yanılmıyorsam 1296 senesiydi. çin elçisi zhou daguan ile birlikte bu şehre gitme imkanı yakalamıştım. ilk olarak gözüme çarpan şey muazzam tapınaklarıydı. bu tapınakların gotik mimari örnekleri olduğuna yemin edebilirim ama kanıtlayamam. * hele ki prasot bayon tapınağında bulunan ve pişmiş kelle gibi sırıtan abinin suretini ise hiç unutmuyorum. bizimle kafa bulur gibi bir hali vardı. çok sonraları tekrar uğradım angkor'a, etrafta in cin top oynuyordu. şehrin ışıltısı yok olmuş, tapınaklar doğa ananın kucağına bırakılmıştı. belki de doğrusu budur bilemiyorum. insanın kutsadıklarının doğanın kutsallığına terk edilmiş olması bir bakıma iyi olabilir. kim bilir...

turist olarak yolunuz belki oralara düşer. görüp gezebilirsiniz. o yüzden, ben size şehrin ışıltılı zamanlarından bahsedeceğim;

kraliyet ailesinin biraz lüks düşkünü olduğunu söylemem lazım. orada kaldığımız 2 aylık süre zarfında prens ile en az 15-20 defa karşılaşmışımdır. tamam abicim, prenssin, onu anladık ama sefere gider gibi de çıkmazsın değil mi dışarı? bakın bu söylediklerimde en ufak abartı yok. kraliyet alayı diye bir şey icat etmişler. hanedanın ileri gelenleri dışarı çıkacağı zaman resmen olağanüstü hal ilan ediliyor. tanrı kral'ın soyundan gelmek böyle bir şey. prens efendinin etrafı flamalarla çevrilmiş, yığınla asker yanında yürüyor. adamın özel bandosu bile var. kraliyet alayı, çalgılı çengili ilerliyor. bununla kalsa iyi, onları takiben ellerinde mumlar olan yüzlerce saray kızı havalı havalı ortalıkta arzıendam ediyor. tabi ben, bu manzarayı gördüğümde şaşkınlığımı gizleyemedim. üstat zhou'ya; ''abicim bu ne yahu?'' demek üzereyken, gördüğüm manzara karşısında kelimeler boğazımda düğümlendi. gördüklerim daha başlangıçmış. mumlu kızların arkasından bir başka grubun daha gelmekte olduğunu fark ettim. bu hanımefendilerin ellerinde altından, gümüşten yapılmış kaplar kacaklar ve bir sürü süslü ıvır zıvır var. görmemişin krallığı olunca, böyle oluyor işte! tüm zenginliklerini sergileme aşkıyla yanıp tutuşuyorlar.

tamam artık, herhalde bu kadardır derken, arkadan gelen korteji fark etmemle birlikte beni sıkıntıdan soğuk terler bastı. bunlar kadın muhafızlardı. mızrakları ve kalkanları ile muazzam bir görüntü oluşturduklarını itiraf etmem gerek. en azından kadınların yok sayılmadığını görmek bir nebze olsun içimi rahatlatmıştı. bu muhafızların ne işe yaradığını merak ederken, cevabı öğrenmem pek zor olmadı. zenginlik ve şatafat gösterisi daha yeni başlıyormuş. keçiler ve atlar tarafından çekilen arabaların içleri tepelemesine altın ile dolu. arabalar altın kaplama. bu nasıl bir düzen? bu nasıl bir kafa yapısı falan diyorsunuz ama nafile. halk coşkulu. halk mutlu. tanrı kral'ın oğluna tezahüratlar yapıyorlar. hayır, kıyafetlerine bakıyorsunuz çoğunluğu eski püskü şeyler giymişler. berbat haldeler. aralarında tüccar olduğu anlaşılan görece daha iyi giyinmiş tipleri saymazsanız topluluğun ahı gitmiş vahı kalmış. bu haldeki insanların, burunlarının dibinde duran ve kendileri ile paylaşılmayan zenginliğin teşhirine ses çıkarmamaları ise cidden enteresan. tanrı kral'a adanmış hayatlar... onun yeryüzündeki lüksü ve rahatı için çekilen çileler ve karşılığında ödül olarak ruhlarının öte tarafta huzura ereceğine inanmaları, bu sebat ve tezahürat halini açıklamak için maalesef yeterli oluyor. adil bir antlaşma yaptıklarını düşünüyorlar. sonsuz yaşamları için yaptıkları bu tezahüratlar alacakları ödül karşısında devede kulak...

ben bu tarz düşüncelere dalmışken, zhou üstat beni dirseği ile dürtüyor. böylece asıl şamatayı kaçırmamış oluyorum. bu, kralı ilk ve son görüşüm olacak. önden, bakanlar ve devlet yöneticileri fillerin üzerinde geliyorlar. sanki gizli bir mesaj var bu gelişte. sizi dümdüz ederiz. ezer geçeriz der gibiler. belki de halkın, aralarındaki adil antlaşmaya uymaktan vazgeçeceği korkusunu iliklerine kadar yaşıyorlar. yoksa, neden böyle bir gözdağı vermek istesinler ki? ve en nihayetinde tanrı kral geliyor. diğerlerinden daha büyük bir filin üzerine çıkmış. elinde büyük ve süslü taşlarla süslenmiş bir kılıç var. kralın filinin dişleri altın ile kaplanmış. adamın fili bile bir başka yürüyor. filler sultanı mübarek. tanrı kralın etrafını altından zırhlar giyen muhafızlar çevrelemiş. tüm bunlar öte taraftaki huzura giden yolun nadide güzellikleri. halk, kralı görür görmez yerlere kadar kapanmaya başlıyor. meksika dalgasının farklı versiyonunu yaşıyoruz sanki. domino taşları gibi teker teker düşüyorlar. bu etkiden biz de nasibimizi alıyoruz. yere kapanmıyoruz ama zhou üstadın işareti ile kafamızı önümüze eğiyoruz. basıyorum küfrü içimden ama nafile. alan memnun satan memnun.

böylece geçip gidiyor kral. sonrasında, prensin kortejini defalarca görmeme rağmen kralı ve filler sultanını bir daha göremiyorum. o gün, tüm bu gördüklerimi ayrıntısı ile yazmaya karar verdim. lüks düşkünü bu zibidileri sonraki kuşaklar tanısın istedim. 2 ayda gördüğüm tüm ilginç şeyleri not aldığım bir günlük tuttum. sonra ne mi oldu? zhou usta benden yazdığım notları istedi. çin imparatoruna sunacağı rapora katkısı olacakmış. inandık tabi. işi bitince iade edecekti. ama günlüğümü asla geri alamadım. böylece benim kelimelerim ve sözlerim çin arşivine zhou ustanın adıyla girmiş oldu. bir tosbağa anlatısı daha, yine ve yeniden yaban ellerde ziyan oldu. neyse kabuğumuza zeval gelmesin, ne diyelim...

diyorum ki; fırsat buldukça, angkor anılarımı burada yazmaya devam edeyim. ne de olsa, her şeyi deftere kaydetmedik. bazı bilgileri direkt olarak kabuğa yükledik. asıl ayrıntılar her zaman olduğu gibi biz de saklı...
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim