bana hissettirdiklerini seviyorum,
sanki her şey mümkünmüş gibi.
sanki yaşamaya değermiş gibi.

(bkz: cahit zarifoğlu)
devamını gör...

kuresel temizlik kriziyle mucadele etmek amaciyla 2001 yilinda birlesmis milletler tarafindan ilan edilen gozlem gunu. o donem tabi resmi degilmis.
2012 yilinda tamamen resmilesmistir.
her yil 19 kasimda kutlaniyor. ayni zamanda dunya erkekler gunuyle ayni gun.
cok boktan bir gun bence adindan da anlasilacagi gibi.

dunyada inanilmaz rakamlarda acik diskilama yapildigini bunun kuresel zararlarini, yiyeceklerimize sularimiza zararlarini, soluma ve sagligimiza zararlarini andigimiz onemli bir gun aslinda.
sanitasyonunun onemini vurguladigimiz bir gun.
bill gates'in bu konuda az gelismis ulkeler icin yaptigi yiginla sihhi tesisat projesi bulunmakta.
keyfinden yapmiyor. az gelismis ulkelere acidigi icin de yapmiyor. yemen gibi ulke vatandaslarina asik da degil.
yapiyor cunku gelismis ulkeler gelecegi her zaman on goren ve sorunlari duzeltmek icin adim atan ulkeler olmuslardir.
isteyen netflix'de inside bill's brain belgeseline goz atabilir.
bu konuyu ilk bolumde anlatiyor.

nasil kutlaniyor?
her zamanki aliskin oldugumuz yuruyus ve pankartlarla ama degisik olan tek sey sicma pozisyonunda oturarak eylemler yapiliyor.
turkiye'de olmayabilir ama tum dunya bugunu gercekten kutluyor.
kutlanmasi gerektigini de desteklemeye basladim bu kadar detay ogrendikten sonra.
cunku sagliklama yapmadan dogaya biraktigimiz her atik yazin yedigimiz hurmalar atasozundeki gibi kisin tirmalayacak.
dengeyi bozuyoruz ve hastalik yaratiyoruz.

kutlu olsun dunya tuvalet gunumuz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
fizyoterapist ilanında istenilen belgelerde fakülte veya yüksekokul mezunu olma şartı tek kriter iken zaten belirlenmiş birilerini yerleştirmek adına saçma sapan eğitim belgeleri istenmekte (bkz: auriküloterapi)
devamını gör...

anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
devamını gör...

24 saat süre ile cezalandırılmıştır.
sözlüğe geri döndüğünde provokatif söylemlere devam etmemesini umuyoruz.
aksi halde cezasının katlanacağını belirtmek isteriz.
devamını gör...

bilmekle emin olmak arasında dağlar kadar fark olduğundan ve bilsek de emin olamayacağımız için faydasız olduğunu düşündüğüm olay.

şüphe benim göbek adım.

bize bilmek yetmiyor, inanmak, hissetmek, emin olmak ve birçok şeyi de beraberinde istiyoruz.*

bu arada; hemen üstteki yazar arkadaşım, yalnız değilsin.
devamını gör...

kesinlikle sadece erkeklere özgü olmayan kutu. bende de var o kutudan.

hatta bendeki küçük bir kutu değil. 75 litrelik kovalardan. aha da bu:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

içinde kablolar, ampuller, elektronik cihazlardan sökülmüş birtakım parçalar, havya, kıl testere, matkap, tornavida, yani aklınıza gelebilecek her şey var. gönül isterdi ki ben de makyaj malzemelerinin hepsini ezbere bileyim, örgü falan öreyim ama malzeme bu, ne yapalım...
devamını gör...

türk edebiyatı'nın öykü türünde çığır açan öykücüsü.

kendisinden sonra gelen sanatçıların birçoğunu (oktay akbal, adalet ağaoğlu, bütün ıı. yeni şairleri, ferit edgü, demir özlü, cemal süreya, sezai karakoç, murathan mungan.... ve günümüzdeki genç öykücülerin belki hepsini) etkilemiş bir yazardır.
hakkında her yerde okunabilecek satırlar yazmak istemiyorum. belki az bilinen birkaç şey.

babası sert bir adam, zengin, tüccar. annesi ve babası, sait faik daha ilkokuldayken üç buçuk yıl ayrılıyorlar. bu süre içinde sait faik babasıyla kalıyor, annesini bazen hafta sonları görebiliyor. annesi oğluna çok düşkün, çok ilgili, babasının tam tersi. babası ondan kendisi gibi başarılı biri olmasını istiyor ve bunun için çok çaba ve para harcıyor. ama sait faik, doğuştan uyumsuz, doğuştan aylak.

eşcinsel olması, annesinin aşırı korumacılığı, babasının sert mizacıyla birleşip 'oidipus kompleksi'ni burada da işletebilir miyizi düşündürüyor bize.

annesi, oğlunun erken ölümünün ardından, sait faik'in de önceden vasiyet etmesiyle mal varlığının çoğunu ve sait faik'in eselerinin telif hakkını 'darüşşafaka cemiyeti'ne bağışladı. türkiye'de verilen en saygın edebiyat ödüllerinden biri 'sait faik hikaye armağanı'dır. bu ödülü kazanmak türkiye'de yazan her yazarın hayalidir. ödül 1955 yılından beri her yıl düzenli olarak verilmektedir. (bir diğer yazımın konusu da bu ödülü şimdiye kadar almış sanatçıların tam listesi olsun.)

aşağıda, onun son kuşlar öyküsünde 'konstantin' figürüyle belirginleşen baba nefretini açıkça görebiliriz diye düşünüyorum.

son kuşlar
kış adanın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekliyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu adada seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim —övünmek için değil—.

herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yaz’ın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamiyle daha yeni başlamıştır.

yazın daha parça parça, liyme liyme, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etmediği ada’nın bu yakasında hiç ev yoktur. yalnız bir tek kır kahvesi vardır.

bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiştir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy’e şimdi yeşilköye inecek yolcuları düşündüğüm yalnız bu yazıyı yazarken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköye neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.

kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını sağlık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi.. bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?

ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... asmanın yaprakları daha yemyeşil. bizim bahçedeki kurudu bile.

deniz. bozburun’a doğru başını almış gidiyor. uzaklarda görünen, istanbulun neresi kim bilir? sesler neden gelmiyor?

bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki hep ya üstümden, ya solumdan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğim gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu adaya bu zamanda kuşlar uğrardı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme kiime bir ağaçtan ötekine konarlardı.

iki senedir gelmiyorlar.

belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.

sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız ederdi.

büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış pislik renginde acaip çomaklar vardı.

bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık,yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.

hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da...

konstantin isminde bir herifti, galatada bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi... o esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilâvın hazziyle pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz...

hani sessiz, zenginiğini belli etmez, mütevazı adamdı da.. konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya karışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine, sallapatiliğine, karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz..

kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.

ama, güz mevsiminde birdenbire canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.

havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde bir takım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.

konstantin efendi, onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:

— bizim pilâvlıklar geldi, derdi.

kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklariyle dişlerinin arasından onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.

havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde o en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermiyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.

seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğrusu ben göremiyorum. güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmıyan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.

her memlekette kıra çıkan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir. konstantin efendi mani oluyor. zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kim bilir. kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olurdular. geçen gün yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamıyarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günlerinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyordu. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.

onu ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bâzı yerleri sökülmüş, biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol duruyorlardı:

— ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.

— sana ne? dediler. fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.

— canım, neden söküyorsunuz? dedim.

— mühendis ahmet bey söktürüyor.

— ne yapacak bunları?

— yukarıda deri tüccarı hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...

— ingiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..

— ingiliz çimiyle bu bir mi?

— bu daha mı iyi?

— iyi de lâf mı?

bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş karakola koştum. polislere haber verdim. gûya menettiler. gizli gizli yine çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde yol kenarlarındaki çimenleri sökmek, cezayı mucip olmuyormuş.

kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.

(yazarın 1952’de yayınlanan «son kuşlar» adlı hikâye kitabından)

sait faik abasıyanık
vatan gazetesi, 12.5.1954
devamını gör...

bebek yağının bebeklerin kendisinden yapılmaması gibidir.
ilginçtir.
devamını gör...

" bir insan, bir insanı sıkamaz. bir insan canı isterse sıkılır." demiş, bana da sadece alttaki boş yeri imzalamak kalmıştır.
devamını gör...

başlığı ve tanımı okurken iliklerme kadar üzüldüm birini üzmenin hayata hazırlamak olduğunu düşünmek ve bunu yapmıyor olmanın eksiliğini hissetmek tarifsiz bir boşluk olmalı, allah kurtarsın.
devamını gör...

paralel evrendeki yansımam umarım iyi işler yapıyordur. görürseniz ona selam söyleyin benden yani bana off kafalar şimdiden karıştı. iyi yayınlar diliyorum iyi iş çıkaracağınıza eminim.
devamını gör...

bu kadar iddialı bir başlığa bu kadar kısa yazılır mı kardeşim ayıptır. ne heyecanla tıklamıştım ya.

t: aslında sözlükte gözlemlenmeyenler başlığıdır.
devamını gör...

bir ülkenin gelişmişlik düzeyini anlamak için nelere bakmak gerekir?

önemsiz bir gösterge olarak düşünülse de rögar kapaklarının da kesinlikle bir kıstas olduğu düşüncesindeyim.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kendi gözlerimle rögar kapağı çıkıntısını farkedemeyen motosiklet sürücüsünün düşüşüne tanık olduğum için bu tanımı girmek istedim. belediyelerimiz malesef futbol kulüpleri, konser gibi işler peşinde koşuyor. asıl böyle meselelere eğilmesi gerekmektedir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
8 milyon üniversite öğrencimiz var diye övünüyoruz fakat rögar kapağını düzgün takabilecek kadar kalifiye değiliz. rögar kapaklarının yol ile aynı seviyede yapılabildiği zaman ülkemin iyiye gittiğine kanaat getireceğim.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

gırgıriye filminde bayram’ın tef çalarak oynattığı “ayı” var ya, ha işte o benim.
devamını gör...

zdzisław jasiński - fırtına (1925)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

beklentidir dediğim şey güzel insanlar. insanları beklenti bitirir;insanlardan, kuruluşlardan, oluşumlardan. tabii insanı yaşatan da beklentidir.

edit:ya galiba beşiktaş. gülücük, gülücük, gülücük.
devamını gör...

üzüntümden harap oldum yeter açıklama artık be adam.
devamını gör...

arapça kökenli bir kelime olup; ödev, boyun borcu anlamına gelmektedir.
devamını gör...

kısa ve net olarak açıklamak gerekirse:

(bkz: cehalet)
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim