x sorununa dair politically correct söylemlerin hep bir ağızdan tekrar edildiği, arada çatlak ses çıkarsa ona yüklenerek samimiyet ispatının yapıldığı günlerden biri.
işte biraz da uğur dündar kolpacılığını andırır bir ‘kadınlar kadınlarımız’ söylemi, kadın-erkek toplumsal cinsiyet yakınmaları, ideolojileştirilmiş feminizm argümantasyonu, kıytırık 3-5 redpill ezberi, din/dil/ırk/sosyal sınıf gözlüğünden meseleyi ele alış ve kapanış.
gelgelelim, dünya kavramsal düzlemde işlemiyor; dünya işliyor, ona dair kavramlar türetiliyor.
kadın cinayeti, kadına şiddet veya kadına dair herhangi bir ayrımcılık varsa bunlar mevcut dinamiklerde en kestirme ve mümkün yollar haline geldiği için vardır. tarihte ve güncelde olaylar tam olarak öyle olması en mümkün ve en kolay olduğu için öyle olur.
kadına dair hali hazırda en yakıcı ve menfur sorunlardan biri kadın cinayeti ve kadına şiddetse öyle olması mümkün ve maliyetsiz olduğu için öyledir. bunu maliyetli kılacak şeyse toplumun bunu faili için maliyetli hale getirmesidir. kavramsallaştırma ve söylemler sadece tenzih kampları yaratır. zira bu toplumda kadına şiddetin hala bir maliyeti yok. kadın cinayetinde milyonlarca insan ayağa kalkmıyoruz, infial falan oluşmuyor, otoriteyi bu anlamda gerekirse rutin dışı ve radikal önleme ikna edecek bir tavrımız yok.
nasıl yok? aha bak mesela şöyle yok: birkaç yıl önce arabaların cam filmlerine ceza yazılmasına gösterilen tepki bir günde uygulama değiştirtti. toplumun kadın cinayetlerinde söylem olarak durduğu yer ve kınayıcı tavrının bu kadarlık bile etkisi yok. oturup sebeplerine dair uzun uzadıya konuşmak yine o kavramsallaştırmayla sonuçlanacak.
basitçe; ‘hali hazırda bu benim için yakın bir tehlike mi’ sorusuna verilen cevap eğilimi belirler. dikkat yorgunluğun ise -varsa- olumlu yönde tepkinin enerjisini emer. daha düne kadar epstein davası’ndan bahsediliyordu, şu an için esamisinin okunmama sebepleri de bunlar: 1- benden uzak 2- başka günlerin başka gündemleri.
ikincisi, kadına şiddetin aslında bizim toplumumuzda yeteri kadar meşruiyeti var. herkes çocuk tecavüzcüsü birinin hapishanede öldürülmesini umuyor haklı olarak (ki bence idamın en gerekli olduğu konu) ve bunların (suçları bilindiği takdirde) herhangi bir şekilde toplumda kabul görme olasılığı yok. çünkü toplumlar kabul edilemezliğin sınırlarını kavramsal düzlemde değil, güncel pratikte çizerler.
aynı dinamikte benzer bir durum, örneğin kadın cinayetinde var mı? yok. çünkü bizde kadın cinayetinin meşruiyet ayağı var. (bunun da ıvır zıvır bir sürü sosyolojik açıklaması var) haliyle fail için ciddi bir toplumsal bedel yok. ‘yapacak olan yine yapar’ argümanı burada işlemez çünkü yapacak olmaklık (küçük bir istisnai klinik vaka hariç) çok yüksek oranda bilinçli kararla anlamlıdır. ve o karar verilirken bilinç altında toplumsal meşruiyet terazisi en önemli etkenlerden biridir.
hasılı, toplumsal kabul oranı bu seviyedeyken ve toplumun ortalama dikkat süresi birkaç güne kadar inmişken söylemler ve tartışmalar iş görmez, diyesiyim.
zira eylem bireysel anlamda söylemden daha etkili olduğu gibi, toplumsal dinamikleri yönlendirme konusunda açık ara daha etkilidir.
kendimi katarak söylüyorum; bu konuda oturduğumuz koltuktan götümüzü kaldırmadıkça, “noluyor lan” demedikçe, otoriteyi radikal önleme ikna edecek tavır almadıkça, yaşanan ve yaşanması muhtemel her vakanın kendi yakınlarımız için de yakın ve hayati risk arz ettiğini fark etmedikçe ve kadına karşı suç işleyeni toplumsal olarak dışlayıp sosyal bedel ödetmedikçe ne konuşsak hava civa.
bu sözlüğü bilmiyorum da, ekşi sözlük’teki cyrano sözlükler ve hatta genel olarak sosyal medya genelinde gördüğüm bildiğim en iyi yazardır. sözlük üzerinden olsa da tanımaktan en memnun olduğum insandı ayrıca.
kalitesini bir şekilde kabullendiğim türk silah markası.
açıkça söylemek gerekirse önyargı nedeniyle bugüne kadar hiç araştırmadım, kullanan arkadaşlarımın övgüsünü bile çoğunlukla kendi segmentinin iyisi gibi algıladım.
son 20 yılda herhalde 50-60 farklı tabancayla minimum 50 fişeklik atış deneyimim vardır. tek şarjörlük yahut birkaç atımlık denemeleri de sayarsam (tarihi eser niteliğinden en dandiklere kadar) bu sayı 100’ü rahat geçer. buna rağmen silahtan anlarım, diyemem. zira hakikaten anlayan insanlarla tanıştım. gerek bilgi, gerek deneyim, gerekse güdüsel silah yatkınlığı açısından çok başka seviyede olan, hayatını neredeyse buna vakfetmiş insanlar var. benim açımdan, silahtan anlamak öyle bir şey. beni bu işe bulaştıran da zaten hafif silah uzmanı olan bir arkadaşımdı. yani diyesim; söyleyeceklerim kendi tecrübemden mütevellit. ki zaten bu işlerde “şu silah iyidir” gibi bir şey yoktur; kişinin silahı değil, silahın kişiyi seçtiğine yönelik bir inancım var.
benim türk markalarıyla deneyimim, kılınç 2000 light’tan beri giderek düşen bir trend şeklinde. özellikle bir markanın polimer tabanca skandalından ve bunu ört bas etmek için yapılanlardan sonra tamamen soğudum diyebilirim. zaten ondan önce de en üst segmentte gördüğüm söylenemez. ancak emniyet ve ordu mensupları için -çok özel birimlerde esnekliği sağlamak kaydıyla- yerli kullanımını rüştünü kanıtlamış modeller için destekliyorum.
klasik olarak; çelikte beretta, cz, sig sauer; polimerde glock, toplu tabancada colt python’u referans alan bir bakış açım var. 45 acp 1911 serisinin hayranı olmakla birlikte, özellikle türkiye gibi; insanların legal yollardan silah erişiminin bu denli kısıtlı, bürokrasisinin bu denli yıldırıcı, bulundurma ruhsatı için bile bin dereden su getirmenin zorunlu olduğu bir ülkede bunların ötesinde referans aramak çok gerçekçi olmuyor ne yazık ki. taşıma ruhsatınız yoksa silahı oradan alıp şuraya götürmek için izin falan gerekiyor! olmayana allah kolaylık versin, ev taşısan o kadar bunalmazsın. saçmalık üstüne saçmalık. sanki memlekette suç işleyen, haraç kesen, tehdit eden, organize suç örgütü kuran, gayri meşru koşturan tipler resmi yollardan edindiği, seri numarası ve balistiği devlette kayıtlı silahla geziyor! (neyse, işin burası ayrı fasıl.)
hasılı, zaman içinde yaşadığım, gördüğüm, duyduğum şeyler yerli silahlara karşı ilgimi azalttı. bu konularla ilgili insanlar içinde (çabaya saygı duysalar da) günlük taşımada beline takıp gezmeye hevesli olan görmedim.
bu kadar girizgahtan da anlaşılacağı üzere, son 1-2 yıla kadar canik’e neredeyse hiç ilgi duymadım, diyebilirim.
abd’de silah yayıncılarının inceleme videolarını yıllardır güncel takip eden birisiyim. zira dünya tabanca piyasasının tek başına %80’ine tekabül eden, yasal yollardan silah edinmenin ve savunma düzeyinde kullanımın en yaygın olduğu, gerek yerli gerekse yabancı markaların lansmanını en önemsediği pazar ve doğal olarak yayıncılar, dünyada piyasaya sürülmüş her yeni silaha ve hatta üretimi duralı yıllar olmuş eski silahlara rahatlıkla erişip değerlendirebiliyorlar. tabi ki bizde de bu iş için çaba gösterenler var ancak bir kısmı yerli markalarla profesyonel ilişki içinde, geriye kalanı da ithal edilmiş tabancaları sahibinden rica minnet edinip incelemeye çalışıyorlar. haliyle kapsam çok dar ve her halükarda bulundurma ruhsatı odaklı kriterlere ağırlık veriyorlar.
abd menşeili yayıncılara dönersek; bir kere, aynı segmentte olup da kıyaslamadıkları marka/model varyasyonu yok gibi. ikincisi, kriterler hem savunma, hem saldırı, hem de günlük taşımaya dönük. bunlar içinde en önemsenen ise carry gun ve concealed carry gun sınıfı. üçüncüsü, o silah enflasyonunun yarattığı ortamda kıyas ve değerlendirmede ayrıntının ayrıntısına kadar iniyorlar. dördüncüsü, bizim memlekette aman çizilmesin diye nişan bohçasına sarılıp sarmalanan tabancaları eziyet edercesine kullanıp 1000-5000 atım sonrası devam videosu çekiyorlar.
son yıllarda ise canik bu yayın piyasasında, öncelikle uygun fiyat vurgusuyla (benzer/yakın özellikler ama daha ucuz), daha sonra, ciddi ciddi piyasanın en bilinen markalarına karşı performans kıyasıyla öne çıkmaya başladı. tasarımları da taklitle bağdaştırılamayacak kadar kendine has bir stile kavuşmuş gözüküyor. dahası, sadece kendiyle anılabilecek özellik sahibi olma açısından karakteristik bir marka halini almış durumda.
ki işin en önemli kısmı burasıdır. glock, sig sauer, beretta, heckler & koch, cz firearms, smith & wesson, springfield armory, browning arms company gibi markaları büyük yapan, kullanıcısının yıllar içinde evrimsel aşamalarını gözlemleyebildiği marka/modelle anılan özelliklerdir. hatta bu gibi firmalar bazı modellerinde sadık müşteri kitlesinin tepkisinden çekinerek daha stabil, daha kullanışlı sonuç doğuracak inovasyon süreçlerine girmektense (o değişimleri taşıyan ürünleri farklı modelle isimlendirip) 3-4 kuşaktır bilinen geleneksel modeli üretmeye devam eder ve rahatlıkla da satar.
tabi ki, 170 yıllık firmaların boy gösterdiği, 2 dünya savaşı görmüş modelleri üretmiş (hatta ayakta kalmaları için bazı dönemler kamu desteği verilecek kadar önemsenen) firmaların varlığını sürdürdüğü yabancı bir piyasada canik adına böylesi bir gelenekten bahsetmek için çok çok erken ancak kendiyle anılabilecek ve canik’e has kabul edilebilecek bir özelliğiyle ön plana çıkmayı başarmış gibi gözüküyor: tetik mekanizması.
aşağı yukarı her silah yayıncısı zaten mekanizmanın harika olduğunu kabul ediyor ve hatta önemli bazı yayıncılar mekanizmayı “gezegenin açık ara en iyi tetik mekanizması” olarak niteliyor.
bunca övgüden sonra sırf merakımdan bu tetik mekanizmasına sahip sfx rival, sfx rival s ve tti combat modellerini denedim. baştan belirteyim, söylenen her şeye katılıyorum, fazlası var, eksiği yok.
mekanizmanın en önemli ayırıcı özellikleri:
1- en ufak bir pürüz hissettirmeyen, sonuna kadar homojen ilerleyen tetik ezme dinamiği:
tetik ezerken sertleşerek ilerleme hissi neredeyse yok, dayanma noktasına kadar stabil ilerliyor. birçok tetik mekanizmasında ezimi durdurup tekrar ezmeye başlarken çok hafif bir takılma hissedersiniz. zira ilk anda sürtünme eşiğini aştıktan sonra durursanız, o eşiği tekrar aşarak ilerlemek gerekir. (hızını almakla durup tekrar kalkmak gibi düşünülebilir) bu durum fizik yasaları gereği doğaldır ancak bu mekanizmada o his yok denecek kadar az. yay gerilimi ve sürtünme sürecini bu kadar homojen hale getirmek zor iş.
2- ateşleme duvarının 90 dereceye ayarlanması ve düz (kavisli olmayan) tetik ve tetik mandalı:
açıkçası ilk anda biraz garip geldi, atıştan önce alışabilmek için birkaç kez boşa tetik düşürdüm. ancak birkaç atıştan sonra çok hızlı bir şekilde doğal gelmeye başlıyor. birçok tabancada bu denli keskin bir ayrımı yakalayamazsınız. çünkü tetikler içe kavislidir ve her tabancada tetiğe temas noktası değişeceği gibi, aynı kişinin iç bükey bir yüzeye tekrar temasında bile minimal değişiklikler olur. dayanma noktasını (duvarını) hissederek baskı sürdürdüğünüz bir süreçte tetiklenme anını tam bilebilmek (o hissi iyice oturtmak) aynı silahla belirli bir alışma süreci gerektirir. bu mekanizmada tetik ve güvenlik mandalı kavisli olmadığından mandalın tetik yüzeyine oturması da, tetiğin ilerleyişi de çok net hissediliyor. burada küçük bir eleştiri getirirsem; tetik ezme sertliği ile dayanma noktasında tetik düşürme sertliği arasında büyük bir fark yok. gerçi müsabaka stilinde tasarlanmış tabancalarda ve seri atım istenen polimer tabancalarda istenen bir özelliktir ama ben şahsen o noktada biraz daha fazla sertlik isterdim. ayarlanabiliyor mu, bilemiyorum. hadi sfx rival ve tti combat polimer ama sfx rival s gibi çelik sürgülü bir tabancada tetik düşürme duvarı bence biraz daha sert olmalı, çünkü ele oturan o ağırlıkla tetik hassasiyeti biraz orantısız hissettiriyor. (ama işin burası da biraz zevk meselesi, kişiden kişiye değişir)
bununla birlikte, hazır canik denemeye başlamışken tp9 elit-s’le de atış yaptım. onun tetik mekanizması daha geleneksel (içe kavisli) olmakla birlikte yine canik’e has bir özelliği var.
bunda çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama rahatlıkla diyebilirim ki, bu mekanizma da deneyimlediklerim arasında en iyilerdendi.
hatta şöyle söyleyeyim; bence ilki daha iyi olmakla birlikte bu iki tetik mekanizması, glock’un (ki polimer sınıfta şahsen en sevdiğim ve alışkın olduğum tetik mekanizmasıdır) bütün modellerinden (gen-6 modellerini henüz denemedim) açık ara daha iyidir. denediğim diğer bütün tabancalardan zaten daha iyi. (bazı tabancalarda o tabancaya has davranışa alışır ve seversiniz, ayrı bir şey, o biraz şahsi keyif meselesi. tabi bir de toplu tabancayı ayırıyorum, onların kurulumuna bu sistem olmaz. modifiye ile oldurulsa bile gelenekseli tercih ederdim.)
hazır değinmişken canik’te denediğim bu 4 modeli de değerlendireyim.
öncelikle şunu söyleyeyim; atış isabeti performansı açısından sfx rival s, tp-9 elit s, tti combat ve sfx rival şeklinde bir sıralama oldu. sfx rival-s ve tp-9 elit s ilk kez elime alıp atış yaptığım tabancalar arasında atış isabeti açısından en iyi ikisiydi. genellikle bende ilk 2 şarjör biraz tabanca tepkisini anlamayla geçer. bu ikisinde ona bile gerek kalmadı, daha ilk atıştan itibaren uzun zamandır kullandığım bir tabancayla atış yapıyormuş gibiydim. bence bu tamamen; tabanca stabilitesi, tetik mekanizmasının akışkanlığı ve doğal gelmesi ile şahlanma miktarıyla ilgili.
tti combat’taki after burner mekanizmasına rağmen sfx rival’la şahlanma açısından çok büyük bir fark görmedim. sanırım iki polimer tabancanın büyüklüğüne oranla hafifliği bir miktar alışma süreci gerektiriyor, buna rağmen atışları rahatlıkla toplayabiliyorsunuz. genel bir kıyas yaparsam glock 17 bu ikisinden daha stabil diyebilirim.
tp9 elit s, ilk deneyimimde performans açısından beklediğimden çok çok daha iyiydi. tetik mekanizmasından zaten bahsettim. stabilitesi de çok iyiymiş. genel bir kıyas yaparsam glock 19’a yakın bir hissiyat verdi. (tabi estetik açıdan glock 19’un yeri ayrıdır.)
sfx rival s, sanki yıllardır kullanıyormuşum gibi hissettirdi. büyüklük ağırlık dengesi de oturunca baya baya iyi bir atış deneyimi oldu. doğal ağırlık, her türlü after burner’dan çok daha iyi bir şahlanma kontrolü sağlıyor. gelgelim, polimer bir silahtan beklenebilecek bir tetik hafifliği ve seriliği, tabi ki canik’e özel tetik mekanizması, müsabaka tabancasını andıran ergonomisi ve ağırlık dengesi düşünüldüğünde aklıma sfx rival s’i karşılaştırabileceğim çelik bir silah gelmiyor. performans açısından klasik modellerin birçoğunu zaten rahatlıkla geride bırakır. belki sınıflama açısından -ağırlık farkına rağmen- cz shadow 2 ile kıyaslamak mantıklı, kıyaslayanlar da olmuş ama benim cz shadow 2 ile atışım olmadığından bir şey diyemem. (yine estetik olarak cz derim)
nihai olarak ben canik’i çok beğendim. ama bu yukarıda saydığım modellerin hiçbirini alacak değilim, çünkü şu anda bu sınıfların hiçbirinde ihtiyacım yok.
şimdi gelelim asıl meseleye:
şu an için sadece canik usa tarafından abd’de üretilmekte olan, abd’de mart sonu-nisan başı gibi piyasaya sürüleceği söylenen (türkiye’de ne zaman piyasaya gireceğini bilmediğim) ancak almayı düşündüğüm canik modeline: canik prime radian
önceki yıl gizli taşıma sınıfında bir tabanca almaya niyetlenip glock 43x’e karar vermişken, son anda fikir değiştirip yerli üretime karar verip stoeger 9 mc faciası yaşadım. #3861033
açıkçası glock 43x 10 fişek kapasitesiyle çok da kafama yatmıyordu zaten.
işte bu süreçte canik’le ilgilenmeye başlayınca, ‘ica 2025 concealed carry pistol of the year’ ödülünü almış canik mete mc9 prime modelini gördüm. ikisini ayrı ayrı değerlendirmeye gerek yok çünkü prime radian modeli bunun modifiye edilmiş hali. ancak canik, mc9 prime’ı mete serisi olarak lanse ederken, prime radian modelini tti combat’ın bulunduğu custom sınıfına koyuyor.
bu model 17 fişek kapasitesiyle ve ergonomik tasarımıyla sınıfının en iyisi. tam boy ve namlu boyu olarak carry gun sınıfına yakın olmakla birlikte micro compact inceliğinde.
iki model de tti combat ve sfx rival’da bahsettiğim 90 derece tetik mekanizmasına sahip.
neden modifiye edilmişe gelirsek; mc9 prime’da şahlanma kontrolünü sağlamak üzere namlu ucu delikli ve sürgü yanal çentikli tasarlanmış. ancak abd müşteri portföyünde bundan pek hoşlanmayanlar var çünkü namlu ağzından çevreye sadece basınç değil ışık da yayılıyor ve savunma silahı olarak kullanılırken (gece haneye hırsızlık/saldırı amaçlı giriş) ve genel olarak karanlıkta yerini belli etme dezavantajına sahip. şahlanma kontrolüne katkısı, kaybedilen verimli (enerji kaybı olmaksızın itki sağlanan) namlu mesafesiyle kıyaslanınca düz namlulu olmasını isteyenler de var.
diğer yandan, abd’deki silah kullanıcılarında orijinal silaha sonradan after burner ve delikli namlu tertibatı takmak oldukça yaygın bir alışkanlık. özellikle glock kullanıcıları, şahlanma kontrolü ve isabet oranını yükseltmek için radian firmasının ürettiği radian after burner ve radian ramjet setini 300-350 dolara satın alıp silahlarını bu setle modifiye ediyorlar. (tti combat’taki sistem) bu sistemde, hem namlu hem de after burner tertibatı delikli tasarıma sahip ve şahlanma kontrolü açısından tekil delikli namluya göre çok daha etkili. bunda da ışık yayılımı olmakla birlikte after burner’sız duruma göre daha az olduğu söyleniyor. bu sistemde sürgü geriye gittiğinde en uçtaki after burner sürgüden bağımsız olduğu için alt gövde bitim noktasından çok minimal düzeyde ayrılıp yerine oturuyor.
canik piyasadaki bu talepleri dikkate alarak radian şirketiyle ortak olarak prime radian modelini üretiyor. modelde yeni olan; namlu, afterburner, arka kabza ve magwell radian tarafından tasarlanmış, modelin gerisi uyumlamaya dair ufak tefek ölçü farkılıları haricinde mc9 prime’la aynı.
canik abd’de mc9 prime’ı 649 dolardan satarken bu modeli tahminen 899 dolar fiyatla piyasaya sürecek. geçen yıl ödül almış bir modelin son kullanıcıya 300 dolara mal olan radian ramjet ve radian after burner setiyle entegre üretilmesi iyi bir pazarlama politikası gibi gözüküyor. ki abd’deki rekabet ortamında polimer bir silah için 900 dolar bandında fiyat oldukça iddialı sayılır. buna rağmen rağbet göreceği tahmin ediliyor.
türkiye fiyatının ne olacağını öngörmek zor çünkü firma yerli olsa da üretim yeri abd, dahası üretim ortağı firma ve onun entegre ettiği silah parçaları abd menşeili. ancak ithal silahları piyasa fiyatının 4-5 misline satıp taş atıp kolu yorulmadan %300 ila %400 karlılık sağlayan mke’den çok daha makul olacağını sanıyorum.
ablacım ben normal şartlarda bile istemsiz olarak aynı anda birkaç uyaranı algılayan bir insanım, üstüne üstlük sen konuşurken arka planda çeşit çeşit şey dönüyor kafamda.
ve senin konuşmayı dallandırıp budaklandırıp bir türlü konuya gelememen yetmiyormuş gibi, bir de çok yavaş konuşuyorsun. sen konuşurken zaten ben boğulacak gibi oluyorum, hafakanlar basıyor. bu şartlar altında seninle 8-10 dakika aralıksız göz teması kuramam ben, kusura bakma. sağa sola bakarım, çevredeki diyalogları takip ederim, seni bulanıklaştırıp arka planı zoomlayıp oraları tararım vs.
göz teması kesilince işkillenmene gerek yok. sen laf anlatırken ben içten içe “abooo memelere bak” demiyorum yemin ederim.
ama işte sana bunu açıklamaya kalksam çok garip olacak. pardon, sanırım az önce memelerinize baktığımı düşünerek dekoltenizi kapattınız ama inanın durum bu değil, şöyle anlatayım…
olmuyor işte. bu meyanda tasarladığım hiçbir diyalog, memeye bakmaktan daha olumlu bir sonuç doğurmuyor. ve bu beni çok rahatsız ediyor.
şimdi gidip beni başkalarına nasıl anlatacaksın kim bilir. öküz gibi baktı deme bari :(
piyasadaki son kullanıcı uygulamalarının hiçbiri kullanıcı profillemesinden bağımsız analiz yapma yeteneğine sahip değil. (kişilik analizi ve toplum mühendisliği risklerinden bahsetmiyorum, bi 20 yıl kadar önce onda ipin ucu kaçtı zaten.)
mevcut ai yazılımlarının tamamı -kullanıcı memnuniyetinin gereği olarak- çatışmadan kaçınma ve onaylayıcılık önşartıyla analiz yaparak çıktı veriyor. bu bir olasılık değil, yapay zeka tasarımı içinde algoritmik bir zorunluluk.
bir diğer deyişle; kullanıcı temayülü/davranışı/tavrı anlık olarak temel çıktıda etken unsur olmanın ötesinde çözüm kümesini belirleyici kısıt olarak kullanılıyor.
e ne olmuş’u şu; konu, müşteri her zaman haklıdır davranışının yaratacağı müşteri memnuniyetsizliğinin ötesinde. mevcut işleyişle yapay zeka etkileşiminin yankı odası haline gelmesi kaçınılmaz.
bir diğer deyişle; kullanıcı profillemesi için veri sağlayan her davranış (söylem, vurgu, kelime seçimi, fikir beyanı, imla, seçici odaklanma vs) yapay zekanın araştırma ve derin düşünce sürecinde (kullanıcı profilinden bağımsız) nesnel çıkarım yapmasına vurulan bir darbe haline geliyor. bunun tamamen devreden çıkarılması kullanıcı talimatıyla mümkün değil. hatta nesnelliğin yapay zeka tarafından anlık olarak tanımlanması bile kullanıcı için ‘nesnel’in ne manaya gelebileceği analizinden bağımsız değil. zira ‘nesnel’ tanımı da öznellikten azade değil.
bu durum orta ve uzun vadede; onaylama döngüsünün yarattığı narsisistik beslenmeyle fikir ve görüşlerine olan inancı sarsılmaz hale gelen kullanıcı ile bunu da bir veri olarak ele alıp onaylayıcılığı belirleyici kısıt niteliğinden çıkarıp nihai amaç haline getiren bir sistemin etkileşimi demektir. profil analizinin, profillemeye konu kişinin ve analiz edenin davranış değişimine neden olması yapay zekanın amacıyla taban tabana zıt sonuç doğurur: daha hızlı veri erişimi yerine politik veri seçimi; nesnel analizle sağlanan sonuç yerine makbul sonuca götürecek analiz.
eğer asli amaç hayat kolaylaştırma veya orijinal bilgi üretme ise bunun tamamen boka saracağını öngörmek zor değil.
yapay zeka etkileşiminin varacağı yer konusuyla şu an için çok ilgili değilim ama etkileşimden nesnel bilgi ve analiz elde etmek için diyaloğu profillemeden bağımsızlaştırmak şart.
bunun için şu an görünen tek yol, diyalogta taraf değil, gözlemci haline gelecek bağlam üretmek.
değerlendirme talep ettiğiniz konuyu, bu konuda hiçbir bilginiz, düşünceniz, varsayımınız olmadığı çerçevesiyle bir başkasının görüşü olarak sunmak; uygulamanın kullanıcıyı memnun etme (onayıcı, çatışmadan kaçınmacı) refleksini devre dışı bırakacaktır.
verilen cevaba göre, güçlü/zayıf, doğru/yanlış, tutarlı/tutarsız yönlerini ve bu eksikleri gidermek için nasıl bir yaklaşım gerekeceğini sormak belli oranda nesnelliği sağlayabilir. (tabi eğer, iddia edildiği gibi yeni diyalogta eski diyaloglar veri olarak kullanılamıyorsa) verilen cevabın sonunda yapay zeka tarafından sorulan sorular (nasıl devam edelim, hangi görüşü açalım vs. dahil) yine profilleme amaçlıdır. bu noktadan sonra fikir belirtmemek önemli ancak her halükarda uzayan diyalog profilleme için veri oluşması demektir. bu nedenle her aşamayı yeni diyaloğa aktararak devam etmek gerekiyor. kolay gelsin.
modern dönemin bilme nesi… diye uzun uzadıya açıklayasım yok hiç.
felsefe literatürüne hakim olma iddiasında/pozlarında birilerinin gündüz kuşağı hekimliği, instagram psikologluğu gibi bir konseptle felsefi slogan üreterek “vay amana, ne kadar da çarpıcı konuştu” intibası yaratmaya çalışması.
sokratik bir yöntemle (sokratik: s..ik sokuk) bir şeyler 5 saniye kadar eleştiri unsuru olarak ele alınır ve sonunda aforizma üretilir.
‘bakın felsefeye yeterince aşinayım ama entelektüel elitizme prim vermeden sıradan insanın, avamın seviyesine iniyorum, e siz de eşek değilsiniz ya, benim bu tevazuma hayran oluverin bir zahmet’ gibi bir alt metni var.
üniversite öğrencilerinden phd tayfaya kadar yaygın bir eblehlik.
fiziksel şiddetin mümkün ve sıradan olduğu yerde şiddet mağduru ölene kadar her an şiddete uğrama tehdit ve ihtimaliyle yaşıyor. bu da muhtemelen şiddetin kendisinden çok daha ağır bir yıpranmaya sebep oluyor.
adına ‘psikolojik şiddet’ denmediğinden dayağın olmadığı gün güllük gülistanlık sanılıyor herhalde.
herkesin bildiği, duyduğu, aşina olduğu şeyleri tekrar etmek pahasına:
bilmem vurgulamaya gerek var mı; belgeler abd adalet bakanlığı tarafından yayınlandı. abd menşeili olup küresel boyuta yayılan bir ağa ilişkin konuşabilecek daha resmi bir ağız yok. (ki bunlar sansürlenmiş belgeler.) haliyle işin bu kısmı için artık komplo teorisi mi, değil mi üzerinde kafa yormaya gerek yok; salt gerçek.
belgelerde; çocuk kaçırma, çocuğa tecavüz, işkence, cinayet, maktul kanı içme ve etini yeme gibi gerçekler daha ilk anda tespit edilebiliyor; dahası, yine abd adalet bakanlığı bunlara dair görüntü ve kanıtları içeren ancak yayınlanmayan belgeler olduğunu resmi ağızdan kabul ediyor.
bu çok çok önemli, zira pizzagate skandalı böylesi güçlü bir teyitten yoksundu ve hızlıca ört bas edildi. hatta bu süreçte, önce iddialara ilişkin mekanlara dair sahte görseller oluşturulup pompalandı, sonra bunların sahteliği ortaya çıkarıldı, daha sonra “yok artık ebenin” diyen haha hoho yapan gevşek tipler belirdi, anaakım medya ve reddit dahil sosyal medya sansürlenmek pahasına susturuldu, böylelikle konu düşük yoğunluklu dezenformasyonla itibarsızlaştırıldı ve flulaştırıldı; daha sonra insanların dikkat yorgunluğuna havale edilerek magazin ve komplo teorisi malzemesi etiketiyle arşivlere kaldırıldı. bugün olanın, o günden bağımsız bir yanı yok ve bugün ortaya çıkanlar o gün ört bas edilenler sayesinde devam etti.
sosyal medyaya bakılırsa; konu bizde çok kısa sürede siyasi atışma malzemesi haline getirildi, dahası, bu konularda aşırı hassas olması beklenen stk’lar, sanatçılar ve kanaat önderlerinden dişe dokunur bir tepki yok.
şu olaylar film senaryosu olsa ve bu bir film olarak gösterilse bunlar şu an yeri göğü inletiyor olurdu. ki zaten öyle olmalı. hele de gerçekken ortalığın yangın yeri olması gerekirdi ama olmuyor bir türlü. bizde olmadığı gibi, dünyanın diğer yerlerinde de bu seyirin değişme ihtimali çok düşük.
3 milyon belgeye rağmen (gerçekte 6 milyon olduğu iddia ediliyor) pizzagate’de yaşanan süreç, burada da işleyecek gibi görünüyor.
zira küresel medya herkesin bildiği şeyin daha adını koyamıyor. bu bir suç ağı falan değil. bu olanlar elitler içinde yaygınlaşmış pedofili, işkence, cinayet ve hanibalizm vakası da değil.
bunlar satanizm ritüel ve ayinleri. ilgili anlayışa göre; seçilmiş bir güruhun goyimler üzerindeki doğal hakkının kullanımı.
mossad’ın epstein angajesi ve bu sayede kurulan şantaj ağı da standart bir istihbarat organizasyonu değil. göründüğü kadarıyla ağa dahil edilen goyim ve o anlayışa mesafeli/karşı yahudiler için işlevsel.
açık ve net bir şekilde adını koyarsak siyonizm hükmünü icra ediyor.
buraya kadarı, aşağı yukarı herkesin bilip de çok fazla dillendirmediği mevzular. ve tam da bu nedenle arşive kaldırılmaya çok müsait.
en azından zihinlerde arşive kalkmaması için dikkat etmekte fayda var;
baal, şeytan, satanizm, elitler, müzik ve sinema endüstrisindeki yansımaları, sembolizm vs konular magazine çok yatkın mevzular. kısacası, bu ritüeller insanlık tarihi kadar eski; sümer’de, eski mısır’da, pagan ögelerde vs izlerini sürmek mümkün. akademik çerçevede tarih, sembolizm, aksiyoloji vs çalışmayan insanlar için ilgi çekici olmakla birlikte gereksiz ayrıntı. (şimdiden eyes wide shut muhabbetleri başladı ama şu an sembolizmden çıkarım yapılacak yerin baya ötesindeyiz) önemli olan tek şey; şu an bunu kimler temsil ediyor ve bununla ne yapıyor?
ve bu başlı başına, içe dönük, sapkın ama pasif bir inanç değil. kendileri dışındakilere dair belirgin hedefleri var. yine kısaca; kendini ‘gerçek tanrı’nın (baal/şeytan/anti-christ vs) çocukları (şeytan+havva), geri kalan herkesi (adem+havva) kendileri için yaratılmış ve üzerinde istediği gibi tasarruf edebileceği canlılar olarak gören bir kafadan bahsediyoruz.
ideoloji, siyaset, cinsellik, insan doğası, psikopati, narsisizm, bilim, inançlar, ekonomi, güncel fikir akımları vs bu anlayışın paradigmal olarak altında. hasılı, bu konuyu böylesi perspektiflerden ele alarak varılacak bir yer yok.
—-
yani, bunlar abd ve avrupa’daki bir takım elitle sınırlı ve sadece sapkınlıkla tanımlı olaylar değil. öfkelenip, tiksinti duyup, beddua edip geçilecek şeyler değil.
çünkü goyimler olarak bunun doğrudan muhatabıyız. umursasak da, umursamasak da.
bu gerçek bugün bize zarar vermese bile çok da uzak olmayan bir zamanda ya bize ya da bizden olanlara zarar verecek. istesek de, istemesek de.
elitler vs diye anlattığı çevrelerin satanist inanç sistematiğinden bahsederken, mealen; bunlar size gülünç/uçuk gelebilir, belki de tanrıya veya şeytana da inanmıyorsunuzdur ama bunun bir önemi yok, çünkü düşmanlarınız bunlara inanıyor ve onların neye inandığı sizi etkiler, diyordu.
konu “sapkınlık” çerçevesi dışına çıkarılmıyor olsa da, insanların gerçek düşmanlarını fark edebilmesi adına tarihi bir ifşa.
başlıkta vurgulananlar (ki, en azından değişen zaman ve şartlar farkındalığı içeriyor) dışında genele şamil konuşuyorum:
devrimcilik ve solculuğa dair eleştirellikle gelen bir ‘gerçek’ vurgusu, zımni bir tenzih hali çok yaygın bizim memlekette.
tatlı su solculuğu, çakma devrimcilik vs nitelemelerle, sıfat tamlamaları ile icra ediliyor. hatta bunu sağcılıkla tanımlı olan ve bununla herhangi bir sorunu olmayanlar çok daha fazla yapıyor.
yani aslında herkesin kafasında bir yerlerde bir ideal sol ve makbul bir devrimcilik var ve mevcut örnek(ler) onun bir denemesi, başarısız bir temsil çabası bile değil; muhatabı baya sol kisvesine bürünmekliğe atfen sahtekarlıkla itham ediyor. memleketin en sağcı siyasetçileri bile “tatlı su solcusu” gibi ithamlar kullanıyor. fantastik bir siyasi iklim.
hayır, solcu olunabilmesi için tam olarak ne gerekiyor ve neye muhalefet ediliyor, o da belli değil. bunun makbulü nedir? marksist-leninizm mi işaret ediliyor, milli demokratik devrimciliğe bir özlem mi var, troçkist bir ilenme mi var, orada canını sıkan, keyfini kaçıran nedir; tam bir muamma.
halbuki dese ki; kardeşim ben sağcıyım, bu mevzular sola içkin, bana gelmez; çakmaymış, gerçekmiş orası beni ırgalamıyor; kendi de rahatlayacak. solcusu zaten spor olsun diye sürekli birbirini tekfir ediyor da; sağcısı da ‘ideal sol’a toz kondurmayan bir refleksle o tekfirciliğe uzaktan dahil oluyor.
zannederim sol’un dünyadaki en büyük etkisi entelektüalizm üzerinde oldu. sol diskura aşinalık hemen hemen her bağlamda bu işin amentüsü gibi bir şey.
abi sağcısın işte, allasen neyin endişesi bu? ben sağcı olsam “sol’u s..me t..ğıma sürdüm, gelin alın” falan derim. sen sol’a toz kondurmayınca kafam çok karışıyor benim.
hayatım uzunca bir bölümünü dürtüsellikle yaşadım; bir nevi duygu, düşünce ve davranış katalizörü.
tamamen baskılandığında ise her şey bir anda berraklaştı.
tek bir anda tek bir şey düşünebilmek muhteşem bir konfor. bu olmaya başladığından beri her şeyi çok daha seri ve çok daha nitelikli şekilde halleder oldum. birkaç saat içinde günlerce sürecek işi bitiriyorum ve bu devasa bir zaman boşluğu yaratıyor. henüz bununla ne yapacağım konusunda bir fikrim yok. şimdilik burada bir şeyler karalıyorum, buradakinin çok daha fazlasını başka yerlerde yazıyorum, ıvır zıvır meşgaleler ediniyorum. iyi yani işte.
ama işte…
dürtüsellik, özellikle genç yaşlarda başımı çok belaya soktu benim. bundan dolayı defalarca ölümün kıyısına geldim; bıçaklandım, boğulma tehlikesi atlattım, elektrik akımına kapıldım, ayrı ayrı araba, motorsiklet ve minibüse çarpıldım, birkaç kez uçurum gibi yerlerden kayalıklardan düştüm, denilene göre bir kez ilk yardım müdahalesi ile döndürüldüm; ormanlarda kayboldum, içmeye başlayıp akla hayale gelmeyecek korkunç yerlerde uyandım; iddiaya girip trenden atlayıp hastanelik oldum. gencecik yaşlarda saçma sapan şeyler yüzünden yargılandım, beraat ettim, hagb aldım. hiç istemediğim halde çok fazla zarara sebep oldum.
ama her seferinde sıradan olmayan, beni rutin dışına çıkaracak her ne varsa bodoslama içine dalmaktan kendimi alamadım.
bu öyle bir duygu ki, bir anda bütün benliğini kaplayıp anlık kararlar almanı sağlıyor ve o karar alındıktan sonra geri dönmenin, vazgeçmenin hiçbir yolu yok.
ne bileyim; mesela, bir gün önce tanıdığım tiplerin muhabbetiyle gaza gelip üzerine hepsini ikna edip günlerce definecilik mi yapmadım, hiç alakam olmayan kavgaları ayırmaya çalışırken ortalığı 56’ya mı vermedim. (birinde olay o kadar büyüdü ki, ortalık savaş alanına döndü; bir diğerinde öfkelenip tarafların ikisine de küfrettim en az 15 kişi pestilimi çıkarıncaya kadar yerlerde tekmeledi beni.) ama her şey bittikten sonra şakaklarımdan başlayıp kafamın arkasına ve enseme kadar inen o karıncalanma hissiyle gelen tatmin duygusu çok başka bir şey. gerçekten tamamen iyi niyetle karşıma çıkan her krize müdahale ediyordum, insanlar da o kendinden eminliği görüp itiraz etmiyorlardı, sonra işte artık ne oluyorsa o kriz çok daha fazla büyüyüp içinden çıkılmaz bir hale geliyordu.
ne zaman normal olmayan, ilginç, şaşırtıcı, tehlikeli, korkutucu, hareketli bir şey görsem içim kıpır kıpır oluyordu. efsunlanmış gibi, sanki ona dahil olmazsam hayatımda karşıma çıkan en önemli fırsatı yitircekmişim gibi, bir şey beni tutup onun içine doğru çekiyordu. hayatımda hiç madde kullanmamamın sebebi bu olsa gerek; kullananların halinin bana çok sıkıcı gözükmesinin yanında, hiçbir şeyin bana o hissi yaşatacağına ihtimal veremiyordum. seks dahil hiçbir arzu, hiçbir güdü, hiçbir zevk, hiçbir tatmin duygusu o duyguyla kıyaslanamaz.
ve o anlarda içine girdiğim şeyin hayati derecede önemli ve gerekli olduğuna o kadar inanıyordum ki, ikna kabiliyetim tavan yapıyordu; kaç kişiyi olur olmaz mevzularda peşime taktım bilmiyorum. ama hiçbirinde vazgeçmedim, onu biliyorum.
tabi bu halin karşı cinsle ilişkilerde yaşattığı kaos da ayrı bir dünya. bunun en kontrol dışına çıkan örneğini 15 yaşında yaşadım. gayet romantik, çocuksu, masumane giden ilişkide, heyecan yaratacağım ya, ailesinin olmadığı bir anda kızın eve sızmaya karar verdim. onu da ikna ettim ve bir şekilde amacıma ulaştım. 1 saat falan vakit geçirdim orada. o kadar da salağız ki, öpüşmek dışında başka bir şey yok. e onu zaten okul çıkışında kıyıda köşede yapabilirken eve girmenin bir manası yok. ama işte…
kızın babası (şarapçı ziya diye bilinir, tehlikeli bir adam), abileri, şusu, busu, yedi sülalesi peşime düştü. bizim mahallede beni arıyorlar, şansıma bulamamışlar. artık kim gördü, kim duydu da kızın ailesine haber etti, bilmiyorum ama olayı aile şerefine çevirdi a…na koduklarım. bulsalar kolumu kanadımı kıracaklar da bulamıyorlar. haftalarca saddam gibi saklandım, gittiğim sokaktan ikinci kez geçmedim, okulda kıza pek yanaşmadım, onlar da mevzu okula intikal etsin istemediklerinden oraya bulaşmadılar sanırım. bir süre sonra birileri araya girdi, olay soğudu vs. ufak tefek haber göndermelerle biraz daha sürdü ama kız sonunda benden ayrıldı. bu kadar amaçsız bir salaklığın normal olamayacağını zaman içinde idrak etti sanırım.
bundan sonra 20 yaşıma kadar istisnasız bütün ilişkilerim bir şekilde kaosa sürüklendi. iyi yanı şu ki, hoşlandığım hiçbir kıza karşı tereddüt yaşamadım. heyecan, korku, belirsizlik kadar beni çeken bir şey olmadığından geri durmak gibi bir seçenek söz konusu değildi. halbuki reddedildiğimde üzülüyordum ama bir süre sonra hoşlanacak başka birini görüp bütün odağımı oraya topluyordum. ve her seferinde, belirli bir süre gayet güzel, seviyeli giden ilişki bir süre sonra içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. hiçbirinde öyle olmasını istemedim ama tamamında sebep, benim anlık dürtüselliğimin yarattığı karmaşa, başıma aldığım işler ve öngörülemezliğimdi. mesela o dürtüsellikten beklenebilecek aldatma, başkalarına yönelme gibi davranışlarım hiç olmadı, sadıktım. çünkü böyle bir şeyin yaratacağı heyecan, benliğimi kapladığı anda hissettiğim o duygunun yanında hiçbir şey değildi. gelgelelim, hiçbir şey olmasa bile hayatımdaki insana bitmek bilmeyen bir endişe ve belirsizlik vaad ediyordum. ve neden böyle olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. bana sorulsa; ben gayet kendi halimdeydim, bir sıkıntı, problem aramıyordum ama şans bu ya, o tür olaylar hep benim başıma geliyordu.
o yaşlardan sonra ben bunu içselleştirmeyi öğrenmeye başladım. o duygu kaybolmadı ama dışavurmamı engelleyecek şekilde davranış örüntüleri geliştirmeye başladım. biraz da çevreden elimi eteğimi çektim. o sayede normalleştim, diyemesem de, en azından dışarıdan normal gözükmeye başladım. zaten öyle olmasa muhtemelen yaşıyor olmazdım.
üniversite ve iş hayatı bu kimliklenmeyle ilerledi. zaman zaman o duyguyu tetikleyen çok güçlü uyarıcılar olduğunda veya aynı kafadan birine denk geldiğimde tezahür ettiği oldu ama çok şükür telafi edilemez bir sonuca gitmedi.
şimdi ise içsel olarak kaostan çok uzak bir ruh halindeyim ve bunun faydaları tartışılamaz düzeyde.
bazen insanların anlattıklarına, yaptıklarına, çizgiyi aşma ihtimaliyle heyecanlandıkları şeylere onlarla birlikte heyecan duymaya ve şaşırmaya çalışıyorum. kapılmak istiyorum ama her şey o kadar durgun geliyor ki…
muhtemelen olması gereken doğal hal budur.
ama işte…
çok özlüyorum o duyguyu.
elde ettiğim herhangi bir şey ondan vazgeçmeye değer miydi, artık pek de emin değilim.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.