yazarların hayattan beklentileri
artık yok ama bir çikolatalı süt verirse hayır diyemem. *
devamını gör...
sabahın köründe terk edilmek
hiç kendimizi kandırmaya gerek duymayalım sevgili dostlarım. biliyorsunuz biz aileyiz. ayrılık mesajları saat kaçta atılırsa atılsın şöyle okunur
civciv sana bunları mesaj yolu ile söylediğim için çok özür dilerim. 8 aydır her sabah günaydın mesajımla uyanırken şimdi hoşçakal dememi okuyacaksın, biliyorum çok ağır. uzun zamandır bu ilişkinin içinde kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. seni çok sevdim ama olmuyor işte. bazı konularda anlaşamıyoruz. anlaşmak için elimden geleni yaptım, inadını aşamadım. evlenecektik, kızlarımız olacaktı, aileni de çok sevmiştim ama hayal olarak kaldı. içimi yakıyor bu durum. özür dilerim. keşke her şey farklı olsaydı. seni ne olursa olsun çok seveceğim. ne zaman zor durumda olsan elim sana uzanmak için bekliyor olacak.
ancak gerçekte şu anlama gelir
civciv allah belami versin sinirden uyuyamadım. senin allah bin türlü belanı versin. çingen seni. 8 aydır her gün, her an seni terk etmeyi düşünüyorum. sırf surat asıyorsun, günümün içine ediyorsun diye kendimi zorlayıp günaydın mesajı gönderiyordum. seni sevmek için kendimi zorladım ama olmuyor ya. kusura bakma ama ben çok daha iyilerine layığım. ayşe mesaj gönderdi zaten ne zamandır ayıklamaya çalışıyordum, o senden daha iyi. 5-6 saattir konuşuyoruz, yarın eve atacağım onu ahahaha. sabah ararsın falan kıza ayıp olur diye hemen ayrılayım da benden uzak dur. aşktan gözüm kör olup seninle evlenseydim olacakları düşünebiliyor musun? korku filmi gibi. bi de daha seninle uğraşmazken sana benzeyen evde kız çocuklarının gezmesi. içim ürperdi. ayrıca ailenin aalakea koyalaoaoeyım. hepinizden ayrı ayrı nefret ettim, kimden daha çok nefret ettim çözemedim. arayıp sorma beni. pesimi bırak. ayşe olmazsa ben zaten sana gelirim. hadi eyvallah.
bu nedenle bence sabah, öğle, akşam falan fark etmiyor hiç. hepsi aynı. hepsi derin bir sızı. ah ah.
civciv sana bunları mesaj yolu ile söylediğim için çok özür dilerim. 8 aydır her sabah günaydın mesajımla uyanırken şimdi hoşçakal dememi okuyacaksın, biliyorum çok ağır. uzun zamandır bu ilişkinin içinde kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. seni çok sevdim ama olmuyor işte. bazı konularda anlaşamıyoruz. anlaşmak için elimden geleni yaptım, inadını aşamadım. evlenecektik, kızlarımız olacaktı, aileni de çok sevmiştim ama hayal olarak kaldı. içimi yakıyor bu durum. özür dilerim. keşke her şey farklı olsaydı. seni ne olursa olsun çok seveceğim. ne zaman zor durumda olsan elim sana uzanmak için bekliyor olacak.
ancak gerçekte şu anlama gelir
civciv allah belami versin sinirden uyuyamadım. senin allah bin türlü belanı versin. çingen seni. 8 aydır her gün, her an seni terk etmeyi düşünüyorum. sırf surat asıyorsun, günümün içine ediyorsun diye kendimi zorlayıp günaydın mesajı gönderiyordum. seni sevmek için kendimi zorladım ama olmuyor ya. kusura bakma ama ben çok daha iyilerine layığım. ayşe mesaj gönderdi zaten ne zamandır ayıklamaya çalışıyordum, o senden daha iyi. 5-6 saattir konuşuyoruz, yarın eve atacağım onu ahahaha. sabah ararsın falan kıza ayıp olur diye hemen ayrılayım da benden uzak dur. aşktan gözüm kör olup seninle evlenseydim olacakları düşünebiliyor musun? korku filmi gibi. bi de daha seninle uğraşmazken sana benzeyen evde kız çocuklarının gezmesi. içim ürperdi. ayrıca ailenin aalakea koyalaoaoeyım. hepinizden ayrı ayrı nefret ettim, kimden daha çok nefret ettim çözemedim. arayıp sorma beni. pesimi bırak. ayşe olmazsa ben zaten sana gelirim. hadi eyvallah.
bu nedenle bence sabah, öğle, akşam falan fark etmiyor hiç. hepsi aynı. hepsi derin bir sızı. ah ah.
devamını gör...
aşka inanmamak
henüz ne olduğunu anlamadığım kavramdır aşk. o yüzden inanmıyorum belki birgün biri inandırır.
devamını gör...
çok iyi yalan söylemek
çok iyi yalan söylerim ama yalan söylemem ihtiyaç duymuyorum
devamını gör...
bayramda en çok özlenen şey
yalnızca ellerini öptüğüm,vefat etmiş sevdiğim insanlar.başka bir şey değil.
devamını gör...
renklerin yazarlar için anlamı
grinin benim için hayata denk düşen fazlaca uzun biraz gereksiz anlamı:
soluk bir kartpostalın arkasına heyecanla yazılmış birkaç cümleyi düşünmekten kendimi bir türlü kurtaramıyorum. nasıl oluyor da elimizin altında ağır bir tahakkümle hükmettiğimiz onca şey birden grileşerek uzaklaşan bir hatıraya dönüşüveriyor. fotoğraflara, mevsimlere ve ihtiyar yüzlere baktıkça bu hayatın asıl rengi griymiş gibi geliyor bana. insan nerde, nasıl ve kiminle olursa olsun bir yanı her zaman mat ve gri. bana kalırsa hatıra dediğimiz; o bazen naif bazen unutulası, bazen garip ve ince bir tılsıma dönüşen geçmiş zaman vakalarının bir rengi varsa gri olmalı. çünkü ben gri renge ihtiyatla baktığım zaman, çocukluğumun geçtiği sokak gözlerimin önünden uzun uzun ilerleyerek toprak bir top sahasına dönüşüyor. ben yalnız kendim dönüp herhangi bir şeye baktığım zaman neyi geçiriyorsam aklımdan, hayatı ve hatıraları onunla tanımlıyorum. bir renge böyle bir yükü yüklemenin haksızlığı beni ürkütmüyor. çünkü beyaz, yalnız ve sadece beyaz olması ile tüm kirlerin günahını üzerine almışken, griye elbette ne hissettiğini sormayacaklar. fakat bir soruyu yine de tereddütsüz cevaplayamıyorum: kapıdan adımını atar atmaz sokağın pisliğini üstüne yüklenmek mi, artık temiz kalmışlığı hafızalarda dahi hatrı sayılacak kadar tartışılır bir sokağın bizatihi kendisini sırtlamak mı? hangisi, çocukluk arkadaşımızın yere düşmesine artık üzülmeyecek kadar içindekini yitirmek kadar ağır? tam burda; bir gece yarısı aslında modern insanlığın hiç de derdi olmayan bir renk üzerine kafa patlatmanın cevabını buluyorum. bu cevap diğer tüm cevaplarımdan farklı hiçbir yola açılmıyor. insan; bir renk, bir başka insan, bir ağaç, gökyüzü, küfürlü bir duvar, hatta kırık bir şemsiye gördüğünde aynı cevabı bulduğu için duraksıyor: ömrümüz çok çabuk grileşiyor. hıçkırmaktan boğazının yırtılması da sevinç naralarından sesinin kısılması da bir süre sonra gözlerinin önünde aynı eksik, aynı soğuk, aynı soluk renge dönüşüyor. o zaman, yalnızca bir renge değil aslında bir ömre kafa patlattığını nihai netice olarak anlıyor insan. fakat griden ve ömrümden bağımsız olarak ısrarla soruyorum: yalnızca bir rengi yahut yalnızca bir kartpostalı gecelerce düşünüp kafa patlatsaydım ve bu; ne bir ömür yahut daha mühim veya gereksiz herhangi bir şey anlamına gelmeseydi, yani ben sırf modern dünya gündemini hiç meşgul etmeyen çok küçük ve zavallı bir şey için beynimin çeperlerini acımasızca kazımış olsaydım, bundan utanacak mıydım? yani ben kendimi paraladığım her neyse; insanlar nazarında kıymetli olduğunda mı vaktimi ve beynimi boşa harcamamış olacaktım? ben, yalnızca bir rengi bu kadar düşünmüş olmanın, insanlar tarafından hoyratça kınanacağı düşüncesinin verdiği eziklikle mi "aslında bu kendimi paraladığım yalnızca bir renk değildir" diye izaha ihtiyaç duyuyor ve yazıyor ve yazıyorum?
gri, kartpostal veya her neyse. insan düşündükçe çıldıran, çıldırdıkça insana düşman olan bir varlıktan başka şey değil. dönüp dolaşıp insana gelen bu kaçıncı lakırdı. üstelik ömür acımasızca grileşirken.
gri, ömrümüzü fütursuzca tüketirken anılarımızı emanet ettiğimiz güzide renk.
soluk bir kartpostalın arkasına heyecanla yazılmış birkaç cümleyi düşünmekten kendimi bir türlü kurtaramıyorum. nasıl oluyor da elimizin altında ağır bir tahakkümle hükmettiğimiz onca şey birden grileşerek uzaklaşan bir hatıraya dönüşüveriyor. fotoğraflara, mevsimlere ve ihtiyar yüzlere baktıkça bu hayatın asıl rengi griymiş gibi geliyor bana. insan nerde, nasıl ve kiminle olursa olsun bir yanı her zaman mat ve gri. bana kalırsa hatıra dediğimiz; o bazen naif bazen unutulası, bazen garip ve ince bir tılsıma dönüşen geçmiş zaman vakalarının bir rengi varsa gri olmalı. çünkü ben gri renge ihtiyatla baktığım zaman, çocukluğumun geçtiği sokak gözlerimin önünden uzun uzun ilerleyerek toprak bir top sahasına dönüşüyor. ben yalnız kendim dönüp herhangi bir şeye baktığım zaman neyi geçiriyorsam aklımdan, hayatı ve hatıraları onunla tanımlıyorum. bir renge böyle bir yükü yüklemenin haksızlığı beni ürkütmüyor. çünkü beyaz, yalnız ve sadece beyaz olması ile tüm kirlerin günahını üzerine almışken, griye elbette ne hissettiğini sormayacaklar. fakat bir soruyu yine de tereddütsüz cevaplayamıyorum: kapıdan adımını atar atmaz sokağın pisliğini üstüne yüklenmek mi, artık temiz kalmışlığı hafızalarda dahi hatrı sayılacak kadar tartışılır bir sokağın bizatihi kendisini sırtlamak mı? hangisi, çocukluk arkadaşımızın yere düşmesine artık üzülmeyecek kadar içindekini yitirmek kadar ağır? tam burda; bir gece yarısı aslında modern insanlığın hiç de derdi olmayan bir renk üzerine kafa patlatmanın cevabını buluyorum. bu cevap diğer tüm cevaplarımdan farklı hiçbir yola açılmıyor. insan; bir renk, bir başka insan, bir ağaç, gökyüzü, küfürlü bir duvar, hatta kırık bir şemsiye gördüğünde aynı cevabı bulduğu için duraksıyor: ömrümüz çok çabuk grileşiyor. hıçkırmaktan boğazının yırtılması da sevinç naralarından sesinin kısılması da bir süre sonra gözlerinin önünde aynı eksik, aynı soğuk, aynı soluk renge dönüşüyor. o zaman, yalnızca bir renge değil aslında bir ömre kafa patlattığını nihai netice olarak anlıyor insan. fakat griden ve ömrümden bağımsız olarak ısrarla soruyorum: yalnızca bir rengi yahut yalnızca bir kartpostalı gecelerce düşünüp kafa patlatsaydım ve bu; ne bir ömür yahut daha mühim veya gereksiz herhangi bir şey anlamına gelmeseydi, yani ben sırf modern dünya gündemini hiç meşgul etmeyen çok küçük ve zavallı bir şey için beynimin çeperlerini acımasızca kazımış olsaydım, bundan utanacak mıydım? yani ben kendimi paraladığım her neyse; insanlar nazarında kıymetli olduğunda mı vaktimi ve beynimi boşa harcamamış olacaktım? ben, yalnızca bir rengi bu kadar düşünmüş olmanın, insanlar tarafından hoyratça kınanacağı düşüncesinin verdiği eziklikle mi "aslında bu kendimi paraladığım yalnızca bir renk değildir" diye izaha ihtiyaç duyuyor ve yazıyor ve yazıyorum?
gri, kartpostal veya her neyse. insan düşündükçe çıldıran, çıldırdıkça insana düşman olan bir varlıktan başka şey değil. dönüp dolaşıp insana gelen bu kaçıncı lakırdı. üstelik ömür acımasızca grileşirken.
gri, ömrümüzü fütursuzca tüketirken anılarımızı emanet ettiğimiz güzide renk.
devamını gör...
40 yaşında evi ve arabası olmayan insan
40 yasindan sonra zengin olanı da gördüm. 40 yaşında dibe vuranı da. inançlı insanlar için su sözü unutmasınlar:*
devamını gör...
kadın yazarların takipçi sayısının çok olması
cinsiyetimi sorgulatan başlık.
devamını gör...
papa suikasti
13 mayıs 1981'de vatikan'da , mehmet ali ağca tarafından papa 2.jean paul'e düzenlenen , o dönemin en çok ses getiren suikast girişimi . saldırıdan 3 kurşunla kurtulan papa daha sonra suikasti gerçekleştiren mehmet ali ağca'yı hapishane ziyaret etmiş ve affettiğini açıklamıştı.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
kaliteli müzik örnek vatandaş 'ta dinlenir.
devamını gör...
filmi varken gidip sayfalarca roman okuyan tip
başkasının seçtiği castı izlemektense, kendi hayal gücünün oluşturduğu castı izlemeyi tercih eden tip.
devamını gör...
en sevilen dizi çifti
poyraz-ayşegül
tefo-kerpeten ali
marshall-lily
jesse-walter white
tefo-kerpeten ali
marshall-lily
jesse-walter white
devamını gör...
summer queen
bazı girdilerini okuduktan sonra aynı başlığa yazacak bir şey bulamadığım yazardır, düşüncelerimiz zaman zaman o kadar benzerlik gösterir. nedense çok sosyal bir insan havası veriyor bana, öyle mi bilmiyorum ama etrafı tarafından sevilen bir insan olduğuna inanıyorum. severek takip edilir kendisi.
devamını gör...
durduk yere insanı mutlu eden şeyler
derinden alınan bir nefes, gece göze çarpan yıldızlar, uzaklardan gelen güzel bir müzik, bir kedinin miyavı, bir çocuğun gülüşü.
devamını gör...
tansiyon aletini görünce hemen benimkini de ölç diyen tip
en sinir olduğum tiptir. kolu da hep hazırda bekler pis hevesli.
kullanıldım çünkü.
staja yeni başlamış minicik bir öğrenci iken, hasta odalarına vital almaya girerdik. hasta yakınları bizimkini de ölçün derdi. safoz gibi heves edip ölçerdik ilk zamanlar.
önünü alamadık sonra.
şuan en nefrettiğim şey tansiyon ve kan şekeri ölçmek.
küfür gibi geliyor kulağıma.
kullanıldım çünkü.
staja yeni başlamış minicik bir öğrenci iken, hasta odalarına vital almaya girerdik. hasta yakınları bizimkini de ölçün derdi. safoz gibi heves edip ölçerdik ilk zamanlar.
önünü alamadık sonra.
şuan en nefrettiğim şey tansiyon ve kan şekeri ölçmek.
küfür gibi geliyor kulağıma.
devamını gör...
şarkılarla geçtim aranızdan radyo yayını
haluk levent benim için bir miktar umut, bir miktar gelecek, bir miktar da özgürce zıplamak *
arkadaşlarımla pandemi sonrası, konserinde özgürce zıplayıp şarkılarına eşlik edeceğimiz zamanların geleceği umudu ile yaşıyoruz.
arkadaşlarımla pandemi sonrası, konserinde özgürce zıplayıp şarkılarına eşlik edeceğimiz zamanların geleceği umudu ile yaşıyoruz.
devamını gör...
adını hatırlayamadığımız filmler
daha dün yaşadım bu durumu. allah'tan stephen king romanıydı da hemen buldum. film adı: doktor uyku. böyle bir başlık olduğunu bilsem, kendimi bu kadar yorar mıydım bre?..
sık sık yaşıyorum bu sendromu. daha önce de buz askerler filminde yaşamıştım. ondan önce love n dancing'de... bu üç filmi sürekli unutuyorum. *
ha bir de ölümcül makineler var ki hepsi de tek tek kült filmlerimdendir. izler izler unuturum.
sık sık yaşıyorum bu sendromu. daha önce de buz askerler filminde yaşamıştım. ondan önce love n dancing'de... bu üç filmi sürekli unutuyorum. *
ha bir de ölümcül makineler var ki hepsi de tek tek kült filmlerimdendir. izler izler unuturum.
devamını gör...
normal sözlük yazar maaşları
tüm yazarların beşini beklediğidir. bende bekliyorum beklemedeyim. ibizadaki villanın aidatını ödemem gerek.
devamını gör...


