(bkz: overrated)
devamını gör...

dünyamızın iki zıt üst noktası vardır. bunlar kuzey ve güney kutuplarıdır. kutuplara ait genel bilgilerimiz ise kutup ayılarından ve penguenlerden, yaşadığımız topraklara çok uzak ve yaşadığımız iklimlere göre dondurucu denecek derecede soğuk olmalarından, küresel ısınmadan dolayı buzulların erimesinden ibaret. fakat bilmediğimiz ve hesaba katmadığımız bir şey var ki; kutuplar yalnızca biyolojik açıdan değil, ekonomik açıdan da dünya için kilit rol konumlarından birinde.

kuzey kutbundaki arktik bölgenin ismi yunanca'dan gelmektedir. yunanca; "arktikos" kelimesi "ayıya yakın olan" anlamını taşımaktadır. antarktik ise "anti-arktik" anlamına gelen kısımdır ve güney kutbunu tarif etmektedir. sizce güney kutbu mu daha soğuktur yoksa kuzey kutbu mu ? bunu da açıklayayım;

dünyamızın yegane ısı kaynağı olan güneş, ışınlarını dünyamızın şeklinden ötürü kutuplara çok eğik biçimde gönderebilmektedir. şu da bilinen bir gerçek ki; kutup noktaları dediğimiz bölgelerde senenin 6 ayı boyunca güneş neredeyse hiç doğmaz. bu sebepten dolayı kutupların ısınması mümkün değil. bu durum esasında her iki kutup içinde geçerlidir. ancak biri öbüründen çok daha soğuktur. bunun sebebi ise iki kutbun göründükleri kadar benzer olmamasıdır.

kuzey kutbundaki hava sıcaklıkları +13 ile -43 derece arasında değişmektedir. kuzey kutbu, kendisine en yakın toprak parçasına yaklaşık 700 kilometre uzaklıktadır ancak kuzey kutbu bir kara parçası değildir. su üzerinde donmuş olan ve daima hareket halinde olan, yüzen bir büyük buz parçasıdır kuzey kutbu. bir kaç saat içerisinde bile yer değiştirebilmektedir. ancak güney kutbunda durum farklı. güney kutbunda sıcaklıklar -89 dereceye kadar düştüğü ölçülmüştür. güney kutbunun en yakın toprak parçasına uzaklığı ise yaklaşık 1300 km civarında. ve güney kutbu yüzen bir buz değil, kara üzerinde donuk vaziyette bulunan buzullardan oluşmuştur. bu yüzden güney kutbu bir kıta olarak kabul edilmektedir. şu da var ki; güney kutbu toprak parçası üzerinde durduğundan, yüksekliği kuzey kutbuna göre daha fazladır. çünkü kuzey kutbunda ılıman okyanus rüzgarları etkin olabiliyorken güney kutbunda bu durum mümkün değildir. güney kutbunun ortalama yüksekliği 3000 metre civarındadır, bu da karasal iklim şartlarının çok daha sert şekilde hissedilmesine yol açmaktadır güney kutbunda. yani anlayacağınız güney kutbu, kuzey kutup noktasında çok daha soğuktur.

kaynakça:

1- www.atlasdergisi.com/kesfet...
2- instagram.com/dünyamızınhar...
devamını gör...

attığım taktirde sözlüğü kapatırlar, öyle bir çirkinlik.
devamını gör...

#1097826 iade-i ziyaret iyidir.*

kendisiyle daha evvel kanlı bıçaklı olup da, artık bu husumetin iki tarafı da gereksiz yorduğunu fark edip orta yol bulduğum yazar.

birbirimizin etimize sütümüze dokunmadan, kendi işaretlediğimiz arazilerimiz içerisinde avlanmaya karar vermemiz üzerine bereketi artan kafa sözlüğün, kafası her daim bir güzel olan yazarı.

ayrıca sözlük kadınlarına bir not: siz böyle minnoş minnoş takılırken bir anda karşınıza çıkınca şu tepkiyi vermeyin*
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

tom holt'un beni cezbetmiş ve şu sıra ikinci kez okumaya başladığım tatlı bir romanı.

sahi, nedir bu romanın konusu, nasıl ilerliyor ve insan nasıl bir keyif yaşatıyor ondan da bahsedelim.

romanın konusu, olimpiyat oyunlarının ortaya çıkış serüveni desek yanlış olmaz aslında. olimpiyat oyunlarının düzenlenmesinden önceki zaman diliminde, bu oyuna önayak olmuş olayları okurken, eski yunan yaşantısından da çok hoş bir biçimde bahsediyor romanda. ne yerler, ne içerler, ne giyerler, inandıkları inancın isimlerine olan etkisi ve hatta eski yunanda kadınların yerine kadar boool bol bilgi almamızı sağlıyor.

okurken bir anda "ne ara bu kadar okudum yahu?!" diyeceğiniz kadar hızlı giden bir roman, zira tempo düşmüyor, tam tempo düşeceği vakit olaylar ilerliyor ve "acaba ertesi sabah ne olacak..." diye ister istemez romandaki karakterler ile siz de uykulara dalıyor, bir ağacın altında saatlerce düşünürken buluyorsunuz kendinizi...

açıkçası güzel zaman geçirmemize vesile oluyor okurken, tuhaf bir macera romanı gibi gözükse de altı dopdolu bir roman olimpiyat, ciddi anlamda insanı eski yunanın günlük yaşantısına götürmekle kalmıyor, o günleri gerçekten öyle güzel betimliyor ki kitabı okuduktan sonra tadı damağında kalıyor insanın.

sadece bu kadar mı? yo, hayır. o dönemlerdeki gemilerin isimlerinden tutun, o dönem inançlarının denizciliğe ne kadar etki ettiğine kadar uzanan bir köprü var romanda...

filminin çekilmesini düşlediğim nadir romanlardan biri, okuyun, okutturun efendim.
devamını gör...

buraya kilolu olmanın tanımını yapmam mümkün lakin ben kişilerinin tercih/mecburiyet durumlarından ötürü aldıkları sıfat yada tanımların hakaret olarak kullanılmasından bahsetmek istiyorum bir miktar izniniz ile.

bir arkadaşınız ile tartıştığınız vakit ona; "spastik misin?" , "otistik misin?" şeklinde hakaretler yağdırdığınız zamanlarda gerçekten otizmli birini gördüğünüzde vicdanınızı rahatsız ediyor bu durum ve ifadeleri yumuşatmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. otizmli demek yerine özel gereksinimli gibi gibi bir sürü ifade uyduruyorsunuz bir çoğuda itiraf etmeliyim ki saçma sapan ifadeler oluyor ve kişinin durumu ile örtüşmüyor. kilo konusunu da aynı şekilde hakaret olarak gördünüz için karşınızda gerçekten kilolu bir insan olduğunda ne yapacağınızı ne söyleyeceğinizi şaşırıyorsunuz. bu konuda insanların ciddi manada şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekiyor. üslup herşey değildir ama çok şeydir

son derece yaratıcı olan insanların bu konuda bu kadar kıt zihniyetli olması gerçekten beni çileden çıkartıyor.

ve son olarak eklemek isterim;

bu memleketi kurtaracak 3 kutsal soru;
bana ne?
sana ne?
kime ne?
devamını gör...

1784 yılında keşfedilen ve volfram olarak da bilinen bu metal dayanıklılığı sebebiyle eski ampul tellerinde kullanılıyordu. x ışın cihazlarında ve hava teknolojilerinde de olmak üzere pek çok sektörde kullanılmaya devam eden bu metal ayrıca erime noktası en yüksek olan metaldir. 3422°c erime noktasıdır. simgesi "w" dir.
devamını gör...

film.
devamını gör...

ortaya konulan bir düşünceyi takdir etmek ve bu düşünceyi ortaya koyan kişinin zekasını övmek amacıyla kullanılan cümle.
genelde başına "hay" eklenerek söylenir.
"hay aklınla bin yaşa"
bu karikatür "karikatürleri özledim" diye mesaj atan canım güneş ve tesadüfen fark ettiğim #1130955 tanımına istinaden sevgili lilium için gelsin.*
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

daha dün bu konu hakkında düşünmüştüm, camiye gitmek yasak değil ancak kadınların çok büyük bir kısmı gitmiyor, tamam kadın kısmı var camilerde ama okuduğum ünide cuma günleri dışında kadınların girmesi yasaktır yazıyordu camide ve çoğu cami böyle, çok ayrıntılı bir bilgim yok ancak, saçma geliyor bana. kadının ibadet etme özgürlüğü bile elinden alınıyor sırf erkek bireyler etkilenmesin diye mi cidden?
böyle bir din olabilir mi?
çok yazık.
devamını gör...

selam
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

doğru ve eksik bir tavsiye kararidir. haberde akp kelimesi gecmeseydi ya da başka bir parti ismi gecseydi tepkiler aynı mı olurdu merak ediyorum doğrusu. bir de şu andaki işleyişi bilmeden yorum yapanlar var o da ayrı bir güzellik.
küçük yaş grubu soyut kavramları öğrenemez anlayamaz ise tamamen saçmalık bence. belki bir yetişkin gibi öğrenemez ama o çocuğun da duyguları olduğuna göre sevgi saygı sadakat sabır gibi değerleri, ahlaken doğru ve yanlış davranışları düşünebilir inceleyebilir iyi ya da kotu bir fikir belirtebilir.
şu anda okul öncesinde ahlak ve değerler eğitimi konusunda zaten yapılan etkinlikler var. sene başında değerler eğitimi planı hazırlayıp yıl içerisinde bu plana göre drama, hikaye okuma, deney ve calismalar yapılıyor. sorun surda ki; değerler eğitimi bu iktidarın önemsediği ancak içini dolduramadigi onlarca icraatten birisi. okul öncesi öğretmenlerine envai çeşit hizmetici eğitim veren milli eğitim değerler eğitimi konusunda etkili bir çalışma yapamadi.ahlak gelişimi ve bununla ilgili elle tutulur çalışmalar yine yok. program kitabında geometrik şekil ya da rakam öğretimi ile sevgi kavramı öğretimi konusunda hiç bir farklılık yok. öğretmenler el yordamı ile bir şeyler yapmaya çalışıyor. bu yüzden iç andolu da bir öğretmen öğrencilerini camiye geziye götürürken batıda bir öğretmen sınıfta yılbaşı partisi verip noel baba ile hediye dağıtabiliyor.
yine yıllarca okulda dirsek curutmus emek vermiş onlarca okul öncesi eğitim mezunu yanında acikogretimden okul öncesi eğitim okuyan ilahiyat mezunlarının müftülükler bağlı anaokullarında kuran öğretmesi durumu var ki bence önce bu durumu bi çözmek gerekiyor. ya da apartman altlarında açılan özel anaokullarında tarikat cemmatlere bağlı okullarda verilen kuran eğitimini düşünmek gerekiyor. eğer gerçekten dinkulturu öğretmenleri sınıflara girip yaş ve gelişim özelliklerine uygun değerler eğitimi ve ahlak bilgisi verecekse, etkinliklere katılacaksa neden olmasın. din öğretimi isteyen gidip müftülükler bağlı anaokullarında alabilsin ama devlet okullarında din eğitimi falan çok ütopik ve gereksiz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

tabi ki (bkz: mustafa kemal atatürk)
devamını gör...

türk edebiyatında bulunmayan bir felsefi konu. le mythe du bon sauvage; yabani insanı, insanın doğal halini yüceltmeye dayanır. orijinali fransızca olan bu konsept, türkçeye “asil yaban”, “iyi yaban” gibi çevrilebilir.

bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.

bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.

amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.

"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.

tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.

son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.

diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
devamını gör...

tabiki de (bkz: kayıp balık memo) aksi düşünülemez, düşünülmesi teklif dahi edilemez.
devamını gör...

saat on, yatağa kon. hadi iyi geceler.
devamını gör...

moderatörlüğü gönüllü işkenceye benzetmekteyim.
neden? şikayetmiş vs. geç, onlar neyse.

her başlığa, her tanıma bak tek tek, hepsine kategori etiketi vur, markette çalışan işçi moderasyondan az etiket vurmuştur. buna bir çözüm gerekiyor, kategoriler moderasyona ciddi bir yük.
devamını gör...

şanslı olduğunu anlayıp tanımlarına yansıtan canım yazarların toplandığı başlıktır.
çok şanslı insanlarsınız siz ya. biz de biber salçası çıkıyor. moralim sifir sifir sifir. *
devamını gör...

çok faydalı ve ufuk açıcı bir deneyimdir. en yakın iki arkadaşımdan birisi afrikalı ve kendisi çok tatlı bir insan. ülkesinden ve ailesinden onbinlerce kilometre uzakta hayatta kalmasındaki cesareti ile takdirimi kazanmıştı önce. yeri geldi, yıllarca ailesinin yanına hiç gidemedi. tabii sonra da sevgimi kazandı, hem yabancı bir şehirdeki ilk hem de yıllardır yanımda olan sadık bir dostum oldu.
ama bu arkadaşım öyle formaliteden ibaret bir sınav olan yabancı uyruklu öğrenci sınavı'na giren değil, kendi ülkesinde torpil sebebiyle hakettiği bölüme giremeyen çok akıllı biri, bu da dipnot olsun. fazlasıyla önemli çünkü bu ayrıntı benim için.
hem de yabancı arkadaş türk arkadaştan yeğdir diye düşünüyorum. sizin başarınızı kıskanmaması, kötü gününüzde yanınızda olması çok önemli özellikleridir bu insanların.
her yabancıyı da arkadaş edinmeyin ama sakın. üst seviyeli, kaliteli,ufku açık biri olsun bu insan.
devamını gör...

bir deyim.

efsaneye göre, nuh’un torunları, gökyüzüne tırmanmak için birçok kattan meydana gelen ve son katı tapınak olarak düzenlenen bir kule yapmışlar. gökyüzünü hâkimiyeti altına almak isteyen insanın kendisini beğenmişlik ve nefsine güvenini simgeleyen bu kule hakkında, tevrat ve incil ile yunan mitolojisinde de değişik varyantlar vardır.

babil kulesi yapılırken allahu tealâ, kendisini şirk koşmak üzere yapılan bu binada çalışanların dillerini değiştirmiş (insanlığın dağılması) ve hiç kimse diğerinin dilini anlamaz olmuş. onun için kimsenin birbirini anlamadığı konuşmalara “muhavere-i tebabüliye (babillilerin konuşmaları)” denilir ve bu söz eskiden beri, halk arasında bir deyim olarak kullanılır. her kafadan bir sesin çıktığı, kalabalık bir mekânda, meclis adabını çiğneyerek, ikişer kişinin birbiriyle lafladığı ve seslerin bir uğultuya dönüştüğü durumlar, tam da muhavere-i tebabüliye sayılır.

(bu deyimin hikayesini, iskender pala’nın iki dirhem bir çekirdek eserini açarak yazdım.)
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim