ray carmine yazar profili

ray carmine kapak fotoğrafı
ray carmine profil fotoğrafı
rozet
kafa izninde
karma: 5258 tanım: 274 başlık: 31 takipçi: 23
hey there i am using whatsapp

son tanımları


canik

kalitesini bir şekilde kabullendiğim türk silah markası.

açıkça söylemek gerekirse önyargı nedeniyle bugüne kadar hiç araştırmadım, kullanan arkadaşlarımın övgüsünü bile çoğunlukla kendi segmentinin iyisi gibi algıladım.

son 20 yılda herhalde 50-60 farklı tabancayla minimum 50 fişeklik atış deneyimim vardır. tek şarjörlük yahut birkaç atımlık denemeleri de sayarsam (tarihi eser niteliğinden en dandiklere kadar) bu sayı 100’ü rahat geçer. buna rağmen silahtan anlarım, diyemem. zira hakikaten anlayan insanlarla tanıştım. gerek bilgi, gerek deneyim, gerekse güdüsel silah yatkınlığı açısından çok başka seviyede olan, hayatını neredeyse buna vakfetmiş insanlar var. benim açımdan, silahtan anlamak öyle bir şey. beni bu işe bulaştıran da zaten hafif silah uzmanı olan bir arkadaşımdı. yani diyesim; söyleyeceklerim kendi tecrübemden mütevellit. ki zaten bu işlerde “şu silah iyidir” gibi bir şey yoktur; kişinin silahı değil, silahın kişiyi seçtiğine yönelik bir inancım var.

benim türk markalarıyla deneyimim, kılınç 2000 light’tan beri giderek düşen bir trend şeklinde. özellikle bir markanın polimer tabanca skandalından ve bunu ört bas etmek için yapılanlardan sonra tamamen soğudum diyebilirim. zaten ondan önce de en üst segmentte gördüğüm söylenemez. ancak emniyet ve ordu mensupları için -çok özel birimlerde esnekliği sağlamak kaydıyla- yerli kullanımını rüştünü kanıtlamış modeller için destekliyorum.

klasik olarak; çelikte beretta, cz, sig sauer; polimerde glock, toplu tabancada colt python’u referans alan bir bakış açım var. 45 acp 1911 serisinin hayranı olmakla birlikte, özellikle türkiye gibi; insanların legal yollardan silah erişiminin bu denli kısıtlı, bürokrasisinin bu denli yıldırıcı, bulundurma ruhsatı için bile bin dereden su getirmenin zorunlu olduğu bir ülkede bunların ötesinde referans aramak çok gerçekçi olmuyor ne yazık ki. taşıma ruhsatınız yoksa silahı oradan alıp şuraya götürmek için izin falan gerekiyor! olmayana allah kolaylık versin, ev taşısan o kadar bunalmazsın. saçmalık üstüne saçmalık. sanki memlekette suç işleyen, haraç kesen, tehdit eden, organize suç örgütü kuran, gayri meşru koşturan tipler resmi yollardan edindiği, seri numarası ve balistiği devlette kayıtlı silahla geziyor! (neyse, işin burası ayrı fasıl.)

hasılı, zaman içinde yaşadığım, gördüğüm, duyduğum şeyler yerli silahlara karşı ilgimi azalttı. bu konularla ilgili insanlar içinde (çabaya saygı duysalar da) günlük taşımada beline takıp gezmeye hevesli olan görmedim.

bu kadar girizgahtan da anlaşılacağı üzere, son 1-2 yıla kadar canik’e neredeyse hiç ilgi duymadım, diyebilirim.

abd’de silah yayıncılarının inceleme videolarını yıllardır güncel takip eden birisiyim. zira dünya tabanca piyasasının tek başına %80’ine tekabül eden, yasal yollardan silah edinmenin ve savunma düzeyinde kullanımın en yaygın olduğu, gerek yerli gerekse yabancı markaların lansmanını en önemsediği pazar ve doğal olarak yayıncılar, dünyada piyasaya sürülmüş her yeni silaha ve hatta üretimi duralı yıllar olmuş eski silahlara rahatlıkla erişip değerlendirebiliyorlar. tabi ki bizde de bu iş için çaba gösterenler var ancak bir kısmı yerli markalarla profesyonel ilişki içinde, geriye kalanı da ithal edilmiş tabancaları sahibinden rica minnet edinip incelemeye çalışıyorlar. haliyle kapsam çok dar ve her halükarda bulundurma ruhsatı odaklı kriterlere ağırlık veriyorlar.

abd menşeili yayıncılara dönersek; bir kere, aynı segmentte olup da kıyaslamadıkları marka/model varyasyonu yok gibi. ikincisi, kriterler hem savunma, hem saldırı, hem de günlük taşımaya dönük. bunlar içinde en önemsenen ise carry gun ve concealed carry gun sınıfı. üçüncüsü, o silah enflasyonunun yarattığı ortamda kıyas ve değerlendirmede ayrıntının ayrıntısına kadar iniyorlar. dördüncüsü, bizim memlekette aman çizilmesin diye nişan bohçasına sarılıp sarmalanan tabancaları eziyet edercesine kullanıp 1000-5000 atım sonrası devam videosu çekiyorlar.

son yıllarda ise canik bu yayın piyasasında, öncelikle uygun fiyat vurgusuyla (benzer/yakın özellikler ama daha ucuz), daha sonra, ciddi ciddi piyasanın en bilinen markalarına karşı performans kıyasıyla öne çıkmaya başladı. tasarımları da taklitle bağdaştırılamayacak kadar kendine has bir stile kavuşmuş gözüküyor. dahası, sadece kendiyle anılabilecek özellik sahibi olma açısından karakteristik bir marka halini almış durumda.

ki işin en önemli kısmı burasıdır. glock, sig sauer, beretta, heckler & koch, cz firearms, smith & wesson, springfield armory, browning arms company gibi markaları büyük yapan, kullanıcısının yıllar içinde evrimsel aşamalarını gözlemleyebildiği marka/modelle anılan özelliklerdir. hatta bu gibi firmalar bazı modellerinde sadık müşteri kitlesinin tepkisinden çekinerek daha stabil, daha kullanışlı sonuç doğuracak inovasyon süreçlerine girmektense (o değişimleri taşıyan ürünleri farklı modelle isimlendirip) 3-4 kuşaktır bilinen geleneksel modeli üretmeye devam eder ve rahatlıkla da satar.

tabi ki, 170 yıllık firmaların boy gösterdiği, 2 dünya savaşı görmüş modelleri üretmiş (hatta ayakta kalmaları için bazı dönemler kamu desteği verilecek kadar önemsenen) firmaların varlığını sürdürdüğü yabancı bir piyasada canik adına böylesi bir gelenekten bahsetmek için çok çok erken ancak kendiyle anılabilecek ve canik’e has kabul edilebilecek bir özelliğiyle ön plana çıkmayı başarmış gibi gözüküyor: tetik mekanizması.

aşağı yukarı her silah yayıncısı zaten mekanizmanın harika olduğunu kabul ediyor ve hatta önemli bazı yayıncılar mekanizmayı “gezegenin açık ara en iyi tetik mekanizması” olarak niteliyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunca övgüden sonra sırf merakımdan bu tetik mekanizmasına sahip sfx rival, sfx rival s ve tti combat modellerini denedim. baştan belirteyim, söylenen her şeye katılıyorum, fazlası var, eksiği yok.

mekanizmanın en önemli ayırıcı özellikleri:

1- en ufak bir pürüz hissettirmeyen, sonuna kadar homojen ilerleyen tetik ezme dinamiği:

tetik ezerken sertleşerek ilerleme hissi neredeyse yok, dayanma noktasına kadar stabil ilerliyor. birçok tetik mekanizmasında ezimi durdurup tekrar ezmeye başlarken çok hafif bir takılma hissedersiniz. zira ilk anda sürtünme eşiğini aştıktan sonra durursanız, o eşiği tekrar aşarak ilerlemek gerekir. (hızını almakla durup tekrar kalkmak gibi düşünülebilir) bu durum fizik yasaları gereği doğaldır ancak bu mekanizmada o his yok denecek kadar az. yay gerilimi ve sürtünme sürecini bu kadar homojen hale getirmek zor iş.

2- ateşleme duvarının 90 dereceye ayarlanması ve düz (kavisli olmayan) tetik ve tetik mandalı:

açıkçası ilk anda biraz garip geldi, atıştan önce alışabilmek için birkaç kez boşa tetik düşürdüm. ancak birkaç atıştan sonra çok hızlı bir şekilde doğal gelmeye başlıyor. birçok tabancada bu denli keskin bir ayrımı yakalayamazsınız. çünkü tetikler içe kavislidir ve her tabancada tetiğe temas noktası değişeceği gibi, aynı kişinin iç bükey bir yüzeye tekrar temasında bile minimal değişiklikler olur. dayanma noktasını (duvarını) hissederek baskı sürdürdüğünüz bir süreçte tetiklenme anını tam bilebilmek (o hissi iyice oturtmak) aynı silahla belirli bir alışma süreci gerektirir. bu mekanizmada tetik ve güvenlik mandalı kavisli olmadığından mandalın tetik yüzeyine oturması da, tetiğin ilerleyişi de çok net hissediliyor. burada küçük bir eleştiri getirirsem; tetik ezme sertliği ile dayanma noktasında tetik düşürme sertliği arasında büyük bir fark yok. gerçi müsabaka stilinde tasarlanmış tabancalarda ve seri atım istenen polimer tabancalarda istenen bir özelliktir ama ben şahsen o noktada biraz daha fazla sertlik isterdim. ayarlanabiliyor mu, bilemiyorum. hadi sfx rival ve tti combat polimer ama sfx rival s gibi çelik sürgülü bir tabancada tetik düşürme duvarı bence biraz daha sert olmalı, çünkü ele oturan o ağırlıkla tetik hassasiyeti biraz orantısız hissettiriyor. (ama işin burası da biraz zevk meselesi, kişiden kişiye değişir)

bununla birlikte, hazır canik denemeye başlamışken tp9 elit-s’le de atış yaptım. onun tetik mekanizması daha geleneksel (içe kavisli) olmakla birlikte yine canik’e has bir özelliği var.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunda çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama rahatlıkla diyebilirim ki, bu mekanizma da deneyimlediklerim arasında en iyilerdendi.

hatta şöyle söyleyeyim; bence ilki daha iyi olmakla birlikte bu iki tetik mekanizması, glock’un (ki polimer sınıfta şahsen en sevdiğim ve alışkın olduğum tetik mekanizmasıdır) bütün modellerinden (gen-6 modellerini henüz denemedim) açık ara daha iyidir. denediğim diğer bütün tabancalardan zaten daha iyi. (bazı tabancalarda o tabancaya has davranışa alışır ve seversiniz, ayrı bir şey, o biraz şahsi keyif meselesi. tabi bir de toplu tabancayı ayırıyorum, onların kurulumuna bu sistem olmaz. modifiye ile oldurulsa bile gelenekseli tercih ederdim.)

hazır değinmişken canik’te denediğim bu 4 modeli de değerlendireyim.

öncelikle şunu söyleyeyim; atış isabeti performansı açısından sfx rival s, tp-9 elit s, tti combat ve sfx rival şeklinde bir sıralama oldu. sfx rival-s ve tp-9 elit s ilk kez elime alıp atış yaptığım tabancalar arasında atış isabeti açısından en iyi ikisiydi. genellikle bende ilk 2 şarjör biraz tabanca tepkisini anlamayla geçer. bu ikisinde ona bile gerek kalmadı, daha ilk atıştan itibaren uzun zamandır kullandığım bir tabancayla atış yapıyormuş gibiydim. bence bu tamamen; tabanca stabilitesi, tetik mekanizmasının akışkanlığı ve doğal gelmesi ile şahlanma miktarıyla ilgili.

tti combat’taki after burner mekanizmasına rağmen sfx rival’la şahlanma açısından çok büyük bir fark görmedim. sanırım iki polimer tabancanın büyüklüğüne oranla hafifliği bir miktar alışma süreci gerektiriyor, buna rağmen atışları rahatlıkla toplayabiliyorsunuz. genel bir kıyas yaparsam glock 17 bu ikisinden daha stabil diyebilirim.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

tp9 elit s, ilk deneyimimde performans açısından beklediğimden çok çok daha iyiydi. tetik mekanizmasından zaten bahsettim. stabilitesi de çok iyiymiş. genel bir kıyas yaparsam glock 19’a yakın bir hissiyat verdi. (tabi estetik açıdan glock 19’un yeri ayrıdır.)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sfx rival s, sanki yıllardır kullanıyormuşum gibi hissettirdi. büyüklük ağırlık dengesi de oturunca baya baya iyi bir atış deneyimi oldu. doğal ağırlık, her türlü after burner’dan çok daha iyi bir şahlanma kontrolü sağlıyor. gelgelim, polimer bir silahtan beklenebilecek bir tetik hafifliği ve seriliği, tabi ki canik’e özel tetik mekanizması, müsabaka tabancasını andıran ergonomisi ve ağırlık dengesi düşünüldüğünde aklıma sfx rival s’i karşılaştırabileceğim çelik bir silah gelmiyor. performans açısından klasik modellerin birçoğunu zaten rahatlıkla geride bırakır. belki sınıflama açısından -ağırlık farkına rağmen- cz shadow 2 ile kıyaslamak mantıklı, kıyaslayanlar da olmuş ama benim cz shadow 2 ile atışım olmadığından bir şey diyemem. (yine estetik olarak cz derim)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

nihai olarak ben canik’i çok beğendim. ama bu yukarıda saydığım modellerin hiçbirini alacak değilim, çünkü şu anda bu sınıfların hiçbirinde ihtiyacım yok.

şimdi gelelim asıl meseleye:

şu an için sadece canik usa tarafından abd’de üretilmekte olan, abd’de mart sonu-nisan başı gibi piyasaya sürüleceği söylenen (türkiye’de ne zaman piyasaya gireceğini bilmediğim) ancak almayı düşündüğüm canik modeline: canik prime radian

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

önceki yıl gizli taşıma sınıfında bir tabanca almaya niyetlenip glock 43x’e karar vermişken, son anda fikir değiştirip yerli üretime karar verip stoeger 9 mc faciası yaşadım. #3861033

açıkçası glock 43x 10 fişek kapasitesiyle çok da kafama yatmıyordu zaten.

işte bu süreçte canik’le ilgilenmeye başlayınca, ‘ica 2025 concealed carry pistol of the year’ ödülünü almış canik mete mc9 prime modelini gördüm. ikisini ayrı ayrı değerlendirmeye gerek yok çünkü prime radian modeli bunun modifiye edilmiş hali. ancak canik, mc9 prime’ı mete serisi olarak lanse ederken, prime radian modelini tti combat’ın bulunduğu custom sınıfına koyuyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu model 17 fişek kapasitesiyle ve ergonomik tasarımıyla sınıfının en iyisi. tam boy ve namlu boyu olarak carry gun sınıfına yakın olmakla birlikte micro compact inceliğinde.

iki model de tti combat ve sfx rival’da bahsettiğim 90 derece tetik mekanizmasına sahip.

neden modifiye edilmişe gelirsek; mc9 prime’da şahlanma kontrolünü sağlamak üzere namlu ucu delikli ve sürgü yanal çentikli tasarlanmış. ancak abd müşteri portföyünde bundan pek hoşlanmayanlar var çünkü namlu ağzından çevreye sadece basınç değil ışık da yayılıyor ve savunma silahı olarak kullanılırken (gece haneye hırsızlık/saldırı amaçlı giriş) ve genel olarak karanlıkta yerini belli etme dezavantajına sahip. şahlanma kontrolüne katkısı, kaybedilen verimli (enerji kaybı olmaksızın itki sağlanan) namlu mesafesiyle kıyaslanınca düz namlulu olmasını isteyenler de var.

diğer yandan, abd’deki silah kullanıcılarında orijinal silaha sonradan after burner ve delikli namlu tertibatı takmak oldukça yaygın bir alışkanlık. özellikle glock kullanıcıları, şahlanma kontrolü ve isabet oranını yükseltmek için radian firmasının ürettiği radian after burner ve radian ramjet setini 300-350 dolara satın alıp silahlarını bu setle modifiye ediyorlar. (tti combat’taki sistem) bu sistemde, hem namlu hem de after burner tertibatı delikli tasarıma sahip ve şahlanma kontrolü açısından tekil delikli namluya göre çok daha etkili. bunda da ışık yayılımı olmakla birlikte after burner’sız duruma göre daha az olduğu söyleniyor. bu sistemde sürgü geriye gittiğinde en uçtaki after burner sürgüden bağımsız olduğu için alt gövde bitim noktasından çok minimal düzeyde ayrılıp yerine oturuyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

canik piyasadaki bu talepleri dikkate alarak radian şirketiyle ortak olarak prime radian modelini üretiyor. modelde yeni olan; namlu, afterburner, arka kabza ve magwell radian tarafından tasarlanmış, modelin gerisi uyumlamaya dair ufak tefek ölçü farkılıları haricinde mc9 prime’la aynı.

canik abd’de mc9 prime’ı 649 dolardan satarken bu modeli tahminen 899 dolar fiyatla piyasaya sürecek. geçen yıl ödül almış bir modelin son kullanıcıya 300 dolara mal olan radian ramjet ve radian after burner setiyle entegre üretilmesi iyi bir pazarlama politikası gibi gözüküyor. ki abd’deki rekabet ortamında polimer bir silah için 900 dolar bandında fiyat oldukça iddialı sayılır. buna rağmen rağbet göreceği tahmin ediliyor.

türkiye fiyatının ne olacağını öngörmek zor çünkü firma yerli olsa da üretim yeri abd, dahası üretim ortağı firma ve onun entegre ettiği silah parçaları abd menşeili. ancak ithal silahları piyasa fiyatının 4-5 misline satıp taş atıp kolu yorulmadan %300 ila %400 karlılık sağlayan mke’den çok daha makul olacağını sanıyorum.
devamını gör...

mutlaka okuyun dediğiniz kitaplar

edebiyatta gözden kaçırmışsanız:

gün olur asra bedel, toprak ana - cengiz aytmatov

yılanların öcü - fakir baykurt

açlık - knut hamsun

öncül okuma gerektirmeyen ve herkesin fayda göreceğine inandıklarımdan, doğu-batı ekseninde siyaset/sosyoloji/psikoloji/din/tarih karışık:

oryantalizm - edward said

hayat problem çözmektir - karl popper

ağ toplumunun yükselişi ve enformasyon çağı - manuel castells

kesin inançlılar - eric hoffer

insan olmanın psikolojisi - abraham maslow

hatıralar: tecrübelerim - arnold tonybee

iknanın psikolojisi - robert b. cialdini

körü körüne inanç - vamık volkan

siyaset kavramları ve siyaset kuramları - gerald f. gaus

dinler tarihi - abdurrahman küçük, günay tümer, mehmet alparslan küçük

siyasal islam düşüncesi tarihi - anthony black

dağı delen ırmak - kemal karpat

sosyolojiler değil sosyoloji - kadir cangızbay

ezilenlerin pedagojisi - paulo freire

diplomasi - henry kissenger

kontrolden çıkmış dünya - zbigniew brzezinski

büyük satranç tahtası - zbigniew brzezinski

arap aklının oluşumu - muhammed abid el-cabiri

islam siyaset aklı - muhammed abid el-cabiri

hatıralar - yüzyılımızda yalnız yolculuğum - roger garaudy

siyonizm dosyası - roger garaudy

dünya düzdür - thomas l. friedman

küreselleşmenin geleceği lexus ve zeytin ağacı - thomas l. friedman

raşid gannuşi: islamcılık geleneğinde bir demokrat - azzam s. tamimi

ortadoğu - iki bin yıllık ortadoğu tarihi - bernard lewis

modern türkiye’nin doğuşu - bernard lewis

türkiye’de çağdaşlaşma - niyazi berkes

teokrasi ve laiklik - niyazi berkes

iran uyanıyor - şirin ebadi

iktidar seçkinleri - c. wright mills

sessiz bahar - rachel carson

atlas vazgeçti - ayn rand

ebuzer - ali şeriati

dinler tarihi - ali şeriati

marksizm - ali şeriati

islam ve sınıfsal yapı - ali şeriati

insanın hikayesi - james c. davis

devlet-i aliyye - halil inalcık

tanrı adına savaş - karen armstrong

ölümcül kimlikler - amin maalouf

çivisi çıkmış dünya - amin maalouf

yolların başlangıcı - amin maalouf

tarihin peşinde - john tosh

not: el yazısından geçtim, yazarken aklıma gelenleri de ekledim; ufak tefek hatalar olabilir.
devamını gör...

basit terapi yöntemleri

poligon.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

epstein davası

herkesin bildiği, duyduğu, aşina olduğu şeyleri tekrar etmek pahasına:

bilmem vurgulamaya gerek var mı; belgeler abd adalet bakanlığı tarafından yayınlandı. abd menşeili olup küresel boyuta yayılan bir ağa ilişkin konuşabilecek daha resmi bir ağız yok. (ki bunlar sansürlenmiş belgeler.) haliyle işin bu kısmı için artık komplo teorisi mi, değil mi üzerinde kafa yormaya gerek yok; salt gerçek.

belgelerde; çocuk kaçırma, çocuğa tecavüz, işkence, cinayet, maktul kanı içme ve etini yeme gibi gerçekler daha ilk anda tespit edilebiliyor; dahası, yine abd adalet bakanlığı bunlara dair görüntü ve kanıtları içeren ancak yayınlanmayan belgeler olduğunu resmi ağızdan kabul ediyor.

bu çok çok önemli, zira pizzagate skandalı böylesi güçlü bir teyitten yoksundu ve hızlıca ört bas edildi. hatta bu süreçte, önce iddialara ilişkin mekanlara dair sahte görseller oluşturulup pompalandı, sonra bunların sahteliği ortaya çıkarıldı, daha sonra “yok artık ebenin” diyen haha hoho yapan gevşek tipler belirdi, anaakım medya ve reddit dahil sosyal medya sansürlenmek pahasına susturuldu, böylelikle konu düşük yoğunluklu dezenformasyonla itibarsızlaştırıldı ve flulaştırıldı; daha sonra insanların dikkat yorgunluğuna havale edilerek magazin ve komplo teorisi malzemesi etiketiyle arşivlere kaldırıldı. bugün olanın, o günden bağımsız bir yanı yok ve bugün ortaya çıkanlar o gün ört bas edilenler sayesinde devam etti.

sosyal medyaya bakılırsa; konu bizde çok kısa sürede siyasi atışma malzemesi haline getirildi, dahası, bu konularda aşırı hassas olması beklenen stk’lar, sanatçılar ve kanaat önderlerinden dişe dokunur bir tepki yok.

şu olaylar film senaryosu olsa ve bu bir film olarak gösterilse bunlar şu an yeri göğü inletiyor olurdu. ki zaten öyle olmalı. hele de gerçekken ortalığın yangın yeri olması gerekirdi ama olmuyor bir türlü. bizde olmadığı gibi, dünyanın diğer yerlerinde de bu seyirin değişme ihtimali çok düşük.

3 milyon belgeye rağmen (gerçekte 6 milyon olduğu iddia ediliyor) pizzagate’de yaşanan süreç, burada da işleyecek gibi görünüyor.

zira küresel medya herkesin bildiği şeyin daha adını koyamıyor. bu bir suç ağı falan değil. bu olanlar elitler içinde yaygınlaşmış pedofili, işkence, cinayet ve hanibalizm vakası da değil.

bunlar satanizm ritüel ve ayinleri. ilgili anlayışa göre; seçilmiş bir güruhun goyimler üzerindeki doğal hakkının kullanımı.

mossad’ın epstein angajesi ve bu sayede kurulan şantaj ağı da standart bir istihbarat organizasyonu değil. göründüğü kadarıyla ağa dahil edilen goyim ve o anlayışa mesafeli/karşı yahudiler için işlevsel.

açık ve net bir şekilde adını koyarsak siyonizm hükmünü icra ediyor.

buraya kadarı, aşağı yukarı herkesin bilip de çok fazla dillendirmediği mevzular. ve tam da bu nedenle arşive kaldırılmaya çok müsait.

en azından zihinlerde arşive kalkmaması için dikkat etmekte fayda var;

baal, şeytan, satanizm, elitler, müzik ve sinema endüstrisindeki yansımaları, sembolizm vs konular magazine çok yatkın mevzular. kısacası, bu ritüeller insanlık tarihi kadar eski; sümer’de, eski mısır’da, pagan ögelerde vs izlerini sürmek mümkün. akademik çerçevede tarih, sembolizm, aksiyoloji vs çalışmayan insanlar için ilgi çekici olmakla birlikte gereksiz ayrıntı. (şimdiden eyes wide shut muhabbetleri başladı ama şu an sembolizmden çıkarım yapılacak yerin baya ötesindeyiz) önemli olan tek şey; şu an bunu kimler temsil ediyor ve bununla ne yapıyor?

ve bu başlı başına, içe dönük, sapkın ama pasif bir inanç değil. kendileri dışındakilere dair belirgin hedefleri var. yine kısaca; kendini ‘gerçek tanrı’nın (baal/şeytan/anti-christ vs) çocukları (şeytan+havva), geri kalan herkesi (adem+havva) kendileri için yaratılmış ve üzerinde istediği gibi tasarruf edebileceği canlılar olarak gören bir kafadan bahsediyoruz.

ideoloji, siyaset, cinsellik, insan doğası, psikopati, narsisizm, bilim, inançlar, ekonomi, güncel fikir akımları vs bu anlayışın paradigmal olarak altında. hasılı, bu konuyu böylesi perspektiflerden ele alarak varılacak bir yer yok.
—-

yani, bunlar abd ve avrupa’daki bir takım elitle sınırlı ve sadece sapkınlıkla tanımlı olaylar değil. öfkelenip, tiksinti duyup, beddua edip geçilecek şeyler değil.

çünkü goyimler olarak bunun doğrudan muhatabıyız. umursasak da, umursamasak da.

bu gerçek bugün bize zarar vermese bile çok da uzak olmayan bir zamanda ya bize ya da bizden olanlara zarar verecek. istesek de, istemesek de.

#3850353


elitler vs diye anlattığı çevrelerin satanist inanç sistematiğinden bahsederken, mealen; bunlar size gülünç/uçuk gelebilir, belki de tanrıya veya şeytana da inanmıyorsunuzdur ama bunun bir önemi yok, çünkü düşmanlarınız bunlara inanıyor ve onların neye inandığı sizi etkiler, diyordu.


konu “sapkınlık” çerçevesi dışına çıkarılmıyor olsa da, insanların gerçek düşmanlarını fark edebilmesi adına tarihi bir ifşa.
devamını gör...

galaksiler arası uzayın genişlemesi sorunsalı

sorun, insan zihninin 3 boyut algısıyla sınırlı olmasından kaynaklanır. evrene dair konum hesaplamaları ve konumlar arası mesafe hesaplamaları bu uzamsallığa göre yapılır. basitçe, referans olarak belirlenen noktalalar (galaksiler vs) arası mesafenin artışından evrenin genişlediği sonucuna varılır. bu da 3 boyut kısıtı nedeniyle zihnimizde hacimsel bir kavramsallaştırmayı zorunlu kılar.

çok boyutluluk (3+) matematiksel olarak gayet tutarlı şekilde ifade edilebilen, formülasyonda tıkır tıkır işleyen ve bundan hareketle gayet geçerli sonuçlara varılıp nedensellik kurulabilen bir olgu olmakla birlikte zihninde simüle edilemez. o nedenle evrenin genişlemesini bu uzamsallık çerçevesinde anlamak mümkün değil.

gelgelelim, görece sabit konuma rağmen mesafe artışı ölçümlenebiliyor.

burada tersten düşünmek (boyut indirgemek) bunun bir çelişki olmayabileceğine dair bir fikir verebilir. (ancak sadece çelişkinin niteliğine dair bir fikir verebilir. bütüncül bir anlayış, yine kimsede olmayan çoklu boyut algısı ve buna dair ortak kavramsallık gerektirdiğinden mümkün değil.)

küp şeklinde bir oda düşünelim, bu odanın içinde askıda 3 cisim olsun, bunlardan birisi sabit (referans olması adına) diğer ikisi (a, b) hareketli olsun. ve diyelim ki, biz sadece cisimlerin oda zeminine izdüşümünü gözlemleyebiliyoruz ve belirli periyotlarda bu izdüşümleri haritalandırıyoruz.

ilk haritada sabit cismin izdüşümünü x-y ekseninde (0,0) noktası kabul edip a ve b cisimlerinin izdüşümünün konumlarını bu x-y ekseninde belirledik. öklid geometrisiyle (richard feynman pek sever) bütün izdüşümlerin birbirine göre konumlarını ifade edip mesafelerini ölçebiliyoruz. hatta bu cisimler içinden birbirine gönderdiğimiz ışığın diğerine ulaşma süresiyle ölçtüğümüz bu mesafelerin doğruluğunu teyit edebiliyoruz. artık cisimler nerede olursa olsun mesafe ölçümü mümkün.

ama bir süre sonra bir bakıyoruz; izdüşüm haritasındaki konumlara göre yaptığımız geometrik hesapla cisimlerden çıkan ışığın diğerine ulaşma süresi üzerinden yaptığımız hesap arasında bir tutarsızlık var. izdüşüm hesabı konumların ve dolayısıyla mesafenin sabit kaldığını söylerken, ışık hesabı mesafenin arttığını söylüyor. tekrar gözlemliyoruz; noktalar haritada gayet sabit duruyor ama birinden diğerine yolculuk yapmaya kalksak artık daha uzun süreceğini söyleyen başka bir veri var!

buradaki problem, tahmin edilebileceği üzere cisimlerin z boyutunda hareketidir. oda içinde zemine göre yükselme ve alçalma hareketi sergileyen cismin izdüşümü haritada bir fark yaratmasa da 2 cisim arasındaki mesafe (yükseklik farkı nedeniyle) artmıştır. doğal olarak bu noktada 2 boyutlu geometrik ölçüm bu farkı tespit edemez ancak bir cisimden diğerine gönderilen ışık üzerinden yapılacak zaman farkı ölçümü mesafe farkını tespit edebilir.

(dünyayı merkez kabul edip yıldızlar ve diğer gezegenleri onun etrafında kubbesel algılayan sümer mitolojisine dayalı astrolojinin ipe sapa gelmezliğinin sebebi de budur.)

biz 3 boyutu algılayıp simüle edebilen canlılar olarak sadece 2 boyutu algılayabilen başka bir canlı türüne örnekteki farkın sebebini matematiksel olarak anlatabilsek bile, onların zihinlerinde bunu simüle etmelerini sağlayamayız. çünkü yükseklik diye bir algı yok.

buradan hareketle (ancak teorik olarak algılayabildiğimiz) çok boyutlu evrene dair pratik algımız indirgemeci oluyor. haliyle konumlar belirgin referanslardırmayla sabit (aslında bu sabit de kendi içinde göreceli ama o ayrı konu) olsa da, matematiksel olarak gayet tutarlı olan mesafe/hız vs hesapları farklı sonuçlar doğurabiliyor.

doğrudan konuyla ilgili olmasa da holografik ilke #3847923 boyut indirgeme yönüyle ilginçtir.

hasılı konu, evrenin her şeyi kapsaması ama bizim onu da kapsayan başka bir kapsayıcı varsayımımız, akabinde bunun sonsuz tekrarı gibi felsefi bir açmazla ilgili değil. teorik açıdan evrenin her şeyi kapsaması varsayımıyla her şeyi kapsayan şeyin evren diye tanımlanması terminolojik bir konudur. ilk varsayım açısından bakarsak evren tekil mi, sınırlı mı ve dışı var mı, bilmiyoruz. tanımlayıcı bizsek (ikinci durum) kavramsal olarak anlaşılmaz olan bu tanım sınırlayıcılıktan -teorik olarak- azade olmaktan başka bir işlev görmez.
devamını gör...

karpuz kabuğundan gemiler yapmak


nihal, kendisine recep’in mektubunu getiren mehmet’e tokat atar, mektup yere düşer, mehmet gittikten sonra etrafı kolaçan edip mektubu koynuna sokar.

eve geldiğinde mektubu okumak için alelacele çatı katına çıkar. odaya girdiğinde ayağı oyuncak bebeğe takılır. bebeği yerden alıp sandıkların üzerine yerleştirir.

pencere kenarında mektubu okumaya başlar, okurken gülümser, yazılanların hoşuna gittiği anlaşılır. bebek aniden kafa üstü zemine düşer, nihal irkilip mektubu göğsüne bastırır. korkusu geçince okumaya devam eder.

mektup bittiğinde ayakkabılarını giyer, bebeği yerden alır, sandıkların üzerine yerleştirir ve odadan çıkar.

alt katta kapıyı kapatmak için sertçe çeker. o sarsıntıyla çatı katındaki odada bebek yine yere düşer. masanın üzerindeki misketler yuvarlanır.


filmin kurgusunu yapan mustafa preşeva, gelen sahneleri incelerken nihal’in mektup okuduğu kısım dışındaki sekanslara anlam veremez ve bebek planlarını odaya girişle birleştirip kısaltır.

ancak ahmet uluçay’ın nedensiz plan çekmediğini bildiği için bu sekanslar kafasına takılır.

bebek, nihal’in çocukluğundan bir nesnedir. odaya girdiğinde bebeği kaldırıp sandıkların üzerine yerleştirerek çocukluğunu yaşamaya devam eder. aldığı aşk mektubunu okurken karşı cinsin ilgisinden hoşlanıp gülümsediği anda bebek tekrar düşer; nihal’in çocukluğu ve saflığı yerini yeni duygulara bırakır. nihal çıkarken bebeği tekrar sandıkların üzerine yerleştirip çocukluğunu muhafaza etmeye çalışır. alt katta kapıyı sertçe çektiğinde bebeğin ve misketlerin düşmesiyle nihal’in çocukluğu ve saflığı geri dönülemez şekilde yiter.

odaya çocuk olarak giren nihal orayı yetişkin olarak terk eder.

mustafa preşeva, ahmet uluçay’ın metaforik açıdan bu denli ayrıntıcı olmasını ama bunları çok da önemsemeyip sahnelerde tesadüfen yakaladığı bazı (sinek vs) ayrıntıları çok daha fazla önemsemesini şaşırarak anlatılır.

keza filmde kamera çekimi gibi değil de, adeta bir tablo gibi görünen birçok plan vardır.
devamını gör...

uğur mumcu

muhtemelen ölmesini isteyecek birçok çevre vardı ancak iran yahut herhangi bir radikal dinci örgüt hikayesine hiçbir zaman inanmadım. hanefi avcı hala çıkıp “tamamiyle aydınlatılmıştır” diyebiliyor zannederim kimse de inanmıyor. belki klasik cinayet ve asayiş anlayışıyla söyledikleri bir yere tekabül ediyordur, bilemem.

ancak suikastten sonra eve yeşil’in ziyarete gelip ziyaret defterine yazı yazması, (eşinin anlattığına göre) bu işte parmağı olan herkesi bilmek isteyip istemediğini sorması, defterin daha sonra kaybolması gibi ilginç olaylar suikastin hiç de lanse edildiği gibi olmadığını gösteriyor.

eşref bitlis ve cem ersever suikasti de düşünüldüğünde bir tarafında yeşil’in de dahil olduğu bir iç çekişme var gibi. muhtemelen bu çekişmenin bir yönü türkiye’nin nato ve terörle mücadele ilişkilerine kadar uzanıyor.

keza, uğur mumcu, abd-pkk ilişkisini derinlemesini araştıran biriydi ve muhtemelen bu konuda baya yol almıştı.

bu nedenle suikast daha uzunca bir süre aydınlatılabilirmiş gibi gözükmüyor.

allah rahmet etsin.
devamını gör...

stoeger str 9 mc

dünyanın en saçma gizli taşıma tabancası bu olabilir.

geçen sene bu segmentte bir süre araştırma yapıp bunu aldım. (bir tane de ufak carry gun olsun istedim). beretta’ya olan güven nedeniyle stoeger’e yöneldim, güya o kaliteyi bulacaktık. alakası yokmuş. bunca yıldır kullandığım tabancalar arasında açık ara en kötüsü, diyebilirim

almadan önce, stoeger’in umursamazlığı ve şarjör yay sertliğine dair birçok video izlememe rağmen, biraz da abd’li silah yayıncılarının videolarında ergonomi üzerine söylediklerinden etkilenerek eleştirileri ikinci plana attım.

boyutlandırma ve ağırlık dengesi açısından gerçekten concealed carry gun segmentinin glock 43x ile birlikte en dikkate değer olanlarından biri. ki, 43x’in 10’luk kapasitesine karşı 13 fişek kapasitesi sunuyor. (ama şarjöre maksimum 12 fişek basabiliyorsun, 13’ü zorlasan polimer tabanı kırmak işten değil.)

stoeger’in verdiği çantayı görünce insanın zaten “poşette verseydiniz” diyesi geliyor. çantayı plastik enjeksiyon tezgahından alır almaz içine silahı koymuşlar gibi; insan bir çapaklarını alır.

çantadan 3 şarjör çıkıyor, 11 kapasiteli olanları direkt çöpe atabilirsiniz, çünkü eliniz biraz büyükse serçe parmağı boşta kalıyor.

şarjörler italyan yapımı olmakla beraber kaplama maplama yok, öylece yollamışlar ama şarjör yatağına iyi oturuyor ve dediğim gibi, yay sistemi çok sert. zamanla yumuşarmış falan da, diğer firmalar geri zekalı mı iddia ettiği kapasiteyi ancak zamanla sağlayabilecek şarjör yapmıyor. bildiğin, basit bir inovasyona bile gönlü yok firmanın. (tr fabrikasına gönderirsen yardımcı oluyorlarmış. e abi üretmediğin şarjör için sana yay söktürüp kara düzen müdahale ettirmeyi göze alsam sanayide de yaptırırım ben onu.)

hadi bunlara bile bile lades dedik.

gelelim pratik performansa: sürgü çekişi, polimer bir silahtan beklenmeyecek kadar sert. (o da zamanla yumuşuyormuş güya) baya baya çelik hand gun sınıfından bir tabanca kadar sert çekişli bir sürgüye sahip. beretta fs 92, sig sauer p 226, cz 75b neyse bu da onlara yakın. ne lüzum varsa! bazılarına sert kurulum keyifli geliyor (jericho yahut 14’lü browning olsa benim de hoşuma giderdi) ama toplam 155 mm uzunluğunda, boş ağırlığı 530 gr olan tabancanın, hele de fişek sürgü yatağındayken bu gerginlikte kurulu olması pek akıl karı değil. sürgü tutucunun tırnağı ise sürgüyü çok ince tutuyor, yani irca yay enerjisi çok düşük toleransla manipüle ediliyor. diğer yandan şarjör yay sertliği nedeniyle fişek yatağına fişek beslemesinin de çok sağlıklı olması beklenemez, benim başıma gelmedi ama çok seri atımda fişek takılma tecrübesi olanlar var. kısacası ufacık tabanca, fişeği atım yatağına verdiğin anda itibaren zemberek gibi duruyor. tamam, tabanca dediğinin mekanik olarak zinde olması iyidir ama bu kadarı (hele de tetik iç mandalı dışında hiçbir güvenlik yokken) baya sakat. şahsen hiçbir silahı fişek yatağına fişek verili halde belime takmak gibi bir alışkanlığım yok ama bununla hiç yapmam. bence kimse de yapmamalı.

iyi yönü, tek hareketli tetik mekanizması ezimde gayet tutarlı ve dayanma noktası gayet belirgin, tetik düşürmenin ne anda olacağını çok net hissedebiliyorsun.

atışa gelirsek; tabanca o zemberek haliyle her mermiyi yakmaya müsait gibi hissettiriyor ama 115 grain 9mm fişekle bile (silahın ergonomisi şahlanma kontrolü için gayet dengeli olmakla birlikte) enerjiyi bileğine kadar alıyorsun. mesela diğer kalibrelerde 45 acp, 38’lik veya 357 magnum atarken bile bu kadar hissetmiyorum. (bir arkadaş denediğinde el ayasını acıttığını söyledi.) zaten namlu kısa, tabanca enerjiyi ağırlığıyla manipüle edip sönümleyemiyor, haliyle seri atışta sonraki atışların sağa sola çekmemesi için bunu dikkate almak zorundasın. bu da ister istemez insanda silahı daha sıkı kavrama eğilimi yaratıyor ki, hem standart relaks modunu, hem de silah tutuş ve hedefleme alışkanlığını bozmaya çok müsait. sürekli bununla atsan bir süre sonra diğerlerinde ayarın bozulur.

ve bence en kötüsü; silahın gezinin manuel ayarlı tasarlanmış olması. lan gizli taşıma sınıfında kim ne etsin ayarlı gezi! müsabakaya mı gireceksin? hababam sıfırlama mesafesi mi değiştireceksin? allah gerek etmesin, maksimum 7-10 metre için gerekli olabilecek ve hiç kimsenin birincil silahı olarak tercih etmeyeceği bir tabancaya neden gez ayarı koyuyorsun?

başka bir silah olsa “yahu koymuş işte kullanmayıver” dersin ama silahın enerjisi saydığım sebeplerle o denli yüksek ki, gez, atış etkisiyle sağa sola kayıyor. bunu daha geçenlerde “ulan benim atışlar bununla niye sola çekiyor” diye düşünürken fark ettim. (hani atışları toplayamasan kendinden bilirsin, ‘buna alışamadım’ dersin ama tutarlı bir şekilde hedeflediğim yerin sol tarafına toplanıyor) gez, gözle görülür şekilde kaymış, çünkü vidası gevşemiş. (hiç böyle bir şey duymuşluğum yok ama böyle bir şeyin olması için sıfırlama değişikliği olmaksızın binlerce atış falan gerekir herhalde) atış sarsıntısıyla vida gevişiyorsa (umarım öyle değildir ama başka bir olasılık da gözükmüyor) daha neyine güveneyim ben bunun?

hasılı, yemişim ergonomisini, ağırlık merkezini falan, iyice soğudum silahtan.

ha şunu da ekleyeyim; ne kendi sitelerinde ne de piyasada buna dair hiçbir aksesuar bulamıyorsun. mesela glock için baktığın herhangi bir şeyi 500 farklı sitede ve rastgele gireceğin bir taktik mağazasında bulursun, ki bu ithal bir marka ama yerli markanın aksesuarını şusunu busunu bulamıyorsun. stoeger’den kydeks iç taşıma kılıfı sipariş ettim, onun bile çapakları duruyordu, kendim maket bıçağı ile temizledim. kılıfta iç kaplama yok, silahı çizdiği için onu da geri yolladım.

benim için baya rezalet bir deneyim oldu. devretmeyle falan da uğraşasım yok, zararı göze alıp devlete hibe edecek raddeye geldim. hani ürün iadesi kovalayayım desen prosedürü ayrı dert, götürüp elden vereyim, desen sırf yollarda o kadarlık benzin yakarsın. (bir de silah işi öyle bir şey ki, bir kere o silahtan soğudun mu bir daha yüzüne bakasın gelmiyor.)

sonra, yerli üretici bilmem ne muhabbeti yaparlar. allah’tan canik gibi yüz akı bir firma var(mış) da oradan biraz yırtıyoruz. ki canik vs benim hiç ilgi alanımda değildi ama biraz araştırınca fark ettim ki (en azından carry gun segmentinde), hiç başka yere bakmaya lüzum yokmuş. hayırlısı bakalım.
devamını gör...

kişisel gelişim kitapları

klasiklerden, joseph murphy’nin bilinçaltının gücü dikkate değer bir kitaptır. (ne kadar kişisel gelişim sayılır bilemem ama okumakta fayda var, diyebilirim.)

bir dönem çok meşhur olan tony robbins’in kitaplarında vurguladığı, düşünsellik-duygu durum-aktivasyon korelasyonu (bunu keşfeden kendisi olmasa da daha çok onun yazdıklarıyla gündeme geldi) ile davranış adaptasyonu pratikte ciddi fayda sağlayan yöntemler. özellikle dikkat, sakinlik, soğukkanlılık gerektiren eylemlerin alışma aşamasında faydasını gördüm, hala zaman zaman kullanırım.

robert cialdi’nin iknanın psikolojisi eseri doğrudan kişisel gelişim kategorisine girmese de, farkındalık anlamında harika bir kitaptır.

son dönemde ise james clear’ın atomik alışkanlıklar kitabı yine emsallerinden ayrılan bir örnek gibi gözüküyor. (bunu henüz bitirmediğim için çok net bir şey söyleyemiyorum.)

bu tür kitapları seçerken klasik lansman önsözlerden ziyade, yazar ve eserlerine dair akademik çevreden gelen eleştirileri/değerlendirmeleri okumak ve yazarın metinde referans verdiği kaynakların ciddiyetine göz atmak faydalıdır.

kaliteli örnekler var ama bu tür örnekler genellikle roman gibi okuyup sindirmeye çok müsait olmuyor. biraz cedelleşmek gerekiyor.
devamını gör...

uy başuma gelenler

bir yaz dizisine göre oldukça özgün bir senaryosu ve diyalog yazımı vardır.

yine bir yaz dizisine göre oyuncu kadrosu oldukça kalitelidir.

aykut oray, başak köklükaya, devrim atmaca, mustafa üstündağ, parkan özturan oyunculuklarıyla çok ön plana çıkar. özellikle mustafa üstündağ cemal karakteriyle müthiş performans sergiler.

dizinin, zaman zaman durum komedisi içeren ve south park sessizliğini andıran ilginç sekansları vardır.

türk dizi tarihinin bence en ilginç dizilerinden biri olabilirdi ancak çok kısa sürede yayından kalktı.
devamını gör...

cinayet ve çocuklara karşı işlenen suçlara idam gelsin

makul bir istek.

ancak tartışma sürekli olarak pratikte adil uygulama çerçevesine alınıyor ve bu yaklaşım idam cezasına dair hukuki bir eleştiri içermiyor. bir an için adil uygulamayı garanti eden bir bağlam/imkan oluştuğunu varsaysak okey miyiz, değil miyiz, önce onu bir netleştirmek lazım. problem cezaya değil, uygulamaya içkinse aynı eleştirel yaklaşımı diğer bütün cezalar için öne sürmek mümkün.

kendi adıma bunun, güncel menfur suçların yarattığı anlık tepkilerle duygusal bir çerçevede ele alınmasını doğru bulmuyorum ancak bunu genel bir değerlendirmeden de azade görmüyorum.

hukuki bakacaksak şuradan bir ele almak lazım. #3849326

ikincisi, felsefi bir çerçevede mi ele alıyoruz yoksa mevzu hukuk bakımından mı ele alıyoruz, onu da bir saptamak lazım.

zira uluslararası sözleşmeye taraf olmaklığın ticari, siyasi, diplomatik neticelerine odaklanacaksak zaten -ideal- hukuk konuşmuyoruz demektir. bu basit bir çıkar denklemidir, siyasi çerçevede ele alınır.

mesela, insan hayatına kutsiyet atfetmeyi anlayabiliyorum ve çeşitli bağlamlarda katılırım ancak bunun her hal ve şartta geçerli olduğuna dönük evrensel bir ilke olmaz. zaten burada insanın yaşama, kendini geliştirme, vücut bütünlüğünü koruma vs haklarına saldıran açısından yaşama hakkını ele alıyoruz. istisnasız kaide koyabilmenin tek yolu, her şeyi kontrol etmek ve müdahil olmaktır ki, bu durumda da özgürlükten bahsedemeyiz.

yahut herhangi bir insanın diğerinin ölümüne karar veremeyeceği (hadi bunu ‘herhangi bir kurum ve herhangi bir insan’ diye teşmil edelim) gibi bir söylemi, herhalde ki, mer’i mevzuata, uluslarası sözleşmeye, siyasi bir karara yahut güncel pratik çeşitliliğe dayandıramayız. açık ki bu, ahlaki bir çerçevede ele alınabilecek bir argüman. savlanan şey buysa ahlaki çerçevesini, hiçbir şartta istisnaya tabi olmamasını (pratik uygulama sorunları dışında) oturup anlatmak gerekiyor. neden mesela?

ağırlıklı olarak kıta avrupası hukuk sisteminin idealize ettiği bu anlayışta (ahlak anlayışının göreceliğinden bahsetmiyorum) lineer olarak kendi iç nedenselliğine dair bir argüman yok. dahası, diktatorya, soykırım vs tecrübelerin anayasa mahkemesi vb kurumların ihdasını gerektirmesine benzer bir tarihsellik de göremiyorum. böyle, her türlü olası bağlamdan azade, boşlukta süzülen bir söylem var ve aksine her söylemi itham edici bir paketle sunuluyor.

haller böyle olunca kör dövüşü kaçınılmaz oluyor.
devamını gör...

u.s. army special forces

bunlardan daha elit olarak lanse edilen delta force gibi bunların da, gizliliğin yarattığı merak ve efsaneleştirme eğilimi ile fazla abartıldıkları kanaatindeyim.

insanlar özel kuvvet birimlerini bir nevi insanüstü asker gibi algılıyor, devletler de doğal olarak bu algı aleyhine bir tutum benimsemiyor. çünkü neden benimsesin?

abd’nin bu tür şeyleri psikolojik savaş ve kültürel propaganda unsuru olarak değerlendirdiğini de göz önüne alırsak çok da şaşırtıcı değil.

nerd badass diye bilinen meşhur örneklerinden biri:

en.wikipedia.org/wiki/Mike_...

biraz daha realist bir bakış açısıyla görev tanımları ve farkları üzerine:

combatoperators.com/compari...

ancak şu bir gerçek ki, genel anlamda özel kuvvetler yetenek yönünden en iyilerin değil, mental olarak en iyilerin yeridir. en basitinden 50 km’lik yüklü ve yayan bir arazi intikalinde sadece fiziksel yetenek yeterli değildir. bir asker bunu başarsa bile mental yeterliliğini ölçmek için görev amacı açıklanmaksızın aperiyodik zamanlarda mesafe, süre, ağırlık, ekipman, çevresel şartlar vb kısıtlar değiştirilerek yeni hedef verilebilir. belirsizlik karşısında mental dayanıklılık ve ani değişimler karşısında anlık adaptasyon yeteneği belirleyicidir. buna sahip olmayan herhangi bir askerin özel kuvvetlerde işi olmaz, olmamalıdır.

keza gözü karalık, cesurluk vs. varsayımlar da çok yanlış bir algı üretiyor. bu tür bir niteleme pratik anlamda geri zekalılığa tekabül eder ve yine özel kuvvetlerde yeri yoktur. bir insan özel kuvvetlere gönüllü olarak başvurmuşsa ve hala bırakmamışsa yahut refüze edilmemişse yeterince gözü kara ve cesurdur zaten. ancak herhangi bir operasyonun gidişatı bunun daha fazlasını gerektiriyorsa (sonucundan bağımsız olarak) o operasyon ya planlama yahut öngörüsüzlük nedeniyle başarısız olmuştur. geçmiş olsun.

abd özel kuvvetlerine dair bu tür bir lansman internette çok yaygın olduğu için algı da çoğunlukla bu zemine kayıyor. zira o lansmanın hedefi öncelikle dünyanın geri kalanına üstünlük propagandası yapmak; ikinci olarak, kendi ordusu içinde özel kuvvetçi niteliğini haiz askerleri teşvik etmektir.

üniversite hayatımın belli bir döneminde ev arkadaşlarım özel kuvvet personeliydi. onlar vasıtasıyla en az 10-15 kişiyle daha arkadaşlığım, daha da fazlasıyla tanışıklığım oldu.

çoğunu sokakta görseniz özel kuvvetçi demezsiniz. hatta bazılarının askerlik mesleğinde olduğunu öğrenseniz inanmakta zorlanırsınız.

tabi ki, askeri anlamda fiziksel olarak çok yetenekli adamlar ama (stratejik bir gizlenme amacı olmaksızın) dış görünüş olarak gayet sıradanlar. (bodybuilding bağımlıları hariç.)

farklı farklı yeteneklere, uzmanlıklara, fiziksel özelliklere, eğitimlere, tecrübeye sahip insanlar. benim ev arkadaşlarımdan biri hafif silah uzmanı, bir diğeri sağlıkçıydı mesela. örneğin, sağlıkçının kendi boyundan 30 cm yüksek zemine ellerini koyup tek hamlede zıplayıp oturduğunu gördüm ama bu ona has bir esneklik. özel kuvvetçilik bakımından bir manası yok.

keza internette abd özel kuvvetlerine dair anlatıların %95’inin de bu çerçevede bir manası yok.

ancak bir sivil olarak tanıdıklarımdan algıladığım kadarıyla; hepsi için ortak özellik sayarsak, mental olarak sıradan insana göre çok daha sağlam adamlar. herhangi bir zamanda görev geldiğinde görevi, yeri, içeriği, olası tehlikeyi dert edineni görmedim mesela. yahut herhangi bir icraatı anlatma, sivile şov ve gösteriş yapma çabası olanı da görmedim. (hatta buna yorulacak küçük davranışlar bile dalga konusudur) ne bileyim, gecenin 4’üne konulmuş paraşüt indirme tatbikatı için eve dönüş saatini hesaplayan; arazide haftalarca sürecek görevde abur cubura yer kalmıyor diye mat götürmeyen; çatır ayazda çadır terletiyor diye ağaç kovuğunda yatan adamı psikolojik olarak çökertmek çok zor olsa gerek. günlük ıvır zıvır dertler dışında bir şeyden şikayet ettiklerini hiç görmedim. sivilde de gayet eğlenceli insanlar, hatta birkaç tanesi tanıdığım insanlar içinde en eğlenceli ve en pozitif insanlardı.

bir diğer ortak özellik de öz güvendir herhalde. (benlik sunumu olarak tariflenen o s.kko özgüvenden bahsetmiyorum) günlük hayatta herhangi bir konuya ilk bakış “hallolur” şeklindedir. “o iş olmaz” lafını hiç duymazsın. ortalama insan için ilk akla gelecek “nasıl hallolur, şöyle bir engel var, ya şöyle olursa/olmazsa, yan yatarsa, çamura batarsa” düşünceleri yerine, her zaman akla gelen ilk mantıklı aksiyonu alma eğilimi ön plandaydı.

(bu davranışsal refleks bir bakış açısı olarak aslında çok faydalı. mantık yürüterek hareket etmek lazım ancak bir konudaki en büyük engel çoğunlukla atalettir, o eşiği bir atlamak gerekiyor. keza her şeyi planlamak zaten makul de değil, olası olumsuzluğa hayata geçtiğinde adapte olma seçeneği varsa öncesinde bunu yük edinmenin manası yok.)

şovenist bir yaklaşımla söylemiyorum; diğer özel kuvvetlere dair muhabbetlerde, abd özel kuvvetlerini bırak övmeyi, ciddiye alan tek bir kişi görmedim. bunların içinde nato üslerinde, yurt dışı görevlerde abd unsurlarıyla çok kez karşılaşanlar vardı. genel söylem, görece iri yarı oldukları yönünde. hepsi bu. abd anlatısının tersine, örneğin afganistan’da yaşadıkları rezillikler pek yenilir yutulur cinsten değil.

gelgelim, farklı coğrafyalarda başarılı birçok operasyon da yapmışlardır.

ne de olsa; bir ülkenin özel kuvvet başarısının temelinde istihbarat, teknoloji, siyasi ve diplomatik etki yatar. yadsınamaz bir gerçek. bunların hepsi de para demektir. savunmasına yıllık 1 trilyon dolar; istihbaratına, siyasi/diplomatik tahakkümüne trilyonlarca dolar harcayan bir ülkenin özel kuvvetleri de bir şeyler yapsın bir zahmet. şüphesiz ki, dikkate alınmalarını gerektirecek niteliklere sahiptirler ancak lanse edildikleri kadar etkin olduklarına pek ihtimal vermiyorum.

diğer yandan, birçok ülke ordusu için türk özel kuvvetleri her daim ciddiye alınması gereken bir unsurdur. yine birçok ülke ordusu için, türk özel kuvvetlerinde özel kuvvet kursu almış olmak veya türk özel kuvvetleriyle birlikte çalışmış olmak elit askerlik anlamında önemsenen bir kriterdir.

ve son olarak; sıradan bir insanın, herhangi bir ülkenin, özel kuvvet dahil olmak üzere, kuvvet doktrinlerini bilme imkanı olmaz. hatta o ülkenin o kuvvetinin bizzat mensubu bile belli bir rütbe altında buna bütünüyle vakıf olmaz. bunu bilmiyorsak aslında hiçbir şey bilmiyoruz demektir ve doğalı da budur zaten.

fetöcü o…u çocuklarının bu ülkeye verdiği en büyük zararlardan birisi budur. umarım geçen süre zarfında gerekli tedbir ve değişiklerle önlemini alabilmişizdir.
devamını gör...

kalbin güzelliği yüze yansır mı sorusu

bunun, metafizik bağlam dışında, jung’çı bir bakışla (bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı) ele almaya uygun olduğunu düşünüyorum ama işin orası fazla teorik ve yorucu olur. bağlam benzerliği açısından: #3483464

o yüzden kısaca, buna inanıyorum, diyeyim. hatta bunun, hem anlık olarak keskin şekilde, hem de süreçlerle beraber tedrici şekilde değişkenliğine de inanıyorum. (kümülatif değişim)

insanın fiili/düşünsel/duygusal kümülatif varlığı diğerleri tarafından algılanabilir kanaatindeyim.

bilinçdışı muhtemelen bunu bütünsel olarak algılıyor ama bilincimiz bunu mantıklı bir çerçeveye oturtmak için görmeyle bağdaştırıyor. bir diğer deyişle; bilinç, nedensellikten bağımsız bu algıyı “yüz” üzerinden anlamlı hale getiriyor. (mikromimik okuma da bunun dışında değil.)

yani birinin varlığı herhangi bir sebep olmaksızın sizi rahatsız ediyorsa sanırım bilinçaltınız sizin farkında olmadığınız olumsuz bir sinyal almıştır. (sanırım = analitik psikolojiye dönük bir referans iddiası yok)

(şimdi bunu sebepsiz sempatik bulmayla bağdaştırsan gidip enayi gibi aşık olmaya kalkanlar olur. toplumsal sorumluluk adına; orada başka değişkenler var, diyelim.)

kendi adıma, birinden hiçbir sebep olmaksızın haz etmiyorsam nedensellik bulamıyorum diye bu hissi bastırmaya çalışmam, teyakkuzda olurum. hatta aksi yönde kanıtlar olsa dahi o hisse daha çok güveniyorum, diyebilirim.

kendi tecrübelerime dair basit bir genelleme yapacak olursam; benle hiç alakası olmamasına ve hatta benle en ufak diyaloğu olmamasına rağmen, büyü cazı işleriyle iştigal edenlerden rahatsız olmadığım tek bir örnek yaşamadım. sebepsiz rahatsız olduklarımdan bazılarının o işlerle ilgili olduğunu sonradan öğrendiğim de oldu. böylelerinden oldum olası haz etmem. hatta karşı cinsle iletişimimde, hobi olarak astroloji vs ile uğraşanın ne kadar “hobi” boyutunda olduğuyla ilgiliyimdir. benzer birçok örnekte rahatsız olduklarımın farklı farklı konularda sıkıntılarını sonradan duymuşluğum da oldu.

bu çerçevede sebepsiz olumsuz hisse güveniyorum ancak sebepsiz olumlu hisler için aynısını söyleyemem.

diğer yandan, vericinin kümülatif varlığı gibi alıcının da kümülatif varlığı bu algıda etken olsa gerek.

yani bir an için kötünün ve kötücüllüğün her daim hissi olarak algılanacağını varsaysak dahi, alıcının kendisinin bu skalada nerede olduğu önem arz eder. kalbi çok temiz insanlar, karşısındakine dair muhtemelen çok daha temiz (parazitsiz) sinyal alıyordur, diye düşünüyorum.

tabi bunların hepsi faraziye. yatırım tavsiyesi değildir. bol şans.
devamını gör...

send him 2-3 years dagestan and forget

islam mahaçev’in internette viral olan sözü.

youtube.com/shorts/YupMXjnf...

woke kültür denilen sapkınlığa karşı çok sık kullanılıyor.

x.com/kirmizikosemma/status...
devamını gör...

farenin götüne krema sürüp yalayan adamlar

nihat genç bu tür betimlemelerde fantastik bir hayal gücüne sahipti.

köyün eşeği ve köyün delisi hikayesini meclisteki vekillere bağladığında yarattığı şoku hala unutamıyorum. kemal unakıtan eleştirileri, murat belge polemikleri, ayşe arman’a ve pakize suda’ya cevap yazıları, zamanında ‘hela ibriği’ yakıştırması yaptığı hakkı devrim’in kendisine yönelik ‘serseri’ sözüne cevap yazısı vs metinlerde kullandığı benzetme ve betimlemeler, en az siyasi/ideolojik yazıları kadar hafızalarda yer etmiştir.

polemikçiliği dışında, televizyon öncesi dergi yazılarından ‘amerikan köpekleri’ ve ‘köpekler ruslar bazı hususlar’ makaleleri kayda değerdir.

liberal takımının tamahkarlığını, yüzsüzlüğünü onun kadar iyi betimleyen kimse yoktu.

kendisini, ankara sokaklarında yürürken yanındaki kişiye hararetli bir şekilde bir şeyler anlatışıyla hatırlarım. allah rahmet etsin.
devamını gör...

kadınlar neden zengin erkeği sever sorunsalı

kadın yaşamını idame ettirme konusunda daha rasyonel düşünen bir canlı çünkü. erkeğin en önemli olayı problem çözmekse para birçok problemi ve hatta birçok mevzuyu henüz problem aşamasına evrilmeden çözer. gelgelelim, tek başına kafi değildir. tek başına yeterli olsa onca imkana rağmen kadından saygı görmeyen erkekler olmazdı.

kaka bile onca şöhret ve zenginliğe rağmen ‘fazla iyi’ olduğu gerekçesiyle terk edildi. bak aklıma geldi, moralim bozuldu yine. gidip instagramdan “üzülme kardeşim :(“ diye mesaj atıcam şimdi.
devamını gör...

iş yerinden iğrendiren şeyler

genellikle işim dışarıda olduğu için işyerinde her gün mesai doldurmak zorunda değilim. o nedenle orada neler dönüyor, nasıl dengeler var, hiç bilmiyorum, merak da etmiyorum. ancak şehir dışında olduğumda her kültür ve sosyoekonomik sınıftan bin çeşit insanla muhatabım. bunlarla ilişkim süreğen değil, her seferinde yeni kişilerle tanışmam ve laf anlatmam gerekiyor.

yıllar içinde işe dair kafamda 7-8 kategori oluştu. bunların en mide bulandırıcı olanı yalan söylemekten hiçbir şekilde imtina etmeyen manipülatif profil. bunlarla yürütülen her diyalog psikolojik savaş unsuru gibidir.

daha ilk tanışma anından itibaren sizi tartmaya başlar. bu açılış da 3 olası şekilde olur; fazla sıcak, fazla soğuk/mesafeli ve yapay gerilimli.

fazla sıcak; aşırı ihtimam, saygı, ikram ve övgü içerir. böylelikle sizi yavaş yavaş muhatap lehine gereksiz empati ve minnet duygusuna itmeyi amaçlar. pasif bir yöntemdir ama ayık olmazsan etkilidir. ikram reddedene ve ısrarlı ihtimamı önemsemediğini belli edene kadar sürer.

fazla soğuk; sorulara zorla cevap verilir, suratlar asık olur, diyalog akışı yavaş olur. talep ettiğiniz işlerde sürekli bir aksaklık çıkar, yapılamaz iddiası çok dillendirilir ve sizden alternatif sunmanız veya onlar adına karar almanız beklenir. maksat çözüm değildir; yetkinliğinizi sınamak, karar alırken veya talep ederken tereddüt edip etmediğinizi görmektir. sizi bilmediğiniz alakasız konular içine çekmeye çalışırlar ki, özgüveniniz sarsılsın. bunlara karşı en iyi yöntem, bildiğiniz ve zaten gerekli olan çerçevede kalıp muhatabı ayrıntıya boğmaktır. bunlar çoğunlukla kendi yöntemlerinin aleyhlerine dönmesine karşı hazırlıklı olmazlar ve hızlı bir şekilde tabi olma eğilimi geliştirirler. ikincisi, nihai sorumluluğu onlara bırakacak şekilde bağlam değiştirmektir. böylelikle sebep oldukları her türlü yapay sorunu çözme sorumluluğu karşıya transfer edilir. ve işler birden hızlanmaya, tavırlar değişmeye başlar.

yapay gerilim; öfkeli profil, ‘sizinle ilgili olmayan dış sebepler nedeniyle’ duygu patlamasının eşiğinde gibi davranır. muhatapta belirsiz bir tehlike ve her an kendine yönelebilecek dolaylı bir tehdit algısı işlemeye çalışır ki, psikolojik olarak baskı altına alabilsin. zira korkan insan sağlıklı karar alamaz ve taleplerinin arkasında durmakta tereddüt eder. en sıkıntılısı bunlar gibi gözükse de, baş etmesi en kolay ve hatta eğlenceli grup budur. hiçbir şekilde ilgilenmemek, anlatıyı dinlememek ve hatta hafif alaycılık bunların apışıp kalmasına sebep olur. hiçbir tepki vermeden tiyatro izler gibi izleyip sonra direkt konuya girince şaşkınlıkları yüzlerinden okunur. bunların en salak versiyonu da gayrimeşruluktan saygı umanlardır. şiddet içerikli gayrimeşru hikayelerini anlatmayı pek severler. hapis yatmış da, bilmem ne yapmış da… sanki benim için yattı! o kadar gayrimeşruya hevesliysen git mahallenin önünde çömelip tespih salla, olmadı torba tut y.rr..m, burada ne işin var! bunlar umursamayınca çok hızlı sönümlenir.

hepsinin ortak manipülasyon tekniği ise sorduğunuz sorulara cevap vermemek için sanki başka bir şey sorulmuş gibi alakasız şeyler anlatmalarıdır. küçük müdahalelerle konuya döndürülmeleri gerekir, yoksa hem muhabbet uzar, hem de uzayan muhabbette anlatılan alakasız şeyler gerekçe olarak önünüze konulmaya başlar.

birbirlerine çok benzerler, küçüktürler ama mide bulandırırlar.
devamını gör...

anın fotoğrafı

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hoşlanılan kadının ilk buluşmada abd'yi başkanlar değil rockefeller ailesi yönetiyor demesi

söz meclisten dışarı genele şamil bir şeyler söyleyesim var:

bizde her şey komplo teorisi çuvalına doldurulup biraz fazla hafife alınıyor gibime geliyor. ya da en azından kalitesiz içerik üzerinden topyekun goygoya meze ediliyor.

komplo teorisi, zaten doğası gereği mevcut verilerle doğrulanması veya yanlışlanması mümkün olmayan iddia zemininde inşa edilir. en iyi ihtimalle korelasyon tespitine müsaittir ki, onda bile ilerleyen adımlar gerçek-fantezi makasının uçlarını açabilir.

de, zaten çıkarımları doğrulayabiliyor olsak konu o çerçeveden çıkıyor. doktora tezi olarak sunulamayacağı konusunda zaten herkes mutabık olsa gerek.

ancak problem tam da burada başlıyor. komplo teorisine konu olan şeyin icracısının/aktörünün zaten gizliliği esas aldığı varsayımıyla adım atılıyor. yani, biraz nedenselleştirmeyle ayın on dördü gibi ortaya çıkacak doğal bir keşiften bahsedilmediği açık.

kaldı ki, ilerleyen dönemde tarihi belgelerle yahut çeşitli keşiflerle ifşa edilen bazı gerçekler, dönemindeki veri yetersizliği nedeniyle komplo teorisi çerçevesinde olan bazı iddiaları ispatlayabiliyor. yahut, ortaya atıldığı dönem oldukça geniş bir çevrede kabul gören birçok komplo teorisinin de, sonradan yapılan keşifler, araştırmalar ve tarihi kayıtlarla safsata olduğu ortaya çıkabiliyor.

komplo teorisyenlerinin bu belirsizlikten yararlanması mümkün olduğu gibi, o teoriye konu olan gerçeklerin de bu belirsizlikle gizlenmesi mümkün.

haller böyle diye, ortaya atılan her komplo teorisine kati bir inançla sarılmak ne denli sakıncalıysa, hiçbir şeyi ciddiye almamak da o denli sakıncalı.

burada bakmak gereken birkaç şey var:

teorinin temeli olan ve çıkarım için kullanılan verilerin sağlıklı olup olmadığı. hiç değilse ilk adım veriler doğru mu, değil mi?

gerçeklik nerede bitiyor, varsayım nereden başlıyor? o veriler ve iddialarla ilgili varsayımda bulunmak ve sonraki adımı atmak mümkün mü?

takip eden adımlarda metodolojik bir tutarlılık var mı?

başka veriler iddiayı çürütüyor mu?

bunun gibi birkaç testle ilgili teorinin kalitesini az çok anlarsın. üzerine, bunun kati bir gerçeklik olmadığını, her an yanlışlanabileceğini takdir eder, evdeki altınları da satmaya kalkmazsan zarar görmeden bir perspektif elde edersin.

neye yarar bu tür perspektifler? şahıs olarak belki senin doğrudan işine yaramaz ama devletler bunları ciddiye alır. sende de belki bir şeylere dair şüphe uyandırır vs.

neticede devasa istihbarat ağları, global düzeyde gizliliğe dayalı sürüyle ilişkilenme biçimleri, bilimsel veride ve teknolojide tekel olma arzusunun getirdiği mücadeleler, toplum mühendisliği çalışmaları vs spor olsun diye değerlendirilmiyor olsa gerek. bunları da “bilmem ne üniversitesi kütüphanesini dijital ortama yükledik, oradan bakın” diye önünüze koymuyorlar.

