her entry'i beğenen yazarın amacı
beğendiği tanım sahibinin dikkatini çekip geri beğeni almak sureti ile karma kasmak.
c vitaminli kafa sözlük tişörtü benim olacak!
şaka bir yana, hoşuma giden şeyleri beğeniyorum, amacım güzel yazana aferim diyip ponçik bir insan olmak sadece.
c vitaminli kafa sözlük tişörtü benim olacak!
şaka bir yana, hoşuma giden şeyleri beğeniyorum, amacım güzel yazana aferim diyip ponçik bir insan olmak sadece.
devamını gör...
kedi mamalarına aralıksız zam gelmesi
geçen sene kedi mamalarına %45, geçen ay da %15 zam geldi. doların artışı ile bu zam sağanağı daha da devam edecektir.
evde iki kedisi olana bu zamlar (göreceli olarak) o kadar koymaz ama sokaktaki yavrucaklara bakanların sırtındaki yük taşınır gibi degil.
normal insan gıdalarından kdv %8 iken, kedi-köpek mamasından %18 ötv alınıyor.
sokakta taşlarda yatan, araba kaportalarında ısınmaya çalışan bir canlının karnının doymasının nesi lüks olabilir? bunu benim aklım almıyor.
edit: evde kedi besleyenler için de elbette zordur. benim derdim gelen zamlar. benim gibi 80-90 kedi 10 köpek besleyenler emin olun daha zor durumda. diyeceksiniz şimdi "size zorla mi besletiyorlar?" haklısınız lakin olaylar öyle gelişmiyor. 8 yıl önce 2 kedi 1 köpekle başladım. zamanla baska kediler geldi doğdu çoğaldı.* yan sokaklara da başladım vermeye. rahip olayı olduğu zaman, bir anda mama fiyatlari iki katına fırladı. geçen seneye kadar da idare ediyordum. lakin bu sene gelen ve gelecek zamları düşünüp tedirgin oldum.
4 yıldır ayağıma yeni ayakkabı almadım. babam fabrikatör olsa yağmurluğumu giyer elimde mama torbaları,peşimde kedi ve köpeklerle ufka doğru umarsızca mama dağıta dağıta giderdim.*
evde iki kedisi olana bu zamlar (göreceli olarak) o kadar koymaz ama sokaktaki yavrucaklara bakanların sırtındaki yük taşınır gibi degil.
normal insan gıdalarından kdv %8 iken, kedi-köpek mamasından %18 ötv alınıyor.
sokakta taşlarda yatan, araba kaportalarında ısınmaya çalışan bir canlının karnının doymasının nesi lüks olabilir? bunu benim aklım almıyor.
edit: evde kedi besleyenler için de elbette zordur. benim derdim gelen zamlar. benim gibi 80-90 kedi 10 köpek besleyenler emin olun daha zor durumda. diyeceksiniz şimdi "size zorla mi besletiyorlar?" haklısınız lakin olaylar öyle gelişmiyor. 8 yıl önce 2 kedi 1 köpekle başladım. zamanla baska kediler geldi doğdu çoğaldı.* yan sokaklara da başladım vermeye. rahip olayı olduğu zaman, bir anda mama fiyatlari iki katına fırladı. geçen seneye kadar da idare ediyordum. lakin bu sene gelen ve gelecek zamları düşünüp tedirgin oldum.
4 yıldır ayağıma yeni ayakkabı almadım. babam fabrikatör olsa yağmurluğumu giyer elimde mama torbaları,peşimde kedi ve köpeklerle ufka doğru umarsızca mama dağıta dağıta giderdim.*
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
ben freddie mercury’yi bilmiyorken çıkan bohemian rhapsody filminin adını freddie mercury'nin adı sanmıştım. iyi ki filmi izlemeden önce gerçeği öğrenebildim. düşünsene "bohemian rhapsody ne güzel söylüyor bu şarkıyı." dediğimi.
devamını gör...
ferhan şensoy
kel hasan efendinin kavuğunun bir zamanlarki sahibi olan büyük tiyatrocudur.
sadece tiyatrocu değildir ustamız, aynı zamanda sinema filmlerinde de rol alıp bir yandan da kitaplar yazmaktadır.
birçok kitabını çok beğenmiş olsam da karagöz ile boşverinbeni en sevdiğim kitabıdır.
kendisini iki kez sahnede izleme şerefine ulaştığım tiyatrocu üstadımızı ikinci kez izlemeye gittiğimde yanıma bu kitabı da alıp imzalatma imkanı yakalamak için dua ederek oyunu izledim.
oyun sona erip ayakta alkışlama işi de bitikten sonra ferhan şensoy’un kitaplarını imzalayacağını fark ettim ve hemen sıraya girdim. özgüveni yüksek okurlarından biri olduğumu düşündüğüm için sırada nasıl bir sohbet yapacağımızla ilgili planlar yaparak düşsel alemlere dalmışken sıra bana geldi.
ferhan şensoy bana hitaben konuşup adımı sorunca bir an adım dahil hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim. kısa bir zaman içinde önce anne adım sonra baba adım sonra da kendi adım gelmeye başladı akılma. yazar kitabı imzaladı, bana gülümseyip teşekkür etti, ben de kafamla onaylayıp arkamı döndüm ve uzaklaştım.
böyle kibar ve büyük bir tiyatrocudur kendisi, insanı nutku tutulur karşısında.
sadece tiyatrocu değildir ustamız, aynı zamanda sinema filmlerinde de rol alıp bir yandan da kitaplar yazmaktadır.
birçok kitabını çok beğenmiş olsam da karagöz ile boşverinbeni en sevdiğim kitabıdır.
kendisini iki kez sahnede izleme şerefine ulaştığım tiyatrocu üstadımızı ikinci kez izlemeye gittiğimde yanıma bu kitabı da alıp imzalatma imkanı yakalamak için dua ederek oyunu izledim.
oyun sona erip ayakta alkışlama işi de bitikten sonra ferhan şensoy’un kitaplarını imzalayacağını fark ettim ve hemen sıraya girdim. özgüveni yüksek okurlarından biri olduğumu düşündüğüm için sırada nasıl bir sohbet yapacağımızla ilgili planlar yaparak düşsel alemlere dalmışken sıra bana geldi.
ferhan şensoy bana hitaben konuşup adımı sorunca bir an adım dahil hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim. kısa bir zaman içinde önce anne adım sonra baba adım sonra da kendi adım gelmeye başladı akılma. yazar kitabı imzaladı, bana gülümseyip teşekkür etti, ben de kafamla onaylayıp arkamı döndüm ve uzaklaştım.
böyle kibar ve büyük bir tiyatrocudur kendisi, insanı nutku tutulur karşısında.
devamını gör...
diyanet'in 100 milyon liraya saray yaptırması
bu işlerin din ile allahla falan alakası yok deyince de dinsiz diyolar insanlara .
devamını gör...
canına susamak
bir deyim.
bile bile belasını aramak, kendisine zarar vermek istemek anlamına gelmektedir.
örneğin, "canına mi susadın sen, hemen uzaklaş buradan." vb..
bile bile belasını aramak, kendisine zarar vermek istemek anlamına gelmektedir.
örneğin, "canına mi susadın sen, hemen uzaklaş buradan." vb..
devamını gör...
a şehrinden b şehrine giden araç
meb'den torpilli araçtır.
ne bir benzinlikte durur yakıt takviyesi yapar ne bir ihtiyaç molası verir ne de bir polis çevirmesine denk gelir. sürekli gider. arada c şehrine uğradığı falan da olur. muhasebesini de gariban öğrencilere kitlerler.
ne bir benzinlikte durur yakıt takviyesi yapar ne bir ihtiyaç molası verir ne de bir polis çevirmesine denk gelir. sürekli gider. arada c şehrine uğradığı falan da olur. muhasebesini de gariban öğrencilere kitlerler.
devamını gör...
ilk osmanlı padişahı heykeli

beylerbeyi sarayı’nı inşa ettiren 32. osmanlı padişahı sultan abdulaziz'in 1872'de yaptırdığı heykel ilk osmanlı padişahı heykeli olma özelliğini taşır. heykel, padişahın siparişi üzerine ingiliz heykeltıraş charles fuller tarafından yapılmıştır.
sultan abdulaziz, iktidarını görselleştirmek amacı ile bu heykeli yaptırmıştı ancak halkın tepkisinden çekindiği için, beylerbeyi sarayı'nın içine yerleştirdi. heykellerin, tapılan birer "put" değil, anıt niteliğindeki simgeler olduğunu halka anlatmak için çalışmalar yaptı.
daha sonraki padişahlar da heykellerin tapınma öznesi ve ögesi değil, kültürel ve estetik değerde sanat abideleri olduğunun halkça bilinmesini istedi. halk zaman içinde heykele alıştı. hatta 1882’de italyanlar beyoğlu’nda balmumu heykel sergisi açınca halk herhangi bir tepki vermedi. aksine heykel sergisi halkın epey ilgisini çekti.
osmanlı zamanında padişahların desteği ile başta ihsan özsoy olmak birçok ünlü heykeltraş yetişti. malum kesim atatürk heykellerini “dinimizde putperestlik yoktur” deyip tahrip etmeye çalışırken osmanlı padişahının heykeline ses çıkarmamakta.
devamını gör...
into the wild
2007'de yayınlanan, sean penn'in yazıp yönettiği biografik film. film, gazeteci jon kraukauer'in cristopher mccandless'ın hayatı üzerine yaptığı araştırmaları kapsayan, 1996'da yayımlanan into the wild kitabının beyaz perdeye uyarlamasıdır.
into the wild'ı ilk kez, ciddi anlamda başımı alıp gitmeyi düşündüğüm bir vakit seyretmiştim. lise 3'teydim. bütün hayatımda geçirdiğim en zor dönemdi belki de. küçüklüğümden beri dağcılık başta olmak üzere doğa sporlarıyla ilgilenen biriydim. biliyorum, başımı alıp gitsem, gerçekten gidebilirdim. kendimi şehirde, sosyetenin, toplumun içinde kaybolmuş hissediyordum. nereye gitsem, ne yapsam bir ait olduğum yeri bulamama hissi vardı içimde. hayatımda ilk kez, okulda kötü notlar alıyordum. arkadaşlarımın hepsinden giderek uzaklaşıyordum. bir liseliye göre inanılmaz derecede yalnızdım. artık hayat dayanılmaz bir hale gelmişti. doğanın, yabanın içinde tek başıma olduğum her an cennet gibi geliyordu. öte yandan, şehirde, insanların içinde geçirdiğim her an işkence gibi geliyordu.
işte hayatımın böyle bir döneminde ilk kez izledim into the wild'ı. cristopher mccandless'dan çok kendimi özdeşleştirdiğim bir karakter olmamıştır muhtemelen hayatımda. nereye gitsem bir ait olamama, kimle beraber olsam bir bağlanamama hissi içerisindeydim. nasıl anlatılır bu duygu bilmiyorum ama film açıklıyor aslında bu duyguyu: insanlarla geçirdiğim vakitten zevk alıyordum lakin kimse benim hayatıma yerleşemiyordu. insanlar, benim hayat yolculuğumda mola verdiğim yerlerdeki hancılar gibiydi adeta. hayatımdaki bütün insanları öyle ya da böyle bırakıp gidiyordum.
filmi seyrettikten sonra, internette insanların film üzerine ne dediklerine baktığımı hatırlıyorum. ekşide bir sürü insan, mccandless'la ergen, salak, bilmem ne diye dalga geçiyordu. o vakit çok önemli bir şey anladım. bakınız film, lord byron'ın şu şiiri ile başlar:
"there is a pleasure in the pathless woods,
there is a rapture on the lonely shore,
there is society, where none intrudes,
by the deep sea, and music in its roar:
ı love not man the less, but nature more"
her insan, kendini anlaşılmaz, yalnız hissedebilir bazen. lakin bazı insanların hayatı anlaşılmamakla geçer, ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini yalnız hissederler. kimseye bağlanamazlar, hiçbir yuvaları yoktur. lakin doğada, insanların yalnızlık olarak gördüğü yabanda kendilerini bulurlar. hakikati bulurlar. yaban belki de beni kimsenin dinlemediği kadar dinlemiştir, kimsenin sevmediği kadar sevmiştir. hiçbir zaman olmadığı kadar tam ve bütün hissetmişimdir.
peki bunlara rağmen neden ben buradayım? neden halen başımı alıp gitmedim mccandless gibi? birincisi, mccandless'ın geçirdiği devrimi geçirmeye cürretim yoktu: mccandless'in, bir bakıma, macerasının nedeni ailesinin/toplumun ondan beklentilerine karşı çıkması ve kişisel bir devrim geçirmesiydi. ikincisi, into the wild bana bir şey farkettirdi: "happiness is only real when shared" (mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir). chris'in yolculuğunun amacı aslında kendini bulmak ve chris'in, bütün macerasından yaptığı çıkarım bu cümleyle özetleniyor. chris gibi toplumda kendine yer bulamayan biri olsam da, doğada gerçek anlamda kendimi bulsam da; hayatımın en güzel anları, en mutlu anları başkaları ile paylaştığım anlar. sean penn de film boyunca bunu göstermekte aslında: chris, doğada ne kadar huzur içinde olsa da, insanlarla geçirdiği anlarda bir tık daha mutlu. ben de belki insanlara bağlanmakta zorluk çekebilirim, belki kendimi insanların arasında kaybolmuş ve yalnız hissedebilirim ama dönüp baktığımda insanlarla, şu an çoktan unutup gittiğim insanlarla bile geçirdiğim anların ne kadar değerli olduğunu fark ediyorum.
into the wild'ı ilk kez, ciddi anlamda başımı alıp gitmeyi düşündüğüm bir vakit seyretmiştim. lise 3'teydim. bütün hayatımda geçirdiğim en zor dönemdi belki de. küçüklüğümden beri dağcılık başta olmak üzere doğa sporlarıyla ilgilenen biriydim. biliyorum, başımı alıp gitsem, gerçekten gidebilirdim. kendimi şehirde, sosyetenin, toplumun içinde kaybolmuş hissediyordum. nereye gitsem, ne yapsam bir ait olduğum yeri bulamama hissi vardı içimde. hayatımda ilk kez, okulda kötü notlar alıyordum. arkadaşlarımın hepsinden giderek uzaklaşıyordum. bir liseliye göre inanılmaz derecede yalnızdım. artık hayat dayanılmaz bir hale gelmişti. doğanın, yabanın içinde tek başıma olduğum her an cennet gibi geliyordu. öte yandan, şehirde, insanların içinde geçirdiğim her an işkence gibi geliyordu.
işte hayatımın böyle bir döneminde ilk kez izledim into the wild'ı. cristopher mccandless'dan çok kendimi özdeşleştirdiğim bir karakter olmamıştır muhtemelen hayatımda. nereye gitsem bir ait olamama, kimle beraber olsam bir bağlanamama hissi içerisindeydim. nasıl anlatılır bu duygu bilmiyorum ama film açıklıyor aslında bu duyguyu: insanlarla geçirdiğim vakitten zevk alıyordum lakin kimse benim hayatıma yerleşemiyordu. insanlar, benim hayat yolculuğumda mola verdiğim yerlerdeki hancılar gibiydi adeta. hayatımdaki bütün insanları öyle ya da böyle bırakıp gidiyordum.
filmi seyrettikten sonra, internette insanların film üzerine ne dediklerine baktığımı hatırlıyorum. ekşide bir sürü insan, mccandless'la ergen, salak, bilmem ne diye dalga geçiyordu. o vakit çok önemli bir şey anladım. bakınız film, lord byron'ın şu şiiri ile başlar:
"there is a pleasure in the pathless woods,
there is a rapture on the lonely shore,
there is society, where none intrudes,
by the deep sea, and music in its roar:
ı love not man the less, but nature more"
her insan, kendini anlaşılmaz, yalnız hissedebilir bazen. lakin bazı insanların hayatı anlaşılmamakla geçer, ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini yalnız hissederler. kimseye bağlanamazlar, hiçbir yuvaları yoktur. lakin doğada, insanların yalnızlık olarak gördüğü yabanda kendilerini bulurlar. hakikati bulurlar. yaban belki de beni kimsenin dinlemediği kadar dinlemiştir, kimsenin sevmediği kadar sevmiştir. hiçbir zaman olmadığı kadar tam ve bütün hissetmişimdir.
