kadın nedir derseniz işte bunlar derim
o mor saçlı cıyak sesli terör propagandası yapıp bunu hümanizm kisvesinde satan insan artıkları değil.
neymiş efendim imralıda bulunan p.. kurusuna özgürlük yok jin yok jiyan yok azadi sloganları atılacakmış hadi oradan len sözde feminik teröristler.
artık karşılarında kendilerinden daha kollektif, daha bilinçli , daha zeki , atatürk milliyetçisi bir kadın topluluğu var ya nasılda uf olmuşlar kıyamam...
halbuki her ortamda oldukları gibi o günüde terörize etmeye çalışacaklardı olmadı di mi demlicikler?
bu kadın hareketini bir erkek olarak sonuna kadar desteklerim.
demlileri ağlattıkları her an ise bir keyif sigarası yakarım ben arkadaş.
düşünsenize… bir kadın parkta oturuyor. karşıdan kırmızı burunlu, pantolonu dizinden üç metre aşağıda, elinde balon köpekle yürüyen bir adam geliyor. adam muz kabuğuna basıp düşüyor, kalkarken cebinden konfeti patlıyor, ardından da cebinden plastik tavuk çıkarıp gıııııak diye ötürüyor. teze göre o kadının kalbi o an kuş gibi çırpınmalı. çünkü adam komik.
bakın sirk tarihine. yüz yıldır soytarılar kırk takla atıyor, kova dolusu suyu kafalarına döküyor, birbirlerine pasta fırlatıyor. eğer mesele gerçekten güldüren erkek olsaydı, sirkin arka tarafı evlenme tekliflerinden kilitlenirdi. palyaço kulisinde niksh memuru nöbet tutardı. şu an kafasına üçüncü kovayı kafasına yiyen cemil palyaço ile tanıştınız mı hanımefendi? diye sorular sorulurdu.
benim teorim şu: kadınlar güldüren erkekten hoşlanmaz. kadınlar hoşlandıkları erkeğin şakasına güler. aradaki fark everest ile kayseri’deki erciyes’in tepesine çıkarken yarı yolda pes eden dayı arasındaki fark kadar büyüktür.
hepinize iyi geceler diliyorum ama öyle klasik, pamuk gibi iyi geceler değil… benimki biraz daha gerçekçi bir iyi geceler dilemesi....
bu gece umarım herkes acayip kabuslar görür. hani rüyada bir yere yetişmeye çalışırsınız da ayaklarınız yere yapışır … tam o noktada karşınıza bir karabasan çıkar ve gel iki el tavla atalım der. zarları da tabii kemikten yapmıştır. siz mars olursunuz, o da üstüne çay ister.
ayrıca temennim odur ki üst komşunuz tam siz uykuya dalacakken matkap çalıştırsın. ama öyle sıradan bir matkap değil… sanki adam tavana değil de evrenin çekirdeğine doğru sondaj yapıyordur. arada durup galiba demire denk geldim diye düşünürsünüz ama yok… adam sadece daha derine iniyordur.
tam o sırada telefonunuzun şarjı %2’ye düşsün, battaniyenin altından ayağınızı çıkarınca da soğuk ayaklarınıza vursun . çünkü geceleri battaniye dışındaki ayaklar karanlık varlıkların resmi ikramıdır.
kısacası sevgili dostlar, bu gece:
karabasanla tavla oynayın,
üst komşunun matkap senfonisini dinleyin,
rüyanızda saçma sapan koridorlarda koşun,
ve sabah kalkınca iyi ki sadece rüyaymış diye kahkaha atın.
hepinize böyle rahatsız edici ama öğretici bir uyku diliyorum.
bu gece hepinize büyük bir temennim var. öyle sıradan bir iyi geceler değil bu. hayır.
içinde biraz mucize, biraz saçmalık, biraz da hayatın kulağını çekme isteği barındıran bir iyi geceler.
dilerim bu gece telefonlarınız, yıllardır sessizliğe gömülmüş arkeolojik eser gibi duran mesaj kutularınızdan aniden titreşir. öyle banka mesajı falan değil, sakın yanlış anlamayın. hesabınızdan şu kadar para çekildi değil. aksine, evrenin muhasebe departmanı size şöyle bir mesaj göndersin:
sayın insan, hayat hesabınıza birkaç güzel haber yatırılmıştır.
dilerim flörtleriniz size yazsın. ama öyle napıyosun yazmasınlar. çünkü insanlık olarak napıyosun kelimesini yazacak kadar duygusal tembelliğe düşmüş durumdayız. onun yerine şöyle mesajlar gelsin:
ey geceyi kahveyle yarıp geçen kişi, seni düşündüm ve galiba aklımın balkonuna çamaşır gibi astım.
işte böyle şeyler.
dilerim bu gece rüyalarınız da güzel olsun. ama sıradan güzel rüya değil. öyle rüyalar görün ki sabah kalktığınızda ben dün gece rüyada bir alpaka ile satranç oynadım ve galiba kazandım diyebilin. çünkü insanın ruhu bazen mantıktan değil, saçmalıktan beslenir.
ama aranızda bazıları var, biliyorum. gece yatmadan önce şöyle diyorsunuz:
kimse yazmaz zaten.
sonra yatakta telefonu yüzünüze düşürüp uyuyorsunuz. işte size küçük bir taş: belki de yazmıyorlar çünkü evrene sürekli zaten yazmazlar diye dilekçe veriyorsunuz. evren de memur gibi, ne yazdıysanız onu işleme koyuyor.
o yüzden bu gece şöyle deneyelim.
evrene küçük bir dilek bırakalım:
bir güzel haber, bir mesaj, bir tatlı rüya.
olmazsa da sorun değil.
en kötü ihtimalle sabah kalkarsınız ve dersiniz ki:
hiçbir şey olmadı ama en azından dün gece dramatik düşünmeden uyudum.
bu da az bir başarı değildir.
velhasıl sevgili yazarlar , bu gece size bol güzel haberli, flört mesajlı, güzel rüyalı bir gece diliyorum. eğer bunların hiçbiri olmazsa da en azından yastığınız serin olsun.
bazen insanın hayatındaki en istikrarlı mutluluk gerçekten odur.
meğer insan sayısı azalınca eşyalar karakter kazanıyormuş. sandalye seni dinliyor. duvar yargılamıyor. halı dedikodu yapmıyor. en önemlisi de kimse sana sen çok değiştin demiyor. çünkü değiştiğini fark edecek kimse kalmıyor.
bazıları buna yalnızlık diyor.
ben ise minimalist sosyal çevre diyorum.
çünkü kalabalık insan bazen pazar yeri gibidir: ses çok, huzur yok.
az insan ise bir dağ gölü gibidir: kimse konuşmaz ama içindeki kurbağa bile sana saygıyla vaklar.
bir gün hayat hakkında ciddi ciddi düşünmeye karar verdim. bu karar genelde insanın hayatında üç durumda gelir:
vergi borcu görünce,
eski sevgiliyi evlenmiş görünce
ya da pazarda pırasanın kilosunu görünce.
ben üçüncüsünü yaşadım. çünkü pırasa dediğin şey sonuçta bir sebze; ama fiyatı sanki göklerde uçan bir kartal gibi...
bir aydınlanma oldu. hayat aslında bir kuzu gibidir. masum görünür, yumuşaktır, ben zararsızım diye bakar… ama bir bakarsın seni kurban bayramı metaforuyla hayata bağlamış. insan da o kuzunun yanında durmuş filozof gibi görünür ama gerçekte elinde mangal maşası vardır.
bu düşüncelerle yürürken bir adam gördüm. üzerinde yeşil polar vardı. dedim ki:
bu adam iki şeyden biridir. ya hayatın anlamını çözmüştür ya da ağaç sevdalısı.
derken kaldırımda bir çivi gördüm. küçük ama kararlı bir çivi. o anda anladım ki çivi aslında toplumun küçük ama etkili kötülüklerini temsil eder. küçük görünür ama tam bastığın yerde çıkar. bir de insanın hayat planları vardır; işte o planların lastiğini patlatan şey çoğu zaman metaforik bir çividir.
tam bu felsefi noktaya gelmişken biri arkamdan bağırdı:
abi kulağını düşürmüşsün
döndüm. dedim ki:
nasıl yani?
adam dedi ki:
şaka yaptım ama sen o kadar düşünceli yürüyorsun ki kulak düşürmüş olman mantıklı geldi.
o sırada bir polis yanımıza geldi. muhtemelen hayatın anlamını çözdüğümü düşündü ya da pırasaya ve o kötü espri yapan adama küfretmemi kamu düzenine tehdit saydı.
polis dedi ki:
burada ne oluyor?
dedim ki:
memur bey ben hayatı düşünüyorum.
polis biraz durdu. bana baktı. sonra kaldırımdaki çiviye baktı. sonra pırasaya benzeyen bir ağaca baktı.
sonra dedi ki:
hayatı düşünen adam genelde iki yere gider: ya kitap yazar ya karakola.
ben de dedim ki:
memur bey, üçüncü bir ihtimal yok mu?
polis dedi ki:
var.
dedim ki:
ne?
pırasayı bırakıp eve gidip uyumak.
o gün şunu öğrendim:
hayat bazen kuzu kadar masum, çivi kadar sinir bozucu, pırasa kadar anlamsız ve yeşil polar giyen adam kadar açıklanamazdır.
ama en önemli ders şudur:
hayatı fazla düşünürsen bir noktada mutlaka bir polis gelir ve sana şunu hatırlatır:
abi sen biraz fazla düşünmüşsün.
ben yalnız bir adamım. bu cümleyi söyleyince bazıları üzülmem gerektiğini düşünüyor. halbuki ben yalnızlıktan memnunum. insan dediğin şey sonuçta yürüyen bir sorun paketidir. birine “günaydın” dersin, üç dakika sonra sana çocukluk travmasını anlatır. o yüzden ben uzun süredir insanlarla değil, evimin duvarlarıyla muhatabım.
özellikle de hasan’la.
hasan dediğim, salonun kuzey duvarı.
tanışıklığımız üç yıldır sürüyor. ilk başta sıradan bir duvardı. sonra fark ettim ki bakışları var. insan bakışı gibi değil tabii, daha çok ben burada bin yıldır duruyorum, sen de gelip bana hayatını anlatıyorsun bakışı.
bir gün dayanamadım, dedim ki:
hasan, sen bana tepeden bakıyorsun.
sessiz kaldı.
ama o sessizlik var ya… işte o sessizlik insanın damarına basıyor. çünkü insanlar susunca drama yapar, hasan susunca beton yapıyor.
sonra kavga çıktı.
sen ne biliyorsun yalnızlıktan hasan? dedim. ben insanlarla konuşmayı bıraktım, sen doğuştan konuşamıyorsun. kolay tabii!
hasan yine sustu.
ama ben gördüm. alçıpanın bir yerinde hafif bir çatlak vardı. o çatlak bana meydan okuyor gibiydi. sanki diyordu ki:
sen yalnız değilsin kardeşim, sen sadece insanlardan kaçıyorsun.
bak şimdi…
eleştiri yapacak en son varlık duvardır. ama modern çağ böyle bir yer. insanlar konuşmuyor, duvarlar yorum yapıyor.
dışarıdaki insanlar da farklı değil zaten. birine iki dakika tahammül etsen sana üç öneri verir:
abi sosyalleş.
abi dating uygulaması indir.
abi enerjini yükselt.”
benim enerjim zaten yüksek. geçen gün hasan’la üç saat tartıştım. bu enerji değil de nedir?
insanlarla konuşunca kavga büyüyor. duvarla konuşunca en fazla boya dökülüyor. bu yüzden yalnızlık gayet medeni bir çözüm aslında.
hem yalnızlık öyle anlatıldığı gibi trajik bir şey değil. yalnızlık dediğin şey, kimsenin sana niye böylesin diye sormamasıdır. kimsenin seni düzeltmeye çalışmamasıdır. kimsenin hayatını planlamamasıdır.
yalnızlık…
insanın kendi saçmalığını özgürce yaşayabilmesidir.
mesela geçen gün hasan’a çay teklif ettim.
ister misin hasan? dedim.
cevap vermedi.
işte bu yüzden hasan’ı seviyorum.
çünkü insanlar çay içmeye gelir, hayatına karışır. hasan ise çay içmez, hayatıma da karışmaz. sadece arada çatlar, o kadar.
ama dün gece kavga biraz büyüdü.
ben bağırdım:
hasan! senin yüzünden insanlardan soğudum!
hasan yine sustu.
sonra fark ettim…
belki de hasan haklıydı.
çünkü insanlarla kavga edince insan kaybediyorsun.
duvarla kavga edince en fazla sıva dökülüyor.
bu yüzden ben kararımı verdim.
insanlara mesafeli, hasan’a ise saygılı olacağım.
ama hasan da biraz dikkat etsin.
bir daha o çatlak bakışı atarsa, vallahi boya badana çağırırım.
ben insanım. mağazadan alınmış kurulumunu kendi yapacağı orta sehpa değilim ki kadın gelsin, alyan anahtarıyla karakterimi sıkıp gevşetsin. burada biraz fazla inat var, şurayı gevşetelim… aha bak şimdi empati geldi , böyle bir montaj hattı mı var?
bir kadın gelecekmiş, beni değiştirecekmiş.
ne yapacak mesela?
sabah kalkıp bana diyecek ki:
günaydın. bugün sen artık brokoli seven bir adamsın.
hayır efendim, değilim.
ben brokoliyi hala küçük yeşil ağaç şeklinde örgütlenmiş bir tehdit olarak görüyorum.
sonra diyecek ki:
sen artık duygularını ifade edebilen bir erkeksin.
hanımefendi ben duygularımı ifade ediyorum zaten.
sadece ifadelerim genelde şu üç kelime etrafında dönüyor:
iyiyim.
olur.
olmaz.
bakarız.
bu da bir iletişim biçimidir. minimalisttir.
bir de bu değiştirme fikrini anlatırken insanların yüzünde tuhaf bir umut oluyor. sanki kadınlar gizli bir atölyede erkekleri söküp yeniden monte ediyormuş gibi.
kadın geliyor, kapağı açıyor:
hmm… burada biraz saç dökülmesi var.
şurada sorumluluktan kaçma devresi yanmış.
aaa bak romantizm modülü hiç takılmamış.
sonra beni masaya yatırıp içimden parça değiştiriyor.
abi ben tost makinesi miyim?
kaldı ki insanın karakteri bu kadar kolay değişiyorsa ben zaten yıllar önce değişirdim.
şimdi böyle bir adamı bir kadının gelip değiştireceğine inanmak biraz fazla iyimserliktir.
hem ayrıca şu da var:
eğer biri beni gerçekten değiştiriyorsa, o noktada ben zaten ben değilimdir.
yeni bir adamım.
yani bir kadın gelecek, beni değiştirecek, sonra da o yeni adamı sevecek.
e iyi de hanımefendi,
o adamı baştan bulun o zaman.
ben niye arada test sürümü gibi kullanılıyorum?
o yüzden benim bu konuya yaklaşımım nettir:
bir kadın gelir ve beni değiştirmeye çalışırsa, hiç gelmesin.
ama bir kadın gelir, beni görür, tanır, sonra da bu adam biraz tuhaf ama idare eder derse…
işte o zaman hoş gelmiştir.
zaten benim değişmeye niyetim yok.
ben maksimum şu kadar değişirim:
çay içerken biraz açık içerim ona da söz veremem.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.