oradan işte beraber lefkoşa'ya geçtik. sıcaklar inanılır gibi değildi. sanki çok biliyormuşuz gibi bir de şuradan gidelim, buradan gidelim diye yürüyoruz. nereye gittiğimiz meçhul. asfalta yapışmamıza ramak kalmış.
bir cafe bulduk ve oturduk. limonata söyledik. buz gibi. limonatadan ilk fırtı çektiğimde pipetle, neredeyse sıcaktan ve susuzluktan ölecek raddeye geldiğimizi fark ettim. f'ye de söyledim. harbiden diye karşılık verdi, manyak mıyız diye de ekledi. evet diye cevap verdim.
limonatalar bitince kalktık, kasadaki kadına nereleri gezebileceğimizi sorduk. birkaç yer söyledi ve tarif etti nasıl gideceğimizi. gittik. bu lefkoşa tam bir açık hava müzesi. tarihi eserler gezmekle bitecek gibi değil. şuna da bakalım, buna da bakalım diye diye yine asfalta yapışacak kıvama geldik. bu mimari şölenin hiç mi sonu yoktur. şu sokak, şu sokak diye diye, bir ara sonsuza kadar yüryecekmişiz gibi hissettim. başka bir kafeye oturduğumuzda ben mizacıma hiçte uygun olmayan miktarda bol porsiyon bir mimari estetik ziyafeti ile cebelleşiyordum. bir tarihi eser daha görecek takatim yok dedim f'ye. o da yanıtladı, az kaldı kusacam. daha ne desin?
bu kafeyi ruslar işletiyor. rus garson geldi, kız, türkçe bilmiyor, ingilizce konuşuyor. yine limonata söyledik. yan masamıza iki tane kız oturdu. biraz yüksek sesle konuşuyorlar. ilk başta onları türk sandım ama konuşmalarına kulak kabartınca italyanca konuştuklarını çözmem uzun sürmedi. aynı bizim oranın kızlarına benziyorlardı. italyan mısınız diye sordum, evet dediler. türk kızlarına benziyorsunuz dedim, teşekkür ettiler. iltifat ettiğimi falan sandılar herhalde. olur öyle.
rus garson geldi tekrar bardakları almaya. istek parça çalışıyor musunuz diye sordum. olur dedi. gruppa krovi dedim. bu saatte fazla yavaş olur o, birazdan çalarım dedi. bir saat bekledikten sonra hala çalmadı. sokarım böyle işe diyip kalktık oradan. rus kıza kağıt beş lira bahşiş verdim gıcıklığına, üstüne de "suka" yazdım, maksat piçlik olsun. arada yapmak lazım. suratı da pek bir ekşidi. bembeyaz suratına neredeyse renk gelir gibi oldu.
bizim amacımız asıl gece kulübüne gitmekti. lefkoşa yakınlarındaymış, öyle dediler. o bahaneyle lefkoşa'yı da gezmiş olduk işte. yoksa sokayım onların tarihi eserlerine falan. yine de güzeldi tabii.
bir taksiye bindik. adam türkiye'li çıktı, hem de konyalı. bizi lipstick'e götür dedik. o başka bir yer önerdi, tanıdıklarıymış falan filan. iyi dedik, oraya götür. yol boyu dini muhabbetle kafamızı açtı. fuhuş yolunda üstelik ve aracılıkta ediyordu bu işe. biz dinsiz, kitapsızız diyorduk. öyle demeyin allah çarpar diyordu. biz de diyorduk ki; seni çarpmış ki herhalde fuhuş yollarına düşmüşsün. yutkunup ekmek parası diyordu. öyle yok boyunca kafa açıyordu her müslüman gibi. sanki allah haram yoldan ekmek kazanmayı öğütlemiş gibi. sonra konuyu değiştirdik, onun dini vaazları hiç ilgimizi çekiyordu. mekandaki kızlar nasıl diye sorduk. bu sefer dini kitabı bırakıp, kızların ne kadar muhteşem olduğuna dair söyleve girişti. böylesi daha iyiydi. bize ne dinden imandan, namustan vatandan falan? yolumuz fuhuşa gidiyor zaten. eyh!
mekana vardığımızda oturduk. büyük bir salonda. sahnede kızlar direk dansı yapıyordu sırayla. arkadaki sandalyelerde oturmuş sırasını bekleyen en az yirmi kadar afet vardı. ben seçilmem seçerim edebiyatı burada iş yapmıyordu. seçilmek için maharetlerini sergiliyorlardı. derken siyah saçlı bir hatunun sahne arası tuttu. o nasıl bir performanstı. zaten siyah saçlı olması yeterince maharet değilmiş gibi. ben sarışınlardansa her zaman siyah saçlıları daha seksi bulmuşumdur. dedim; ben bunu istiyorum. tamam dediler. saat onikiden saat altıya kadar 16.000 lira, sudan ucuz, böyle bir afet sonuçta. olur dedim, nedir yani? para dediğin kağıt parçası, hatun ise hatun, löp löp.
sonra başka bir hatun daha çıktı. pek bir performans sergileyemedi, derken, başka bir tanesi. bir hatun geldi, sarışın, pembe mayosuyla direkte öyle dönüyordu, elleriyle herkesin içinde bana bir öpücük yolladı. öpücük havada uçtu, geldi dudağıma kondu. oha dedim, bu ne? aklım zaten yerinde değildi ama hepten uzaya gitti. arkadaşım ben de bunu istiyorum dedi pembeli için. yok ben alacağım onu, yok ben derken, biraz gerildik. siyah saçlıyı sen al, bunu bana ver diye neredeyse sakso çekmediğim kaldı ama nuh diyor, peygamber demiyor yaşvak.
devamını gör...