peki bunlara rağmen neden ben buradayım? neden halen başımı alıp gitmedim mccandless gibi? birincisi, mccandless'ın geçirdiği devrimi geçirmeye cürretim yoktu: mccandless'in, bir bakıma, macerasının nedeni ailesinin/toplumun ondan beklentilerine karşı çıkması ve kişisel bir devrim geçirmesiydi. ikincisi, into the wild bana bir şey farkettirdi: "happiness is only real when shared" (mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir). chris'in yolculuğunun amacı aslında kendini bulmak ve chris'in, bütün macerasından yaptığı çıkarım bu cümleyle özetleniyor. chris gibi toplumda kendine yer bulamayan biri olsam da, doğada gerçek anlamda kendimi bulsam da; hayatımın en güzel anları, en mutlu anları başkaları ile paylaştığım anlar. sean penn de film boyunca bunu göstermekte aslında: chris, doğada ne kadar huzur içinde olsa da, insanlarla geçirdiği anlarda bir tık daha mutlu. ben de belki insanlara bağlanmakta zorluk çekebilirim, belki kendimi insanların arasında kaybolmuş ve yalnız hissedebilirim ama dönüp baktığımda insanlarla, şu an çoktan unutup gittiğim insanlarla bile geçirdiğim anların ne kadar değerli olduğunu fark ediyorum.
devamını gör...
normal sözlük yazarları birbirlerini nasıl tanıyacak sorunsalı
anonim kalmanın önemi çerçevesinde kendimi ele verecek hiçbir davranışı yapmayacağım için beni ilgilendirmeyen durumdur.
devamını gör...
insanı mutlu eden bedava şeyler
güzel şeylerin çoğu parayla satın alınamaz. güzel bir havayı mesela parayla satın alamazsınız. aşk bedavadır mesela, mutlu olmak da bedavadır. ama bunlar karın doyurmaz.
orhan veli'nin dediği doğrudur, yalnız acı su artık bedava değildir. mutluluk bile paraya endekslenmiş, paran yoksa sen mutlu olsan da başkaları seni mutsuz eder.
yine de güzel havalarda mutlu olma şansımız var. bizi bu güzel havalar mahvetmesin
...
peynir ekmek değil ama
acı su bedava;
kelle fiyatına hürriyet,
esirlik bedava;
bedava yaşıyoruz, bedava.
orhan veli'nin dediği doğrudur, yalnız acı su artık bedava değildir. mutluluk bile paraya endekslenmiş, paran yoksa sen mutlu olsan da başkaları seni mutsuz eder.
yine de güzel havalarda mutlu olma şansımız var. bizi bu güzel havalar mahvetmesin
...
peynir ekmek değil ama
acı su bedava;
kelle fiyatına hürriyet,
esirlik bedava;
bedava yaşıyoruz, bedava.
devamını gör...
zümrüd-ü anka (yazar)
bunca zamandır hayatıma kattığı sayısız güzellik ve hiçbir koşulda eksik etmediği desteği için kendisine sonsuz teşekkürü borç bildiğim çok değerli ve bir o kadar da tatlış, bir tanecik yazar arkadaşım, minik kuşum, gece tanrıçası.*
uzun zamandır kendisine şöyle güzelinden bir nickaltı yazmak istiyordum. düşüncelerimi toparlamak ve ifade etmekte zorlanan biriyimdir genelde o yüzden de epeyce beklettim minik kuşumu.*
neredeyse sözlüğe geldiğim ilk zamanlardan beri yanımda kendisi. hiçbir zaman ve hiçbir koşulda eksik olmasın da.* hayatımın belki de en zor döneminde tanıdım minik kuşumu. hayata küstüğüm, hayatla bağlarımı koparmak istediğim bir zaman diliminde... sonra bir gün ansızın, güneşin doğuşuyla birlikte gelip büyüleyici ötüşüyle insanın içini yaşama sevinciyle dolduran o tatlı minik kuşlar gibi penceremde belirdi biricik kuşum.*
ve o günden sonra sevgili sözlük, hayatım tam anlamıyla güzelleşmeye başladı. hayaller kurmaya başladık kuşumla beraber. uzun bir yapılacaklar listemiz var mesela:*

minik kuşumla bir karara vardık; pes etmeyeceğiz ve hayallerimizi mutlaka gerçekleştireceğiz.
ama söz verdik. ilk işimiz, paris sokaklarında bisiklet sürmek olacak.*
ve yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün zorlukları aşacağız birlikte.
güzel günler göreceğiz,
güneşli günler.

(bu arada umarım kendisine en kısa zamanda şöyle tam istediği gibi minnoş bir kediş bulur ve birlikte günaydın sözlük başlığını kedi fotoları ile istila ederiz kikikikiki)*
şöyle bişi:
hazır buraya kadar gelmişken, birkaç fotomuzu da paylaşmadan gitmeyelim di mi?*

uzun zamandır kendisine şöyle güzelinden bir nickaltı yazmak istiyordum. düşüncelerimi toparlamak ve ifade etmekte zorlanan biriyimdir genelde o yüzden de epeyce beklettim minik kuşumu.*
neredeyse sözlüğe geldiğim ilk zamanlardan beri yanımda kendisi. hiçbir zaman ve hiçbir koşulda eksik olmasın da.* hayatımın belki de en zor döneminde tanıdım minik kuşumu. hayata küstüğüm, hayatla bağlarımı koparmak istediğim bir zaman diliminde... sonra bir gün ansızın, güneşin doğuşuyla birlikte gelip büyüleyici ötüşüyle insanın içini yaşama sevinciyle dolduran o tatlı minik kuşlar gibi penceremde belirdi biricik kuşum.*
ve o günden sonra sevgili sözlük, hayatım tam anlamıyla güzelleşmeye başladı. hayaller kurmaya başladık kuşumla beraber. uzun bir yapılacaklar listemiz var mesela:*

minik kuşumla bir karara vardık; pes etmeyeceğiz ve hayallerimizi mutlaka gerçekleştireceğiz.
ama söz verdik. ilk işimiz, paris sokaklarında bisiklet sürmek olacak.*
ve yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün zorlukları aşacağız birlikte.
güzel günler göreceğiz,
güneşli günler.

(bu arada umarım kendisine en kısa zamanda şöyle tam istediği gibi minnoş bir kediş bulur ve birlikte günaydın sözlük başlığını kedi fotoları ile istila ederiz kikikikiki)*
şöyle bişi:
hazır buraya kadar gelmişken, birkaç fotomuzu da paylaşmadan gitmeyelim di mi?*

devamını gör...
mikroplastikler
plastik hayatımızı kolaylaştıran hem hafif hem de maliyeti düşük bir malzemedir.
fakat hepimiz biliyoruz ki kullandıktan sonra yok edilmez veya geri dönüştürülemezse doğada uzun süre yok olamıyor ve doğayı kirletiyor. bunun sonucunda da parçalanıp başka bir sorun olan mikroplastiklere dönüşüyor.
nedir bu mikroplastikler?
mikroplastikler, 5 mm'en daha küçük olan ve çevrede kirliliğe sebep olan, çoğunlukla petrol türevli olup suda çözünmeyen, düzgün şekilli veya şekilsiz polimerik parçacıklara verilen isimdir 1 mikrondan küçük plastik parçacıklarına ise nanoplastikler denir.
https://i.hizliresim.com/bt8oc64.jpg
e tabii çevreye bırakılan bu mikroplastikler de balık ve kabuklu deniz canlıları da dahil olmak üzere pek çok canlının vücudunda birikebiliyor ve besin zinciri yoluyla bizler dahil olmak üzere diğer canlılara geçebiliyor.
mikroplastikler yıllar geçtikçe büyük bir sorun haline geldi. [[alıntı]]
farklı şekillerde ve büyüklüklerdeki polipropilen, polietilen ve polistiren gibi plastik türleri de mikroplastikler kapsamına giriyor. aslında mikroplastikler ortaya çıkış kaynağına göre 1 ve ikincil olarak sınıflandırılıyor. eğer çevreye mikroplastik olarak saldılarsa birincil, çevrede mikroplastik büyüklüğünde parçalandılarsa ikincil olarak adlandırılıyorlar.

üretilen tüm plastiklerin yaklaşık %2 ila %5'i okyanuslarda son buluyor. bazıları mikroplastik formunda. ürünlere kasıtlı eklenen mikroplastikler ise denize ulaşan tüm plastiklerin nispeten küçük bir ortamını oluşturuyor.
mikroplastikler her yerde!! içimizdeler.. üzücü bir durum ama gerçek bu. ödediğimiz bedel diyebiliriz. doğayı kirlettiğimiz her şey bize geri dönüyor ve sonumuz oluyor.
deniz tuzunda mikroplastiklere rastlanıyor. araştırmalar sonucu da dünyada kullanılan sofra tuzu markalarının %90'ında mikroplastik tespit ediliyor.
denizleri ve gölleri kirleten mikroplastiklerin toplanması hayli zor. sucul canlılar için ciddi bir tehdit olarak görülen mikroplastiklerin besin zincirine geçmesi ve su kaynaklarını kirletmesi, mikroplastiklerin insan sağlığı için de bir tehlike olabileceği konusundaki endişeleri gündeme getiriyor. mikroplastiklerin besin zincirine dahil olması konusunda yapılan bir araştırmaya göre, bunda sivrisineklerin payı büyük. sivrisinekler ve yusufçuklar gibi birçok böcek jüvenil (yavru) dönemlerini suda geçirip yetişkin olduklarında karasal ortama geçiyor. mikro plastik atıklar ile kirlenmiş sularda gelişen böcek larvalarını vücutlarında bu atıklar birikiyor ve yetişkin olduklarında da vücutlarında kalmaya devam ediyor. bu böceklerin karada yaşayan hayvanlar tarafından yenmesi ise mikro plastik kirliliği sorununu yayılması anlamına geliyor.
ee sivrisineklerde de mikroplastik tespit edildiğine göre su canlılarında olduğu gibi diğer canlılarda da mikroplastik bulunması kaçınılmaz bir ihtimaldir.

soluduğumuz havada, yemekte kullandığımız tuzda, içimizde.. plastikler her yerde. küresel bir sorun. mikroplastiğe ne kadar maruz kaldığımıza dair bir bilgi yetersizliği olduğundan dolayı insanlar üzerindeki etkileri tam olarak bilinmiyor.
mikroplastiklerin çoğu sindirim sistemini herhangi bir zarar vermeden geçecek kadar küçük ancak hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalara göre mikroplastiklerin vücutta diğer hormonları bozan bisfenol a (bpa) ve başka toksik maddeleri tutma ve vücudun diğer bölümlerine taşıma kapasitesi var. bu da bağışıklık sisteminin işlevini bozma, büyümede ve üremede sorunlara yol açma riskini akla getirebiliyor.
çevre kirliliği ve insan sağlığı ile ilgili endişelerden dolayı, avrupa birliği'ne üye bazı ülkelerde, kozmetik ve temizlik ürünleri gibi mamüllerde mikroplastiklerin kasıtlı kullanımı ile ilgili ulusal yasaklar yürürlüğe girmiştir.
mikroplastikler doğaya ve besin zincirine çok farklı yollarla giriyor bazı ülkelerde mikroplastiklerin belirli ürünlere kasıtlı olarak eklenmesine kısıtlamalar getirirse de henüz tüm dünyada uygulanan geçerli koruyucu önlemler alınmış görünmüyor. bunların hepsinin sonucunda bilim insanlarından beklenen, mikroplastiklerin etkilerinin yanı sıra doğayı ve besin zincirine giriş yollarının araştırılması ve bu konuda alınması gereken önlemlerin belirleneceği çalışmaların yapılması.
kaynak: 1
2) tübitak bilim ve teknik dergisi 2018 aralık* sayısı syf 12-19. yazan: dr. özlem ak.
devamını gör...
sabah buz gibi banyoda duş almak
su ılık bile olsa sıkıntı çıkarmayacak hadise. denize girmek gibi düşün ilk başta soğuk geliyor ama bir süre sonra alışıyosun. soğuğu hissetmemeye çalışacaksın.
devamını gör...
kalitesiz insanların övündükleri şeyler
bir sürü şey vardır övündükleri çok fazla şey vardır. ama çoğu yalandır. ne diyor şair insanları yalan söylerken dinlemeyi severim, olmak istedikleri ama olamadıkları kişiyi anlatırlar. o gibi işte.
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
önüne gelen bana sataşıyor
ismimi anmadan geçmiyor
teker teker gelsenize
o zaman görün neler oluyor
ismimi anmadan geçmiyor
teker teker gelsenize
o zaman görün neler oluyor
devamını gör...
kadınların erkeklerden beklentileri
canım ülkemde kadınlar aşkı meşki geçti, kızınca dövmeyecek, sövmeyecek, öldürmeyecek erkeğe razı.
beklenti de kadınlar da ayak altında
beklenti de kadınlar da ayak altında
devamını gör...
siham-ı kaza
t: nef'i'nin idamında kilit rol oynayan, türk edebiyatının en ünlü hiciv eserlerinden biri. babasını bile hicvetmiştir.
rivayet ederler ki, ıv. murad sarayda siham-ı kaza'yı okurken tahtın yanına yıldırım düşmüş, bunu uğursuzluk sayan padişah, şairi hicivden men etmiş; görevden azlederek edirne'ye sürmüştür. bunun öncesinde birçok kez idamı isteniyor fakat ıv. murad her seferinde nef'i'yi koruyor.
daha sonra sürgündeyken pişmanlığını bildirip af dileyen şair, affediliyor ve yeniden istanbul'a dönüyor. fakaaat nef'i hiciv bağımlılığına tekrar başlıyor. tüm saray halkını, devrinin şairlerini, hatta ıv. murad'ı bile kalemden geçirdiği rivayet edilir. en sonunda idamına karar verilir. boğdurulup cesedi denize atılır.
esere "sa'adet ile yerüm olalı peder-hane / ne mercümek görür oldı gözüm ne tarhana" beytiyle babasını yererek başlar. nef'i'nin babası ailesini arkasında bırakarak kırım'a gitmiştir. bu yüzden nef'i ona kızgındır. birçok kez babasını hicveder. başka hicivlerine geçelim:
nef'i, tezkire yazarı ve divan şairi olan çağdaşı kafzade faizi'ye siham-ı kaza'da oldukça fazla sataşır:
"s**alar lehçe-i güftaruna ey kafoglı
vay ol şi're ki sen anı tekellüm edesin
agzun eş'ara yakışmaz meger ahbabuna hep
şi'r-i na-sazını g**ünle terennüm edesin" aktarma: "senin söz söyleme tarzına etsinler ey kafoğlu, o şiire de yazık, sen onu söylediğin için! şiven* şiir okumaya uygun değil, bu yüzden bir halta benzemeyen şiirlerini anca dostlarına mabadınla söyle" işin özü "mabadınla terennüm et"te saklı...
bir tane de fursati'ye gelsin:
"1. fursati sen bu semti bilmezsin
etme gel bizüm ile yok yere ceng
2. sana kaç kerre dedüm anlamadun
sözde mazmun gerekdür a pu****ng" son mısradaki mazmun kabaca "sanatlı söz" demek.
rivayet ederler ki, ıv. murad sarayda siham-ı kaza'yı okurken tahtın yanına yıldırım düşmüş, bunu uğursuzluk sayan padişah, şairi hicivden men etmiş; görevden azlederek edirne'ye sürmüştür. bunun öncesinde birçok kez idamı isteniyor fakat ıv. murad her seferinde nef'i'yi koruyor.
daha sonra sürgündeyken pişmanlığını bildirip af dileyen şair, affediliyor ve yeniden istanbul'a dönüyor. fakaaat nef'i hiciv bağımlılığına tekrar başlıyor. tüm saray halkını, devrinin şairlerini, hatta ıv. murad'ı bile kalemden geçirdiği rivayet edilir. en sonunda idamına karar verilir. boğdurulup cesedi denize atılır.
esere "sa'adet ile yerüm olalı peder-hane / ne mercümek görür oldı gözüm ne tarhana" beytiyle babasını yererek başlar. nef'i'nin babası ailesini arkasında bırakarak kırım'a gitmiştir. bu yüzden nef'i ona kızgındır. birçok kez babasını hicveder. başka hicivlerine geçelim:
nef'i, tezkire yazarı ve divan şairi olan çağdaşı kafzade faizi'ye siham-ı kaza'da oldukça fazla sataşır:
"s**alar lehçe-i güftaruna ey kafoglı
vay ol şi're ki sen anı tekellüm edesin
agzun eş'ara yakışmaz meger ahbabuna hep
şi'r-i na-sazını g**ünle terennüm edesin" aktarma: "senin söz söyleme tarzına etsinler ey kafoğlu, o şiire de yazık, sen onu söylediğin için! şiven* şiir okumaya uygun değil, bu yüzden bir halta benzemeyen şiirlerini anca dostlarına mabadınla söyle" işin özü "mabadınla terennüm et"te saklı...
bir tane de fursati'ye gelsin:
"1. fursati sen bu semti bilmezsin
etme gel bizüm ile yok yere ceng
2. sana kaç kerre dedüm anlamadun
sözde mazmun gerekdür a pu****ng" son mısradaki mazmun kabaca "sanatlı söz" demek.
devamını gör...
depresyon
belki sizlere garip gelecek ama tiroid ile alakalı rahatsızlıklar da buna sebebiyet vermektedir. hipertiroidi mesela.
devamını gör...
