piyano pasta
isminin piyano pasta olmasının nedeni, siyah ve beyaz renkli olmasından kaynaklanıyor.(yani en azından ben öyle düşünüyorum )
hazırsak malzemeleri sayıyorum,
keki için:
- 3 tane yumurta
- 1 su bardağı toz şeker
- 1 su bardağı un
- yarım su bardağı süt
- yarım su bardağı sıvı yağ
- 2 yemek kaşığı kakao
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
kreması için:
- 3 su bardağı süt
- 4 yemek kaşığı un
- 4-5 yemek kaşığı toz şeker
- 1 paket vanilya
- 1 kutu krema
keki ıslatmak için:
- 1,5 su bardağı süt
- 2 tatlı kaşığı kakao
- 1 tatlı kaşığı kahve
ve en son üzerine serpmek için:
2 yemek kaşığı kakao
eveeettt yumurta ve toz şekerimizi iyice çırpıyoruz. valla benim mikserim yoktur onun için de bileğine kuvvet hobaaa3434 diyerekten başladım tel çırpıcıyla çırpmaya.
önce sıvı malzelerimizi, sonra da kuru malzemelerimizi ekleyerek çırpma işlemine devam ediyoruz.
yeterince çırptıktan sonra; yağlanmış orta boy fırın tepsimize döküp, kendilerini pişmek üzere 175 derecelik fırınımıza gönderiyoruz.
kekimiz fırında pişmeye dursun, biz kremamızı hazırlamaya başlayalım.
un, süt ve şekeri tenceremize alıyor ve kaynayana kadar karıştırıyoruz.(topaklanmasını istemeyiz değil mi )
hafiften kaynamaya ve göz göz olmaya başlayınca; kendilerini ocaktan alıyor ve bir paket vanilyayı ekliyoruz.
ara ara karıştırarak ılımasını bekliyoruz.
ılıdıktan sonra; 1 kutu kremamızı ekliyor ve tekrardan bileğine kuvvet diyerekten 5-6 dakika karıştırıyoruz.
e artık kekimiz pişmiştir. kekimizi fırından alıyor ve çatalla deliyoruz.
kekimizi ıslatmak için; süt, kakao ve kahveyi karıştırıyoruz. sonra bir güzel kekimizi ıslatıyoruz.
biraz soğuyunca, kremamızı kekimizin üzerine spatula yardımıyla güzelce yayıyoruz. (neyse ki spatulam var)
sonra iki yemek kaşığı kakaomuzu şeritler halinde serpiyoruz.
buzdolabında ne kadar çok dinlenirse, o kadar lezzetli oluyor kendileri ama ben biraz sabırsız olduğum için yarım saat ancak bekleyebiliyorum.
siz en az 3-4 saat bekletin efendim.*
bu aşamadan sonra ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz o kadarını da söylemeyeyim yani.
afiiiyeett olsun*
yalnız yazmak, yapmaktan daha zor oldu.*
hazırsak malzemeleri sayıyorum,
keki için:
- 3 tane yumurta
- 1 su bardağı toz şeker
- 1 su bardağı un
- yarım su bardağı süt
- yarım su bardağı sıvı yağ
- 2 yemek kaşığı kakao
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
kreması için:
- 3 su bardağı süt
- 4 yemek kaşığı un
- 4-5 yemek kaşığı toz şeker
- 1 paket vanilya
- 1 kutu krema
keki ıslatmak için:
- 1,5 su bardağı süt
- 2 tatlı kaşığı kakao
- 1 tatlı kaşığı kahve
ve en son üzerine serpmek için:
2 yemek kaşığı kakao
eveeettt yumurta ve toz şekerimizi iyice çırpıyoruz. valla benim mikserim yoktur onun için de bileğine kuvvet hobaaa3434 diyerekten başladım tel çırpıcıyla çırpmaya.
önce sıvı malzelerimizi, sonra da kuru malzemelerimizi ekleyerek çırpma işlemine devam ediyoruz.
yeterince çırptıktan sonra; yağlanmış orta boy fırın tepsimize döküp, kendilerini pişmek üzere 175 derecelik fırınımıza gönderiyoruz.
kekimiz fırında pişmeye dursun, biz kremamızı hazırlamaya başlayalım.
un, süt ve şekeri tenceremize alıyor ve kaynayana kadar karıştırıyoruz.(topaklanmasını istemeyiz değil mi )
hafiften kaynamaya ve göz göz olmaya başlayınca; kendilerini ocaktan alıyor ve bir paket vanilyayı ekliyoruz.
ara ara karıştırarak ılımasını bekliyoruz.
ılıdıktan sonra; 1 kutu kremamızı ekliyor ve tekrardan bileğine kuvvet diyerekten 5-6 dakika karıştırıyoruz.
e artık kekimiz pişmiştir. kekimizi fırından alıyor ve çatalla deliyoruz.
kekimizi ıslatmak için; süt, kakao ve kahveyi karıştırıyoruz. sonra bir güzel kekimizi ıslatıyoruz.
biraz soğuyunca, kremamızı kekimizin üzerine spatula yardımıyla güzelce yayıyoruz. (neyse ki spatulam var)
sonra iki yemek kaşığı kakaomuzu şeritler halinde serpiyoruz.
buzdolabında ne kadar çok dinlenirse, o kadar lezzetli oluyor kendileri ama ben biraz sabırsız olduğum için yarım saat ancak bekleyebiliyorum.
siz en az 3-4 saat bekletin efendim.*
bu aşamadan sonra ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz o kadarını da söylemeyeyim yani.
afiiiyeett olsun*
yalnız yazmak, yapmaktan daha zor oldu.*
devamını gör...
bulaşık yıkamak
tertemiz mis gibi bir aktivitedir. yıkanacak şeyler arasında yağlı tava varsa ilk başta kaynar su kullanılması şiddetle önerilir.
devamını gör...
yazarların unutamadığı film replikleri
- lütfen ateş etmeyin, ben polonyalıyım.
+ neden o zaman o lanet alman paltosunu giyiyorsun?
- üşüyorum.
(piyanist)
+ neden o zaman o lanet alman paltosunu giyiyorsun?
- üşüyorum.
(piyanist)
devamını gör...
abla terörü
tombiş ve kırmızı yanaklıydı kardeşim. yanağını sürekli sıktığım için isilik olmuştu. doktor ablasından uzak tutun demiş.* benimkisi tamamen sevgidendi lütfen terör falan demeyin alındım bak.
devamını gör...
türkiye'de ucuz şey dendiğinde akla gelenler
insan hayatı.
devamını gör...
türkiye'de islamın çok yanlış yaşanılması
devamını gör...
mehmet aydın'ın teslim olması
bir belgeselde kanundan uzun süre kaçabilmiş bir suçlu şöyle demişti:
dünyanın en pahalı işi kaçak yaşamaktır. 1 liralık bir ekmeği 100 liraya alabilirsiniz. büyük ihtimal tosun parayı bitirdi.
dünyanın en pahalı işi kaçak yaşamaktır. 1 liralık bir ekmeği 100 liraya alabilirsiniz. büyük ihtimal tosun parayı bitirdi.
devamını gör...
toblerone davası
isveç sosyal demokrat parti başkanı mona sahlin, birgün markette alış veriş yapar ve eve giderken marketten çok sevdiği çikolata olan toblerone almadığını fark eder. başka bir marketin önünde durup marketten toblerone alır. fakat harcamayı dalgınlıkla şahsi kredi kartından değil devletin kendisine tahsis etmiş olduğu kredi kartından yapar.
aradan belli bir zaman geçince maliye müfettişleri konuya el atar. hakkında devleti zarara uğratmaktan soruşturma açılır. bütün mal varlığı incelenir. açılan davaları kazanır ve temize çıkar.
dünya siyaset tarihine damgasını vurmuş olan bu olay siyasi ahlak için en güzel örneklerden biridir.
aradan belli bir zaman geçince maliye müfettişleri konuya el atar. hakkında devleti zarara uğratmaktan soruşturma açılır. bütün mal varlığı incelenir. açılan davaları kazanır ve temize çıkar.
dünya siyaset tarihine damgasını vurmuş olan bu olay siyasi ahlak için en güzel örneklerden biridir.
devamını gör...
atv a haber a spor
televizyon izlemem ama zap yaparken atv'nin bir haberine rastlamıştım.ürünleri pahalı satan marketlermiş.reyon parası alındığından fiyatlar artıyormuş.indirimi yapan da firmalarmış.bütün suç marketlerde demek istiyorlar. biz de yedik atv!
devamını gör...
kum adam
gotik edebiyatın canı, ciğeri e.t.a. hoffmann romanıdır.
hepimizin korkuları vardır. ve bu korkuların çoğunun kaynağı çocukluğumuzda yaşadığımız anılardır. bu anlar zaman içinde çokça ortaya çıkar ve bize çocukluğumuzun korkularını hatırlatıp içimizin ürpermesine neden olur. ben de bu korkulardan birinden mustarip bir insanım ve içinde hala takip edildiğime dair kötü bir his var.
çok küçük yaşlardayken köye gittiğim zamanlar benden daha güçlü bir hayal gücü olan kardeşimle birlikte elimize fındık dalları alıp “ tepegöz” ü arardık. bu tepegöz dediğimiz yaratık alnının ortasında tek bir göz olan, şekilsiz vücuduyla sarsak bir şekilde yürüyen, beslenmek için ise taze insan eti tüketen bir nevi devdi.
bizim amacımız önce kendi köyümüzü, sonra şehri, elbette ülkeyi ve son olarak da dünyayı bu kötü kalpli canavardan kurtarmaktı. kendimizi bunu yapacak güçte ve cesarette görsek de hep ağaçların arkasına saklanıp izliyorduk tepegöz’ü. silahlarımızın sağlamlığı ve o zamanki teknolojiye ayak uyduracak seviyede olması elbette içimizi rahatlatıyordu ama yine de inceden bir tedirginlik duymuyor da değildik. çok yaklaşmadan defalarca takip ettik tepegöz’ü.
birçok kez yakaladık aslında onu ama her seferinde bir yolunu bulup elimizden kurtuldu. ama biz her küçük çocuğun yapacağı gibi yepyeni maceralara yelken açmak için onu aramaya devam ettik. ama bir süre sonra, yani büyümeye başladıkça tepegöz’ü aramaktan, onunla savaşmaktan vaz geçtik. ama tepegöz bizden hiç vaz geçmedi. rüyalarımıza dadandığı çok gece hatırlarım. şu an elbette tepegöz’ü hayali bir canavar olduğunu biliyorum. ve sizin sandığınız gibi geceleri yalnız başıma yürürken sık sık arkama bakmamın nedeni tepegöz değil. ben artık büyüdüm.
hoffman’ın kum adam’ı da benim tepegöz’üm gibi ama sanki hoffman benden daha çok korkmuş kum adamdan, bu kadar iyi anlattığına göre.
hepimizin korkuları vardır. ve bu korkuların çoğunun kaynağı çocukluğumuzda yaşadığımız anılardır. bu anlar zaman içinde çokça ortaya çıkar ve bize çocukluğumuzun korkularını hatırlatıp içimizin ürpermesine neden olur. ben de bu korkulardan birinden mustarip bir insanım ve içinde hala takip edildiğime dair kötü bir his var.
çok küçük yaşlardayken köye gittiğim zamanlar benden daha güçlü bir hayal gücü olan kardeşimle birlikte elimize fındık dalları alıp “ tepegöz” ü arardık. bu tepegöz dediğimiz yaratık alnının ortasında tek bir göz olan, şekilsiz vücuduyla sarsak bir şekilde yürüyen, beslenmek için ise taze insan eti tüketen bir nevi devdi.
bizim amacımız önce kendi köyümüzü, sonra şehri, elbette ülkeyi ve son olarak da dünyayı bu kötü kalpli canavardan kurtarmaktı. kendimizi bunu yapacak güçte ve cesarette görsek de hep ağaçların arkasına saklanıp izliyorduk tepegöz’ü. silahlarımızın sağlamlığı ve o zamanki teknolojiye ayak uyduracak seviyede olması elbette içimizi rahatlatıyordu ama yine de inceden bir tedirginlik duymuyor da değildik. çok yaklaşmadan defalarca takip ettik tepegöz’ü.
birçok kez yakaladık aslında onu ama her seferinde bir yolunu bulup elimizden kurtuldu. ama biz her küçük çocuğun yapacağı gibi yepyeni maceralara yelken açmak için onu aramaya devam ettik. ama bir süre sonra, yani büyümeye başladıkça tepegöz’ü aramaktan, onunla savaşmaktan vaz geçtik. ama tepegöz bizden hiç vaz geçmedi. rüyalarımıza dadandığı çok gece hatırlarım. şu an elbette tepegöz’ü hayali bir canavar olduğunu biliyorum. ve sizin sandığınız gibi geceleri yalnız başıma yürürken sık sık arkama bakmamın nedeni tepegöz değil. ben artık büyüdüm.
hoffman’ın kum adam’ı da benim tepegöz’üm gibi ama sanki hoffman benden daha çok korkmuş kum adamdan, bu kadar iyi anlattığına göre.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
çok fena evlenesimi getiren yayın. evlatlanasım geldi. nereden bastık şu play tuşuna arkadaş ya.
devamını gör...
fleabag
yaratıcısı ve başrolü phoebe waller-bridge olan güncel iki sezonu olan trajikomik bir dizidir. kara mizahı ve absürt komedisiyle herkese hitap etmeyebilir. alışılmadık tarzıyla ilk bölümler tuhaf gelse de alıştığınızda fazlasıyla kendine bağlıyor. başrolün sürekli kameraya bakarak aklından geçenleri söylemesi ya da hiçbir şey söylemese bile yüz ifadesiyle duyguyu izleyiciye çok güzel geçirdiğini düşünüyorum.
dizi hayatında yolunda gitmeyen birçok problemle mücadele ederken tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor. başrol aslında birçoğumuz gibi hayatında büyük hatalar yapmış, bu hataların bedelini bir şekilde ödemeye devam eden, kayıplar yaşamış bir kadın.
yakın zamanda annesini kaybetmiş, en yakın ve tek arkadaşı kendi hatası yüzünden canına kıymış, babası ölmeden önce annenin öğrencisi olan şirret bir kadınla birlikte, kendisine hiç benzemeyen ablasıyla olan ilişkisi çok kötü olan bu kadının bütün bunlarla başa çıkma yöntemi ise hayatı bütünüyle dalgaya almaktır.
bütün bunlarla nasıl başa çıkacağını, bundan sonrasında hayatıyla ne yapacağını bilmiyor. bu yüzden kendisini oradan oraya savrulurken görüyoruz, özellikle de ikili ilişkilerde. içerisinde bulunduğu durumlara olan tavırları, düşünceleri ile sık sık sizi güldüren hayatı tiye almış bu kadının zaman zaman kaçmaya çalışıp kaçamadığı bastırdığı iç dünyasına da tanık oluruz. komedi olarak başlayan dizimiz altında çok daha derin bir hikayesi olan trajikomediye doğru kayar. tarzı oldukça bize farklı gelse de yaşadıkları, hissettikleri ile kendisini giderek kendimize yakın hissetmeye başlıyoruz. hikayeler farklı olsa bile yaşadıklarıyla baş etme şekli, çoğunlukla baş edememesi, hatta daha çok batırması, kendiyle hayatıyla ne yapacağını şaşırması, buna rağmen bir şekilde ayakta durmaya çalışması tanıdık geliyordur belki de. hepimiz biraz böyle değil miyiz en nihayetinde. bütün bunları yaşamış olmanın kendisine en güzel getirisi ise her şeyin mizahi bir tarafını görebilmesi. bu yüzden ki dizi boyunca onunla beraber gülüyor, onunla beraber üzülüyoruz.
3 yıl sonra gelen ikinci sezonunda ise başrolümüzü bir aşkın içerisinde görüyoruz. karakterin absürtlüğü, aşık olduğu kişinin absürtlüğü ile birleşince ortaya çıkan hikaye de eğlenceli oluyor. kısacası başarılı bulduğum, izlerken keyif aldığım bir yapım. yakın zamanda olmasa da ilerleyen senelerde 3.sezon gelmesini umuyorum.
dizi hayatında yolunda gitmeyen birçok problemle mücadele ederken tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor. başrol aslında birçoğumuz gibi hayatında büyük hatalar yapmış, bu hataların bedelini bir şekilde ödemeye devam eden, kayıplar yaşamış bir kadın.
yakın zamanda annesini kaybetmiş, en yakın ve tek arkadaşı kendi hatası yüzünden canına kıymış, babası ölmeden önce annenin öğrencisi olan şirret bir kadınla birlikte, kendisine hiç benzemeyen ablasıyla olan ilişkisi çok kötü olan bu kadının bütün bunlarla başa çıkma yöntemi ise hayatı bütünüyle dalgaya almaktır.
bütün bunlarla nasıl başa çıkacağını, bundan sonrasında hayatıyla ne yapacağını bilmiyor. bu yüzden kendisini oradan oraya savrulurken görüyoruz, özellikle de ikili ilişkilerde. içerisinde bulunduğu durumlara olan tavırları, düşünceleri ile sık sık sizi güldüren hayatı tiye almış bu kadının zaman zaman kaçmaya çalışıp kaçamadığı bastırdığı iç dünyasına da tanık oluruz. komedi olarak başlayan dizimiz altında çok daha derin bir hikayesi olan trajikomediye doğru kayar. tarzı oldukça bize farklı gelse de yaşadıkları, hissettikleri ile kendisini giderek kendimize yakın hissetmeye başlıyoruz. hikayeler farklı olsa bile yaşadıklarıyla baş etme şekli, çoğunlukla baş edememesi, hatta daha çok batırması, kendiyle hayatıyla ne yapacağını şaşırması, buna rağmen bir şekilde ayakta durmaya çalışması tanıdık geliyordur belki de. hepimiz biraz böyle değil miyiz en nihayetinde. bütün bunları yaşamış olmanın kendisine en güzel getirisi ise her şeyin mizahi bir tarafını görebilmesi. bu yüzden ki dizi boyunca onunla beraber gülüyor, onunla beraber üzülüyoruz.
3 yıl sonra gelen ikinci sezonunda ise başrolümüzü bir aşkın içerisinde görüyoruz. karakterin absürtlüğü, aşık olduğu kişinin absürtlüğü ile birleşince ortaya çıkan hikaye de eğlenceli oluyor. kısacası başarılı bulduğum, izlerken keyif aldığım bir yapım. yakın zamanda olmasa da ilerleyen senelerde 3.sezon gelmesini umuyorum.
devamını gör...
lions in a cage
pentagram'ın osmanlı dönemindeki kafes usulünü tam 51 yıl tahtı bekleyen üçüncü osman'ın gözünden anlattığı güzel bir parça. şarkının sözlerini tarihle harmanlayıp anlatmaya çalışacağım.
öncelikle osmanlı devletinde on yedinci asra gelinceye kadar padişahı belirlemede yerleşik bir usulün olmadığını söylemek lazım. bu anlayışın bir yansımasına fatih kanunnamesi'nde geçen "evladımdan her kime saltanat müyesser olursa" kısmını örnek olarak verebiliriz. belki bu şekilde tahta en liyakatli olanın geçeceği düşünülmüştür. eski türk devlet geleneğinde tahta kimin geçeceği konusunda yerleşik bir usulün olmamasını, devletin sadece hükümdarın değil, hükümdarlık ailesinin ortak bir malı olmasına dayandırabiliriz. bunun sonucu olarak tahtta birden fazla kişinin söz hakkına sahip olması bir sorun teşkil etmiş ve on yedinci asra kadar tahta geçmede iki farklı usul kullanılmıştır.
bunlardan birincisi seçim usulüdür. padişah öldüğünde yerine geçecek şehzade merkezdeki dar bir kadronun seçimiyle belirlenir. ikinci usul ise tahttaki padişah tarafından yerine geçecek kimsenin belirlenmesidir. buna ahd denir.
osmanlı tarihinde on yedinci asra kadar bu iki yolun dışında olmak üzere başka bir yol ile tahta çıkan tek padişah yavuz sultan selim'dir. babası ikinci bayezıt'ın, şehzade ahmed'i veliaht olarak düşündüğünü anlayan selim, arkasına yeniçerilerin de desteğini alarak, bir nevi zor kullanarak, babasının tahtı kendisine bırakmasını sağlamıştır.
tüm bunlar tahtta birden fazla kişinin söz sahibi olması sebebiyle taht mücadelelerine engel olamamıştır. taht kavgalarını önlemenin bir yolu olarak, tahta geçen osmanlı padişahının nizam-ı alem için hayatta bulunan kardeşlerini katlettirmesi uygun görülmüştür.
konuyu biraz açmak gerekirse, kardeş katlinden kasıt, tahta geçen padişaha isyan eden ve onu devirip yerine geçmek isteyen şehzadelerin öldürülmesi değil, buna teşebbüs dahi etmeyen şehzadelerin öldürülmesidir. hatta bu durum çocuk yaşta şehzadeleri de kapsamış ve halk nazarında büyük tepki çekmiştir. osmanlı tarihi boyunca bu şekilde öldürülen şehzade sayısı elli civarındadır.
çocuk yaşta şehzadelerin öldürülmesinin en uç örneği üçüncü mehmet döneminde gerçekleşmiştir. tahta çıkar çıkmaz ilk işi bebek yaşta 19 kardeşini boğdurtmak olmuştur. (20 kız kardeşini ve babasının hamile bıraktığı cariyeleri ve daha sonrasında 16 yaşındaki oğlunu da öldürtmüştür. babası (gbkz: üçüncü murat)'ın 130 çocuğu olduğu söylenir.) sonrasında kafes usulünü getirmiştir. oğlu birinci ahmet de tahta geçecek şehzadenin çocuk yaşta olması sebebiyle ekber ve erşed sistemini getirmiştir.
kafes sistemi ile şehzadelerin sancağa çıkma uygulaması son buldu. bu durum sarayda dışarıdan izole bir şekilde hayat süren şehzadeler üzerinde ruhsal ve fiziksel anlamda genellikle kötü bir etki bırakmıştır. kafesten çıkma ihtimalleri ekber ve erşed sistemine göre tahta çıkmaya uygun olmalarıydı. ekber ve erşed sistemi tahta en yaşlı ve aklı başında olanın geçmesini şart koşmuştur. böylelikle padişahı belirlemede yerleşik bir usul oluşmuş ve kardeş katlinin önüne geçilmiştir.
evet, şimdi ufaktan şarkıya geçiş yapmaya çalışalım. şarkıya konu olan üçüncü osman tam 51 yıl kafes hayatı yaşamıştır. kafes hayatında şehzadeler dışarıdan izole bir şekilde ya eceliyle ölmeyi ya da bir gün tahta çıkmayı bekliyorlar. dünyadan bir haber olmaları sebebiyle tahta çıktıklarında devlet işlerinde genellikle başarı gösteremez, onların yerine devlet işlerine vezirler bakar. kafes hayatlarında çocuk sahibi olmaları yasaktır. maksat şehzade sayısının tutulup olası bir taht mücadelesine sebebiyet verilmemesidir. tahta geçmeye uygun kişi sayısının çokluğu, tahta geçen kişinin uzun yıllar tahtta kalma gibi bir kaç ihtimal sebebiyle, üçüncü osman 51 yıl boyunca kafes hayatı yaşamıştır. kaldı ki bu en uzun kafes süresidir.
şarkı sözlerini dikkate alarak bir kaç şey söylemek gerekirse, çok önceden doğmuş olmayı dilemiş midir? kesinlikle. kafes hayatı bir zindan hayatı gibi midir? evet, fakat ortada bile isteye yapılmış bir kötülük yok. yine de ruhsal ve fiziksel olarak şehzadeleri yıpratan bir süreç. hele hele bu süre 51 yıl ise şarkıdaki ima adeta gerçek gibi. sıra ona geldiğinde kimsenin canını bağışlamamış mıdır? hayır, tahtta kısa süre (3 yıl) kalmış, istanbul yangınlarını saymazsak nispeten sakin geçen bir dönemde padişahlık yapmıştır. fakat içinden bunları geçirmediğine kimse yüzde yüz emin olamaz.
şarkıda geçen "kardeşlerimi de öldürdüm ben yapmam gerektiğinde" geçmişe atıf muhtemelen. şarkının sonundaki, "ne yaparsan yap" tek kanun olacak! kısmı aleister crowley'e ait bir söz. o adam başka bir dünya zaten. swh
öncelikle osmanlı devletinde on yedinci asra gelinceye kadar padişahı belirlemede yerleşik bir usulün olmadığını söylemek lazım. bu anlayışın bir yansımasına fatih kanunnamesi'nde geçen "evladımdan her kime saltanat müyesser olursa" kısmını örnek olarak verebiliriz. belki bu şekilde tahta en liyakatli olanın geçeceği düşünülmüştür. eski türk devlet geleneğinde tahta kimin geçeceği konusunda yerleşik bir usulün olmamasını, devletin sadece hükümdarın değil, hükümdarlık ailesinin ortak bir malı olmasına dayandırabiliriz. bunun sonucu olarak tahtta birden fazla kişinin söz hakkına sahip olması bir sorun teşkil etmiş ve on yedinci asra kadar tahta geçmede iki farklı usul kullanılmıştır.
bunlardan birincisi seçim usulüdür. padişah öldüğünde yerine geçecek şehzade merkezdeki dar bir kadronun seçimiyle belirlenir. ikinci usul ise tahttaki padişah tarafından yerine geçecek kimsenin belirlenmesidir. buna ahd denir.
osmanlı tarihinde on yedinci asra kadar bu iki yolun dışında olmak üzere başka bir yol ile tahta çıkan tek padişah yavuz sultan selim'dir. babası ikinci bayezıt'ın, şehzade ahmed'i veliaht olarak düşündüğünü anlayan selim, arkasına yeniçerilerin de desteğini alarak, bir nevi zor kullanarak, babasının tahtı kendisine bırakmasını sağlamıştır.
tüm bunlar tahtta birden fazla kişinin söz sahibi olması sebebiyle taht mücadelelerine engel olamamıştır. taht kavgalarını önlemenin bir yolu olarak, tahta geçen osmanlı padişahının nizam-ı alem için hayatta bulunan kardeşlerini katlettirmesi uygun görülmüştür.
konuyu biraz açmak gerekirse, kardeş katlinden kasıt, tahta geçen padişaha isyan eden ve onu devirip yerine geçmek isteyen şehzadelerin öldürülmesi değil, buna teşebbüs dahi etmeyen şehzadelerin öldürülmesidir. hatta bu durum çocuk yaşta şehzadeleri de kapsamış ve halk nazarında büyük tepki çekmiştir. osmanlı tarihi boyunca bu şekilde öldürülen şehzade sayısı elli civarındadır.
çocuk yaşta şehzadelerin öldürülmesinin en uç örneği üçüncü mehmet döneminde gerçekleşmiştir. tahta çıkar çıkmaz ilk işi bebek yaşta 19 kardeşini boğdurtmak olmuştur. (20 kız kardeşini ve babasının hamile bıraktığı cariyeleri ve daha sonrasında 16 yaşındaki oğlunu da öldürtmüştür. babası (gbkz: üçüncü murat)'ın 130 çocuğu olduğu söylenir.) sonrasında kafes usulünü getirmiştir. oğlu birinci ahmet de tahta geçecek şehzadenin çocuk yaşta olması sebebiyle ekber ve erşed sistemini getirmiştir.
kafes sistemi ile şehzadelerin sancağa çıkma uygulaması son buldu. bu durum sarayda dışarıdan izole bir şekilde hayat süren şehzadeler üzerinde ruhsal ve fiziksel anlamda genellikle kötü bir etki bırakmıştır. kafesten çıkma ihtimalleri ekber ve erşed sistemine göre tahta çıkmaya uygun olmalarıydı. ekber ve erşed sistemi tahta en yaşlı ve aklı başında olanın geçmesini şart koşmuştur. böylelikle padişahı belirlemede yerleşik bir usul oluşmuş ve kardeş katlinin önüne geçilmiştir.
evet, şimdi ufaktan şarkıya geçiş yapmaya çalışalım. şarkıya konu olan üçüncü osman tam 51 yıl kafes hayatı yaşamıştır. kafes hayatında şehzadeler dışarıdan izole bir şekilde ya eceliyle ölmeyi ya da bir gün tahta çıkmayı bekliyorlar. dünyadan bir haber olmaları sebebiyle tahta çıktıklarında devlet işlerinde genellikle başarı gösteremez, onların yerine devlet işlerine vezirler bakar. kafes hayatlarında çocuk sahibi olmaları yasaktır. maksat şehzade sayısının tutulup olası bir taht mücadelesine sebebiyet verilmemesidir. tahta geçmeye uygun kişi sayısının çokluğu, tahta geçen kişinin uzun yıllar tahtta kalma gibi bir kaç ihtimal sebebiyle, üçüncü osman 51 yıl boyunca kafes hayatı yaşamıştır. kaldı ki bu en uzun kafes süresidir.
şarkı sözlerini dikkate alarak bir kaç şey söylemek gerekirse, çok önceden doğmuş olmayı dilemiş midir? kesinlikle. kafes hayatı bir zindan hayatı gibi midir? evet, fakat ortada bile isteye yapılmış bir kötülük yok. yine de ruhsal ve fiziksel olarak şehzadeleri yıpratan bir süreç. hele hele bu süre 51 yıl ise şarkıdaki ima adeta gerçek gibi. sıra ona geldiğinde kimsenin canını bağışlamamış mıdır? hayır, tahtta kısa süre (3 yıl) kalmış, istanbul yangınlarını saymazsak nispeten sakin geçen bir dönemde padişahlık yapmıştır. fakat içinden bunları geçirmediğine kimse yüzde yüz emin olamaz.
şarkıda geçen "kardeşlerimi de öldürdüm ben yapmam gerektiğinde" geçmişe atıf muhtemelen. şarkının sonundaki, "ne yaparsan yap" tek kanun olacak! kısmı aleister crowley'e ait bir söz. o adam başka bir dünya zaten. swh
devamını gör...
şansölye
almanya ve avusturya'da hükümet başkanına verilen ad.
devamını gör...
erkeğe yakışmayan şeyler
(bkz: dar pantolon)
giyen giysin tabii de benim göz zevkime uymuyor.
giyen giysin tabii de benim göz zevkime uymuyor.
devamını gör...
beynelmilel
uluslararası manasına gelen kelimedir.
devamını gör...







