yazarların çocukluk travması
(bkz: kuranı yırtan kız) zannedersem dördüncü sınıftayken bir arkadaşımın tavsiyesiyle izlemiştim. sekizinci sınıfa kadar tek başıma uyumak adeta kabus olmuştu.
devamını gör...
sahibinin sesiyle okunan cümleler
tut şunun ucunu döşeyelim abi mutfağa banyoya ulaşalım abi.
(bkz: fırat boru reklamı)
(bkz: fırat boru reklamı)
devamını gör...
fal bakan sözlük yazarları
'ben' diyene 15 kişi aynı anda fincan fotoğrafı yollar. bakıyorsanız bile ses çıkarmayınız. ama bana haber edebilirsiniz. hissiyat kuvvetliyse yorum beklerim. üç vakte kadar diye başlayıp beş vakitte bitiririz.
devamını gör...
gizliden gizliye zevk alınan ufak sapkınlıklar
yapıldığında içten içe zevk veren ufak tefek eylemler.
örneğin ben sıkılmış limonun içine bolca tuz döküp kemirmeyi çok seviyorum veya biten çubuk krakerin dibindeki tuzlu parçacıkları kafama dikmek müthiş zevk veriyor.
örneğin ben sıkılmış limonun içine bolca tuz döküp kemirmeyi çok seviyorum veya biten çubuk krakerin dibindeki tuzlu parçacıkları kafama dikmek müthiş zevk veriyor.
devamını gör...
selda bağcan
han sarhoş hancı sarhoş yorumu bir harika olan über sanatçı.
devamını gör...
pfizer biontech aşısı olan yazarlar veri tabanı
bugün asi kervanina katildim, simdilik bir sorun yok penisilin alerjim oldugu icin 1 saat bekletiyorlar.
devamını gör...
zengin başlıkları
devamını gör...
noktalama işaretlerinden sonra boşluk koymak
yazılan yazıların okunabilirliğini arttırması ve gözü yormaması açısından uyulması elzem olandır. uyulduğu takdirde okuyan kişi de daha rahat anlatılmak isteneni anlar. özellikle bu tarz sözlük gibi yerlerde herkesin dikkat etmesi gereken bir kuraldır.
devamını gör...
julia
jül sezar ahlaksızının tek meşru çocuğudur. tabi kimsenin hayatına karışmak haddime değil ama bu sezar o daldan dala atlayan kleopatra hayırsızını sevdiği için ben buna çok kızgınım. hatta bundan bile gayri meşru çocuğu var, caesarion adında. zaten başlığını açmıştım. julia adından anlayacağınız üzere kız. ilk veya ikinci karısı olan cornelia cinna'dandır bu çocuğu. kendisi pompey ile evlendi ve güzelliği ve erdemiyle ünlendi. yani rabbime bin şükür babasına çekmedi.
annesi cornelia, julia sadece 7 yaşındayken öldü. bunun üzerine kendisini babası olacak o hayırsız değil de, babaannesi aurelia cotta büyüttü. babası onu servilius caepio ile nişanladı. peki sizce bu servilius denen herif kim? brütüs! sen de mi brütüs? tabi bu sadece bir varsayımdır. yani bu kişinin brütüs olup olmadığı kesin değildir, sadece bir görüş, bir varsayımdır.
neyse sonra sezar bu nişanı bozdu ve julia pompey ile evlendi. sezar, pompey ile müttefik oldu. dost oldular. pompey, zaten julia'ya aşıktı, yani öyle iddia edilmişti zaten. julia çekici bir kadındı, güzeldi, erdemliydi, nazikti. pompey'den 30 yaş da küçüktü. buna rağmen pompey sadık bir kocaydı ve julia da ona bağlıydı. bir söylentiye göre, pompey, julia ile evlendikten sonra daha çok ev hayatına yönelmiş, siyasete ilgisini kaybetmiştir. gör bunları sezar! senin kleopatra denen çıyanla olan aşkın mı daha büyük, yoksa kızın ile pompey'in aşkı mı?....
fakat, julia öldü.... evet, öldü maalesef. ki, babası ve kocası arasındaki bir anlaşmazlık kaçınılmaz hale gelmeden önce öldü. evet, sezar ve pompey'in dostluğu bozulacak ve pompey, sezar'a düşman olacaktır....
şimdi bir isyan çıkmıştı, pompey bir kalabalık tarafından çevrelenmişti. cüppesi de bazı isyancıların kanıyla lekelenmişti. cüppe dediğim de toga denen giysidir, hâkim cüppesi olarak bilinir. julia bunun üzerine kocasının öldürüldüğünü düşünmüş ve erken doğum yapmıştı. düşük yaşanınca da sağlığı onarılamaz bir şekilde hasar gördü. ertesi yılın ağustos ayında, m.ö. 54 tarihinde, doğum sırasında ölmüştür. bebeği (ki bazılarına göre erkek bazılarına göre kızdır) hayatta kalamadı ve julia ile birlikte öldü....
ve sizce sezar, julia'nın ölüm haberini aldığında nerdeydi? durun ben söyleyeyim: britanya'da! kızı ve torunu can verirken beyefendi alem yapıyordu!....
sonra da pompey ve sezar'ın ittifakı zayıfladı ve iç savaş çıktı.
ah be sezar.. senin içinde bulunduğun olaydan, hiçbir zaman, hiçbir kimseye hayır gelmedi....
bu arada, pompey, karısının küllerinin çok sevdiği alban villasına konulmasını istedi ancak julia'yı sevenler tarafından campus martius'a defnedildi. babası sezar'ın naaşı da 10 yıl sonra onun mezarının yanında yakıldı.
annesi cornelia, julia sadece 7 yaşındayken öldü. bunun üzerine kendisini babası olacak o hayırsız değil de, babaannesi aurelia cotta büyüttü. babası onu servilius caepio ile nişanladı. peki sizce bu servilius denen herif kim? brütüs! sen de mi brütüs? tabi bu sadece bir varsayımdır. yani bu kişinin brütüs olup olmadığı kesin değildir, sadece bir görüş, bir varsayımdır.
neyse sonra sezar bu nişanı bozdu ve julia pompey ile evlendi. sezar, pompey ile müttefik oldu. dost oldular. pompey, zaten julia'ya aşıktı, yani öyle iddia edilmişti zaten. julia çekici bir kadındı, güzeldi, erdemliydi, nazikti. pompey'den 30 yaş da küçüktü. buna rağmen pompey sadık bir kocaydı ve julia da ona bağlıydı. bir söylentiye göre, pompey, julia ile evlendikten sonra daha çok ev hayatına yönelmiş, siyasete ilgisini kaybetmiştir. gör bunları sezar! senin kleopatra denen çıyanla olan aşkın mı daha büyük, yoksa kızın ile pompey'in aşkı mı?....
fakat, julia öldü.... evet, öldü maalesef. ki, babası ve kocası arasındaki bir anlaşmazlık kaçınılmaz hale gelmeden önce öldü. evet, sezar ve pompey'in dostluğu bozulacak ve pompey, sezar'a düşman olacaktır....
şimdi bir isyan çıkmıştı, pompey bir kalabalık tarafından çevrelenmişti. cüppesi de bazı isyancıların kanıyla lekelenmişti. cüppe dediğim de toga denen giysidir, hâkim cüppesi olarak bilinir. julia bunun üzerine kocasının öldürüldüğünü düşünmüş ve erken doğum yapmıştı. düşük yaşanınca da sağlığı onarılamaz bir şekilde hasar gördü. ertesi yılın ağustos ayında, m.ö. 54 tarihinde, doğum sırasında ölmüştür. bebeği (ki bazılarına göre erkek bazılarına göre kızdır) hayatta kalamadı ve julia ile birlikte öldü....
ve sizce sezar, julia'nın ölüm haberini aldığında nerdeydi? durun ben söyleyeyim: britanya'da! kızı ve torunu can verirken beyefendi alem yapıyordu!....
sonra da pompey ve sezar'ın ittifakı zayıfladı ve iç savaş çıktı.
ah be sezar.. senin içinde bulunduğun olaydan, hiçbir zaman, hiçbir kimseye hayır gelmedi....
bu arada, pompey, karısının küllerinin çok sevdiği alban villasına konulmasını istedi ancak julia'yı sevenler tarafından campus martius'a defnedildi. babası sezar'ın naaşı da 10 yıl sonra onun mezarının yanında yakıldı.
devamını gör...
zenginlik belirtileri
cüzdanında kaç para olduğunu, cüzdanın içine bakmadan söyleyememektir.
zira benim gibi fakirler 3'ün 5in hesabını yaptığı için asla cüzdanın içine bakma gereği duymaz.
hangi banknottan kaç tane olduğunu bile ezbere söyleyebilirim.
zira benim gibi fakirler 3'ün 5in hesabını yaptığı için asla cüzdanın içine bakma gereği duymaz.
hangi banknottan kaç tane olduğunu bile ezbere söyleyebilirim.
devamını gör...
cennette kavga çıkarmak
her ortamda birileriyle kavga etmeye müsait olan ben, kesin yaparım bunu!* erkeklere huri var, bize niye yok. nerde eşitlik? bana da verilmezse cingar çıkartırım valla.
devamını gör...
thodoris kotonias
bugün canlı yayınlanan konserinde "uzun ince bir yoldayım"ı neyle şahane bir biçimde icra etmiş yetenekli sanatçı.
www.youtube.com/watch?t=978...
www.youtube.com/watch?t=978...
devamını gör...
plütonun buzdan kalbi
ince ince yasemince vardı kanal 7de. aklıma o geldi nedense..

ayrıca tanımlarını okuduğum ve ortak noktalarımızın olduğunu düşündüğüm çok değerli kafa sözlük yazarıdır. saygılar, sevgiler efenim.
şu an dinlediğim bu parça da benden size gelsin. iyi sözlükler!*

ayrıca tanımlarını okuduğum ve ortak noktalarımızın olduğunu düşündüğüm çok değerli kafa sözlük yazarıdır. saygılar, sevgiler efenim.
şu an dinlediğim bu parça da benden size gelsin. iyi sözlükler!*
devamını gör...
michelangelo buonarroti
italyan heykeltıraş, şair, ressam ve mimar.
“bu heykeltıraşları nasıl yapıyorsun?” diye sormuşlar michelangelo’ya;” ben heykel yaratmıyorum ki, o kusursuz eserler zaten taşın içinde duruyor. ben sadece fazlalıklarını alıyorum.” demiş.
hakan mengüç- hiçbir karşılaşma tesadüf değildir
“bu heykeltıraşları nasıl yapıyorsun?” diye sormuşlar michelangelo’ya;” ben heykel yaratmıyorum ki, o kusursuz eserler zaten taşın içinde duruyor. ben sadece fazlalıklarını alıyorum.” demiş.
hakan mengüç- hiçbir karşılaşma tesadüf değildir
devamını gör...
belgrad
istanbul'daki aynı adlı ormandir. ormanin içinde yürüyüş yaparsanız kuyulara çok dikkat etmelisiniz. yapraklarla kamufle olabiliyor. milli park sınırlarında kamp yasak fakat goletin etrafında yapabilirsiniz ama gece su içmeye gelen yaban domuzlarınin seslerini duyarsınız. *
devamını gör...
telegram
bugunku guncellemesiyle beraber, whatsapp, line gibi uygulamalardan yazismalari telegrama kopyalayabilme ozelligi gelmistir.
devamını gör...
sen şarkılarını söyle
bir ethan coen ve joel coen filmi.
sabaha karşı üzerime battaniyemi çekerek bir bardak ayran içerek izlediğim * film.
bana yorgunluğun tanımını yap deseler llewyn'in hayatını ve yolda oluşunu anlatırdım. bir spoiler vermek istemiyorum fakat filmde senaryo o kadar düz bir şekilde yazılmış ki, sözümona kompleks yazılan bildungsroman hikayelerdeki yan öyküleri atlayarak izleyiciyi anlatımda hiç yormadan güzel ve akıcı bir anlatım sunmuş.
buradan sonrası tam spoiler olmasa da izlemediyseniz pek bakmanızı tavsiye etmem.
durum filmi olduğu için llewyn isimli işleri bir türlü düzgün gitmeyen, amiyane tabirle 'cünup' diyebileceğimiz bir pub müzisyenin hayatının bir haftalık bölümünü görüyoruz. bu sürede kendisi emeğinin karşılığını alamadığı plak şirketiyle yollarını ayırıp farklı arayışlara yöneliyor. beş parasız olduğu için otosop çekip onun bunun evinde kalıyor, kanepelerde uyuyor falan. bir ara gerçek kesit episodelarındaki "bana iş verin! iş istiyorum iş!" diyen elemen gibi bir noktada delireceğini düşünmüştüm ancak bu kadar başarısızlığa rağmen asla pes etmedi. hep yoruldu. filmin sonun kadar bir şeyler başaracağını düşündüm ama hiçbir baltaya sap olamadı llewyn. bu sebeple sinemada gördüğümüz nadir gerçekçi karakterlerden birisi diyebilirim.
hikaye anlatımı dediğim gibi başarılı. normalde coen biraderler'in filmleri 'giriş - gelişme - sonuç' doğrultusunda ilerler ve bazen yan öykülerle birlikte anlatım zenginleşir. ana hikayeyi yan hikayelerdeki karakterlerin arasında geçen ufak tefek muhabbetlerle öğreniriz. bu filmde direkt bir yerden başlamıyor, bilakis hayatın ortasından bir kesit sunuyor bize. öncesi sonrası yok yani. bu da oldukça realist bir anlatım vermiş filme.
renk tonajları ve color grading filme çok uygun bir ambiyans vermiş. renk paletinde kırmızı tonu göremedim, soğuk mavi bir coloring yapmışlar bu da sahnelerin soluk olmasına neden olmuş. çok da güzel olmuş. llewyn'in hayatında renge yer yok. filmde güneşli hava da yok mesela, sanat yönetmeni bu detaya da fazlasıyla dikkat etmiş.
dekorlar, kostümler vs. de oldukça şahane. filmi izlerken hepimiz 60'ların pesimist sokak havasını koklamışızdır herhalde. apartmanın içindeki dar koridorlar, dinlenme tesisindeki tuvaletler, depo sahneleri vs. tamamıyla dönemin havasına uygun olarak setleşmiş bakın bunu yapmak gerçekten zordur ve yüksek koordinasyon gerektirir.
kamera açıları oldukça güzel. takip kamerasını yolda oldukları sahnede çok iyi kullanmışlar. coen biraderler'in sinematografisi olduğu bir km uzaktan belli oluyor yani. övgülerin çoğunu da llewyn'in john goodman'ın arabasına otostop çekip yolda olduğu sahnelerden almış. arada birbirleriyle ettiği absürt muhabbetler, arabanın içerisinde üşüyen ve yorulan bir çift göz, hikayeye aksiyon içerisindeki hüznü ağza bir parmak bal çalar gibi yapmış. o arabanın içinde ben üşüdüm mesela.
son olarak kedinin metaforik bir obje olduğunu fark etmişsinizdir. kahramanımızın komşusuna musakka yemeye gittiği sahnede yemekten sonra yoğun ısrarlar neticesinde gitarını bir iki tıngırdattığı ve bir şeyler çalmaya zorlandığı anda çıldırması ve kedinin aslında başka kedi olduğunun anlaşılması filmin kırılış sahnesi. o kedi ilk kaçtığı anda bizim karakterin yüzü gülmedi mesela... garibanın yüzü gülür mü oldu resmen..
onun haricinde böyle chill bir film. müzikleri de oldukça güzel, insanı dinginleştirici akustik bir havası var. soğuk bir havada battaniyenin altına girip çok kafa yormadan dingin bir film durum filmi izleyeyim diyorsanız mükemmel bir film. fazla olay, hareket ve kafa karıştırıcı unsur yok. tam bir yol filmi.
bu arada unutmadan: çift prezervatif kullanın.
sabaha karşı üzerime battaniyemi çekerek bir bardak ayran içerek izlediğim * film.
