildiğinde bunların illa bir ismi geçer. bu aileler üzerine baya anlı şanlı unvanlı insanların yaptığı gayet ciddi araştırmalar var. ki, konuya ilişkin bazı yayınlarda atıf alacak kadar önemli araştırmalardır. ancak bunlardan hareketle günceldeki finansal ve siyasal etkilerini ispatlamak mümkün değil.

ama say ki, biz dünyayı bunların yönettiğine inanıyoruz ve sayalım ki; x, y, z finans kuruluşları üzerinde etkilerine dair elimizde veri var; bunun cevabı goygoy mudur mesela?

çıkar dersin ki, geçmişten gelen bir networkleri vardır ama sayılan kuruluşların yönetiminde kriter o değil, şudur, ortaklık oranları şudur; örneğin kıymetli mineral ve madenlerin işlenmesinde şunlar yatırım ortağıdır, şunlar aracıdır, şu şu anlaşma gereği şu devletin şu şirketi hak sahibidir. çıkarsın meydana; uluslararası finansman, diplomatik çerçeve, devletlerin dahli, bm bilmem kaç sayılı kararı, bilmem ne antlaşması anlatırsın; biz de deriz ki; tamam yahu gayet makul, bu işler bizim zannettiğimiz gibi değilmiş.

var mı böyle bir anlatı? yok. e seni niye ciddiye alalım ki biz? sen masaya sadece bilme iddiası koyuyorsun ama iddianın gerçekliğine dair en ufak emare yok. şu haline bakınca reptiliana inanan adam bile bana senden daha ciddi gözüküyor.

kaldı ki, hayatını buna vakfetmiyorsan, komplo teorisyenliğinde yanılmanın çok ciddi bir götürüsü yok ama bihaber olmanın veya umursamamanın en azından o teori çerçevesinde olası bir zararı var.

ayrıca, bu işi düzgün yapan aytunç altındal (ki komplo teorisyenliğini kabul etmezdi) gibi insanlar var. kitapları ingiltere’de basılan, isviçre üniversitelerinde aksiyoloji dersi vermiş birisini (inanmak/katılmak/doğrulamak ayrı konu olmakla birlikte) şahsen ben dikkate alırım. en azından ortaya biliyor olmak imasından başka bir şey koymayan birilerinden daha dikkate değer olduğu kesin. keza, vardığı sonuçların isabetinden bağımsız olarak verdiği temel kavramsal bilgiler bile gayet kıymetlidir.

ne bileyim; birisi cia özelinde dulles kardeşleri anlatmışsa; birçok bilim adamı blavatsky’i merak etmişse, bir diğeri batı spiritüelizminde cabirilik damarını tespit etmişse yanılma veya vaktini boşa harcama riski göze alınabilir gözüküyor bana. hele de alternatife bakınca çok daha mantıklı duruyor.

bu işlerin modern dönem için atası sayılabilecek apokalips’in atlıları kitabında (ki acayip uçuk gelebilecek komplo teorileri barındırır) william cooper’ın dikkat çektiği çok makul bir bakış açısı var.

elitler vs diye anlattığı çevrelerin satanist inanç sistematiğinden bahsederken, mealen; bunlar size gülünç/uçuk gelebilir, belki de tanrıya veya şeytana da inanmıyorsunuzdur ama bunun bir önemi yok, çünkü düşmanlarınız bunlara inanıyor ve onların neye inandığı sizi etkiler, diyordu.

hatta bazen gerçekliğe dair algı bile, gerçeğin kendisinden çok daha etkilidir ve sırf bu bile kulak kabartmak için kafidir.

başlık konusuna dönersek; severim komplo teorisi anlatılarını, yeter ki belli bir kalitesi ve içerik çeşitliliği olsun. en kötü, yanlış çıkar.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim