melankolik, içe dönük ve “ruhun karanlık tarafını” anlatan metinleri seven biri için unutulmaz bir roman kaleme almış nihal atsız. benim çok severek ve sindirerek okuduğum bir eserdi. özellikle psikolojik-mistik atmosfer bakımından türünün en iyi örneklerinden. zaman zaman dostoyevski'yi andıran içsel bunalım pasajları göze çarpıyor. gururlu, kırgın, soyutlanmış bir selim pusat karakteri üzerinden ruh çözülmesi işlenmiş.
ruh adam’da “uğursuz bir rüya” kaleme alınmış. gerçek ile hayal, geçmiş ile şimdi birbirine karışıyor kitap boyunca. mistik sahneler ve semboller romanı sıradışı bir atmosferde yaşatıyor. okurun zaman zaman zorlanmasına sebep olan bu ögeler aslında en güçlü yanı.
romanın merkezinde yer alan selim pusat askerlikten koparılmış bir subaydır. hem aşk hem vicdan hem de kimlik krizi yaşaması işleniyor roman boyunca. ama mesele yalnızca bir aşk hikâyesi değildir; insanın kendi ruhuyla savaşıdır. selim pusat bu savaşta ne galiptir ne de mağlup.
benzeri az bulunan özgünlükte ve bence oldukça etkileyici bir roman.
yalnızca bir roman ya da felsefe kitabı değil; şiir, tasavvuf, bilgelik ve içsel konuşmanın birleştiği kısa ama yoğun bir eser. ilk kez 1923 yılında yayınlanan kitap zaman içerisinde modern bir bilgelik kitabına dönüşüyor. el mustafa adlı bir bilge, yaşadığı şehirden ayrılmadan önce durduruluyor ve ona aşk, evlilik, çocuklar, özgürlük, ölüm, çalışma, dostluk gibi konularda sorular soruluyor. o da her konuya şiirsel cevaplar veriyor. cibran eserinde sıradan cümleler kurmuyor; aforizmalar, ritmik tekrarlar ve kutsal metin hissi veren bir dil kullanıyor. kitabın özünde;
hasret,
şehir melankolisi,
içsel konuşma,
“gel” çağrısı,
kader ve insan kırılganlığı,
baskın biçimde göze çarpıyor.
çok kısa olmasına rağmen yoğunluğu had safhada bir kitap. şiir ile felsefe iç içe geçmiş girift bir yapıda sunuluyor. insan ruhunun temel sorunlarını yalın bir biçimde işliyor halil cibran.
özellikle şiir yazan, içsel sorgulamaları olan ve kelimelerde “ruh” arayan insanlar için çok özel bir kitap.
derinlemesine düşündüğümüzde aslında çok az şeyi seçebiliyoruz.
doğacağımız yeri, aileyi, çocukluk yaralarını, karşılaşacağımız insanları, başımıza gelen birçok şeyi seçemiyoruz. kimi zaman ruh hâlimizi bile bütünüyle yönetemiyoruz. insan çoğu zaman hayatın içine “atılmış” gibi hissediyor.
ama tamamen ilahi iradeye bağlı da değiliz. zaman zaman yaşadıklarımızı şekillendirebiliyoruz.
kime benzeyeceğimiz, kimlerden etkileneceğimiz
başımıza gelen olaylara nasıl tepki vereceğimiz
heveslerimiz, hayallerimiz, düşüncelerimiz
bunlar bizim seçimimizde olan şeyler.
ben şiirlerimde bu temayı sık sık işlemeye çalışıyorum.
hayatın getirdiklerini seçemeyen ama onları anlamlandırmaya çalışan bir anlatıcı gibiyim. özellikle yalnızlık, kayıp, hasret gibi şeyler “seçilmiş” değil; yaşanmış şeyler gibi duruyor. ama onları ifade etme biçimimde bilinçli bir seçim var. yazmak da biraz bunun için önemli:
insan hayatı seçemediğinde, ona vereceği dili seçmeye çalışıyor.
belki de insanın en büyük seçimi:
katılaşmak yerine hissedebilmeye devam etmek.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.