108 şüphelinin 101'i boğaziçili değil
boğaziçili olmayan bir adamı boğaziçi'ne rektör atamışlar adam hala protestocular boğaziçili değil diyor. he anam he.
devamını gör...
disturbed
buna da kol gibi tanım gireceğim yalnız başlıkları açılmayan şahane metal grupları var, onlara yoğunlaşmak istiyorum. ileride sözlükten gittiğimizde bazı metalciler gelip “at kafaları, metal gruplarının başlıklarını açmamışlar” dedirtmemek için. laf vermek istemiyorum millete. *
neyse yarın ya da ertesi gün güzel tanım girerim buraya.
neyse yarın ya da ertesi gün güzel tanım girerim buraya.
devamını gör...
kapı ziline isminin yanına mesleğini yazan insan
bu ego falan da değil artık bildiğin psikolojik rahatsızlıktır.
devamını gör...
geceye yaşamak için bir sebep bırak
yaşamamak için bir neden bulamadım. (henüz).
devamını gör...
normal sözlük satranç kulübü
yaşlılık geldi çattı be. gözlerim de zayıfladı* çünkü kayıt masasını bir türlü bulamıyorum.
halbuki ikametgah ilmuhaberi, kafa kağıdı, ehliyet, amatör denizci belgesi, src ve seyislik sertifikamı ve her biri noter onaylı birer suretini de hazırlamıştım.
hatta biri biyometrik, biri vesikalık, biri boydan ve biri profilden olmak üzere tamı tamına dört fotoğraf hazırlamıştım.
bunların yanında; menşe şehadetnamesi, konşimento, gümrük beyannamesi ve navlun faturası da lacivert redingotumun iç cebinde ve istendiği anda ibraz edebilirim.
inanmayacaksınız dostlarım ama katlanır taburem ve üzerine mabadımın sıhhati için sereceğim kareli kumaşla kaplı minderim de koltuğumun altında…
şimdi son kez soruyorum; şu kahrolası başvuru masası neredeeeee!!!
halbuki ikametgah ilmuhaberi, kafa kağıdı, ehliyet, amatör denizci belgesi, src ve seyislik sertifikamı ve her biri noter onaylı birer suretini de hazırlamıştım.
hatta biri biyometrik, biri vesikalık, biri boydan ve biri profilden olmak üzere tamı tamına dört fotoğraf hazırlamıştım.
bunların yanında; menşe şehadetnamesi, konşimento, gümrük beyannamesi ve navlun faturası da lacivert redingotumun iç cebinde ve istendiği anda ibraz edebilirim.
inanmayacaksınız dostlarım ama katlanır taburem ve üzerine mabadımın sıhhati için sereceğim kareli kumaşla kaplı minderim de koltuğumun altında…
şimdi son kez soruyorum; şu kahrolası başvuru masası neredeeeee!!!
devamını gör...
dublajlı film seyreden insan
bazı animasyonları kendince izlenme sebebini bulmuş insandır. otel transilvanya da dublajlı izlenmesini önerebileceğim filmlerden birisidir.
devamını gör...
börü 2039
ilk bölümünün 35-40 dakikasını aksiyona, kalan 15 dakikayı da diyaloğa ayırarak bence en büyük yanlışı yapmışlar. yani sizin bütçeniz kısıtlıysa neden cgi efekt işine falan bulaşıp bir de bunu 30 dakikanın üstüne yaydınız anlamıyorum.
o köprüdeki saldırı sahnesi neydi öyle? düşmanın elinde olağanüstü bir silah var, karşı tarafın elindeki silahlar bu düşmanın zırhına bile ulaşamıyor. karşıdaki adam tek atışta arabaları falan havaya uçuruyor ama bizim kızımız arabanın arkasına siper alıyor. o sırada düşman nedendir bilinmez bir türlü yaklaşamıyor bunlara. abi adamlar ciddi ciddi yarım saat boyunca birkaç metre ilerlediler. kendilerini durduracak tek bir şey yok oysa. bunların üstüne bir de börü ekibindeki minnoş kızın yapmacık zorlama replikleri eklenince tüyü diktiler. ahu türkpençe'nin oynadığı asena da ekipteki kadınlardan biriydi. bir ona bakıyorum bir de bu kıza...
neyse sonra eski ekipten baran'ı desteğe gönderiyorlar. orada özel harekatçılarla girilen diyaloglar da inanılmaz zorlamaydı. yok bizi bozar yok bilmem ne. neyse bunlar köprüye ulaştılar o sırada arabanın arkasındaki 2 kişiye bir türlü zarar veremeyen düşman, ellindeki silahla helikopterlerden birini düşürdü. neyse bunlar bir şekilde köprünün üstüne çıktılar. çatışmanın ortasında yaşanan o gereksiz, yapış yapış muhabbetlere detaylı giremeyeceğim. fakat sözde tecrübeli olan bu börü üyesi baran'ın ölümü neydi öyle allah aşkına. çatışmanın ortasında götü başı oynayan özel ekip mi olur ya? nerede ciddiyet?
neyse sonra eş zamanlı olarak polis memuru arkadaşa gelelim. bu önceki diziden önemli bir karakterin yetim oğlu. bir kız çocuğunu arabaların birinden kurtarıyor. sonra o esnada düşman büyük bir enerjiyle ışınlanıyor. bu esnada köprü çökmeye başlıyor. polis memurumuz ayağının altındaki betonlar patlayarak çökerken kucağında çocukla koşmaya başlıyor. tam denize düşecekken köprünün çökmeyen noktasından çıkan 5'lik inşaat demirine zıplayarak tutunuyor.
valla daha çok yazmayacağım bu kötü işleri.
umarım kalan bölümler daha sade, diyalog ağırlıklı, merak uyandırıcı olur.
o köprüdeki saldırı sahnesi neydi öyle? düşmanın elinde olağanüstü bir silah var, karşı tarafın elindeki silahlar bu düşmanın zırhına bile ulaşamıyor. karşıdaki adam tek atışta arabaları falan havaya uçuruyor ama bizim kızımız arabanın arkasına siper alıyor. o sırada düşman nedendir bilinmez bir türlü yaklaşamıyor bunlara. abi adamlar ciddi ciddi yarım saat boyunca birkaç metre ilerlediler. kendilerini durduracak tek bir şey yok oysa. bunların üstüne bir de börü ekibindeki minnoş kızın yapmacık zorlama replikleri eklenince tüyü diktiler. ahu türkpençe'nin oynadığı asena da ekipteki kadınlardan biriydi. bir ona bakıyorum bir de bu kıza...
neyse sonra eski ekipten baran'ı desteğe gönderiyorlar. orada özel harekatçılarla girilen diyaloglar da inanılmaz zorlamaydı. yok bizi bozar yok bilmem ne. neyse bunlar köprüye ulaştılar o sırada arabanın arkasındaki 2 kişiye bir türlü zarar veremeyen düşman, ellindeki silahla helikopterlerden birini düşürdü. neyse bunlar bir şekilde köprünün üstüne çıktılar. çatışmanın ortasında yaşanan o gereksiz, yapış yapış muhabbetlere detaylı giremeyeceğim. fakat sözde tecrübeli olan bu börü üyesi baran'ın ölümü neydi öyle allah aşkına. çatışmanın ortasında götü başı oynayan özel ekip mi olur ya? nerede ciddiyet?
neyse sonra eş zamanlı olarak polis memuru arkadaşa gelelim. bu önceki diziden önemli bir karakterin yetim oğlu. bir kız çocuğunu arabaların birinden kurtarıyor. sonra o esnada düşman büyük bir enerjiyle ışınlanıyor. bu esnada köprü çökmeye başlıyor. polis memurumuz ayağının altındaki betonlar patlayarak çökerken kucağında çocukla koşmaya başlıyor. tam denize düşecekken köprünün çökmeyen noktasından çıkan 5'lik inşaat demirine zıplayarak tutunuyor.
valla daha çok yazmayacağım bu kötü işleri.
umarım kalan bölümler daha sade, diyalog ağırlıklı, merak uyandırıcı olur.
devamını gör...
vergi alınmayan şey
türkiye stansartlarında bu başlık için oksijen cevabını verebiliriz ama o da şimdilik .
devamını gör...
roman okumayı kültürlenmek zanneden tip
insanların okuduklarına dahi karışmayı bırakın dediğim başlıktır.
devamını gör...
sen kimsin lan çıkışına verilebilecek en etkili yanıt
ben kimim? bak bunu hiç düşünmemiştim.
şüphesiz ben, ben değilim?
ya da
sen bensin, ben senim insan kardeşim.
cevapları olabilir.
şüphesiz ben, ben değilim?
ya da
sen bensin, ben senim insan kardeşim.
cevapları olabilir.
devamını gör...
sadece 3 meyve seçme şansın olsa seçilecek meyveler
beyaz dut.
dağ çileği.
napolyon kirazı.
dağ çileği.
napolyon kirazı.
devamını gör...
mary ann webster
kendisi dünyanın en çirkin kadını unvanına sahip olmuş bir insan. hemşire olan mary ann webster, 29 yaşında thomas bevan ile evlendi. tam 4 çocukları oldu. bundan bir süre sonra uzuvlarında kas ağrıları, baş ağrısı gibi ağırlar hissetti. hastaneye gittiklerinde doktorlar mary’e tam olarak neler olduğunu anlayamadılar. birkaç zaman geçtikten sonra, hastalık ilerledi ve semptomlar da farklılık gösterdi. yüzünde anormal bir büyüme başladı. bu hastalığın adı akromegaliydi( vücutta aşırı miktarda büyüme hormonuna neden olan ve kemik, iç organ ve yumuşak doku büyümesine yol açan bir nöroendokrin bir bozukluk ).20. yüzyılın başlarında oldukları için bu hastalığa çözüm bulmak bir yana dursun tanı bile konamıyordu. günümüzde tedavisi mümkün ama 20. yüzyılın başında olan mary çaresiz bir durumdaydı. gitgide giden güzelliği onu harap ediyordu. eşi thomas bevan, ondan desteğini hiç esirgemedi. her zaman karısına destek oldu. tabii bir süre sonra kendisi bu dünyadan ayrılmak durumunda kaldı. mary eşi öldükten sonra 4 çocuğuna bakmakta fazlasıyla zorlanıyordu. işe girmek istiyordu ancak görünüşü nedeniyle kendisine iyi bir iş verilmiyordu.sokaklardaki insanlar kendisiyle dalga geçiyorlardı. gel zaman git zaman mary bir yarışmanın yapılacağını duydu: “dünyanın en çirkin kadın yarışması”
yarışmanın ödülü oldukça yüksek bir miktardı. bu nedenle mary, yarışmaya katılmaya karar verdi ve kazandı.yarışmadan sonra mary’nin sıra dışı yüzünden dolayı basın peşini bırakmadı.ancak mary, tüm bunlara göğüs gerdi ve durumunu gelire dönüştürdü. sirkte çalışmaya başladı. ne kadar durumuna üzülse de çocuklarına bakmak zorundaydı. baktı da, dünyanın en çirkin kadını unvanını alsa da kendisi çocuklarının gözünde en güzel anneydi. uzun bir süre sonra 1933’te 59 yaşında vefat etti.

yarışmanın ödülü oldukça yüksek bir miktardı. bu nedenle mary, yarışmaya katılmaya karar verdi ve kazandı.yarışmadan sonra mary’nin sıra dışı yüzünden dolayı basın peşini bırakmadı.ancak mary, tüm bunlara göğüs gerdi ve durumunu gelire dönüştürdü. sirkte çalışmaya başladı. ne kadar durumuna üzülse de çocuklarına bakmak zorundaydı. baktı da, dünyanın en çirkin kadını unvanını alsa da kendisi çocuklarının gözünde en güzel anneydi. uzun bir süre sonra 1933’te 59 yaşında vefat etti.

devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
son bir kaç gündür kitaplığımdaki eski kitaplarımı karıştırıp tavanı izlemekle meşguldum.
az önce de lisede belki aylarca yanımda gezdirip tek yaprağını okumadığım, kitaplığın en arkalarında tozlanmaya yüz tutmuş kitaba gözüm ilişti. yapraklarını aralayınca da farklı farklı defterlerden koparıp karaladığım sayfalarla karşılaştım. kitapla bütünleşmiş diğer yapraklarla bir olmuş durumdaydı.
durduk yere yazar çizer karalardım. bir şeyler üretmek, duygularıma kalemle tercüman olmak, ne kadar zevk verirdi bana. kendimi bilmek, kendime bir şeyler katmak güzeldi. o buruşuk kağıt parçalarında ben vardım işte ve içinde anlatarak bitiremediğim sen vardın. ufacık benle başlayan her şeyi kocaman senle sonlandırıyordum.
tozlu yaprakların arasında seni düşlediğim sayfaları gördüğüm an hatırladım. neler yapmak istiyordum, neler yapacaktım, aklımı kemiren sendeki duygularım neydi?
oysa kimi zaman anlamsız geliyor insana onca istek, duygu, merak, endişe. bile isteye öldürüyor insan bunu içinde. doğrulardan saklanmak, düşlediğin şeylerin sıra sıra yıkılmasından korktuğun için. aslında bu duygular yaşatıyor bizi. işte benide yaşatan duygular senmişsin, seni kaybetmeye korktuğum duygular. hatta bu korkum senle aramda görünmez duvarlar oluşturdu her oluşan duvarda senden biraz daha uzaklaştım. yinede bu duvarlar sevgime engel olamayacak kadar çok seviyormuşum seni. bak ne kadar zaman geçmiş, neden hâlen unutmadım seni? neden hâlen her güzel şiir, her güzel kokan çicek seni hatırlatıyor bana? neden her aklıma geldiğinde yüzüm kızarıyor? neden o gün sorduğunda, evet delicesine seviyorum ama korkuyorum diyemedim? korkuyorum...
bir gün çok sevdiğim seni, bu denli sevgimden habersiz seni kaybetmekten korkuyordum. yolun sonunda artık birbirimizin varlığından habersiz iki aptal olmaktan korkuyordum. bir gün bu sevgimin köreleceğinden, ismini unutacağımdan korkuyordum.
ciddiyetimi takınmanın vakti gelmişti artık ve aynı zamanda düş dünyasından karanlığa kocamaaann bir adım atmanın zamanı da. düşlediğin şeylerin gerçek olmasına inanıp hiçbir şey yapmadan medet umacağın bir dünya değilmiş burası. bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti yani. böylelikle içimdeki aptal bir o kadarda saf çocuğu öldürmüştüm. çocuk oyuncağı değil yani, öldürmüşüm o çocuğu, yavaş yavaş.
hayatın beni sürüklediğini öne sürdüğüm her şeyde seni içine sığdıramayan o çocuğun bir payı var. tutkuyla bağlandığım ne varsa o duygu patlamasının kökeninde ne olduğunu arayan saf çocuktan miras kaldı bana. kendimi her kötü hissettiğim anda o çocuğa aykırı davranmışım. nedenlerimi, başlangıç noktamı öylesine unutmuşum ki hatırlamak böyle zorlaşmış artık.
o korkak çocuk sanırım bunca zaman sonra şöyle derdi bana, bu hallerimi görünce :
"neden korkuyorsun bu kadar? neden vazgeçtin?"
alaycı bir gülseme ile:
genç, hâlen o aptal çocuğum işte ben, içindeki sevgi çığ gibi büyüyen senim, senin mirasçın. hatta aynı korkuyu yaşamaya devam eden senim, korkuyorum...
az önce de lisede belki aylarca yanımda gezdirip tek yaprağını okumadığım, kitaplığın en arkalarında tozlanmaya yüz tutmuş kitaba gözüm ilişti. yapraklarını aralayınca da farklı farklı defterlerden koparıp karaladığım sayfalarla karşılaştım. kitapla bütünleşmiş diğer yapraklarla bir olmuş durumdaydı.
durduk yere yazar çizer karalardım. bir şeyler üretmek, duygularıma kalemle tercüman olmak, ne kadar zevk verirdi bana. kendimi bilmek, kendime bir şeyler katmak güzeldi. o buruşuk kağıt parçalarında ben vardım işte ve içinde anlatarak bitiremediğim sen vardın. ufacık benle başlayan her şeyi kocaman senle sonlandırıyordum.
tozlu yaprakların arasında seni düşlediğim sayfaları gördüğüm an hatırladım. neler yapmak istiyordum, neler yapacaktım, aklımı kemiren sendeki duygularım neydi?
oysa kimi zaman anlamsız geliyor insana onca istek, duygu, merak, endişe. bile isteye öldürüyor insan bunu içinde. doğrulardan saklanmak, düşlediğin şeylerin sıra sıra yıkılmasından korktuğun için. aslında bu duygular yaşatıyor bizi. işte benide yaşatan duygular senmişsin, seni kaybetmeye korktuğum duygular. hatta bu korkum senle aramda görünmez duvarlar oluşturdu her oluşan duvarda senden biraz daha uzaklaştım. yinede bu duvarlar sevgime engel olamayacak kadar çok seviyormuşum seni. bak ne kadar zaman geçmiş, neden hâlen unutmadım seni? neden hâlen her güzel şiir, her güzel kokan çicek seni hatırlatıyor bana? neden her aklıma geldiğinde yüzüm kızarıyor? neden o gün sorduğunda, evet delicesine seviyorum ama korkuyorum diyemedim? korkuyorum...
bir gün çok sevdiğim seni, bu denli sevgimden habersiz seni kaybetmekten korkuyordum. yolun sonunda artık birbirimizin varlığından habersiz iki aptal olmaktan korkuyordum. bir gün bu sevgimin köreleceğinden, ismini unutacağımdan korkuyordum.
ciddiyetimi takınmanın vakti gelmişti artık ve aynı zamanda düş dünyasından karanlığa kocamaaann bir adım atmanın zamanı da. düşlediğin şeylerin gerçek olmasına inanıp hiçbir şey yapmadan medet umacağın bir dünya değilmiş burası. bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti yani. böylelikle içimdeki aptal bir o kadarda saf çocuğu öldürmüştüm. çocuk oyuncağı değil yani, öldürmüşüm o çocuğu, yavaş yavaş.
hayatın beni sürüklediğini öne sürdüğüm her şeyde seni içine sığdıramayan o çocuğun bir payı var. tutkuyla bağlandığım ne varsa o duygu patlamasının kökeninde ne olduğunu arayan saf çocuktan miras kaldı bana. kendimi her kötü hissettiğim anda o çocuğa aykırı davranmışım. nedenlerimi, başlangıç noktamı öylesine unutmuşum ki hatırlamak böyle zorlaşmış artık.
o korkak çocuk sanırım bunca zaman sonra şöyle derdi bana, bu hallerimi görünce :
"neden korkuyorsun bu kadar? neden vazgeçtin?"
alaycı bir gülseme ile:
genç, hâlen o aptal çocuğum işte ben, içindeki sevgi çığ gibi büyüyen senim, senin mirasçın. hatta aynı korkuyu yaşamaya devam eden senim, korkuyorum...
devamını gör...
yürüyecek kadın bulmakta güçlük çekmek
ketçap, mayonez de olsun mu?
t: yokluk insana hiç de tasvip edilmeyen şeyler yaptırıyor.
t: yokluk insana hiç de tasvip edilmeyen şeyler yaptırıyor.
devamını gör...
youtube dislike sayısını gizlediği için işsiz kalmam
evet arkadaşlar bu başıma gelen elim bir hadisedir. ne alaka der gibisiniz izin verin sizleri aydınlatayım. bilen bilir büyük bir firmada iki aydır çaylak yazılımcı olarak çalışıyorum. 3 gün önce yaklaşık 17 aydır geliştirilen projeye beni de aldılar. böyle büyük projelerde herkes belirtilen kısımlarda küçük kodlar yazıp git denen illet versiyon kontrol sistemine pushlar. gene el emeği göz nuru yazdığım kodu gönderiyordum ki git hata verdi. herkes aynı alana gönderdiğinden kodları arada karışıklık olur. neyse düzelteyim diye birkaç şey denedim hepten hata verdi.
yazdım youtubea sorunu, ilk çıkana bastım. normalde like dislike oranına bakar videonun doğruluğu konusunda bir yargım olurdu. ancak biliyorsunuz ki youtube dislike sayısını kaldırıldı. videonun beğenisi fena değildi. dislike görünmeyince bu kavramı da unutur olmuştum maalesef. izlemeye başladım. git'te resetle diyordu son yapılanları resetledim. cherrypick yap dedi yaptım. işler daha da karıştı gibi görünüyordu. en son komut satırında enteresan bir select all commitli remove'lu bir acayip kod yaz dedi. dedim herhalde bu hepsini çözecek yazdım ve entera bastım. bir anda projede tüm git işlemleri teker teker silindi. neyse olur öyle herhalde derken bir baktım projenin dosyalarının da hepsi silinmiş. hemen servera gittim bir baktım git dosyaları da uçmuş çekilemiyor. yavaştan bir soğuk soğuk terlemeye başladım. videoyu tekrar actım yorumlara indim nice joke bro diyen vardı dont do it diyen de. demek video ya trolldü ya da yanlıştı. iki türlü de beni yakmıştı. dislike sayisi görünseydi bu sistem çökerten kod öbeğini yazma gafletinde bulunmayacaktım. ben yorumlara bakmaya devam ederken bir anda telefonum çalmaya başladı acı acı, lead developer arıyor. endişeli bir sesle tüm proje uçmuş nasıl oldu sen biliyor musun dedi. kısık bir sesle yok yia dedim.
tabii projeyi uçuran kişinin ben olduğu gerçeği bir süre sonra ortaya çıktı. ben patrondan 2 saatlik bir fırça yerken, bunlar karton bir kutuya eşyalarımı koymuşlar. koyarken de her zaman masamda duran iki büyük idolüm elon musk ve azer bülbülü mangal yaparken shopladığım resmimin de çerçevesini kırmış insafsızlar. kutumu aldım şirketten ayrıldım. benim için üzücüydü ama henüz başındayım kariyerimin olur böyle şeyler dedim. bir aydır iş arıyordum ancak en makul bulduklarım bile dönüş yapmıyordu. bugün ısrarlı emaillerim sonucu bir firmanın insaflı insan kaynakları yetkilisi acı gerçeği söyledi bana. birader eski şirketine 10k zarar ettirmişsin. senin patron linkedinde boy boy paylaşmış. daha kimse seni işe almaz. sen yazılımı bırak, gençsin git limon felan sat dedi.
bu bilgi neticesinde beynimden vurulmuşa döndüm. teşekkür ederek telefonu kapattım. o noktadan sonra içim alev alev yanmaya başladı. ulan dedim yutup ceosu susan wocicki yaktın beni. kafaya koydum dislike göstermeyen sansürcü yeni youtube düzenini yıkacağım. ilk işim cimere wocikiciyi şikayet etmek oldu. icraatlarim devam edecektir. *
yazdım youtubea sorunu, ilk çıkana bastım. normalde like dislike oranına bakar videonun doğruluğu konusunda bir yargım olurdu. ancak biliyorsunuz ki youtube dislike sayısını kaldırıldı. videonun beğenisi fena değildi. dislike görünmeyince bu kavramı da unutur olmuştum maalesef. izlemeye başladım. git'te resetle diyordu son yapılanları resetledim. cherrypick yap dedi yaptım. işler daha da karıştı gibi görünüyordu. en son komut satırında enteresan bir select all commitli remove'lu bir acayip kod yaz dedi. dedim herhalde bu hepsini çözecek yazdım ve entera bastım. bir anda projede tüm git işlemleri teker teker silindi. neyse olur öyle herhalde derken bir baktım projenin dosyalarının da hepsi silinmiş. hemen servera gittim bir baktım git dosyaları da uçmuş çekilemiyor. yavaştan bir soğuk soğuk terlemeye başladım. videoyu tekrar actım yorumlara indim nice joke bro diyen vardı dont do it diyen de. demek video ya trolldü ya da yanlıştı. iki türlü de beni yakmıştı. dislike sayisi görünseydi bu sistem çökerten kod öbeğini yazma gafletinde bulunmayacaktım. ben yorumlara bakmaya devam ederken bir anda telefonum çalmaya başladı acı acı, lead developer arıyor. endişeli bir sesle tüm proje uçmuş nasıl oldu sen biliyor musun dedi. kısık bir sesle yok yia dedim.
tabii projeyi uçuran kişinin ben olduğu gerçeği bir süre sonra ortaya çıktı. ben patrondan 2 saatlik bir fırça yerken, bunlar karton bir kutuya eşyalarımı koymuşlar. koyarken de her zaman masamda duran iki büyük idolüm elon musk ve azer bülbülü mangal yaparken shopladığım resmimin de çerçevesini kırmış insafsızlar. kutumu aldım şirketten ayrıldım. benim için üzücüydü ama henüz başındayım kariyerimin olur böyle şeyler dedim. bir aydır iş arıyordum ancak en makul bulduklarım bile dönüş yapmıyordu. bugün ısrarlı emaillerim sonucu bir firmanın insaflı insan kaynakları yetkilisi acı gerçeği söyledi bana. birader eski şirketine 10k zarar ettirmişsin. senin patron linkedinde boy boy paylaşmış. daha kimse seni işe almaz. sen yazılımı bırak, gençsin git limon felan sat dedi.
bu bilgi neticesinde beynimden vurulmuşa döndüm. teşekkür ederek telefonu kapattım. o noktadan sonra içim alev alev yanmaya başladı. ulan dedim yutup ceosu susan wocicki yaktın beni. kafaya koydum dislike göstermeyen sansürcü yeni youtube düzenini yıkacağım. ilk işim cimere wocikiciyi şikayet etmek oldu. icraatlarim devam edecektir. *
devamını gör...
anne olmak istemeyen kadın
edit: yazar arkadaş ile anlaştık. niyetinin farklı olduğunu anladım. niyetini açıkladığı için teşekkür ederim. ama girdiyi silmeyeceğim çünkü aranızda aşağıda belirttiğim gibi düşünenler olduğunu biliyorum.
başlığı açan yazarımız "her kadın annelik ister" demiş ama yok öyle bir şey. bıkmadınız mı bu genellemelerden? hiçbir kadın anne olmak zorunda değil. karşısında güvendiği biri olsa da bir insan doğurmak istemeyebilir. "bir insan çocuk istemiyorsa mutlaka sorunu vardır" nasıl bir düşünce tarzıdır allah aşkına. 21. yüzyılda uğraştığımız şeylere bakın saçımı başımı yolmak istiyorum artık. yıkın şu "kadın=anne" algınızı.
başlığı açan yazarımız "her kadın annelik ister" demiş ama yok öyle bir şey. bıkmadınız mı bu genellemelerden? hiçbir kadın anne olmak zorunda değil. karşısında güvendiği biri olsa da bir insan doğurmak istemeyebilir. "bir insan çocuk istemiyorsa mutlaka sorunu vardır" nasıl bir düşünce tarzıdır allah aşkına. 21. yüzyılda uğraştığımız şeylere bakın saçımı başımı yolmak istiyorum artık. yıkın şu "kadın=anne" algınızı.
devamını gör...
sabah yapılan ilk iş
odanın mimarisini inceleyerek,hayatı sorgulama.
devamını gör...