bana yorgunluğun tanımını yap deseler llewyn'in hayatını ve yolda oluşunu anlatırdım. bir spoiler vermek istemiyorum fakat filmde senaryo o kadar düz bir şekilde yazılmış ki, sözümona kompleks yazılan bildungsroman hikayelerdeki yan öyküleri atlayarak izleyiciyi anlatımda hiç yormadan güzel ve akıcı bir anlatım sunmuş.
buradan sonrası tam spoiler olmasa da izlemediyseniz pek bakmanızı tavsiye etmem.
durum filmi olduğu için llewyn isimli işleri bir türlü düzgün gitmeyen, amiyane tabirle 'cünup' diyebileceğimiz bir pub müzisyenin hayatının bir haftalık bölümünü görüyoruz. bu sürede kendisi emeğinin karşılığını alamadığı plak şirketiyle yollarını ayırıp farklı arayışlara yöneliyor. beş parasız olduğu için otosop çekip onun bunun evinde kalıyor, kanepelerde uyuyor falan. bir ara gerçek kesit episodelarındaki "bana iş verin! iş istiyorum iş!" diyen elemen gibi bir noktada delireceğini düşünmüştüm ancak bu kadar başarısızlığa rağmen asla pes etmedi. hep yoruldu. filmin sonun kadar bir şeyler başaracağını düşündüm ama hiçbir baltaya sap olamadı llewyn. bu sebeple sinemada gördüğümüz nadir gerçekçi karakterlerden birisi diyebilirim.
hikaye anlatımı dediğim gibi başarılı. normalde coen biraderler'in filmleri 'giriş - gelişme - sonuç' doğrultusunda ilerler ve bazen yan öykülerle birlikte anlatım zenginleşir. ana hikayeyi yan hikayelerdeki karakterlerin arasında geçen ufak tefek muhabbetlerle öğreniriz. bu filmde direkt bir yerden başlamıyor, bilakis hayatın ortasından bir kesit sunuyor bize. öncesi sonrası yok yani. bu da oldukça realist bir anlatım vermiş filme.
renk tonajları ve color grading filme çok uygun bir ambiyans vermiş. renk paletinde kırmızı tonu göremedim, soğuk mavi bir coloring yapmışlar bu da sahnelerin soluk olmasına neden olmuş. çok da güzel olmuş. llewyn'in hayatında renge yer yok. filmde güneşli hava da yok mesela, sanat yönetmeni bu detaya da fazlasıyla dikkat etmiş.
dekorlar, kostümler vs. de oldukça şahane. filmi izlerken hepimiz 60'ların pesimist sokak havasını koklamışızdır herhalde. apartmanın içindeki dar koridorlar, dinlenme tesisindeki tuvaletler, depo sahneleri vs. tamamıyla dönemin havasına uygun olarak setleşmiş bakın bunu yapmak gerçekten zordur ve yüksek koordinasyon gerektirir.
kamera açıları oldukça güzel. takip kamerasını yolda oldukları sahnede çok iyi kullanmışlar. coen biraderler'in sinematografisi olduğu bir km uzaktan belli oluyor yani. övgülerin çoğunu da llewyn'in john goodman'ın arabasına otostop çekip yolda olduğu sahnelerden almış. arada birbirleriyle ettiği absürt muhabbetler, arabanın içerisinde üşüyen ve yorulan bir çift göz, hikayeye aksiyon içerisindeki hüznü ağza bir parmak bal çalar gibi yapmış. o arabanın içinde ben üşüdüm mesela.
son olarak kedinin metaforik bir obje olduğunu fark etmişsinizdir. kahramanımızın komşusuna musakka yemeye gittiği sahnede yemekten sonra yoğun ısrarlar neticesinde gitarını bir iki tıngırdattığı ve bir şeyler çalmaya zorlandığı anda çıldırması ve kedinin aslında başka kedi olduğunun anlaşılması filmin kırılış sahnesi. o kedi ilk kaçtığı anda bizim karakterin yüzü gülmedi mesela... garibanın yüzü gülür mü oldu resmen..
onun haricinde böyle chill bir film. müzikleri de oldukça güzel, insanı dinginleştirici akustik bir havası var. soğuk bir havada battaniyenin altına girip çok kafa yormadan dingin bir film durum filmi izleyeyim diyorsanız mükemmel bir film. fazla olay, hareket ve kafa karıştırıcı unsur yok. tam bir yol filmi.
bu arada unutmadan: çift prezervatif kullanın.
devamını gör...
çocukken sahip olunan yanlış bakış açıları
babam hiç yeşil zeytin almazdı bende biz fakiriz ondan alamıyoruz sanırdım sonra kendim alışveriş yapmaya başlayınca siyah zeytinin daha pahalı olduğunu gördüm.
devamını gör...
normal sözlük hunidaşlar kulübü
gel vatandaş gelll
tanesi 20 lira'dan satışlarımız başlamıştır.
bu dayı'yı çok sevdim bana bedava huni verdi. ben de satabilir miyim dedim. yok artık ekmeğimle mi oynayacaksın dedi. bu mıntıka onunmuş. eyvallah abi dedim saygı duydum kendisine.

şu sıralar kuzguncuk semalarında içsel huzur adı altında yoga çalışmaları yapıyorum. çok deli bir ekip var burada, güneşi selamlıyorlar ben şahsen bu dayıya selam vermeyi tercih ederim. düşünün ki sizden bile deliler.. neyse ben bunları hizaya getirdim. gelin dedim vişne toplayalım doğa'daki huzur çalışması adı altında. bunlara huzur deyince hemen olur diyorlar.
vişneleri tuttular yarım saat baktılar, tadına baktılar. biri de demedi çok ekşi diye. herkes diyor mükemmel. yahu neyine mükemmel kaç senedir vişneciyim bunun tadını sevmem. gidip komposto yapın, reçelini yapın ama ham yemeyin..dedim de dinletemedim. iki saat vişne edebiyatı yaptılar. biri üzerine vişneyi yerken damlattıda çıkaramadı lekesini. oh olsun ona oldu olacak vişne'ye de selam ver. neyse ki üzerindeki lekeyle dolaşmak zorunda kaldı tüm gün. ders niteliğinde oldu bugün yine. bu sefer dersi alan değil veren taraf oldum. hunili eğitmen olmak ta çok zormuş.
ben bu insanları anlamıyorum tuhaflar neyse ki hunililer ve bu dayı var. onlarla yaşamak daha anlamlı.
tanesi 20 lira'dan satışlarımız başlamıştır.
bu dayı'yı çok sevdim bana bedava huni verdi. ben de satabilir miyim dedim. yok artık ekmeğimle mi oynayacaksın dedi. bu mıntıka onunmuş. eyvallah abi dedim saygı duydum kendisine.

şu sıralar kuzguncuk semalarında içsel huzur adı altında yoga çalışmaları yapıyorum. çok deli bir ekip var burada, güneşi selamlıyorlar ben şahsen bu dayıya selam vermeyi tercih ederim. düşünün ki sizden bile deliler.. neyse ben bunları hizaya getirdim. gelin dedim vişne toplayalım doğa'daki huzur çalışması adı altında. bunlara huzur deyince hemen olur diyorlar.
vişneleri tuttular yarım saat baktılar, tadına baktılar. biri de demedi çok ekşi diye. herkes diyor mükemmel. yahu neyine mükemmel kaç senedir vişneciyim bunun tadını sevmem. gidip komposto yapın, reçelini yapın ama ham yemeyin..dedim de dinletemedim. iki saat vişne edebiyatı yaptılar. biri üzerine vişneyi yerken damlattıda çıkaramadı lekesini. oh olsun ona oldu olacak vişne'ye de selam ver. neyse ki üzerindeki lekeyle dolaşmak zorunda kaldı tüm gün. ders niteliğinde oldu bugün yine. bu sefer dersi alan değil veren taraf oldum. hunili eğitmen olmak ta çok zormuş.
ben bu insanları anlamıyorum tuhaflar neyse ki hunililer ve bu dayı var. onlarla yaşamak daha anlamlı.
devamını gör...
