istanbul'un bir önceki ismidir. osmanlı'da uzunca bir dönem "kostantiniyye" şekliyle kullanılmaktaydı. ne yazık ki istanbul kelimesi de bunun bozulmuş halinden başka bir şey değildir. özde yine aynı olduğundan, bu kelimeyi de duyunca sinirlenmeye gerek yoktur. tıpkı:

ancyra - ankara
magnesia - manisa
kaisareia - kayseri vs. olunca sinirlenmediğimiz gibi.
devamını gör...

jiwere, chiwere adıylada bilinen, kuzey amerika'da yaşayan, siouan dili konuşan bir kızılderili kabilesidir.
eskiden büyük göller bölgesinde yaşarken düşman kabileler tarafından güneye sürülmüş ve büyük ovalara gelmişlerdir. nebraska, kansas, iowa, missouri civarında yaşadılar. beyazlar geldikten sonra yavaş yavaş topraklarını kaybettiler ama silahlı direniş göstermediler ve antlaşma ile toprak satmayı kabul ettiler.
bugün çoğu oklahoma'da ve bazılarıda nebraska'daki rezervasyonlarda yaşıyorlar.
devamını gör...

soğuk baklava.

herhangi bir tatlının mutlu edemeyecegi tek bir kadın bile yoktur. sana senden daha tatlı bir şey vermek istedim deyip verin. ıyk.

otmuş çiçekmiş börtü böcekmiş uzak durun böyle klişe şeylerden. çiçek kuruyup gidecek ama yemek öyle mi. en azından tadı damağında kalır.

"tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır" atasözümüz de bahsedilen tatlı dil nedir/nerededir? dilber dudağının içinde.
devamını gör...

kimine teselli olandır, ölüme yaklaşana dek teselli, yaklaşınca kaygıya bırakır kendini.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


kimse benim yeteneklerimi sorgulamasın!
devamını gör...

öncesinde "insanların insan gibi davranmama meselesi" ni tartışırsak kendiliğinden ortadan kalkacak olan meseledir. her insanın başkasına zarar vermeden, istediği gibi davranma hakkına sahip olduğunu anlamamız gerek artık.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yazın çok güzeldi ama şimdiden fazlasıyla üşümeye başladım. bakalım kış tam anlamıyla gelince nolcak.
devamını gör...

yanlis yollarin hepsine girdiler cunku
devamını gör...

yukarıda yazılanların birçoğuna katıldığım, yazarları teşvik etmek için elini yormaktan çekinmeyen yazardır.
devamını gör...

ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..
demiş, can yücel

hiçbir yere sığamazsınız, başka bir mekanda olmak ister bunun ait olamama hissini çözeceğini sanırsınız.
aslında gerçekte olan oradan oraya taşıdığınız bedeniniz değil,nereye giderseniz sizle olan,duygu ve düşüncelerinizin kaynağı ruhunuzdur.
evdeyken dışarıda olmayı,harika bir muhabbetin ortasında kaçıp saklanmayı istetir ait olamama duygusu.
devamını gör...

arkadaşımın eski sevgilisinden bana kalan bir sweatshirt var. kışları sıcak sıcak giyiyorum.
devamını gör...

ya bunlar bu testi pasaport sanıyor ya da biz hastalık teşhisi olduğunu sanıyoruz karar veremedim.
devamını gör...

doğduk ve yol daha bitmedi.
devamını gör...

bir ezel dizisi karakteridir. çok ütopik bir adamdır. bir kelebeğim der sormayın.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

küçük dert: 500 avroluk rozet*
büyük dert + çözüm: 5000 avroluk rozet.

t: yeni bir sektör yaratmak için güzel bir fırsat başlığı.
devamını gör...

gazi mareşal mustafa kemal atatürk'ün 102 yıl önce başlattığı kurtuluş mücadelesinin yıl dönümüdür. ilk defa 1926 yılında '' gazi günü" adı altında kutlanmaya başlandı. 1935 yılında '' atatürk günü" 1938 yılında "gençlik ve spor bayramı" ve 1981 yılından itibaren "atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı" olarak kutlanmaya başlanmıştır. ayrıca atatürk'ümüz bu günü doğum günü olarak kabul etmiştir. iyi doğdun ata'm, iyi ki bu topraklara nasip oldun.. emanetlerine ilelebet sahip çıkacağız. bayramımız gururla, coşkuyla kutlu olsun*
devamını gör...

önce kitabın yazarından biraz bahsedelim.
viktor emil frankl

avusturyalı yazar. nöroloji ve psikiyatri alanında eğitim görmüş. viyana’da psikanaliz alanında bugün eğitim vermeye devam eden “logoterapi” okulunu kurmuştur. viyana üniversitesinde, daha yakından tanıdığımız bir isimden eğitim almıştır. (bkz: sigmund freud)

ancak frankl’i, diğer yazarlardan ayıran özellik ise, 1942-1945 yıllarında dachau ve ausschwitz toplama kampında esir olarak bulunmasıdır. tüm ailesini toplama kamplarında kaybeden frankl, ikinci dünya savaşının sona ermesiyle bu ölüm kamplarından sağ olarak kurtulanlar arasındadır.

yaşadığı tecrübeyi bilim ile birleştirip kitaplarına aktarmıştır. yıllar önce almancası “trotzdem ja zum leben sagen” kitabını okumuştum. ingilizceye “man's search for meaning” olarak çevrilen kitap yine ingilizceden türkçeye “insanın anlam arayışı” olarak çevrilmiştir.

ancak buraya bir dipnot düşeyim; kitap türkçeye ingilizceden çevrilmiştir. bu biraz bana sol elle sağ kulağı tutmak gibi geliyor ama henüz türkçe çevirisini okumadığım için bu konuda yorum yapmayayım. çeviri meselesine takık biri olarak, kafka’nın kitaplarına yapılan zulmü okumuş ve “bu ne lan” gibi gayet samimi bir tepki göstermiştim. konudan uzaklaşmayalım. başka bir yazımızda çeviri hatalarından bahsederiz.

kitabı okumanızı öneriyorum ancak sakın ola kitabı, şu saçma “kişisel gelişim” türünden sanmayın. yaşanmış bir tecrübenin, bilimsel bakış açısıyla ortaya konulduğu bir kitaptır. frankl, insanın anlam arayışının adresini “sevgi” olarak gösterir. yazımızı kısa bir alıntıyla bitirelim.

“sevmediği sürece hiç kimse, bir baş­ka insanın özünün tam olarak farkına varamaz.”

victor emil frankl - “insanın anlam arayışı”

okunacak kitaplar listenize ekleyin.
devamını gör...

hasan hüseyin korkmazgil'in okuyunca "yahu ne kadar güzel yazmış" dedirten dizelerine sahip harika şiiridir. *

incecikti       
gül dalıydı        
dokunsam kırılacaktı           
dokunmadım                   
kurudu 

gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç 
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç .

 
devamını gör...

başkenti monrovia'dır. a.b.d'nin köleliği kaldırmasından sonra geri gönderilen bazı eski kölelerin kurduğu ama bir türlü rahata eremeyen, iç savaş yaşayan bir ülkedir.
devamını gör...

2016 yılında vizyona girmiş, andré øvredal isimli norveçli klişe babasının yönetmen koltuğunda bulunduğu, başka sözlük platformlarında öve öve bitiremedikleri ve bundan dolayı "insanlar bunu nasıl beğenir laaaaaaan?!" nidalarıyla duvara kafa atmamı sağlamış, harika başlayıp rezalet biten, kısa süresi olmasına rağmen o kısa süreye bile yazık olmuş hissiyatı yaratan leş film...

spoiler vermeden kısaca filmin iyi ve kötü! taraflarını biraz anlatalım o halde, değil mi?

film öncelikle harika başlıyor! adli tıp memuru baba ve oğul, eğlenceli bir biçimde otopsi yapıyorlar, sahi nesi eğlenceli olabilir ki bunun diye düşünebilirsiniz lakin radyoda açılmış tatlı bir şarkı ve bir babanın, oğluna öğretmek istediği birçok kısım ile çok samimi ve içten bi hava veriyor film başlarken.

devam ediyor, kimliği belirlenememiş bir ceset getiriyor polisler bu baba ve oğula, diyorlar ki, "bir gün içerisinde en azından ölüm nedenini bulalım şunun, kimdir, nedir, neyin nesidir bilmiyoruz..."

bu baba ve oğul biraz tuhaf açıkçası, baba rolündeki abimiz, kadının midesindeki yiyecekler, içecekler, soluduğu havanın ciğerlerindeki tahribatına kadar nereden gelmiş olacağını bulabileceğini ve bu kadının arama haritasını biraz olsun küçültebileceğini düşünüyor...

filmin gizem kısmı da burada daha yüksek bir yere çıkıyor, çooook güzel bir kadın var otopsi masasında ve çok sağlıklı gözüküyor ama bizim baba-oğul kadın vücuduna neşteri batırdıktan sonra işler bambaşka yerlere gidiyor çünkü bu kadının çektiği acılardan tutun, ciğerlerinin nüfus ettiği hava bambaşka bir şey!

filmin kırılma noktası da ilk neşterin batırılmasından sonra başlıyor, film harika bir yere gidecek iken her dakika geriye gitmeye başlıyor ve klişe kısmından dolayı leş bir hale bürünüyor, nasıl mı?

kendi kendine değişen radyolar, açılıp kapanan ampuller, havalandırmadan gelen tuhaf sesler, kırılan kapının ortasındaki delikten bakarken biriyle göz göze gelmek falan...

tamam bir korku filmi izliyoruz ama en azından bunu farklı bir mantık çerçevesine oturtur insan, paranormal olayı bir mantık çerçevesine oturtamazsın tabi ama böylesine gizemli bir olayı birkaç tık mantığa yaklaştırır insan, mantıktan çok uzağa götürmüş senaryosunu da yazan sevgili yönetmen. bu arada bazı insanlar keith ablow'un harika romanının film uyarlaması sanmış, keşke baştan belirtseydim alakası yok.

sonu bir yere bağlanmaya çalışılmış ama oldukça havada kalmış, sırf ikinci filmin çekilmesi için de soru işaretleri kısmından dolayı zevk alınmış gibi...

izlemeyin, izlettirmeyin, bu filmi seven insanlarla aranızı da bozun.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim