yazılım için ingilizcenin gerekli olması
yaşamak için bile ingilizce gerekli olduğundan katıldığım başlıktır.
devamını gör...
en güzel teoman şarkısı
en sevdiği renk mor olan kadın
en sevdiği kelime “asi”
en sevdiği oyun incitmek beni
hıncı çocukluktan kalma yara izi
...
uçurtmalar..
en sevdiği kelime “asi”
en sevdiği oyun incitmek beni
hıncı çocukluktan kalma yara izi
...
uçurtmalar..
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
elvis presley-jailhouse rock.
devamını gör...
mark obrien
amerika'nın yetiştirmiş olduğu en önemli yazarlardan birisidir. genelde hiciv türünde eserler vermiş olan obrien, dünyada eşi menendi olmayan bir işe imza atarak ''struggle for life'' adlı eseriyle satış rekorları kırmış, yayımlandığı yıl içerisinde 4 milyon satış rakamını yakalaması sebebiyle de büyük sükse yapmıştır. ayrıca eserin tüm dillere çevrildiğini de belirtmemiz gerekir ki bu ciddi anlamda büyük bir başarıdır. türkiye'de ise en çok satın alınan ve okunan kitap olma özelliğini halen sürdürmektedir. dilimize ''hayat kavgası'' adıyla çevrilen esere halkımız büyük teveccüh göstermiş ve yazarın kitaplarının en çok satıldığı ülkede türkiye olmuştur. peki kimdir bu adam ve eseri neden türkiye'de bu kadar başarılı olmuş ve büyük yankı uyandırmıştır? işin aslına bakarsanız öyle ahım şahım bir hayat hikâyesi yok. philadelphia'lı bir çiftçinin oğlu ve tam 18 kardeşi var. babası kendisini papaz okuluna gönderiyor ama o ilahiyat profesörünün mabadına iğne batırdığı için okuldan atılıyor ve hayatını balıkçılıkla idame ettirmeye başlıyor. zaten biliyorsunuz amerikalı yazarlar genelde balıkçılık yaparlar ki bu durum kitabın tanıtım yazısında da önemle belirtilmiş. geç keşfedilmiş bir adam obrien. ilk hikâyesini 40 yaşında yazıyor. yani biraz klişe bir durum...
gelelim romanın türkiye'de başarılı olma sebebine, romanın çevirmeni aziz nesin durumu şöyle izah ediyor; *
bir roman yazdım. üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.
başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: roman çok güzel oldu. gazetelerden birine götürdüm.
"biz telif roman neşretmiyoruz." dediler.
"bir kere okuyun!"
"ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."
bir kitapçıya götürdüm. daha "bir romanım var" der demez, "biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.
başka birine götürdüm. o da, "tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.
nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. o zaman aklıma geldi. bizim arkadaşlar, kimi fransızcadan, kimi almancadan, kimi ingilizceden, italyancadan hikayeler aparıp johnson'u ahmet, martha'yı fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. ben niye sanki tersini yapmayayım?
oturdum, romanda ne kadar türk adı varsa değiştirdim. amerikan ismi koydum. elime bir yerden de new york'un planını geçirdim. romandaki yer adları da amerikanca oldu. şimdi sıra geldi, romanın yazarına; mark obrien diye bir de ortaya amerikan yazarı çıkardım.
"yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "size mark obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.
"çok güzel. kim bu mark obrien?"
"aaa! bilmiyor musunuz? ünlü mark obrien yahu! kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. yalnız bana, "yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.
sarıldım kaleme:
"mark obrien'in son şaheseri: 'struggle for life'
amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."
mark obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. babası philadelphia'da bir çiftçi. oğlunu papaz yapmak istiyor. küçük mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. tıpkı birçok ünlü amerikan yazarının hayatı gibi. balıkçılık yapıyor. hep bildiğiniz hikaye. derken 40 yaşında ilk hikayesini "let us kiss" dergisine gönderiyor. dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..
anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. bizim roman bir tutunsun. kitapçılar, "aman şu mark obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.
mark obrien'den tam 18 roman çevirdim. daha da ömrüm oldukça çevireceğim. iş bununla kalmadı. hani ünlü polis hafiyesi jack lammer var ya. kitabı herkesin elinde dolaşıyor. ondan da 6 kitap çevirdim. son günlerde işi ilerletmiştim. hintçeden, çinceden bile çeviriyordum.
bu gidişle bir zaman gelecek, amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. benim de artık son umudum, mark obrien adıyla, amerikan edebiyatında yer almak.
evet efendim spoiler'ı da okuduysanız mevzunun sosyolojik ve edebi boyutlarının ne kadar önemli ve ciddi olduğunun farkına varmışsınızdır diye düşünüyorum.
hal böyleyken de bir kaç dip not düşmek istiyorum.
dibine not 1: mevzuyu biliyorsanız ve daha önce yazarı okumuşsanız, bu tanıtım yazısı sizde çok fazla bir etki doğurmamıştır. durumu idare ediverin.
dibine not 2: yazarla yeni tanışmış ve spoiler'ı da okuyup sonrasında kulaklarımı çınlatmışsanız. hakkınızı helal ediniz *
dibine not 3: nasıl olsa bilgisel tanım adam yazmışta yazmış, okumaya durumum yok, beğenip geçeyim dediyseniz, obrien sizi bildiği gibi yapsın! *
yeni yılın hepinize güzellikler getirmesini temenni ederim. huzurlu ve mutlu günleriniz olsun...
gelelim romanın türkiye'de başarılı olma sebebine, romanın çevirmeni aziz nesin durumu şöyle izah ediyor; *
bir roman yazdım. üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.
başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: roman çok güzel oldu. gazetelerden birine götürdüm.
"biz telif roman neşretmiyoruz." dediler.
"bir kere okuyun!"
"ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."
bir kitapçıya götürdüm. daha "bir romanım var" der demez, "biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.
başka birine götürdüm. o da, "tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.
nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. o zaman aklıma geldi. bizim arkadaşlar, kimi fransızcadan, kimi almancadan, kimi ingilizceden, italyancadan hikayeler aparıp johnson'u ahmet, martha'yı fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. ben niye sanki tersini yapmayayım?
oturdum, romanda ne kadar türk adı varsa değiştirdim. amerikan ismi koydum. elime bir yerden de new york'un planını geçirdim. romandaki yer adları da amerikanca oldu. şimdi sıra geldi, romanın yazarına; mark obrien diye bir de ortaya amerikan yazarı çıkardım.
"yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "size mark obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.
"çok güzel. kim bu mark obrien?"
"aaa! bilmiyor musunuz? ünlü mark obrien yahu! kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. yalnız bana, "yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.
sarıldım kaleme:
"mark obrien'in son şaheseri: 'struggle for life'
amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."
mark obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. babası philadelphia'da bir çiftçi. oğlunu papaz yapmak istiyor. küçük mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. tıpkı birçok ünlü amerikan yazarının hayatı gibi. balıkçılık yapıyor. hep bildiğiniz hikaye. derken 40 yaşında ilk hikayesini "let us kiss" dergisine gönderiyor. dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..
anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. bizim roman bir tutunsun. kitapçılar, "aman şu mark obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.
mark obrien'den tam 18 roman çevirdim. daha da ömrüm oldukça çevireceğim. iş bununla kalmadı. hani ünlü polis hafiyesi jack lammer var ya. kitabı herkesin elinde dolaşıyor. ondan da 6 kitap çevirdim. son günlerde işi ilerletmiştim. hintçeden, çinceden bile çeviriyordum.
bu gidişle bir zaman gelecek, amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. benim de artık son umudum, mark obrien adıyla, amerikan edebiyatında yer almak.
evet efendim spoiler'ı da okuduysanız mevzunun sosyolojik ve edebi boyutlarının ne kadar önemli ve ciddi olduğunun farkına varmışsınızdır diye düşünüyorum.
hal böyleyken de bir kaç dip not düşmek istiyorum.
dibine not 1: mevzuyu biliyorsanız ve daha önce yazarı okumuşsanız, bu tanıtım yazısı sizde çok fazla bir etki doğurmamıştır. durumu idare ediverin.
dibine not 2: yazarla yeni tanışmış ve spoiler'ı da okuyup sonrasında kulaklarımı çınlatmışsanız. hakkınızı helal ediniz *
dibine not 3: nasıl olsa bilgisel tanım adam yazmışta yazmış, okumaya durumum yok, beğenip geçeyim dediyseniz, obrien sizi bildiği gibi yapsın! *
yeni yılın hepinize güzellikler getirmesini temenni ederim. huzurlu ve mutlu günleriniz olsun...
devamını gör...
murat kekilli
adana doğumlu bir sanatçıdır. maddi sıkıntıdan dolayı karpuz tarlalarında çalıştığı, daha sonra bir arkadaşından esinlenip sanat dünyasına giriş yaptığı söylenir. kendisiyle ilk tanışmam 2005 yılında yapılan "adana doğa yürüyüşü ve dağ şenliği" etkinliğinde oldu yanlış hatırlamıyorsam. ilk gittiğim konser olmasından mıdır bilmiyorum çok etkilenmiştim. zaten ortam ayrı bir güzeldi onun da etkisi var tabi. kendisiyle yüz yüze tanışmamız ise ortaokul yıllarıma dayanıyor. 8. sınıfız, müzik öğretmenimizin arkadaşıymış, öyle sınav öncesi moral olsun diye okulda küçük bir konser verecekmiş. boş boş bahçede otururken hocanın elime çiçeği tutuşturmasıyla kendisini karşılamak zorunda kalmıştım. "kaçsam mı? şimdi kalabalık gelirler, çok stresli" gibi düşüncelerle boğuşurken murat bey tüm zarifliğiyle tek başına arabadan inip yanıma gelmişti. şoktan olsa gerek bir süre bakıp * daha sonra tokalaşmayı akıl edip elimi uzatmıştım. o da gülümseyerek elimden çekip sarılmıştı. kendisinin bende yeri çok ayrıdır. ne zaman modum düşse bu parçası bana iyi gelmiştir. az önce dinledim hala iyi geliyormuş. *))) işte bu da böyle bir anımdır.
ekleme: çok sigara içiyordu. umarım biraz da olsa azaltmıştır.
ekleme: çok sigara içiyordu. umarım biraz da olsa azaltmıştır.
devamını gör...
normal sözlük köy okuluna kitap yardımı etkinliği
duygulandıran.
+1 ile mutlaka yanınızda olduğum.
+1 ile mutlaka yanınızda olduğum.
devamını gör...
the last shadow puppets
ingiliz beyefendileri alex turner ve miles kane tarafından 2007 senesinde kurulan bir müzik grubudur. ilk albümleri 2008 senesinde yayınlanmıştır. (bkz: the age of the understatement) çok uzuuun bir aradan sonra 2. albümleri (bkz: everything you've come to expect) 2016 senesinde yayınlanmıştır. benim için arctic monkeys'den sonra en iyi gruptur, alex turner ve miles kane bana biraz paul mccartney ve john lennon ikilisini anımsatır.
devamını gör...
evli bir kadının kocasından başka bir erkeğe arkadaşım demesi
devamını gör...
aegis
athena'nın zırhı.
zırha örnek
hephaistos tarafından yapılmıştır, zırha medusa'nın kesik başı da eklidir. medusa'nın bakışları ona bakanları taşa çevirdiği için zırh düşmanları felç eden bir güce sahiptir.
zırha örnekhephaistos tarafından yapılmıştır, zırha medusa'nın kesik başı da eklidir. medusa'nın bakışları ona bakanları taşa çevirdiği için zırh düşmanları felç eden bir güce sahiptir.
devamını gör...
yeğen
eee madem teyze anne yarısı, benim bir buçuk annem var; diyen "can çocuk".
böyle bir sevgi nasıl tarif edilir, hangi kelime yeterli olur emin olamadım ama bir an:
henüz üç buçuk yaşındayken anaokuluna * göndermeye başladı ablam. ilk zaman çok heyecanlı olan çocuk bir süre sonra okula gitmek istemedi.ama bir görseniz küçük kurbağa herkese yalvarıyor "lütfen beni oraya göndermeyin." diye. ağlıyor, şımarıyor ama ablam kararlı ses çıkartamıyoruz. * neyse o sabah kahvaltımızı ediyoruz, hazırlanıyoruz, okula doğru gidiyoruz; oyunlar, şarkılar eşliğinde. okula varınca yardımcı ablaların tek tek çocukları teslim aldığı bir hol var. ozi birden bana dönüyor. bacaklarıma sarılıyor. "teyzeciğim lütfen, lütfen beni burada bırakma. hadi beni de evimize götür." diye ağlıyor, bir yandan içini çekiyor. ve ben paramparça bir şekilde onu görevli ablaya verip eve yürüyorum. eve gelir gelmez eşime sarılıp nasıl vicdansızlık bu içim yandı, paramparçayım diyorum ve bu kez ben iç çeke çeke ağlıyorum, ağlıyorum.
ablamı arıyorum sonra; böyle böyle oldu, öğretmeni arasana nasıl merak ettim diye. öğretmenden bir video geliyor; oziş sınıfta koşturup, gülüp oynuyor. *ben de akşam gidip onu alana dek kendime gelemiyorum.
böyle bir sevgi nasıl tarif edilir, hangi kelime yeterli olur emin olamadım ama bir an:
henüz üç buçuk yaşındayken anaokuluna * göndermeye başladı ablam. ilk zaman çok heyecanlı olan çocuk bir süre sonra okula gitmek istemedi.ama bir görseniz küçük kurbağa herkese yalvarıyor "lütfen beni oraya göndermeyin." diye. ağlıyor, şımarıyor ama ablam kararlı ses çıkartamıyoruz. * neyse o sabah kahvaltımızı ediyoruz, hazırlanıyoruz, okula doğru gidiyoruz; oyunlar, şarkılar eşliğinde. okula varınca yardımcı ablaların tek tek çocukları teslim aldığı bir hol var. ozi birden bana dönüyor. bacaklarıma sarılıyor. "teyzeciğim lütfen, lütfen beni burada bırakma. hadi beni de evimize götür." diye ağlıyor, bir yandan içini çekiyor. ve ben paramparça bir şekilde onu görevli ablaya verip eve yürüyorum. eve gelir gelmez eşime sarılıp nasıl vicdansızlık bu içim yandı, paramparçayım diyorum ve bu kez ben iç çeke çeke ağlıyorum, ağlıyorum.
ablamı arıyorum sonra; böyle böyle oldu, öğretmeni arasana nasıl merak ettim diye. öğretmenden bir video geliyor; oziş sınıfta koşturup, gülüp oynuyor. *ben de akşam gidip onu alana dek kendime gelemiyorum.
devamını gör...
çocuklarla girilen komik diyaloglar
uzun bir aradan sonra bir araya geldiğimiz küçük kurbağa'dan enstantane diyaloglar.
birlikte oturmuş çekirdeklerimizi çitleyip "kahramanlık sırası bizde" adlı çocuk süper kahraman filmini izlerken dönüp
-teyze, çocukların tapusuna ne deniyordu?
-nasıl yani çocukların tapusu mu var?
-hani ona kim bakıyorsa ona vekalet mi ne veriyorlar ya onu diyorum.
kahkahalar eşliğinde açıklıyorum. çocukların tapusu olmaz, ona bakan kişiyi ifade etmek için o tabir, adı da velayet diye. sonrasında da bir soru daha geliyor.
- niye hep velayet anneye veriliyor peki, babalar çocuğuna bakamaz mı?
buradan sonrası komik değil tabii. cinsiyetçi yetişmesin diye uygun kelimeler ile bebeğin küçükken anneye daha çok ihtiyacı olduğundan dem verip kapatıyorum konuyu.
filmi biraz daha izliyoruz. dikkatini çok uzun süre bir şeyde tutamadığından tekrar dönüyor.
-teyziskom sana bir soru daha. 15 kere 30 kaç eder?
-450
- vavv tebrikler. (kahkaha atıyor ve devam ediyor) ama ben doğru cevabı bilmiyorum ki. sadece ona kadar çarpmayı öğrendim.
birlikte oturmuş çekirdeklerimizi çitleyip "kahramanlık sırası bizde" adlı çocuk süper kahraman filmini izlerken dönüp
-teyze, çocukların tapusuna ne deniyordu?
-nasıl yani çocukların tapusu mu var?
-hani ona kim bakıyorsa ona vekalet mi ne veriyorlar ya onu diyorum.
kahkahalar eşliğinde açıklıyorum. çocukların tapusu olmaz, ona bakan kişiyi ifade etmek için o tabir, adı da velayet diye. sonrasında da bir soru daha geliyor.
- niye hep velayet anneye veriliyor peki, babalar çocuğuna bakamaz mı?
buradan sonrası komik değil tabii. cinsiyetçi yetişmesin diye uygun kelimeler ile bebeğin küçükken anneye daha çok ihtiyacı olduğundan dem verip kapatıyorum konuyu.
filmi biraz daha izliyoruz. dikkatini çok uzun süre bir şeyde tutamadığından tekrar dönüyor.
-teyziskom sana bir soru daha. 15 kere 30 kaç eder?
-450
- vavv tebrikler. (kahkaha atıyor ve devam ediyor) ama ben doğru cevabı bilmiyorum ki. sadece ona kadar çarpmayı öğrendim.
devamını gör...
eraa
çok çalışmış, yorulmuş ve tatili hak etmiş emekli moderatörümüz.
emeğine sağlık.
kafembir'de okeye dördüncü ararsan çağır.
emeğine sağlık.
kafembir'de okeye dördüncü ararsan çağır.
devamını gör...
gece yastığa kafasını rahat koyan yazarlar
sanırsam artık çocuk olmadığımı anlamam geceleri kafamı yastığa koymamdan sonra gelişen olaylar dahilinde gerçekleşmişti fakat herhalde herkes için böyle olmuyor. hala bazı insanları anlamakta güçlük çekiyorum. nasıl oluyor da bu kadar vurdumduymaz ve duygusuz olabiliyorlar? gerçekten akıl alır gibi değil..
devamını gör...
kitap yazmak
iki romanı bir öykü kitabı ve pek çok taslağı olan biri olarak kitap yazanlara ya da yazmak isteyenlere biraz tavsiye vereceğim. tanım nerede diyen olursa onları da kırmayacağım.
kitap yazmak bir disiplin işidir. kitap içinde kullanmayacak olsanız bile hergün iki bin kelime yazmalısınız. yetenekten çok sabır işidir.
kitabı neden yazdığınız çok önemli. eğer parayı bulup işe gitmemekse amaç bu imkansıza yakın.
diyelim ki yazdınız kitabı bitti diyorsunuz aslında iş yeni başlıyor. yazdıklarınızın yüzde kırkını silip atmalısınız. çünkü pek çok gereksiz şey yazdınız fark etmeden. bir cümle hikayeyi ileri götürmüyor bir çatışma yaratmıyorsa gereksizdir. silin ve atın. bir ay taslağınıza ellemeyin. bir ay sonra tekrar okuyunca eklemek ve çıkarmak istediğiniz yerler olacaktır.
hikayenin başına bir şey eklerseniz tüm hikayeyi baştan sona tekrar yazmak zorunda kalacaksınız. bu döngüyü beş altı kez tekrarlamadan bu kitap bitmiş sayılmaz. sonra güvendiğiniz üç dört kişiye okutup onların eleştirilerini düzenleyin. eğer eleştirmiyor harika falan diyorsa bir daha ona kitap taslağı göndermeyin.
kitabı yazdınız şimdi ne olacak kısmını başka bir başlıkta çok detaylı anlatacağım ama çaylak olduğum için başlık açamıyorum. uygun bir başlık da bulamadım.
kitap yazmak sabır isteyen çok keyifli bir eylemdir.
kitap yazmak bir disiplin işidir. kitap içinde kullanmayacak olsanız bile hergün iki bin kelime yazmalısınız. yetenekten çok sabır işidir.
kitabı neden yazdığınız çok önemli. eğer parayı bulup işe gitmemekse amaç bu imkansıza yakın.
diyelim ki yazdınız kitabı bitti diyorsunuz aslında iş yeni başlıyor. yazdıklarınızın yüzde kırkını silip atmalısınız. çünkü pek çok gereksiz şey yazdınız fark etmeden. bir cümle hikayeyi ileri götürmüyor bir çatışma yaratmıyorsa gereksizdir. silin ve atın. bir ay taslağınıza ellemeyin. bir ay sonra tekrar okuyunca eklemek ve çıkarmak istediğiniz yerler olacaktır.
hikayenin başına bir şey eklerseniz tüm hikayeyi baştan sona tekrar yazmak zorunda kalacaksınız. bu döngüyü beş altı kez tekrarlamadan bu kitap bitmiş sayılmaz. sonra güvendiğiniz üç dört kişiye okutup onların eleştirilerini düzenleyin. eğer eleştirmiyor harika falan diyorsa bir daha ona kitap taslağı göndermeyin.
kitabı yazdınız şimdi ne olacak kısmını başka bir başlıkta çok detaylı anlatacağım ama çaylak olduğum için başlık açamıyorum. uygun bir başlık da bulamadım.
kitap yazmak sabır isteyen çok keyifli bir eylemdir.
devamını gör...
yemek ayırmayan insan iticiliği
ben de seni sevmiyorum yemek ayıran tip..
devamını gör...
foucault sarkacı
paris' te panteon kilisesinde bulunur. bkz: #241846
yukarıda da bahsedildiği gibi fransız fizikçinin adı ile bilinen bir sarkaçtır. konu ile ilgili iki dakikaık video aşağıdadır:
yukarıda da bahsedildiği gibi fransız fizikçinin adı ile bilinen bir sarkaçtır. konu ile ilgili iki dakikaık video aşağıdadır:
devamını gör...
akp'nin milyonlarca mülteciyi kime sorup da ülkeye doldurması
neyi yaparken sordular ki onu sorsunlar diye düşündüren başlık.
devamını gör...
ben gene sana vurgunum
nükhet duru'nun seslendirdiği bu şarkı, yabancı müzisyen the weeknd'in 2014 yılında çıkardığı often şarkısında arka planda çalmaktadır.
devamını gör...

