ülkenin mücadele tarihi var da, baskı tarihi daha fazla malesef. hafıza yok değil, var ama o hafızayla bağımız koparılmış.
eleştiriye, protestoya, farklı düşünceye tahammülü olmayan bir ülkede gençlerden ne bekliyoruz?
düşünme, eleştirme ve protesto hakkını kullandığı için tutuklanan kaç gencin arkasında durduk? kaçının adını öğrendik, kaçının sesini duyduk, kaçına sahip çıktık? kendi ülkesinde sesini çıkardığı için bedel ödeyen gençleri ne kadar gördük? o mücadele ruhunu yaşatmaya çalışanlara ne yaptık?
sevgilinin karşı cinsle dostça buluşmasından rahatsız olmak, güven meselesi diye paketlenmiş sahiplenme duygusu değil mi biraz?
niyet önemli, niyet. güveniyorsan mesele yok, güvenmiyorsan da ilişkiyi kafese çevirmenin kimseye faydası yok. zinciriyle oynaşmak falan filan, neyse.
ben yokken de, o duvarlar yokken de çizgiyi koruyabilmekte mesele. hayatındayken sınırını bilmekle ilgili.
ayrıca tapusu bende olan bir mülk değil ki sosyal hayatına kayyum atayayım. ağacın altında gölgelenmek isteyen çok olur, mesele kimin bahçesinde olduğu da değil; bir zahmet, kimin hangi niyetle geldiğini de anlasın, bilsin artık.
nostaljiyi başka türlü seviyoruz biz, arşivciliği hiç sevmiyoruz. sen de 15 gün, ben diyeyim 20 gün sonra helvasını kavurup kurda kuşa dağıtıyoruz. sevaptır.
kış ne ya, insanın bütün sosyal hayatı kalorifer peteğinin yanında geçiyor. resmen mevsimsel esaret.
yaz öyle mi? günler uzun, güneş sıcacık, hava mis. hadi çıkalım diyor.
çok özlüyorum seni.
lafı uzatmadan ortamı şenlendirme konusunda sözlükte üzerine tanımam.
bazen tek cümlesiyle güldürür, bazen de bunu nasıl düşündün dedirtir. mizahı ayrı, kendisi ayrı güzel insan.
benim için sadece iyi bir yazar değil; çok değerli bir dost ve sırdaş. severim, sayarım. iyi ki denk gelmişiz.
saygılar ...
çorum’un sadece “leblebi”den ibaret olmadığını anlatmaya gidildi ahali.
çorum, ispanya’da düzenlenen san sebastián gastronomika’da şehir ölçeğinde davet edilen tek türk ili olarak yer aldı veee 40’tan fazla yöresel ürün, hitit mirası ve çorum mutfağı tanıtıldı.
türkiye’yi temsil etmek, bunu da bir şehir mutfağı ve kültürüyle yapmak... güzel iş. büyük iş.
bunları paylaşmıyorsunuz kırılıyorum. :)
istanbul merak besleyen bir şehir; tarihi, çevresi, keşfi bol. ama bedeli de kalabalık, sürekli hareket hâli ve stres.
izmir sosyalleşme, deniz, kum, sıcak... ruhun biraz kaçamak yapıp haylazlık edeceği alan.
ankara candır ya. istediğin semtte kalabalığa karışıp, sıkılınca bir saatte doğaya, köye kavuşabiliyorsun. mük bir şey. benim olay biraz bir ayağı şehirde, bir ayağı toprakta olunca tabii.
her kuşak kendinden sonrakini bozuk ilan ediyor.
x kuşağı y'yi, y kuşağı z'yi... sanki insanlık her nesilde yeniden kuruluyor da bizimki son sağlam partiymiş gibi. z kuşağı gökten mi indi? senin, benim, bizim kurduğumuz düzenin içinde büyüdü; bizim yetiştirdiğimiz insanlar. bugün duyarsız, sabırsız, tahammülsüz diye etiketlerken biraz da dönüp kendimize bakmalıyız.
çocukken sus, karışma, sorgulama, özgüvenli olsun diye şımart, ezilmesin diye her önüne geleni ezmesine izin ver, eksiği olmasın diye yokluğu hiç gösterme, üzülmesin diye her hayal kırıklığını önceden temizle...sonra da büyüyünce “niye böyle oldunuz?” diye ağlamak kadar komik çok az şey var.
çocuğu korumakla hayatı onun yerine yaşamak arasındaki o ince çizgiyi geçtik.
z kuşağı ne melek ne kanser. hoşumuza gitmeyen tarafları varsa önce aynaya bakılmalı. çünkü her yeni nesli kanser ilan etmek, kendi pisliğini halının altına süpürmenin en kolay yolu.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.