en basitinden, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi bilim adamlarından bazılarının alşimizmden tut da sembolizme kadar cilt cilt çalışması var. yüzyıllar sonra kayıtları elde edilerek tespit edilmiş gizli örgütler var. dünyanın en güçlü liderlerinin akla hayale gelmeyecek fantastik tiplerle görüşmeleri falan var. bugün bile nükleer güç sahibi ülkeler rakiplerinin dış politikasını, resmi gerekçeleri reddedip burjuva/aristokrasi/elitler çerçevesinde ele alarak argüman geliştirebiliyor. herhalde reelpolitiğe bizden daha hakimdirler.

haliyle, en azından toplumun selameti için izlemek, varsaymak, kafa yormak ve sürekli teyit aramak zorundasın ki, varsa bir tehlike en azında bir sezgi geliştirebilesin.

zira, stratejik olarak önem arz ettiği sürece en temel akademik bilgi de dahil olmak üzere hiçbir şey avama bedavadan verilmez. dahası, ayık olmadığın sürece kimin değirmenine su taşıdığını da bilemezsin.

ama işte bizde, her alanda olduğu gibi bunda da ifrat ve tefrit söz konusu. komplo teorisi kovalayan da, bunu hafife alan da işin cılkını çıkartıyor. e konforlu çünkü.

hatta bırak komplo teorisini, aşağı yukarı her polemik konusunda (bilimsel olanı da dahil) karşıtlığı temsilen sunulan içeriksiz bir alaycılık var. “ciddiye almaya değer görmedim, sizin kapasiteniz anca buna yeter ama ben bu işlerin aslını çok iyi biliyorum” alt metniyle geliyor. akabinde o şeyin neden saçma/geçersiz/yanlış olduğuna dair en ufak bir açıklama girişimi yok. acayip konforlu bir alan, bedavadan bilirkişi olunuyor.

hadi en popüler spekülasyondan gidelim. bu işlerde rothschild, rockefeller muhabbeti yaygın. dünyadaki total sermaye üzerinde etkinlikten bahsedildiğinde bunların illa bir ismi geçer. bu aileler üzerine baya anlı şanlı unvanlı insanların yaptığı gayet ciddi araştırmalar var. ki, konuya ilişkin bazı yayınlarda atıf alacak kadar önemli araştırmalardır. ancak bunlardan hareketle günceldeki finansal ve siyasal etkilerini ispatlamak mümkün değil.

ama say ki, biz dünyayı bunların yönettiğine inanıyoruz ve sayalım ki; x, y, z finans kuruluşları üzerinde etkilerine dair elimizde veri var; bunun cevabı goygoy mudur mesela?

çıkar dersin ki, geçmişten gelen bir networkleri vardır ama sayılan kuruluşların yönetiminde kriter o değil, şudur, ortaklık oranları şudur; örneğin kıymetli mineral ve madenlerin işlenmesinde şunlar yatırım ortağıdır, şunlar aracıdır, şu şu anlaşma gereği şu devletin şu şirketi hak sahibidir. çıkarsın meydana; uluslararası finansman, diplomatik çerçeve, devletlerin dahli, bm bilmem kaç sayılı kararı, bilmem ne antlaşması anlatırsın; biz de deriz ki; tamam yahu gayet makul, bu işler bizim zannettiğimiz gibi değilmiş.

var mı böyle bir anlatı? yok. e seni niye ciddiye alalım ki biz? sen masaya sadece bilme iddiası koyuyorsun ama iddianın gerçekliğine dair en ufak emare yok. şu haline bakınca reptiliana inanan adam bile bana senden daha ciddi gözüküyor.

kaldı ki, hayatını buna vakfetmiyorsan, komplo teorisyenliğinde yanılmanın çok ciddi bir götürüsü yok ama bihaber olmanın veya umursamamanın en azından o teori çerçevesinde olası bir zararı var.

ayrıca, bu işi düzgün yapan aytunç altındal (ki komplo teorisyenliğini kabul etmezdi) gibi insanlar var. kitapları ingiltere’de basılan, isviçre üniversitelerinde aksiyoloji dersi vermiş birisini (inanmak/katılmak/doğrulamak ayrı konu olmakla birlikte) şahsen ben dikkate alırım. en azından ortaya biliyor olmak imasından başka bir şey koymayan birilerinden daha dikkate değer olduğu kesin. keza, vardığı sonuçların isabetinden bağımsız olarak verdiği temel kavramsal bilgiler bile gayet kıymetlidir.

ne bileyim; birisi cia özelinde dulles kardeşleri anlatmışsa; birçok bilim adamı blavatsky’i merak etmişse, bir diğeri batı spiritüelizminde cabirilik damarını tespit etmişse yanılma veya vaktini boşa harcama riski göze alınabilir gözüküyor bana. hele de alternatife bakınca çok daha mantıklı duruyor.

bu işlerin modern dönem için atası sayılabilecek apokalips’in atlıları kitabında (ki acayip uçuk gelebilecek komplo teorileri barındırır) william cooper’ın dikkat çektiği çok makul bir bakış açısı var.

elitler vs diye anlattığı çevrelerin satanist inanç sistematiğinden bahsederken, mealen; bunlar size gülünç/uçuk gelebilir, belki de tanrıya veya şeytana da inanmıyorsunuzdur ama bunun bir önemi yok, çünkü düşmanlarınız bunlara inanıyor ve onların neye inandığı sizi etkiler, diyordu.

hatta bazen gerçekliğe dair algı bile, gerçeğin kendisinden çok daha etkilidir ve sırf bu bile kulak kabartmak için kafidir.

başlık konusuna dönersek; severim komplo teorisi anlatılarını, yeter ki belli bir kalitesi ve içerik çeşitliliği olsun. en kötü, yanlış çıkar.
devamını gör...

cinayet ve çocuklara karşı işlenen suçlara idam gelsin

idam önerisine karşı getirilen en belirgin iki itirazdan birisi, hatalı karar argümanı, diğeri, caydırıcılık argümanı.

hatalı karar: çok anlamlı değil, zira istatistiksel olarak hatalı karar tespiti çok düşük. kaldı ki, hata nedeniyle 37 yıl hapis yatmakla idam arasında ne kadar fark olduğu tartışmaya açık. keza, idamda hatalı karar ile diğer birçok suçta hatalı kararın toplumun temel adalet duygusunu zedelenme yönünden ciddi fark yaratacağı söylenemez. bu durum ancak, ilkeye değil, icraya dönük bir eleştiri olarak ele alınabilir. ikincisi; idam kararında mahkeme kanaatini sınırlama, yargılanan lehine yararlanma, üst mahkeme itiraz sürecini farklılaştırma gibi önlemlerle idamı istisnai statüye çekmek mümkün.

caydırıcılık: idam uygulamasının suç oranını azaltıcı etkisine dair bir done olmadığı söyleniyor. (abd kaynaklı istatistikler olduğu için örneklem seçimi, seçici ayırma vs konusunda ne kadar sağlıklı olduğu konusunda bilgim yok) ama öyle olduğunu varsaysak bile cezalandırmadan beklenen tek faydanın caydırma olduğunu varsayıyor, ki yanlış.

zira ceza infazında asli amaç 1- hak sahiplerinde 2- toplumda adalet duygusunun korunmasıdır.

şiddet ve cezalandırma tekeli devletlere en başta toplumsal vicdanı tesis ve koruma amacıyla verilir.

uygulama toplum vicdanında karşılık bulmuyorsa, bireyi kendi adaletini uygulama isteğinden vazgeçirmiyorsa devletlerin şiddet ve cezalandırma tekelini onama konusunda tereddüt yaşanmasına sebep olur. bu da adalet mekanizması için meşruiyet sorunu demektir. toplumsal barış için bu meşruiyet olmazsa olmazdır.

buna karşı, “e o zaman toplum x türü bir cezalandırma istese, devlet onu da yapacak mı?” gibi bir argüman var.

cevabı gayet basit: evet!

temel anayasal haklar çerçevesinde doğuştan gelen haklar vs istisna olmak üzere bu zaten hep böyle olmuştur.

konunun demokrasiyle, modernizmle, uygarlıkla, uluslararası hukukla falan hiçbir zaman ilgisi olmadı.

bunlar en başından beri, mutabakat olmayan konularda pespaye birer siyasi polemik malzemesi olarak kullanılıyor.

tam da bu sebeple devletler bunlara kutsallık atfederek söylem geliştirmek ve halkı ikna etmek durumundalar.

bunlar bütünüyle önemsiz, yersiz veya isabetsiz demiyorum; teorik çerçevede (hukuk felsefesi vs kapsamda) insanlığın ortak adalet anlayışından süzülmüş ve kısmen de olsa mutabık kalınmış ilkeler olarak kabul edilebilir. işkencenin kabul edilmezliği, kanunun geriye dönük işletilmemesi, sessiz kalma, şüpheden sanığın yararlanması, savunma hakkı vs gibi gayet makul örnekler var. (kaldı ki, bunlar yeni bile sayılmaz. en basitinden “sakite bir söz isnat olunmaz, lakin maraz-ı hacette sükut beyan sayılır.” vs mecelle hükmü var.)

gelgelelim, bunlardan bazıları pakete zorunlu dahil ediliyor ve “modern hukuk” şemsiyesi altında batı tipi siyasi polemikçiliğin pazarlama ve propagandası sayesinde tartışma dışı bırakılıyor. istisnasız idam karşıtlığı da bence bunlardan birisi.

idamı paket dışına çıkartmak istersen otomatikman modern hukuk karşıtlığı ithamıyla muhatap oluyorsun.

dahası, bu çarpıtmacılık “iyiye giden trend” zeminiyle verildiği için tartışmaya da kapalı. yani söylem “insanlığın hukuk prensipleri çerçevesinde geldiği nokta trendin pik noktası ve daha önce alınan kararlardan dönmek onu aşağı çeker” argümanı üzerine oturuyor.

değerlendirmek bile gereksiz: yok böyle bir şey.

ancak böyle anlarda konu hiçbir zaman hukuk olamıyor. uluslararası antlaşma, uluslararası kurum mensupluğu vs söz konusu olduğu için zaten buralara pek gelinemiyor.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim